31 Mart 2026 Salı

2026 İran Savaşı'nda Son Gelişmeler

 

28 Şubat 2026 tarihinde başlayan 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı veya kısa ismiyle 2026 İran Savaşı, bugün (31 Mart 2026) itibariyle 32. gününü dolduruyor. İsrail ile ABD'nin, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in de dahil olduğu üst düzey dini/siyasi ve askeri lider kadrosuna yönelik suikastları ve askeri stratejik tesislerinin vurulmasıyla başlayan savaş, ilerleyen günlerde İran'ın Amerikan üslerine ve tesislerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri ile Irak ve Ürdün gibi diğer bazı Arap devletlerine yaptığı saldırılarla daha da kızışmıştı. ABD ve İsrail, bu karşı saldırılara rağmen İran'daki stratejik hedefleri vurmaya devam etmiş ve bu ülkede büyük bir tahribata yol açmıştı. Küresel ekonomik istikrarı bozmak adına Hürmüz Boğazı'nı ABD'ye yakın devletlerin gemilerin geçişlerine kapatan İran ise, bu şekilde dünyada enerji fiyatlarının çok yükselmesine ve ABD yönetiminin (Başkan Trump) üzerindeki "savaşı durdur" baskısının artmasına yol açmıştı.

Kharg adası

İşte bu düzlemde, İran'ın enerji üretimi ve ticareti açısından en kritik noktası olan Kharg (Harg) adasına yönelik kara unsurlarını (Özel Kuvvetler) içeren bir askeri operasyonun gündemde olduğu bir anda, 45. ve 47. ABD Başkanı Donald J. Trump, Tahran yönetimine önce 5 gün, daha sonra da 10 gün ek süre vererek, Tahran'da oluşan yeni diyalog kanallarıyla, özellikle Pakistan'ın arabuluculuğunda, görüşmek ve sorunu daha fazla şiddete yol açmadan çözebilmek için bir fırsat kapısı aralamıştı. Ancak İranlı yetkililerin Trump'ı yalanlayan "müzakere yok" açıklamalarıyla bu sürecin kolay olmadığı en başından anlaşılmış, dahası ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan da İran tarafında tepki yaratmıştı. ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan kısaca şöyleydi:

ABD'nin talepleri:

  • Natanz, İsfahan ve Fordo nükleer tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi,
  • İran'ın nükleer faaliyetlerinin şeffaflığının sağlanması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından izlenmesi,
  • İran'ın bölgedeki silahlı vekil grupları terk etmesi ve bunların finansmanını ve silah tedarikini durdurması,
  • Mevcut nükleer kapasitelerinin ortadan kaldırılması,
  • Nükleer silah edinme girişiminde bulunmama taahhüdü,
  • İran topraklarında zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve zenginleştirilmiş tüm malzemenin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na teslim edilmesi,
  • Hürmüz Boğazı'nın açık tutulması ve "serbest denizcilik bölgesi" oluşturulması,
  • Füze programına ilişkin nihai kararların ileri bir tarihe ertelenmesi, ancak füzelerin sayısı ve menzili sınırlı olacağı ve yalnızca savunma amaçlı kullanılacağı konusunda mutabakat.

İran'ın alacağı şeyler:

  • ABD, Buşehr'de elektrik üretimi için sivil bir nükleer proje geliştirilmesine yardım edecek,
  • Tüm yaptırımların kaldırılacak,
  • Yaptırımların uzatılması tehdidi ortadan kalkacak.

Bu plana cevaben, İran tarafı ise 5 maddelik bir ateşkes önerisi ortaya koydu. İran basınına göre, üst düzey İranlı bir yetkili, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın sonlandırılması için 5 şart öne sürdü. Bu şartlar şöyle sıralanabilir:

  1. Saldırı ve suikastların sona erdirilmesi,
  2. savaşın tekrar başlamayacağının garanti edilmesi,
  3. İran'a tazminat ödenmesi,
  4. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğinin tanınması,
  5. İran ile birlikte çatışmalara katılan vekil gruplarına yönelik saldırıların durdurulması.

Bu anlamda, önümüzdeki 6 günlük süreçte tarafların bu uzlaşması imkânsız gibi duran beklentileri yerine getirilmez ve bir uzlaşı sağlanamazsa, savaşın ABD'nin Kharg adasına yapacağı bir operasyonla çok daha kanlı ve tehlikeli yeni bir eşiğe geçeceği iddia edilebilir. Böyle bir senaryoda ise, Amerikan askerlerinin hayatlarını kaybetmesi nedeniyle ABD'nin vereceği tepkilerin daha da sertleşmesi olası gözüküyor. Nitekim Başkan Trump, önerileri kabul edilmezse İran'ın enerji altyapı tesislerini yok edeceklerini açıkça söylüyor. Savaşı varoluşsal bir mücadele olarak gören İran yönetimi ise, bu çok tehlikeli gelişmelere rağmen geri adım atmaya yanaşmıyor ve ABD hedeflerine saldırılarını sürdürüyor

Tüm bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki birkaç günde bir mucize olmazsa, 2026 İran Savaşı'nın çok daha tehlikeli bir tırmanma sürecine gireceği öngörülebilir. Bu, Hürmüz Boğazı ve Kharg adası eksenli çok daha kanlı çatışmalara neden olabilecek gibi gözüküyor. Dileğimiz, tarafların Pakistan arabuluculuğunda daha fazla kan ve gözyaşına sebep olmadan bir orta yol bulmalarıdır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

25 Mart 2026 Çarşamba

La Turquie et Israël deviendront-ils les principaux ennemis du nouveau Moyen-Orient ?

 

Introduction

Alors que la guerre en Iran se poursuit malgré une trêve de cinq jours décrétée par le président américain Donald Trump afin de privilégier les négociations avant de cibler les infrastructures énergétiques critiques de la République islamique, une joute verbale intéressante s'engage également entre la Turquie et Israël, deux alliés traditionnels des États-Unis dans la région, dont les relations sont tendues depuis la fin des années 2000.

Dans cet article, j'analyserai les récentes déclarations hostiles de certains hommes d'État des deux camps afin de comprendre comment la relation entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem) pourrait se dessiner dans le nouveau Moyen-Orient qui émergera après la fin de la crise de Gaza et de la guerre en Iran.

Relations turco-israéliennes dans les années 2000 : problématiques, mais pas totalement rompues

Après l’arrivée au pouvoir de Recep Tayyip Erdoğan, homme ambitieux issu du courant islamiste, au début des années 2000, Ankara a adopté une politique étrangère plus affirmée dans son voisinage immédiat, notamment en Europe, dans les Balkans, au Caucase, au Moyen-Orient et en Afrique. La création des Instituts Yunus Emre en 2007 et de la Présidence des Turcs de l’étranger et des communautés apparentées (YTB) en 2010 a marqué cette nouvelle orientation. La Turquie entendait s’appuyer sur l’identité sunnite, l’héritage ottoman, ainsi que l’identité et la culture turques pour accroître son influence auprès de son proche étranger. Cette transformation exigeait des hommes d’État turcs qu’ils soient plus fiers et mieux informés de leur passé, plus sensibles aux sensibilités du monde turcophone et islamique (problème palestinien ainsi que protection des États/minorités turcophones et musulmans dans le monde ; par exemple, le problème du Haut-Karabakh, la situation des musulmans de l’Arakan au Myanmar, la promotion de l’État de facto des Chypriotes turcs, la RTCN, la situation des Ouïghours en Chine, etc.), et plus critiques envers Israël en raison de son problème de longue date avec les Palestiniens.

Cette période a malheureusement coïncidé avec la transformation d'Israël, d'une démocratie de type européen en un État fondé sur une identité moyen-orientale, l'« État juif », caractérisé par une hostilité croissante, tant dans ses discours que dans ses actes, envers les Palestiniens, la République islamique d'Iran, ainsi que les gouvernements islamistes du monde entier, y compris la Turquie. Dans ce contexte, la concurrence intense et la rivalité entre Erdoğan et Netanyahu remontent à longtemps, et la première crise sérieuse entre les deux pays a éclaté en 2009, lors du Forum économique mondial de Davos. Le Premier ministre turc de l'époque, Recep Tayyip Erdoğan, avait alors interpellé le président israélien Shimon Peres avec véhémence dans le discours « d'une minute ». Ce discours a fait d'Erdoğan un héros aux yeux de millions de musulmans à travers le monde, car il s'agissait de la première contestation sérieuse d'Israël par un dirigeant d'un pays musulman puissant depuis la mort de Gamal Abdel Nasser. La crise s'est intensifiée en 2010 lorsque la flottille Mavi Marmara, organisée par le Mouvement Free Gaza et la Fondation turque pour les droits de l'homme, les libertés et l'aide humanitaire (İHH), transportant de l'aide humanitaire aux Palestiniens et visant à forcer le blocus israélien de Gaza, a été attaquée par la marine israélienne. Cette intervention brutale a coûté la vie à neuf civils turcs et à un civil turco-américain, plongeant Israël dans une situation délicate aux yeux de l'opinion publique internationale. Bien que la crise ait été résolue en 2013 grâce à la médiation du président américain Barack Obama et à l'accord du Premier ministre israélien Benjamin Netanyahu de verser des indemnités aux familles des victimes, ainsi qu'à des excuses présentées au Premier ministre turc Recep Tayyip Erdoğan, les relations entre les deux alliés traditionnels des États-Unis n'ont jamais retrouvé leur pleine normalité après cet incident (connu sous le nom d'incident de la flottille ou crise du Mavi Marmara).

