16 Temmuz 2018 Pazartesi

Amerikalı Diplomat Victor Cha’nın ABD-Kuzey Kore Yakınlaşması Hakkındaki Görüşleri


Güney Kore asıllı Amerikalı diplomat, akademisyen ve yazar Victor Cha (1961-)[1], ABD Başkanı George W. Bush döneminde Beyaz Saray’da Kuzey Kore konusunda en yetkili danışman olarak görev yapmış etkili bir kişidir. Cumhuriyetçi Parti’ye yakın ve muhafazakâr bir isim olan Cha, CSIS adlı düşünce kuruluşunda da görev yapmaktadır.[2] Cha, kısa bir süre önce ABD’nin yeni Güney Kore Büyükelçisi olacağı yönünde çeşitli analizlere de konu olmuştur.[3] Birkaç kitabı da olan Cha’nın en dikkat çekici çalışması, Kuzey Kore siyasal sistemini incelediği The Impossible State: North Korea, Past and Future adlı 2013 basımı eserdir.[4] Bu yazıda, Victor Cha’nın ABD ve Kuzey Kore ilişkileri, Kuzey Kore nükleer programı ve iki ülkenin liderleri (Donald Trump ve Kim Jong-un) arasında kısa süre önce başlayan son diplomasi/müzakere trafiği hakkında yaptığı değerlendirmeler özetlenecektir. Yazıda faydalanılacak olan iki kaynak; Cha’nın Nisan 2018’de katıldığı Council on Foreign Relations (CFR) açık oturumu[5] ve yine CFR’nin “The President’s Inbox” serisi kapsamında Temmuz 2018’de katıldığı podcast yayınıdır[6].

The Impossible State: North Korea, Past and Future

Victor Cha, 9 Nisan 2018’de katıldığı açık oturumda, ilk olarak ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un resmi görüşme yapacak olmalarının herkes için büyük bir sürpriz olduğunu belirtmiş ve bu tarz görüşmelerin tatminkâr olabileceği gibi, başarısız olmaları durumunda son derece riskli olabileceğine de vurgu yapmıştır. Cha, bu görüşme öncesinde Kuzey Kore ve Güney Kore liderleri arasında gerçekleşecek görüşmelerin bu görüşmenin yapılıp yapılmayacağı konusunda belirleyici olacağını da söylemiş ve Güney Kore Başkanı Moon Jae-in’in ABD Başkanı Trump’a görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmemesi veya nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda büyük ihtimalle bilgilendirme yapacağını ve tavsiyelerde bulunacağını söylemiştir. Cha, yine bu oturumda Kore Sorunu’nun ABD’nin daha kapsamlı Asya politikasının bir parçası olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekerek, Kuzey Kore ile yapılacak görüşmeler konusunda müttefik ülkelerle koordineli hareket edilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Kore asıllı Amerikalı diplomat, ayrıca sadece görüşme yapmış olmak için görüşme yapılmaması gerektiğini ifade etmiş ve bu görüşme öncesinde mutlaka bir strateji geliştirilmesi gerektiğini kaydetmiştir. ABD’nin Kuzey Kore politikasını yakın müttefikleri olan Güney Kore ve Japonya ile birlikte bölgenin en iddialı ülkesi Çin Halk Cumhuriyeti ile de koordineli olarak uygulaması gerektiğini belirten Victor Cha, Kuzey Kore’den istenecek tavizler karşısında ne verilebileceğinin iyi hesap edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu noktada Cha’ya göre ABD’nin Pyongyang’dan istediği şey nettir ve bu da Kuzey Kore’nin nükleer programına tamamen son vermesidir. Cha, bu bağlamda 2018 yılında gelinen ve herkes için sürpriz kabul edilebilecek noktanın 2017 yılı sonlarında Kış Olimpiyatları vesilesiyle Seul’ün başlattığı diplomasi çabalarının bir sonucu olduğunu vurgulamakta ve Güney Kore Başkanı’nın Kore yarımadasını nükleer silahlardan arındırmak konusundaki görüşlerini -geçmişten farklı olarak- artık Kuzey Koreli muhatabına iletilebildiğini anlatmaktadır. Cha, ABD-Kuzey Kore görüşmesi öncesinde müttefik ülkelerden Başkan Trump’a yönelik olarak gelen övgü dolu sözlere de dikkat çekmekte ve Japonya ve Güney Kore gibi müttefik ülkelerin bu süreç öncesinde biraz özerk davranmaya gayret ederek sürece katkı yaptıklarına işaret etmektedir. Ayrıca bu sürece nasıl gelindiği konusunda, Kuzey Kore üzerinde hem teşvik, hem de baskıların etkili olduğunu düşünen Cha, bu bağlamda ilk olarak yaptırımların etkisine dikkat çekmektedir. ABD’nin baskılarıyla BM Güvenlik Konseyi’nden Pyongyang aleyhine 10 karar alındığını vurgulayan Amerikalı diplomat, Çin’in de destek verdiği bu kararlarla birlikte Kuzey Kore’nin ihracatının durma noktasına geldiğini kaydetmektedir. Bu durumun Kuzey Kore’de yüksek enflasyona (özellikle gaz ve pirinç gibi çok önemli metalarda) neden olduğunu belirten Cha, bu bağlamda ekonomik yaptırımların başarısına dikkat çekmektedir. İkinci olarak ABD yönetiminin alacağı kararların öngörülemez oluşunun hasım devletlerde yarattığı sıkıntıya dikkat çeken Cha, bu bağlamda kısa süre öncesine kadar Washington’da Kuzey Kore’ye yönelik askeri harekât planları yapılmasının da Pyongyang’ı müzakere konusunda istekli davranmaya itmiş olabileceğini söylemektedir. Üçüncü olarak ise, Amerikalı diplomat, Kuzey Kore’nin zaten nükleer bir devlet olduğunu ve nükleer testlerinde belli bir aşamaya ulaşmış olduğu için bir ara vermenin iyi olabileceğini düşündüğünü iddia etmektedir. Kuzey Kore’nin böyle bir görüşme için 40 yıldır beklediğini hatırlatan Victor Cha, nükleer bir devlet olarak Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması konusunda ABD ile masaya oturabilmenin Pyongyang açısından önemli bir başarı olarak algılanacağını söylemektedir. Ayrıca ABD’nin Pyongyang’a yönelik düşmanca tutumunu değiştirmesi durumunda Kuzey Kore’nin nükleer silahlarından kolaylıkla vazgeçebileceğini belirten Cha, ancak bu konudaki politikanın sadece Washington tarafından değil, ABD’nin bölgedeki müttefiklerince de belirlendiğini anımsatmaktadır. Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un, kısa süre önce babası Kim Jong-il’in (Kim Cong-il) Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması konusunda ölmeden önce kendisine bir istekte/vasiyette bulunduğunu açıkladığını da hatırlatan Amerikalı konuşmacı, bu konuda henüz belirsizliklerin devam ettiği bir dönemde yaptığı bu konuşmada genel olarak ihtiyatlı iyimser bir tutum takınmıştır.

