28 Şubat 2012 Salı

Son Darbe: 28 Şubat


Politik Psikoloji Derneği web sitesinde yayınlanan "Son Darbe: 28 Şubat" adlı makaleme ulaşmak için lütfen buraya tıklayınız. 

Dr. Ozan Örmeci


24 Şubat 2012 Cuma

Eğitim Sistemindeki Değişiklikler


Eğitim sistemi bir ülkenin geleceğinin belirleyicisi olacak milyonların yetişmesini sağlayan çok önemli bir konudur. Eğitim sistemi konusunda 10 yıllık AKP iktidarında yapılan değişiklikler Türkiye’de eğitim sistemini bir yapboz oyununa çevirmiştir. Bunu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada kabul etmiş ve Türkiye’deki eğitim sisteminin OECD ülkeleri arasında iyi bir konumda olmadığına dikkat çekerek “Gençlerin liseyi bitirmelerini zorunlu kılacak bir yapıyı kurmamız gerekir” demiştir. En son gündeme gelen yasa teklifi de Türkiye’deki eğitim sisteminin sorunlarını çözmekten ziyade sorunu daha da karmaşık hale getirecek niteliktedir.

2010 yılının Kasım ayında yapılan 18 Milli Eğitim Şurası’nda hiçbir bilimsel temele dayanmadan, herhangi bir plan-program yapılmadan kabul edilen ve geçtiğimiz gün Meclis’e yasa teklifi olarak verilen yeni sisteme göre eğitim süresi; 1 yıl okul öncesi eğitim, 4 yıl temel eğitim, 4 yıl yönlendirme ve ortaöğretime hazırlık eğitimi, 4 yıl ortaöğretim olmak üzere zorunlu eğitim olmak üzere top 13 yıl olacaktır. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in bizzat kendi ağzından yaptığı “12 yıllık eğitim için fiziki altyapı yetersiz, sistemi uygulamak yıllar alır” sözlerine rağmen plansız-programsız bir şekilde uygulamaya konulması düşünülen bu sistem birçok açıdan hatalı ve sakıncalıdır.

Sivil siyasetin senelerce yapmaya yanaşmadığı ve bir nevi asker zoruyla 28 Şubat döneminde kabul edilen 8 yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması doğru bir adımdır. Ancak bu sistemde temel gayenin 12 senelik eğitime geçilmesi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sistemin asıl hedefi kamuoyunda da belirtildiği şekilde İmam Hatip Liseleri’ne erken geçilmesini sağlayarak Başbakan’ın sıklıkla bahsettiği “dindar ve kindar” neslin yetiştirilmesidir. Önerilen 1+4+4+4 sistemi Türkiye'de zaten yavaş giden ve sık sık durmak zorunda kalan eğitim trenini tamamen yoldan çıkarmakla eş anlamlıdır. Sekiz yıldır oturmuş bir düzeni böyle alelacele ve kamuoyunda tartışılmadan adeta yangından mal kaçırırcasına değiştirmekte işte bu gizli emeller rol oynamaktadır.

Yasa teklifinde 8 yıl kesintisiz eğitimin bir zararı olarak aynı okul çatısında yaş farklılıkları olan gençlerin bulunması gösterilmektedir. Bu iddia son derece temelsizdir. Farklı yaş gruplarının aynı eğitim kurumunda bulunması öğrencilerin toplumumuzun önemli bir sosyal olgusu olan ağabeylik-ablalık kavramlarıyla tanışmasını sağlamakta ve farklı yaş grupları arasında iletişim sağlayarak öğrencileri sosyal hayata daha kolay alıştırmaktadır.

Yasa teklifinde yer alan öğrencilerin bu sistemle mesleki yeteneklerinin daha kolay keşfedileceği yönündeki iddiaları da şüphelidir. Birçok başarılı eğitim modelinde böyle bir uygulamaya yer verilmediği görülmektedir. Örneğin eğitim sistemindeki başarılarıyla bilinen Finlandiya’da temel eğitim olarak adlandırılan zorunlu eğitim, altı yıl ilköğretim ve üç yıl ortaöğretim birinci devre olmak üzere dokuz yıldır. Zorunlu temel eğitimden sonra 16-19 yaş arasını kapsayan ortaöğretim, genel ve mesleki eğitim olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Finlandiya gibi eğitimle ünlenmiş bir ülkede mesleki eğitime yönelmenin 16 yaşında olduğu düşünülürse yasa teklifinde yer alan iddialar zayıf ve temelsiz kalmaktadır. Bu tarz bir yaklaşım iktidarın başta MİT yasası ve parti-devlet örgütlenmesi olmak üzere etkilendiği Sovyet Bolşevizmi’nden eğitim alanında da etkilendiğini akla getirmektedir. Öğrenciler yeteneklerine göre bir alanda ihtisas yapmaya zorlanmamalı, öğrencilerin gidecekleri yol aileleriyle beraber kendilerinin kararı olmalıdır. Ancak iktidarın yasa teklifinde Sovyet sisteminde olduğu gibi bir devlet yönlendirmesi hatta baskısı olabileceği görülebilmektedir.


