15 Kasım 2018 Perşembe

Yeni Konferans: "Fransa-Türkiye İlişkileri"


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 15 Kasım 2018 tarihinde İstanbul Gedik Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nin düzenlediği Fakülte Seminerleri serisi kapsamında "Fransa-Türkiye İlişkileri" konulu bir sunum gerçekleştirdi. Aşağıdaki linklerden bu sunumun metnine ve fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.












Dr. Ahmet Özcan'la Yeni Kitabı: "Ama Eşkıyalık Çağı Kapandı! Modern Türkiye’de Son Kürt Eşkıyalık Çağı (1950-1970)" Hakkında Mülakat


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, İstanbul Gedik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Dr. Ahmet Özcan’la yeni kitabı “Ama Eşkıyalık Çağı Kapandı! Modern Türkiye’de Son Kürt Eşkıyalık Çağı (1950-1970)” hakkında bir mülakat gerçekleştirdi. Aşağıdaki linkten bu mülakatı dinleyebilirsiniz.

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Ahmet Özcan İstanbul Gedik Üniversitesi’nde

Mülakat kaydı

Ama Eşkıyalık Çağı Kapandı! Modern Türkiye’de Son Kürt Eşkıyalık Çağı (1950-1970)
Kitabın Künyesi:
Yayın Tarihi2018-10-31
ISBN9750525230
Baskı Sayısı1. Baskı
DilTÜRKÇE
Sayfa Sayısı259
Cilt TipiKarton Kapak
Kağıt CinsiKitap Kağıdı
Boyut13 x 19.5 cm

14 Kasım 2018 Çarşamba

Le Monde Gazetesi İstanbul Muhabiri Marie Jégo İle Mülakat


Marie Jégo, Fransız Le Monde gazetesinin Türkiye muhabiridir. 2005-2014 yılları arasında Le Monde'un Moskova (Rusya) muhabirliğini yapan Jégo, Rusça, Çince ve gazetecilik eğitimi almıştır. Marie Jégo ile Taksim'de Fransa-Türkiye ilişkilerinin güncel durumunu konuştuk. 

Ozan Örmeci: Fransa-Türkiye ilişkilerinin güncel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Marie Jégo: Fransa-Türkiye ilişkileri iyi durumda; en azından Nicolas Sarkozy’nin Elize Sarayı’nda olduğu 2007-2012 dönemindeki ani öfke patlamalarına daha az konu oluyor. François Hollande, Cumhurbaşkanlığı (2012-2017) döneminde Sarkozy döneminde kırılan ve dökülen ilişkilerin parçalarını toparlamayı başardı. 2015, 2016 ve 2017 yıllarında büyük bir terör dalgasıyla karşılaşan Fransa, Türkiye ile ilişkilerini özellikle güvenlik alanında pekiştirdi. Türkiye lideri Recep Tayyip Erdoğan, her saldırı sonrasında Hollande’ı arayarak taziyelerini iletti ve iki lider sıklıkla telefonlaştılar. Hatta 2015 Ocak ayındaki Charlie Hebdo saldırısı sonrasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu dünya liderleriyle birlikte Paris sokaklarında katledilen gazetecilere destek amacıyla yürümesi için Fransa’ya bile gönderdi. Hz. Muhammed karikatürlerinin yayınlanmasının muhafazakâr İslami bir seçmen tabanına yaslanan AK Parti için ne derece provoke edici olabileceği düşünülünce, bu, eşsiz bir jest idi.

Ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ilişkilerde soğuma yaşandı. Başarısız darbe girişimi sonrasında, Türkiye’nin Avrupalı müttefikleri, Ankara ile empati yapamadılar. Darbe girişimi sonrasında Türkiye’de yaşanan büyük tasfiyeler de Türkiye ile Avrupalı müttefiklerinin arasını açtı. 2017 Mart ayında, Türkiye ile Avrupa arasındaki kriz, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’e “Nazi” benzetmesi yapılması sonrasında zirveye çıktı. Krizin nedeni, Almanya ile birlikte Hollanda ve Avusturya gibi diğer bazı Avrupalı devletlerin Türk Bakanların anayasa referandumu öncesinde Avrupa’daki Türk diyasporasına yönelik seçim propagandası yapmasını istememeleriydi. Ama Fransa-Türkiye ilişkileri bu dönemde bu tartışmalardan uzakta ve güvende kaldı. Diğer Avrupalı ülkelerine aksine, Fransa, bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Metz-Moselle’deki mitingine izin verdi. Zira Fransa tarafınca, bir Bakan’ın kendi ülkesinin Konsolosluğu’na girmesinin engellenmesi kabul edilebilir bir tavır değildi.

Lakin ilişkilerde olumsuz gelişmelerin yaşanması, son olarak Fransa Dış İşleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın 12 Kasım 2018 tarihinde Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak Türk tarafınca kendilerine bilgi ve kanıt verildiği iddiasını reddetmesi gibi olaylardan da anlaşılabileceği üzere her zaman mümkün. France 2 televizyonuna verdiği demeçte Türkiye Cumhurbaşkanı’nı “siyasi bir oyun oynamak”la eleştiren Le Drian, “Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bize vereceği bilgiler varsa bunları vermelidir” diye sözlerine devam etmişti. Ancak Le Drian, Türk tarafının bilgileri Fransız yetkililerine ulaştırdığından haberdar değildi. Bu gibi krizler zaman zaman ilişkilerde sorun yaratsa da, Fransa-Türkiye ilişkileri istikrarlı durumda.

Fransa-Türkiye ilişkileri iki noktada sağlam şekilde temelleniyor: (1) terörizmle mücadele konusundaki işbirliği ve (2) Gümrük Birliği anlaşması sonrasında hızla gelişen ekonomik ilişkiler. Savunma sanayii alanındaki işbirliği de ihmal edilmemeli. 2016 yılı Aralık ayında, Avrupalı VEGA fırlatma sistemi, Türkiye adına Göktürk-1 gözlem uydusunu devreye soktu. Göktürk-1, Thales Alenia Space firması ve Türkiyeli ortakları TAİ, ASELSAN, ROKETSAN ve TÜBİTAK tarafından geliştirildi. Ayrıca Türkiye, 2017 Kasım ayında İtalyan-Fransız ortaklığı Eurosam’dan füzeler almak için bir niyet mektubu imzaladı.

Ozan Örmeci: Sizce Emmanuel Macron’un Cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa-Türkiye ilişkilerinde olumlu yönde gelişmeler yaşanabilir mi?

Marie Jégo: Uluslararası siyasetteki dalgalanmalar nedeniyle şu an için bu konuda konuşmak zor. İlk bakışta, iki lider Erdoğan ve Macron’un kimyaları tutmuş gibi gözüküyor. Erdoğan Ocak 2018’de Elize Sarayı’nda ağırlandı ve Macron da 27 Ekim’de İstanbul’daki Suriye Zirvesi’ne Vladimir Putin, Angela Merkel ve Erdoğan’la birlikte katıldı. Her ne kadar medyada çokça işlenen bu zirveden önemli bir siyasi karar ya da çözüm yöntemi çıkmasa da, geçtiğimiz gün Paris’te düzenlenen Birinci Dünya Savaşı anma törenlerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılmasından da anlaşılabileceği üzere, iki lider konuşmaya devam ediyorlar.