9 Nisan 2018 tarihli CFR açık oturumu

10 Temmuz 2018 tarihli CFR podcast yayınında ise, Victor Cha, Singapur’da gerçekleşen Trump-Kim görüşmesi ve ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo’nun Kuzey Kore temasları sonrasında ABD-Kuzey Kore ilişkileri konusundaki fikirlerini daha net olarak ortaya koyabilmiştir. Cha, Kuzey Kore rejiminin nükleer programından vazgeçmek konusundaki istekli adımlarına karşın ABD’den kendi talepleri (ekonomik yaptırımların kaldırılması, Kore’ye yönelik askeri tatbikatların durdurulması ve Kore’deki askeri birliklerin geri çekilmesi, iki ülke arasında bir barış anlaşması imzalanması ve Güney Kore ve Japonya’daki nükleer şemsiyenin sonlandırılması) konusunda bir karşılık alamadığı için Washington rejimini “gangster gibi davranmak”la suçladığını söylemekte ve son yaşanan yakınlaşma sürecine rağmen tarafların yeniden 10 yıl öncesindeki belirsizlik noktasına döndüğünü belirtmektedir. Amerikalılarla Kuzey Korelilerin “nükleer silahlardan arındırma” (denuclearization) politikasından tam olarak aynı şeyi algılamadıklarını da sözlerine ekleyen Cha, Pyongyang’ın ABD’nin beklentilerini yerine getirmesi durumunda nükleer programına son vermeyi düşündüğünü, Washington’ın ise nükleer programın sonlandırılması sonrasında bu beklentileri yerine getirmek konusunda adımlar atabileceğini ifade etmeye çalıştığını anlatmaktadır. Bu durumun Mike Pompeo’nun üçüncü ve son ziyaretiyle daha net olarak anlaşıldığını belirten Kore asıllı Amerikalı diplomat, Kuzey Kore’nin şimdiye kadar nükleer denemelerini durdurmak dışında herhangi bir adım atmadığını da iddia etmektedir. Cha’ya göre; Pyongyang bu konuda şimdiye kadar ciddi kabul edilmesi gereken yalnızca Çin sınırına yakın nükleer test bölgesindeki tünellerin yok edilmesi adımını atmış ve bunu da Washington’dan ziyade -radyasyon sızıntısından korkan- Pekin’in isteği doğrultusunda yapmıştır. Cha, füze motoru tesislerinin kapatılması konusunda ise, henüz sadece sıvı bazlı üretim yapan eski bir tesisin kapatıldığını ve tespit edilmesi daha zor olan katı madde bazlı yeni bir füze motoru tesisi inşa edildiği için bu konuda Washington’a dürüst davranılmadığını söylemektedir. Çin’in ABD-Kuzey Kore yakınlaşmasına bakışını da değerlendiren Cha, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in bir yıl kadar öncesinde sürekli nükleer füze denemeleri yaparak bölgede kaos yaratan ve Çin’i de zor duruma düşüren Kim Jong-un’a kızgın olduğunu, şimdi ise ABD-Kuzey Kore yakınlaşması nedeniyle Çinlilerin kendilerini dışlanmış hissederek Kim Jong-un’la üstüste görüşmeler gerçekleştirdiğini söylemektedir. Pekin’in gelinen noktadan herşeye rağmen memnun olduğunu; zira hem Pyongyang’ın nükleer denemelerini durdurmasının, hem de ABD’nin Kuzey Kore konusunda Çin’in işbirliğine ihtiyaç duymasının Pekin nezdinde olumlu değerlendirildiğini vurgulamaktadır. ABD-Kuzey Kore yakınlaşması konusunda her iki ihtimalde de Çin’e ihtiyaç duyulacağını kaydeden Victor Cha; işlerin iyi gitmesi durumunda Pekin’in bir barış anlaşması konusunda işbirliğinin gerekeceğini, işlerin -şimdi olduğu gibi- kötü gitmesi durumunda ise Pekin’in Kuzey Kore üzerindeki ekonomik yaptırımlarını arttırması gerekeceği için Çin’e her koşulda ihtiyaç duyulacağını iddia etmektedir. Bu anlamda Pekin’in Kuzey Kore politikasını başarılı olarak değerlendiren Amerikalı diplomat, Başkan Trump’ın bazı Çin mallarına yönelik olarak koyduğu ek vergilerle başlattığı ABD-Çin arasındaki ticaret savaşının ise bu konjonktürde doğru olmadığını düşünmektedir. Güney Kore konusunda ise, Başkan Moon Jae-in’in son yaşanan gelişmelerle birlikte hem coşku (savaş riskinin ortadan kalkması ve yeniden diplomasinin başlaması nedeniyle), hem de tedirginlik (müzakere sürecinin iyi gitmemesi ve Başkan Trump’ın öngörülemezliği nedeniyle) içerisinde olduğunu düşünen Kore asıllı Amerikalı uzman, Kuzey Kore konusunda bundan sonra atılacak adımlar hakkında Seul’le koordineli hareket edilmesi gerektiğini ima etmektedir. Başkan Moon’un -sunshine policy (güneş ışığı politikası) adı verilen- Kuzey Kore ile ilişkiler konusunda yaptığı açılımların ülkesinde çok olumlu karşılandığını ve Başkan’ın şimdilerde halkınca yüzde 80 oranında onaylandığını belirten Cha, bu nedenle Güney Kore’nin de ABD-Kuzey Kore yakınlaşmasına katkı sunmaya devam edeceğini düşünmektedir. ABD Başkanı Trump’ın en yakın ilişkiler kurduğu Asyalı lider olan Şinzo Abe’nin yönettiği Japonya’nın bu sürece bakışının ise kuşkucu olduğunu söyleyen Cha, Tokyo’nun Trump’ın Pyongyong’la sadece nükleer program ve kıtalararası balistik füzeler konusunda bir anlaşma yapmasından çekindiğini, zira Kuzey Kore’nin elindeki kısa ve orta menzilli füzelerin de Japonya için ciddi bir tehdit kaynağı olduğunu sözlerine eklemektedir. Rusya’nın bu konudaki politikalarını da değerlendiren Victor Cha, Moskova’nın bu konuda tutarlı bir şekilde iki Kore arasında uzlaşma istediğini ve Pyongyang’ın nükleer programı veya balistik füzelerinden ziyade Kuzey Kore’ye hafif su reaktörü satmakla ilgilendiğini düşünmektedir. Moskova’nın Pyongyang üzerindeki etkisini de sınırlı olarak değerlendiren Amerikalı uzman, Soğuk Savaş döneminde Kuzey Kore komünist rejiminin Çin ve Rusya’yı birbirlerine karşı bir denge unsuru olarak çok iyi kullanabildiğini, ancak şimdilerde Çin’in Pyongyang üzerindeki etkisinin çok daha fazla olduğunu iddia etmektedir. Vladimir Putin’in Kim Jong-il ve Kim Jong-un’la yakın ilişkiler kurma girişimlerinin de sınırlı ölçüde etkili olduğunu düşünen Cha, bu anlamda Kuzey Kore ile ilişkiler bağlamında Çin’in ağırlıklı etkisine dikkat çekmektedir. Bu değerlendirmelerin yanı sıra, kendi profesyonel deneyimlerinden de yararlanarak Kuzey Korelilerle müzakere etmenin nasıl olduğunu anlatan Victor Cha, bu ülke yetkilileriyle müzakere etmenin diğer ülke diplomatlarıyla müzakereler yürütmekten farklı olmadığını; zira bu ülkenin diplomatlarının da gayet profesyonel yapıda ve belirli emir ve amaçlar doğrultusunda hareket eden uzman kişiler olduğunu açıklamaktadır. Kuzey Kore ile yapılan müzakerelerde sorunun diplomasi tekniklerinden veya seçilen dilden ziyade iki ülke arasındaki amaçların çok farklı olmasından kaynaklandığını da samimiyetle belirten Amerikalı diplomat, Singapur’da kaydedilen gözle görülür ilerlemeye karşın, Pompeo’nun son ziyaretinde yaşanan anlaşmazlıkların, ona, bu durumun çok da değişmediğini düşündürdüğünü ve bunun cesaret kırıcı olduğunu söylemektedir. Bu durumun Kuzey Kore’nin nükleer silahlarından vazgeçmekten ziyade, bu tehdit unsurunu uluslararası toplumun bir üyesi olmak için bir taviz (yatıştırıcı) unsuru olarak kullanmasından kaynaklandığını söyleyen Cha, bu bağlamda kendi ülkesinin politikalarını savunmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Kore konusunda kendi müzakere sanatı yaklaşımıyla ters düşen bir yaklaşım benimsediğini ve ilk kez anlaşma konusunda karşı taraftan daha istekli göründüğünü vurgulayan Cha, önceki Başkan Barack Obama’nın bile göze alamadığı bu kararıyla Trump’ın önemli bir iş yaptığını, ama strateji olmadan sadece taktiksel düzeyde yapılan açılımların fayda sağlamayacağını düşünmektedir. Zira Cha’ya göre; Kuzey Kore konusunda nihai bir anlaşma için şimdi Çin’in desteğine vardır, ancak Çin’e yönelik olarak geliştirilen taktiksel ticaret savaşı politikası nedeniyle bunun gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla, başarılı bir dış politika için, mutlaka bu taktik hamlelerin birbirleriyle uyumlu bir büyük strateji çerçevesinde (Hindistan ve diğer bölge ülkelerini de kapsayan Asya politikası) ele alınması gerekmektedir. Ancak bu da oldukça zor bir iştir. Buna karşın, Cha’ya göre, ABD’nin yeni Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo, bunu yapabilecek kapasitede yetenekli ve deneyimli bir isimdir.

Sonuç olarak, Amerikalı diplomat Victor Cha’nın Kuzey Kore konusundaki konuşmalarının gayet aydınlatıcı olduğu ve Kore yarımadası ve ABD-Kuzey Kore ilişkileri hakkındaki son durum hakkında önemli bilgiler içerdiği söylenebilir. Gelinen noktada en makul seçenek ise, ABD’nin Çin’le ticaret savaşına son vermesi ve Pekin’in de desteğiyle Kore Sorunu konusunda kapsamlı bir çözüme ulaşmasıdır. Bu, hem ABD’yi barış yapan bir aktör olarak yeniden dünyada olumlu bir noktaya taşıyacak, hem de çok eleştirilen Başkan Trump’ın başardığı ilk ciddi dış politika meselesi olabilecektir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Victor_Cha.
[2] Bakınız; https://www.csis.org/people/victor-cha.
[3] Bakınız; https://thediplomat.com/2017/12/trump-finally-taps-ambassador-to-south-korea/.
[4] Bakınız; https://www.amazon.com/Impossible-State-North-Korea-Future/dp/0061998516/.
[5] İzlemek için; https://www.youtube.com/watch?v=EvClBlbIaCA. Konuşma dökümü için; https://www.cfr.org/event/us-north-korea-relations-any-progress-nonproliferation-efforts.
[6] Dinlemek için; https://www.cfr.org/podcasts/aftermath-trump-kim-summit-victor-cha.

10 Temmuz 2018 Salı

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık'la "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası" Kitapları Hakkında Mülakat


Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Sayın Doç. Dr. Ozan Örmeci ve kıymetli Dr. Sina Kısacık, siz değerli yazarlarımızın böylesi önemli bir kitabı literatüre kazandırmasını Uluslararası Politika Akademisi (UPA) okurları büyük bir ilgiyle takip etmekte. Emeğiniz için tebrik ve teşekkür ediyoruz. Bizimle yeni eserinizin fikriyatının nasıl ortaya çıktığını ve eseri tamamlama sürecinizi paylaşır mısınız?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sizin de bildiğiniz üzere, Turkish Foreign Policy in the New Millennium (2015, Peter Lang) ve Mavi Elma (2016, Gazi Kitabevi) adlı editörlüğünü yaptığım çok yazarlı kitapların başarısı üzerine, son dönemde Uluslararası İlişkiler alanındaki çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Yabancı dil bilgimi kullanarak, Türk öğrencileri ve araştırmacılarına katkı yapacak şekilde, ülke incelemeleri serisi yayınlamaya karar verdim. Çalışmalarıma da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi 5 önemli ülke (P5 ülkeleri) ile başladım. Bu doğrultuda, 2017 yılında Amerikan İç ve Dış Politikası (2017, Cinius Yayınları) ve bu yıl içerisinde Ejderin Ayak Sesleri: Dünya Siyasetinde Çin Halk Cumhuriyeti (2018, Cinius Yayınları) adlı eserlerim yayımlandı. Bu kitaplar sonrasında yine bu yıl içerisinde Rusya kitabı için çalışmalara başladım. Ancak bu ülkenin ekonomi ve enerji politikalarını yeterince iyi bilmediğimi fark edince, bu alanda doktora çalışmasını Yeditepe Üniversitesi’nde yeni tamamlayan ve UPA’da yazarlık yapan Sina Kısacık dostuma projemden söz ettim. O da projeye katılmak isteyince, ortaya böyle bir çalışma çıktı. Ülke incelemelerine Fransa ve Birleşik Krallık (İngiltere) ile devam edeceğim. Sonrasında Almanya ve Türkiye’nin komşu ülkeleriyle ilgili de araştırma-inceleme kitapları yazmayı planlıyorum.

Dr. Sina Kısacık: Öncelikle böyle bir mülakat yapmanızdan ve çok değerli dostum ve de meslektaşım Sayın Doç. Dr. Ozan Örmeci ile beraber hazırladığımız kitap çalışmamızla ilgili müspet düşüncelerinizden ötürü en içten duygularımla teşekkür ediyorum size. Kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığına gelince, şu hususların altını çizmek istiyorum. Yeditepe Üniversitesi İngilizce Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde 2009-2017 seneleri arasında yaptığım doktoram esnasında çok kıymetli hocam Sayın Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın sayesinde, ki ben hâlihazırda kendisinin asistanlığını yapmaktayım, Avrasya jeopolitiği konusuna yönelmiştim. Bu bölgenin başat ülkelerinden birisi olarak kıymetlendirilen Rusya Federasyonu’nun dış politikasıyla ilgili bir ders almamın ertesinde, bu ülkeyle ilgili derinlemesine çalışmalar yapmanın gerekli olduğuna karar verdim. Nitekim Temmuz 2012’den bu yana sürdürdüğüm Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarlığı süresince yaptığım çalışmalarda, daha sonrasında tamamladığım doktora tezimde ve yine geçtiğimiz yıllarda yazdığım kitaplarda ve kitap bölümlerinde akademik yönelimimin ağırlığını Rusya dış siyaseti ve enerji politikaları oluşturdu. Dünyanın en önemli küresel güçlerinden birisi olan ve özellikle Vladimir Putin döneminde bölgesel ve daha geniş ölçekteki jeopolitik, jeostratejik, jeoekonomik ve jeokültürel gelişmelerde çok dikkat çekici bir role sahip olan bir ülke olarak Rusya Federasyonu’nun iç ve dış politikasında yaşadığı dönüşümlerin, bilhassa da tarihsel rekabet ve işbirliği düzleminde ilişkiler tesis ettiği bir ülke olan Türkiye halkı tarafından iyi bilinmesi gerekliliğinden hareketle çok değerli meslektaşım Sayın Örmeci ile böyle bir çalışmayı yapmayı gerekli gördük. Söz konusu çalışmamızın gelecekte bu alanda çalışmalar yapacak olan akademisyen adayları ve ilgili kişiler için bir rehber olmasını umut etmekteyiz.

Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası (2018, Seçkin Yayıncılık)

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Değerli yazarlarımız, kitabınız için tercih etmiş olduğunuz başlık içerik açısından bize fikir veriyor, fakat takip edemeyenler için bu değerli eserinizin içerik tanıtımını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Kitap, “Önsöz” ve “Sonsöz” dışında 3 bölüm ve 33 makaleden oluşuyor. Kitabın “Rusya İç Politikası” başlıklı ilk bölümünde; Rus siyasal tarihi, Rusya Federasyonu siyasal sistemi, Rus siyasal kültürü, Rusya ekonomisi, 2018 Rusya Devlet Başkanlığı seçimleri ve karizmatik Rus lider ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e dair bilgi ve analizlere yer verdik. “Rusya Dış Politikası” başlıklı kitabın ikinci bölümünde; güncel Rus Dış Politikası’nın temel ilkeleri, Rus Dış Politika geleneği, enerji diplomasisinin Rus Dış Politikası’ndaki yeri, Kremlin üzerinde etkili olan Rus filozof Aleksandr Dugin ve Avrasyacılık düşüncesi, Rusya-Orta Asya ülkeleri ilişkileri, Rusya-Çin ilişkileri, Rusya-Almanya ilişkileri, Rusya-İran ilişkileri, Rusya-ABD ilişkileri ve Yeni Soğuk Savaş tartışmaları, Ukrayna Krizi ve Kırım Referandumu, Rusya Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya-Suriye ilişkileri, Rusya-Kuzey Kore ilişkileri ve Kuzey Kore nükleer programı, Kuzey Akım projesi ve Rusya-Avrupa ilişkileri ve Rus akademisyen Dmitri Trenin’in perspektifinden Rusya-Batı dünyası ilişkileri gibi konuları işledik. Kitabın “Türkiye-Rusya İlişkileri” başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise; Aleksandr Dugin’in perspektifinden Rusya-Türkiye ilişkileri, son dönemde yaşanan Rusya-Türkiye yakınlaşması, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, Türkiye ile Rusya’nın Mersin Akkuyu Nükleer Santrali projesiyle somutlaşan enerji işbirliği ve Ukrayna Krizi’nin Türk-Rus ilişkilerine etkisi gibi konulara değindik. Eksikliklere karşın, bu alanda güncel siyasete değen en önemli Türkçe çalışmalardan birisini yazdığımızı ve literatürdeki önemli bir boşluğu doldurduğumuzu düşünüyorum.

Dr. Sina Kısacık: Kıymetli meslektaşım Sayın Örmeci’nin düşüncelerine tamamen katılmakla birlikte, birkaç önemli hususun altını çizmek istiyorum. Öncelikle bizim kitabımız bir tarih kitabı hüviyetinde değildir. Rusya tarihi, çok daha geniş ölçekte ve daha kapsamlı olarak tarihçiler tarafından ele alınması gereken bir alandır. Bizim kitabımız ise Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanlarına yönelik ve güncel siyaset ağırlıklıdır. İkinci olarak belirtilmesi gereken önemli bir husus, bu kitabın ilk iki bölümünde Uluslararası Politika Akademisi’nde hem Sayın Örmeci, hem de benim tarafından kaleme alınan makalelerimizden bir derleme yapmamız ve ilgili bölümlerde olabildiğince güncel gelişmelere yer vermemizdir. Bu iki bölümde, kitabımızın çıktığı ay olan Haziran 2018’e kadar Rus iç ve dış politikasının önemli gördüğümüz konuları üzerinde yapılan en güncel analizlere yer vermeye çalıştık. Dolayısıyla, kitap, en güncel gelişmeleri bile kapsayan niteliktedir. Üçüncü olarak değinmek istediğim konu ise, kitabımızın üçüncü ve de son bölümünü oluşturan Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine olacaktır. Avrasya jeopolitiğinin en kayda değer iki başat gücü olarak, Türkiye ve Rusya arasında tarihsel süreç içerisinde zaman zaman çatışma, zaman zaman da işbirliği düzleminde yürütülen ilişkilerin kendisine özgü doğasından ötürü, ayrı bir bölümde farklı konu başlıkları üzerinden değerlendirmeyi uygun bulduğumuzdan böyle bir tercih yapmış durumdayız. Uluslararası politikanın anlık değişen karakterinden ötürü kitaba bazı konuları dâhil edemememizin yanı sıra, -kitapta bulunan eksikliklerin idrakinde olarak- herşeye rağmen Türkçe literatür anlamında bu alanda yapılmış en dikkat çekici çalışmalardan birisini ortaya çıkardığımız kanaatindeyim. Öte yandan, şu husus da unutulmamalıdır ki, bu kitabımız gelecekte gözden geçirilmeye ve önümüzdeki senelerde ilgili konu başlıklarıyla cereyan edebilecek yeni gelişmelerin de dâhil edilmesiyle güncellenmeye açık bir karaktere sahiptir. Yani ilerleyen baskılarda çok daha güncel ve kapsamlı analizler yer alabilir. Ancak elbette kitabımız hakkında kararı Türk okurları ve entelektüelleri verecektir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Sina Kısacık, Türkiye'nin en önemli Rusya uzmanlarından Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın'ı İstinye Üniversitesi'nde ziyaret ederken

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Tarihsel perspektiften baktığınız zaman, Rusya-Türkiye ilişkilerinin bugününü etkileyen ve geleceğini şekillendirme olanağına sahip olan unsurlar sizce hangi başlıklarda ele alınabilir? Sizce iki ülke arasında ilişkilerin bugününde söz sahibi olan kırılma noktaları olarak neleri incelemek gerekir?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türk-Rus ilişkileri açısından benim nazar-ı itibarımda en önemli konular; enerji projeleri başta olmak üzere iki ülke arasında giderek artan ekonomik münasebetler, tarihsel açıdan iki devletin birbirlerine karşı geliştirdikleri ve kimliklerinin bir parçası haline gelen rekabet algısı, Türkiye’nin NATO üyesi olması ve Rusya’nın da Batı ile ilişkilerinin genelde sorunlu şekilde sürmesi nedeniyle ikili ilişkilerde zaman zaman yaşanan zorluklar, iki ülkenin Suriye iç savaşı, Dağlık Karabağ Sorunu ve diğer bazı konularda farklılaşan çıkarları ve hem Batılı, hem de Doğulu özellikleriyle aslında birbirlerine benzeşen Türk ve Rus toplumlarının siyasal kültürlerinde “güçlü lider” ve “tek adam-tek seçici” eğilimlerinin güçlü olması gibi faktörlerdir. Kırılma noktaları açısından bir değerlendirme yaparsak; Atatürk-Lenin dönemindeki dostluk, sonrasında Soğuk Savaş’ın ilk safhasında bir anda alevlenen düşmanlık, 1970’lerdeki geçici yakınlaşma, 1980’den Soğuk Savaş bitene kadar yeniden yükselen rekabet algısı, 1990’ların sonlarından itibaren enerji anlaşmalarının ve artan ekonomik ilişkiler ve turistik faaliyetlerin sürüklediği istikrarlı yükseliş ve bunun neticesinde 2000’lerde otoriter eğilimli liderler olan Erdoğan-Putin ikilisi sayesinde ortaya çıkan “ekonomik müttefik” algısı, Arap Baharı döneminde yeniden başlayan ve Rus jetinin düşürülmesiyle zirveye çıkan ama oldukça kısa süreli olan yeniden rekabet/hamaset algılaması ve son olarak S-400 hava savunma sistemi, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali ve Türk Akımı projesi ile taçlanan “daha da güçlü ekonomik müttefiklik” dönemleri belirtilebilir. Ancak bu konuda giderek daha zorlu bir döneme girildiğini de bu noktada belirtmem gerekiyor; zira Batı siyasal-askeri kurumlarına ortaklık ve aynı zamanda Rusya ile yakın ekonomik ilişkiler, yakın bir gelecekte Ankara’yı tercih yapmaya zorlayabilir. Fakat Türkiye’nin sakin, sağduyulu ve uluslararası hukuka uygun şekilde adımlar atması durumunda korkmasını gerektiren hiçbir şey yoktur. Hatta Batı-Rusya gerginliğinden Türkiye’nin kendisine önemli diplomatik roller çıkarması bile mümkün olabilir. Şunu da belirtmek isterim ki, Rusya ile ekonomik ve siyasi ilişkiler kurmak ABD ve Avrupa düşmanlığı gibi algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ülke ile kapsamlı siyasi ve ekonomik ilişkilerin olması, Batı ile ilişkileri de ivmelendirebilir. Bu noktada elbette ciddi bir hüner gereklidir ki, AK Parti hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı zaman zaman bunu göstermektedir.

Dr. Sina Kısacık: Çarlık Rusyası ve Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana çeşitli vesilelerle dönem dönem savaşan, dönem dönem de içinde bulundukları  durum gereğince ittifaklar tesis eden bu iki büyük güç, -adı geçen iki büyük yapılanmanın parçalanmasının ertesinde- Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olarak 1945 senesine kadar birbirleri ile genel anlamda uyumlu politikalar izlemişlerdir. Ancak 1945’te biten İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer ülkelerinden birisi olan Sovyetler Birliği’nin lideri Joseph Stalin'in Türkiye’den toprak taleplerinde bulunmasından ötürü, Ankara, şartların da zorlamasıyla ABD liderliğindeki Batı Bloku’na dâhil olmuştur. Bu dönem boyunca Ankara ve Moskova ilişkileri çok düşük seviyede cereyan etmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ta yaşanan ve kısa süren Yumuşama (Detant) dönemi ve Türkiye’nin özellikle Kıbrıs Sorunu’yla alakalı olarak 1964 Johnson Mektubu’ndan sonra çok boyutlu dış politika geliştirme arayışları neticesinde, Soğuk Savaş döneminde bile iki ülke arasında kısa süreli bir yakınlaşma olmuştur. Ancak esas önemli gelişme, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne getirilen Mikhail Gorbaçov’un izlediği açılım politikaları sayesinde Türkiye-Rusya ilişkilerinde somut bazı gelişmeler yaşanmaya başlanmasıdır. 1984 senesinde imzalanan bir doğalgaz alım-satım anlaşmasıyla enerji temelli olarak ivmelenen Ankara-Moskova ilişkilerinde, 1990’lı yıllar ise, her iki ülkede yaşanan iç ve dış kaynaklı sorunların çokluğundan ötürü sıkıntılı ve verimsiz geçmiştir. Dağlık Karabağ ve Çeçenistan gibi meselelerin yanı sıra, dondurulmuş çatışmalar ve iç politik sarsıntılar nedeniyle de çok zor yıllar geçiren Rusya Federasyonu’nda, siyasi ve ekonomik durum, bu tarihten sonra adeta eski KGB ajanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Belediyesi’nde başlayan siyasi kariyeriyle paralel olarak ilerlemeye başlamıştır. St. Petersburg Belediyesi'nden sonra ilk olarak KGB’nin yerine kurulan FSB’nin Başkanlığına, daha sonrasında ise dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in yardımcılığına atanan Putin, son olarak önce 31 Aralık 1999 günü Yeltsin tarafından Başkanlığa vekâleten atanmış ve Mart 2000’de yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini kazanmasıyla birlikte de Rusya'da ipleri tamamen eline almıştır. İç politikada sert, otoriter ve merkeziyetçi bir yapı tesis eden Putin, bu yönden halkın tam desteğine sahip olmakla birlikte, dış politikada da sertlik yanlısı bir tutum takınarak, o dönemde yüksek seyreden hidrokarbon fiyatlarının sağladığı özgüvenle 1990’larla kıyaslanmayacak ölçüde pro-aktif bir politika izlemeye başlamıştır. 1990’larda, 1980’lerin ortasında başlayan ve bu dönemde şiddetlenen PKK terörünün yanı sıra, iç siyasi istikrarsızlıklarla da boğuşan Türkiye’de ise, 14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti’nin 3 Kasım 2002 seçimlerini büyük bir sürpriz neticesinde kazanmasıyla yeni bir dönemin startı verilmiştir. Bu minvalde, "Stratejik Derinlik" doktrini çerçevesinde önem atfedilen ülkelerin başında Rusya Federasyonu gelmiştir. Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi ve sağlamlaştırılmasıyla bulundukları bölgelerdeki birçok sorunun çözüme kavuşturulabileceği düşüncesinden hareket eden iki küresel lider Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan, enerji ekseninde temellenen ilişkilerin boyutlarını her geçen sene farklı alanlar dâhil etmek suretiyle çeşitlendirme yönünde kararlı politikalar ortaya koymaktadır. Mavi Akım Doğalgaz Boru Hattı’na ilaveten Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı’nın yakın bir zamanda faaliyete geçirilecek olması, Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Mersin’in Akkuyu ilçesinde Rusya tarafından yapılıyor olması, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması, iki ülke arasında karşılıklı yapılan ticari yatırımlar ve sayısı son yıllarda çok artan Türk-Rus evlilikleri, ikili ilişkilerin güçlü ve gelişmekte olan alanlarını göstermektedir. Ukrayna ve Suriye özelindeki anlaşmazlıklar, yakın geçmişte uçak düşürme ve Büyükelçi suikasti gibi istenmeyen hadiseler yaşanmasına yol açmasına karşın, özellikle Türkiye’de hükümete 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından düzenlenen hain darbe girişimi esnasında Rusya’nın verdiği siyasi destek ve Türkiye ile Avro-Atlantik Blok arasında son zamanlarda yaşanan ciddi gerginliklerden ötürü, Ankara ve Moskova arasında son dönemde yeniden kapsamlı bir yakınlaşma meydana gelmiştir. Avro-Atlantik Blok tarafından endişeyle karşılanan ve geçici olması umulan bu yakınlaşmanın önümüzdeki dönemde konjonktürel gelişmeler çerçevesinde daha da güçlenip güçlenmeyeceğini zaman gösterecektir. Ancak işaretler, iki ülke arasındaki münasebetlerin gittikçe sağlamlaştığı ve gelecekte de büyük çaplı jeopolitik ve jeostratejik krizlerin yaşanmaması durumunda her geçen gün daha da sağlamlaşacağı yönündedir.