Dr. Ozan Örmeci

23 Şubat 2012 Perşembe

Politik Psikoloji Yıllığı Cilt 1


Politik Psikoloji Derneği (PPD) uzmanları olarak dernek çatısı altında yaptığımız çalışmaları derleyerek bir kitap haline getirdik. Barış Platin Yayınları'nın piyasaya sürdüğü "Politik Psikoloji Yıllığı Cilt 1" ile ilgili tüm bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Ozan Örmeci


22 Şubat 2012 Çarşamba

"Arap Baharı Devrim Midir?" konulu söyleşim


20 Şubat 2012 tarihinde İzmir Bostanlı'daki Kedi Kitabevi'nde üstad Melih Ergen moderatörlüğünde gerçekleşen "Arap Baharı Devrim Midir?" konulu bir söyleşiye katıldım. Söyleşinin ardından kitabevinde "Bir Türk Sosyal Demokratı: İsmail Cem" adlı kitabım için bir mini imza günü de düzenlendi. Kedi Kitabevi'ne bu güzel organizasyon için teşekkür ediyorum. Söyleşi ve imza günüyle ilgili tüm bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Ozan Örmeci


Fetih 1453


Çocukluğumdan beri sinemayı çok severim. Sinemanın bir eğlence aktivitesinin ötesinde çok büyük bir endüstri ve aynı zamanda bir ülkenin yumuşak güç (soft power) unsuru olduğuna inanırım. Bu nedenle sıklıkla sinemaya giderim ve özellikle Türk filmlerini gelişmekte olan sinema endüstrimize destek olmak ve bu alanda ne kadar ilerlediğimizi görmek adına hiç kaçırmam. Geçtiğimiz gün de eşimle beraber Fetih 1453 isimli filme gittim. Bu yazıda biraz bu filmden bahsetmek istiyorum.

16 Şubat 2012 günü ilk kez saat 14.53 seansıyla birlikte seyirciyle buluşan Fetih 1453, yönetmen ve yapımcılığını Recep İvedik serisinden tanıdığımız Faruk Aksoy’un yaptığı oldukça büyük bütçeli bir yapım. Aksoy röportajlarında İvedik serisinden kazandığı paraları bu filme yatırdığını ve oyunculardan birçoğuna aylarca süren binicilik ve kılıç kursu aldırmak başta olmak üzere filmle ilgili en ufak detayı dahi atlamadıklarını ifade ediyor. Hakikaten 160 dakika sürmesine ve animasyonlar başta olmak üzere bazı konularda hala Hollywood sinemasının çok gerisinde kalmasına rağmen, film önceki Türk filmlerine kıyasla bütçe ve teknoloji açısından daha üstün bir yapım olarak gözüküyor. Filmin başrollerinde Devrim Evin, İbrahim Çelikkol ve Dilek Serbest yer alıyorlar. Film, tarihten çok iyi bildiğimiz şekilde babası II. Murat’ın ölümü üzerine tahta çıkan Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u fethini ve Fatih Sultan Mehmet olmasını konu alıyor. Bugüne kadar ciddi anlamda hiçbir filmi çekilmemiş böylesi önemli bir olayı konu almak ticari açıdan ve aynı zamanda sinemamızın prestiji bakımından son derece önemli bir olay. Film için de gerçekten emek verildiği ve uğraşıldığı görülebiliyor. Ancak yine de filmle ilgili bazı eleştirilerimi sıralamak isterim. Öncelikle film için hazırlanan onca emeğe rağmen filmin anlatım diliyle ilgili bir sıkıntı mevcut. Küreselleşme çağında dünya çapında ilgi gören bir film yapabilmek, tarihe geçecek önemli bir eser bırakabilmek için bizim sinemacılarımız ve genel olarak sanatçılarımızın da mutlaka evrensel nitelikte bir anlatım üslubu geliştirmeleri şart. İstanbul’un fethi olayını ülkemizdeki milliyetçi-muhafazakâr çoğunluğun istediği şekilde kendimizi pohpohlayan, Bizans’ı ve Batı’yı kötü gösteren, her konuda kendimizin haklı olduğunu düşündürten bir şekilde çekmek ülke içerisinde bir sempati ve gişe başarısı getirebilir. Ancak Türk’ün Türk’e propagandası olarak nitelendirilebilecek bu içi boş milliyetçilik yerine, olaya daha akademik ve nesnel yaklaşabilen, İstanbul’un fethini sadece Türklerin tarihi bir zaferi değil de, dünyada etkileri olmuş çok önemli bir tarihi olay olarak anlatabilen bir film yapılsa, eminim film dünyada da seyirci bulabilir ve böylelikle Türkiye’nin hem ekonomik, hem de sinema sektörünün gelişmişliğinin propagandası anlamında çıkarları çok daha iyi savunulabilirdi. Ancak burada Aksoy’un fazlasıyla kolaya kaçtığını ve sadece iç pazara yönelik, evrensellik iddiası son derece zayıf bir üslup benimsediğini gördüm. Fatih Sultan Mehmet gibi kendisini yeni bir Roma imparatoru olarak gören bir lideri bu sınırlı üslupla anlatmak benim açımdan doğru olmamıştı, dahası milliyetçilik ve yurtseverlik açısından da sonuçları evrensellik iddiasındaki ve tüm dünyada izlenen bir film kadar olumlu olmayacaktı.

