27 Nisan 2019 Cumartesi

Bahçeşehir Üniversitesi’nde Düzenlenen Global Liderlik Forumu’ndan Türk-Amerikan İlişkilerine Dair İzlenimler


Bahçeşehir Üniversitesi Hükümet Liderlik Okulu tarafından düzenlenen Global Liderlik Forumu (Global Leadership Forum), 27-28 Nisan 2019 tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenmektedir. Yaklaşık 20 yıldır düzenlenen bu etkinliğin mimarı ve organizatörü olan Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Sayın Doç. Dr. Burak Küntay’ın daveti üzerine, ben de bugün bu etkinliğin ilk gününde düzenlenen ilk iki oturuma katılma şansı yakaladım. Bu yazıda, bugün düzenlenen ve tamamen Amerikalı konuşmacıların yer aldığı ilk oturumda vurgulanan Türk-Amerikan ilişkileri ve dünya siyasetine dair bazı önemli konuları okurlarımız için özetlemeye çalışacağım.

Türkiye’nin en önemli ABD Politikası uzmanlarından olan Doç. Dr. Burak Küntay’la Bahçeşehir Üniversitesi’nde

Doç. Dr. Burak Küntay, eski TBMM Başkanı Köksal Toptan ve Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şenay Yalçın'ın açılış konuşmaları ardından, organizasyonda akademik tartışmalara geçilmiştir. Moderatörü Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Ofis Direktörü Dr. Sean Michael Cox olan “Amerikan Politikası Ekseninde Uluslararası İlişkilerin Yeni Parametreleri” (New Parameters of International Relations on the Axis of American Politics) başlıklı ilk oturuma, Amerikan Dış Politika Konseyi-American Foreign Policy Council (AFPC) Kıdemli Başkan Yardımcısı Ilan Berman, Global Policy Institute (GPI) Başkanı Paolo Von Schirach ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu Politika ve Ekonomi Bölümü Şefi Vaida Vidugiris konuşmacı olarak katılmışlardır. Konuşmacıların tamamının stratejik konularla ilgilenmeleri ve Vaida Vidugiris’in halen ABD Dış İşleri kapsamında görev yapması nedeniyle, bu bölümde kamuoyuna açık olan söylenen bazı fikirler Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından haber değeri taşımaktadır ve akademisyenler, stratejistler ve politika yapıcılar açısından da dikkate alınması gereken sözlerdir.

Paolo Von Schirach kürsüde konuşurken

Daha çok Amerikan dış politikası ve Türk-Amerikan ilişkilerinin konuşulduğu bu oturumda ilk konuşmacı olan Georgetown Üniversitesi misafir öğretim üyesi ve Global Policy Institute (GPI) Başkanı Paolo Von Schirach, Power Point sunumu eşliğinde gerçekleştirdiği konuşmasında, temel argüman olarak “Pax Americana” adı verilen ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu düzenin eksiklerine karşın iyi bir sistem olduğunu belirtmiş ve konuşmasının ilerleyen bölümlerinde de ABD’nin küresel liderliğinin ortadan kalkması durumunda yaşanabilecekler konusunda endişe duyduğunu ifade etmiştir. ABD’nin demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi gibi halen dünya genelinde kabul gören liberal değerlerin koruyucusu olduğunu belirten Von Schirach, buna karşın ABD’nin son dönemde -ekonomik büyüme olarak iyi bir performans göstermesine karşın- küresel siyasal ve güvenlik sorunlarına çözüm geliştirmek konusunda yetersiz kaldığını kabul etmiş; bunun nedeninin de dünya ekonomisinde Asya ülkelerinin, özellikle Çin’in etkisinin artması olduğunu vurgulamıştır. Önemli tarihsel figürlerden yaptığı alıntılarla zenginleştirdiği konuşmasında, Von Schirach, insanlık tarihi boyunca farklı topluluklar arasında savaşların yaşandığını ve gelecekte de bunların yaşanmaya devam edeceğini, bu nedenle ABD gibi liberal değerleri savunan bir süpergücün varlığının gerekli ve faydalı olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Von Schirach, son dönemde ABD dış politikasında Çin’in Asya-Pasifik’te uyguladığı politikaların en önemli gündem maddelerinden biri haline geldiğini de vurgulamıştır.

Vaida Vidugiris

İkinci konuşmacı olarak kürsüye çıkan ve girişte yaptığı Türkçe konuşmayla salondan büyük alkış alan ABD İstanbul Başkonsolosluğu Politika ve Ekonomi Bölümü Şefi Vaida Vidugiris, 2007 yılında göreve başladığı ABD Dış İşleri kapsamında Kolombiya, Yunanistan ve Afganistan gibi farklı ülkelerde görev yapmış önemli bir kişidir ve 2018 yılı Ağustos ayından beri de İstanbul’da görev yapmaktadır. Vidugiris, konuşmasında, Amerikan dış politikasının temel değerlerini çoğunluğu gençlerden oluşan dinleyicilere açıklamaya çalışmış ve ilerleyen bölümlerde gelen bir soru üzerine de, değişen farklı Başkanlarla birlikte ABD’nin dış politika değerlerinin değişmediğini, yalnızca Başkanların tarzlarına göre önceliklerin değişebildiğini vurgulamıştır.