Bazı dış politika konularında Ankara ile Paris aynı yönde tepki gösteriyorlar. Örneğin, her iki ülke de, Suriye konusunda, Beşar Esad başta kaldığı sürece kalıcı bir siyasi çözüm olmayacağını düşünüyorlar. Yine İran nükleer programından ABD’nin çekilmesi ve İran’a yönelik yeni Amerikan yaptırımları konusunda da iki ülke benzer tepkiler veriyorlar. Bunların dışında, Türkiye'nin kriz bölgelerinde yer alan bir ülke olarak özellikle Suriyeli mülteci krizinde 3,5 milyon mülteciye bakarak büyük bir sorumluluk üstlendiğini anlayan Avrupa Birliği (AB), Avrupa’ya yasadışı göç akınını durdurmak için Ankara ile bir anlaşmaya varmıştı. Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için Türkiye içerisinde ve Suriye sınırının ötesinde Azez, Cerablus ve El Bab gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’nce kontrol edilen yerlerde yaptıklarının bilincinde olan AB, Ankara’ya ayrıca 6 milyar avro yardım yapmayı taahhüt etmişti.

Mülteci konusu AB için en önemli kırmızı çizgi durumunda. 28 üye devlet bu konuda ortak bir politika geliştiremiyorlar. Vişegrad Grubu ülkeleri (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti veya Çekya ve Slovakya) mülteci kabul etmeyi reddettiler. Diğer Avrupalı aşırı sağ gruplar da bunu örnek almaya başladılar. 2016 yılında 1 milyon civarında Suriyeli mülteciye Alman lider Angela Merkel’in sığınak sağlamasının ardından, sağ-milliyetçi, popülist ve ırkçı hareketler Almanya, İtalya, Hollanda ve Avusturya gibi ülkelerde atağa geçerek, 2019 Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde bir rüzgâr yakaladılar.

Brexit süreciyle meşgul olan ve yükselen popülizm dalgası karşısında zayıflayan AB’nin şu an genişleme gibi bir gündemi yok. Bu konuda, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, gerçekleri söylemeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı 2018 Ocak ayında Elize’de konuk eden Macron, “Türkiye’nin son dönemdeki manevra ve seçimleri bu konuda hiçbir ilerlemeye imkân sağlamıyor” demiş ve “Yeni başlıkların açılmasının mümkün olacağı yönündeki ikiyüzlü ve hatalı tavırdan kurtulmak zorundayız” diye konuşmuştu. Buna karşın, Macron, Türkiye’nin Avrupa limanına demirlemesinin önemini savunmuş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bağlı kalması gerektiğini vurgulamıştı. Ayrıca iki taraf arasındaki diyalog ve ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiğini belirtmişti.

Şimdilik, Türkiye ve AB, işler durumda olan konuları devam ettirmek zorundalar. Gümrük Birliği güncellenmeli, göç krizi konusunda işbirliği sürmeli, terörle mücadele konusundaki işbirliği de devam etmeli ve tabii ki sivil toplumu güçlendiren demokratikleşme reformlarına hız kazandırılmalı. Türkiye’de ifade özgürlüğünün aşınması, Ankara’nın diğer Avrupalı partnerleri gibi Fransa’yı da rahatsız ediyor. Hatta diyebiliriz ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransa’daki imajı, ifade özgürlüklerine yönelik engellemeler ve gazeteciler, avukatlar, yazarlar ve insan hakları savunucularının hapsedilmesi nedeniyle son dönemde ciddi anlamda bozuldu. Ancak bazılarının düşündüğünün aksine, bunun nedeni Türkiye hakkında Avrupa basınında çıkan olumsuz haberler değil. Bunun nedeni; Türkiye’de akademisyenlerin bir imza kampanyası nedeniyle yargılanabilmeleri, Mehmet Altan-Ahmet Altan kardeşlerin düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle ömür boyu hapse mahkûm edilmeleri, HDP milletvekillerinin tutuklanmaları ve Osman Kavala’nın bir yılı aşkın süredir iddianame olmadan hapiste tutulması gibi bir hukuk devletine yakışmayan olaylardır. Ek olarak, tüm yetkilerin tek bir kişide toplandığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin rafa kaldırıldığı bir Türkiye, haliyle Batılı demokrasilerden giderek uzaklaşıyor. Türkiye’de son dönemde özgürlüklerin hızla geriye gittiği bir gerçek; ancak bu başdöndürücü gerilemeyi Fransa Cumhurbaşkanı veya diğer Avrupalı liderlerin durdurması mümkün değil. Bu konuda bir şey kesin; Macron, Türkiye ile ilişkileri insan hakları sorunlarına kurban etmek istemiyor.

Ozan Örmeci: Fransa-Türkiye ilişkilerinde en önemli sorunlar nelerdir?

Marie Jégo: Şu an için en önemli sorun, Fransa’nın YPG’nin de parçası olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yardımlaşması. 2018 Mart ayında SDG temsilcilerini Elize’de kabul eden Macron, bu Kürt gruplarına destek veriyor. Cumhurbaşkanı, bu gruplara, IŞİD (DEAŞ) terör örgütüne karşı gösterdikleri mücadele ve Suriye’nin kuzeyinde istikrarın sağlanmasına yönelik yaptıkları katkılar nedeniyle saygı gösteriyor. Öte yandan, Fransa’nın AB ve ABD ile birlikte PKK’yı terör örgütü olarak gördüğünü hatırlatmak gerekiyor. Ancak Paris ve Washington için, YPG ve PYD gibi gruplar, PKK’dan ayrıştırılması gereken Kürt siyasal oluşumları. Bu durum ikili ilişkileri bozabilir. Fransız askerleri, Suriye’nin kuzeyinde Amerikalılar ve SDG’nin kontrol ettiği bölgede görev yapıyorlar. Ancak Türkiye için, bir numaralı düşman PKK’nın bir uzantısı olarak görülen SDG’nin kontrol ettiği alanları genişletmesi, Beşar Esad’ın görevini terk etmesinden bile daha önemli bir sorun.

Öte yandan, Fransa, diğer NATO üyeleri gibi, Ankara’nın Moskova’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasıyla somutlaşan Türk-Rus işbirliğinden de endişe ediyor. Bu hava savunma sisteminin NATO ile uyumlu olmadığı düşünülüyor. Son iki yılda, Türkiye iç siyasetinin gelişimi de oldukça ilginç bir hâl aldı; Ankara, bir ayağı NATO’da, diğer ayağı dışarıda, geleneksel müttefikleriyle istikrarsız bir ilişki kurmaya başladı.


Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 12.11.2018

Entretien avec Marie Jégo, la correspondante du Monde à Istanbul


Marie Jégo est une journaliste française, elle est actuellement la correspondante du Monde en Turquie. Elle était la correspondante du Monde à Moscou de 2005 à 2014. Jégo a fait des études de russe, de chinois et de journalisme. Nous évoquons avec elle les relations franco-turques.

Ozan Örmeci : Comment vous voyez l’état actuel des relations franco-turques ?
Marie Jégo : Les relations franco-turques sont bonnes, elles sont moins sujettes aux sautes d’humeur qu’à l’époque où Nicolas Sarkozy était à l’Elysée (2007-2012). Pendant son mandat (2012-2017), le président François Hollande a réussi à recoller les morceaux de la relation cassée avec Sarkozy. Confrontées à une vague d’attentats terroristes d’ampleur en 2015, 2016, 2017, la France et la Turquie ont considérablement renforcé leur coopération sécuritaire. Les présidents Hollande et Erdogan se téléphonaient après chaque attentat pour échanger des condoléances, ils se parlaient souvent. Au moment de l’attaque contre Charlie Hebdo, en janvier 2015, Monsieur Erdogan a même envoyé son Premier Ministre de l’époque, Ahmet Davutoglu, défiler dans les rues de Paris aux côtés d’autres dirigeants indignés par l’attaque perpétrée contre les journalistes de Charlie Hebdo, un geste assez singulier si l’on songe à l’indignation que les caricatures de Mahomet ont pu provoquer, entre autre, dans les milieux pieux et conservateurs de Turquie qui forment le socle de l’électorat de l’AKP.
Un coup de froid est survenu après le putsch manqué du 15 juillet 2016, quand les alliés européens de la Turquie n’ont pas manifesté d’empathie particulière envers Ankara, aucun dirigeant européen n’ayant jugé bon de faire le déplacement pour prendre la mesure de ce qui se passait. Les purges qui ont succédé à la tentative de coup d’état ont distendu les relations entre Ankara et ses partenaires. La crise a atteint un pic avec les invectives de mars 2017, lorsque la chancelière allemande Angela Merkel a été qualifiée de «nazi» après que son pays et d’autres (l’Autriche et les Pays Bas) se sont opposés à ce que des ministres turcs fassent campagne auprès de la diaspora d’Europe à la veille du référendum constitutionnel d’avril en Turquie. La relation franco-turque a restée à l’abri de cette controverse. Contrairement à ses homologues européens, la France a autorisé la tenue d’un meeting à Metz (Moselle) du ministre turc des affaires étrangères, Mevlut Cavusoglu. Interdire à un ministre turc d’atterrir, l’empêcher de pénétrer dans le consulat de son pays n’était pas envisageable du point de vue français.
Des remous sont toujours possibles dans la relation comme l’a montré l’épisode survenu récemment avec le ministre français des Affaires Etrangères, Jean-Yves Le Drian. Ce dernier a malencontreusement déclaré, le 12 novembre, n’avoir pas été informé des preuves transmises par les autorités turques à la France sur la mort du journaliste saoudien Jamal Khashoggi, le 2 octobre au consulat d’Arabie Saoudite à Istanbul. «Si le président turc a des informations à nous donner, il faut qu’il nous les donne», a-t-il dit à la chaîne de télévision France 2, évoquant «un jeu politique particulier» du président Erdogan. Visiblement Monsieur Le Drian ne savait pas que la partie turque avait communiqué des informations détaillées, dont le script d’un enregistrement, à un représentant des renseignements français sur le meurtre du journaliste. Sa réflexion a suscité la colère des autorités turques mais ce nuage est passager, globalement les relations sont stables.
Elles sont assises sur deux points forts : la coopération dans la lutte contre le terrorisme et les relations commerciales qui se sont considérablement développées depuis la signature du traité d’Union Douanière en 1995. Autre sujet de coopération non négligeable, la coopération dans le domaine de la défense. Les projets ne manquent pas. En décembre 2016, le lanceur européen Vega a lancé, pour le compte de la Turquie, GokTurk-1, un satellite d’observation de la terre à des fins civiles et militaires. L’engin a été construit par Thales Alenia Space et ses partenaires turcs (Turkish Aerospace Industries (TAI), ASELSAN, TÜBİTAK and ROKETSAN). Et aussi, la Turquie a signé en novembre 2017 une lettre d’intention avec la France et l’Italie pour l’achat de missiles sol-air au consortium franco-italien Eurosam.
Ozan Örmeci : Pensez-vous que la présidence d’Emmanuel Macron aura des effets positifs sur les relations franco-turques ?
Marie Jégo : Difficile de prédire quoi que ce soit au vu de la volatilité de la situation internationale. A première vue, le courant passe entre les présidents Emmanuel Macron et Recep Tayyip Erdogan. Monsieur Erdogan a été reçu à l’Elysée en janvier 2018 et Emmanuel Macron s’est rendu à l’invitation de son homologue pour le sommet à quatre (Erdogan, Poutine, Macron, Merkel) sur la Syrie qui s’est tenu à Istanbul le 27 octobre. Aucune décision majeure n’a été annoncée à l’issue de cette rencontre très médiatisée sinon l’engagement à trouver une solution politique sans que celle-ci ne parvienne à percer. A son tour, Monsieur Erdogan est venu à Paris pour la commémoration de la grande guerre (1914-1918). Les deux présidents se parlent.