Yine de büyük bütçeli aksiyon ve tarihi filmler açısından hala emekleyen sinema sektörümüzde önemli bir dönüm noktası olan bu filme destek olmak ve eksikliklerini belirterek çok daha iyi filmlerin yapılmasına katkıda bulunmak lazım. Türk dizilerinin Orta Doğu ülkelerinde gösterildiği ve Arap Baharı sürecine katkıda bulunarak Türkiye’nin bir yumuşak güç unsuru haline geldiğinin iddia olunduğu günlerde, sinema filmlerimizin de sadece iç pazara değil, dış pazara ve dünyaya yönelik mesajlar içeren çok daha kaliteli ve büyük iş yapan yapımlar olmasını bekliyoruz. Nuri Bilge Ceylan gibi kendi kulvarında dünya çapında işler yapan bir auteur yönetmenimizin yanında, filmleri Amerika’da, Avrupa’da gösterilebilecek olan ve dünyayı büyüleyen yönetmen ve oyuncularımızın olmasını istiyoruz. Sevgiyle kalın.


Dr. Ozan Örmeci



18 Şubat 2012 Cumartesi

Arap Baharı Devrim Midir?


18 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan iktidar karşıtı kitlesel gösterilerin, 2011 yılı içerisinde Mısır, Libya, Suriye başta olmak üzere Cezayir, Bahreyn, Ürdün, Yemen ve Lübnan gibi Arap dünyasının başlıca ülkelerinde yol açtığı halk ayaklanmalarına siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatüründe Arab Spring (Arap Baharı) adı verilmiştir. Bu terimin ortaya çıkışında 1968’de Çekoslovakya’daki Sovyetler Birliği karşıtı halk ayaklanmalarına verilen isim olan Prag Baharı’ndan (Prag Spring) esinlenildiği tahmin edilmektedir. Arap Baharı 2011 yılı içerisinde Tunus, Mısır ve Libya’da (iç savaş ve NATO bombardımanı sonrasında) iktidar değişikliklerine neden olmuş, şimdilerde de Suriye’de ülkeyi ciddi bir iç savaşın ve olası rejim değişikliğinin eşiğine getirmiştir.

Arap Baharı’na ilk reaksiyon veren (Libya politikası bir istisna olarak değerlendirilebilir) ve bazı otoritelere göre bu sürecin en kazançlı çıkan ülkelerinden olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış İşleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, “Arap Uyanışı” olarak nitelediği Arap Baharı’nı, 20. yüzyıl ve devamındaki üç büyük depremden biri olarak tanımlamıştır. Davutoğlu’na göre birinci deprem Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle gerçekleşen jeopolitik depremdir. İkinci deprem 11 Eylül saldırıları sonrası tüm dünyada meydana gelen güvenlik politikaları depremidir. 21. yüzyıl başlarındaki üçüncü deprem ise Arap Baharı veya Arap Uyanışı’dır. Davutoğlu’na göre bu süreç Orta Doğu bölgesindeki Soğuk Savaş artığı rejimlerin tasfiyesi sonucunu doğuracak ve zamanın akışını normalleştirecektir.

Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Arap Baharı’na dair olumlu algılamasına dayanak olabilecek önemli veriler elimizde mevcuttur. Hakikaten Arap Baharı süreci diktatörlüklerin ani ve şiddetli halk hareketleriyle yıkılması ve sivil özgürlüklerin arttırılması bakımından Arap coğrafyasındaki geç kalmış Fransız Devrimleri olarak nitelendirilebilir ve olumlu algılanabilir. Bu süreç sonunda Tunus ve Mısır’da barışçıl iktidar değişimi ve serbest seçimler yaşanmış ve yeni parlamentolar ve hükümetler görev yapmaya başlamıştır. Libya’da da sorunlara rağmen bu yönde bir gidişat vardır. Fakat bu madalyonun sadece bir yüzüdür. Zira bu süreçlere dışarıdan verilen destek, özellikle Libya’da yaşanan ve 6 ay süren NATO hava bombardımanı ile açığa çıkmıştır. Ayrıca bu ülkelerde yer altı kaynaklarının kullanımı konusunda Batılı ülkelere tanınan imtiyazlar ve radikal İslam’ın yükselmesi nedeniyle yaşanan demokrasi ve insan hakları endişeleri bu sürecin olumlu yanlarını gölgelemekte, en azından törpülemektedir. Arap Baharı, “devrim” olarak algılanmasına yol açan olumlu gelişmelerin yanında ayrıca bölgede çok tehlikeli gelişmelere neden olabilecek bir “Pandora’nın kutusunun açılması” hadisesidir. Umutla ve olumlu düşüncelerle başlayan bu süreç; nükleer çatışma, radikal İslam’ın yükselişi, İslam dünyasında iç savaş ve dünya savaşını da içeren felaket sonuçlar da doğurabilir.