Malgré la persistance des relations diplomatiques et économiques, ainsi que des efforts diplomatiques ponctuels de médiation entre les deux pays, comme en 2016 à Rome et lors de la rencontre Erdoğan-Netanyahu à New York en 2023, l'évolution structurelle du Moyen-Orient et une « main invisible » ont toujours empêché une normalisation complète des relations bilatérales. Cela est devenu flagrant lorsque Erdoğan et Netanyahu ont convenu de renforcer leurs relations à New York en septembre 2023, mais le processus a été brutalement interrompu, puis anéanti, quelques jours plus tard, par les attentats du 7 octobre (opération 'Al-Aqsa Flood') contre des citoyens israéliens. Bien que les causes de cet échec restent floues, il semble presque certain que des groupes radicaux des deux camps, opposés à un rapprochement, ont instrumentalisé l'attaque du Hamas contre Israël pour détériorer les relations bilatérales. En conséquence, quelques mois après l'attaque, les deux pays sont passés de la normalisation à la rupture des liens économiques et au maintien de relations diplomatiques et politiques minimales. Dans ce contexte, la rhétorique anti-terroriste s’est intensifiée dans les médias et dans les discours des hommes d’État des deux pays, à commencer par la violation flagrante des normes internationales par Israël à Gaza, dans le cadre de sa lutte contre le terrorisme.

Il convient d'ajouter que la Turquie est le premier pays à majorité musulmane au monde à avoir reconnu Israël en 1949 et qu'elle entretient une longue histoire d'amitié avec les Juifs et l'État d'Israël. La décision ottomane d'accueillir les Juifs sépharades après leur expulsion d'Espagne en 1492 symbolise l'amitié turco-juive traditionnelle. De plus, les deux pays, alliés indéfectibles des États-Unis, ont souvent coopéré sur de nombreux sujets, notamment la lutte contre les groupes radicaux au Moyen-Orient. En 1996, Süleyman Demirel est devenu le premier président turc à se rendre en Israël. Par ailleurs, après le tremblement de terre de Marmara en 1999, Israël a apporté une aide économique et humanitaire substantielle aux citoyens turcs. L'image d'Israël et des Juifs turcs s'est considérablement améliorée en Turquie, à l'instar de celle qui jouit d'une image positive et digne de confiance en Israël et aux États-Unis. Les relations ont même atteint un point culminant stratégique lors du « processus du 28 février » en 1997, lorsque l'armée turque est intervenue dans la vie politique face à l'islamisation croissante de la politique étrangère et du tissu social du pays. À cette époque, Çevik Bir et Martin Sherman ont présenté ce couple comme « une formule de stabilité » au Moyen-Orient, et de nombreux journalistes et universitaires ont fait l'éloge du modèle de « démocratie militaire » dans ces pays.

Polémiques récentes

Les tensions entre les deux pays se sont intensifiées ces derniers jours. Il convient toutefois de noter que ces polémiques ont été alimentées par d'éminents hommes d'État qui n'occupent plus aujourd'hui de fonctions importantes. Le premier exemple nous vient d'Israël, lorsque l'ancien Premier ministre israélien (2021-2022) a qualifié la Turquie de « nouvel Iran » dans la région. Bennett a déclaré : « Une nouvelle menace turque émerge. Je tiens à être très clair : la Turquie et le Qatar ont étendu leur influence en Syrie et cherchent à en étendre ailleurs, partout dans la région. Et je le dis haut et fort : la Turquie est le « nouvel Iran ». Erdoğan est un homme sophistiqué et dangereux qui cherche à encercler Israël. Tandis que certains hauts responsables israéliens sont à la solde du Qatar, ce dernier et la Turquie alimentent le monstre des Frères musulmans, qui grandit et pourrait devenir aussi dangereux que celui créé par l'Iran. La Turquie et le Qatar gagnent en influence non seulement en Syrie, mais aussi à Gaza, par des voies détournées et partout ailleurs, et tentent de créer un nouvel étranglement. La Turquie essaie de retourner l'Arabie saoudite contre nous et d'établir un axe sunnite hostile avec le Pakistan, une puissance nucléaire. »

En réponse à Bennett, qui pourrait prochainement remplacer le Premier ministre Netanyahu à la tête de la droite israélienne, l'ancien ministre turc de l'Intérieur et homme politique populiste influent, Süleyman Soylu, a déclaré : « Nous pourrions donner 300 000 à 400 000 martyrs, mais il ne restera plus aucun pays appelé Israël ». Soylu a déclaré avec précision : « Pendant que nous célébrons, nous sommes tous témoins de ce qui se passe à Gaza, de la douleur causée par la mosquée Al-Aqsa. Nous assistons au massacre de civils au Liban. Parallèlement, nous sommes témoins du meurtre brutal, délibéré et intentionnel de 165 jeunes filles en Iran. Je tiens à dire ceci à cette salle : leur seul défaut, de l'autre côté, c'est d'être musulmans. Ils n'ont aucun autre défaut ; c'est uniquement leur appartenance à l'islam qui les définit. Et ce n'est pas le moment des "mais", des "cependant", des "c'était comme ci ou comme ça", ou des "il y avait un camp adverse juste sous leurs yeux". Les infidèles attaquent les musulmans. C'est très clair et évident. Et la position adoptée par notre Président – ​​déterminée, résolue, et en même temps prudente et avisée, forte de son expérience et de son savoir – contre ceux qui veulent entraîner la Turquie dans la guerre, est un exemple pour le monde entier. Mais je tiens à le souligner, je le dis très fort.  Clairement : nous avons quelque chose à dire à Israël, qui cherche à nous entraîner dans ce brasier par ses provocations : peut-être le savent-ils, mais nous sommes voisins d'Israël. Je le dis très clairement : nous partageons une frontière. Peut-être ne s'en rendent-ils pas compte, mais je le répète, nous partageons une frontière. Par Dieu, s'ils tentent de nous infliger la même oppression qu'ils infligent aux musulmans, je le dis en tant que fils de ce pays, en tant que personne pour qui le martyre est un honneur depuis l'enfance, oui, Israël est à cinq heures d'ici. Nous perdrons peut-être 300 000, 400 000 martyrs, mais avec la permission de Dieu, il ne restera plus aucun État appelé Israël. »

Il convient toutefois de préciser que ces déclarations provocatrices ne sont pas le fait de personnalités politiques en charge de la politique étrangère. Dans cette optique, une approche optimiste consisterait à les considérer comme des discours politiques populistes tenus par deux politiciens de droite, partisans d'une ligne dure, qui cherchent à rallier l'opinion publique à leur cause en vue d'un éventuel remplacement du dirigeant du pays. À cet égard, il faut reconnaître que si le président turc Recep Tayyip Erdoğan et le ministre des Affaires étrangères Hakan Fidan critiquent eux aussi les violations récentes du droit international commises par Israël, ils n'ont jamais employé de termes aussi durs et provocateurs que ceux de Soylu. De plus, M. Fidan a récemment signé, au Qatar, un communiqué, conjointement avec les ministres des Affaires étrangères d'autres pays voisins, condamnant également l'Iran pour ses attaques contre d'autres États. Ainsi, la Turquie privilégie toujours une politique étrangère fondée sur l'équilibre et la neutralité active, plutôt qu'une approche anti-israélienne ou anti-américaine. Cette position est d'ailleurs logique, car la Turquie a elle aussi été récemment la cible de tirs de roquettes iraniennes à plusieurs reprises, même si ces attaques ont été interceptées par les forces de l'OTAN.

Conclusion

Dans une perspective schmittienne, la formation d'un État hostile est un phénomène courant, voire nécessaire à l'accumulation de puissance. Carl Schmitt définissait le « politique » comme la « distinction entre amis et ennemis ». Dans cette optique, bien que la récente escalade des hostilités de part et d'autre constitue un danger potentiel, il me semble prématuré de parler d'une hostilité réelle, concrète et imminente entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem). En effet, ces deux pays sont désormais voisins en Syrie, ce qui pourrait exiger une coopération plutôt qu'un conflit, à condition que les États-Unis redoublent d'efforts en ce sens. Par ailleurs, la situation de l'Iran requiert une coopération régionale, non seulement entre la Turquie et Israël, mais aussi entre tous les États de la région. Afin de prévenir les répercussions d'un effondrement de l'Iran, Israël devrait renoncer à ses ambitions de « changement de régime » à court terme et se concentrer davantage sur les problèmes urgents. Cela implique la fin de la guerre par un cessez-le-feu et le renforcement de la protection des infrastructures critiques des pays arabes voisins de l'Iran. La Turquie et Israël devraient également prendre des mesures pour normaliser leurs relations, à la suite des efforts déployés par les États-Unis pour reconstruire Gaza et résoudre le conflit palestinien, vieux de plusieurs décennies, par un accord définitif. Il ne s'agit pas d'un rêve, car le président Trump possède toutes les qualités et le courage nécessaires pour mettre fin au conflit grâce à un accord final équitable.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


Will Türkiye and Israel Become Chief Enemies in the New Middle East?

 

Introduction

While the war in Iran continues despite a 5-day pause initiated by US President Donald Trump, to give priority to negotiations before targeting the Islamic Republic’s critical energy infrastructure, an interesting battle of words is also taking place between Türkiye and Israel, two traditional American allies in the region, which have been suffering from problematic relations since the late 2000s.

In this piece, I will analyse recent hostile rhetoric from some statesmen on both sides to understand how the relationship between Ankara and Tel Aviv (Jerusalem) could be shaped in the New Middle East, which will be born following the end of the Gaza Crisis and the Iran War.