İlan Berman

Üçüncü ve son konuşmacı olan Washington’daki Amerikan Dış Politika Konseyi – AFPC’nin Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Missouri Devlet Üniversitesi Savunma ve Stratejik Etütler Bölümü öğretim üyesi İlan Berman ise, özetle dünyada güvenlik tehditlerinin arttığı zor bir dönemden geçildiğini anlattığı konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Rusya Federasyonu ile ilgili olarak “revizyonist bir ülke” tanımını yapmış ve Moskova’nın 2008 Gürcistan ve 2014 Ukrayna hamleleriyle dünya barışı açısından halen büyük risk oluşturduğunu ispatladığını iddia etmiştir. Berman, ayrıca, ABD’nin de dış politikada tüm diğer ülkeler gibi hatalar yapabildiğini eski Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill’den alıntıladığı “Americans will always do the right thing - after exhausting all the alternatives” (Amerikalılar diğer alternatifleri tükettikten sonra daima doğru olanı yaparlar) sözüyle açıklamaya çalışmıştır. Berman, bunun yanı sıra, IŞİD’le ve küresel terörle mücadelenin sona ermediğini ve IŞİD’in Suriye’den çıktıktan sonra Kuzey Afrika ve Asya’ya doğru yönelerek, en son Sri Lanka’da yaşanan terör eyleminde görüldüğü üzere küresel barışa zarar vermeye devam ettiğini söylemiştir.

Global Liderlik Forumu 2019 programı

Oturumun en ilginç anları ise soru-cevap bölümünde yaşanmıştır. Bu bölümde söylenen bazı ifadeler, Türk-Amerikan ilişkileri açısından büyük önem taşımaktadır. Öncelikle, her üç konuşmacı da, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava savunma sistemi satın almasının Türk-Amerikan ilişkileri açısından son derece riskli bir hamle olacağını vurgulamışlardır. Hatta konuşmacılardan Paolo Von Schirach, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ılımlı sözlerini[1] de aşarak, bu konunun NATO ile Türkiye arasında büyük bir krize dönüşebileceğini iddia etmiştir. Tüm konuşmacılar, S-400 sisteminin önceki bir Rus yapımı sistemle kıyaslanamayacağını ve S-400’leri alması halinde, Türkiye’nin ortak üreticilerinden olduğu F-35 savaş uçaklarını almayı unutması gerektiğini vurgulamışlardır. Bu şekilde, Amerikalı konuşmacılar, Türk karar vericilerine uyarılarını açık bir dille belirtmişlerdir. Dolayısıyla, Türkiye Cumhurbaşkanı Ekselansları Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet üyelerinin bu konudaki ısrarlı duruşları da dikkate alındığında, önümüzdeki haftalarda Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni ve ciddi bir krizin yaşanacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktur. Bu, kuşkusuz ekonomik, siyasal, kültürel ve toplumsal birçok farklı boyutu olan Türk-Amerikan ilişkilerinin kopması anlamına gelmeyecektir; ancak ABD ile zıtlaşma yaşanılan zor bir siyasi konjonktüre girileceğinin de farkında olmak gerekir.

Ayrıca Amerikalı konuşmacılar, yine soru-cevap bölümünde, ABD’nin PYD/YPG gibi Suriye’deki Kürt gruplarına verdiği desteği de savunmuşlardır. Konuşmacıların tamamı, özellikle de İlan Berman, PYD/YPG’nin Washington’da PKK ile aynı çizgide algılanmadığını ve sahada IŞİD karşısında gösterdikleri başarılı performans nedeniyle, ABD yönetiminin Suriyeli Kürt savaşçıları müttefiki olan Türkiye ile savaşırken görmek istemediğini belirtmiştir. Vaida Vidugiris ise, ABD’nin terör örgütü kabul ettiği PKK ile mücadelede Türkiye’ye büyük yardımlar sağladığını belirtmiş ve PYD/YPG konusuna girmekten kaçınmıştır. Bir diğer önemli tartışma ise İsrail konusunda yaşanmıştır. Öğrencilerin İsrail’in politikalarını eleştirel bir dille kendilerine hatırlatması üzerine, konuşmacılardan İlan Berman, İsrail’in Ortadoğu’daki yegane demokrasi olduğunu ve kuruluşundan itibaren bu ülkenin Amerikan dış politikasında çok önemli bir yerinin olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Sonuç olarak, Amerikalı konuşmacıların katıldığı bu oturum oldukça faydalı geçmiş ve oturumdan şu mesajlar alınmıştır:
  • ABD’nin S-400 konusundaki tavrı gayet ciddi ve kalıcı olacaktır. Türkiye bu sistemi Rusya’dan satın alırsa, F-35’lerin teslimatı gerçekleştirilmeyecektir.
  • ABD’nin Suriye’den çekilmesi sonrasında da Kürtlere desteği devam edecektir. Washington, müttefiki olan Türkiye ile stratejik işbirliği yaptığı PYD/YPG arasında bir çatışma istememektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı askeri operasyonun sınırlı olması talep edilmektedir.
  • Açıkça ifade edilmese de, ABD dış politikasının yeni dönemde Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti olarak üç temel hasım ülke etrafında kurgulanacağını düşünmek yerine olacaktır. Bu ülkelere Venezuela ve Kuzey Kore gibi ülkeler de eklenebilir.
  • ABD’nin müttefik algılamasında ise, İsrail, Japonya, Güney Kore ve Birleşik Krallık ile Avrupa ülkeleri ön sıralarda yer almaktadır. Bu ülkelere yoğun ticari çıkarlar bağlamında Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri ve krizlerin aşılması durumunda Türkiye de eklenebilir.
Birçok yabancı diplomat ve uzmana söz hakkı tanınan böyle bir organizasyona ev sahipliği yapan Bahçeşehir Üniversitesi’ni kutlarken, benzeri organizasyonların diğer üniversitelerimizde de yapılmasını diliyorum.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Bakınız; http://www.hurriyetdailynews.com/s-400-procurement-national-decision-nato-chief-142441.