Arap Baharı’nın ne olduğunu önümüzdeki yıllar gösterecektir. Bu konuda yaptığım araştırmaları okurlarımla paylaşacağım bir söyleşiyi 20 Şubat Pazartesi günü saat 18.30’da İzmir Bostanlı’daki Kedi Kitabevi’nde gerçekleştireceğim. Gelme imkânı olan herkesi bekliyorum.

Dr. Ozan Örmeci





17 Şubat 2012 Cuma

İlm-i Siyaset


Siyaset Arapça kökenli bir kelimedir ve kelime anlamı itibariyle “at eğitimi, at bakıcılığı, seyislik” anlamına gelmektedir. Siyasetle eş anlamlı olan ve Batı literatüründe bu kelimenin yerine kullanılan Politika terimi ise; antik Yunan medeniyetinde var olan ve demokrasinin kısıtlı ölçüde de olsa uygulandığı “polis” olarak adlandırılan şehir devletlerinden gelmektedir. Tanımlardan anlaşılabileceği üzere; Doğu-İslam toplumlarında siyaset daha çok yönetim ve terbiye ile yakın alakalı gözükürken, Batı medeniyetinde kullanılan politika teriminde şehir ve şehir yaşamına, şehirle ilgili karar alım süreçlerine katılım ön plandadır. Zaman içerisinde siyaset ya da politika evrensel bir nitelik kazanmış ve hem Batı, hem de Doğu toplumlarında ortak karar almak ve toplumsal sorunlara çözüm bulmak için yapılan uğraş haline gelmiştir. Fakat Türkiye ve Batı’dan kimi noktalarda farklılaşan diğer toplumlarda hala siyasetin bu terbiye ve eğitim yönünün siyasal alanda ön plana çıkabildiği görülebilmektedir. Başbakan Erdoğan’ın “Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” açıklaması da işte tam bu siyaset algılamasına uygun düşen bir örnektir.


Siyaset toplumsal sorunlara çözüm bulmak için yapıldığına göre siyasal partilerin toplumsal sorunlara çözüm önerilerini sunmaları ve demokratik siyasal sistemde bu yolla iktidara gelmeye çalışmaları gerekir. Bu noktada Türkiye’deki muhalefet partilerinin son derece yetersiz kaldığı gözükmektedir. Oysa siyaset yapmadan, çözüm önerileri getirmeden halkı heyecanlandırmak ve yeni seçmen kitlelerine ulaşmak imkânsızdır. Bu nedenle Türkiye’deki en ciddi siyasal ve toplumsal sorunları belirlemek ve bunlara çözüm önerileri geliştirmek muhalefet partilerinin hem görevi, hem de başarı anahtarıdır. Şimdi Türkiye’nin en ciddi siyasal ve toplumsal sorunlarını listeleyelim.


- - Dış Politika ve Güvenlik: NATO’nun füze kalkanı projesine dâhil olmamız ve ardından yaşanan gelişmelerle Türk dış politikasını hareketli ve zor günler beklediği gerçeği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle dış politika iktidar olmayı hedefleyen muhalefet partilerinin de öncelikli uğraş alanı olmalıdır. Burada oy adına halka radikal ve heyecan veren söylemler kullanmak sandıkta bazı kazanımlar elde edebilir ancak iktidara gelindiğinde bu verilen sözlerin altında ezilmemek adına gerçekçi bir dış politika çizgisi belirlemek ve Türkiye’nin mevcut sözleşme ve ittifakları çerçevesinde yeni açılımlar gerçekleştirmek gerekir.


- - Terör: Terör 30 sene sonunda Türkiye’yi gerçekten yormuş ve ekonomik gelişimine engel olmuştur. Terör nedeniyle bölgesel geri kalmışlık ve etnik sorunlar da üst seviyeye çıkmıştır. Bu nedenle terörle mücadelede askeri yöntemlerin yanında mutlaka siyasal yöntemler de kullanılarak yeni ve etkin bir stratejik konsept belirlenmelidir. Muhalefet partileri bu noktada akademisyenlerin, bölgesel aktörlerin ve hatta devlet kurumlarının (TSK, Emniyet Teşkilatı vs.) görüşlerine de başvurarak kapsamlı raporlar hazırlayabilir ve çözüm önerileri geliştirebilirler.


- - Ekonomi: Türk halkı Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir şeyden çekmediği kadar çekmiştir işsizlik ve ekonomik krizlerden. Dolayısıyla Türkiye’nin öncelikli ekonomik sorunları olan cari açık, yüksek işsizlik oranı gibi sorunlara çözüm önerileri getirmek iktidar ve muhalefet partilerinin öncelikli görevi olmalıdır. “It’s the economy stupid” devrinde ekonomik vizyonu olmayanların sandık illüzyonu da olamaz. Aile sigortası benzeri gelir eşitsizliğini önlemeye yönelik projelerin sayısı arttırılmalı, bu projeler halka iyi anlatılmalıdır.


