5 Aralık 2019 Perşembe

Doç. Dr. Murat Önsoy’la Türkiye-Almanya İlişkileri Üzerine Mülakat


Doç. Dr. Murat Önsoy, Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi ve yeni kurulan Hacettepe Üniversitesi Türk-Alman İlişkileri Uygulama ve Araştırma Merkezi (HÜTAİ) Müdürü’dür. Önsoy, "Mavi Elma: Türkiye-Avrupa İlişkileri" Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Doç. Dr. Hüseyin Işıksal editörlüğünde hazırlanan kitapta Türkiye-Almanya ilişkilerine dair önemli bir kitap-içi bölüm yazmıştır. 

Doç. Dr. Murat Önsoy

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Murat hocam merhaba. Öncelikle eğitiminiz ve kariyeriniz hakkında okurlarımıza bilgi verebilir misiniz?

Doç. Dr. Murat Önsoy: Merhaba Ozan hocam. TED Ankara Koleji mezunuyum.  Lisans eğitimimi Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde, Yüksek Lisansımı da yine aynı üniversitenin Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladım. Doktoramı ise YÖK bursuyla Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Erlangen ve Nürnberg şehirlerindeki Friedrich-Alexander Üniversitesi’nde yaptım.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Yeni kurulan ve Müdürü olarak atandığınız HÜTAİ’nin kuruluş amaçları, ilk etkinlikleri ve gelecek planları hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

Doç. Dr. Murat Önsoy: Ozan hocam, Merkezimizin temelleri 2018 yılında Antalya’da düzenlenen "Türk-Alman İlişkilerinin 300. Yılı" isimli bilimsel konferansta atıldı. Hacettepe Üniversitesi’nden gelen ve farklı disiplinlere mensup hocalar olarak konferansın boşluklarında yaptığımız sohbetlerde gördük ki, her birimizin Türk-Alman ilişkileri üzerine söyleyeceği ve yapmak istediği çok şey var. Yapmak istediklerimizin bir çoğu da bölüm bazında gerçekleştirilmesi kolay olmayan ve farklı disiplinlerden uzmanların katkısına ihtiyaç duyulan faaliyetler. Konferans dönüşü ilk iş Beytepe Kampüsü’nde bir toplantı yaptık ve bu toplantıda da gördük ki, yapmak istediğimiz faaliyetler için bize gerekli interdisipliner ortamı ancak bir Merkez çatısı altında sağlayabiliriz. Rektör hocamızla konuyu paylaşmamız ve kendisinin de destek sözü vermesiyle birlikte, yaklaşık bir yıl süren bir bürokratik sürece girdik. Nihayet 23 Eylül 2019 tarihli Resmi Gazete'de kuruluş yönetmeliğimizin yayınlanmasıyla resmi olarak çalışmalarımıza başladık.

Kuruluş amaçlarımıza gelecek olursak; bunlardan en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti ve Federal Almanya Cumhuriyetleri arasında siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda işbirliğini geliştirici akademik faaliyetler yürütmek. Bildiğiniz gibi, iki ülke ilişkilerinde hem işbirliğinin güçlü olduğu, hem de geliştirilmeye muhtaç alanları mevcut. Geride bıraktığımız 10 yılı aşkın süreç bize ilişilerin iyi yönetilmemesinin iki ülke arasındaki işbirlikleri birer risk unsuruna dönüştürebileceğini açık bir şekilde gösterdi. Bu nedenle, Türkiye’nin çıkarına olan ülkeler arasında var olagelen stratejik, ekonomik ve beşeri işbirliklerinin geliştirilmesi ve bu yolla risk unsurlarının ortadan kaldırılması için çalışmalarda bulunacağız.

HÜTAİ logosu

İşbirliklerinin geliştirilmesi hususunda akademik altyapıyı oluşturmaları açısından bilimadamlarına (bilim insanlarına) büyük görev düştüğünü düşünüyoruz. Federal Almanya Cumhuriyeti’nde çok sayıda Türkiye merkezi, gerek üniversiteler, gerekse de sivil toplum şemsiyesi altında faaliyet göstermekte. Oysaki ülkemizde bu alanda faaliyet gösterecek akademik altyapıya sahip merkez yok. Bu durum, bilgi üretimi açısından Türkiye’yi dezavantajlı ve asimetrik bir pozisyona düşürmekte. İşte biz, HÜTAİ olarak, öncelikli olarak Türk-Alman ilişkilerinde ihtiyaç duyulan Türkiye kaynaklı fikir altyapısı boşluğunu doldurmayı amaçlamaktayız.

Bu amaca yönelik üniversite bünyesinde bulunan farklı bilim alanlarını disiplinlerarası yaklaşımla buluşturarak, iki ülke ilişkilerindeki sorunların çözümüne yönelik eğitim, öğretim, araştırma ve uygulama projeleri hazırlamak, geliştirmek ve uygulamak amacındayız. Bu doğrultuda, yurt içindeki ve yurtdışındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kamu veya özel sektör kurum ve kuruluşlarıyla ortak çalışmalar düzenleyeceğiz, uygulama ve araştırma projeleri hazırlayacağız ve yürütülmekte olan çalışmalara katılacağız. Geliştirilen bu projelerin uygulanması kısmında da aktif olarak yeralacağız. Bunun dışında, Almanya’daki Türk ve Türkiye imajını geliştirici, eğitici, bilgilendirici ve tanıtıcı konferans, seminer ve sempozyum gibi çeşitli toplantılar düzenleyeceğiz. Merkezin faaliyet alanlarıyla ilgili elde edilen veriler ile bu alanda çalışan bilim insanlarının bilgi ve deneyimlerinin yurt içi ve yurt dışı kamuoyu ile paylaşımına yönelik, süreli ve süresiz basılı ya da görsel yayınlar hazırlayacağız, kongre, konferans, panel, sempozyum, seminer ve benzeri bilimsel toplantılar düzenleyeceğiz.

HÜTAİ'nin düzenlediği I. Uluslararası Türk-Alman Çalışmaları Kongresi davetiyesi

İlk etkinliğimize gelecek olursak; Kasım ayında, kuruluşumuzun henüz ikinci ayında I. Uluslararası Türk-Alman Çalışmaları Kongresi’ni gerçekleştirdik. Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü, Konrad Adenauer Vakfı, Federal Almanya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ve Almanya Akademik Değişim Servisi'nin (DAAD) katkılarıyla 12-13 Kasım 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü'nde gerçekleştirilen bu etkinlikte Almanya ve Türkiye’den konusunda uzman 25 akademisyeni 2 gün boyunca Beytepe Kampüsümüzde ağırladık. Oldukça verimli geçen kongrenin açılış konuşmalarını Federal Almanya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Martin Erdmann, Hacettepe Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Haluk Özen, DAAD Ankara bürosu temsilcisi Franziska Trepke ve Konrad Adenauer Vakfı temsilcisi Cem Akdağ gerçekleştirdiler. Bundan sonraki senelerde Kongreyi farklı disiplinlere yayarak devam ettirmek niyetindeyiz.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye-Almanya ilişkileri, söylem düzeyindeki polemikler ve zaman zaman yaşanan siyasi krizlere karşın, bilhassa ekonomik anlamda son derece olumlu yönde ilerliyor. Ayrıca siyasi temasların da son dönemde artması dikkat çekici bir gelişme. Siz, bu konunun uzmanı olarak, Türkiye-Almanya ilişkilerinin güncel durumunu ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Doç. Dr. Murat Önsoy: Tarihi çok eskilere dayanan, insani bağların önemli bir yer tuttuğu Türk-Alman ilişkilerinin üzerinde son yıllarda kara bulutlar gezinmekte. Müttefiklik zemininde yürütülegelmiş, ebedi dostluk ve silah kardeşliği söylemleriyle taçlandırılmış ilişkiler üzerine inşa edildiği rasyonel temelden her geçen gün uzaklaşmış yerini bir kör dövüşüne bırakmıştır. Hem söylemde, hem de eylemde karşımıza çıkan bu durum, iki ülkeyi, kişi, kurum ve kuruluşlarıyla topyekûn bir şekilde etkisi altına aldı.