16 Nisan 2019 Salı

Türkiye ve ABD Arasında Yaşanan S-400 Krizi Hakkında Bazı Düşünceler



Giriş

Bugüne kadar hava savunmasını yalnızca jet uçaklarıyla yapan Türkiye’nin bir süredir füze savunma sistemine ihtiyaç duyduğu ve bu yönde girişimlere başladığı biliniyordu. Nitekim uzun süren arayışların ardından, Ankara, 2017 yılı Temmuz ayı sonunda Rusya Federasyonu ile S-400 füze savunma sistemi konusunda bir anlaşmaya vardı.[1] Ödemelerinin önemli bir kısmı yapılan S-400 sisteminin ilk bataryalarının bu yılın yaz aylarında Türkiye’ye teslim edilmesi bekleniyor.[2]

Ancak Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesine vesile olan bu konu, NATO üyesi bir ülke olan Türkiye’nin Rus yapımı bir hava savunma sistemi edinmesi nedeniyle Birliğin güvenlik mimarisine zarar geleceğini iddia eden ABD ile zaman içerisinde bir diplomatik krize dönüşmeye başladı. Nitekim Amerikalı birkaç Senatör, Ankara S-400 alımından vazgeçene kadar Türkiye’ye üreticilerinden biri olduğu F-35 uçaklarının teslim edilmemesini öngören bir yasa tasarısını geçtiğimiz aylarda ABD Kongresi’nin üst kanadı olan Senato’ya sundular.[3] Dahası, üst düzey birçok Amerikalı yetkili Türkiye’yi bu konuda sert bir dille uyardılar. Dolayısıyla, S-400 krizinin önümüzdeki günlerde Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir soruna dönüşmesi bekleniyor. Bu yazıda, filmi biraz geri sararak, bu noktaya nasıl gelindiğini ve bundan sonra neler yapılabileceğini açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’nin Hava Savunma Sistemi Arayışları
Bulunduğu riskli coğrafya nedeniyle yıllardır savunma politikalarına ve askeri teknolojisine büyük önem vermek ve bütçe ayırmak zorunda kalan Türkiye, 2010’lu yılların başında hava savunmasını geliştirmek için yabancı menşeli bir füze savunma sistemi almak için çalışmalara başlamıştır. Bu doğrultuda, ilk olarak, 2013 yılı sonbaharında, teknik incelemelerin ardından Çin yapımı HQ-9 (FD-2000) hava savunma sisteminin alınmasına karar verilmiştir. Çin yapımı sistemin avantajı, Ankara’ya “teknoloji transferi” sağlayarak, ileride Türkiye’nin kendi “yerli ve milli” füze savunma sistemini üretmesine olanak sağlayacak olmasıydı. Ayrıca Çinli şirket, Dr. Sıtkı Egeli’ye göre, Ankara’ya maliyet anlamında da oldukça cazip bir teklif sunmuştu.[4] Ancak bir NATO üyesi olan Türkiye’nin, NATO’nun en güçlü ülkesi ABD nezdinde çeşitli eleştirilere konu alan ve tehdit algılamalarında üst sıralarda yer alan Çin’den füze savunma sistemi alacak olması Batı kamuoyunda çeşitli endişelere neden olmuş, nitekim Amerikalı ve Avrupalı şirketlerin Ankara’ya yönelik uyarı ve tehditlerinin ardından[5], Türkiye, bu kararından vazgeçtiğini duyurmuştur.[6]

Türkiye’nin bu dönemde Çin yapımı HQ-9 (FD-2000) hava savunma sistemini tercih etmesinin sebebi, -Türk tarafının iddialarına göre[7]- ABD’nin o dönemde (Barack Obama dönemi) Ankara’ya Patriot sistemlerini satmak istememesiydi. Hatta ABD ve Almanya, Suriye’den gelebilecek tehditlere karşı 2013 yılında Türkiye’de konuşlandırılan ve NATO kapsamında Malatya-Kürecik’teki askeri üste bulunan Patriot sistemlerini de 2015 yılında geri çekme kararı almışlardı.[8] İtalyan-Fransız yapımı Eurosam ve Rus yapımı S-400’ler ise, o dönemde, “teknoloji transferi” imkânı sağlamadıkları ve yüksek maliyetleri nedeniyle tercih edilmemişti.[9] Geçen uzunca bir sürenin ardından, Ankara, 2017 yılı ortalarında Rusya ile S-400’ler konusunda anlaşmaya varıldığını ve karşılıklı imzaların atıldığını dünyaya ilan etti.

S-400 Krizinde Bugüne Nasıl Gelindi?
Türkiye’nin hava savunma sistemi konusunda Rus yapımı S-400’leri tercih etmesi, ilk günden itibaren ABD ve Batı kamuoyunda endişeyle karşılanmış[10], ancak bu yöndeki eleştiriler son döneme kadar yüksek sesle ifade edilmemiştir. Türkiye’nin S-400’leri tercih etmesi, kuşkusuz, 2015 yılında yaşanan “jet krizi” ve 2016 yılında Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi ardından, Ankara’nın Moskova ile yaşadığı krizleri aşmak konusundaki isteğini göstermek için aldığı kesin bir iradeyi ortaya koymaktadır. Ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir röportajında, Rus lider Vladimir Putin’in kendilerine kredi ve faiz anlamında da olumlu şartlar sunduğunu ifade etmiştir.[11] İki ülkenin enerji sektöründe giderek derinleşen işbirliği (Ankara, doğalgaz alanında Rusya’ya yüzde 60 seviyelerinde bağımlı durumdadır) ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından Rusya’nın Ankara’ya ilk destek veren ülke olduğu da hatırlanırsa, AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın S-400’ler konusunda neden bu kadar kararlı olduğu daha iyi anlaşılabilecektir.

