17 Kasım 2025 Pazartesi

Japonya-Çin Gerilimi Yeniden Artıyor...

 

31 Ekim 2025 tarihinde APEC zirvesi kapsamında gerçekleştirilen ilk Şi Cinping-Sanae Takaichi zirvesinden çıkan olumlu mesajlar nedeniyle tansiyonun kısa vadede yükselmeyeceği düşünülen Çin-Japonya geriliminde son iki günde baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Öyle ki, Japonya Başbakanı Takaichi'nin parlamentoda bir soru üzerine verdiği cevapta, Çin'in Tayvan'a olası müdahalesi durumunda Japonya'nın askeri olarak karşılık verebileceğini ima etmesi sonrasında, Çin'de askeri kanadın sözcüsü olan PLA Daily gazetesinin yayınladığı bir makalede böyle bir durumda tüm Japonya'nın bir savaş cephesine dönüşeceğinin yazılması, ikili ilişkilerde zaten geleneksel olarak bulunan gerginliği yeniden tırmandırdı. 

Şi Cinping ve Sanae Takaichi

Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında yaşananlar nedeniyle gergin ilişkileri bulunan Çin Halk Cumhuriyeti ile Japonya, Çin'in 1980'lerden itibaren dışa açılması ve kapitalist üretim yöntemlerini benimsemesiyle zaman içerisinde -siyasi sorunlarını çözemeseler de- yoğun ticaret yapan iki komşu devlet haline gelmişlerdi. İki ülke halkları arasındaki etkileşimin de artmasıyla zamanla iyi komşuluk ilişkilerinin başlayabileceği umulurken, Çin'in hızlı ve istikrarlı ekonomik yükselişinin askeri güce dönüşmeye başlamasının ABD (Amerika Birleşik Devletleri) başta olmak üzere bazı Batı dünyası ülkelerinde alarm zilleri çalmaya başlamasıyla, Japonya-Çin ilişkileri de gerilmeye ve ticaret ve toplumsal etkileşimler azalmaya başlamıştır. Özellikle Şinzo Abe döneminde yeniden su yüzüne çıkan gerginlik, Senkaku/Diaoyu Adaları, Tayvan Sorunu, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki aktivizmi, Çin'in tek partili otoriter sistemi ve Doğu Türkistan (Uygur) Sorunu gibi konular temelinde alevlenirken, Abe'nin ekibinden gelen yeni Başbakan Sanae Takaichi'nin Şi Cinping'le ilk görüşmesinden sert mesajların çıkmaması tarafları iyi komşuluk ilişkileri temelinde umutlandırmıştır. Ancak Japonya Takaichi'nin 7 Kasım 2025 tarihinde Japonya parlamentosunda yaptığı konuşmada Tayvan'ın olası işgalinin ülkesi Japonya'yı Çin'e karşı savaşa sokabilecek varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmesi, Pekin'in yeniden tonunu değiştirmesine yol açmıştır. Başbakan Takaichi, 7 Kasım'daki konuşmasında şunu söylemiştir: "Savaş gemileri ve güç kullanımı söz konusuysa, nasıl düşünürseniz düşünün, bu 'hayati tehlike arz eden bir durum' oluşturabilir." "Hayati tehlike arz eden durum" (survival-threatening situation) tabiri, Japonya'nın 2015 Güvenlik Yasası kapsamında kullanılan hukuki bir kavram olup, müttefiklerine yönelik silahlı bir saldırının Tokyo için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu durumları ifade eder. Böyle bir durumda, Japonya'nın ordusu olan Japon Öz Savunma Güçleri de tehdide yanıt vermek üzere göreve çağrılabilir. Bu nedenle, Başbakan'ın ifadesi, Çin'in Tayvan'a olası müdahalesinin iki ülke arasında bir savaşa neden olacağı anlamına gelmektedir.  

Tayvan lideri William Lai

Bilindiği üzere, Çin, ABD'nin de ilkesel olarak benimsediği "tek Çin politikası"nı (one China policy) savunmakta ve Tayvan'ın günün birinde anavatana katılacak bir bölge olduğunu değerlendirmektedir. Hatta tüm ABD-Çin yakınlaşmasını başlatan olayların temelinde, 1970'lerin başında Nixon-Kissinger ikilisi önderliğinde Washington'ın Tayvan yerine Çin'in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne daimi üyesi olmasına yeşil ışık yakması bulunmaktadır. Tayvan'da son yıllarda Çin'le kendi şartlarında birleşmeyi savunan Kuomintang (KMT) partisi yerine iktidara gelen Demokratik İlerici Parti (DPP) ise, yeni Devlet Başkanı William Lai'nin (Lai Ching-te) de vurguladığı üzere, Tayvan'ın bağımsızlığını savunmakta ve Çin'le birleşmeye karşı çıkmaktadır. Bu konu (Tayvan Sorunu), Çin dış politikasındaki en hassas nokta olup, yakın geçmişte (2022) ABD Temsilciler Meclisi Sözcüsü Nancy Pelosi'nin Tayvan ziyareti gibi olaylarda da, Pekin'in çok sert tepkiler gösterdiği bilinmektedir. Bu nedenle, Japonya Başbakanı'nın bu beklenmedik çıkışı, Çin'in toprak bütünlüğünün Tokyo tarafından hedef alındığını düşündürebilecek ve eski acıları tetikleyebilecek bir hamle olmuştur. Bu bağlamda, ABD'deki Donald Trump yönetimi ile yakın müttefiklik için uğraşan Takaichi'nin sözleri, Pekin'i kızdırmaya yönelik kasıtlı bir ifade veya istemsiz bir siyasi gaf da olabilir. Ancak Tokyo cephesinde Çin'in bu tepkisi bence kesinlikle şaşırtıcı karşılanmamıştır. 