Neredeyse iki düşman ülke gibi hareket eden Türkiye ve Almanya’nın siyaset adamlarının da yer yer diplomatik nezaket sınırlarının dışına çıktığı görülmekte. Basın mensuplarından hukuk adamlarına kadar birçok kişi, kurum ve kuruluşun dâhil olduğu çok boyutlu çatışma ortamı, iki ülke arasındaki çıkar ortaklığını zedelemekte. Öte yandan, yaşanan gerginliğin yaratacağı en önemli tehlike, iki ülke arasındaki insani bağların zedelenmesidir. İlişkilerde yaşanan gerginlik iki ülke toplumlarının belleğine “düşmanlık” tohumları ekmekte ve bu durum, Almanya’da ikamet eden 3 milyonu aşkın Türk’e ve Türkiye’de ikamet eden on binlerce Almanın yarattığı kültürel ve ekonomik kaynaşmaya büyük zarar vermektedir. Mülteci kriziyle beraber iki ülke ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması umutları belirmişse de, bu yeni durumun uzun vadede herhangi bir etki yaratıp yaratmayacağını söylemek için henüz erken.

Türk-Alman ilişkilerinin tekrardan düzene girebilmesi için, hem Türkiye’ye, hem de Almanya’ya düşen görevler vardır. Almanya, öncelikli olarak, Türkiye kökenlilerin Almanya’daki seçimlerin malzemesi olmasının önüne geçmeli. Alman politikacıların Türk karşıtlığı üzerinden oy devşirme çabaları Almanya’daki Türklere karşı olumsuz hava yaratmakta. İkinci olarak, Federal Almanya Cumhuriyeti Türkiye’nin iç siyasetine müdahale alışkanlığından vazgeçmelidir. Alman devlet adamlarının Türkiye iç siyasetine yönelik demeçleri devlet egemenliği prensibiyle çelişmekte ve genel olarak Türkiye’deki her kesimin dâhil olduğu Almanya karşıtı bir hava oluşturmakta. Üçüncü olarak, Federal Almanya Cumhuriyeti, NATO’daki müttefiki Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’deki güvenlik çıkarlarına saygı göstermelidir. Son olarak da, Almanya ve Türkiye arasında yaşanan Soğuk Savaş’ın kamuoyuna yansımasının önüne geçilmeli diye düşünüyorum.

Türkiye tarafında ise, son yıllarda Almanya’daki Türkiye kökenliler üzerinde yürütülen aktif kamu ve diaspora diplomasisinin tıpkı Almanya’nın Türkiye’de yaptığı gibi “içişlerine karışma” noktasına varmaması için çaba göstermeli. Türkiye ve Almanya sadece Ortadoğu coğrafyasında değil, Türkiye’nin varlık gösterdiği Balkanlar ve Kafkasya gibi diğer coğrafyalarda da çatışmacı iki rakip gibi değil, birbirini tamamlayan işbirlikçi iki aktör olarak davranmalılar.

Annegret Kramp-Karrenbauer ve Angela Merkel


Doç. Dr. Ozan Örmeci: Almanya’da yıllardır Başbakanlık görevini başarıyla sürdüren CDU’lu Angela Merkel, yakın gelecekte siyasi kariyerine son vereceğini açıkladı. Nitekim CDU Genel Başkanlığına, 2018 yılı sonunda, kısaca AKK olarak bilinen -Savunma Bakanı- Annegret Kramp-Karrenbauer seçildi. Son dönemde Almanya siyasetinde aşırı sağcı AfD partisi’nin çıkışı ve köklü sosyal demokrat parti SPD’nin istenen seviyeye gelememesi de sıklıkla konuşulan konular arasında. Bu parametreler ışığında, siz, yakın gelecekte Almanya siyasetine dair neler öngörüyorsunuz? AKK’nın somut siyasi fikirleri ve projeleri nelerdir? Yeşiller, Hür Demokratlar ve Sol Parti’nin sonraki seçimde çıkış yapma ihtimalleri var mı?

Doç. Dr. Murat Önsoy: AKK’nın siyasi duruşunun CDU’nun lideri Merkel’in siyasi çizgisinin bir miktar daha sağında yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Liderlik düzeyinde yaşanan bu sağa kayışın aslında Avrupa siyasetinde bir süredir gözlemlenen sağ siyasetteki yükselişe ayak uydurma olduğunu söyleyebiliriz. Merkez sağ bir parti olan CDU, merkez sağı AfD çizgisine yaklaştırarak oy kaybını engellemeye çalışmakta. Çünkü Alman sağ seçmenin popülist AfD partisinin söylemlerine desteği her geçen gün artmakta. CDU’nun bu manevrası, Alman merkez sağ siyasetinin az da olsa aşırılaşması demek. Thüringen eyalet seçimlerinden AfD’nin zaferle çıkmasının ardından AfD-CDU koalisyonunun gündeme gelmiş olması, merkez sağın geldiği noktayı görmemiz açısından yeterli. Bu sonucun ortaya çıkmasında, 2008 ekonomik krizinin olduğu kadar, Merkel’in mülteci politikalarının da etkisi büyük. AfD’nin İslam ve mülteci karşıtlığı kartını oynayarak Avrupa’nın her anlamda lokomotifi olan Almanya’da yüzde 10’lar düzeyinde oy oranını yakalamış olması büyük bir endişe yaratıyor.

Bir yandan sağda AfD’nin yükselişi sürerken, diğer yandan da merkez solda Sosyal Demokrat Parti’nin çöküşünü izliyoruz. Sol seçmen Sol Parti (Die Linke) ve çevreci politikaları ile öne çıkan Yeşillere doğru kaymakta. Çevre ve iklim tartışmalarının Almanya siyasetinde belirleyici konular haline gelmesi, bu konuda duyarlılığı ile ön plana çıkan Yeşiller partisinin farklı eyaletlerde ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde SPD’yi geride bırakmasını sağladı. Genç ve dinamik bir siyaset anlayışı ile seçmenin karşısına çıkan Yeşiller, "Gelecek İçin Cuma Günleri" gibi düzenledikleri iklim protestoları ile gençleri ve beyaz yakalı seçmeni kendilerine çekmeyi başardılar. SPD’nin düşüşü ise senelerdir devam etmekte. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi de 2000’li yıllarda benimsediği neo-liberal siyaset nedeniyle çoğunluğu işçi olan seçmen tabanını küstürmesi. Yüzde 15’lere kadar gerileyen oylarını geri kazanmak için, parti, yeni eşbaşkanları Norbert Walter-Borjans ve Saskia Esken önderliğinde “sola dönüş” hareketi başlatmak niyetinde.

Norbert Walter-Borjans ve Saskia Esken

Sol Parti, köklerinin bir kısmı Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin Sosyalist Birlik Partisi'ne (SED), bir kısmı da SPD’nin 2000’lerde geçiridiği neo-liberal dönüşümü kabul etmeyip partiden ayrılan gruplara dayanan bir partidir. Bu parti, senelerdir kendi içinde kavgalı olmasına rağmen, zaman zaman başarılı bir grafik ortaya koyabilmektedir. Partiyi uzun süredir liderlik yapan ve aynı zamanda ünlü siyasetçi Oskar Lafontaine’in eşi Sarah Wagenknecht’in yerine daha önce adı sanı duyulmamış Mısır kökenli bir Alman siyasetçi olan Amira Mohamed Ali ile yoluna devam edecektir. Görüldüğü üzere, Almanya’da liderlik değişimi sadece CDU’da değil birçok partide gerçekleşmektedir.