Turkish-Israeli relations in the 2000s: Problematic but not completely lost

After the Islamist-originated and ambitious Recep Tayyip Erdoğan’s ascension to power in Türkiye in the early 2000s, Ankara has adopted a more assertive foreign policy in its near regions, including Europe, the Balkans, the Caucasus, the Middle East, and Africa. The foundation of Yunus Emre Institutes since 2007, and the Presidency for Turks Abroad and Related Communities (YTB) in 2010 signaled Türkiye’s new and more assertive foreign policy which would be based on the use of Sunni Islamic identity, the Ottoman heritage as well as Turkic identity and culture in foreign policy to accumulate more “soft power” to be influential in its near abroad. This transformation required Turkish statesmen to be more proud and knowledgeable of their past, more sensitive about the Turkic and Islamic world’s sensitivities (Palestine Problem as well as the protection of Turkic and Muslim states/minorities around the world; e.g. Nagorno Karabakh Problem, the situation of Arakan Muslims in Myanmar, the promotion of Turkish Cypriots’ de facto state, TRNC, the situation of Uighurs in China, etc.), and more critical towards Israel due to their long-standing problem with Palestinians.

This period, unfortunately, coincided with Israel’s transformation from a European-type democracy into a Middle Eastern identity-based state, the “Jewish State” with an increasing hostility both in rhetoric and in action against Palestinians and the Islamic Republic of Iran, as well as Islamist governments around the world, including Türkiye. In that sense, the intense competition and the rivalry between Erdoğan and Netanyahu started long ago, and the first serious crisis between the two countries took place in 2009, at the Davos World Economic Forum meeting, when then-Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan emotionally and harshly challenged then-Israeli President Shimon Peres in his “One Minutespeech. This speech made Erdoğan a hero in the eyes of millions of Muslims around the world due to his first-ever serious challenge to Israel coming from a strong Muslim country’s leader following the death of Gamal Abdel Nasser. The crisis escalated when, in 2010, a flotilla (Mavi Marmara), organised by the Free Gaza Movement and the Turkish Foundation for Human Rights and Freedoms and Humanitarian Relief (İHH), carrying humanitarian aid to Palestinians and intending to break through the Israeli blockade of Gaza, was attacked by the Israeli Navy. Due to this harsh intervention, 9 Turkish civilians, as well as one Turkish-American civilian, died, which put Israel in a terrible situation in the international public opinion. Although the crisis was later resolved in 2013 with the mediation of then-US President Barack Obama and Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu’s agreement to pay compensation to the families of the victims in addition to an apology call to then-Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, the two traditional American allies’ relations never became completely normal and smooth following this incident (it is referred as the Flotilla Incident or the Mavi Marmara Crisis).

While diplomatic and economic relations persisted, and from time to time, diplomatic efforts to mediate between the two countries provided a rapprochement, such as in 2016 in Rome and the Erdoğan-Netanyahu meeting in 2023 in New York, structural developments in the Middle East and an “invisible hand” had always prevented the two countries from completely normalising their relations. This became crystal clear when Erdoğan and Netanyahu agreed to strengthen their relations in New York in September 2023, but the process was halted and reversed with the October 7 attacks (Operation Al-Aqsa Flood) towards Israeli citizens just a few days after. While we do not have clear evidence of what went wrong, it seems almost certain that radical groups on both sides did not prefer a rapprochement and used the attack of Hamas on Israel as a leverage to spoil the bilateral relations. Accordingly, the two countries went from normalisation to cutting economic ties and maintaining diplomatic and political relations at a minimum level in a few months following the attack. In that sense, anti-rhetoric was elevated in both countries’ media and statesmen’s speeches, starting from Israel’s blatant violation of international norms in Gaza due to its fight against terrorism.

It should be added that Türkiye is the first Muslim-majority country in the world to recognise Israel in 1949, and has a long and friendly history with Jews and the Israeli State. The Ottoman decision to host Sephardic Jews following their exclusion from Spain in 1492 symbolises the traditional Turkish-Jewish friendship. Moreover, the two countries, as staunch American allies, often cooperated on many issues, including efforts against radical groups in the Middle East. In 1996, Süleyman Demirel became the first Turkish President to visit Israel. In addition, after the 1999 Marmara earthquake, Israel provided substantial economic and humanitarian aid to Turkish citizens. The image of Israel and Turkish Jews became highly positive in Türkiye, similar to Türkiye having a good and trusted image in Israel and in the US. The relations even reached a strategic peak during the “February 28 process” in 1997, when the Turkish military intervened in politics due to the increasing Islamisation of the country’s foreign policy and social fabric. In those days, Çevik Bir and Martin Sherman pointed out this couple as “a formula for stability” in the Middle East, and many journalists and academics praised the “military democracy” model in these countries.

Recent Polemics

Polemics between the two countries intensified in recent days. However, it should be noted that the polemics were made by prominent statesmen who are no longer in prominent positions today. The first example came from Israel, when the former Israeli Prime Minister (2021-2022) pointed to Türkiye as the “New Iran” in the region. Bennett said, “A new Turkish threat is emerging. I want to be very clear: Turkey and Qatar have gained influence in Syria, are seeking influence elsewhere and everywhere throughout the region. And from here, I warn: Turkey is the 'New Iran'. Erdoğan is sophisticated, dangerous, and he seeks to encircle Israel. And while some senior Israelis are on Qatar's payroll, Qatar and Turkey are nourishing the  'Islamic Brotherhood' monster that is growing and eventually might become as dangerous as the one created by Iran. Turkey and Qatar are gaining influence not only in Syria but also in Gaza, through the front door and everywhere and trying to create a new 'choke ring'. Turkey is trying to flip Saudi Arabia against us and to establish a hostile 'Sunni axis' with nuclear Pakistan."

As a response to Bennett, who could replace Prime Minister Netanyahu in the near future as Israel's new right-wing hawkish politician, former Turkish Minister of Interior Affairs and influential populist politician, Süleyman Soylu, said, "We might give 300,000-400.000 martrys, but there will be no country called Israel left." Soylu exactly stated: "While we are celebrating, we are all experiencing what is happening in Gaza, the sorrow of Al-Aqsa Mosque. We are witnessing the massacre of civilians in Lebanon. At the same time, we are witnessing the brutal, deliberate, and intentional murder of 165 girls in Iran. I want to say this to this hall: they have only one flaw on the other side: being Muslim. They have no other flaw; it is entirely their being Muslim. And this is not the time for 'buts', 'however', 'yet', 'it was like this or like that', or 'there was an opposing side right before their eyes'. The infidels are attacking Muslims. This is very clear and obvious. And the stance that our President has taken—determined, resolute, and at the same time cautious and prudent, with his experience and knowledge—against those who want to drag Türkiye into war, is essentially a lesson to the whole world. But I want to underline this, I am saying this very clearly: there is something we will say to Israel, which wants to drag us into this fireball with these provocations: perhaps they are aware, but we are neighbours with Israel here. I'm saying this very clearly: we share a border. Perhaps they don't realise it, but I'll say it again, we share a border. By God, if they try to do to us the same kind of oppression they inflict on Muslims, I say this as a son of this country, as someone who has considered martyrdom an honour since childhood, yes, Israel is 5 hours away from here. Perhaps we will lose 300,000, 400,000 martyrs, but with God's permission, there will be no state called Israel left."

However, it should be added that these provocative statements are not made by statesmen on active foreign policy duties. In that sense, the optimistic approach would be to consider these statements as populist political speeches by two right-wing, hawkish politicians seeking to increase public support for replacing their country’s leader in the future. In that sense, I should admit that while Turkish President Recep Tayyip Erdoğan and Foreign Minister Hakan Fidan are also critical of Israel’s violation of international law recently, they have never used such harsh and provocative words as those used by Soylu. Moreover, Fidan recently signed a communique in Qatar with other neighbouring countries' foreign ministers, which condemns Iran as well due to its attacks towards other states. In that sense, Türkiye still seeks to pursue a foreign policy based on balance and active neutrality rather than an anti-Israeli or anti-American approach. This is, in fact, normal, as Türkiye was also hit recently by Iranian rockets multiple times, although these attacks were intercepted by NATO forces.

Conclusion

In a Schmittian approach, the formation of a hostile state is very ordinary and even necessary for accumulating power. Carl Schmitt defined “political” as the “distinction between friends and foes”. In that sense, while the recent escalation of anti-rhetoric on both sides poses a dangerous potential, in my opinion, we cannot still talk about the real, concrete, and imminent hostility between Ankara and Tel Aviv (Jerusalem). That is because the two countries have become neighbours in Syria, which might necessitate cooperation rather than conflict if the US leadership makes greater efforts in this regard. Moreover, Iran's situation also requires regional cooperation not only between Türkiye and Israel but among all states in the region. To prevent the spillover effects of a collapsing Iran, Israel should give up its intentions of “regime change” in the short run and focus more on the imminent problems. This requires the ending of the war with a ceasefire and greater protection for Iran’s Arab neighbours' critical infrastructure facilities. Türkiye and Israel should also make steps to normalise their relations following the US efforts to reconstruct Gaza and solve the decades-old Palestinian Problem with a final agreement. This is not a dream, as President Trump has all the qualities and courage to end the conflict with a fair final deal.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


23 Mart 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı Gelişmelerini Haberler.com'a Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 23 Mart 2026 tarihinde Haberler.com'dan Melis Yaşar'ın konuğu oldu ve 2026 İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri yorumladı.

22 Mart 2026 Pazar

The Economist'in Küresel Yaşanabilirlik Endeksi 2025 Yılı Verileri

 

Giriş

Küresel Yaşanabilirlik Endeksi (Global Liveability Index), dünyaca ünlü The Economist dergisinin İstihbarat Ünitesi (Intelligence Unit) tarafından her yıl yayınlanan ve istikrar, sağlık hizmetleri, kültür ve çevre, eğitim ve altyapı değerlendirmelerine dayanarak dünyadaki 173 önemli küresel şehri yaşam kalitesi açısından sıralayan bir ölçeklendirme girişimidir. Ölçeklendirme, özellikle her yıl yayınlandığı dönemde çeşitli haber ve yorumlara da konu olabilmektedir. Bu yazıda, Küresel Yaşanabilir Endeksi 2025 yılı verileri özetlenecektir.