Sur quelques sujets de politique étrangère, Ankara et Paris convergent. Sur la Syrie, la vision est similaire, à savoir qu’il n’y aura pas de solution politique viable tant que Bachar al Assad restera au pouvoir. D’accord aussi pour condamner le retrait américain de l’accord sur le nucléaire iranien et les nouvelles sanctions imposées à l’Iran, lesquelles sont jugées contre productives. Conscients que la Turquie, située aux premières loges du conflit, joue un rôle primordial dans l’accueil des réfugiés syriens (3,5 millions sur le sol turc) et dans leur retenue (la frontière turco-syrienne est fermée depuis 2015), l’Union Européenne a conclu avec Ankara un accord jugé efficace pour endiguer les flux migratoires vers l’Europe. Bruxelles, qui s’est engagée à défrayer la Turquie à hauteur de 6 milliards d’euros pour l’entretien des réfugiés syriens, reconnaît les efforts consentis par le gouvernement turc tant en Turquie que de l’autre côté de la frontière, dans les zones contrôlées par l’armée turque et ses affiliés au Nord de la Syrie (Azaz, Jarablus, Al Bab). Le thème des réfugiés est un chiffon rouge pour l’Union Européenne. Ses 28 Etats membres n’arrivent pas à adopter une position commune. Les pays du groupe de Visegrad (la Pologne, la Hongrie, la République Tchèque, la Slovaquie) ont refusé d’accueillir des réfugiés. Ils sont cités en exemple par les extrêmes-droites européennes. L’arrivée d’un million de réfugiés syriens sur les routes du vieux continent en 2016, à qui la chancelière allemande Angela Merkel a tenu à offrir l’asile, a servi de terreau fertile aux partis de la droite nationaliste, populiste et raciste lesquels ont désormais le vent en poupe (l’Allemagne, l’Italie, le Pays Bas, l’Autriche) jusqu’à risquer de se frayer un chemin confortable aux élections européennes prévues pour mai 2019.
Affaibli par la montée des populismes, concentrée sur les modalités du Brexit, la famille européenne n’a pas la tête à l’élargissement. Sur ce thème, Emmanuel Macron a le mérite de parler vrai. En recevant Erdogan à l’Elysée en janvier 2018, il ne lui a laissé aucun espoir sur les perspectives d’adhésion de la Turquie à l’Union Européenne (UE). «Il est clair que les évolutions et les choix récents de la Turquie ne permettent aucune avancée sur ce sujet», a-t-il souligné. «Nous devons sortir de l’hypocrisie qui consiste à penser que l’ouverture progressive de nouveaux chapitres est possible. C’est faux». Malgré tout, il a plaidé pour la «préservation de l’ancrage de la Turquie dans l’Europe» et à la Convention européenne des droits de l’homme. Il a clairement laissé entendre qu’il fallait inventer autre chose. «Le dialogue doit être repensé, reformulé» a-t-il conclu.
Pour l’heure, la Turquie et l’UE doivent préserver ce qui fonctionne. Il faut moderniser l’accord d’Union Douanière; renforcer la coopération sur la migration, poursuivre la coopération anti-terroriste, tout en consolidant les programmes de démocratisation de la société civile. L’érosion des libertés en Turquie est un sujet de préoccupation pour la France comme pour les autres partenaires européens. On peut dire que l’image du président Erdogan s’est considérablement dégradée dans l’Hexagone et au-delà tant elle est associée aux emprisonnements de journalistes, d’avocats, d’écrivains, de militants des droits de l’homme. Et contrairement à ce que prétendent certains, l’image de la Turquie ne s’est pas dégradée parce que les médias la décrivent sous un mauvais jour. On en est là parce que juger des universitaires pour une pétition, condamner les frères Mehmet Altan et Ahmet Altan à la prison à vie pour leurs écrits, emprisonner les députés du parti pro-kurde HDP et maintenir en détention pendant plus d’un an le mécène Osman Kavala sans mise en examen, sont des pratiques indignes d’un état de droit. Enfin la mise en place d’une nouvelle constitution instaurant le régime d’un seul homme, quand toutes les décisions sont concentrées entre les mains du seul président et que la séparation des pouvoirs n’existe plus, tout cela éloigne la Turquie du camp des démocraties occidentales. Les libertés sont sérieusement malmenées en Turquie mais il n’est pas du ressort d’Emmanuel Macron, pas plus que de celui des autres dirigeants du vieux continent, de stopper ce recul vertigineux. Une chose est sûre, le président Macron n’est pas prêt à sacrifier la relation franco-turque sur l’autel des droits de l’homme.
Ozan Örmeci : Quels sont les problèmes les plus importants de la relation franco-turque?
Marie Jégo : Le principal motif de désaccord entre Paris et Ankara concerne la coopération française avec les Forces Démocratiques Syriennes (FDS), dont les milices kurdes syriennes YPG font partie. La France soutient ces forces, comme l’a souligné Emmanuel Macron en recevant leurs représentants à l’Elysée en mars 2018. Il a rendu hommage au «rôle déterminant» joué par les FDS dans la lutte contre l’organisation Etat Islamique, tout en mettant en avant le soutien de la France à «la stabilisation de la zone de sécurité au nord est de la Syrie». Il a tenu à rappeler l’engagement français contre le Parti des travailleurs du Kurdistan (PKK), décrit par les Etats Unis et l’Union Européenne comme une organisation terroriste. Pour Paris, comme pour Washington, le parti de l’Union Démocratique (PYD), dont les YPG sont le bras armé, est une formation politique qu’il convient de distinguer du PKK. Ce sujet pourrait empoisonner la relation à terme. Des soldats français sont positionnés dans la zone qui est contrôlée par les Américains et les FDS à l’est de la Syrie. Or ce sujet est brûlant pour la Turquie dont la priorité désormais est de s’opposer à l’expansion territoriale des FDS, confondues avec le PKK, l’ennemi numéro un, bien plus que de réclamer le départ de Bachar al Assad.
Par ailleurs la France, tout comme les autres états membres de l’OTAN, s’inquiète du rapprochement stratégique avec Moscou, symbolisée par l’acquisition par Ankara de missiles sol air russes S-400 qui sont incompatibles avec les systèmes de défense de l’OTAN. Ces deux dernières années, l’évolution politique interne de la Turquie a débouché sur une situation très particulière -un pied dans l’OTAN, l’autre en dehors- qui la met en porte-à-faux avec ses alliés traditionnels.