Dr. Sina Kısacık ve Doç. Dr. Ozan Örmeci

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alımı söz konusu. Gündemdeki bu konuya dair Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 28 Haziran 2018 tarihinde yaptığı açıklamada, “geri adım söz konusu değil” dedi. Sizce Ankara’yı bu yönde bir yönelime iten gerekçe ulusal çıkarlar konusundaki askeri temelli hassasiyetler mi, yoksa politik kökenli bir tercih önceliği midir?

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bu konuyu elbette askeri uzmanlara sormak lazım. Ancak Türk gazeteleri ve televizyonlarında uzmanlardan okuduğum/dinlediğim düşünceler etrafında bir cevap vermem gerekirse; kanımca Türkiye’nin bu konuda siyasal bazı polemik ve sürtüşmeler dışında (daha çok ABD kaynaklı) korkmasını gerektiren bir durum söz konusu değildir. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği kadarıyla, Washington, Ankara’nın ısrarlarına rağmen Patriot füze sistemlerini satmak istememiştir. Dahası, bir diğer NATO üyesi ülke olan Yunanistan’da da Rus yapımı S-300 hava savunma sistemi vardır. Daha da önemlisi, bu tarz bir hava savunma sistemi alınmaması durumunda, koskoca Türkiye’nin havadan korunması/savunulması sadece Türk jetlerine kalacaktır. Oysa Türkiye’nin, terör riskleri, devam eden Suriye iç savaşı, Ermenistan kaynaklı tehditler ve olası bir İran-İsrail Savaşı gibi sorunlarla karşı karşıya olduğu düşünülürse, bir hava savunma sistemi edinmesi ve şehirlerini koruma altına alması gayet doğaldır. Hatta Türk askeri uzmanlar sadece S-400 hava savunma sisteminin bile ileride bu konuda yeterli olmayabileceğini söylüyorlar. Sonuçta, Rusya’dan gelen 2 batarya ve Türkiye’de üretilecek 2 batarya ile birlikte (ki kulislerde bunların Doğu vilayetlerine yerleştirilmesinin planlandığı konuşulmaktadır) bu füzelerin 400 kilometrelik menzil kapasitesi düşünüldüğünde, Türkiye’nin tamamının büyük bir savaş durumunda korunması bu sistemle bile kolay kolay mümkün olmayabilir. Bu nedenle, ilerleyen yıllarda başka hava savunma sistemleri de Ankara tarafından satın alınabilir. Fransa-İtalya ortak yapımı Eurosam veya Çin malı hava savunma sistemi yerine S-400 tercihi ise elbette teknik olduğu kadar siyasi de bir karardır. Bence jet krizi ve Büyükelçi Andrei Karlov suikasti sonrasında Rusya karşısında mahcup duruma düşen ve NATO müttefiklerince yeterince desteklenmediğini düşünen Ankara, bu yüzden bu konuda son derece hızlı davranmış ve tercihini Rus yapımı S-400’den yana kullanmıştır. Ancak salt teknik bir değerlendirme yapıldığında, kuşkusuz Çin hava savunma sistemi -Pekin’in teknoloji transferine izin vermesi nedeniyle- en iyi seçenek olarak görülebilirdi. Patriot sistemi ise -şayet ki ABD bu konuda istekli olsaydı- siyasal açıdan daha risksiz bir tercih olurdu. Teknik uzmanlar elbette bu konuda daha iyi bir yanıt verebilir; ama Türk hükümet yetkilileri ve Türk gazeteciler S-400 alınmasının NATO açısından da herhangi bir risk/sorun yaratmayacağını belirtiyorlar. Sonuç olarak, benim görüşüme göre, emperyalist ülkeler gibi yayılmacılık-işgal için değil, fakat savunma amaçlı olarak silah alınmasını -hele ki Türkiye gibi riskli bölgelerde bulunan ülkeler için- gönül rahatlığıyla desteklemek lazım.

Dr. Sina Kısacık: Türkiye, 2010’lu yıllarda hava savunma sistemine sahip olmak maksadıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada yaşanan krizler ve bunların ülkemize olası yansımaları göz önünde bulundurulduğunda, Ankara'nın bir hava savunma sistemine sahip olması elzem bir ihtiyaçtır. Çin ve Avrupalı savunma sanayii şirketleriyle bu konuda gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda, daha az maliyet ve ortak üretimin yanı sıra teknoloji transferini de içermesinden ötürü, ilk başta Pekin’in teklifi Ankara tarafından 2013 senesinde kabul edilmiştir. Ancak daha sonrasında Avro-Atlantik Blok’tan yükselen itirazlar ve Çin’in teknoloji transferi hususunda çekinceli davranmasından ötürü, bu alım ihalesi iptal edilmiştir. Bunun sonrasında ise, dünyanın en önemli hava savunma sistemleri üreticilerinden birisi olan Rusya’dan S-400 alınması savunma sanayii anlamında gündemin ilk sıralarında yer almıştır. 24 Kasım 2015 günü bir Rus savaş uçağının Türk hava sahasını ihlali gerekçesiyle tüm uyarılara karşın Türk savaş uçaklarınca düşürülmesiyle patlak veren büyük kriz, Haziran 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın muadili Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e gönderdiği özür mektubu ile çözülme sürecine girmiştir. Bunun sonrasında, iki ülke arasında gittikçe sıklaşan temaslarda öne çıkan konulardan birisini de Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması oluşturmuştur. Ankara’nın Avro-Atlantik Blok’tan hava savunma sistemi tedarik etmeye yönelik girişimlerine özellikle ABD ve Avrupalılar tarafından taş konulması neticesinde, Türkiye, kendi hava savunması bakımından yaşamsal önemde gördüğü S-400 sistemlerinin alınması konusunda Rusya ile çok ciddi görüşmeler yürütmeye başlamıştır. Nihayetinde anlaşmanın imzalanması ve kaporanın verilmesi ertesinde, bu sistemin 2019 senesi içerisinde Türkiye’ye verilmesi öngörülmekte ve 2020’li yılların başında ikinci partinin teslimatının yapılması planlanmaktadır. Her iki ülkede de bu işin nihayete erdirilmesi konusunda çok ciddi bir siyasi kararlılık söz konusudur. Bunu, her iki ülkenin ilgili yetkililerinin açıklamalarına baktığımızda rahatça görmemiz mümkündür. Konu hakkında düşüncelerine başvurulan askeri yetkililerin, uzmanların ve öğretim üyelerinin ortak görüşü; Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin almanın gerekli olduğu ve bunun NATO sistemlerine herhangi bir uyumsuzluk arz etmeyeceği gibi, NATO ülkelerinin içerisinde bu sistemlerden yararlanan Yunanistan gibi ülkelerin zaten bulunduğudur. Nitekim kanımca Türkiye’nin istediği ülkeden hava savunma sistemi alma hakkı müzakereye kapalı bir konudur. Çünkü yukarıda da belirttiğim üzere, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu coğrafya, onu savunma konusunda birtakım ivedi önlemler almaya zorlamaktadır. Türkiye-Rusya arasında özellikle 2016 senesinden bu yana kaydedilen yakınlaşmadan memnun olmayanların bu yönde eleştirilerde bulunması ise doğaldır. Sonuç olarak, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi tedarik edecek olmasının Ankara'nın ulusal güvenlik çıkarlarıyla tam bir paralellik arz ettiğini düşünüyorum. Öte yandan, Türkiye’nin Avro-Atlantik Blok ülkeleriyle de hava savunma sistemi alımı konusunda bazı görüşmeler yürüttüğü akıldan çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin bu tarz projelerde öncelik verdiği husus, milli çıkarlara uygunluk ve tamamlayıcılıktır. Savunma gibi her ülke açısından birinci derecede önceliğe sahip bir konuda, Türkiye’nin kendi menfaatleri doğrultusunda karar vermesinden ve bunu hayata geçirme konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahip olmasından daha doğal bir husus olamaz. Rusya’nın da Türkiye ile ilişkilerini çeşitlendirme ve ekonomik kazanç bağlamında S-400 sistemini Türkiye’ye verecek olmasını kendi çıkarları açısından çok mantıklı bir hareket olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü iki ülke, çeşitlendirilmiş ilişkilerin her iki tarafın da kazanacağı sonuçlara yol açacağını düşünmektedirler. ABD ve Rusya arasında gerginliklerin yaşandığı bir dönemde Ankara-Moskova arasında savunma sanayiini içerecek çok kapsamlı ilişkilerin geliştirilmesi çok büyük önem arz etmekte olup, bu ilişkilerin gelecekteki seyri hem bölgesel, hem de küresel düzlemde kayda değer etkilere sahip olabilecektir.

Ahmet Ceylan & İsa Uslu: Bu keyifli söyleşi için size teşekkür ediyor ve başarılarınızın devamını diliyoruz. Ayrıca tüm okurlarımıza bu önemli kitabı satın almalarını tavsiye ediyoruz.