Bundan sonraki seçimlerde siyasi yelpazenin baştan aşağı değişeceği, Federal parlamentonun çok parçalı bir hal alacağını düşünüyorum. Almanya’yı bugünkü gibi iki partili değil 3 ve daha çok partili koalisyonlar bekliyor.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Almanya’da AfD’nin yükselişinin sebepleri olarak öne çıkarılan argümanlar nelerdir? Nazilerin geçmişte yaptıkları nedeniyle bu kadar büyük bedeller ödeyen bir toplumda bu gelişmeyi ve devletin buna kayıtsızlığını nasıl yorumlamak lazım?

Doç. Dr. Murat Önsoy: Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağın en önemli temsilcilerinden bir tanesi olan AfD’nin yükselişinin en önemli sebebi, Almanya’nın mülteci politikasıdır. Almanya, Nazi geçmişi nedeniyle büyük bedeller ödemiştir. Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Naziler ile hesaplaşma süreci, komünizm tehdidi nedeniyle yarıda kesilmiştir. ABD önderliğindeki Batılı işgal kuvvetlerinin yürüttüğü Almanya’yı Nazilerden arındırma politikası terk edilerek, Alman devlet bürokrasisi yine Nazilere emanet edilmiştir. Bugün de, Almanya'da devletin her kademesinde ve özellikle de istihbarat ve polis teşkilatlarında Nazi sempatizanlarının olduğu bilinmektedir. Dönerci Cinayetleri örneğinde olduğu gibi, neo-Nazi örgütlerle Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı arasında birtakım bağlar mevcuttur. Alman mahkemeleri bu ilişkinin üzerine yeteri kadar gitmemiştir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Almanya siyasetini öğrenmek isteyenler için önereceğiniz kitap, makale ve web siteleri nelerdir? Aynı şekilde, çalışmalarının takip edilmesini tavsiye ettiğiniz gazeteci ve akademisyenler var mı?

Doç. Dr. Murat Önsoy: Türkçede ne yazık ki Almanya Siyaseti ile ilgili yeteri kaadar kitap mevcut değil. Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, Prof. Dr. Burak Gümüş ve Doç. Dr. İsmail Ermağan editörlüğünde hazırlanan ve Nobel Akademik Yayınları'ndan iki cilt halinde çıkacak Dünya Siyasetinde Almanya I-II kitaplarını edinebilirler. Yine benim ve Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mutlu Er’in editörlüğünde ve Federal Almanya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin sponsorluğunda 2020 yılının ilk yarısında yayınlanacak bir Almanya çalışmaları kitabının da buradan müjdesini vermek isterim. Bu kitabın da literatüre önemli bir katkı sağlayacağını düşünmekteyim. Sanırım siz de Almanya siyasal sistemi ve iç ve dış politikası konusunda bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz. Bunların dışında, Mary Fullbrook’un Kısa Almanya Tarihi ismiyle Türkçe’ye çevrilen eserini Almanya tarihini merak edenlere tavsiye edebilirim. Güncel Almanya siyaseti için de Deutsche Welle haber sitesini takip edebilirler. İngilizce ve Almanca dilinde ise bir çok kaynak mevcut. İnternette podcast yayınları dinlemelerini tavsiye ederim. Almanya siyaseti için Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, Prof. Dr. Mehmet Murat Erdoğan, Prof. Dr. Nail Alkan, Prof. Dr. Burak Gümüş, Prof. Dr. Birgül Demirtaş, Prof. Dr. Kemal İnat ve Prof. Dr. Sencer İmer gibi isimler takip edilebilir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize zaman ayırdığınız için size teşekkür eder, Türk-Alman ilişkilerini geliştirmek için yaptığınız çalışmalar nedeniyle kutlar ve bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Doç. Dr. Murat Önsoy: Ben de size teşekkür ederim.


Tarih: 04.12.2019

2 Aralık 2019 Pazartesi

Pourquoi le monde est plus grand que cinq?


Le Président de la Turquie Monsieur Recep Tayyip Erdoğan utilise le slogan « Le monde est plus grand que cinq » (Dünya beşten büyüktür) depuis quelques années. Il a dit cette phrase premièrement en 2013 et il a continué à la répéter les années suivantes spécialement pendant ces discours à l’ONU (l’Organisation des Nations Unies). Même si la Turquie n’a pas pu développer une politique étrangère basée sur ce slogan jusqu’à maintenant, je pense que ce slogan et ce qu’il signifie est très important pour le monde.

L’Organisation des Nations Unies a était établi après la deuxième guerre mondiale. Alors les pays victorieux de la guerre les Etats Unis, le Royaume Uni (l’Angleterre), la France, l’Union Soviétique et le Taiwan devenaient les membres permanents du Conseil de Sécurité dans l’ONU. Mais l’ONU a réussi à se transformer par la suite ; en 1971 la Chine a remplacé Taiwan dans le Conseil de Sécurité. Cependant, l’Union Soviétique a été remplacée par la Russie en 1991. Ces deux changements prouvent que l’ONU peut faire des nouveautés quand c’est absolument nécessaire. Malheureusement, l’ONU n’a pas pu résoudre les problèmes politiques graves dans le monde jusqu`à présent. Ces problèmes comprennent le conflit israélo palestinien, le problème de Chypre, le conflit du Cachemire et l’imbroglio du Haut-Karabagh. C’est à cause des membres du Conseil de Sécurité qui ne veulent pas traiter des sujets problématiques. Plusieurs fois, l’un des membres du Conseil de Sécurité a empêché les autres de passer une résolution à cause de ses intérêts nationaux ou l’hostilité historique contre un autre pays. Alors la souffrance des nations et des pays continue en raison de la structure inégale de l’ONU. En plus, il n’y a pas des pays qui représentent les musulmanes, les hindous et les juifs dans le Conseil de Sécurité. Seulement les pays qui ont des populations en général chrétiennes et un pays sans religion (la Chine) sont présents dans ce conseil.

Pour ajuster cette inégalité, le Président de la Turquie propose une réforme ; alors l’ONU peut annuler le Conseil de Sécurité complètement et transformer l’Assemblée Générale en un parlement du monde où les décisions peuvent mettre avec 2/3 de la majorité. Cette réforme ne va pas seulement faciliter les résolutions des problèmes historiques, mais aussi améliorer les travaux diplomatiques de tous les pays ainsi que les efforts de lobbying et les recherches académiques. Car tous les pays vont essayer d’avoir plus de support pour leur cause dans ce cas. C’est pourquoi, même si les gens considèrent le propos de Monsieur Erdoğan comme une utopie pour le moment, je pense que ça peut devenir une nécessité dans future prochain. N’oubliez pas que l’égalité entre les deux sexes et les races était une utopie avant quelques décennies mais maintenant presque tous les pays et l’ONU soutiennent activement ces deux sujets. Alors l’égalité des pays aussi peut devenir une cause assez forte si les autres pays favorisent la Turquie. Je pense que surtout la Russie et la Chine peuvent prendre cause pour cet argument parce que ça va assurer le support des pays en voie de développement pour ces deux pays et va changer l’équilibre du monde.

Correcteur d’orthographe et de grammaire : Françoise Barere Yörük

Dr. Ozan ÖRMECİ

1 Aralık 2019 Pazar

Why The World Is Bigger Than Five?