13 Kasım 2018 Salı

Doç. Dr. Ozan Örmeci KRT'de "Haber Merkezi" Programına Katıldı


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 12 Kasım 2018 tarihinde KRT’de yayınlanan “Haber Merkezi” programında Ebru Birçak’ın misafiri oldu. Programda; Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümünde Fransa’da düzenlenen Paris Barış Forumu’nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un verdiği mesajlar, Suriye’deki güncel gelişmeler ve bunların Türk-Amerikan ilişkilerine yansımaları, 2018 ABD ara seçimleri, Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Suudi Arabistan dış politikası, Kıbrıs Sorunu ve Almanya’da Angela Merkel’in yeniden aday olmayacağını açıklaması gibi güncel politik ve diplomatik konular konuşuldu. Aşağıdaki videodan programı izleyebilirsiniz.


7 Kasım 2018 Çarşamba

Fransa'nın Suriye Politikası ve Kürt Sorunu Bağlamında Türkiye-Fransa İlişkileri


Bu analizBilgesam adlı Türkiye merkezli düşünce kuruluşu için hazırlanmıştır.
Giriş
Fransa’nın Suriye ve Kürt politikası, Türkiye’yi de son derece yakından ilgilendirmektedir. Her ne kadar bu konularda iki ülke arasında doğrudan bir çatışma olmasa da, iki ülkenin terör algılamaları ve dış politika çizgilerinde yaşanan görüş ayrılıkları, ikili ilişkileri de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Nitekim iki ülke arasında başlarda yakın bir işbirliğine uygun zemin hazırlayan Arap Baharı süreci zamanla Kürt Baharı’na doğru dönmeye başlayınca, ikili ilişkilerin de gerilmesine neden olmuştur. Bu yazıda, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerinde Fransa’nın uyguladığı Suriye ve Kürt politikası kısaca özetlenerek, bu konunun Türkiye ile ilişkilere etkisi Türk uzmanların görüşleri ışığında değerlendirilecektir.
François Hollande Dönemi (2012-2017)
Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığının (2007-2012) son aylarında başlayan Arap Baharı sürecinde başlarda gelişmelere hazırlıksız yakalanan Fransa, geleneksel müttefiklik ilişkileri çerçevesinde seküler otoriter yönetimlere (Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Suriye’de Beşar Esad) destek vermeye devam etmiş; ancak Tunus’tan sonra Mısır’da da devrim sürecinin başarıya ulaşması ardından, François Hollande’ın ilk döneminde (2012-2015) ciddi bir politika değişikliğine yönelerek, muhalif Sünni gruplara açıktan destek vermeye başlamıştır. Libya’daki devrim/iç savaş sürecinde ABD ve Birleşik Krallık’la beraber inisiyatif kullanan ve hava saldırıları ile muhalifleri destekleyerek Muammer Kaddafi rejiminin yıkılmasına katkı sağlayan Fransa, ayrıca Suriye’de de çok net bir şekilde rejim karşıtı muhalefete siyasi destek vermiş ve bu konuda Ankara ile uyumlu hareket etmeye gayret etmiştir. Ayrıca bu dönemde, Fransa, Sarkozy döneminden farklı olarak, Rusya ile ilişkileri ciddi bir sürtüşme zeminine oturtmuş ve önceden yapılan anlaşma gereği bu ülkeye satması gereken Mistral tipi helikopter gemilerini -tazminat ödeme pahasına- teslim etmemiştir.[1]
Fakat Suriye’de geçiş sürecinin gerçekleştirilememesi ve kanlı bir iç savaşın ortaya çıkmasının ardından, Paris, IŞİD adlı köktendinci terör örgütünün Suriye’de yaptığı katliamların ve Fransa’da organize ettiği terör eylemlerinin yarattığı güvenlik risklerinin ve Hıristiyan Avrupa kamuoyunda tepkilerin de etkisiyle -henüz Hollande dönemi devam ederken- Suriye konusunda bir kez daha makas değiştirmiş ve bu konuda daha orta yolcu bir pozisyon almaya başlamıştır. Hollande’ın bu ikinci döneminden itibaren (2015-2017) Suriye ve Irak’ta öncelikli tehdidi Esad rejiminden ziyade IŞİD olarak belirleyen Fransa, bu doğrultuda, -ABD ile birlikte- Sünni muhalif gruplardan desteğini çekerek, Irak’taki Barzani yönetimi ve Suriye’deki devrimci Kürt gruplarına (PYD, YPG ve SDG-Suriye Demokratik Güçleri) desteğini arttırmıştır. Fransız entelektüel Bernard-Henri Lévy’nin “Peshmerga” (Peşmerge) adlı belgesel filmiyle[2] de popüler olan bu Kürt sempatisi, bu dönemde Türkiye’ye yönelik olumlu bakışı gölgelemiş ve Paris ile Ankara’nın ilişkileri gerilmeye başlamıştır. Bu dönemde tehdit önceliğini Esad rejimi yerine IŞİD olarak değiştirmesine karşın, Suriye’de muhalif gruplara yönelik kimyasal katliamların da gerçekleşmesi nedeniyle, Paris, bu ülkeye birkaç defa hava saldırısı düzenlemiş ve -Türkiye ile uyumlu bir şekilde- Beşar Esad’ın Devlet Başkanı olarak devam etmemesi yönündeki görüşünü korumuştur. 2017 yılında Emmanuel Macron’un Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu politika daha da belirginleşmiş ve Suriye konusunda ve genel olarak ikili ilişkilerde, Fransa, Rusya ile daha yakın işbirliğine yönelmeye başlamıştır.
Emmanuel Macron Dönemi (2017-)
Macron döneminde, Fransa, Suriye konusunda Hollande’ın ikinci döneminde başlayan politika değişikliğini gözle görülür bir şekilde sürdürmesine karşın, dış politikada bazı kırmızı çizgilerini de korumuştur. Bu kırmızı çizgiler; İslamcı terörizmle mücadele, sivillere yönelik kimyasal silahlarla katliam yapılmasının önlenmesi ve bu tarz katliamların cezasız bırakılmaması, Fransa’nın Orta Doğu’da çatışan kamplardan tek birine (Sünni veya Şii ekseni) yakın olduğu izleniminin yaratılmaması ve çatışma yerine mümkün olduğunca diyaloğun ve diplomatik müzakerelerin teşvik edilmesi olarak ifade edilebilir.[3] Bu eksen, Fransa’nın dış politik mirası ve Cumhurbaşkanı Macron’un liberal demokratik çizgisiyle de gayet iyi örtüşen ve özellikle Batı kamuoyunda takdir toplayan bir yaklaşımdır. Nitekim Cumhurbaşkanı Macron’un Paris İklim Sözleşmesi ve İran nükleer programı gibi konulardaki tavrı da çatışma yerine müzakereyi önceler çizgide ve bu anlamda Suriye ve Kürt politikasıyla tutarlıdır. Lakin Ankara ile Paris’in (ve de Washington’ın) uzlaşamadığı husus, PYD, YPG ve SDG gibi Kürt grupların terörist örgüt kabul edilip edilmemesi gerektiğidir. Türkiye bu konuda son derece ısrarcıyken, Fransa ve ABD gibi Batılı ülkeler bu meseleye daha farklı yaklaşmaktadırlar. Dolayısıyla, Fransa’nın Kürt gruplarına vermeye başladığı destek, Türkiye ile ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur.
Fransa’nın Türkiye’nin tepkisine neden olan Kürt politikasını iki farklı boyutta değerlendirmek mümkündür. Bunlardan birincisi, demokratik bir ülke olan Fransa’nın insan haklarına saygı bilinci çerçevesinde -Orta Doğu’daki en kalabalık devletsiz halk olan- Kürtleri koruma isteğidir. “Kürt romantizmi” olarak adlandırılabilecek olan bu yaklaşım, Fransız entelektüellerince de hararetle desteklenmektedir. Türkiye’nin son yıllarda İslamcı ve demokrasiden uzak bir görüntü çizmesi de Fransa ve diğer Batılı devletlerin bu yöndeki eğilimlerini güçlendirmektedir. Fransa’nın Kürt politikasındaki ikinci önemli unsur ise, Fransa’nın bu meseleyi Türkiye, İran, Suriye ve Irak gibi ülkelere karşı bir diplomasi kartı/kozu olarak kullanmak istemesidir. Bu da, Fransa’nın Realizm eksenli ve emperyal geçmişinden izler taşıyan dış politikasının bir uzantısı olarak görülebilir.