Olaylar üzerine, Çin'in Japonya Büyükelçiliği, vatandaşlarına Japonya'ya seyahat etmeme uyarısı yaparken, Japon turizm şirketlerinin hisse senetleri siyasi riskler nedeniyle değer kaybetmeye başlamıştır. BBC'nin haberine göre, Mitsukoshi ve Isetan gibi bazı Japon firmalarının hisse senetleri yüzde 12 değer kaybetmiştir. Hatta kozmetik firması Shiseido, alışveriş zinciri Takashimaya, Japan Airlines ve Oriental Land'de de ciddi değer kaybı yaşanmıştır. Hatta Pekin yönetimi, tartışmalı Senkaku/Diaoyu Adaları'nın yakınına Sahil Güvenlik gemileri de göndermiş ve komşusuna adeta gözdağı vermiştir. Hatta Çin’in Osaka Başkonsolosu'nun "Kafasını kirli bir şekilde uzatanın kafası kesilmeli" şeklindeki sert sözleri sonrası Tokyo'dan da Pekin'e resmi bir protesto iletilmiştir. Fakat gelişmeler üzerine Japonya hükümeti derhal harekete geçerek, Dışişleri Bakanlığı'nın Asya ve Okyanusya İşleri Genel Müdürü Masaaki Kanai'nin Çinli mevkidaşı Liu Jinsong'la görüşmek ve tansiyonu düşürmek için Çin'e gitmesi kararını almıştır. Japon basını ve uluslararası medya kuruluşları, Tokyo'nın krizin büyümemesi adına harekete geçtiğini ve Çin'le ilişkileri germek istemediğini kaydetmektedir. Bu bağlamda, Kanai'nin ziyareti bir yumuşama belirtisi olarak lanse edilmektedir

Sonuç olarak, Japonya'nın ilk kadın Başbakanı Sanae Takaichi'nin beklenmedik sözleri, Çin'de zaten hep uyarı düzeyinde açık olan Tayvan konusundaki alarmı tetiklemiş ve iki ülke ilişkilerini germiştir. Çiçeği burnunda Başbakan, bunları belki de kendi parlamentosunda büyük bir kriz olmayacağını düşünerek istemsizce söylemiştir. Fakat günümüzde tüm gözlerin çevrili olduğu ABD-Çin ve Japonya-Çin ilişkilerinde, en ufak bir söz ya da jest bile büyük anlamlara neden olabilmektedir. Bu nedenle, tarafların sorumlu, sağduyulu ve barışçıl statükoyu koruyacak şekilde davranmaları daha doğru olacaktır. Ayrıca ilerleyen günlerde karşılıklı çaba ile tansiyonun düşürülmesi de mümkün gözükmektedir. Fakat tansiyon düşse bile, stratejik rekabet ve bloklaşma şüphesiz sürecektir. Çünkü 21. yüzyıla damga vuracak ABD-Çin rekabeti, tüm hızıyla devam etmektedir. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz gün ABD Başkanı Donald Trump'ın bu yılın başlarında Beyaz Saray'a dönmesinden bu yana adayla yaptığı ilk askeri anlaşma kapsamında Tayvan'a 330 milyon dolar değerinde ekipman ve malzeme satmayı kabul ettiğini duyurmuştur. İyi bir ABD müttefiki olan Japonya da, yavaş yavaş bu gerilime sürüklenmektedir. İki ülkenin (ABD ile Japonya) stratejik bağları nedeniyle, bu sürecin önlenmesi oldukça zordur ve ancak Japonya'da yeni bir dış politika anlayışının gelişmesiyle mümkün olabilecektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Kasım 2025 Cumartesi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın 'Hazar'dan Akdeniz'e Yeniden Hizalanma' Temalı Konuşması

 

Amerika Birleşik Devletleri'nin (kısaca ABD) Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan ve aile köklerinin Lübnan'a dayanması nedeniyle Ortadoğu bölgesine özel bir ilgi besleyen Amerikalı iş insanı ve diplomat Thomas J. Barrack (kısaca Tom Barrack), geçtiğimiz günlerde Bahreyn'de düzenlenen ve İngiliz düşünce kuruluşu IISS (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü) ile Bahreyn Dışişleri Bakanlığı'nın 2004'ten beri organize ettiği Manama Diyaloğu 2025 (Manama Dialogue 2025) zirvesine katılmış ve burada gündem yaratan açıklamalar yapmıştır. Bu yazıda, Türk medya kuruluşlarına "Türkiye ile İsrail savaşmayacak. Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi'nden Akdeniz'e kadar iş birliği göreceksiniz." şeklinde yansıyan bu konuşma özetlenecektir.

Amerikalı diplomat, "US Policy in the Levant: A Conversation with Ambassador Tom Barrack" adlı özel oturumda yaptığı konuşmasına, ABD Başkanı Donald Trump'ın bölgesel vizyonunu açıklamaya çalışan bir konuşma yapacağını belirterek başlamakta ve sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında Batılı güçlerin (İngiltere, Fransa ve sonrasında ABD) uyguladıkları bölgesel politikaların hatalı olduğunu söylemektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bölgede 27 rejim değişikliği yaşandığını ama yine de bölgesel istikrarın sağlanamadığını belirten deneyimli Amerikalı diplomat, Başkan Trump'ın önceki liderlerden farklı olarak bölgedeki ülkelere bir model dayatmaya çalışmadığını ve bunun yerine onların istekleri doğrultusunda onları modernleştirerek bölge ülkelerini "ankesörlü telefondan starlink teknolojisine geçirmeye çalıştığını" ifade etmektedir.

Konuşmasına Mısır'ın Şarm el-Şeyh şehrinde Başkan Trump'ın girişimiyle sağlanan Gazze Barışı ile devam eden Barrack, tüm bölge ülkeleri liderleri ve Avrupalı liderlerin katılımıyla köktendinci terörizme karşı duruş sergilenen bu toplantının önemini izah etmektedir. Bu bağlamda Bahreyn modelini öven Amerikalı konuşmacı, Ortadoğu bölgesindeki ülkelerin birçoğunda egemenlik sorununun yaşandığını, bu nedenle istikrarlı monarşilerin kendi içlerinde sağladıkları kontrol ve toprakları üzerinde elde ettikleri mutlak egemenlik ile bölgesel barışa katkı sağladıklarını düşünmektedir. Abraham Anlaşmaları, Gazze Barış Planı ve Suriye'deki gelişmeleri de bu yönde yorumlayan Barrack, Ortadoğu'da iç savaş ve istikrarsızlık yerine egemenliğini sağlamış merkezi hükümetlerin oluştuğu yeni bir döneme geçildiğini vurgulamaktadır. Başkan Trump'ın Mayıs ayındaki Suudi Arabistan ziyaretinde yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara'ya şans verilmesi gerektiğini söylediğini anımsatan Amerikalı Büyükelçi, bunun devamında İsrail'le normalleşmenin de hedeflendiğini söylemektedir. Ortadoğu'nun küresel ekonomi ve özellikle Çin gibi ülkeler açısından çok önemli olduğunu bazı istatistik ve rakamlar vererek ifade eden Barrack, ekonomik olarak bu kadar kritik mahiyetteki bir bölgede kabile savaşları yaşanmasının "gülünç" olduğunu düşünmektedir. Başkan Trump'ın, bölgeye asker göndererek güç kullanmak yerine bölgedeki ülkelerle birlikte inisiyatif alarak momentum yaratmaya ve sorunları çözmeye çalıştığının altını çizen Amerikalı diplomat, yukarıdan aşağıya empoze edilen projeler yerine bölgesel gerçeklikler temelinde hareket edildiğini sözlerine eklemektedir.