Ölçeklendirmenin Metodolojisi

The Economist dergisinin hazırladığı Küresel Yaşanabilirlik Endeksi, dünyadan seçilen 173 küresel şehrin genel yaşanabilirliğini belirlemek için 5 kategoriye ayrılmış toplamda 30'dan fazla faktöre göre sıralama yapmaktadır. İncelemeye alınan faktörler ise şunlardır:

İstikrar: Suç, terör, askeri çatışma, iç karışıklık/çatışmanın yaygınlığı.

Sağlık hizmetleri: Özel ve kamu sağlık hizmetlerinin erişilebilirliği ve kalitesi, genel sağlık göstergeleri.

Kültür ve çevre: Nem/sıcaklık derecesi, kültürel ve sportif olanaklar, sosyal veya dini kısıtlamalar.

Eğitim: Özel eğitimin erişilebilirliği ve kalitesi, kamu eğitim göstergeleri.

Altyapı: Yol ağının kalitesi, toplu taşıma, uluslararası bağlantılar, iyi konutların mevcudiyeti.

2025 Yılı Verilerinde Öne Çıkan Hususlar

2025 yılı verilerine göre, Danimarka'nın başkenti Kopenhag, Avusturya başkenti Viyana'nın 3 yıllık liderliğine son vererek The Economist'in 2025 Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'nde birinci sıraya yerleşmeyi başarmıştır. Kopenhag, istikrar, eğitim ve altyapı kategorilerinde 100 üzerinden mükemmel puanlar alarak dünyanın yaşanabilir en rahat şehri olmuştur.

Bilindiği üzere, endeks, istikrar, sağlık hizmetleri, kültür ve çevre, eğitim ve altyapı olmak üzere 30 gösterge üzerinden dünya genelinde 173 şehri değerlendirmektedir. Bu yılın ortalama puan, geçen yıla göre değişmeyerek 100 üzerinden 76,1 olmuştur. Ancak bu yılki sonuçlar, yoğunlaşan jeopolitik çatışmalar ve sivil huzursuzluk nedeniyle küresel istikrarda devam eden bir düşüşü yansıtmaktadır.

Raporun geneline bakıldığında; Batı Avrupa ve gelişmiş Asya şehirleri sıralamaların zirvesinde yer almaya devam etmektedir. Nitekim birinci Kopenhag ve ikinci Viyana'yı üçüncü sırada İsviçre'nin Zürih şehri izlerken, Avustralya'dan Melbourne şehri dördüncü sırada yer almaktadır. Sidney (6.) ve Adelaide (9.) de gibi başka Avustralya şehirleri de ilk 10 arasına girmeyi başarmıştır. Yeni Zelanda'nın Auckland şehri 8. sırada yer alarak dikkat çekerken, İsviçre'nin Cenevre (5.), Japonya'nın Osaka (7.) ve Kanada'nın Vancouver (10.) şehirleri ilk 10'un diğer üyeleri olmuştur.

2025 yılının en yaşanabilir 10 küresel şehri

Dünya haritasında en yaşanabilir 10 küresel şehir

2025 yılında bu ölçeklendirmede en büyük gelişmeyi gösteren şehir, sağlık ve eğitim puanlarında keskin bir artış kaydederek 13 sıra birden yükselen Suudi Arabistan'ın El Huber (El Khobar) şehri olmuştur. Kanada'dan Calgary şehri ise sıralamada en büyük düşüşü yaşayarak 5. sıradan 18. sıraya gerilemiştir. Birleşik Krallık'ın üç önemli şehri Manchester, Londra ve Edinburgh (İskoçya) da istikrar puanlarındaki düşüşle birlikte en büyük gerilemeyi gösteren şehirler arasında yer almışlardır. Suriye'nin başkenti Şam ise, uzun süren iç savaş ve halen devam eden yeniden oluşum süreci nedeniyle, ankete dahil edilen 173 şehir arasında yaşanabilirliği en düşük şehir olmaya devam etmektedir. Nitekim Şam, bir diğer iç savaş mağduru olan Trablus'un (Libya) bir sıra üzerinde yer almaktadır. 

Sonuç

Sonuç olarak, The Economist dergisinin hazırladığı Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'nin 2025 yılı verileri, bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha teyit etmekte ve Türkiye'nin ve Batı-dışı toplumların halklarını insani koşullarda yaşatmak bağlamında başarısız olduklarını göstermektedir. Bu bağlamda, Batı üstünlüğünün genel toplamda zayıflasa bile, insan yaşam kalitesi ve kişi başına düşen gelir gibi konularda daha uzun on yıllar boyunca süreceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Türkiye'nin Batı ile bu kadar entegre bir devlet olarak başarısız durumda olması ise, hem kaynaklarının kullanımı, hem de belediyecilik anlamında çok başarısız bir yönelime işaret etmektedir. Suudi Arabistan'ın son yıllarda gösterdiği atılım ise, insan yaşatma konusunda ekonomik ilerlemenin önemine dikkat çekmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

21 Mart 2026 Cumartesi

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi 2025 Ölçeği

 

Giriş

Birleşmiş Milletler'in küresel kalkınma ağı oluşturmak için kurduğu bir program olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), yıllardır dünyadaki istatistiki verileri toplanabilen tüm ülkeler için yaşam uzunluğu, okur-yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçek olan İnsani Gelişmişlik Endeksi'ni (HDI) yayınlamaktadır. İlk kez 1990 yılında Pakistanlı ekonomist Mahbub ul Haq tarafından geliştirilen BM İnsani Gelişmişlik Endeksi ölçeği, 1993 yılından beri Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından düzenli olarak yayınlanmaktadır. Bu yazıda, 2025 BM İnsani Gelişmişlik Raporu'ndan önemli bazı bulgular özetlenecektir.

UNDP

2025 BM İnsani Gelişmişlik Endeksi

"A matter of choice: People and possibilities in the age of AI" (Bir tercih meselesi: Yapay Zekâ çağında insanlar ve olasılıklar) adlı bu yılki rapor, 324 sayfalık oldukça kapsamlı bir analiz ve ölçeklendirmeyi içermektedir. 6 Mayıs 2025 tarihinde yayınlanan rapor, klasik parametreler dışında, bu defa özellikle yapay zekâ (AI) konusunda önemli istastistikler sunmaktadır.

Raporun "Sunuş" metnine göre, yapay zekâ (YZ), günümüzde baş döndürücü bir hızla ilerlemekte ve YZ başarıları manşetlerde yer alırken, teknolojiyi hayali bir boşlukta ön plana çıkararak asıl önemli olanı, yani insanların seçimlerini gölgede bırakmaktadır. Oysa insanların sahip olduğu ve sürekli genişleyen özgürlükler içinde gerçekleştirebileceği seçimler, insanların değer verdikleri ve değer vermeleri için nedenleri olan yaşamlar sürmelerini hedefleyen insan gelişimi için elzem durumdadır. YZ'nin olduğu bir dünya, hem insan gelişiminin bir parçası, hem de onu ilerletmenin bir aracı olan seçimlerle doludur. Gelecekte, insani gelişim, YZ'nin neler yapabileceğine -insan benzeri olarak ne kadar algılandığına- değil, daha çok insanların hayal güçlerini harekete geçirerek ekonomileri ve toplumları yeniden şekillendirmeye ve ondan en iyi şekilde yararlanmaya bağlı olacaktır. Bu nedenle, 2025 İnsan Gelişimi Raporu, ne olacağını boş yere tahmin etmeye çalışmak yerine, tüm ülkeler için ufukta yeni gelişim yollarının belirmesi ve herkesin YZ'nin olduğu bir dünyada gelişme şansına sahip olması için hangi seçimlerin yapılabileceğini sorgulamaktadır.

Sıralama

İnsani Gelişmişlik Endeksi ölçeklendirmesinin uluslararası basın ve siyasette en yoğun ilgi gören kısmı olan devletlerin gelişmişlik sıralaması, bu yılda da Batı hâkimiyetini ve gelişmişliğini ortaya koyan istatistiklerle seçilmiştir. Öyle ki, İzlanda'nın birinciliği aldığı sıralamada, ilk 10'da yer alan 10 ülkenin 8'i Avrupa'da (İzlanda, Norveç, İsviçre, Danimarka, Almanya, İsveç, Hollanda ve Belçika), 1'i Asya (Çin'in Hong Kong bölgesi) ve 1'i de Okyanusya kıtasında (Avustralya) yer almaktadır. İlk 20'ye bakıldığında ise, Avrupalı devletlerin sayısı 12'ye (İrlanda, Finlandiya, Birleşik Krallık ve Lihtenştayn) çıkmaktadır. İlk 20'ye giren diğer devletlerin ise 3'ü Asya'dan (Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Kore), 2'si Amerika'dan (Kanada ve ABD), 1'i de Okyanusya'dandır (Yeni Zelanda).

BM İnsani Gelişmişlik Endeksi 2025 ölçeklendirmesinde ilk 35 devlet

Listedeki ilk 50'ye bakıldığında zaman ise, Avrupalı devletlerin sayısı 33'e kadar çıkmaktadır. İlk 50'de yer almayı başaran Asyalı devletler arasına son yıllarda Ortadoğu ülkelerinin girmesi ise önemli bir gelişmedir. Örneğin, 15. sıradaki BAE'nin yanı sıra, İsrail listede 27., Suudi Arabistan 37., Bahreyn 38., Katar 43. ve Umman 50. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Güney Amerika (Latin Amerika) ülkelerinden de Şili 45., Arjantin 47. ve Uruguay 48. sıradan ilk 50'ye girmeyi başarmıştır.