Emmanuel Macron döneminde Suriye ve Kürt Sorunu konusunda yaşanan en önemli gelişmeleri özetlemek gerekirse şu maddeler üzerinde durulabilir:
  • Macron döneminde de, Paris, Suriye’de Beşar Esad’ın Başkanlığına karşı durmaya devam etmiştir.[4]
  • Fransa Dış İşleri Bakanı Jean Yves Le Drian’ın açıklamalarına bakıldığında[5]; Paris, resmi pozisyon olarak 2017 yılındaki bağımsızlık referandumunda Kuzey Irak (Kürdistan) Bölgesel Yönetimi’ne destek vermemiş ve Ankara ile ortak hareket ederek Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapmıştır. Buna karşın, Ankasam uzmanı Cenk Tamer’e göre, Cumhurbaşkanı Macron’un Kürtlerle tarihsel müttefiklik ilişkilerini vurgulayan ve referandum gibi demokratik süreçlere destek çıkan açıklamalarıyla, Fransa, bir yandan da Kürt desteğini sürdürmeye ve orta ve uzun vadede Kürt bağımsızlığına karşıt olarak algılanmamaya çalışmıştır.[6]
  • Macron, 2018 yılı Mart ayında, Ankara’ya, daha önce Elize Sarayı’nda bazı temsilcilerini kabul ettiği Suriye’nin kuzeyindeki Kürt grupları (PYD-YPG) ile Türkiye arasında arabuluculuk teklif etmiş; ancak bu teklif Türkiye tarafından anında reddedilmiştir.[7] Ayrıca tam da bu günlerde, Macron’la görüşen Kürt delegasyonundan bir kişi (Halid İsa), Fransa’nın Suriye’de Menbiç bölgesine -Türkiye’den Kürt gruplara gelebilecek saldırıları önlemek amacıyla- asker göndermek istediğini açıklamış, ancak Le Figaro gazetesinin verdiği bu haber[8] sonrasında Paris’ten henüz herhangi bir hamle gelmemiştir.
  • Macron, Kürt Sorunu konusunda yaptığı açılımlarla Türkiye’den tepki alırken, ilginç bir şekilde Fransa iç kamuoyunda da merkez sağ Cumhuriyetçiler Partisi’nden (LR) Bruno Retailleau gibi isimlerce Kürtleri kendi kaderlerine terk etmekle suçlanmıştır.[9] İlerleyen aylarda, Sosyalist Partili (PS) önceki Cumhurbaşkanı François Hollande da, yerine geçen Cumhurbaşkanı Macron’u Kürtlere yeterince destek vermediği için sert bir şekilde eleştirmiştir.[10]
  • Fransa, 2018 yılı Nisan ayında Doğu Guta’da Suriye rejimi tarafından sivillere yönelik kimyasal saldırı yapılmasının ardından ABD ve İngiltere ile birlikte Suriye’de bazı bölgelere hava saldırıları gerçekleştirmiştir.[11] Ayrıca halen Fransız Ordusu’nun Özel Kuvvetler birimine bağlı bazı birlikler Suriye’de sahada görev yapmaya devam etmektedirler.[12]
  • 2018 Ekim ayı sonunda İstanbul’da düzenlenen Suriye Zirvesi’ne Türk, Rus ve Alman mevkidaşıyla birlikte katılan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, burada terörizm karşıtı mesajlar vermiş ve Türkiye ile Rusya’nın İdlib konusundaki mutabakatını destekleyerek, Suriye’de bir an önce Anayasa Komitesi’nin çalışmalara başlaması gerektiğini vurgulamıştır.[13]
  • SETA için çalışan Fransız araştırmacı Léonard Faytre’in dikkat çektiği az bilinen bir husus ise; sektöründe dünya lideri olan Fransız çimento üreticisi Lafarge Grubu’nun geçtiğimiz yıllarda Suriye’de Celebiye bölgesinde 680 milyon dolarlık ciddi bir yatırımla bir çimento fabrikasını satın alarak yenilemesi ve -güvenlik sorunları nedeniyle Suriye’deki girişimlerini sonlandıran Total, Air Liquid ve Bel gibi diğer Fransız şirketlerinin aksine- Suriye’de kalarak, Suriye ve Irak’ta inşaat sektöründe yapılacak atılımlarda öncü bir rol oynamak istemesidir.[14] Lafarge’ın bu hamlesi resmi bir devlet politikası gibi gözükmese de, ekonomik menfaatlerin iç siyasette Cumhurbaşkanı’nın başarısını doğrudan etkilediği de düşünülürse, Fransa’nın Suriye’de yeni dönemde siyaseten ve ekonomik olarak daha etkili olmak istediği kolaylıkla fark edilebilecek bir gerçektir.
Türk Uzmanların Görüşleri
ABD’ye benzer şekilde Suriye’deki PYD, YPG ve SDG gibi Kürt örgütlenmelerine IŞİD’de mücadelede gösterdikleri başarı nedeniyle sıcak yaklaşan ve BBC’de yer alan iddialara[15] göre bu gruplara silah da gönderen Paris, Ankara ile Kürt gruplar arasında “çatışma” yerine “diyalog” ve “müzakere” yöntemini benimsemektedir. Ancak bu tutum, kuşkusuz Ankara’nın tepkisine neden olmakta ve Türkiye merkezli düşünce kuruluşlarında çalışan uzmanların sert eleştirilerine yol açmaktadır.
  • Paris’in bu tutumunu değerlendiren hükümete yakın SETA düşünce kuruluşunun uzmanı Ufuk Ulutaş, Fransa’yı istikrarlı bir şekilde PKK ve türevi örgütlere destek vermekle suçlamaktadır.[16]
  • SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, Fransa’nın Suriye’de aslında somut bir Kürt politikasının olmadığını söyleyerek, Macron döneminde Paris’in Suriye denklemine daha fazla dâhil olmak istediğini, ancak Ankara’nın Fransa’ya bu fırsatı tanımadığını düşünmektedir.[17]
  • Yine SETA’dan araştırmacı Talha Köse ise, Donald Trump Başkanlığındaki ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını azaltmak ve hatta mümkünse Suriye’den tamamen ayrılmak niyetinde olduğunu ve bu nedenle Fransa’yı bu boşluğu doldurması için koordineli bir şekilde öne sürdüğünü düşünmekte; ancak Fransa’nın Suriye’de askeri olarak sahada yer alması yönünde gerek Fransa içi, gerekse de uluslararası kamuoyunda güçlü rüzgârların esmediğini vurgulamaktadır.[18]
  • Bir diğer SETA uzmanı Türk araştırmacı Veysel Kurt, Fransa’nın Suriye ve Kürt Sorunu konusundaki bu tavrını, Paris’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki emperyal heveslerinin depreşmesi olarak yorumlamaktadır.[19]
  • Ankasam uzmanı Cenk Tamer ise, Fransa’nın IŞİD sonrası anayasal düzene geçilen bir Suriye’de ve Irak’ta Kürt özerkliği ve hatta bağımsızlığını destekleyebileceğini ve bu bağlamda Irak-Suriye Kürt Federal Devleti modeline sıcak bakabileceğini öngörmekte ve bu nedenle Fransa’yı sert bir şekilde eleştirmektedir.[20] Bu şekilde, Tamer’e göre, Suriye’de de bir Alevi-Nusayri Devleti’nin kurulması gündeme gelecek ve bu devlet Paris tarafından desteklenecektir.[21]
Sonuç
Fransa’nın Suriye ve Kürt Sorunu konusundaki politikaları Ankara ile ilişkileri gölgelerken, Türkiye’nin içeride demokrasi ve laiklikten uzaklaştığı görüntüsünün yaratılması da dış politikada Ankara’yı zor duruma düşürmektedir. Demokratik, Batı’ya yakın, laiklik yanlısı ve Kürt Sorunu konusunda AK Parti’nin ilk döneminde olduğu gibi reformist bir politika çizgisinin benimsenmesi, kuşkusuz Türkiye’ye dış politikada da güç kazandıracaktır. Zira müttefiklerine bu şekilde güven veren ve halk desteği yükselen bir Türkiye, hiç şüphesiz ki terör örgütlerine karşı Avrupa siyaseti ve kamuoyundan da daha fazla destek elde edebilecektir. Bu noktada Türkiye’nin Suriye’de ılımlı İslamcı-radikal İslamcı gruplar arasında yaptığı ve Rusya’ya izah etmeye çalıştığı ayrımın bir benzerini Kürt gruplar arasında yapması, Batılı devletlerin desteğini almak konusunda kritik bir işlev görebilir. Zira aksi takdirde Suriye’deki tüm Kürtlerin terörist olarak algılanması gibi bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu hem Batılı ülkelerin ve uluslararası kamuoyu desteğinin alınması, hem de reel siyaset anlamında Türkiye’yi zor bir duruma düşürebilir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