Turkish President Recep Tayyip Erdoğan began to use the slogan "The world is bigger than five" (Dünya beşten büyüktür) in his international speeches in the last few years. The slogan was first used by President Erdoğan in 2013 and repeated many times in the subsequent years. Erdoğan used this phrase especially during his UN speeches in order to take support from other countries. Although Turkey so far was unable to develop a concrete foreign policy based on this slogan and its implications, expectations and plans for reforming the United Nations (UN) could become more popular in the near future. In this piece, I'll try to analyze why this slogan is crucially important and necessary for a better future.

United Nations was established after the Second World War in accordance with the post-war conditions. Accordingly, United States of America, Soviet Union (USSR), United Kingdom, France, and Taiwan became permanent members of the UN Security Council (they are called as P5 countries). However, UN was able to reform itself in time; for instance, in the early 1970s (1971), People's Republic of China replaced Taiwan in the Security Council. Moreover, Russian Federation succeeded Soviet Union after the dissolution of USSR in the early 1990s (1991). These two changes prove that UN could reform itself with reasonable arguments and consensus.

UN so far was unable to solve major political problems in the world including Israel-Palestine Conflict, Cyprus Dispute, Kashmir Conflict, and Nagorno-Karabakh Dispute. This was caused by P5 countries' political preferences and their indifference towards other countries' and nations' sufferings. In many times, one country was able to block the UN Security Council to make a decision because of its national interests or historical rivalry towards another state. That is why, Turkish President's slogan in fact carries a very important and politically correct message: we cannot create a peaceful world when 5 countries have right to decide over the future of other 192-193 states. I should admit that, as an academic it is very hard to explain to my students why millions of Muslims, Hindus, and Jews are not represented in the UN Security Council and only Christian nations and China were given such privilege. That is why, Turkey could actually turn this slogan into a macro reform project for the UN. In that case, it is much easier to abolish the UN Security Council and to transform UN General Assembly into a world parliament (as it was hoped by Immanuel Kant long decades ago) where all decisions could be taken by 2/3 majority in voting. If this happens, naturally, all countries will increase their diplomatic efforts and lobbying activities towards other countries. This will not only increase UN's legitimacy, but also boost peace in global politics. Moreover, diplomacy and the study of International Relations will also develop during this process since all countries will try to improve their legitimacy and take more support from other countries by making academic studies and diplomatic activities. 

For all these reasons, I think reforming the UN should be the top priority of all states in the 21st century. Otherwise, clashes of national interests and the structure of P5 will lead us towards new wars and conflicts in addition to existing ones in the following years. For many, this slogan and political ideal might be conceived too idealistic for the moment; but remember that just few decades ago male-female equality and racial equality were also unthinkable in many states. However, nowadays UN and all states work together in order to provide gender equality and prevention of racial discrimination. So, equality of states could also be a very reasonable argument in the near future in case Turkey is politically supported by other countries. Especially Russia and China, two countries trying to become more influential in global politics could support the Turkish cause; because this might lead these two countries to take more support from developing countries (especially in Africa) and diminish criticism towards their domestic regimes. 

Assoc. Prof. Ozan ÖRMECİ

27 Kasım 2019 Çarşamba

Yeni Konferans: “Türkiye-Rusya İlişkileri: Ekonomik Müttefiklik Stratejik Müttefikliğe Dönüşebilir Mi?”


İstanbul Gedik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 27 Kasım 2019 tarihinde İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi'nde “Türkiye-Rusya İlişkileri: Ekonomik Müttefiklik Stratejik Müttefikliğe Dönüşebilir Mi?” adlı bir konferans verdi. 



Örmeci, konferansta, Rusya Federasyonu'nun mevcut siyasi, askeri, diplomatik ve ekonomik gücünün analizini yaparken, bu ülkenin siyasi ve demografik yapısı hakkında da önemli bilgiler vardı. Doç. Dr. Ozan Örmeci, daha sonra Türkiye-Rusya ilişkilerinin tarihsel arka planını açıklarken, konuşmasının üçüncü bölümünde ise 2002-2019 döneminde gelişen Türkiye-Rusya ilişkilerine odaklandı. İlişkilerin stratejik mahiyette olduğuna ve özellikle enerji sektöründe yoğunlaştığına dikkat çeken akademisyen, Realist bir perspektiften incelendiğinde, Türkiye'nin Rusya'ya karşı verdiği büyük dış ticaret açığı ve ikame edilmesi zor olan doğalgaz gibi bir unsur üzerine kurgulanan ekonomik ilişkilerin daha çok Rusya lehine olduğunu ve bunun orta ve uzun vadede Ankara üzerinde bir baskı unsuru olabileceğini iddia etti. Doç. Dr. Ozan Örmeci, konuşmasının dördüncü ve son bölümünde, Türkiye-Rusya ilişkilerinin -Türkiye-Batı ilişkilerini krize sokmadan- nasıl geliştirilebileceği konusundaki görüşlerini açıkladı ve bazı tavsiyelerde bulundu. Konferans, öğrencilerden gelen soruların ardından sona erdi.

Aşağıda konferanstan bazı fotoğrafları bulabilirsiniz.






25 Kasım 2019 Pazartesi

Genç Gazeteci ve Araştırmacı Gökhan Korkmaz'la Mülakat


Genç gazeteci ve akademisyen adayı Gökhan Korkmaz ile Urzeni Yayıncılık tarafından yeni yayımlanan ve Beykent Üniversitesi'nde benim danışmanlığımda hazırladığı tezden derlenen Türkiye’deki Basın Özgürlüğü başlıklı kitabı üzerine bir mülakat gerçekleştirdim. Korkmaz, röportaj kapsamında, Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda yaşanan sıkıntıların çözümü ve Türkiye demokrasisinin gelişimi için, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, gazetecilerin ve akademik dünyanın inisiyatif alması konusunda çağrıda bulundu.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Merhaba Gökhan. Öncelikle tezinde ve kitabında böyle önemli bir konuyu seçtiğin ve Türkiye demokrasisini geliştirmek için çaba gösterdiğin için seni tebrik ediyorum. Türkiye'de günümüzde basın özgürlüğü açısından sence nasıl bir tablo var? Oradan bir özet olarak başlayıp değerlendirmelerini almak istiyorum. Son yıllarda diğer devletlerden Türk hükümetine yönelik olarak yapılan eleştiriler sence abartılı ve haksız mı?

Gökhan Korkmaz: Ne yazık ki son yıllarda Türkiye'de basın özgürlüğü açısından çok da müspet bir tablo göremiyorum. Ergenekon Davası'nın görülmeye başlandığı dönemden itibaren gazetecilere yönelik baskı giderek artmaya başlamıştı; ancak son birkaç senedir medyada çok seslilik tamamen ortadan kalktı ve neredeyse bağımsız gazeteciliğin yapıldığı mecralar yok denecek kadar azaldı. Önceden Doğan Medya’nın elinde bulunan CNN Türk ve Hürriyet gibi çok sayıda kurumu iktidara yakınlığıyla bilinen Demirören Holding’in almasıyla birlikte, medyada en tarafsız görünen bazı gazeteciler ve medya çalışanları bile işten çıkarıldı. Örnek verirsek; CNN TÜRK’den Saynur Tezel, Ebru Baki, Cansel Poyraz Akyol gibi isimleri sayabiliriz. Kitabımda da bu konuya geniş kapsamda yer verdim; kitabı alıp okuyacak olanlar görecekler...