Türkiye ve Kuveyt gibi devletler de oldukça yüksek puanla 51. (Türkiye) ve 52. (Kuveyt) sırada yer alabilmişlerdir. Bu durum, Türkiye'deki insani gelişmişlik koşullarının olumsuz ekonomik şartlara rağmen halen iyi seviyede olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Türkiye, ilerleyen yıllarda daha halk ve kalkınma odaklı bir siyasete yönelebilirse, kolaylıkla ilk 50'ye girer ve hatta ilk 30'u zorlayabilir. Zira 30. sıradaki devletlerle aradaki fark fazla değildir. 

Ölçeğin en son sıralarında ise genelde Afrika devletleri (Güney Sudan, Somali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijer, Mali, Burundi, Burkina Faso, Sierra Leone, Yemen, Madagaskar, Mozambik) ve Afganistan ile Pakistan gibi bazı Asya devletleri yer almaktadır. Bu durum, bu kıtalara/devletlere yönelik daha yoğun kalkınma ve yardım programlarının gerekliliğine işaret etmektedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2025 BM İnsani Gelişmişlik Endeksi, bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha yüzümüze vurmaktadır: Avrupa ve dünyanın Batı tarafının (Avrupa ve Kuzey Amerika) çok daha zengin, avantajlı ve üstün olduğu bir çağda yaşamaya devam ediyoruz. Bu bağlamda, daha birkaç on yıl öncesinde bu listede en sonlarda yer alırken şimdilerde 78. sıraya yükselen Çin Halk Cumhuriyeti'nin başarısı elbette yadsınamayacak bir gelişme ve istisnai bir ilerleme olsa da, henüz Batı hâkimiyetinin sona erdiğini düşünmek için belki de biraz fazla erkendir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

18 Mart 2026 Çarşamba

İlber Ortaylı Anısına...

 

Türkiye'de Tarih bilimini son birkaç on yıldır halka ve gençlere sevdirmeyi başarmış ve Türk tarihine yönelik ilgiyi Türkiye içi ve dışında büyük ölçüde arttırmış olan değerli bilim insanı ve entelektüel İlber Ortaylı'yı geçtiğimiz gün kaybettik. Allah rahmet eylesin... Bir süredir sağlık durumunu aileye yakın kişiler nedeniyle biliyor ve takip ediyordum. Maalesef tüm çabalara karşı İlber hocamızı yalnızca 79 yıl yaşatabildik... Neyse ki, son yıllarda yaygınlaşan internet ve sosyal medya teknolojileri sayesinde nutukları, bilgileri, şakaları ve anıları artık ölümsüz denebilecek bir seviyeye ulaştı. Öyle ki, bu sayede gelecek nesiller de artık İlber hocayı tanıyabilecekler.

İlber hocayı tanımam 2000'lerin başında kızı Tuna ile Bilkent Üniversitesi'nde sınıf arkadaşı olmam sayesinde oldu. O dönemde bir süre Bilkent Üniversitesi'nde de ders veren İlber Ortaylı'nın biraz snob, fazlasıyla dürüst, öğrencilerin çekindiği ve dünya çapında önemli bir tarihçi olduğunu öğrendim. Hatta bir defasında dersine de dışarıdan izinle girerek onu yakından dinleme fırsatı bulmuştum. Gerçekten müthiş bir bilgi birikimi, rafine bir kültür, "fil hafızası" da denilen inanılmaz bir hafıza yetenepi, yüksek bir estetik zevki, inanılmaz etkileyici ve Türklerin eski sözlü tarih geleneğini anımsatan hoş bir "masalcı dede" üslubu ve öğrencileri ve sunucuları adeta karşısında mum gibi dinlemeye teşvik eden tüm bunları bütünleyen biraz huysuz ve snob bir tavır. Ancak elbette gerçek hayatta dünya iyisi bir kişiliği olan İlber hocanın bu kişiliği biraz da sahne (tv, sınıf vs.) personasına dayanıyordu.

Eserlerini okuma ve kendisini araştırma fırsatı bulunca, İlber hocanın Bilkent efsanelerinden Prof. Dr. Halil İnalcık ile birlikte Osmanlı tarihini adeta yeniden dirilten önemli bir ekolü oluşturan öncülerden olduğu, bir süre sonra farklı rivayetlere de konu olacak şekilde Halil hoca ile arasının açıldığı ama ona her zaman çok saygıyla yaklaştığı, son derece Avrupai bir kültüre sahip olmasına karşın Osmanlı ve Rusya tarihi konusunda klasik Batıcılardan epeyce farklı ve daha geleneksel eğilimli yaklaşımlara sahip olduğu ve en az 5-6 dili iyi düzeyde bildiğini fark ettim. Osmanlı modernleşmesindeki Prusya/Almanya etkisi (nüfuzu) ve ordunun öncü rolü gibi konulardaki fikirleriyle, Ortaylı, İnalcık'a da benzer şekilde, Osmanlı tarihi ile Türkiye Cumhuriyeti tarihini bütünleştirmeyi, aradaki -gerekli olan- kopuş sürecini tarihsel çalışmaları ve devlet devamlılığı bilinciyle gidermeye başardığını anladım. Zira Osmanlı'nın "en uzun yüzyılı" olan 19. yüzyılın ve bu dönemdeki reformların uzmanı olan Ortaylı, aslında bu dönemin Osmanlıcıları (Tanzimatçıları), sonraki dönemin İttihatçıları ve sonra gelecek Kemalistlerin temel gayelerinin aslında devleti ve halkı yaşatmak olduğunu idrak etmiş ve siyasi bir ajandası da olmadığı için, Türk tarihini kesintisiz bir modernleşme paradigması içerisinde birleştirmeye gayret etmişti. Hakikaten de, liseden mezun olduğumda radikal Cumhuriyetçi ve sıkı bir Kemalist/Atatürkçü olan ben, İlber hoca, Halil hoca başta olmak üzere tarihçilerimizin önemli eserleri ve "Tarihin Arka Odası" programındaki hoş tartışmaların da etkisiyle, zamanla çok daha Osmanlı meraklısı olabildim. Bu, hocanın ve arkasındaki Türk entelektüel sermayesinin gücünün net bir kanıtıdır. 

İlber hoca, son 20-25 yılda daha popüler işler yapmak, sık sık televizyon kanalları ve hatta internet platformlarında boy göstermek, bilimsel eserler yerine daha popüler ve halka yönelik kitaplar yazmayı tercih etmişti. Bu, son derece bilinçli ve maddi kaygılardan çok toplumu bilinçlendirmeyi ve geleceğe hazırlamayı şiar edinen bir yaklaşımın sonucuydu. Bence bu çabaları oldukça başarılı oldu ve bugün Türk toplumu çok da tarih meraklısı, bilgili, eğitimli ve tarihe bakışı bütüncül hale geldi. 

İlber hocanın siyasi kimliğini de hep merak etmiştim. Gençliğinde solcu klasikleri okuduğu ve etkilendiği bilinir. Bu anlamda hiçbir zaman kendisini bir ideolojiyle ifade ettiğini de görmedim ve duymadım. Ancak elbette, O'nda, Tarih bilimine ve özellikle de Türk tarihine adanmış bir ömrün sonucunda ve kısmen Kırım Tatarı kimliğinin de etkisiyle, Türklük kültürel havzası ve Anadolu ve yakın coğrafyası temelinde şekillenen bir milliyetçilik duygusu ve eğilimini fark etmemek imkânsızdır. Bu anlamda, MHP Siyaset Okulu'nda yaptığı ve geçmişteki askeri darbeleri gerekçelendirdiği konuşma da unutulmazlar arasına girmiştir. Ancak kabul etmeliyiz ki, İlber hoca her kesimin sevdiği, saygı duyduğu, kendinden gördüğü ve benimsediği bir entelektüel olmayı başarmıştır. Bu yönüyle de kankası Celal Şengör'den daha farklı bir konumunun olduğu açıktır. 

Peki, tarihsel süreçte İlber hocanın mirasına dair neler söylenebilir? Birincisi, hiç şüphesiz, Prof. Dr. Ortaylı'nın Türk milletini tarihiyle barıştıran önemli isimlerden biri olduğu söylenebilir. Bu konuda bir numara İnalcık ise, iki numara da kuşkusuz Ortaylı'dır. İkincisi, İlber hoca, Türkiye'deki Batıcıları toplum realitesine hazırlayan bir sağduyulu mühendis sorumluluğuyla, Türklerin zengin tarihleri ve güçlü toplumsal eğilimlerini belirleyen, bunları analiz ve kategorize eden, dahası, bunları netleştirip bilimsel tez haline getiren ve halka yayan bir kamu aydını olmuştur. Bu yönüyle, bugün Türk toplumundaki ikili yapı kısmen de olsa azaldıysa, bunda İlber hocanın katkıları göz ardı edilemez. Ancak elbette, Osmanlı tarihi ve Türklerin militarist-milliyetçi eğilimlerinin çok ön plana çıkarılması, günümüzde biraz da ters yönde bir aşırılığa sebep olmuş olabilir. İyimser tahminim, ilerleyen yıllarda bu dengenin sağlanacağı ve Türkiye'nin ikinci yüzyılında daha güçlü bir millet olmayı başaracağıdır. Üçüncüsü, İlber hoca, biraz snob ve araştırmayı-okumayı sevmeyen kişilere yönelik tepeden bakan yaklaşımıyla, eğitimi, araştırmayı, okumayı, entelektüelizmi teşvik eden bir rol model olmayı başarmıştır. Bu, O'na çok yakışan ve insanların da zamanla benimsediği bir eğilim olmuş ve kuşkusuz İlber hocayı ölümsüz bir Türk tarihsel figürü haline getirmiştir. Dördüncüsü, İlber hoca, Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet gibi Türk büyüklerini saygıyla yad ederek ve daima onore ederek, tarih yapan veya yazan büyük kişiliklere duyduğu inancı ortaya koymuş ve dünyada yeniden "güçlü lider" dönemini başlatan öncü entelektüellerden olmuştur. O'na göre, yapısal faktörler etkili olsa da, tarih, daima kritik konumdaki kişilerin siyasi ve kişilik eğilimlerine ve tercihlerine göre şekillenmiştir. Bu anlamda, Ortaylı'daki Weberyanizm, bence Marksizm'den daha önde olmuştur. Bu da, kuşkusuz, sosyal bilimlerde Alman ekolünü yansıtan önemli bir eğilim olmuş ve İlber hoca sayesinde daha da yaygınlaşmıştır. Beşinci ve son olarak, İlber hoca, sağcıların çok sevdiği ve her zaman ilgiyle dinlediği bir aydın olarak, onları bilgili, kültürlü, sanatsever, tarihe değer veren, nazik ama özgüvenli olmaya teşvik eden ve bir dönem solun Türkiye'deki entelektüel hegemonyası nedeniyle adeta adam yerine konmayan Türk sağcı entelektüellerine çekidüzen veren bir entelektüel önder olmuştur. O olmasaydı, maalesef, Türkiye'deki sağ eğilimler çok daha sığ, sınırlı ve salt güce dayalı düzeyde kalabilirdi. Ancak İlber hocanın engin tarih, sanat ve dil bilgileri, Türkiye'deki sağa özgüven ve değer aşılayabilmiştir. Bu da, bence, O'nun Türkiye'ye en büyük katkılarından birisidir. 