Röportaj: Ahmet CEYLAN & İsa USLU
Tarih: 11.07.2018

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yeni Kitap: "Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası"


Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarı ve enerji politikaları uzmanı Dr. Sina Kısacık'ın birlikte yazdıkları Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası adlı kitap, Seçkin Yayıncılık tarafından geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası 

3 bölüm ve 33 makaleden oluşan kitabın "Rusya İç Politikası" başlıklı ilk bölümünde; Rus siyasal tarihi, Rusya Federasyonu siyasal sistemi, Rus siyasal kültürü, Rusya ekonomisi, 2018 Rusya Devlet Başkanlığı seçimleri ve karizmatik Rus lider ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin'e dair bilgi ve analizlere yer verildi. "Rusya Dış Politikası" başlıklı kitabın ikinci bölümünde; güncel Rus Dış Politikası'nın temel ilkeleri, Rus Dış Politika geleneği, enerji diplomasisinin Rus Dış Politikası'ndaki yeri, Kremlin üzerinde etkili olan Rus filozof Aleksandr Dugin ve Avrasyacılık düşüncesi, Rusya-Orta Asya ülkeleri ilişkileri, Rusya-Çin ilişkileri, Rusya-Almanya ilişkileri, Rusya-İran ilişkileri, Rusya-ABD ilişkileri ve Yeni Soğuk Savaş tartışmaları, Ukrayna Krizi ve Kırım Referandumu, Rusya Ulusal Güvenlik Stratejisi, Rusya-Suriye ilişkileri, Rusya-Kuzey Kore ilişkileri ve Kuzey Kore nükleer programı, Kuzey Akım projesi ve Rusya-Avrupa ilişkileri ve Rus akademisyen Dmitri Trenin'in perspektifinden Rusya-Batı dünyası ilişkileri gibi konular işlendi. Kitabın "Türkiye-Rusya İlişkileri" başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise; Aleksandr Dugin'in perspektifinden Rusya-Türkiye ilişkileri, son dönemde yaşanan Rusya-Türkiye yakınlaşması, Türkiye'nin Rusya'dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, Türkiye ile Rusya'nın Mersin Akkuyu Nükleer Santrali projesiyle somutlaşan enerji işbirliği ve Ukrayna Krizi'nin Türk-Rus ilişkilerine etkisi gibi konulara değinildi.


480 sayfayı bulan oldukça kapsamlı bir kaynak eser olarak hazırlanan kitap, bu alanda çalışma yapan ve ders veren akademisyen ve araştırmacılara kılavuzluk etmesi amacıyla hazırlandı. Kitabı tüm büyük kitapçılardan ve internet satış sitelerinden temin edebilirsiniz.

Dr. Sina Kısacık ve Doç. Dr. Ozan Örmeci


Kitabın Künyesi:
Kitabın Adı: Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası: Teorik Çerçeve-Tarihsel Arka Plan-Örnek Olaylar
Yayınevi: Seçkin Yayıncılık
Basım Tarihi: Haziran 2018
Sayfa Sayısı: 480
Kapak Türü: Karton
Kağıt Türü: 1. Hamur
Basım Yeri: Ankara
Stok Kodu: 9789750248788
Boyut: 16x24
Etiket Fiyatı: 59,90 TL





Satın almak için;

D&R

İdefix

Kitap Yurdu

Seçkin Yayıncılık

1 Temmuz 2018 Pazar

Henri Barkey ve Steven Cook’a Göre 2018 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Seçimleri


ABD’nin en önemli Türkiye ve Orta Doğu uzmanlarından olan Henri Barkey[1] ve Steven Cook[2], Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti-MHP-BBP üçlüsünün oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın zaferle çıktığı 2018 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerini geçtiğimiz gün Council on Foreign Relations (CFR) kuruluşunun “The President’s Inbox” program serisi kapsamında düzenlediği bir podcast yayınında analiz etmişlerdir.[3] Programın sunuculuğunu CFR uzmanı James Lindsay üstlenmiştir. Bu yazıda, bu programda söylenenler özetlenecektir.

İlk konuşmacı olan Henri Barkey, öncelikle seçimlerin tamamen özgür ve adil bir ortamda gerçekleşmediğini belirtmekte ve Türkiye’de basının neredeyse tamamen iktidar partisinin kontrolünde olduğunu iddia etmektedir. Barkey’e göre, bu sayede seçim kampanyası döneminde basın-yayın organlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok uzun süreler ayrılırken, CHP’nin adayı Muharrem İnce ve özellikle de Erdoğan’ın sağ siyasette ciddi bir rakibi olması beklenen İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’e çok daha az süreler verilmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimini üçüncü sırada tamamlayan HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş ise hapistedir. Demirtaş, kampanya döneminde, -seçmenlerine- ancak hapisten ailesiyle görüşmesi için ayrılan 10 dakikalık cep telefonu görüşmeleri yoluyla mesajlarını iletebilmiştir. Dolayısıyla, seçimde adil koşullardan söz etmek Amerikalı uzmana göre hayli zordur. Barkey, bu adil olmayan koşullar dışında, seçim sonuçlarının doğruluğu konusunda da hayli karamsar bir yorumda bulunmaktadır. CHP adayı Muharrem İnce’nin görüşlerinin aksine, Barkey, mühürsüz oyların da geçerli sayılması nedeniyle, seçim sonuçlarında hile yapılmış olabileceğini düşünmekte ve 2017 anayasa referandumunda bunun açıkça gerçekleştiğini iddia etmektedir. Barkey, bu durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimi kaybetme lüksünün olmamasıyla açıklamaktadır.

Daha sonra söz alan Steven Cook, Türkiye’nin son aylarda yaşadığı ekonomik sorunlar, son yıllarda binlerce muhalifin hapsedilmesi nedeniyle ülkede artan huzursuzluk ve Muharrem İnce’nin mitinglerinde topladığı milyonlarca insanın coşkusu nedeniyle seçim öncesinde muhalefet cephesinde büyük bir umut oluştuğunu, ancak açıklanan seçim sonuçlarının insanlarda hayal kırıklığına yol açtığını söylemektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılındaki ilk genel seçim sonrasında koalisyon hükümeti kurulması yönündeki görüşmeleri engellediğini hatırlatan Cook, çeşitli seçim hilelerinin yapıldığı 2017 anayasa referandumu sonrasında Erdoğan’ın sistemde çok güçlü ve adeta tek adam konumuna geldiğini ima etmektedir. Bu değişiklik sonrasında bu seçimle birlikte Türkiye’nin eski parlamenter sistemini tamamen tasfiye ederek “icracı Cumhurbaşkanlığı” modeline geçtiğini kaydeden Amerikalı analist, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir seçimi kazanmak dışında bir şansının olmadığını belirtmektedir. Seçim hilesi konusunda kesin bir yorumda bulunmayan Cook, buna karşın adil yarış şartlarının olmadığı görüşünü desteklemekte ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kampanya sürecinde basın-yayın organlarında sürekli gösterilerek, adeta seçmenlere zorla dayatıldığını söylemektedir. Resmi seçim sonuçlarını açıklayan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerinin bile bizzat Erdoğan ve AK Parti tarafından seçildiğini anımsatan Steven Cook, Erdoğan’ın siyasal ortağı MHP’nin anketlerdeki oy oranını ikiye katlayan performansına dikkat çekmekte ve bu durumu şüpheli olarak değerlendirmektedir. Cook, ayrıca AK Parti’nin mecliste çoğunluğu kaybetmesini önemli bir gelişme olarak sunmakta ve yine HDP’nin yüzde 10 barajını aşabilmesini de kayda değer bir başarı olarak işaret etmektedir.

İkinci turda yeni söz alan Henri Barkey, AK Parti’nin TBMM’de çoğunluğu kaybetmesi ve MHP’ye muhtaç hale gelmesini önemsiz bulmakta ve yeni sistemde parlamentonun önemini kaybettiğine dikkat çekmektedir. AK Parti ve Erdoğan’ın isterse birkaç vekil transfer ederek 600 kişilik parlamentoda 300’ü kolaylıkla geçebileceğini belirten Barkey, icracı Cumhurbaşkanlığı sisteminde tüm yetkilerin Cumhurbaşkanı’nda olduğunu söylemektedir. Yeni sistemde Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olmayacağını ve partili Cumhurbaşkanı modeli doğrultusunda Erdoğan’ın tüm bürokratik atamalarını kendi parti mensupları arasından yapacağını vurgulayan Amerikalı akademisyen, Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda -Atatürk Türkiye’sinde olduğu gibi- bir “parti devleti”ne dönüşeceğini ima etmektedir.

Bu turda seçim sonuçlarının Türk-Amerikan ilişkilerine etkisini değerlendiren Steven Cook ise, ABD Başkanı Donald Trump ve üç önemli Avrupa devleti olan Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın liderlerinin seçim sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak tebrik etmelerini, Batı dünyasında Erdoğan’ın yönetimine demokratik yönden ciddi bir tepki olmadığı şeklinde yorumlamakta ve stratejik nedenlerle Türkiye’nin iç yönetiminden çok dış politikadaki katkılarının (özellikle Suriye konusunda) Batılı ülkeler için daha önemli olduğunu söylemektedir. Trump yönetiminin Türkiye’nin demokratik gelişmişliğiyle ilgilenmediğini vurgulayan Amerikalı uzman, daha sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde sorun yaratan bazı konuları (Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemi, 15 Temmuz 2016 darbe girişimini yönetmekle suçlanan Fethullah Gülen’in durumu, Türkiye’de tutuklu bulunan Amerikalı rahip Andrew Brunson vs.) sıralamakta ve Türkiye’de Amerikan karşıtlığının son dönemde yükselişe geçtiğini söylemektedir. Cook, bu nedenle, kısa vadede Trump yönetimince önemli bulunmasa da, orta ve uzun vadede Türkiye’nin otoriter dönüşümünün Türk-Amerikan ilişkilerine de olumsuz etki yapabileceğini düşünmektedir.

Üçüncü turdaki konuşmasında, Henri Barkey, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının çok güçlü olduğunu kabul etmekte ve Türkiye’nin dünyadaki en büyük gazeteci hapishanesi olduğunu vurgulayarak, 1952’den beri iyi müttefik olan Türkiye ve ABD’nin çok zor bir sürece girdiklerini ima etmektedir. ABD’nin Türkiye’deki insan hakları ihlalleri konusunda hiçbir eleştiri yapmamasını üzülerek ifade eden Barkey, bu konuda kendi ülkesini ve hükümetini eleştirmektedir. Barkey, sosyal medya platformlarındaki (Twitter vs.) paylaşımları nedeniyle insanların hapsedildiği bir ülkenin Batı bloğu içerisinde yer alamayacağını da vurgulamaktadır.

Bu turda Steven Cook ise, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının nedenlerini analiz etmektedir. Cook’a göre, iki ülke arasındaki asimetrik ilişki biçimi (ABD’nin büyük devlet, Türkiye’nin küçük devlet olması) Türklerde anti-Amerikanizm’in yaygın olmasındaki ilk önemli nedendir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı ve günümüzde önemli bir bölgesel güç olan Türkiye’nin ABD karşısında edilgen bir devlet görünümünde olması Türkleri memnun etmemektedir. Bu noktada, bir diğer önemli faktör olarak, tarihsel açıdan Osmanlı’nın son döneminde büyük güçler tarafından manipüle edilmesinin yol açtığı sorunlar da Türk halkı ve devlet adamlarında çeşitli endişelere yol açmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda Suriyeli Kürt gruplara (PYD-YPG) ABD’nin verdiği desteğin PKK’ya destek olarak algılandığı vurgulayan Cook, Türkler arasında ABD’nin ülkelerini bölmeye çalıştığı yönündeki düşüncenin çok yaygın olduğunu kaydetmektedir. Milliyetçilik ve Amerikan karşıtlığının Türkiye iç siyasetinde fazlasıyla etkili olduğunu belirten Cook, bu nedenle ikili ilişkilerin zor bir döneme girmiş olabileceğini vurgulamaktadır.