ABD ise, bu konudaki muhalefetini zaman içerisinde giderek sertleştirmiş ve bu konuyu son haftalarda ikili ilişkilerdeki en önemli pürüz maddelerinden birisi haline getirmiştir. S-400’ler konusunu Türkiye'nin ortak üreticilerinden olduğu F-35’ler için bir ön şart haline getiren ABD, Ankara’nın itirazlarına rağmen bu pozisyonunu değiştirmemiş ve Türkiye’ye yönelik uyarılarını giderek daha da sertleştirmiştir. Bu uyarıları sıralamak gerekirse; ABD Başkan Yardımcı Mike Pence[12], ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi olması için Başkan Donald Trump tarafından seçilen ve Kongre onayı beklenen David Satterfield[13], ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo[14] ve son olarak da Amerikan Dışişleri Bakanlığı danışmanlarından John Sitilides[15] bu konuda oldukça sert açıklamalar yapmışlardır.

Uzmanlardan Farklı Görüşler
Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Soner Çağaptay, Türkiye’nin bu kararda ısrarcı olması durumunda ABD’nin F-35’ler konusunda mutlaka bir yaptırıma yöneleceğini iddia ederek, olayı “kusursuz bir fırtına” (perfect storm) öncesine benzetmiştir.[16] Çağaptay, ayrıca Ankara’nın S-400’leri NATO sistemine entegre edemeyeceği için Avrupa veya ABD’den yeni bir hava savunma sistemi almak zorunda kalacağını; bunun da Türkiye ekonomisine büyük bir yük getireceğini söylemiştir. ABD Kongresi’nin ilerleyen aylarda Ankara’ya yönelik ciddi yaptırımlara yönelebileceğini iddia eden Çağaptay, ayrıca her iki tarafta da birbirlerine karşı kızgınlık ve hiddet olduğunu vurgulamıştır. 

Gazeteci-yazar Murat Yetkin, Ankara’nın S-400 tercihinin kesinlikle ABD’ye kızgınlıkla alınmadığını ve Türkiye’nin kısa vadede kaynaklanan güvenlik risklerini gidermek nedeniyle böyle bir alıma karar verdiğini yazmıştır.[17] Ancak Yetkin, daha çok Suriye’den kaynaklanan bu tehditler karşısında S-400’lerin harekete geçip geçmeyeceğinin belirsiz olduğunu da sözlerine eklemiştir.

Bu konuda önemli çalışmalar yapan İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Sıtkı Egeli, Türkiye’nin S-400’ler sayesinde NATO’dan bağımsız bir hava ve füze savunması yeteneğine ulaşacağını belirterek, NATO’nun füze güvenlik şemsiyesinin Türkiye’nin doğusunu ve güneydoğusunu kapsamadığını yazmış ve bu nedenle de S-400 alımını hararetle desteklemiştir.[18]

Alman Marshall Fonu (German Marshall Fund) adlı Amerikan düşünce kuruluşunun Ankara Ofisi Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı, S-400 konusunun ilerleyen haftalarda büyük bir krize dönüşeceğini öngörerek, bu konunun Türkiye ekonomisine de olumsuz yansımaları olacağını söylemiştir.[19]

Gazeteci Serdar Turgut ise, ABD’nin bu konudaki argümanlarının geçerli olmadığını iddia ederek, Pentagon'dan emekli Amerikalı emekli bir askerle yaptığı görüşmeden sonra S-400’lerin NATO açısından herhangi bir güvenlik riski taşımadığı görüşüne ulaştığını yazmış ve ABD’yi bu konuda doğruyu söylememekle itham etmiştir.[20]

S-300 Savunma Sistemine Sahip NATO Ülkeleri
Bu noktada hatırlatılması gereken önemli bir konu ise, NATO üyesi üç ülkenin daha (Bulgaristan, Yunanistan ve Slovakya) Rus yapımı hava savunma sistemlerinden olan S-300’e sahip oldukları gerçeğidir.[21] ABD’nin bu ülkelerin S-300 sistemine sahip olmalarını sorun etmezken, sadece Türkiye’ye yönelik böyle bir itiraz süreci içerisine girmesi, kuşkusuz, Ankara’nın öfkesini daha da arttırmaktadır. Ancak EDAM Başkanı Sinan Ülgen gibi bazı uzmanlar, S-400’lerin S-300’lerden çok daha sofistike yapıda olduğu, Türkiye’nin bu sistemleri NATO yapısı içerisinde verimli kullanamayacağı ve ABD ve NATO’nun bu konudaki endişelerinin haklı olduğu görüşündeler.[22] Ayrıca Yunanistan’ın S-300’leri satın alması, hatırlanırsa, büyük ölçüde Türkiye’nin etkisiyle olmuştur. Zira o dönemde (1998-1999) Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya’dan bu sistemi almasını engellemek isteyen Türkiye, Yunanistan’ın S-300’leri Kıbrıs’tan hemen satılır satılmaz almasına neden olmuştur. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise, Türkiye’nin S-400 alımı ile ilgili olarak yapılan tartışmalara, “Hangi teçhizatı alacağı NATO üyesi ülkenin kendi kararıdır” açıklamasını yaparak katkıda bulunmuş ve Türkiye'ye bir anlamda destek vermiştir.[23]

Türkiye'nin Önündeki Seçenekler
Ankara’nın bu noktadan sonra S-400'ler konusunda benimseyebileceği politika tercihleri şu şekilde listelenebilir:

ü  Ankara, ABD’den gelen eleştirilere rağmen Rusya’dan S-400’leri satın alır ve bunu NATO’dan bağımsız olarak kendi ulusal güvenlik konsepti doğrultusunda belirli bölgelerde (Mersin-Akkuyu Nükleer Tesisi civarı ve Türkiye’nin güney, doğu ve güneydoğusu ilk akla gelen seçeneklerdir) konuşlandırır. Bu durumda, Türk-Amerikan ilişkileri yeni bir gerginlik sürecine girebilir ve hatta NATO-Türkiye ilişkileri de bu süreçte zarar görebilir. Ayrıca F-35’lerin Türkiye’ye teslimatı konusunda Washington sorun çıkarabilir.