Dileğimiz, gelecek nesillerde yeni İlberlerin yetişmesidir. Ailesine, sevenlerine ve Türk milletine başsağlığı dilerim.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


16 Mart 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'ndaki Güncel Gelişmeleri Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 16 Mart 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan ve Gökhan Pakkanlılar'ın sunduğu “Haber Merkezi” programında ABD/İsrail-İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri yorumladı.

12 Mart 2026 Perşembe

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'nı Haberler.com İçin Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mart 2026 tarihinde Haberler.com internet sitesinde Melis Yaşar'ın konuğu oldu ve 2026 İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri değerlendirdi.


9 Mart 2026 Pazartesi

İzlanda AB Üyeliği İçin Referanduma Gidiyor

 

Giriş

Atlantik Okyanusu'nda Kuzey Amerika ile Avrupa kıtaları arasında konumlanan bir ada devleti olan İzlanda Cumhuriyeti, kuzeyde Grönland Denizi, doğuda Norveç Denizi, güney ve batıda Atlantik Okyanusu ve kuzeybatıda ise onu Grönland'dan yaklaşık 320 km (200 mil) uzaklıkta ayıran Danimarka Boğazı ile çevrili ilginç bir Avrupa ülkesidir. Bağımsızlığını 1944 yılında kazanan İzlanda, başlarda Grönland gibi Danimarka'ya bağlı bir devletken, İkinci Dünya Savaşı süresince önce Almanya, daha sonra da İngiltere (Birleşik Krallık) tarafından işgal edilmiş, savaşın sonlarında İngilizler tarafından adayı devralan ABD ise, bu ülkenin bağımsızlığına olanak sağlamıştır.

Dünya haritasında İzlanda

Bu şekilde siyasi bağımsızlığını kazanan başkenti Reykjavik olan yaklaşık 400.000 nüfuslu İzlanda, 1946'dan beri Birleşmiş Milletler (BM), 1949'dan beri NATO (ki kurucu üyelerdendir), 1950'den beri Avrupa Konseyi, 1960'dan beri EFTA (Avrupa Serbest Ticaret Birliği), 1973'ten beri Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 1994'ten beri Avrupa Birliği (AB) serbest ticaret bölgesi/Gümrük Birliği, 1995'den beri Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), 1996'dan beri de Schengen bölgesi üyesi durumunda tanınmış ve önemli bir devlettir. Ayrıca İzlanda mükemmel bir demokrasi örneği olup, İskandinav ülkelerine benzer şekilde Freedom House ve benzeri ölçeklendirmelerde en iyi puanlı demokrasi ve en özgür devletlerden biri olarak bilinmektedir.

İzlanda haritası

Bu şekilde önemli bir devlet olan ve özellikle ABD ile Danimarka ve Avrupa Birliği'nin yaşadığı Grönland krizi ile jeopolitik değeri daha da artan İzlanda'nın mevcut hükümeti, bu yıl içerisinde AB üyeliği konusunu halk onayına (referanduma) sunma kararı alarak dünyada gündem olmuştur. Karar kesinleşirse, 29 Ağustos'ta sandıkların başına gidilerek AB üyeliği konusunda İzlanda halkının kesin bir karar vermesi istenecek ve bu şekilde İzlanda'nın AB üyeliği süreci de başlamış olacaktır. Ülkenin AB ile zaten her açıdan entegre olduğu da düşünülürse, bu referandumda "evet" kararı çıkması durumunda yakın gelecekte AB'nin bir üye daha kazanması büyük ihtimalle gerçekleşecek bir olasılık haline gelecektir.

İzlanda-AB İlişkileri

Coğrafi olarak kıta Avrupa'sından farklı konumu ve EFTA üyeliği nedeniyle Avrupa entegrasyonu konusunda en hevesli ülkelerden biri olmayan İzlanda, buna karşın 2008 küresel ekonomik krizi ardından ülkede yaşanan ciddi mali kriz nedeniyle 2009 yılı Temmuz ayında AB'ye katılmak için başvuruda bulunmuştur. Ancak 3 yıllık müzakerelere rağmen, Ortak Balıkçılık Politikası da dahil olmak üzere birçok önemli konuda tarafların uzlaşamaması nedeniyle, o dönemdeki sosyal demokrat eğilimli İzlanda hükümeti, müzakerelerin Nisan ayındaki parlamento seçimlerinden sonrasına kadar askıya alınacağını duyurmuştur. Ancak sonraki seçimlerde iktidardaki sol blok büyük bir yenilgiye uğrarken, merkezci İlerici Parti büyük bir zafer kazanmış ve İzlanda'nın AB üyeliğine karşı çıkan İlerici Parti ve Bağımsızlık Partisi liderleri, 22 Mayıs 2013'te, AB ile tüm katılım müzakerelerini askıya alacak ve referandumla onaylanmadıkça yeniden başlatmayacak bir koalisyon platformuna ulaşıldığını duyurmuşlardır. 22 Şubat'ta ise, iktidardaki partiler, konuyla ilgili bir referandum yapmadan üyelik başvurusunu resmen geri çekme konusunda anlaşmışlar ve bunu yapmak için parlamentonun onayını isteyen bir yasa tasarısı sunmuşlardır.

Bu şekilde, İzlanda, ilk kez 2009 yılında AB üyeliğine başvurduktan sonra, 2015 yılında, popülist sağ eğilimli partilerin iktidarı döneminde, oldukça ilerlemiş olan katılım sürecini askıya almıştır. Ancak ülkenin AB ile ilişkileri olumlu kalmaya devam etmiştir. Nitekim İzlanda, daha önce de belirtildiği üzere AB'nin ortak pazarına ve Schengen bölgesine dahildir. AB ve İzlanda, önemli dış politika konularında da aynı çizgide konumlanmakta ve düzenli diyalog yürütmektedirler. Nitekim taraflar, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) himayesinde ve ötesinde iş birliği yaparak, güvenlik ve savunma konularında da yakın ortak durumundadırlar. Dahası, İzlanda, özellikle Schengen Anlaşması aracılığıyla, adalet ve içişleri ile ilgili AB iş birliğinin önemli boyutlarına halihazırda katılmaktadır.

AB ile yakın ilişkilerin sonucunda, tesadüfi değildir ki, son birkaç yılda İzlanda'da AB'ye katılma tartışması yeniden alevlenmiştir. ABD Başkanı Donald Trump'ın Grönland'ı ABD'ye katma girişimleri de İzlanda'yı bu konuda cesaretlendirmiştir. Kasım 2024'teki son İzlanda parlamento seçimlerinin ardından, yeni koalisyon hükümeti, 2027 yılına kadar AB üyelik görüşmelerine başlanıp başlanmayacağına dair ulusal bir referandum yapılması konusunda anlaşmıştır. Avrupa Parlamentosu da, AB-İzlanda ilişkilerinin geliştirilmesinde yakından rol almaktadır. Avrupa Ekonomik Alanı Ortak Parlamento Komitesi'ne bir heyet göndermekte ve İzlanda ile yıllık ikili parlamentolar arası toplantı düzenlemektedir. Nitekim İzlanda hükümeti, Avrupa Birliği'ne katılım müzakerelerinin yeniden başlatılması konusunda 29 Ağustos'ta bir referandum yapılmasını önermiş ve bu konuda bir yasa tasarısı hazırlamıştır. Avrupa Komisyonu'nca olumlu karşılanan yasa tasarısı, bu hafta mecliste oylamaya sunulacaktır. Avrupa Komisyonu sözcüsü Markus Lammert, "İzlanda AB'nin yakın ve değerli bir ortağıdır" diyerek, "İş birliğimiz halihazırda güçlü ve geniş kapsamlı olup İzlandalı yetkililerle yakın iş birliğimizi sürdürmeyi ve daha da güçlendirmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz." ifadesini kullanmıştır.

AB Referandumu'ndan Ne Sonuç Çıkar?