Dördüncü turda söz alan Henri Barkey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’nin küçük ortağı olmak istemeyen bir kişi olduğunu, buna karşın NATO’dan ayrılmak gibi bir düşüncesinin de asla olmadığını/olmayacağını zira NATO’nun Türkiye’ye güvenlik ve teçhizat sağladığını belirtmektedir. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve son yıllarda Türkiye ile özdeşleşen Yeni Osmanlıcılık düşüncesinin asla geçmişte olduğu gibi fiziki bir imparatorluk kurma amacı taşımadığını kabul eden Barkey, yine de Türkiye’nin bölgesinde nüfuz sahibi olmak için ihtiraslı adımlar attığını düşünmektedir. Türkiye’nin Katar ve Cibuti’deki askeri varlığına dikkat çeken Amerikalı analist, bunun Türkiye’nin emperyal hafızasına uygun ve büyüklük talep eden adımlar olduğunu söylemektedir. Türkiye’deki anti-emperyalizmi samimiyetsiz bulduğunu da kaydeden Amerikalı uzman, Osmanlı Devleti’nin de Viyana kapılarına kadar dayanan büyük bir emperyal güç olduğunu, ancak Türklerin bunu görmezden geldiğini söylemektedir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini Atatürk’le kıyasladığını belirten Barkey, yeni Türkiye’de laiklik yanlısı Atatürk’ün yerini İslamcı Erdoğan’ın alacağını iddia etmektedir.

Steven Cook ise, bu turda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk Cumhuriyeti’nin laik ve modern değerlerini tam olarak benimsemediğini ve Türk halkının önemli bir bölümünce de bunların artık önemli görülmediğini ve bir anlam ifade etmediğini söylemektedir. Cook, ayrıca Türkiye’de doğru düzgün Osmanlıca bilen uzmanın bile sayılı olduğunu vurgulamakta ve Yeni Osmanlıcılık akımının tarihsel birikimden çok siyasi popülizm temelinde kurgulandığını iddia etmektedir.

Son turda Erdoğan’ın Türk halkı nezdindeki popülaritesini analiz eden Henri Barkey, bunun birçok farklı sebebi olduğunu söylemekte ve daha çok ekonomik sebepler üzerinde durmaktadır. Barkey, Türkiye ekonomisinin son dönemdeki olumsuz gidişata rağmen geçtiğimiz yıl içerisinde büyümeye devam ettiğini ve ekonomideki durumun eleştirildiği kadar kötü olmadığını söylemektedir. Erdoğan’ın tüccar zihniyetli bir kişi olduğunun da altını çizen Barkey, onun büyümeyi ve büyük projeleri teşvik eden yaklaşımının bir tarafta yeni zenginler yaratmayı başardığını, diğer tarafta da çeşitli şekillerde devlet yardımları alan geniş fakir kitlelerin sisteme bağlılığı sayesinde Erdoğan’ın genel anlamda başarılı olduğunu söylemektedir.

Steven Cook ise, bu son turda Erdoğan’ın başarısını ilk olarak onun Bill Clinton’la yarışabilecek büyük karizmasıyla açıklamakta ve daha sonra Erdoğan’ın başarısını “3p” formülüyle izah etmektedir: “piety” (dindarlık), “prosperousness” (refah) ve “powerful country” (güçlü Türkiye söylemi). Cook, daha sonra Erdoğan döneminde Türkiye’de insanların Sünni İslam ağırlıklı kimliklerini benimseme ve özgürce yaşama konusunda büyük aşama kaydettiklerini, yine bu dönemde önceki dönemlere kıyasla insanların yaşam standartlarının iyileştiğini ve güçlü Türkiye söylemlerinin de seçmen üzerinde etkili olduğunu anlatmaktadır.

Sonuç olarak, bu podcast yayının ABD’den bakılınca Türkiye’deki durumun nasıl algılandığı konusunda faydalı olduğu ve konuşmacıların genel olarak dengeli değerlendirmeler yaptığı, ancak Henri Barkey’in 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de yayınlanan aleyhindeki yazıların ve yapılan karalama kampanyasının da etkisiyle Türkiye konusunda çok karamsar olduğu görülmektedir. Ayrıca birçok önemli Siyaset Bilimci akademisyenin daha önce yazdığı şekilde, Türkiye'deki cari rejimi "rekabetçi otoriterlik" (competitive authoritarianism) kavramı etrafında izah etmek daha gerçekçi olabilir. Bu durum ise, -Rusya'ya benzer şekilde- Erdoğan ve AK Parti'nin ideolojik eğilimlerinden ziyade, jeopolitik koşullar, Türk halkının genel eğilimleri, Türk siyasal kültürü ve Türkiye'deki sosyoekonomik koşullardan kaynaklanmaktadır.


Dr. Ozan ÖRMECİ

28 Haziran 2018 Perşembe

Seth Stephens-Davidowitz’den ‘Everybody Lies’


Harvard Üniversitesi Ekonomi bölümü doktoralı The New York Times gazetesi yazarı[1] ve veri bilimcisi Seth Stephens-Davidowitz'in[2] internet ve Büyük Veri setlerinden yola çıkarak çok ilginç görüşlere ulaştığı popüler kitabı Everybody Lies: Big Data, New Data, and What the Internet Can Tell Us About Who We Really Are[3], yayımlandığı 2017 yılından itibaren, ABD'de ve dünyada adından en çok söz ettiren kitaplardan biri olmayı başarmıştır. Eser, kısa bir süre önce Ferit Burak Aydar tarafından Türkçe’ye de çevrilmiş ve Koç Üniversitesi Yayınları tarafından Bana Yalan Söylediler[4] adıyla yayımlanmıştır. Bu yazıda, Sosyal Bilimler açısından da yeni bir olgu olan internet kaynaklı Büyük Veri'nin kullanımı konusunda yol gösterici ve ilk ciddi çalışmalardan biri olan bu kitapta yer alan bazı ilginç bilgiler özetlenecektir.

Everybody Lies: Big Data, New Data, and What the Internet Can Tell Us About Who We Really Are

Seth Stephens-Davidowitz, kitabının "Giriş: Bir Devrimin Anahatları" başlıklı bölümüne, böyle bir çalışmayı neden ve nasıl yaptığını açıklayarak başlamaktadır. Bu bağlamda, yazar, çalışmasının önemini somutlaştırmak için, 2016 ABD Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Donald Trump'ın kimse tarafından beklenmeyen sürpriz zaferinin ipuçlarının aslında Google verilerinde bulunabileceğini iddia etmektedir. Zira yazara göre, Barack Obama döneminden başlayarak ABD'de yükselen ırkçılığın izlerini Google aramalarında bulmak mümkündür. Ayrıca beklentinin aksine, ırkçılık, ABD'de sadece Cumhuriyetçi ağırlıklı yerlerde de görülmemektedir; Demokratların güçlü olduğu ve şehirleşmiş yerleşim yerlerinde de ırkçı motifli Google aramaları son derece yaygındır. Senelerce Google Trends verilerini inceleyen yazar, akademisyenlerin uzun süre burun kıvırdığı bu Büyük Veri setlerinin, insanların kamuoyu araştırma şirketlerine ve bilimsel araştırmacılara anketlerde ve mülakatlarda açıklamaya korktukları gerçeklerin (Michigan Üniversitesi'nden emekli profesör Roger Tourangeau'ya göre, insanların gerçek hayatta söylediklerinin ortalama 1/3'ü yalan ya da abartılardan oluşur ve bu durum anketleri de etkiler) görülebileceği çok kıymetli bir bilimsel kaynak olduğunu düşünmektedir. Zaten bu nedenle de, doktora tezini, hocalarının tavsiyesinin aksine bu veri setlerinden yola çıkarak yazmıştır. Daha sonra bu konuda makaleler yazmaya başlamış, bunların ilgi görmesi nedeniyle de araştırmasını giderek derinleştirmiştir. Zamanla General Social Survey, Wikipedia, Facebook, Stormfront gibi diğer önemli internet siteleri ve sosyal medya platformlarıyla birlikte -sıkı durun- PornHub adlı porno sitesinin verilerini de mercek altına alan yazar, insanoğlunun doğası ve günümüz insanının talep ve beklentileri konusunda çok ilginç istatistiklere ulaşmayı başarmıştır. Bu konuda fazla "sufle" vermese de, yazar, bazı ilginç tespitlerini okurlarla paylaşmaktadır. Örneğin, iki adaylı bir seçimde veya karar gerektiren bir konuda, -genelde- insanlar, iki seçeneği Google üzerinde tek bir aramada araştırmakta ve çok büyük oranla aramada ilk yazdıkları seçeneğe yönelmektedirler. Örnek vermek gerekirse, Hillary Clinton seçmenlerinin çok büyük bölümü seçimi "Clinton vs. Trump" başlığıyla Google üzerinden aramış ve Clinton'a oy vermişlerdir. Trump seçmenleri ise, "Trump vs. Clinton" başlığıyla arama yapmış ve neticede Trump'a oy vermişlerdir. Yazar, bu gibi birçok önemli tespitin yapılabileceği internet bazlı Büyük Veri setlerinin akademide kullanımını bir "devrim" olarak nitelendirmektedir.

Bana Yalan Söylediler

Seth Stephens-Davidowitz, kitabının "Büyük Veri, Küçük Veri" başlıklı bir sonraki bölümünde, veri biliminin sanıldığından daha basit ama aynı zamanda sezgisel bir iş olduğunu anlatmakta ve bu işin özünün örüntüleri tespit edip, bir değişkenin diğerini nasıl etkileyeceğini kestirmek olduğunu söylemektedir. Yazar, geleneksel akıl ve sağduyunun da -sanılanın aksine- çoğu zaman veri bilimiyle çelişen görüşler ortaya koyduğunu iddia etmektedir. Örneğin, ortalama bir Amerikalı'ya NBA oyuncularının zengin mi, yoksa fakir ailelerden mi geldikleri sorulduğunda, sağduyulu yaklaşımın cevabı otomatik olarak fakir aileler olmaktadır. Oysa Stephens-Davidowitz, verilerden yola çıkarak bir araştırma yaptığında, aslında NBA oyuncularının çoğunluğunun fakir ailelerden gelmediğini ortaya koymuştur. Elbette LeBron James ve benzeri birçok istisna da mevcuttur; ancak sanılanın aksine, zengin bir çevre ve iyi bir ailede yetişmek, sporcuların başarı şansını arttırmaktadır. Yazar, bu noktada kişisel özelliklerin de çok önemli olduğunu ve veri setlerinin sadece genel eğilimleri tespit edebildiğine dikkat çekmektedir. Örneğin, araştırmacıya göre, zor bir çocukluk geçirmiş olan ve fakir bir aileden gelen Doug Wrenn'in zıplama yeteneği ve oyun zekası onu yeni bir Michael Jordan yapabilecekken, geçimsizliği nedeniyle kariyeri son derece başarısız geçmiştir. Dolayısıyla, baskın kişisel özellikler, çoğu zaman genel eğilimleri yansıtan veri setlerinin bulgularıyla çelişen sonuçlar ortaya çıkarabilir.