Bölgedeki politikalarına dair, son aşamada gerçekleşmesi planlanan Suriye'ye yönelik Sezar Yasası yatırımlarının kaldırılması ve ABD Dışişleri Sekreteri Marco Rubio'nun ilgilendiği devlet destekli terör örgütlerinin bertaraf edilmesi gibi konuları öne çıkaran Tom Barrack, daha sonra ise konuyu Büyükelçi olarak görev yaptığı Türkiye'ye getirmekte ve çok ilginç açıklamalar yapmaktadır. Arap olmayan Müslüman bir devlet ve ABD'nin NATO'daki en büyük müttefiki olan Ankara'nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son Beyaz Saray ziyaretinde Başkan Trump'la verimli görüşmesiyle teyit edilen Washington'la iyi ilişkilere sahip olduğunu ima eden Amerikalı Büyükelçi, Türkiye'nin hem Arapça, hem de Türkçe bilen 3,5 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapmasının önemine de özel olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, bölgede kısa sürede bir hizalanma olabileceğini düşünen Barrack, kanaviçe (tapestry) örneği üzerinden çok zarif ve sanatsal bir şekilde bölge ülkelerinin ihtiyacının öncelikle devletin temel fonksiyonlarının (güvenlik, gıda, sağlık, eğitim vs.) yerine getirileceği bir model olduğunu izah etmektedir. Barrack, ancak bu temel ihtiyaçların karşılanmasından sonraki aşamalarda bölgede liberal düşünce ve yaşam tarzının gelişeceğini vurgulamaktadır. Üç büyük semavi dinin (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) Ortadoğu'da yaşadığını anımsatan Lübnan asıllı Amerikalı panelist, 23 tehlikeli uluslararası terör örgütünün 18'inin de bu bölge menşeli olduğunu sözlerine eklemektedir. ABD Başkanı Donald Trump'ın, bölgede çözülemeyen bir asırlık sorunlar karşısında gerçek anlamda harekete geçtiğini belirten Barrack, bölgedeki doğal kaynakların güvenli bir şekilde uluslararası piyasalara arzı ve bölge ülkelerinde güvenlik ve istikrar sağlanması temelinde hareket ettiklerini belirterek konuşmasına son vermektedir.

Amerikalı Büyükelçi, soru-cevap bölümünde ise fikirlerini daha da açarak, gündem yaratan görüşlerini izah etmektedir. Lübnan'ı kırılgan devlet (failed state) kategorisinde değerlendiren Barrack, Hizbullah'ın bu ülkede devlet gibi davranabilen tek aktör olduğunu ifade etmektedir. Lübnan'da herkesin yeni bir iç savaştan çekindiğini söyleyen Barrack, İsrail'in bölgedeki tüm ülkelerle sınır anlaşması yapmaya hazır bir devlet olduğunu da iddia etmektedir. ABD'nin bölgeye en yetkin uzman kadrosuyla yön verdiğini belirten Amerikalı diplomata göre, halen İsrail'in varlığını inkar eden ve yok sayan zihniyetlerin bu çağda başarılı olması ve zamana ayak uydurması mümkün değildir. Barrack, Lübnan'da istikrarın sağlanmasının yolunun İsrail'le diyalog ve uzlaşıdan geçtiğini de vurgulayarak, Hizbullah'ın füzeleri ile İsrail'e tehdit oluşturmadığı bir düzlemde İsrail'in de sorun çıkarmayacağını düşünmektedir. Yine soru-cevap bölümünde soru üzerine Türkiye konusuna odaklanan Tom Barrack, Gazze Barışı'nın Türkiye olmadan asla sağlanamayacağını söylemekte ve bu konuda Başkan Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hakkını vererek onun çabalarını sahnede 4 defa gündeme getirdiğini anımsatmaktadır. Barrack, Türkiye'nin Hamas'ı bir terör örgütü kabul etmeyerek diyalog içinde olmasının da rehine takası ve ateşkes konusunda taraflara çok yardımcı olduğunu vurgulamaktadır. İsrail'in bu konudaki çekincelerine karşın Türkiye'nin yeni bir Osmanlı İmparatorluğu yaratmaya çalışmadığını belirten Barrack, ancak İsrail'in de Büyük İsrail Projesi ile Türkiye sınırına kadar her yeri ele geçirmeye çalıştığı yönündeki haberlerin hayal ürünü olduğunu belirtmektedir. Türkiye ile Suudi Arabistan'ın ABD ile birlikte Suriye'deki Şara yönetiminin başarılı olması için sorumlu davrandıklarını söyleyen Barrack, Türkiye'nin PKK terörü ile 40 yıllık mücadelesi nedeniyle olumsuz baktığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Ankara arasındaki diyaloğun ise çok iyi yönde geliştiğini müjdelemektedir. Suriye merkezi hükümeti ile SDG arasında 10 Mart'ta imzalanan mutabakat doğrultusunda bu ülkenin toprak bütünlüğüne aykırı olmayacak şekilde pozitif gelişmelerin yaşanacağını öngören Amerikalı diplomat, ek olarak yakın gelecekte Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin de düzelebileceğini düşünmektedir. Bu bağlamda iki ülke arasında bir ticaret anlaşması yapılacağını iddia eden ABD'nin Ankara Büyükelçisi, kuzeyde ABD ve İsrail'le iyi ilişkileri Azerbaycan ve Ermenistan'dan başlayarak bölgede yeni bir düzenin oluştuğunu ve buna uygun hareket ederek sürece eklemlenenlerin kazançlı çıkacağını ifade etmektedir. Satranç tahtasında yeni gelişmeler yaşandığını ve Türkiye ile İsrail'in asla savaşa girmeyeceklerini özel olarak belirten Tom Barrack, bu bağlamda yakında "Hazar'dan Akdeniz'e yeni bir hizalanma olacağı" yönündeki gündem yaratan ifadesini kullanmaktadır. Suudi Arabistan'ın genç Veliaht Prens Muhammed bin Salman öncülüğünde başlattığı 2030 Vizyonu'nu da öven Barrack, Suudi Arabistan'ın kadın hakları ve modernleşme konusundaki gelişmelerinin de inanılmaz olduğunu sözlerine eklemektedir.