Mecliste onaylanırsa 29 Ağustos'da düzenlenmesi beklenen referandumda, İzlanda vatandaşlarına AB tam üyeliği için müzakerelere devam edilip edilmemesi gerektiği sorulacaktır. İzlanda dilinde soru şu şekilde olacaktır: "Á að halda áfram viðræðum um aðild Íslands að Evrópusambandinu?" (İzlanda'nın AB üyeliği için müzakereler devam etmeli mi?). Yanıtlar ise "Evet, müzakerelere devam edilmeli" veya "Hayır, müzakerelere devam edilmemeli" şeklinde olacaktır.

Mart 2026 tarihli güncel anketler, halkın çoğunluğunun AB üyeliği konusunda müzakerelere devam edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ancak anketlerde halen yüzde 10-20 arasında bir kararsız kitlenin bulunduğunu da belirtmek gerekir. Referandumdan "evet" kararı çıkması AB üyeliğini garantilemese de, İzlanda'nın çok büyük/kalabalık bir ülke olmaması (AB'nin hazmetme kapasitesi açısından) ve AB ile zaten birçok konuda halihazırda entegre/uyumlu olması sayesinde, kısa sürede müzakerelerin olumlu neticelenmesi olasıdır. İzlanda hükümeti, bu konuda şunları vaat etmektedir: "İzlanda, İzlanda halkı müzakerelere yeniden başlama kararı alırsa, liyakate dayalı bir üyelik sürecini üstlenmeye çok iyi hazırlanmış bir ülkedir. İzlanda, canlı bir demokrasi ve AB ile değerleri paylaşan, dış politika ve finansal düzenleme gibi alanlarda geniş bir uyum gösteren yakın bir ortaktır. İzlanda, ayrıca, Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) iş birliği ve Schengen Birliği aracılığıyla AB mevzuatını ve politikalarını uygulama konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyime sahiptir."

Sonuç 

Sonuç olarak, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde dünya jeopolitik dengeleri yeniden oluşurken, Avrupa Birliği (AB) de, diğer küresel güçler gibi, yakın çevresindeki mevcut üye ve ortaklarını geliştirerek bir küresel güç olma yönünde emin adımlar atmaktadır. Bu anlamda ABD ve Rusya gibi devletlerin askeri gücü önceleyen yaklaşımları karşısında, AB, ekonomik refah ve yüksek hukuk ve demokrasi standartlarına dayalı uygarlık projesi ile bir çekim alanı oluşturmaya gayret etmektedir. Bu bağlamda, İzlanda, Karadağ, Moldova, Ukrayna, Bosna Hersek vs. gibi birçok yeni devletin yakın gelecekte AB üyesi olmaları gayet mümkün, hatta olasıdır.  

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Mart 2026 Cumartesi

Situation actuelle en guerre en Iran


Introduction

La guerre guerre iranienne de 2026, qui a débuté aux premières heures du 28 février 2026 par des frappes aériennes israéliennes puis américaines, constitue une nouvelle étude de cas pour comprendre la nouvelle structure de la guerre, moins dépendante de l'humain, à l'ère postmoderne, et pour examiner la lutte d'influence actuelle au Moyen-Orient. Ce conflit, qui entre dans son huitème jour, pourrait durer jusqu'à quatre semaines, selon le président américain Donald Trump. Cet article analysera les motivations, les stratégies et les prévisions des parties impliquées.

Causes de la guerre et motivations des acteurs impliqués

L'acteur clé, susceptible de déclencher une guerre avec l'Iran en 2026, est sans aucun doute Israël. Constatant que l'Iran, l'un de ses plus proches alliés jusqu'en 1979, a adopté depuis la Révolution islamique une position de plus en plus antisioniste, antiaméricaine, antioccidentale et islamiste radicale, Jérusalem (Tel Aviv) perçoit désormais le régime iranien comme une menace existentielle. Cela s'est notamment manifesté par l'accélération des programmes nucléaires et balistiques iraniens dans les années 2000, ainsi que par l'armement et le soutien apportés aux milices chiites par l'Iran, créant ainsi un « axe de résistance » ou « croissant chiite » dans plusieurs pays du Moyen-Orient (Irak, Syrie, Liban, Yémen, etc.). Dans ce contexte, le gouvernement de droite de Netanyahu, au pouvoir en Israël depuis des années et contraint de former des coalitions avec de petits partis d'extrême droite, tente d'éviter une éventuelle perte de pouvoir en maintenant un « état d'urgence » permanent, alimenté par des allégations de corruption et par la grogne populaire, comme en témoigne la crise de Gaza. De plus, Netanyahu espère reconquérir le pouvoir et se maintenir à la tête du gouvernement lors des élections prévues cette année. Dans ce contexte, comme l'a d'ailleurs admis le secrétaire d'État américain Marco Rubio, les États-Unis sont entrés en guerre avec une mentalité de « frappe préventive », afin de contrôler les conséquences d'une attaque israélienne contre l'Iran qu'ils ne pourraient pas empêcher. En ce sens, Israël, avec une stratégie rationnelle, exploitant probablement le scandale Epstein aux États-Unis et au sein du lobby israélien, et en brandissant la menace d'une attaque nucléaire contre l'Iran si les États-Unis n'intervenaient pas, a de facto forcé le président Trump à s'engager dans ce conflit. Les principaux objectifs d'Israël dans cette guerre sont de paralyser complètement l'Iran en détruisant son Guide suprême et son commandement militaire, son programme nucléaire, son système de missiles balistiques, ainsi que ses forces navales et aériennes, et de le rendre incapable de constituer une menace pour Israël et les autres États arabes. Bien qu'Israël, comme l'a déclaré le Premier ministre Netanyahu, vise un changement de régime en Iran, un régime mollah faible et replié sur lui-même pourrait ne pas être perçu par Tel-Aviv (Jérusalem) comme une menace majeure. Israël explore également la possibilité de créer une région ou un État azerbaïdjanais, baloutche et kurde en Iran et, dans ce contexte, encourage les agences de sécurité américaines (CIA) à prendre des mesures en ce sens (contacts avec le PKK/PJAK, etc.). Il convient de rappeler qu'Israël, seul État à avoir ouvertement soutenu le référendum de 2017 sur l'indépendance du gouvernement régional du Kurdistan, s'efforce de se constituer une base de pouvoir au Moyen-Orient en tissant des liens étroits avec les Kurdes et d'autres groupes minoritaires (Druzes, etc.) de la région.

Les États-Unis, cependant, ont une stratégie qui ne coïncide pas entièrement avec celle d'Israël. Reconnaissant dans leurs nouveaux documents de sécurité nationale que leur principal adversaire géopolitique au XXIe siècle sera la Chine, et cherchant, dans ce contexte, à rallier à leur cause les pays ayant des liens étroits avec la Chine (Venezuela, Cuba, Panama, etc.), notamment dans l'hémisphère occidental, les États-Unis renversent depuis des décennies les régimes anti-occidentaux et anti-israéliens au Moyen-Orient (Irak, Libye, Syrie et maintenant l'Iran). Inclure l'Iran parmi ces pays est naturel, car il entretient des relations politiques, diplomatiques et sécuritaires (militaires) intenses avec la Chine et apporte un soutien important à Pékin pour satisfaire ses besoins énergétiques. En ce sens, même si les États-Unis souhaitent un changement de régime en Iran, ils pourraient préférer un Iran affaibli, contrairement à Israël, en raison des frustrations rencontrées lors de précédentes interventions (en Afghanistan, en Irak, etc.). L'existence du régime radical en Iran peut être perçue comme un atout, garantissant la continuité des relations sécuritaires des États-Unis et de nouvelles ventes d'armes aux États arabes de la région (notamment aux pays du Golfe). Dans ce contexte, Washington pourrait accepter le maintien d'un régime mollah dans un Iran certes fragilisé, mais non effondré, de manière moins préjudiciable, car ce régime demeure anti-occidental. Ainsi, les États-Unis évitent des dépenses considérables et n'auront pas à fournir des efforts supplémentaires pour l'institutionnalisation et le développement du nouveau régime. Toutefois, les pressions exercées par Israël en faveur d'un changement de régime en Iran, ainsi que l'influence du puissant lobby israélien (juif) aux États-Unis, ont sans aucun doute des répercussions sur l'administration Trump.

La République islamique d'Iran est un acteur fondé sur des principes islamiques (chiites) plutôt radicaux, mais, sous la pression populaire et internationale, elle a partiellement adopté une approche plus rationnelle et laïque afin de préserver son régime. Si l'Iran anticipait cette attaque depuis des années, il espérait un compromis lors des négociations menées ces dernières semaines. Cependant, face aux attaques inattendues qui ont débuté le matin du 28 février, l'Iran entend contraindre Israël et les États-Unis à reculer en étendant le conflit à l'ensemble des États de la région et, en particulier, en prenant des mesures radicales susceptibles de plonger l'économie mondiale dans le chaos. Dans ce contexte, Téhéran, qui a lancé des attaques de roquettes et de drones contre les États du Golfe (Arabie saoudite, Émirats arabes unis, Qatar, Bahreïn, Oman), la Jordanie, le Koweït et l'Irak (région kurde), ainsi que la République de Chypre (administration chypriote grecque/Chypre du Sud), où se trouvent des bases britanniques, cible particulièrement les infrastructures énergétiques et tente de fermer le détroit d'Ormuz, espérant ainsi faire grimper les prix du pétrole et du gaz et contraindre les États-Unis et Israël à faire marche arrière pour des raisons économiques mondiales. En ciblant des civils et des aéroports dans des pays comme Abou Dhabi et Dubaï, l'Iran exige que les États arabes fassent pression sur les États-Unis pour qu'ils mettent fin à la guerre. Cependant, Téhéran, devenu un objet de haine dans la région, a également lancé par erreur des attaques de roquettes et de drones contre des pays comme la Turquie et l'Azerbaïdjan (région du Nakhitchevan), qui ont tenté de rester neutres dans le conflit, provoquant de vives réactions de la part des deux pays (en particulier du président azerbaïdjanais Ilham Aliyev). Bien que le régime iranien nie toute responsabilité dans ces attaques et que le président Massoud Pezeshkian présente ses « excuses » pour celles contre les pays voisins, Téhéran est devenu de plus en plus l'objet de haine dans la région. En ce sens, Téhéran livre un combat à mort et joue toutes ses cartes. Cette situation isole de plus en plus l'Iran. De fait, la Russie et la Chine ne lui apportent pas encore de soutien actif dans ce conflit. On ignore encore la nature exacte du soutien annoncé par la Corée du Nord. Le seul soutien que l'Iran reçoive jusqu'à présent semble être celui des services de renseignement russes, visant à cibler les forces américaines dans la région. La perte de la marine et de l'armée de l'air iraniennes, ainsi que l'amenuisation rapide de son arsenal de drones et de missiles, constituent également un problème majeur dans le cadre d'une lutte de longue haleine.