- - Demokrasi: Türkiye’de askeri darbelerin geride bırakıldığı yeni dönemin umut vermesi gerekirken yaşanan hoyrat hukuki süreçler, iktidar kaynaklı yanlış hamleler demokrasinin gelişimine engel olmaktadır. Türkiye’de gerçek bir demokrasinin oturtulması için artık 1. Meşrutiyet’ten günümüze yeterli birikim oluşmuştur. Bu nedenle tüm siyasal aktörlerin katılımıyla yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın rehberliğinde demokratik hakları geliştiren projeler muhalefet partilerince üretilmelidir. Nefret söylemlerinin engellenmesine yönelik bir yasa bu açıdan önemli bir başlangıç noktası olabilir.


- - Kürt Sorunu: Terör sorunuyla da bağlantılı olarak derinleşen Kürt sorunu konusunda devlet bugüne kadar önemli adımlar atmıştır. Ancak kültürel alanda yapılabilecek ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın devlete aidiyetini arttırabilecek sembolik ama önemli bazı yeni adımlar mümkündür. Yeni anayasada yurttaşlığa yapılacak vurgu ve Türk milleti kavramıyla kapsayıcı bir anlayışın benimsenmesi de bu konuda önemli bir açılım olabilir. Muhalefet partilerinin bu alanda yeni öneriler ve formüller geliştirerek Doğu ve Güneydoğu’da yeniden seçmen tabanına kavuşmaları gerekmektedir.


- - Laiklik: Türkiye’de devletle bazı toplumsal kesimler arasında ciddi bir gerginlik noktası oluşturan laiklik alanında muhalefet partileri Türkiye’nin çağdaş dünyada yer alacağını garantileyen ancak aynı zamanda dini özgürlüklerin alanını genişleten yeni bir politika geliştirmelidir. Bu politika son derece somut uygulamalara dayanmalı ve laf gevelemekten ziyade sorun çözmeye yönelik olmalıdır. Bu noktada muhalefet partileri ileride tutamayacakları sözler vermemek adına ölçülü davranmalıdırlar. Diyanet İşleri Başkanlığı uzun vadede din alanını tamamen sivil topluma bırakabilecek ve tüm inanç gruplarına (Aleviler, Caferiler ve hatta farklı dinler) hizmet verebilecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Farklı inanç grupları arasında hoşgörünün tesis edilmesi devletin eğitim sisteminde yer verdiği öncelikli politikalarından olmalıdır.


- - Eğitim: Türkiye’de ezbercilik yerine yaratıcılığı ve girişimciliği teşvik eden yeni bir eğitim politikası hazırlanmalı ve uygulamaya sokulmalıdır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin sorunlarına ivedilikle çözüm bulunmalı, Eğitim Fakültelerinin açılması belli bir plan-program dâhilinde gerçekleştirilmelidir. ÖSS sistemi kaldırılmalı, öğrencilerin yeteneklerine göre eğitim alıp iş bulabilecekleri yeni bir üniversite sistemi inşa edilmelidir. Yüksek öğretimde YÖK’ün düzenleyici özellikleri korunarak üniversitelerin daha fazla özerk olması sağlanmalı, akademik özgürlükler güvence altına alınmalı, akademisyen maaşları arttırılmalıdır.


- - Enerji: Türkiye’nin ithalata dayalı enerji modeli uzun vadede ve yeni dış politika koşullarında ülkeyi çok zorlayacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin kendi enerji potansiyelini arttırmak adına mutlaka yeni hamleler yapması gerekmektedir. Bu noktada ülkenin ve toplumun uzun vadeli çıkarları düşünülerek ciddi plan ve projeler geliştirilmelidir.


Bu başlıklar başta olmak üzere tüm ciddi konularda başta CHP olmak üzere muhalefet partilerine büyük iş düşmektedir. İlerleyen günlerde bu ve farklı konulardaki somut önerilerimi de sizlerle paylaşacağım.


Dr. Ozan Örmeci



13 Şubat 2012 Pazartesi

Suriye ve Beşar Esad



Son birkaç aydır dünya kamuoyunun yakından takip ettiği ve siyasal şiddet olaylarının gün geçtikçe arttığı Suriye Arap Cumhuriyeti; uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde yaşadıktan sonra, 1920-1946 döneminde Fransız yönetiminde kalmış ve siyasi bağımsızlığını ancak 1946’da ilan edebilmiş bir ülkedir. Fakat bağımsızlığını ilan ettiği 1946 yılından Baas Partisi’nin iktidarı ele geçirdiği 1963 yılına kadar Suriye oldukça istikrarsız bir dönem geçirmiştir. Bu yazıda Suriye’deki sosyopolitik yapıyı ve Suriye lideri Beşar Esad’ın iktidarda kaldığı sürede yaşanan olayları kısaca aktarmaya çalışacağım.