31 Ekim 2018 Çarşamba

2018 ABD Ara Seçimleri


Dünyanın birçok açıdan (askeri güç, ekonomik büyüklük, yumuşak güç vs.) lider ülkesi olmaya devam eden Amerika Birleşik Devletleri’nde 6 Kasım 2018 tarihinde düzenlenecek olan ABD Kongresi seçimleri (2018 ABD ara seçimleri), tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de merakla bekleniyor. Bu merakın temel unsurunun ise, başa geçtiği günden bu yana çok tartışmalı politikalar takip eden ve dünyada ABD’ye yönelik ciddi tepkiler yaratan, ancak bir yandan da son Brezilya Devlet Başkanlığı seçiminde karşımıza çıkan Jair Bolsonaro örneğinde görüldüğü üzere kendisine yakın çizgide yeni yönetimler yaratmayı başaran Donald Trump hükümetinin Amerikan halkından ne oranda destek alacağı olduğu söylenebilir. Zira Cumhuriyetçilerin seçimlerde büyük bir hüsrana uğraması, Trump’ın 2020 yılında ikinci defa Başkan adayı olmasını engelleyebilir. Ancak partisinin seçimlerde zafere ulaşması ya da kötü bir sonuçla karşılaşmaması durumunda, Trump, 2020 yılında tekrar Başkan adayı olmayı ve hatta yeniden seçilmeyi bile başarabilir. Bu yazıda, 2018 ABD ara seçimleri öncesinde yaşanan güncel gelişmeleri okurlarımız için kısaca özetlemeye çalışacağım.

Ekonomideki başarısı Başkan Trump ve Cumhuriyetçileri kurtarmaya yetecek mi?

2016 yılında siyasete bir yabancı (outsider) olarak beklenmedik hızlı bir giriş yapan emlak zengini Amerikalı işadamı Donald Trump, devlet yönetimi konusundaki deneyimsizliği ve aşırı fikirlerine karşın, tüm tahminleri altüst ederek Demokrat aday Hillary Clinton karşısında seçimi kazanmış ve ABD’nin yeni Başkanı seçilmişti. Trump döneminde, ABD, dış politikada milliyetçi ve izolasyonist, ekonomide de korumacı politikalara yönelmeye ve önceki Başkan Barack Obama dönemindeki küreselleşmeci ve sosyal liberal siyasal çizgisini tersyüz etmeye başladı. Ekonomide Çin Halk Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve hatta Türkiye gibi ülkelerden yapılan ithalatı azaltmak için çeşitli yaptırım ve ek vergilere yönelen Trump, bu sayede Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik büyüme hızını yüzde 6 düzeyine çekmeyi başardı. Bu nedenle, Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi ünvanını ABD’den alması daha uzun yıllar sürecek gibi gözüküyor. Çin’in ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesi kaçınılmaz bir gelişme olsa da, Amerikalı şahinlerin bu konuya büyük bir psikolojik önem atfettikleri ve bunun olmasını mümkün olduğunca geciktirmeye çalıştıkları görülüyor. Dış politikada ise tamamen İsrail yanlısı adımlar atan Trump, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararını hiç çekinmeden gerçekleştirdi.[1] Trump’ın dünyanın önemli bir kesiminde tepki toplayan ve liberal demokratik değerler bağlamında kağıt üzerinde yanlış gözüken bu politikalara karşın, Trump döneminde, Amerikan ekonomisi, -Barack Obama döneminde yapılan olumlu bazı hamleler ve Trump yönetiminin girişimleri sayesinde Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerine gerçekleştirilen büyük silah satışları sayesinde[2]- işsizlik oranları[3] ve ekonomik büyüme[4] anlamında son birkaç Başkan’ın hepsinden daha iyi bir düzeye ulaşmış durumda. Dahası, Amerikan halkının ilk dönemlerinde ekonomi yönetimini başarıyla gerçekleştiren Başkanlara ikinci dönem için yetki vermekte genelde tereddütlü davranmadıkları düşünüldüğünde (son örnekleri Ronald Reagan, Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama olarak söylenebilir, Trump'ın yeniden seçilme ihtimali hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil. 

Alexandria Ocasio-Cortez: Yeni bir Demokrat yıldız mı doğuyor?

Ancak Trump yönetiminin ekonomide sergilediği bu başarılı tabloya rağmen, 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamının ve 100 sandalyeli Senato’nun üçte birinin yenileneceği seçimler öncesinde, gaflarıyla tepki toplayan ve ABD’yi birçok uluslararası anlaşmadan (Paris İklim Sözleşmesi, İran Nükleer Anlaşması-JCPOA, Trans Pasifik Ortaklığı Anlaşması-TPP, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı-TTIP ve son olarak INF Anlaşması-Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) geri çeken veya çekeceğini açıklayan Başkan Trump ve Cumhuriyetçi Parti için işler anketlere göre hiç de iyi gitmiyor. Zira son kamuoyu yoklamaları, Demokrat Parti’nin Cumhuriyetçi Parti’ye kıyasla yüzde 17 gibi açık farkla halk tarafından daha fazla desteklendiğini ortaya koyuyor.[5] Demokratlar, son dönemde New York gibi çok önemli bir metropolde Alexandria Ocasio-Cortez[6] gibi 1989 doğumlu çok genç bir siyasi süperstar adayı yaratmayı başarırken, 2016 yılında Başkanlığı Trump’a kaptıran eski Başkan Bill Clinton’ın eşi ve önceki ABD Dış İşleri Bakanlarından Hillary Clinton da, 2020 yılında Başkanlığa hazırlandığının sinyallerini veriyor.[7] Seçim yenilgisini What Happened (Ne Oldu) adlı kitabında[8] analiz eden Clinton, Trump karşısındaki beklenmedik yenilgisine karşın, deneyimi, bağlantıları ve ılımlı fikirleriyle 2020 için Başkan adaylığı şansını korumaya devam ediyor. Buna karşın, Trump yönetimi de, ekonomideki başarılı performansına ve Rahip Andrew Brunson krizini başarıyla çözmesi[9] gibi olaylarla pekişen muhafazakâr Hıristiyan seçmen desteğine güveniyor. Trump, ayrıca Kuzey Kore konusunda gerçekleştirdiği şaşırtıcı diplomasi hamlesiyle de[10] kendisine yönelik olumsuz algıları aşmaya çalışıyor.