Amerikalı Büyükelçi'nin konuşması değerlendirildiğinde, Tom Barrack'ın kısa sürede asıl mesleği olmayan diplomatlığı öğrendiği ve bölge dinamiklerini çok iyi bildiği söylenebilir. Ayrıca mevcut ABD yönetiminin bazı aşırılıklarına (gümrük tarifeleri vs.) karşın, bölgede istikrar ve ekonomik gelişim konusunda son derece akılcı ve kararlı adımlar attığı da belirtilmelidir. Tesadüfi değildir ki, 1948'den 2018'e kadar İsrail'le diplomatik ilişkilere geçen Müslüman devlet sayısını Abraham Anlaşmaları ile egale edip geçen Başkan Trump yönetimi, bölge ülkelerince izin verilirse Filistin Devleti'nin kurulması ve İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini de kalan 3 yıllık Başkanlığında başarabilir. Ancak elbette İran başta olmak üzere bazı bölge ülkeleri ve uluslararası aktörlerin istikrar bozucu ve çatışmayı körükleyen radikal vizyonları (İsrail'in varlığını yok sayan anti-Semitik yaklaşım) ile İsrail aşırı sağının faşizan tavrı birleştiğinde, ortaya patlamaya hazır bir bomba durumu çıkabilmektedir. Bizce, ABD yönetimi, geçmişteki hatalarından da ders alarak, yeni dönemde barış ve istikrar için aktif şekilde çabalamalı ve Filistin Devleti'nin kurulmasını sağlamalıdır.

Umuyoruz Ortadoğu'ya yeni dönemde barış ve istikrar gelir ve Filistin başta olmak üzere bölge halklarının makus talihi kırılır. Bunun formülü de tüm bölge ülkelerinin birbirlerini tanıyacağı, saygı göstereceği ve birbirleri aleyhine terör faaliyetlerini desteklemeyeceği makul bir düzenden geçmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

13 Kasım 2025 Perşembe

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın Ankara Ziyareti

 

Giriş

Geçtiğimiz gün yapılan seçimler sonucunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (kısaca KKTC) 6. Cumhurbaşkanı seçilen hukukçu genç siyasetçi Dr. Tufan Erhürman, 13 Kasım 2025 tarihinde ilk resmi yurt dışı ziyaretini ülkesini tanıyan tek devlet olan Türkiye'ye gerçekleştirdi. Adada geleneksel olarak federal çözümü savunan Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden (kısaca CTP) seçilmesi nedeniyle Türkiye ile ilişkilerde sorun yaşayabileceğinden endişe edilen Erhürman, hatırlanacak olursa bu konuda seçim sonrasında dengeli mesajlar vermiş ve Ankara ile koordinasyon içerisinde hareket edeceğini açıklamıştı.

Erhürman'ın Kısa Ankara Ziyareti

Günübirlik ziyareti kapsamında Anıtkabir ziyareti sonrasında Ankara-Beştepe'deki T.C. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ağırlanan Erhürman, yaklaşık 90 dakika süren görüşmenin ardından KKTC'ye döndü. Görüşmenin ardından iki lider ortak bir basın toplantısı düzenlerken, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki devletli çözüm konusundaki kararlı duruşunu yineleyerek, Kıbrıs'ta Erhürman'ın seçilmesiyle yeniden gündeme gelen federalizm tartışmalarına sıcak yaklaşmadığını bir kez daha gösterdi. Erdoğan, "1968'den beri yapılan ve bir sonuca varamayan müzakerelere artık sırf dostlar alışverişte görsün diye devam etmeyeceğimizi 2017'de Rum tarafının masayı terk etmesiyle çökmesinin ardından ortaya koymuştuk" diyerek, iki devletlilik tezinin bir anda ortaya çıkmadığını ve önceki süreçlerde yaşanan hayal kırıklıkları ve Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle eşit statüyü hiçbir zaman kabul etmemeleri nedeniyle Ankara tarafından benimsendiğini vurguladı. Türkiye Cumhurbaşkanı, Kıbrıs Sorunu çözülmeden ve Annan Planı'nın reddedilmesinin ardından Kıbrıslı Rumların Avrupa Birliği'ne üye yapılmasını da eleştirdi. Tufan Erhürman'ın "egemen eşitlik" temalı mesajlarını da öven Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kıbrıs Türk halkının esenliği için yeni projeler ve yatırımlar yapılabileceğini de belirterek, bu konuda sorumlu olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ı işaret etti. Erdoğan, KKTC'nin kurulmasında büyük emekleri olan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş'ı da anarak, bu şekilde "iki devletlilik" tezinde kararlı olunduğunu ortaya koydu ve adada yeşeren çözüm umutlarının gerçekçi olmadığını açıkça ifade etti.

KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman ise, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Azerbaycan-Gürcistan sınırında düşen nakliye uçağında vefat eden şehitleri anarak başladığı konuşmasında, KKTC-Türkiye ilişkilerinin "özel bir ilişki" olduğunu vurguladı. KKTC Cumhurbaşkanlarının seçildikten sonra ilk ziyaretlerini daima Ankara'ya yaptığını da hatırlatan Erhürman, Türkiye'nin adadaki garantör statüsü ve Kıbrıslı Türklere her zaman destek veren destekleyici tutumuna vurgu yapmasının ardından, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin "kurucu eşit ortağı" olan Kıbrıslı Türklerin adanın enerji ve ticaret imkânlarına ortak olması gerektiğini belirtti. Erhürman, adanın güneyinde artan silahlanma arayışlarını da eleştirerek, Kıbrıslı Türklerin adanın tamamında egemenlik hakları sahibi olduğunun altını çizdi. Kıbrıslı Türklerin geçmişte ortaya koydukları çözüm iradesine karşın sorunun halen çözülememiş olmasını anımsatan KKTC Cumhurbaşkanı, bu konuda Batı dünyası tarafından uygulanan politikaları da üstü kapalı şekilde eleştirmiş oldu. Erhürman, bölgesel risklere de dikkat çekerek, her sorunun diyalog ve müzakere ile çözülmesi gerektiğini kaydetti. Kıbrıs'a dönüşü sonrasında da bir açıklama yapan Erhürman, bu ziyaretin bir "başlangıç olduğunu" ve "istişarelerin önümüzdeki günlerde artarak devam edeceğini" söyledi.