Suriye hakkında söylenmesi gereken ilk özellik, birçok Arap ve Orta Doğu ülkesinin aksine petrol zengini bir ülke olmamasıdır. Petrol zengini bazı Orta Doğu ülkelerinde kişi başına düşen gayrisafi milli hâsıla 20-30 bin doları bulurken, Suriye’de bu rakam yalnızca 3000-4000 dolar dolaylarındadır. İkinci olarak Suriye’de diğer Arap ülkelerinden farklı olarak güçlü İslami duyguların yanında ve belki ondan daha fazla Arap milliyetçiliğinin etkili olmasıdır. Baasçılığın fikri önderlerinden Mişal Eflak’ın ülkesi olan Suriye’de Arap milliyetçiliği halen çok güçlü bir sosyopolitik akımdır. Üçüncü olarak Suriye’nin özellikle din ve mezhep konusunda oldukça heterojen bir nüfusu vardır. Bu heterojen yapı kısmen de olsa etnik köken için de geçerlidir. Fransızların geçmişte uyguladığı politikalar nedeniyle Baas Partisi üçüncü dünyacı milliyetçi-sosyalist bir siyasal organizasyon olarak etnik köken ve mezhepsel farklılıklara dayalı bir yapı olmamasına rağmen büyük ölçüde nüfusun % 12’sini oluşturan Nusayriler tarafından sahiplenilmiş bir partidir. Suriyeli bir Nusayri olan Hafız Esad’ın 1970’ten itibaren ülkeyi 30 sene demir yumrukla yönetmesiyle bu durum daha da perçinlenmiştir. Suriye nüfusun yüzde 75’lik bir kesimini ise Sünniler oluşturmaktadır. Yüzde 10’luk bir Hıristiyan nüfusun dışında yüzde 3’lik azınlık nüfusu ise Yahudiler, İsmaililer, Dürzîler ve Caferiler oluşturmaktadır. Suriye etnik olarak yüzde 90 dolaylarında Arap kökenli olmasına karşın, kalan yüzde 10 içerisinde Kürt, Türkmen, Çerkes ve Ermeniler de bulunmaktadır. Ayrıca farklı mezhep grupları değişik bölge ve şehirlerde yoğun olarak bulunduğu için ülkenin ve toplumun bütünleşmesi daha da zor bir hal almaktadır. Yine Halep ve Şam gibi iki büyük şehir arasında gözle görülür bir rekabet söz konusudur. Ekonomik ve kültürel olarak Mısır ve Suudi Arabistan’la yakın ilişkileri olan güneydeki Şam’ın aksine, kuzeydeki Halep şehrinde sosyokültürel ve ekonomik olarak Irak ve Türkiye etkisi daha yoğundur.