ü  Ankara, S-400’leri Rusya’dan satın alır almaz üçüncü bir ülkeye (Katar, Suudi Arabistan ve Hindistan gibi seçeneklerin olduğu yazılmaktadır) satabilir. Böylece, Rusya ve Türkiye herhangi bir maddi kayba uğramadığı gibi, NATO-Türkiye ve ABD-Türkiye krizleri de önlenmiş olur ve Türkiye’nin F-35 programına ortaklığı sorunsuz devam eder.

ü  Türkiye, Rusya ile S-400 anlaşmasını iptal eder ve ABD’den Patriot sistemini satın almayı deneyebilir. Ancak her ne kadar ABD bu konuda olumlu sinyaller verse de[24], Patriot satışının henüz bir garantisi yoktur. Dahası, Rusya’ya ödemelerin yarısı yapıldığı için, bu ihtimalde, Ankara, büyük bir ekonomik kayba uğramış olur.

Şu an için gözüken, Türk Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile birkaç gün önce bir araya geldiğinde söylediği üzere[25], Türkiye’nin S-400’ler konusunda ısrarcı olacağı ve bu konuda herhangi bir geri adım atmayacağı şeklindedir. Hatta Çavuşoğlu, ABD’nin Patriot konusunda olumlu adım atmaması durumunda, Rusya’dan yeni bir S-400 sistemi daha satın alabileceklerini de açıklamış[26] ve bu şekilde ABD’ye açık bir mesaj iletmiştir. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise, daha birkaç saat önce Beyaz Saray’da Başkan Donald Trump’la görüşmüş ve bu konuda Türkiye’nin itirazlarını Başkan’a ilettiklerini ve onun da kendisini makul bir şekilde dinlediğini açıklamıştır.[27] Dolayısıyla, Türkiye’nin bu konuda ısrarcı davranacağı ve bu nedenle F-35’ler ve genel olarak Türk-Amerikan ilişkileri açısından zor bir döneme gireceğimizi öngörmek gayet mümkündür. Bu noktada Ankara'nın politikalarını mevcut sözleşmeler ve uluslararası hukuk çerçevesinde koordine etmesi ise elzemdir.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ




[7] Örneğin, bu konuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı bir tv programında “” demiştir. Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=20h4LIpTTnU.
[9] Ancak Avrupa ile savunma sanayii işbirliğinin gelişmesini isteyen Türkiye, füze savunma sistemi dışında füze teknolojisi konusunda İtalyan-Fransız konsorsiyumu Eurosam’la -füze teknolojisi konusunda- geçtiğimiz aylarda başka bir anlaşma yapmıştır. Bakınız; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42579445.
[24] ABD, bu konuda Türkiye’ye S-400’lerden vazgeçmesi şartıyla Patriot sistemini önermiş, ancak bu öneri Ankara tarafından reddedilmiştir. Bakınız; https://tr.euronews.com/2019/03/01/turkiye-abd-nin-sartli-patriot-teklifini-reddetti.


6 Nisan 2019 Cumartesi

Doç. Dr. Ozan Örmeci, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerini Bulgarian National Radio İçin Yorumladı


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, Türkiye'de düzenlenen 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ilk sonuçlarını Bulgarian National Radio (Bulgaristan Radyosu) kanalından Marian Karagyozov'a değerlendirdi. Örmeci, seçim sonuçlarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi AK Parti için henüz bir son anlamına gelmediğini belirttiği röportajında, anamuhalefet partisi CHP'nin başarılı adaylar seçerek ve ekonomik krizin etkisiyle İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirleri kazanmayı başardığını ve önemli bir atılım gerçekleştirdiği vurguladı. Aşağıdaki linklerden bu röportaja ulaşabilirsiniz.

Bulgarian National Radio

Academia

Doç. Dr. Ozan Örmeci, Bilgesam Diplomasi Akademisi'nde 'Fransa Dış Politikası ve Macron Dönemi' Konulu Bir Konuşma Yaptı


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 6 Nisan 2019 tarihinde Bilgesam Diplomasi Akademisi kapsamında “Fransa Dış Politikası ve Macron Dönemi” konulu bir konuşma yaptı. Altınbaş Üniversitesi’nde düzenlenen programa birçok Türk akademisyen ve uzmanla birlikte davet edilen Örmeci, köklü bir dış politika geleneği olan Fransa’nın Emmanuel Macron döneminde izlediği dış siyaseti analiz etmeye çalıştı. Örmeci, konferans sonrasında Bilgesam Yayınları tarafından basılan “Fransa Siyaseti ve Dış Politikası” adlı kitabını dinleyiciler için imzaladı.

