Değerlendirme

KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman'ın Ankara ziyareti, karşılıklı olumlu mesajlara ve jestlere karşın, bence iki lider ve devletin Kıbrıs Sorunu'ndaki ayrışan perspektiflerini de ortaya koymuştur. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "iki devletlilik" vurgusu ile Erhürman'ın "kurucu eşit ortak" yaklaşımı, net olarak Kıbrıs'ta farklı çözüm modellerine işaret etmektedir. Bu noktada belirleyici olan faktörler ise uluslararası hukuk ve güç dengesi olacaktır. Uluslararası hukuk konusunda kuşkusuz KKTC Cumhurbaşkanı'nın yaklaşımı -BM Güvenlik Konseyi'nin bu konudaki önceki kararları da düşünüldüğünde- daha doğru gözükmektedir. Ancak siyasetin diğer önemli bileşeni olan güç perspektifinden yaklaşıldığında, bölgenin en güçlü ve iri devleti olan Türkiye'nin kendisi için kritik mahiyetteki Kuzey Kıbrıs'tan vazgeçmeye yanaşması bence makul bir yaklaşım değildir. Bu nedenle, ekonomik ve güvenlik alanlarında ipleri elinde tutan Ankara'nın bastırmasıyla, Kıbrıs Sorunu'nda yeni dönemde de çözüm umudu bir başka bahara kalabilecektir. Ancak Kıbrıslı Türklerin ve Avrupa Birliği'nin girişimleriyle müzakereler için ön görüşmelerin başlaması, iki toplum liderinin (Erhürman ve Hristodulidis) bir araya gelmeleri ve hatta BM gözetiminde müzakerelerde yeni bir dönemin başlatılması bence mümkün olabilecek gelişmelerdir. Brüksel'in Ankara'ya uzatacağı havuçların etkisine göre (Türkiye'nin SAFE programına kabulü, ekonomik destek ve yatırımlar vs.), bu konudaki ilerlemeler daha kayda değer bir hâl de alabilir. Ancak gözlemlerim ve önceki deneyimlerim, Türkiye'nin kendisinin AB'ye dahil olmadığı bir denklemde Kıbrıs'ta çözüme sıcak yaklaşmayacağı yönündedir.

Bu bağlamda, Erhürman ile Erdoğan'ın ayrışan perspektifleri, aslında bir bütünü tamamlayan iki parça olarak da değerlendirilebilir. Zira Kıbrıslı Türklerin çözüm yanlısı olmaları ve müzakereleri zorlamaları ve müzakerelerin Rumlar tarafından kadük bırakılması, KKTC'nin tanınması ve üzerindeki yaptırımların kaldırılması noktasında daima pozitif sonuçlar üretmiştir. Buna karşın, Türkiye'nin gerçekçi ve güce dayalı ihtiyatlı perspektifi de, Kıbrıs'ta bir oldu-bitti ile sorunun haksız şekilde çözülmesine engel olan akılcı bir yaklaşımdır. Bu nedenle, iki Türk liderin açıklamalarını birbirlerine tezat olarak görmemek ve yeni dönemde KKTC 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı dönemindeki gibi siyasi krizler ve polemikler beklememek yerinde olacaktır.

Sonsöz, dileğimiz tüm ilgili aktörlerin makul davranmasıyla Kıbrıs Sorunu'nun bu ülke halklarının tercihlerine göre çözümlenmesidir. Çünkü dünyadaki her bir bireyin tanınan, iyi işleyen ve uluslararası temsili olan bir devlette yaşamaya hakları vardır. Emperyalizme karşı bir devlet olan Türkiye, Kıbrıs'ta iki devletliliği emperyal güdülerle değil, tamamen toplumsal ve siyasal gerçekler temelinde savunmaktadır. Zira hatırlanacak olursa, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında adada akan kan durmuş ve adaya sulh gelmiştir. Türkiye, bu bağlamda, gelecekte günün birinde iki devletlilik veya Kıbrıs'ın Türkiye'ye iltihakını gerçekleştirecek güçte büyük bir devlettir. Ancak bunun kısa ve orta vadede mevcut uluslararası sistem içerisinde gerçekleşmesi zor olduğu için, Türkiye'nin AB'ye dahil olacağı/eklemleneceği bir denklemde, Kıbrıs Sorunu'nun iki bölgeli, iki toplumlu ve iki eşit ortağa dayalı federasyon modeliyle çözümlenmesi de gayet mümkün hale gelebilir. Bu nedenle, Kıbrıs'ta diyalog ve müzakereleri desteklemek ve Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesine engel olmamak çok önemli ve Ankara'ya özgür dünyada büyük prestij kazandıracak bir durumdur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


11 Kasım 2025 Salı

İlk Şi Cinping-Sanae Takaichi Görüşmesinden Notlar

 

Giriş

Japonya'da parlamentodan güvenoyu alarak ilk kadın Başbakan olarak görevine başlayan Liberal Demokrat Parti'nin yeni lideri Sanae Takaichi, APEC Zirvesi kapsamında 31 Ekim 2025 tarihinde ilk kez Güney Kore'nin Gyeongju şehrinde Çin (Halk Cumhuriyeti) Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüştü. Siyasi kariyeri ve parti-içi liderlik yarışı sırasında Çin'e yönelik bazı eleştirileri ile dikkat çeken ve eski Başbakan Şinzo Abe'nin geçmişte "protégé"si olduğu için bu konuda keskin tavırlar almasından endişe edilen Sanae Takaichi, buna karşın bu ilk görüşmede oldukça yapıcı bir ton benimseyerek, Pekin'e karşı ölçülü ve nazik bir yaklaşım sergiledi.

İki Ülkenin Açıklamaları

Her iki ülkenin medya kuruluşları ve yine uluslararası basının büyük ilgi gösterdiği görüşme öncesinde kameraların karşısına geçen iki Asyalı lider, nazik ve ölçülü tavırlarıyla iki önemli devlet arasındaki ilişkilerin mesafeli ama çatışmadan uzak devam edebileceğine dair önemli bir duruş sergilediler. Nitekim Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, görüşme sonrasında Takaichi'nin kendileriyle "kişisel ilişkilerini derinleştirmek" ve "ortak stratejik çıkarlar temelinde karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki kurmak" istediğini ifade etti. Takaichi de, "İkili ilişkilerimizin genel yönünü teyit etmek istiyorum. Bu, yapıcı ve istikrarlı olduğu kadar, karşılıklı yarar sağlayan bir ilişkidir." ifadelerini kullanarak Çin'le ilişkilerde kriz yaratmak istemediğini ortaya koydu. Bu konuda her iki ülkenin Dışişleri Bakanlıkları ise diplomatik lisanla özetle şunları ifade ettiler:

Çin Dışişleri Bakanlığı: Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin ve Japonya'nın sadece bir su şeridi ile ayrıldığını ve birbirleri için çok önemli komşular olduğunu belirterek, Çin-Japonya ilişkilerinin sürdürülebilir, sağlam ve istikrarlı gelişiminin iki halkın ve uluslararası toplumun genel beklentisini karşıladığını ifade etti. Cinping, konuşmasında, "Çin, Japonya ile birlikte dört Çin-Japonya siyasi belgesinde belirtilen ilkeleri ve yönelimi savunacak, ikili ilişkilerin siyasi temelini koruyacak, karşılıklı yarar sağlayan stratejik ilişkiyi ilerletecek ve yeni döneme uygun, yapıcı ve istikrarlı bir Çin-Japonya ilişkisi kurmaya kararlı kalacaktır." ifadelerine yer verdi. Cinping, ayrıca, Çin-Japonya ilişkilerinin şu anda hem fırsatlar, hem de zorluklarla karşı karşıya olduğunu vurgulayarak, ülkesinin Japonya'daki yeni kabinenin Çin hakkında doğru bir algı oluşturmasını, her iki ülkenin eski nesil liderlerinin ve iki toplumun farklı kesimlerinden insanların adanmışlığını ve sıkı çalışmalarını onurlandırmasını ve barış, dostluk ve iş birliği genel yönelimine bağlı kalmasını umut ettiğini ifade etti. Çin liderine göre, iki devlet, ilk olarak önemli ortak anlayışları gerçekten onurlandırmalıdırlar. Bu bağlamda, iki ülkenin "karşılıklı yarar sağlayan stratejik ilişkileri her yönüyle geliştireceği" yönündeki siyasi mutabakatı uygulamak için somut adımlar atılmalı; iki ülke birbirlerine “tehdit değil ortak” temelinde yaklaşmalı ve "tarihten ders alıp geleceğe bakmalıdır". Yine Çin Devlet Başkanı'na göre, tarihsel rekabet ve Tayvan Sorunu gibi önemli ilke meselelerine ilişkin dört siyasi belgede yer alan açık hükümler, Çin-Japonya ilişkilerinin temeli sağlam ve sarsılmaz kalması için sıkı bir şekilde uygulanmalı ve yerine getirilmelidir.

Bu doğrultuda, Cinping'e göre, Murayama Bildirisi, Japonya'nın saldırganlık tarihine yönelik ciddi bir iç muhasebedir ve bu şekilde Tokyo, geçmişteki hataları nedeniyle mağdur ülkelerden özür dilemektedir. Çin liderine göre ilk olarak bu bildirinin ruhu onurlandırılmalıdır. İkincisi, bu iki köklü devlet, kazan-kazan anlayışı ve iş birliğine bağlı kalmalıdırlar. 20. Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komitesi'nin dördüncü genel kurulu, 15. Beş Yıllık Plan döneminde Çin'in kalkınması için bir plan hazırlamıştır. Çin liderinin düşüncesinde, bu plan uyarınca, Çin ve Japonya arasında önemli bir iş birliği potansiyeli bulunmaktadır. İki ülke, ileri imalat, dijital ekonomi, yeşil kalkınma, maliye politikaları ve finans, tıbbi ve yaşlı bakımı hizmetleri ve üçüncü taraf pazarları gibi alanlarda ortaklıklarını güçlendirebilir ve çok taraflı ticaret sistemini ve istikrarlı ve engelsiz endüstri ve tedarik zincirlerini ortaklaşa destekleyebilirler. Üçüncü olarak, iki ülkenin halkları arasındaki bağlar daha da güçlendirilmelidir. Hükümetler, siyasi partiler ve yasama organları arasında sürekli iletişim kurulmalı ve halkın duygularını iyileştirmek için halklar arası alışverişler arttırılmalıdır. Dördüncüsü, iki ülke çok taraflı konularda aralarındaki koordinasyonu güçlendirmelidirler. Çin ile Japonya, iyi komşuluk ve dostluk, eşitlik ve karşılıklı yarar, birbirlerinin iç işlerine karışmama gibi ilkeleri savunmalı, çok taraflılığı uygulamalı ve Asya Pasifik topluluğunun barışçıl temelde inşasına katkıda bulunmalıdırlar. Beşinci olarak, her iki ülkenin bazı konulardaki farklılıkları uygun şekilde ele almalıdır. Bu bağlamda, büyük resme odaklanılmalı, farklılıklar bir kenara bırakılarak ortak noktalar aranmalı, uzlaşma sağlanmalı, anlaşmazlıklar doğru yönetilmeli, ilişkilerin sorunlar veya farklılıklar temelinde karakterize edilmemesi sağlamalıdır.

Japonya Dışişleri BakanlığıÇin lideri Şi Cinping, Başbakan Sanae Takaichi'ye atanmasından dolayı tebriklerini iletmiş ve iki lider, "Ortak Stratejik Çıkarlara Dayalı Karşılıklı Yarar İlişkileri"ni kapsamlı bir şekilde teşvik etmek ve "yapıcı ve istikrarlı Japonya-Çin ilişkileri"ni kurmak için ikili ilişkilerinin genel yönünü yeniden teyit etmişlerdir. Bunun yanı sıra, Başbakan Takaichi, Başkan Şi'ye bölgede ve uluslararası toplumda barış ve refahı sağlamak için ağır sorumlulukları yerine getirmenin önemini vurgulamış ve Japonya ile Çin arasında güvenlik ve ekonomik güvenlik de dahil olmak üzere bazı endişe ve sorunlar olduğu için, bu endişeleri azaltmanın, karşılıklı anlayışı ve iş birliğini arttırmanın ve somut başarılar elde etmenin çok önemli olduğunu belirtmiştir. 

İki lider, Japon su ürünlerinin ithalatının yeniden başlamasını olumlu karşılamış ve her iki hükümetin Eylül 2024'te duyurduğu "Japonya ve Çin Arasındaki Ortak Tanıma"yı istikrarlı bir şekilde uygulamaya devam edeceklerini teyit etmişlerdir. Hatta Başbakan Takaichi, Çin'den Japon su ürünlerinin ithalatını kolaylaştırmasını istemiştir. Başbakan Takaichi, ayrıca, Japon sığır eti ithalatının yeniden başlaması ve 10 vilayetten gelen tarım ve su ürünlerine uygulanan kalan ithalat kısıtlamalarının bir an önce kaldırılması için ilgili istişarelerin teşvik edilmesi çağrısında bulunmuştur. İki lider, ayrıca, üçüncü ülke pazarları, yeşil ekonomi, tıbbi bakım, hemşirelik bakımı ve sağlık gibi alanlarda somut iş birliği arayışında olmaları konusunda mutabık kaldılar. Benzer şekilde, iki Asyalı lider, küresel meselelerde birlikte çalışacakları konusunda da mutabık kaldılar. Başbakan Takaichi, Expo 2025 Osaka, Kansai, Japonya'da Çin Pavyonu'nun Altın Ödülü kazanmasını da tebrik ederek Çinli muhataplarına bir jest yaptı.