Tabii ki bu baskıları sadece şimdiki iktidar partisi ile (AK Parti) sınırlandıramayız. Basın özgürlüğünü savunduğunu iddia eden, bağımsız gazeteciliği savunduğunu söyleyen ve bugün kendini "muhalif" olarak tanımlayan medya kuruluşlarında da gazetecilere yönelik baskı var. Bu çalışma kapsamında bizzat görüştüğüm Enver Aysever değinmişti bu konuya. Örneğin, Ece Zereycan Halk Tv’den ayrıldı. Hatta Ayşenur Arslan da bir ara Halk Tv’den ayrıldı ama sonra geri döndü. Bunun gibi çok sayıda örnek var. Bu konunun detayları kitabımın ana konusu olmasa da, başka çalışmalar kapsamında detaylıca incelenmelidir. Bu konu önemli; çünkü bizim amacımız hükümeti eleştirmek ya da yıpratmak değil, Türkiye'de gazetecilik ve yayıncılık mesleklerini dünya standartlarında bir çizgiye getirmeye çalışmak. Bu nedenle, iktidar veya muhalefet partileri olsun, gazeteci ve yayıncılara yönelik baskıları ifşa etmek istiyorum.

Kabul etmek gerekir ki, Türkiye'de genel olarak bir demokrasi sorunu var. Demokrasi meselesini tüm kurumlar kendi içlerinde tartışmalıdır. Demokrasiyi özümsemeden ve tüm kurumlarda demokrasi uygulanmadan basın-yayın sektörünü düzeltmek mümkün olmaz. Demokrasi konusu aşılmadan zaten basın özgürlüğünü konuşmak bile yanlış olur. Halk Tv’yi örnek göstererek anlatmak istediğim işte tam da budur.

Türkiye'de Basın Özgürlüğü

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Basın özgürlüğünün bir sınırı var mıdır ve sence bu sınır nedir?

Gökhan Korkmaz: Kitap içeriğine sadık kalarak bunu anlatmaya çalışırsam; gazeteciler, eğer anayasaya ve kanunlara aykırı davranışlarda bulunarak terör eylemlerine karışırlarsa ve gazetecilere yönelik yapılan aramalarda bomba ve silah gibi kanıtlar ele geçirilirse, tabii ki yargının önünde gazetecilerin hesap vermesi gerekir ve bu durumlar kesinlikle basın özgürlüğü ile bağdaşmaz. Ancak gazetecilerin ve aynı şekilde televizyon spikerleri, araştırmacı-yazar ve akademisyenlerin, çalıştıkları süre kapsamında aldıkları haber notlarından veya gazetecilik faaliyetlerinden dolayı yargılanmamaları gerekir. İşte Türkiye'de eleştiri konusu yapılan anlayış budur. Kitapta da vurgulamıştım; terör örgütü PKK’nın lehine yayın yapan Dicle Haber Ajansı ve Özgür Gündem gazetesi anayasa ve kanunlara aykırı yayın yapmaktadır. Ancak bu yayın organlarının terör suçu işlediğine dair mevcut verilere kapatıldıkları için ulaşamadık. Ancak daha önce bu yayın organlarını inceleyenler  bunu gayet iyi bilmektedir.

Bu konuda kitabın dışında şunu da eklemek isterim; kendini Kürt basını olarak tanımlayan kurumlarda çalışan gazetecilerin, eğer gazetecilik faaliyeti yürüttüklerini iddia ediyorlarsa, bence gerçek anlamda terör örgütlerinden uzak ve evrensel demokratik değerlere uygun hakiki bir barış gazeteciliği çerçevesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürmeleri gerektiği kanısındayım. Bu konuda samimi olmaları gerekir. Bunun dışında, Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerinin asılsız iddialar üzerinden FETÖ’cü olmakla suçlanmaları ve o gazetede çalışan ya da geçmişte çalışmış olanların yargılanmaları ve yargılamaların bu gazetecilerin yürütmüş olduğu mesleki faaliyetleri üzerinden sürdürülmüş olması, Türkiye'de basın özgürlüğünün ağır yara almasına yol açmıştır. Bu konuya kitapta detaylarıyla yer verdim. Bu örnek üzerinden yola çıkarsak, bu sınırın dikkatlice ele alınıp açık bir şekilde anayasada belirtilmesiyle birlikte bu konunun suistimal edilmemesi gerekir. 

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye'de gazetecilerin ve basın-yayın emekçilerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için neler yapılabilir?

Gökhan Korkmaz: Kitabı okuyanlar, tezim ve bu kitap için bizzat görüştüğüm Sayın Ayşenur Arslan, Nuh Albayrak, Enver Aysever’in de aralarında bulunduğu 6 gazeteci, Sayın Sarphan Uzunoğlu’nun da aralarında bulunduğu 3 akademisyen ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Gökhan Durmuş’un da aralarında bulunduğu 3 basın örgütünün başkanının bu konuya dair görüşlerini görebileceklerdir. Ben de "Sonuç" kısmında bu konuya yer vermiştim. Basın özgürlüğünün sağlanabilmesi için, Türkiye’nin terörle mücadelesini anayasal ve hukuk çerçevesinde sürdürmekle birlikte, aynı süreç kapsamında demokratikleşmenin de önünü açması gerekir. Hukuk alanında sağlam temellere oturtulmuş reformların gerçekleştirilmesiyle birlikte, toplumdaki kutuplaşmanın ortadan kalkması için de ayrıca çaba gösterilmelidir.

Bu konular üzerinden adımlar atılırsa, basın özgürlüğünün de aralarında bulunduğu çok sayıda sorunun çözümünün yolu açılabilir. Siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, gazetecilerin, iş dünyasının ve akademik dünyanın bu konunun çözülebilmesi için inisiyatif almaları ve benim kitabım gibi bu tarz nesnel çalışmaları dikkate almaları gerekir. Aynı zamanda bu konuyla ilgili kapsamlı ve halkın da dahil olacağı tartışma yollarının açılması gerekir. İnsanların haklı eleştirilerini kötü niyetli olarak görmemek ve herkesin bu ülkenin iyiliği için çalıştığını algılamak lazım. 

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Ben de seni bu başarılı çalışman ve tezini kitaplaştırmak konusunda gösterdiğin ısrarcı tutum için kutlar ve başarılarının devamını dilerim. Umarım tüm gazeteci ve akademisyen dostlarımız sadece kendilerinin özgürlüklerinin savunulması için yapılan bu çalışmanın farkına varır ve kitabına hak ettiği ilgiyi gösterirler. 

Gökhan Korkmaz: Ben de tezimle yakından ilgilendiğiniz ve bana bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim.

Tarih: 25.11.2019

10 Kasım 2019 Pazar

Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi


Giriş
2019 Libra Kitap basımı yeni bir eser olan Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi (1948-1965), bugüne kadar neredeyse hiç çalışılmamış bir konuyu akademik açıdan incelemesi açısından oldukça özgün ve faydalı bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Kitap, Siirt Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti Tarihi bölümü öğretim üyesi Dr. Resul Babaoğlu tarafından yazılmıştır.[1] Her ne kadar kitabın konusu dar bir tarihsel dönemle sınırlı gibi gözükse de, kitap için kapsamlı bir literatür taraması yapan ve bugüne kadar yayınlanmamış İngiliz diplomatik yazışmalarını inceleyen genç akademisyen, başarılı bir işe imza atmıştır. Kitaptaki bilgiler, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri tarihi açısından da faydalı olacaktır. Bu nedenle, bu kitaptan bazı bölümler bu yazıda özetlenecektir.