Financial Times’ın 2018 ara seçimleri projeksiyonu

ABD Kongresi’nin 2016 yılında oluşan son durumuna bakıldığında, her iki kamarada da Cumhuriyetçilerin üstünlüğünün olduğu görülüyor. Şu an için ABD Senatosu’nda 51 Cumhuriyetçi, 47 Demokrat ve 2 bağımsız Senatör varken, Temsilciler Meclisi’nde 235 Cumhuriyetçi ve 193 Demokrat Temsilci bulunuyor. Financial Times gazetesinin yaptığı projeksiyonlara göre[11], 2018 ara seçimleri sonrasında, bu tablo, Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar lehine değişecek. Zira Demokratların Temsilciler Meclisi’nde 209 koltuğu garanti gözükürken, bu sayı Cumhuriyetçiler için 197’de kalıyor. Bu durumda Demokratların 218 sayısına ulaşarak mecliste çoğunluğu sağlamaları kolay bir iş gibi gözüküyor. Ancak elbette seçime katılım oranları (turnout) tüm dengeleri değiştirebilecek kritik bir unsur. Öte yandan, Senato açısından durum çok daha karışık; zira Demokratlar, yenilecek olan 35 Senatör koltuğunun 26’sına şu an için sahip durumdalar. Ancak Senato çoğunluğuna ulaşmak için, toplam 28 koltuğu ele geçirmek, yani Cumhuriyetçilerden 2 koltuk daha kapmak zorundalar. Bu (35’te 28’lik başarı oranı), iki partili siyasal sistemin on yıllardır iyice kökleştiği ve partilerin genelde birbirlerine yakın seviyelerde toplumsal destek aldığı ABD siyasal sisteminde çok da olası bir gelişme olarak görülmüyor. Dolayısıyla, daha yetkili meclis olan ABD Senatosu’nda Cumhuriyetçilerin üstünlüğü 2018 ara seçimlerinden sonra da devam edecek gibi gözüküyor. Bu da, Trump’ın ikinci dönemde yeniden seçilebilmesi için uygun bir ortamın oluşmasını sağlayabilir. Ancak Temsilciler Meclisi seçiminde Cumhuriyetçilerin yaşayacağı olası bir hezimet ve Senato’daki cılız bir üstünlük, siyasal gafları ve dünyanın birçok ülkesinden tepki alan korumacı, milliyetçi ve izolasyonist siyasal uygulamalarla birleştiğinde, Trump döneminin rüzgar gibi geçip gitmesine ve 2020’de sona ermesine de neden olabilir.

Sonuç olarak, 2018 ABD ara seçimleri, Amerika'da birçok değişimin öncü sinyalcisi olabileceği gibi, küresel siyasetin dengesini bozmayı başaran Trump yönetiminin kalıcılığını da sağlayabilir. Bu noktada şunu da söylemeliyim ki; Türkiye ve dünyada birçok siyasal gözlemci tarafından "irrasyonel" ve "sorumsuz" olarak algılanan Trump yönetiminin farklı politikalarının temelinde, ekonomi anlamında korumacı tedbirlerle dünyadaki ekonomik küreselleşmeyi ve Çin'in hızlı yükselişini yavaşlatma amacı ve yine benzer şekilde ABD'den coğrafi olarak uzak bölgelerde (Orta Doğu başta olmak üzere) silahlanmayı teşvik ederek siyasal istikrarsızlıkları körükleme motivasyonu olabileceğini düşünüyorum. Bu, elbette etik açıdan doğru bir yaklaşım değil; lakin Putinizm'in pratikte liberal demokratik uluslararası normlardan ve Birleşmiş Milletler gibi yetkili kurumlardan daha başarılı olduğu (Diğer ülkelere yönelik sert politikaları ve tehditleriyle bilinen Rus lider Vladimir Putin, son olarak Hazar Denizi'nin paylaşılması konusunda büyük bir başarı göstermiş ve kıyıdaş devletleri anlaşmaya ikna etmiştir) ve ABD'nin insani trajedilere son vermek için yaptığı askeri müdahalelerinin (Irak Savaşı) felaketle sonuçlandığı bir siyasal gerçeklikte, ABD'nin de kendi ulusal çıkarlarına ağırlık vermeye ve dünya lideri gibi değil de, büyük devletlerden biri olarak hareket etmeye başlaması anlaşılabilir bir durum olarak yorumlanabilir. Bu durum ise, kuşkusuz, uluslararası konjonktürde yeni hegemon arayışlarının başlamasına (ki bu noktada tek potansiyel aday Çin Halk Cumhuriyeti'dir) veya yeni ittifakların (Fransa-Almanya liderliğinde Avrupa Birliği'nin Rusya ve Çin'le ilişkilerini derinleştirmesi vs.) kurulmasına vesile olabilir.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=fdH7aYkS5V8.
[2] Bakınız; https://securityassistance.org/publication/trump-makes-over-80-billion-major-arms-deals-first-year.
[3] Trump döneminde ABD’de işsizlik oranları 1969’dan beri en düşük seviye olan yüzde 3,7'ye kadar düşmüştür. Bakınız; https://www.washingtonpost.com/business/2018/10/05/unemployment-rate-falls-percent-lowest-since/.
[4] Trump döneminde ABD’de ekonomik büyüme oranı yüzde 3 seviyesine yaklaşmış ve hatta yıllar sonra ilk kez bir çeyrekte yüzde 4’ü aşmayı başarmıştır. Bakınız; https://www.forbes.com/sites/chuckjones/2018/07/27/trumps-economic-scorecard-18-months-into-his-presidency/#6ae3bad61283.
[5] Bakınız; https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/democrats-republicans-november-midterm-elections-2018-red-states-progressive-candidates-a8607731.html.
[6] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Alexandria_Ocasio-Cortez.
[7] Bakınız; https://www.nytimes.com/2018/10/29/us/politics/hillary-clinton-run-president.html.
[8] Bakınız; https://www.amazon.com/What-Happened-Hillary-Rodham-Clinton/dp/1501175564.
[9] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=_7jDHZelxGc.
[10] Bakınız; https://www.bbc.com/news/world-us-canada-44484322.
[11] Bakınız; https://ig.ft.com/us-midterm-elections/.