Yazar Seth Stephens-Davidowitz, "Büyük Veri'nin Güçleri" adlı kitabın sonraki bölümünde, insanların konuşmaya çekindikleri bir olgu olan porno sektörüne dair bazı veriler ortaya koymaktadır. Amerikalı yazar, insanların önemli bir bölümünün (yüzde 16) PornHub adlı ünlü porno sitesinde ensest ilişki temalı aramalar yaptığını tespit etmiştir. Bu durum, kadınlar içinse yüzde 9 oranındadır. Dolayısıyla, ünlü Avusturyalı psikanalist Sigmund Freud'un "oidipal kompleks" (oidipus kompleksi) teorisinin etkilerini günümüzde porno sektöründe bulmak mümkündür. Ayrıca bu verilerden yola çıkarak, ülkeden ülkeye farklı fantezi ve eğilimleri tespit etmek de mümkündür. Mesela, Hindistanlı erkeklerin en büyük fantezisi, diğer hiçbir ülkede olmayan şekilde, karıları tarafından emzirilmektir. Bu gibi örneklerden yola çıkarak, yazar, internet bazlı Büyük Veri konusunda şu tespitleri yapmaktadır:
  • Büyük Veri, yeni türde veriler sunar (örnek pornografi).
  • Büyük Veri, dürüst veriler ortaya koyar.
  • Büyük Veri, altkümeleri karşılaştırma olanağı sağlar.
  • Büyük Veri, sebep-sonuç deneyi yapma imkanı oluşturur.
Yazar, "Verileri Yeniden Düşünmek" başlıklı sonraki bölümde, Google aramalarından yola çıkarak ilginç saptamalar yapmaya devam etmektedir. Örneğin, ABD'de işsiz insanların en sık yaptıkları aramaların "İşsizlik bürosu" veya "yeni iş" gibi tamlamalar olduğu düşünülebilir. Hakikaten de, bu gibi aramalar en üst sıralarda yer almaktadırlar. Ancak daha üst sıralarda, işsiz insanların boş zamanlarının fazla olması sebebiyle, "Slutload" adlı bir porno sitesi ve Spider Solitaire gibi basit bir oyun yer almaktadır. Daha sonra Sergey Brin ve Larry Page'in 1998 yılında kurdukları Google'ın geçmiş milenyumda kalan AltaVista, MetaCrawler ve Lycos gibi diğer arama motorlarından nasıl farklılaştığını anlatan araştırmacı, bu bağlamda fazla veriden ziyade doğru veri toplamanın önemli olduğunun altını çizmektedir. Bu noktada, yazar, ilginç istatistiki verilerin hiç öngörülmeyen önemli saptamalara neden olabileceğini ilginç bir örnekle açıklamaktadır. Jeff Seder adlı Philadelphialı eksantrik bir at terbiyecisi, kişisel çabalarıyla bir yarış atının başarısında herkesin zannettiği gibi secerenin (soy) değil, iç organlarının özellikle de sol karıncık büyüklüğünün etkili olduğunu saptamıştır. Seder'in bu şekilde fark ettiği Amerikan Firavunu (American Pharoah) isimli iddiasız bir at, hiç kimsenin beklemediği şekilde çok başarılı bir yarış atı olmuş ve çok önemli zaferler kazanmıştır. Benzer şekilde, Princeton'da akademisyenlik yapan Orley Ashenfelter'in şarap konusunda yaptığı araştırma, şarabın kalitesinin büyük oranda sadece üzümlerin yetişme mevsimindeki hava durumuyla alakalı olduğunu ortaya koymuştur. Bu örneklerden yola çıkarsak, yazara göre, internet tabanlı Büyük Veri, bize birçok yeni ve değerli saptama yapma şansı yaratabilir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bu ve benzeri birçok ilginç gözlem ve istatistik okurla paylaşılmış ve bunlardan yola çıkarak önemli tespitler yapılmıştır. Sonuçta, Seth Stephens-Davidowitz'in Everybody Lies (Bana Yalan Söylediler) kitabı, yeni gelişen bir alan olan internet kaynaklı Büyük Veri'nin sosyal bilimlerde nasıl kullanılabileceği konusunda öncü bir rol üstlenen çok değerli bir çalışmadır. Ancak esere şu konuda bir eleştiri yapılabilir; bu eser ve benzeri popüler çalışmalar yüzünden, insanların internet kullanımında bundan sonra özgür davranmamaya başlamaları nedeniyle, -ana akım medya kanallarındaki konuşmalarda görülen samimiyetsizlik/ölçülülük sentezine benzer şekilde- internet verilerinin de zamanla yüzde yüz gerçek eğilimlerden uzaklaşma riski bulunmaktadır. Ancak şu bir gerçektir ki, Türkiye ve benzeri ülkelerde akademik dünyada yaygın olarak görülen internet verileri ve internet bazlı çalışmalara yönelik önyargı ve küçümseme eğilimi, son derece hatalı ve geleceği ıskalar niteliktedir. Stephens-Davidowitz'in kitabı, bunu net olarak ortaya koyan ikna edici ve başarılı bir çalışmadır. Ekonominin ve diplomasinin dijitalleştiği bir ortamda, akademinin de buna ayak uydurması gerekliliği kaçınılmazdır.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Yazı arşivi için - https://www.nytimes.com/by/seth-stephens-davidowitz.
[2] Web sitesi için - http://sethsd.com.
[3] Amazon.com - https://www.amazon.com/Everybody-Lies-Internet-About-Really/dp/0062390856.
[4] İdefix - http://www.idefix.com/Kitap/Bana-Yalan-Soylediler/Arastirma-Tarih/Sosyoloji/urunno=0001752835001?gclid=EAIaIQobChMIpaaX5PHw2wIVBxDTCh2g5Q83EAQYASABEgJdLfD_BwE.


Tanıl Bora’dan ‘Türk Sağının Üç Hali’


Türkiye’de son yıllarda siyasal/entelektüel hayata yaptığı özgün katkılarla dikkat çeken Tanıl Bora[1], 2010 yılında Birikim Yayınları tarafından yayımlanan Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık adlı kitabında[2], Türkiye’de siyasette her zaman ağırlığını hissettiren Türk Sağı’nı mercek altına almış ve bu konuda ilginç gözlem ve saptamalarda bulunmuştur. Geniş bir kaynakça kullanılarak yazılan 154 sayfalık eser, “Sunuş”, “İnşa Döneminde Türk Milli Kimliği”, “Muhafazakârlığın Çatallanan Yolları ve Türk Muhafazakârlığında Bazı Yol İzleri” ve “Din ve Milliyetçilik: Lügat ve Gramer – İslamcılıktaki Milliyetçilik, Milliyetçilikteki İslamcılık” başlıklı 4 farklı bölümden oluşmaktadır. Bu yazıda, son dönemde AK Parti-MHP-BBP seçim ittifakının başarısı sayesinde yeniden gündeme İslamcılık-milliyetçilik benzerlikleri ve çelişkileri tartışmasına yol göstermesi bağlamında, bu kitaptan önemli bazı bölümler özetlenecektir. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, mutlaka kitabın tamamının okunması gereklidir.

Tanıl Bora

“Sunuş” başlıklı birinci bölümde, yazar Tanıl Bora, milliyetçilik, muhafazakârlık ve İslamcılık’ın tüm dünyada ve Türkiye’de akademik çevrelerce üç ayrı ideoloji olarak öğretildiğini, ancak kendisinin bu klasik yaklaşımı reddederek, özellikle Türkiye özelinde bu üç ideolojiyi iç içe geçmiş ve birbirleriyle uyumlu bir bütün olarak ele almayı uygun gördüğünü söylemektedir. Bu bağlamda “Yeni Sağ” kavramına işaret eden Bora, bu üç olguyu katı siyasal pozisyonlardan ziyade, katı-sıvı-gaz benzeri maddenin üç hali olarak değerlendirmektedir. Bora’ya göre; bir ideolojiden ziyade bir zihniyet örgüsü olan milliyetçilik (Türk milliyetçiliği) Türk Sağı’nın grameri/dilbilgisi (katı hali), İslamcılık Türk Sağı’nın imge, değer ve ritüel kaynağı olan lügatçesi (sıvı hali) ve muhafazakârlık da bir ruh hali, duruş/duyuş biçimi ve üslup olarak Türk Sağı’nın “hava”sıdır (gaz hali).

Türk Sağının Üç Hali

“İnşa Döneminde Türk Milli Kimliği” başlıklı ikinci bölümde, Tanıl Bora, Türk milli kimliğinin oluşum sürecini mercek altına almaktadır. Bu bağlamda milli kimliklerin oluşumunda ulus-devletlerin kuruluş süreçlerinin etkili olduğuna dikkat çeken Bora, bu süreçte “Biz Kimiz” ve “Nasıl Olmalıyız” gibi sorulara yanıt arandığına işaret ederek, kurgusal boyutu da yoğun olan bu evrede millet öncesi dönemden milletleşme sürecine taşınan malzemenin etkili olduğuna vurgu yapmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne tekabül eden 19. yüzyılın son çeyreğinde Türk milliyetçiliğinin yükselmeye başladığını hatırlatan Bora, bu süreci Avrupa hanedanlıklarının ulus-devlete dönüşme çabalarına benzetmektedir. Ayrıca bu süreçte Eric Hobsbawm’ın milliyetçilik açısından “paradoksal bir çimento” olarak değerlendirdiği dini kimliğin de etkin olduğunu yazan Tanıl Bora, bu süreci Fransız Devrimi’nin Osmanlı (Türkiye) üzerindeki geç kalmış etkisi olarak değerlendirmektedir. Yazara göre, Osmanlı özelinde etkili olan bir faktör ise, Hilafet makamının sahibi olan ama hızla çöküşe doğru ilerleyen bir devletin yeni oluşan ana akım milliyetçilik cereyanında, doğal olarak, “restorasyon” saikinin güçlü olmasıdır. Nitekim imparatorluk düşüncesi ve Hilafet kurumunu reddeden ve Batı’yı kendisine örnek model olarak seçen Kemalist milliyetçilikte bile, “düvel-i muazzama”ya meydan okuma önemli bir temadır. Geçmişte büyük olan ama sonradan gerileyen bir İmparatorluk içerisinde milliyetçilik oluşturmanın yarattığı ve özellikle Batı ile ilişkilerin nasıl kurgulanacağı konusundaki belirsizlikler, Osmanlı-Türk aydınlarının Sonderweg arayışına yönelmelerine, yani kendilerine özgü bir yol izlemelerine sebebiyet vermiştir. Ancak Sonderweg arayışında da etkilenmeler söz konusudur; emperyalizme yatkın Alman milliyetçiliği ve anti-emperyalist çizgideki Arap ve Hint milliyetçilikleri bu noktada etkili olmuştur. Somutlaştırmak gerekirse; bir yanda Rusya kökenli Tatar-Türk aydınlarının öncülük ettiği bir tür völkisch, yani etnik temelli burjuva milliyetçiliği anlayışına yaslanan bir anti-emperyalist milliyetçilik (Arap ve Hint milliyetçilikleri gibi), diğer yanda da yine büyük ölçüde Rusya kökenli Türk aydınlardan kaynaklanan ve restorasyon düşüncesi içeren PanTürkizm esaslı emperyal milliyetçilik (Alman milliyetçiliği gibi). Ayrıca Fransız usulü küçük burjuva yaklaşımları içeren seküler milliyetçi çizgideki liberal aydınlar ve Mehmet Akif Ersoy gibi İslam ışığında bir milliyetçilik ve modernleşme isteyen İslamcı aydınların çelişkileri… İşte Türk milliyetçiliğinin doğuşunda bu gibi faktörler etkili olmuştur. Kemalizm’le beraber ilk yaklaşım çok daha ön plana geçtiyse de, bu ikili durum aslında her daim devam etmiştir. Modernleşme-Batılılaşma konusunda yaşanan bocalamalar da tüm Batılı olmayan milliyetçilikler gibi Türk milliyetçiliğini de zorlamıştır. Etnosentrik medeniyetçi yaklaşımda, temelde, Türklük, medeni insanlık ailesinin üyesi olmakla eş görülmüş ve evrenselci bir yöntem benimsenmiştir. Hatta bazı yaklaşımlarda medeniyetin beşiği sayılan Antik Yunan kültürünü oluşturan önemli yazarlar ve tarihsel kişilikler bile Türk kökenli kabul edilmiş ve Batılılığın hasını Türklüğün şahsında gören bir tür megalomani inşa edilmeye çalışılmıştır. Ksenofobi yani yabancı düşmanlığı açısından incelendiğinde ise, yazara göre, yüzeydeki evrenselci ve dünyaya açık duruşa rağmen, derinliklere inildiğinde dünyaya karşı meraksız bir entelijensiya yaratan evrenselci bir içe kapanış görülmektedir. Dolayısıyla, Türk milliyetçiliği ve Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde etkili olan etnosentrizm, yabancı korkusunu içerisinde yoğunlukla barındırır. Bu yıllarda "yabancı" yerine Osmanlıca’dan gelen “ecnebi” sözünün yaygın şekilde kullanılması da bu durumu kolaylaştırmıştır; zira ecnebi, aynı zamanda “garip, tuhaf kişi” anlamında da kullanılmaktadır. Vatandaşlık bağlamında değerlendirildiğinde ise, Batılı liberal demokratik rejimlerde bile sadece hukuki-siyasi bir konu olmakla yetinilmeyen vatandaşlık hususunda, Türkiye’de de etnik-kültürel bazı unsurların öne çıkarıldığı kolaylıkla söylenebilir. Ancak bazı devletlerdeki ırk temelli yaklaşımdan ziyade, Türkiye’de kültürel boyut daha önde olmuştur. Nitekim Türkiye örneğinde bakılırsa, etnik Türklükten ziyade, vatanseverlik, Türkçe dilini bilmek, Türk kültürünü yüceltmek, gelenek-göreneklere saygılı olmak ve yasalara saygı gibi konular öne çıkarılmıştır. Ancak buna rağmen, etnik Türk olmayan Kürtler, gayrimüslimler (Süryaniler, Keldaniler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Levantenler), Soğuk Savaş koşullarının da etkisiyle komünistler ve genel olarak solcular, her zaman zımnileştirilen ve şüphe toplayan gruplar olmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında tüm dünyada biyolojik ırkçılık hızla yayıldığı için, Türkiye’de kültürel ırkçılık unsurları genel olarak görece ılımlı ve hümanist çizgide kabul edilmiştir. Ancak bu durum, kültürel açıdan ırkçı bazı unsurların Türk milliyetçiliği ve Cumhuriyet rejiminde olduğu gerçeğini değiştirmez. Örneğin Afet İnan, Türklerin en sağlam ve başka hiçbir millete olmayan yüksek ahlaka sahip bir toplum olduğunu yazmıştır. Bunun yanında, biyolojik yaklaşımlar ve PanTürkist eğilimler de her dönem Türkiye’de etkisini korumuştur. Bu noktada bir diğer tartışma konusu da asimilasyon-ırkçılık ikilemidir. Türkiye’nin uzun yıllar Kürt milli kimliğini reddetmesine yol açan asimilasyoncu politikaları, son yıllarda birçok liberal düşünür tarafından “ırkçı” eleştirilerine yol açmaktadır. Bu bölümde, ayrıca “Öteki-imgesi: Mazi”, “Doğu-Batı ikiliği ve romantizm açığı”, “Milli seciye” ve “Özgüven sendromu” gibi konular işlenmiştir.