Situation actuelle du conflit

D'après les informations confirmées à ce jour par des sources médiatiques crédibles, l'Iran a perdu, dès le premier jour, une cinquantaine de hauts responsables militaires et politiques, dont le Guide suprême, l'ayatollah Ali Khamenei. Ses installations nucléaires et balistiques ont été touchées et gravement endommagées. L'Iran aurait perdu entre 1 500 et 4 500 citoyens à la suite des attaques américano-israéliennes. Le Liban a également subi de lourdes pertes (plus de 200 morts) après les attaques israéliennes. Les pertes américaines et israéliennes sont relativement faibles (6 morts pour les États-Unis, entre 12 et 14 pour Israël). Cependant, ces pays ont subi des pertes économiques considérables en raison des attaques de roquettes et de drones contre des bases militaires américaines, des installations énergétiques et des zones touristiques dans les pays du Golfe, ainsi que dans des villes israéliennes, ainsi que de la hausse des prix de l'énergie. Ce n'est pas un hasard si le pétrole bondit de 35 % cette semaine, enregistrant ainsi la plus forte hausse de l'histoire du marché à terme depuis 1983.

De son côté, le secrétaire américain à la Guerre, Pete Hegseth, se montre très optimiste quant à l'issue du conflit. Selon lui, les États-Unis progressent rapidement et de manière décisive, détruisant les capacités militaires iraniennes grâce à l'opération « Epic Fury » (Fureur épique). Le président américain, Donald Trump, a exprimé des opinions similaires, affirmant que les États-Unis dépassent largement leurs objectifs militaires initiaux. Le ministre iranien des Affaires étrangères, Abbas Arakchi, souligne cependant, contrairement aux affirmations du président Trump, que son pays ne souhaite ni cessez-le-feu ni nouvelles négociations avec les États-Unis et Israël, et qu'il est prêt à poursuivre le conflit. Le porte-parole du Corps des gardiens de la révolution islamique, Ali Mohammad Naini, a également déclaré que son pays est « prêt pour une longue guerre », ajoutant que de nouvelles armes sont en cours d'acheminement. Dans ce contexte, aucun signe d'effondrement ni de désintégration n'est encore visible du côté iranien. Toutefois, compte tenu de l'effondrement économique et des pénuries de munitions que l'Iran subira à mesure que la guerre progressera, sa position pourrait s'assouplir prochainement.

Scénarios futurs

Dès lors, deux enjeux cruciaux, mis en lumière par l'ancien secrétaire d'État américain Antony Blinken, se dégagent : a) les marchés et b) les munitions. Premièrement, l'évolution des marchés de l'énergie, et notamment son impact sur le déroulement du conflit et sur les économies mondiale et américaine, figurera parmi les aspects les plus critiques. Concernant l'impact négatif des prix élevés de l'énergie sur les marchés, le président Trump a prédit avec optimisme que ces prix chuteraient rapidement après la guerre, qu'il estime d'une durée maximale de quatre semaines, afin de rassurer les marchés. Cependant, compte tenu du contexte de guerre incertain, il est difficile de prévoir le début et la fin de tels conflits existentiels d'envergure, ce qui constitue un facteur négatif pour les marchés. Par ailleurs, la hausse des prix de l'énergie et la fermeture du détroit d'Ormuz, qui empêche la circulation des pétroliers, devraient engendrer des pertes économiques importantes pour les États arabes du Golfe et d'autres pays.

Le second point crucial est, sans aucun doute, la continuité de l'approvisionnement en armes et en munitions. Comme l'a justement souligné Blinken, Téhéran, avec ses drones et roquettes bon marché, inflige aux États-Unis et aux pays du Golfe des pertes de plusieurs millions de dollars et perturbe gravement leurs économies en les obligeant à maintenir constamment leurs systèmes de défense aérienne en service, sans pour autant subir de pertes financières importantes. La destruction accidentelle de trois avions américains au Koweït illustre clairement les hésitations des États arabes à ce sujet. Cependant, il est également vrai que les capacités iraniennes en matière de drones et de roquettes, constamment bombardées par les États-Unis et Israël, ont leurs limites, et qu'en cas de conflit prolongé, ces stocks pourraient finir par s'épuiser. Par conséquent, si la guerre s'éternise et que les stocks de munitions iraniennes diminuent, le pays deviendra de plus en plus vulnérable aux frappes aériennes. De plus, les États arabes pourraient finir par prendre des mesures contre Téhéran en représailles aux attaques iraniennes, et l'implication d'une puissance militaire telle que l'Arabie saoudite compliquerait encore davantage la situation pour l'Iran.

Cependant, l'Iran dispose également de certains atouts pour l'avenir. Premièrement, rien n'indique que les États-Unis et Israël déploieront une armée terrestre dans ce conflit. Dans ce contexte, l'expérience montre que renverser un régime par des frappes aériennes est soit un processus long et ardu, soit voué à l'échec. Par conséquent, malgré toute la perversité du régime iranien actuel, il est clair qu'il ne sera pas vaincu par un nouveau régime susceptible d'être formé sous l'influence extérieure des minorités kurdes, baloutches et azerbaïdjanaises non persanes. Au sein de l'opposition iranienne, le seul nom connu à l'échelle nationale est peut-être celui du fils du Shah déchu, Reza Pahlavi, qui aspire ouvertement à devenir le « guide de transition » de son pays et à instaurer la démocratie en Iran, en adressant des messages chaleureux aux États-Unis, à Israël et aux pays européens. Pahlavi est convaincu de l'effondrement du régime islamique et affirme ne pas vouloir devenir roi ni président, mais de sauver l'Iran et d'accélérer la transition du pays vers la démocratie. Pahlavi, particulièrement populaire au sein de la diaspora iranienne, a été critiqué pour son manque de soutien auprès du public intérieur.

De plus, à mesure que le conflit s'éternise, les voix pacifistes se font de plus en plus entendre au sein de la communauté internationale, ce qui est avantageux pour Téhéran. En effet, même si l'Iran ne jouit pas d'une popularité internationale, la force des groupes de gauche et pacifistes dans les pays occidentaux (Espagne, France, Royaume-Uni, États-Unis, etc.) exerce une pression considérable sur leurs gouvernements. Par ailleurs, des incidents tels que le bombardement d'une école et la mort d'enfants lors d'attaques américaines et israéliennes, alors que les réactions contre Israël restent vives en raison de la crise de Gaza, renforcent le soutien à l'Iran. Dès lors, une stratégie plus rationnelle pour l'Iran pourrait consister à privilégier la voie pacifique et à éviter l'extension du conflit aux pays neutres. L'Iran doit également lancer rapidement une campagne de relations publiques diplomatiques. Les voix pacifistes influentes, notamment en Espagne et en Turquie, constituent à cet égard un atout précieux.

La Turquie pourrait jouer un rôle crucial pour mettre fin à la guerre, car elle figure parmi les pays les plus durement touchés. Elle souffre à la fois du risque de migration massive d'Iran vers son territoire et des conséquences qui en découlent, ainsi que des crises économiques et sécuritaires qui en découlent. De plus, en tant qu'État déficitaire en énergie, la Turquie ne tirera aucun avantage de la hausse des prix du pétrole et du gaz naturel. Ankara pourrait donc privilégier la voie diplomatique. Cependant, l'influence de la Turquie sur les États-Unis n'est plus aussi forte qu'auparavant, durant la Guerre froide. En raison de ses relations tendues avec Israël, le soutien dont elle bénéficie à Washington reste relativement limité.

Conclusion

En conclusion, la guerre contre l'Iran de 2026, qui a débuté le 28 février, se poursuit à plein régime. Ce conflit nuit indéniablement à tous les camps, mais l'État le plus touché est, naturellement, l'Iran, qui est soumis à d'intenses bombardements aériens. La destruction des forces aériennes et navales iraniennes, des installations de drones et de missiles, des laboratoires, etc., aura sans aucun doute un impact négatif sur les capacités militaires et l'économie du pays. Par ailleurs, la question de savoir qui pourrait gouverner l'Iran dans un avenir proche si le régime actuel se maintient (récemment, les noms de Mojtaba Khamenei, représentant de l'aile dure, et d'Ali Larijani, représentant de l'aile modérée, ont été évoqués). Compte tenu des risques encourus, peu de personnes se porteront candidates à ce poste ! Cependant, l'Iran n'est pas un État ordinaire dépourvu de tradition étatique, contrairement à une idée reçue souvent alimentée par la sous-estimation du régime islamique, et toutes les institutions étatiques continuent de fonctionner sous la présidence de Massoud Pezeshkian. Par conséquent, si l'Iran parvient à résister aux attaques, il est probable qu'il bénéficiera d'un soutien accru de la communauté internationale au fil du temps. Nous souhaitons que cette guerre prenne fin au plus vite et que des vies cessent d'être perdues inutilement.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