Dr. Resul Babaoğlu

Türkiye-İngiltere İlişkilerinin Kısa Tarihi
Yazar Dr. Resul Babaoğlu’nun da vurguladığı üzere, Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin tarihi 16. yüzyıla kadar geriye götürülebilir. İngiltere’nin diğer Avrupalı devletlere kıyasla Osmanlı ile ilişkilerinin daha geç başlaması, kuşkusuz o dönemde çok etkili bir faktör olan coğrafi uzaklıkla alakalıdır. 1583 yılında Sultan III. Murad’ın Kralize I. Elizabeth’e yazdığı ve üç İngiliz tüccara ticaret yapma imtiyazı içeren mektupla[2] başlayan ikili ilişkiler, bu anlaşmanın yürütücülüğünü üstlenen William Harborne’un (1542-1617) çabalarıyla gelişmeye başlamıştır. Harborne, aynı zamanda İngiltere’nin Osmanlı’daki ilk Büyükelçisi kabul edilmektedir. Ticarette etkili bir kişi olan William Harborne, diplomatik ilişkilerinin yanı sıra, İngiltere’nin Osmanlı ile yaptığı denizaşırı ticarette de lider konuma gelmiştir. Bu dönemde İngiltere’yi Osmanlı ile ilişkilerini geliştirme düşüncesine iten temel sebepler ise; önemli bir dünya gücü olan Osmanlı ile bağlar kurmak, Osmanlı topraklarındaki meyve, ipek ve baharat gibi ürünleri Avrupa’ya pazarlayabilmek ve Sanayi Devrimi sürecinde İngiltere’nin ihtiyacı olan ucuz hammadde ihtiyacını karşılamaktadır. Bunların yanı sıra, bir de Katolik İspanya ile sürdürülen rekabette Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmanın avantaj sağlayabileceği düşüncesi o dönemde İngilizleri etkilemiştir.

Sultan III. Murad ve Kraliçe I. Elizabeth

17. yüzyıl sonlarından itibaren iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştır. Bu hususta da yazara göre iki önemli faktör rol oynamıştır. İlk olarak, Rusya’nın güneye doğru genişlemeye başlaması İngiltere’yi rahatsız etmiş ve Osmanlı ile ilişkileri geliştirme düşüncesini gündeme getirmiştir. Zira Rusya’nın Boğazları Osmanlıların elinden alması, Britanya İmparatorluğu’nun denizlerdeki hakimiyetini riske atabilecektir. İkinci olarak da, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi sonrasında İngiltere’nin Doğu Akdeniz’le daha fazla ilgilenmeye başlaması Osmanlı ile ilişkileri geliştirmeyi cazip hale getirmiştir. Bu nedenle, Londra, özellikle 18. yüzyıl sonlarından itibaren Rusya’ya karşı zaman zaman Osmanlı’ya destek vermeye başlamıştır.

İngiliz-Osmanlı ilişkileri, o güne kadar neredeyse tamamen Hıristiyan nüfuslu ülkelerle ilişki kuran İngiltere için yeni bir deneyim olmuş ve bu süreçte ilk kez İslam kültürüyle tanışılmıştır. İkili ilişkilerde etkileşimler karşılıklı olmasına karşın, teknolojik ve ekonomik üstünlük nedeniyle İngiltere’nin ağır bastığı söylenebilir. Zira İngiltere, Osmanlı askeri modernleşmesinde yadsınamaz bir rol oynamıştır. Bilhassa Stratford Canning’in (1786-1880) Büyükelçiliği döneminde, İngiltere’nin Osmanlı askeri modernleşmesindeki rolü artmıştır. II. Mahmud döneminde Osmanlı Devleti’nin yeni bir ordu kurma düşüncesinde olduğunu Londra’ya rapor eden Canning, Bab-ı Ali’nin belli sayıda Hıristiyan subayı reddemeyeceğini vurgulayarak, Osmanlı Ordusu’na İngiliz subaylar gönderilmesini tavsiye etmiştir. Bu yıllarda ikili ilişkileri geliştiren bir diğer uygulama da, Osmanlı’nın yurtdışına öğrenci gönderme politikasının İngiltere’yi merkeze alarak gelişmesidir. II. Mahmud döneminde kurumsallaşan bu politikanın temel hedef ülkesi İngiltere olmuş; hatta İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinde görevli olan David Ross, Hassa Birliği’nde görevli Azim Bey ve Ahmet Efendi’yi de ücretsiz yurtdışında eğitime götürmüştür. Londra da eğitim faaliyetlerini Osmanlı’daki nüfuzunu arttırmak için bir şans olarak görmüştür. 1836’da Londra elçiliğine getirilen Mustafa Reşit Paşa, Paris ve Londra’ya gönderilen öğrenci sayısını arttırmıştır. Bu sayede, yüksek seviyede İngilizce bilen Osmanlı aydınları oluşmaya başlamıştır.

Stratford Canning (1st Viscount Stratford de Redcliffe)

Osmanlı/Türk modernleşmesindeki İngiliz etkisi, II. Meşrutiyet döneminde de artarak devam etmiştir. Bu süreç sonucunda İngiliz aleyhtarlığı politikası sürdüren II. Abdülhamid yönetimine son verilmiş ve birçok önemli üyesi Avrupa ülkelerinde sürgünde yaşayan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidara gelmiştir. Bu nedenle, İngiltere, bu yeni dönemde Osmanlı’ya daha sıcak yaklaşmaya başlamıştır. Osmanlı’nın yeni kurmaya çalıştığı meşruti monarşi (meşrutiyet) rejiminin İngiliz rejimine benzeyebileceği düşüncesi de bu süreçte İstanbul’a yönelik sıcak bakışı pekiştirmiştir. Ancak olumlu başlayan bu süreç sonunda, iki ülke, karşı kamplarda Birinci Dünya Savaşı’na girmek ve birbirlerine düşman olmak zorunda kalmışlardır. Bu nedenle, çok büyük umutlarla başlayan İttihat ve Terakki dönemi, birkaç yıl içerisinde İngiliz düşmanlığı politikasının daha da şiddetli biçimde dönmesine neden olmuştur. Bu politika, Cumhuriyet’in kurulması sonrasında Mustafa Kemal Atatürk döneminin ilk yıllarında bile devam etmiştir. Bunun sebebi de, kuşkusuz, İngiliz emperyalizmine duyulan öfkedir. Nitekim bilhassa Llyod George döneminde alenen Yunanistan yanlısı bir politika takip eden Londra, Osmanlı’nın parçalanması ve Ermenistan ve Kürdistan devletlerinin kurulması yönünde de aktif politikalar izlemiştir. Ancak Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve sonrasında Musul-Kerkük Sorunu’nda iki ülkenin uzlaşması sayesinde, zamanla İngilizlere duyulan öfke azalmış ve Londra ile Ankara’nın ilişkileri yeniden gelişme yoluna girmiştir. Bilhassa 1934 yılında Sir Percy Loraine’in (1880-1961) Ankara’ya İngiltere Büyükelçisi olarak atanması ve sonrasında yaptıkları, iki ülke ilişkilerini hayli olumlu etkilemiştir. Loraine’in büyük önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında tuttuğu notlar[3], 2010 yılında Prof. Dr. Hikmet Özdemir tarafından Atatürk’ün Ardından Sir Percy Loraine’in Tanıklığı adıyla kitaplaştırılmıştır. 1930’larda, iki ülke, bir ittifak kurmak için çabaları karşılıklı olarak sürdürürken, İtalya’ya yönelik farklı bakış açıları bunu engellemiştir. İngiltere, Benito Mussolini yönetimindeki faşist İtalya’ya Nazi Almanyası’na karşı kullanılabilecek bir güç olarak olumlu bakarken, Türkiye’nin asıl tehdit algılaması İtalya’dan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin bu dönemden itibaren yeniden Almanya’ya yakınlaşmaya başlaması ise İngiltere’yi alarma geçirmiş ve 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlarda kendi hakimiyetini sağlamasında İngiliz desteği de etkili olmuştur. 1936’da İngiltere Kralı VIII. Edward’ın İstanbul’u ziyareti ve İsmet İnönü’nün İngiltere Kralı VI. George’un 12 Mayıs 1937 günü gerçekleştirilen taç giyme törenine katılması da bu dönemde ısınan ilişkilerin somut kanıtlarıdır.