“Muhafazakârlığın Çatallanan Yolları ve Türk Muhafazakârlığında Bazı Yol İzleri” üçüncü bölümde, yazar, modern bir duyuş/düşünüş olarak tanımladığı muhafazakârlığı Türkiye özelinde anlamaya çalışmaktadır. Muhafazakârlık, özü itibariyle, kapitalist modernleşme süreci karşısında, bu sürecin çözdüğü siyasal, toplumsal ve kültürel yapıların ve bu yapılara yüklenen anlam ve değerlerin sürekliliği adına gösterilen tepkidir. Fakat bu tepki, yeni olan herşeye karşıtlık yahut salt bir reaksiyonerlikle açıklanmamalıdır. Zira muhafazakâr düşünce, eski ve yerleşik olanın ve bununla beraber geleneksel ve kutsal olanın sürekliliğini modern dönemde sağlamaya çalışan bir irade ve yetenektir. Karl Mannheim’ın veciz ifadesiyle, “Muhafazakârlık, rasyonelleşmiş gelenekçiliktir”. Aydınlanma rasyonalizminin dünyayı akıl ve kuramla değiştirip yeniden biçimlendirme küstahlığına (Fransız Devrimi aşırılıklarından somut olarak anlaşılabilen) karşı bir tepki olarak gelişen muhafazakârlık, bu nedenle salt reaksiyonerlik ve modernite karşıtlığı olarak değerlendirilemez. Muhafazakârlığın özünü Aydınlanma radikalizminin yıkıcılığına olan tepki ve tarihsel pratiklerin (din, kültür, gelenek ve görenekler) doğruluğuna duyulan güven oluşturur. Dinin muhafazakâr düşüncedeki yeri ise kritiktir; muhafazakârlık, vazgeçilmez hazinelerinden biri olan dini modern bir müdahaleye tabi tutar ve onu dünyevi saiklerle yeniden yorumlar. Dindarlıktan çok, dinin ritüellerine ve toplumsal etkilerine önem verir. Muhafazakâr düşüncede, din, otoritenin tesisi anlamında da faydalı/işlevsel görülür ve desteklenir. Bu bağlamda devlet de çok önemli bir kavram olup, Krallık/Sultanlık benzeri monarşik rejimler muhafazakâr düşüncenin ana kaynağıdır. Ancak zamanla muhafazakârlık demokratik ve Cumhuriyet tipi rejimler içerisinde de yeniden yorumlanır/uygulanır olmuştur. Keza muhafazakâr düşüncede bir diğer çok önemli ve işlevsel olgu da tarihtir. Carl Schmitt’in ünlü sözüyle, “Tarih, devrime uğrayanı restore eden Tanrı’dır”. Tarih, dini ve milliyetçi muhafazakârlığın mukaddeslerinin deposu ve iletkenidir. “Muhafazakârlığın tarihsel durakları” başlıklı alt bölümde, Bora, muhafazakâr düşünceyi oluşturan önemli kişi ve olaylara da kısaca değinmekte ve daha sonra Türk Muhafazakârlığını belli başlı figürler üzerinden incelemeye başlamaktadır. Bu bağlamda, Tanıl Bora, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Peyami Safa ve Remzi Oğuz Arık gibi etkili ve önemli muhafazakâr düşünürleri yazdıklarından yola çıkarak analiz etmektedir. Baltacıoğlu’nda modernist muhafazakârlığın izleri net olarak görülürken, dine karşı gelenek öne çıkarılır ve bir “Türk üslubu” geliştirilmeye çalışılır. Tanrıöver’de Türk milliyetçiliği daha baskındır ve belagate dayalı romantik yaklaşım daha öndedir. Safa’da ise, romantik yaklaşım daha da belirgindir ve dinsel olmayan bir mistisizm havası baskındır. Arık ise, Anadolucu milliyetçiliğin temsilcisi olarak, özcülüğü, köycülüğü ve kozmopolitlik karşıtlığını savunur. İslamcılık-muhafazakârlık tartışması konusunda ise, yazar Tanıl Bora, öncelikle Türk modernleşmesi ve Cumhuriyet düşüncesinin bu iki eğilimi eşdeğer kabul ettiğini, ama gerçekte bu iki eğilim içerisinde birbirine tezat birçok akım/düşünür bulunduğuna dikkat belirtmektedir. Örneğin, Türk İslamcılığı özelinde restorasyon düşüncesinin hayli zayıf oluşu, İslamcılık-muhafazakârlık farklılığına dair ilk önemli ve somut kanıttır. Hilafetçilik bile, Türkiye’de, zorunlu ve bütünlüklü bir restorasyon talebi ve hareketiyle özdeşleşmemiştir. Ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki radikal modernleşme hareketleriyle beraber, zaman içerisinde İslamcılık, muhafazakârlık ve milliyetçilik çizgilerinde bir yakınlaşma olmuştur. Örneğin, CHP içerisinde yer alan Başbakan Şemsettin Günaltay, Türkçü ve İslamcı sayılabilecek görüşlere sahip önemli bir kişi olmuştur. Klasik muhafazakârlık açısından ise, Yahya Kemal Beyatlı ismi öne çıkmaktadır. Tanıl Bora, eserinde Yahya Kemal hakkında detaylı çözümlemelere yer vermiştir. Nurettin Topçu ve Ali Fuad Başgil, yazarın dikkatle incelediği diğer iki önemli Türk yazardır.

“Din ve Milliyetçilik: Lügat ve Gramer – İslamcılıktaki Milliyetçilik, Milliyetçilikteki İslamcılık” adlı dördüncü ve son bölümde ise, Bora, İslamcılık-milliyetçilik ilişkisini mercek altına almaktadır. Günümüzde de, AK Parti-MHP-BBP seçim ittifakı bağlamında en dikkat çekici olan konu budur. Sosyalist jargondaki “gerici faşist” tamlamasında bir bütün olarak kabul edilen İslamcılar ve milliyetçiler, oysa birbirleriyle ilişkili ancak farklı iki siyasal geleneği temsil ederler. Osmanlı’dan beri, Anadolu’da, millet inşası ve milliyetçiliğe sezgisel yönelimin dini ihya ile birleşmesi ve karışması çok yaygın görülen bir durumdur. Yusuf Akçura’nın ünlü Üç Tarz-ı Siyaset’in de bile, farklı iki akım olarak ele alınan bu ideolojilerin ilintili oldukları, “…her müslimin en küçük yaşında ezberlediği ‘din ve millet birdir’ kaidesine uyarak bütün Müslümanları, son zamanların millet kelimesine verdiği mana ile bir tek millet haline koymaya çalışmak lüzumuna kani oldular.” tespitiyle belirtilmiştir. Tanıl Bora’ya göre, Şerif Mardin’in “İslami rabıtanın bir proto-milliyetçilik biçimi olarak doğası”ndan bahsederken kastı da bu süreçtir. İttihat ve Terakki ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde bu durum net olarak görülür. Nitekim Türkçülerin önemli bir bölümü önceden İslamcıdır. Ziya Gökalp’i değerlendiren Hilmi Ziya Ülken, Türkçülüğün kurucularından olan Gökalp’in entelektüel mesaisini "bir İslam modernistinin çabası" olarak tanımlar. 1940’ların ortalarından itibaren ise, Soğuk Savaş ortamında giderek artarak, milliyetçi-muhafazakârlık sentezi ortaya çıkmaya başlamıştır. Devlet, dine daha sistemli ve fazla yatırım yapmaya ve din de milli ahlakın resmi bir vecibesi olarak kurumlaşmaya/kurumsallaşmaya başlamıştır. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı devasa bir kuruma dönüşmüştür. Bu durum, Kemalist tarih yazımında devletin sağa ve DP zihniyetine teslim olması gibi yorumlansa da, Tanıl Bora’ya göre, aslında Cumhuriyet’in bir sosyal ethos yaratma zafiyetini kapatma girişimidir. “Dinsiz bir millet yaşayamaz” ve “halka manevi bir gıda lazım” gibi saiklerle yapılan bu girişim, milli homojenliği arttırmak için dinin faydalı görülmesinden de kaynaklanmıştır. Bu bağlamda, Cumhuriyet rejimine karşıtlık da -bilhassa o yıllarda- Türkiye’de çok sınırlı ölçüde tesirli olabilmiştir. Hatta bunun izleri, 1940’ların ikinci yarısında Şemsettin Günaltay ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi siyasetçilerin girişimlerinde de bulunabilir. Milliyetçi-muhafazakâr söylem, merkez sağ ve milliyetçi sağı da kapsar. Önceleri katı laik ve Türkçü çizgide olan milliyetçilik, daha sonraları milliyetçi muhafazakârlık ve İslamcılıkla kaynaşmıştır. Kitapta bu ve benzeri birçok önemli tespit yapılmıştır.

Sonuç olarak, bu yazıda çok sınırlı şekilde ana hatlarına değinilen Tanıl Bora’nın Türk Sağının Üç Hali eseri, Türk Sağı’nı anlamak açısından yol gösterici bir kitap olarak değerlendirilebilir.


Dr. Ozan ÖRMECİ