2 Nisan 2019 Salı

Les élections municipales en Turquie 2019 : L’AKP a perdu dans les trois plus grandes villes


Les électeurs turcs ont voté pour choisir les nouveaux maires de 81 villes dans le pays dimanche  31 mars 2019. Le parti islamo-conservateur qui dirige la Turquie depuis 2002, l’AKP (Parti de la Justice et du Développement) a remporté 44.42 % des voix et a fini l’élection le premier parti comme toujours. L’AKP a remporté 39 villes au total. Le parti social-démocrate et séculaire, le CHP (Parti républicain du peuple) est devenu le deuxième comme d’habitude avec 30.07 % des voix et a gagné l’élection dans 21 municipalités. Alors à la première impression, on peut dire qu’il n’y a pas un changement grave pour la politique turque parce qu’il y a encore 14 points de différence entre l’AKP et le CHP. Mais le fait choquant pour ces élections c’est la perte de l’AKP des deux plus grandes villes de la Turquie Istanbul et Ankara. Le CHP a réussi à gagner les trois plus grandes villes développées dans le pays (Izmir aussi) avec des candidats jeunes comme Ekrem İmamoğlu et Tunç Soyer. 
Les résultats d’élection

Le MHP (Parti d’action nationaliste), parti de droite et ultranationaliste, a eu 7.25 % des voix et a réussi à gagner dans 11 villes. Le Bon Parti (İYİ Parti) a remporté 7.46 % des voix mais a gagné aucune municipalité. Le parti pro-kurde, le HDP (Parti démocratique des peuples) a remporté seulement 4.22 % des voix cette fois-ci et a réussi à gagner 8 municipalités. On doit dire que comme le MHP, le Bon Parti et le HDP ont fait des pactes électoraux avec l’AKP ou le CHP, leur vrai potentiel de vote est beaucoup plus important. En plus, à Tunceli, le candidat du parti communiste turc (TKP), Fatih Mehmet Maçoğlu a gagné. A Kırklareli aussi, le candidat indépendant Mehmet Siyam Kesimoğlu a été élu.  

La carte électorale

La plus grande surprise a eu lieu à Istanbul, le cœur économique de la Turquie. Le candidat de CHP, Ekrem İmamoğlu a été élu contre le candidat favori de l’AKP, Binali Yıldırım. C’était une victoire historique comme les maires d’Istanbul venaient toujours des partis islamistes depuis 1994. İmamoğlu était un politicien inconnu il y a trois mois mais maintenant il est l’un des acteurs politique plus importants de la Turquie car il va diriger Istanbul ; une ville plus grande (en puissance économique et en population) que beaucoup de pays en Europe. A Ankara, le CHP a gagné avec Mansur Yavaş, un candidat nationaliste venant de la tradition politique de MHP. A Ankara aussi, les islamistes étaient au pouvoir depuis 1994. Mais la victoire de Mansur Yavaş n’est pas une surprise du tout car le choix Mehmet Özhaseki (l’ex maire de Kayseri) était une faute. Les électeurs turcs insistent pour des candidats locaux spécialement pour les élections municipales. Alors l’AKP a donné Ankara sur un plateau. A Izmir aussi, le CHP a eu une victoire comme toujours. Le candidat de CHP, Tunç Soyer a remporté presque 58 % des voix et a gagné facilement contre Nihat Zeybekçi. Le CHP a aussi gagné des villes importantes et développées comme Mersin, Adana, Antalya, Hatay, Muğla, Aydın et Eskişehir. Le parti social-démocrate et séculaire a aussi réussi à progresser dans la région de la mer noire en gagnant les municipalités de Sinop, Ardahan et Artvin.

Les nouveaux maires de CHP : Tunç Soyer, Mansur Yavaş et Ekrem İmamoğlu

Quand on fait l’analyse des élections locales en Turquie, on doit dire que le CHP est le seul vainqueur des élections en temps que parti pro-séculaire et pro-européen qui a gagné le contrôle des villes les plus développés et a donné un signal fort pour devenir le premier parti aux prochaines élections présidentielle et parlementaire. L’AKP a perdu beaucoup de prestige après avoir été battu à Istanbul et Ankara, mais avec le MHP, Monsieur Erdoğan protège encore sa base électorale de 52 %. Le journal français Le Monde a expliqué la chute d’Erdoğan avec la phrase « L’électorat a tiré les oreilles de l’AKP ». La crise économique et la dévaluation de la livre turque sont les causes de la réaction de l’électorat contre Monsieur Erdoğan et son parti. Mais Erdoğan a encore 4 années au palais présidentiel à Ankara et selon le calendrier politique régulier et s’il peut améliorer l’économie turque, il est toujours le candidat favori contre les candidats potentiels de CHP comme Kemal Kılıçdaroğlu ou Muharrem İnce. La chute du parti pro-kurde le HDP n’est pas une coïncidence car l’état turc veut diminuer l’effet de ce parti et l’absence de Selahattin Demirtaş a été ressentie fortement. Le MHP a augmenté le nombre des villes dirigées mais ce parti doit toujours supporter un candidat fort aux élections présidentielles à cause de sa base électorale limitée. Les élections ont assuré les sièges des leaders de quelques partis : Monsieur Kemal Kılıçdaroğlu pour le CHP et Monsieur Devlet Bahçeli pour le MHP. Mais les délégués du Bon Parti peuvent changer leur leader Madame Meral Akşener pour l’élection prochaine car le parti n’a pas pu faire l’évènement qu’elle a promis.


Monsieur Erdoğan est en difficulté maintenant

Le résultat de ces élections peut obliger Monsieur le Président à limiter l’opération militaire qu’il a annoncé dans quelques mois contre les militants kurdes de PYD et YPG en Syrie. Les opérations militaires de l’armée turque sont toujours appuyées par le peuple turc mais pendant une crise économique, les dépenses militaires en augmentant peuvent causer des réactions. La Turquie doit aussi réajuster sa politique étrangère attentivement, pendant cette nouvelle période, avec les Etats Unis, l’Union Européenne et la Russie. Une solution politique à la crise syrienne sera le point culminant pour Ankara pour recommencer son élargissement économique. Dernierement, les élections municipales en Turquie ont montré que la démocratie turque est encore vivante.