Başbakan Takaichi, Senkaku Adaları dahil olmak üzere Doğu Çin Denizi konusunda ise, Çin'in artan deniz araştırma faaliyetleri ile Japonya yakınlarında yoğunlaşan askeri faaliyetleri konusunda Japonya'nın ciddi endişelerini dile getirdi ve Çin tarafına bu sorunları ele alması için çağrıda bulundu. Ayrıca, savunma yetkilileri arasında etkili kriz yönetimi ve iletişimin sağlanmasının önemi konusunda da iki ülke liderleri mutabık kaldılar. Japonya lideri, Çin'in nadir toprak elementleri üzerindeki ihracat kontrollerine ilişkin ciddi endişelerini dile getirdi. İki lider, Japonya-Çin İhracat Kontrolü Diyaloğu da dahil olmak üzere ilgili makamlar arasında iletişimi güçlendireceklerini teyit ettiler. Başbakan Takaichi, ek olarak, Çin'de saldırıya uğrayan ve gözaltına alınan bazı Japon vatandaşlarının vakaları ışığında, Çin'de kalmaktan rahatsızlık duyan Japon vatandaşları için Japon vatandaşlarının güvenliğinin sağlanmasını talep etti ve gözaltına alınan Japon vatandaşlarının bir an önce serbest bırakılmasını istedi. Başbakan Takaichi, Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrarın Japonya dahil uluslararası toplum için önemini yineledi. Ayrıca, Başbakan Takaichi, Güney Çin Denizi, Hong Kong, Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve diğer bölgelerdeki durumlarla ilgili Japonya'nın ciddi endişelerini bir kez daha dile getirdi.

Son olarak, Japonya'nın ilk kadın Başbakanı, Çinli muhatabıyla Kuzey Kore'deki durum, kaçırılma meseleleri de dahil olmak üzere bazı kritik konularda görüş alışverişinde bulundular.

Değerlendirme

Her iki ülke liderinin de yapıcı ve nazik bir ton kullanmaya özen gösterdiği anlaşılan görüşme ve sonrası yapılan resmi açıklamalarda, buna karşın iki ülke ilişkilerindeki bazı gerginlik konuları ve sorunlar yeniden tespit edilmiştir. Bu konular Pekin açısından Tayvan'ın Çin'e bağlı olduğunun kabulü ve bağımsızlığının desteklenmemesi ve tarihsel hataların kabul edilerek Pekin karşıtı hasmane bir tavır takınılmaması olarak özetlenebilir. Çin lideri Şi Cinping'in Senkaku/Diaoyu Adaları konusunu hiç gündeme getirmemesi de olumlu bir gelişme olarak not edilebilir. Tokyo açısından ise, Doğu ve Güney Çin Denizi'nde Pekin'in artan deniz araştırma faaliyetleri ve askeri hareketliliği, Senkaku/Diaoyu Adaları'nın durumu, Çin'in nadir toprak elementleri üzerinde dünya genelinde sağladığı kontrol, Çin'de Japon vatandaşlarına yönelik yaşanan saldırı hadiseleri, Çin içerisinde bazı bölgelerde (Doğu Türkistan, Hong Kong vs.) uygulanan insan hakları ihlalleri ve Kuzey Kore'nin durumu gibi daha kapsamlı eleştiri ve taleplerin olması dikkat çekmiştir. Bunlar, iki devletin düzeyli rekabet çizgilerini koruyacaklarına ve bu konuda Japonya'nın daha istekli olduğuna dair önemli verilerdir. Bunun sebebi ise, kuşkusuz, iki ülke siyasi sistemi ve siyasal kültüründe bulunan derin bazı farklılıklar nedeniyle karşı tarafa duyulan güvensizlikle alakalıdır. Bu bağlamda, Çin-Japonya ilişkilerinde yeni dönemde bir "bahar" havası beklenmese de, çatışma ihtimali de gerçekçi değildir. 

Kapak fotoğrafı: The Japan Times

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Washington Temasları: ABD'nin Bölgesel Planı Şekilleniyor


Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'nın Washington ziyaretiyle eşzamanlı olarak Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ABD başkentini ziyaret etmesi ve bu ülkede üst düzey temaslarda bulunması dikkat çekti. Ziyaret kapsamında mevkidaşı Marco Rubio ile bir araya gelen Fidan, aynı zamanda Washington'da Suriye Devlet Başkanı Şara ile de görüştü. Bu temaslar, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Eylül ayındaki başarılı geçen Beyaz Saray ziyaretinin ardından, ABD öncülüğünde Türkiye-Suriye ilişkilerinin normalleşmesi ve bölgesel iş birliği konusunda atılacak adımların ön sinyalleri olarak da değerlendirilebilir. Nitekim Fidan, bu görüşmelerin ardından Tom Barrack, J. D. Vance ve Steven Witkoff'la birlikte ayrı toplantılara da katıldı. Hatırlanacak olursa, geçtiğimiz gün ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, yeni döneme ilişkin olarak, "Türkiye ile İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi'nden Akdeniz'e kadar bir iş birliği göreceksiniz." şeklinde oldukça ses getiren açıklamalara imza atmıştı.

Fidan ve el-Şara ekibi görüşürlerken 

İçeriğine dair fazla detaylara ulaşılamayan Fidan-Rubio görüşmesine dair ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigot, şu açıklamayı yaptı: "ABD Dışişleri Sekreteri Marco Rubio, bugün Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile bir araya gelerek Gazze'deki ateşkes ve bölgede istikrarı sağlamak için atılacak sonraki adımları görüştüler. Rubio ve Fidan, Gazze'de kalıcı barışın sağlanması için yapılan çabalara verdikleri desteği yinelediler. Rubio, ayrıca, Ukrayna'da devam eden savaşı sona erdirmek için Başkan Trump'ın tüm NATO müttefiklerine Rus enerjisi alımını durdurma çağrısını vurguladı."