2000 yılında babası Hafız Esad’ın ölümüyle Suriye Devlet Başkanlığına kendisi için çıkarılan özel bir yasa ile geçen Beşar Esad, aslında babası tarafından başkanlığa hazırlanan “veliaht” oğul değildir. Fakat kardeşi Basil Esad’ın 1994’teki sürpriz ölümü sonrası Beşar Esad İngiltere’deki tıp uzmanlık eğitimini yarıda bırakarak ülkesine dönmüş ve iktidar için hazırlanmaya başlamıştır. Beşar Esad İngiltere’de tıp eğitimi almış, çağdaş dünyayı görmüş ve uzun yıllar demokratik ortamda yaşamış bir liderdir. Bu nedenle Beşar Esad’ın başa geçmesi Suriye’de ve dünya kamuoyunda olumlu bir hava yaratmış, 1998’de savaşın eşiğine gelen Suriye-Türkiye ilişkilerinin Beşar Esad döneminde bu ülkede yapılacak demokratik reformların da etkisiyle gelişebileceği umulmuştur. Hakikaten iktidarının ilk döneminde halk üzerindeki baskıyı nispeten hafifleten Beşar Esad, Suriyeli entelektüellerin de devleti eleştirebilmesi için daha özgürlükçü bir ortam yaratmıştır. Esad iktidarının ilk yıllarında yüzlerce siyasal suçlu serbest bırakılmış ve ülkede ilk internet kafeler açılmıştır. Esad ayrıca çevre ve kadın hakları konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarına da izin vermiştir. Esad döneminde Türkiye-Suriye ilişkileri de hızlı bir ilerleme sürecine girmiş, bu sürecin sonucunda Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulmuş ve toplantılar dahi yapmıştır. Bu olumlu adımlara karşın geçen yıllar içerisinde Beşar Esad gerek ülke içerisinde, gerekse dış politikada beklenen reform adımlarını atamamış ve Baasçı rejimin geleneksel reflekslerini koruyarak iç politikada sertlik, dış politikada da İran-Rusya merkezli bir siyaseti tercih etmiştir. Türkiye ile kurduğu yakın ilişkiler Esad’ın bir süre dünyada rahatlatmasına karşın, Arap Baharı sürecinin başlangıcıyla beraber Suriye-Türkiye ilişkileri de yeniden bozulma sürecine girmiştir. Özellikle muhalif siyasal hareketlere karşı Suriye ordusunun uyguladığı şiddet, dünya kamuoyunda ve Türkiye’de büyük tepki görmeye başlamıştır. Suriye’de 2011 yılında başlayan gösterilerde şimdiye kadar 5000’in üzerinde sivilin öldüğü uluslararası basın kuruluşlarınca ifade edilmektedir. Bir reformist olarak Suriye’yi demokrasiye götürmesi beklenen Esad’ın giderek eli kanlı bir diktatöre dönüşmesi sonucu Türk tarafında oluşan hayal kırıklığını Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz gün yaptığı basın açıklamasında “Biz Esad’dan Gorbaçov olmasını istedik, o ise Miloseviç oldu” diyerek ifade etmiştir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti açık bir şekilde Suriye’deki rejimi değiştirmeye yönelik aktif çaba göstermektedir. Bunun somut göstergesi olarak 2011 Haziran ayından başlayarak Suriyeli muhalifler Türkiye’de toplantılar yapmaya başlamış, Hür Suriye Ordusu adlı silahlı muhalif örgütün lideri Riyad el-Esad Türkiye tarafından kabul edilerek korunmaya alınmıştır. Birkaç aydır yabancı basında sıklıkla Türkiye’nin Suriye’ye bir askeri müdahalede bulunması gerekliliğinden bahsedilmektedir. Birleşmiş Milletler’de Rusya ve Çin’in meşru bir uluslararası müdahaleyi engellemesinin ardından Türkiye’nin izleyeceği politika merak edilmektedir. Küreselleşme nedeniyle insan hakları meselelerinin salt iç politika malzemesi olmaktan çıktığı bir yüzyılda Türkiye’nin Suriye’de artan katliamlara yönelik tavrı demokratik açıdan haklı ve doğru bulunmalıdır. Fakat Türkiye’nin kendi sosyal barışını bozmadan ve bölgedeki liderlik iddialarını gölgelemeden akan kanın durması adına Suriye halkına nasıl yardımcı olabileceği son derece zor bir sorudur. Burada maceracılığa kapılmadan son derece ihtiyatlı ve ölçülü hareket edilmeli, Türkiye’nin füze kalkanı projesi ile bir kez daha kesin olarak dâhil olduğunu gösterdiği Batı bloğunun yanında İran ve Rusya Federasyonu’nu da hesaba katarak planlamalar ve hamleler yapılmalıdır. Türkiye’nin bu alanda atacağı plansız ve ölçüsüz bir adım çok tehlikeli bir bölgesel savaşın fitilini ateşleyebilir. Bu nedenle Türkiye’de devlet aklına son yıllarda hiç ihtiyaç duyulmadığı ölçüde gerek vardır. Tam da böyle bir zamanda Türkiye’deki devlet kurumlarının birbirleriyle kavgalı görüntüsü ise akılları karıştırmakta ve Türkiye’nin elini zayıflatmaktadır.

Dr. Ozan Örmeci


11 Şubat 2012 Cumartesi

Türk-Amerikan İlişkileri


Her ne kadar Türk-Amerikan ilişkilerinin geçmişi Osmanlı dönemine kadar dayandırılabilse de, çağdaş dünyada iki ülkenin ilişkilerinin bir düzene girmesi İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelir. Bu doğrultuda II. Dünya Savaşı’nın ardından Stalin’in Türkiye’ye yönelik tehditleri nedeniyle Türkiye ABD’ye ve Batı bloğuna yakınlaşmak istemiş, 5 Nisan 1946’da Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini ABD’nin ünlü Missouri zırhlısının İstanbul’da getirmesi iki ülke arasındaki yakınlaşmanın başlangıcı kabul edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye-ABD ilişkileri, her iki ülkenin de ulusal güvenlik politikaları çerçevesinde tanımlanan ortak çıkarlar üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin NATO üyesi olmasıyla başlayan ve askeri, siyasi ve ekonomik düzeyde iki ülkenin çok yakın ilişkiler geliştirdiği bu dönemi inceleyenler, genellikle ilişkilerin asimetrik yapısı ve ABD’nin Türkiye iç siyasetinde oynadığı roller nedeniyle bu dönemi ciddi şekilde eleştirmektedir. Bu dönemde Sovyet tehdidine karşı oluşturulan ortak güvenlik stratejileri, Soğuk Savaş koşullarında yaşanan dalgalanmalardan etkilenmiş, Türk-Yunan sorunları ve Kıbrıs meselesiyle zaman zaman ikili ilişkilerde gelgitler yaşanmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi iki ülke arasındaki ilişkilerde başlarda bir varoluşsal krize ve duraklamaya neden olmuşsa da, Körfez Savaşı sırasında üstlendiği önemli roller ve sonrasındaki gelişmeler her şeye rağmen Türkiye’nin ABD için jeopolitik önemini yeni dünya düzeninde de koruduğunu göstermiştir. Son yıllarda Türkiye’nin komşu ülkelerle olan ilişkileri ve bölge ülkelerinin kendi içlerinde yaşadıkları sorunlar, ABD’nin güvenlik stratejisinde öncelikli konular olarak yer almış ve Türkiye gerek stratejik önemi, gerekse siyasi ve ekonomik sorunlarıyla Amerikan dış politikasının ve ulusal güvenlik stratejisinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Ancak son yıllarda ikili ilişkilerde yaşanan bazı sorunlar ve olaylara paralel olarak Türkiye’de inanılmaz yüksek düzeylerde Amerikan karşıtlığı yani anti-Amerikanizm’in[1] olması dikkat çekicidir.[2]

Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihte iki defa çok ciddi şekilde sarsıldığı söylenebilir. Bunlardan ilki Kıbrıs’ta yaşanan 1963-1964 olayları sırasında ABD’nin tarafsızlık yerine açıkça Yunanistan’a yakın bir tavır içinde bulunmayı tercih etmesidir. Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson’un Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı mektupta Türkiye’nin elindeki Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılmasını men ettiğini ve Türkiye’ye bu yüzden yapılması muhtemel bir Sovyet saldırısında, NATO anlaşmasının işlemeyeceğini bildirmesi ile başlayan kriz, İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de onun içinde yerini alır” açıklamasıyla basına da yansımıştır. Türkiye’nin 1964’ten itibaren Sovyetler ile ilişkileri düzeltme arayışlarına da yol açan tartışmalar, o zamana kadar ciddi bir sorun yaşanmayan ilişkilerde gerginlik yaratmış ve anti-kapitalist ve anti-emperyalist sol öğrenci hareketlerinin de etkisiyle iki ülke birbirinden askeri değilse bile, siyasal alanda uzaklaşmıştır. Türkiye’nin Amerika’ya rağmen yaptığı 1974 tarihli Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası doruk noktasına çıkan bu kriz, Türkiye’ye 1970’lerde ciddi bir ambargo uygulanması sonucuna yol açmıştır. 12 Eylül sonrası ise ABD ile ilişkilerin düzeldiği görülmektedir. İki ülke arasındaki ikinci büyük kriz ise, ABD’nin Irak işgalinin hemen öncesinde ve ABD tüm planlarını bu doğrultuda yapmışken, 1 Mart 2003’te TBMM’de Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesini öneren tezkerenin reddedilmesiyle başlamıştır. Bu olaydan birkaç ay sonra Süleymaniye’deki Türk birliklerine saldıran Amerikan ordusu Türk askerlerini esir almış, “çuval olayı” olarak adlandırılan bu olay sonrası Türkiye’de Amerikan karşıtlığı doruk noktasına çıkmıştır. Son yıllarda yaşanan ve Washington kaynaklı olduğu düşünülen “ılımlı İslam”[3] ve “özgür Kürdistan”[4] tartışmalarının da iki ülke ilişkilerine çok ciddi zarar verdiği görülmektedir. Türkiye’de yaygın kamuoyu görüşü, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Türkiye’yi bölmeye çalıştığı ve “ılımlı İslam” rejiminin aslında Amerikan yanlısı ve Atatürk ideallerinden uzaklaşan bir Türkiye’nin kurulması anlamına geldiği şeklindedir.



[1] Anti-Amerikanizm’in Türk popüler kültüründeki yansımalarını inceleyen bir makale için bakınız; Ozan Örmeci. 2008. Popüler Kültür, Ankara: Elips Kitap.

[2] Bu konuda bir makale için, Örmeci, Ozan. 2010. “Extreme Anti-Americanism in Turkey”. Caspian Weekly, Erişim Tarihi: 24.02.2011, Erişim Adresi: http://en.caspianweekly.org/component/content/article/41-articles/3331-extreme-anti-americanism-in-turkey.html.

[3] Amerikalı ünlü devlet adamı ve diplomat Richard Holbrooke, AKP’nin 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki büyük zaferi sonrasında Türkiye ve Malezya’yı iki “ılımlı İslam” ülkesi olarak tanımlamış ve buna seküler hassasiyetleri yüksek kesimlerden ciddi tepkiler yükselmiştir. Bakınız; Today’s Zaman, Erişim Tarihi: 24.02.2011, Erişim Adresi: http://www.todayszaman.com/tz-web/detaylar.do?load=detay&link=123449.

[4] Bu tabir ve buna uygun olarak çizilmiş bir bölünmüş Türkiye haritası, emekli bir Amerikan askeri olan Ralph Peters tarafından Armed Forces Journal adlı dergide yayınlanan makalesinde kullanılmıştır. Makale ve burada yayınlanan harita Türkiye’de infial yaratmıştır. Bu makale için bakınız; Peters, Ralph. 2006. “Blood Borders, How A Better Middle East Would Look”, Armed Forces Journal, Haziran 2006, Erişim Tarihi: 24.02.2011, Erişim Adresi: http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899/.


Dr. Ozan Örmeci