Correcteur d'orthographe et de grammaire: Françoise Barere Yörük

Dr. Ozan ÖRMECİ 


1 Nisan 2019 Pazartesi

Turkey’s 2019 Local Elections: AK Parti Lost Three Big Cities


Turkey’s 2019 local elections took place on March 31, 2019 Sunday in a relatively peaceful atmosphere. Except for deadly local feuds in Malatya[1] and Gaziantep[2], no serious clashes happened and elections were organized in a free and fair manner. The voting turnout rate was high (84.52 %) as usual.[3] Turkey’s governing (2002-) -Islamist-oriented- right wing AK Parti (Justice and Development Party) took 44.42 % of the total votes, whereas the main opposition party -pro-secular and social democratic- left wing CHP (Republican People’s Party) garnered 30.07 % of the votes. It seems like electoral coalitions helped these two parties to monopolize the left (it is widely associated with secularism in Turkey) and the right wing politics in the country. However, AK Parti lost three most populated and developed cities of Turkey; Istanbul, Ankara and Izmir, a serious blow to President Erdoğan’s power and a new hope for the opposition.


Election results[4]

Election results show that Turkey’s economic slowdown in recent months and increasing authoritarian practices of President Erdoğan’s government reduced his party’s voting rates in urbanized and more secular parts of the country. In my opinion, AK Parti also made some mistakes in choosing appropriate candidates. For instance, they chose Mehmet Özhaseki as their candidate in Ankara (a successful municipal leader coming from Kayseri) against a local politician of Ankara and former municipal leader of Ankara’s Beypazarı district Mansur Yavaş and eventually lost the election. However, AK Parti was still able to keep its superior and unchallenged position in Turkish politics thanks to its electoral coalition with the Turkish nationalist MHP (Nationalist Action Party) and loyal electoral base supporting the party and its undisputed leader Recep Tayyip Erdoğan for cultural (strong Islamist cultural identity of Turkish people) and historical reasons (opposition to CHP’s authoritarian single-party period and left-wing politics due to Cold War legacy). AK Parti won 39 of 81 Turkish cities, whereas CHP won in 21 cities. MHP took municipalities of 11 cities with 7.25 % of the total votes and pro-Kurdish HDP (Peoples’ Democratic Party) won in 8 municipalities with only 4.22 % of the votes. CHP’s electoral coalition partner İYİ Parti (Good Party) on the other hand took 7.46 % of the votes and became the third largest party in Turkey, but could not win a municipality in any of 81 Turkish cities. These three parties’ (MHP, HDP and İYİ Parti) voting rates should not be misleading; because these parties engaged in electoral coalitions and supported AK Parti (MHP made an electoral pact with AK Parti) or CHP (İYİ Parti made an electoral pact with CHP and HDP supported CHP candidates in many cities) in most of the cities. Lastly, Islamist Saadet Partisi-SP (Felicity Party) took 2.68 % of the votes and the left wing Demokratik Sol Parti-DSP (Democratic Left Party) had 0.99.

Electoral map[5]

The biggest shock for the governing AK Parti is of course the loss of Istanbul, the economic capital of Turkey (although the final result is not declared yet, Provincial Electoral Board of Istanbul declared İmamoğlu as the winner). In Istanbul, both parties chose very good candidates; AK Parti convinced former Prime Minister and the speaker of Turkish Parliament Binali Yıldırım and CHP chose the young municipal leader of Beylikdüzü, Ekrem İmamoğlu. The race was very tight in Istanbul and only a few thousand votes determined the winner. İmamoğlu won the election slightly in a shocking manner. Both candidates declared their victory on the night of the elections. However, on Monday all votes are counted and it was found out that Ekrem İmamoğlu won the election. Mr. İmamoğlu took Istanbul municipality from the hands pro-Islamist parties after 25 years and made history. Both candidates had around 48.70 % of the votes. İmamoğlu achieved this unexpected success with his humble personality and popular image of an honest, bright and conservative young politician. His success at Beylikdüzü municipality also convinced many voters that he could rule Istanbul better than AK Parti candidate Binali Yıldırım. In addition, İmamoğlu conducted a very good and virtuous electoral campaign; he never tried to defame AK Parti or his rival Binali Yıldırım, but rather he tried to present himself and explain his projects to the voters. It should not be forgotten that İmamoğlu was nobody for most of the Istanbul residents just three months ago. This shows the success of his electoral campaign. The loss of Istanbul is a serious damage to AK Parti since controlling Istanbul municipality also means ruling an important segment of the Turkish economy thanks to construction licenses and rents.

Ekrem İmamoğlu

In Ankara also, the official capital and the second biggest city of Turkey, CHP’s Turkish nationalist candidate Mansur Yavaş defeated AK Parti’s candidate Mehmet Özhaseki with 50.09 % of the votes against 47.06 % and made a historical win by taking the capital of Turkey from the hands of Islamist parties after 25 years. Mansur Yavaş was able to do this by unifying pro-secular left wing and Turkish nationalist voters with his unique political identity as a secular and modern politician supporting the local development and coming from MHP background. Moreover, AK Parti’s strategy of slandering Mansur Yavaş for personal issues in the last few days of the election backfired. Ankara voters did not approve the negative campaigning methods implemented by AK Parti officials including President Erdoğan, Mehmet Özhaseki and Ömer Çelik. Although the loss of Istanbul and Ankara will not pose a critical threat to AK Parti and President Erdoğan’s power in the short run, if the economic slowdown continues, call for early Presidential and parliamentary elections (Presidential and parliamentary elections will be organized in Turkey in 2023 according to regular schedule) might be increased in the following months and years.