Bakan Hakan Fidan ise, görüşme sonrasında Türk basın mensuplarıyla bir araya gelerek yaptığı açıklamada, ABD tarafının daveti üzerine önceden planlanan bu ziyaret kapsamında Amerikalı üst düzey yetkililerle çeşitli görüşmeler yaptığını ve ziyaretinin Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'nın Beyaz Saray ziyaretine denk geldiğini belirterek, kendisinin de bu kapsamda bir süreliğine Şara-Trump görüşmesine dahil edildiğini açıkladı. Görüşmeler kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Başkan Trump'a selamlarını iletmesinin yanında, Suriye'nin birliği ve kalkınması ile bölgesel güvenlik konularının değerlendirildiğini kaydeden Fidan, Gazze krizi/ateşkesi, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İran'la ilişkiler konularının da ziyareti kapsamında Amerikalı yetkililerle müzakere edildiğini belirtti. ABD'nin Suriye konusundaki tavrı için "yapıcı" ifadesini kullanan Türk yetkili, Suriye'ye yapılacak yatırımları ve bu ülkenin yeniden kaldırılmasını engelleyen Sezar Yasası'nın (Caesar Act) tamamen kaldırılması konusunda ön çalışmalar yapıldığını belirterek, bu yönde umutlu olduklarını belirtti. Süveyda'da yaşanan sorunlar giderilmezse Suriye'nin toprak bütünlüğünün tartışmalı hale gelebileceğini söyleyerek üstü kapalı İsrail'i eleştiren Bakan Fidan, Amerikalıların bu konuda kendilerini anladıklarını söyleyerek, geleceğe dair pozitif algılanabilecek bir açıklama yaptı. Dışişleri Bakanları düzeyindeki (Marco Rubio-Esad Hasan Şeybani-Hakan Fidan) ABD-Suriye-Türkiye üçlü görüşmesinin de Antalya'daki ilk zirve sonrasında başarılı geçtiğini belirten Fidan, ABD'li diplomat Tom Barrack'ın bölgedeki çabalarına da vurgu yaparak bunları övdü. Fidan, Gazze ateşkesi konusunda ise BM Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç duyulduğunun altını çizerek, Gazze soykırımının durdurulması ve Gazze planının uygulamaya geçmesi konusunda kararlı olduklarını belirtti. Türk Bakan, BM Güvenlik Konseyi kararına ilişkin taslaklar hakkında eleştirilerini muhataplarına ilettiklerini de açıkladı. Hakan Fidan, bu konuda herkesi yüzde yüz memnun etmenin mümkün olmadığını, ancak diplomasi ile çözüm sağlanacağı konusunda umutlu olduklarını da belli eden açıklamalarda bulundu.

Ziyaretin genel bir değerlendirmesi yapılacak olursa; Rusya'nın Ukrayna Savaşı nedeniyle Suriye başta olmak üzere bölgedeki etkinliğinin kısmen azaldığı ve İran'ın, İsrail'in Hizbullah, Hamas ve bizzat İran'a yönelik saldırıları nedeniyle içe kapandığı bir dönemde Washington'ın Tel Aviv (Kudüs) ile birlikte harekete geçerek yeni bir bölgesel dizayn çabasına giriştiği ve bu kapsamda Ankara'nın yeniden değer kazanmaya başladığı belirtilebilir. Nitekim Başkan Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öven ilginç sözlerinin ardından Bakan Fidan'ın ABD ile Suriye liderlerinin toplantısına dahil edilmesi ve Gazze krizi, Ukrayna-Rusya Savaşı ve İran'la ilişkiler gibi konularda görüşlerine başvurulması, Türkiye'nin artan jeopolitik önemine dair somut verilerdir. Buna karşın, ABD'nin lider bir ülke ve bir süpergüç olarak Ankara'nın planlarına eklemlenmektense, Türkiye'yi kendi yörüngesine sokmak isteyeceği ortadadır. Bu bağlamda, ABD inisiyatifiyle Suriye'nin bölünmesinin ya da özerk bölgelere ayrılmasının önlendiği, Türkiye'nin bu ülke ekonomisine katkıları ile Suriye'nin geleceğini belirlemek konusunda güvenli bir konum elde ettiği ve Gazze'deki trajedinin durdurularak statükoya dönüldüğü ve belki de Türk askerinin Gazze'de istikrar gücü olarak görev yapmaya başlayacağı bir ortamda diplomatik bir başarı hikâyesi elde edecek olan Ankara'nın İsrail'le ilişkilerini daha da yıpratmamasının hedeflendiğini düşündüğüm yeni dönemde, Washington, Rusya ve İran'la ilişkiler gibi konularda Ankara'dan bazı beklentiler içerisinde olacaktır. Öngördüğüm kadarıyla Erdoğan-Trump görüşmesi sonrasında kısmen açıklanan planda yer alan ABD-Türkiye enerji iş birliği ile Ankara'nın Moskova'dan enerji alımlarını kademeli olarak azaltması hedeflenmektedir. Ukrayna konusunda Rusya ile gelecek aylarda bir uzlaşıya varılmaması halinde, bunun daha da derinleşmesi beklenebilir. Bu tarz konularda Washington'da genelde partiler-üstü devlet politikaları icra edildiği için, bunun Trump sonrasında da devamı beklenebilir. İran konusunda ise kuşkusuz İsrail'e kıyasla çok daha sorumlu ve yapıcı davranan Ankara, buna karşın İran'ın nükleer hedeflerinden vazgeçerek uluslararası topluma katılmasını teşvik edecektir. Amerikan yönetiminin Türkiye hükümetine verdiği destek, bence Türkiye iç siyaseti açısından da önemlidir ve muhalefetin Erdoğan'la birlikte yaşama ve çalışmaya alışması gerektiğini ortaya koymaktadır. Zira jeopolitik kriz anlarında "bayrak etrafında toplanma etkisi" nedeniyle liderler ve iktidarlar büyük güç ve önem kazanmakta ve tarihin akışına yön veren kişiler olarak toplumlarıyla özdeşleşmektedirler. 

Sonuç olarak, hayalci değil gerçekçi ve fanatik değil rasyonel güdülerle siyaset yapan Türkiye, ABD'nin ve İsrail'in bölgede artan güçleri karşısında kendi ulusal çıkarlarını korumaya ve Trump yönetimi ile uyumlu hareket etmeye çalışmaktadır. Bu, uluslararası barış ve istikrara katkı sağladığı sürece bence de doğru bir yaklaşımdır. 

Kapak fotoğrafı: K24