Mansur Yavaş

In Izmir, CHP won a landslide victory with left wing candidate Tunç Soyer’s 58.02 % of the votes against AK Parti’s former Economy Minister Nihat Zeybekçi’s 38.62 %. Tunç Soyer was the successful mayor of Izmir’s Seferihisar region; so, his success should not be considered as a surprise. The loss of three big cities of Turkey should be a strong signal to President Erdoğan and his party about increasing the economic performance of the government and liberalizing the political regime. Turkey is now considered as an unfree country by many political observers due to harsh treatment of Turkish and international journalists in addition to opposition voices by the Turkish State. The negative trend in three big cities should be alarming for President Erdoğan for the next Presidential and parliamentary election as well since almost all important political developments in Turkey first start in big cities (Istanbul mainly) and then spread to other parts of Anatolia. In addition, it seems like the survival (bekâ in Turkish) rhetoric of the government was not approved by all Turkish voters and Turkish people clearly showed their preference of economic development rather than military expeditions to the government. In this conjuncture, Turkey’s military operation towards the eastern side of the Euphrates River in Syria against YPG-PYD groups might rather be limited and Turkey could try to solve the Syrian crisis by working closely with Russia, Iran and other international powers via focusing on political and diplomatic solutions rather than military ones. However, since Turkish nationalist MHP is acting like the coalition partner of the AK Parti government, President Erdoğan will have to convince Russia and Iran for the territorial integrity and unitary state structure of Syria in order to keep MHP support. Although the loss of three big cities is a serious challenge to AK Parti’s power as well as a loss of prestige for President Erdoğan, we should not forget that President Erdoğan has still 4 years of tenure in the office until the next election. So, Erdoğan might still want to take risks in Syria in order to eradicate terrorist groups completely despite the fact that this might increase risks for the fragility of Turkish economy.

Tunç Soyer

If we look at other important cities, in Antalya, another surprise took place and CHP’s Muhittin Böcek defeated AK Parti’s candidate and previous municipal leader Menderes Türel with 50.63 % of the votes against 46.27 %. AK Parti's Islamist identity was the main cause of this defeat in the summer tourism capital of Turkey although Menderes Türel himself was a popular and successful mayor. In Tunceli, Turkish Communist Party’s (TKP) candidate Fatih Mehmet Maçoğlu won the election with 32.37 % of the total votes and became the first communist municipal leader in Turkish history. In Kırklareli, an independent candidate, former CHP mayor Mehmet Siyam Kesimoğlu was elected with 37.53 % of the votes. In addition, CHP made an important progress in Black Sea (Karadeniz) region by winning in Sinop, Artvin and Ardahan but lost Giresun to AK Parti. CHP also won in important metropolis cities including Adana, Mersin, Burdur and Hatay. Lastly, AK Parti took Şırnak, Ağrı and Bitlis from HDP, other surprise takeovers.

President Erdoğan’s power is still unchallenged, but the loss of three big cities is a serious loss of prestige and power

Finally, Turkey’s 2019 local elections was an important test for Turkish politics and it showed that the majority of Turkish people are modern and rational individuals who look at their life standards and economic situation first rather than nationalist or religious (Islamist) ideals. In addition, President Erdoğan’s polarization methods did not work this time and CHP made an important progress by winning in Ankara and Istanbul and increasing its votes above 30 %. From now on, President Erdoğan will try to straighten up things in the country to save his government. He has to recover the economy first by preventing Turkish lira’s devaluation and creating new jobs, and then he should find a solution to Syrian crisis by working closely with all international powers. Another difficult task for President Erdoğan is to calibrate Turkish foreign policy carefully between United States, Russia and European Union. As far as I am concerned, President Erdoğan might try to make an autocritique of his policies and to rejuvenate his party’s cadres after this election. One thing is for sure: President Erdoğan’s power is still unchallenged (AK Parti and MHP’s joint votes still make 51-52 %) and the rise of CHP in this election does not mean that a CHP candidate could win a Presidential election against Erdoğan (CHP and İYİ Parti’s joint votes reach only 37-38 %). Another important lesson from this election is that pro-Kurdish HDP is weakened with the Turkish State’s collaborative efforts motivated by this party’s links with terrorist groups and without its charismatic leader Selahattin Demirtaş, HDP lost a lot of its power. Interestingly, President Erdoğan commented the election result as a success and pointed out AK Parti’s progress in densely Kurdish populated Turkey’s southeastern Anatolian cities (such as Şırnak, Ağrı and Bitlis) while not mentioning the loss of Ankara and Istanbul. CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu on the other hand commented the result as a victory for Turkey rather than CHP and thanked his electoral coalition partner İYİ Parti’s leader Meral Akşener. It seems like the gaining of three big cities will secure Kılıçdaroğlu’s seat as the chair of CHP until the next election. MHP leader Devlet Bahçeli also guaranteed to keep his seat with these results. However, İYİ Parti might choose another leader in the coming months since the party underperformed in these elections and could not gain any municipality in 81 cities.


Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] https://t24.com.tr/haber/sandik-musahitleri-arasinda-kavga-cikti-olu-ve-yaralilar-var,814767.
[2] https://www.cnnturk.com/video/turkiye/gaziantepte-muhtarlik-kavgasi-3-olu-1-yarali.
[3] Statistical information is taken from http://secim.ntv.com.tr/ and https://www.cnnturk.com/.
[4] Taken from http://www.cnnturk.com.
[5] Taken from http://secim.ntv.com.tr/.