Sir Percy Loraine

Bu dönemde atılan tohumlar ve 1939’da İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında imzalanan ittifak anlaşması, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte daha da görünür bir hale gelmiştir. Bu dönemde Müttefik Devletlerin yanında savaşa girme konusunda ikircikli bir tavır sergileyen Türkiye’nin İngiltere ile ittifakı, yıllar sonra ilk kez askeri alana taşınmıştır. Bu yıllarda Ankara’ya ciddi askeri yardımlar yapan İngiltere, savaşın ardından da Sovyet Rus yayılmacılığı karşısında Türkiye’ye destek vermiştir. Savaşın ardından İngiltere Başbakanı Winston Churchill “demir perde”den söz ederken, Türkiye de kendisine Batı ittifakında yer bulmaya gayret etmiş ve birkaç yıl içerisinde yeni müttefiki olan ABD’nin desteğiyle NATO’ya üye olmuştur.

Bu yeni dönemde, kültürel alanda da ilişkiler gelişmeye başlamıştır. 1940-1958 dönemine bakıldığında; ilk olarak 1941’de British Council’ın[4] Türkiye’de teşkilatlanması çok önemli bir gelişmedir. Konsey’in Türkiye’deki ilk temsilcisi olan Michael Grant’ın girişimleriyle Ankara Koleji’nde İngiliz öğretmenlerin görevlendirilmesi de ilk kültürel etkileşimlerden birisidir. Takip eden yıllarda, British Council, Milli Eğitim Bakanlığı ve Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerle yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Konsey tarafından Halkevleri’nde İngilizce dersleri vermesi için öğretmenler görevlendirilmesi de bu yıllarda yaşanan önemli bir gelişmedir. 1942 yılında 45 Halkevi binasında 3.000 civarında kişiye İngilizce kursu verilmiştir. İngilizce dilinde yazılan kitaplara duyulan ihtiyaç nedeniyle, 1941’de Ankara ve İzmir’de kitap sergilerinin açılması da önemli bir olaydır. 1942 yılında Londra Halkevi’nin kurulması ise İngiliz kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Bir yıl içerisinde 5.600 kişinin ziyaret ettiği Halkevleri’nin Londra şubesi, birçok kişinin Türkçe öğrenmesine vesile olmuştur. Bu yıllarda çeviri faaliyetleri de hızla gelişmiştir. N.A. Miller adında bir İngiliz mühendisin Mlli Eğitim Bakanlığı’nda teknik danışman olarak görevlendirilmesi de bu dönemin ilginç bir detayıdır. 1943 yılında ikinci danışman olan Mr. Ritchie’nin atanması sonrasında, üniversitelerdeki İngiliz akademisyen sayısında hızla artış yaşanmıştır. 1942 yılı sonunda İstanbul Üniversitesi’nde 9 Bizans uzmanı ve Ankara Üniversitesi’nde 3 okutman İngiliz akademisyen görev yapar hale gelmiştir. British Council da aynı dönemde şubelerini yaygınlaştırmış ve “Do you speak English” adlı süreli yayınını çıkarmaya başlamıştır. Pozitif gelişmeler, Profesör E.V. Gatenby’nin (1892-1955) Gazi Eğitim Enstitüsü’ne İngilizce eğitimi danışmanı ve Talim Terbiye Kurulu’na da yine danışman olarak atanmasıyla devam etmiştir. Eşzamanlı olarak Dr. Fahir İz de Londra Üniversitesi School of Oriental and African Studies’e Türkçe dersleri vermek üzere davet edilmiştir. Hatta British Council, ilk ciddi İngilizce-Türkçe sözlük çalışması için Mr. H.C. Hony adlı bilimadamını Türkiye’ye davet etmiş ve Oxford, Cambridge, Edinburg ve Durham gibi köklü Britanya üniversitelerinde Türkiye hakkında çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.

E.V. Gatenby[5]

1943 yılındaki bir diğer önemli gelişme, Sağlık Bakanlığı’nın girişimleriyle üç Türk doktorun İngiltere’deki sağlık sistemini incelemek için British Council’ın davetlisi olarak İngiltere’ye gitmeleridir. Hatta bu yıl içerisinde İngiltere’de Yozgatlı öğrencilerin çalışmalarının yer aldığı bir resim sergisi de açılmıştır. Akademik alanda ise en büyük gelişmeler sosyal bilimler alanında yaşanmıştır. Profesör Sir Steven Runciman (Bizans Tarihi ve Sanat Tarihi uzmanı), Profesör R. Syme (Klasik Filoloji uzmanı) ve O.R. Davies (Arkeoloji uzmanı) gibi birçok önemli İngiliz akademisyen, bu yıllardan itibaren İstanbul Üniversitesi’nde görev yapmaya başlamışlar ve 3. Türk Tarih Kongresi’nde tebliğ de sunmuşlardır.

H.C. Hony tarafından hazırlanan ilk kapsamlı İngilizce-Türkçe sözlük

1944-1945 eğitim yılında British Council’ın İngilizce eğitimi verdiği öğrenci sayısı 10.000’i bulmuştur. Ayrıca yine bu dönemde İngiltere’nin ünlü jinekologlarından Dr. W.C.W. Nixon’ın Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmaya başlamasıyla Türkiye’deki ilk İngiliz doktor da ortaya çıkmıştır. Kısa zaman içerisinde buradaki İngiliz doktor sayısı 6’ya yükselmiştir. 1945’te Michael Grant’ın Londra’ya dönmesiyle, British Council'da yeni dönem için yeni bir yol haritası belirlenmiştir. Öncelikle, Konsey’e yeni binalar tahsis edilmiş ve buralarda kütüphane ve okuma salonları oluşturulmuştur. Ayrıca İngiltere’den 110.000 kitap getirtilerek, kütüphaneler iyi seviyeye getirilmiştir. 1947’de Ankara’da  İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün kurulması ve Anatolian Studies adlı bir süreli yayına başlaması da çok önemli bir gelişme olarak not edilmelidir. 1948-1949 döneminde ise, Türkiye’de düzenlenen Türk-İngiliz Müzik Festivalleri kapsamında Sir Arthur Bliss, George Weldon ve Noel Mewton-Wood gibi önemli müzisyenler Türk dinleyicilere konserler vermişlerdir. Aynı dönemde Lord Moran ve Hamilton Baynes gibi önemli sağlık bilimciler de Türkiye’de geniş katılımlı konferanslar düzenlemişlerdir. 1954 yılında ise, Türkiye’de Ticaret Bakanlığı’nın izniyle British Council’ın İngilizce kitap satabilmesinin gerekli yasal koşulları oluşturulmuştur. Bu yıllarda, İngiltere’nin Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerle Türkiye’deki nüfuz mücadelesi konusunda rekabete girdiği görülmektedir. Ancak bu rekabette üstün olan taraf daima Almanya olmuştur; zira tarihsel mirasın da etkisiyle, Almanya’ya gönderilen öğrenci sayısı daima daha fazla olmuş ve Türk-Alman Dostluk Cemiyeti de çok aktif faaliyetler yürütmüştür. Bu nedenle, 1950’lerdeki bazı British Council yazışmalarında Türkiye’deki Almanya etkisinden duyulan rahatsızlık ve endişe ifade edilmektedir. Bu konu, kısa süre içerisinde İngiliz Dış İşleri Bakanlığı’nın da ilgisine mazhar olacak ve Almanya’nın özellikle Türk üniversitelerindeki etkisinin “teutonic slant” (Alman nüfuzu) sonucuna neden olmasından kaygı duyulduğu ifade edilecektir. Bu dönemde İngiltere’nin temel sorunu ise maddi kaynak yaratmakta zorlanmasıdır. Ayrıca İngiliz akademisyenlerin düşük maaş ödenen Türk üniversitelerinde çalışmaya sıcak bakmamaları da diğer bir sorundur.

Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi (1948-1965)

Kitabının sonraki bölümünde, 1948-1965 dönemindeki kültürel faaliyetleri mercek altına alan yazar, öncelikle 1948-1951 döneminde Ankara’da düzenlenen Türk-İngiliz müzik festivallerini incelemiştir. Yazara göre, bu festivaller Türkiye’de büyük heyecan yaratmış ve bizzat dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve ailesi de bu festivallere destek vermiştir. Öyle ki, İnönü, 10-17 Nisan 1948 tarihleri arasında düzenlenen I. Türk-İngiliz Müzik Festival’inde sahne alan müzisyenleri iki defa makamında kabul etmiştir. Festivalden akıllarda en çok Noel Mewton-Wood’un piyano resitali kalmıştır. Wood dışında, Sir Arthur Bliss, George Weldon, Henry Purcell, Benjamin Britten, Edward Elgar ve David Zirkin gibi sanatçılar da bu ilk festivalde sahne almışlardır. 24-29 Nisan 1949 tarihli II. Türk-İngiliz Müzik Festivali ise, ilk organizasyon kadar başarılı olamamıştır. Bu festivale orkestra şefi Clarence Raybould, viyolonist Frederick Riddle, William Walton ve Vaughan Williams gibi önemli isimler katılmışlardır. 16-22 Nisan 1950 tarihleri arasında düzenlenen III. Türk-İngiliz Müzik Festivali’nde tanınmış orkestra şefi Norman del Mar ve mezzo-soprano Nancy Evans gibi popüler isimlerin yer alması, festivalin daha başarılı geçmesini sağlamıştır. Festival nedeniyle İngiltere Büyükelçisi Sir Noel Charles da evinde bir koktely düzenlemiştir. Festivalde performansı en çok beğenilen sanatçı ise Thomas Eastwood olmuştur. 14-22 Nisan 1951 tarihli IV. Türk-İngiliz Müzik Festivali de yine aynı düzeyde başarılı olmuş, ancak ertesi sene organizasyona Konsey’in bütçesinden pay ayrılamaması nedeniyle etkinlik bir daha düzenlenememiştir.

İngiliz mezzo-soprano Nancy Evans (1915-2000)

Soğuk Savaş dönemi Türk-İngiliz kültürel ilişkileri açısından çok önemli bir dönüm noktası Türk-İngiliz Kültür Anlaşması’dır. 1950 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürü Kadri Yürükoğlu ile İngiliz yetkili K.R. Johnstone arasındaki görüşmede ilk kez gündeme gelen kültür anlaşması, daha sonra iki ülke Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ile Ernest Bevin arasındaki mektuplaşmada İngiltere’nin Belçika ile yaptığı kültür anlaşması örnek alınarak taslaklaştırılmış ve 1956 yılında imzalanarak, 7 Haziran 1957 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 23 maddeden oluşan anlaşmanın devamında, 15-18 Aralık 1958 tarihinde bir Karma Komisyon toplantısı yapılmıştır.

Kültürel ilişkilerin kurumsallaşmasında bir diğer etkili kurum, 1951 yılında kurulan Türk-İngiliz Kültür Derneği (Turco-British Association-TBA) olmuştur.[6] Bu kuruluş, daha çok British Council’ın bir yan kuruluşu olarak düşünülmüştür. Derneğin Türkiye’den 100, İngiltere’den de 40 üye sayısına sahip olması uygun bulunmuş; Türk üyelerin İngilizce konuşma becerilerinin üst düzeyde olması şart koşulmuştur. Derneğin Başkanlığına bir Türk getirilirken, Başkan Yardımcılığına da bir Türk, bir de İngiliz üye getirilmiştir. CHP’nin tek parti döneminin sonlarında kurulan dernek, Demokrat Parti iktidarında da herhangi bir sorun yaşamadan faaliyetlerine devam etmiştir. Dernek, bir yan kuruluş hüviyetinde olduğu için başlarda pek etkili olamasa da, daha sonraları İngilizce-Türkçe dil kurslarının açılması, dil öğreniminin teşvik edilmesi, karşılıksız burslar sağlanması, konferans, sergi ve film gösterimlerinin yapılması gibi faydalı faaliyetler yapmıştır.

Anglo-Turkish Society ise[7], Türk-İngiliz Kültür Derneği’nin iki ülke arasındaki kültürel ilişkileri istenilen düzeye çıkaramadığı düşüncesiyle gündeme gelmiş farklı bir sivil toplum kuruluşudur. Londra Kent Meclisi Başkanı Edwin Bayliss’in yoğun çabalarıyla, eski Büyükelçiler, parlamento üyeleri, ticari kuruluşlar ve işadamlarından destek almayı başaran bu girişim, British Council’ın da desteğiyle 1953 yılının Aralık ayında resmen kurulmuştur. Anglo-Turkish Society’nin üye sayısı ilk başta 160 düzeyindeyken, 1954 yılında 300’e ulaşmıştır. Cemiyetin Başkanlığını Sir David Kelly üstlenmiş, kuruluşta büyük hizmetleri olan Edwin Bayliss ise (1894-1971) ikinci başkanlık görevini üzerine almıştır. Kurulduktan sonra ilk faaliyeti 28 Haziran 1954’te Avam Kamarası’nda yemekli bir toplantı düzenlemek olan cemiyet, daha sonra ticaret ve sanayi alanlarında faaliyet göstermek üzere iki farklı altkomite oluşturmuştur. 1957 yılında, cemiyet, Londra’da kendisine tahsis edilen bir binaya kavuşmuştur. 1958-1959 yıllarında, dernek, en yoğun faaliyetlerini gerçekleştirmiştir. Derneğin Başkanlığına daha sonra geçen Lord Davidson ise, maddi zorluklar ve ilgisizlik gibi sorunlarla karşılaşmıştır.

Edwin Bayliss

İkili kültürel ilişkiler açısından tarihsel öneme haiz olan İngiliz Arkeoloji Enstitüsü ise, 1947 yılında Ankara’da kurulmuştur. Derneğin Kurucu Başkanı Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nün de kurucusu olan ünlü İngiliz arkeolog John B.B. Garstang -John Garstang- (1976-1956) olmuştur. Garstang’ın seçilmesinin sebebi, İngiltere’nin ilk ciddi Hititler uzmanı olan ve Mersin’de yaptığı büyük kazı sonrasında Prehistoric Mersin adlı önemli bir kitaba imza atan Garstang’ın Türkiye’yi iyi bilmesidir. Derneğin Ankara’da kurulmasının sebebi ise, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Ankara Arkeoloji Müzesi’nin burada bulunması ve Ankara’nın başkent olmasıdır. Garstang, ilk iş olarak coğrafyanın tanınması için geziler düzenlenmesi gerektiğini düşünmüştür. İlk kazı ise Polatlı’da yapılmıştır. Kazılar bir yıl sonra Harran’da devam etmiştir. Enstitü, bir süre sonra Bayındır Sokak’a taşınmış ve birçok ünlü arkeologun (Profesör Sir William Calder, Sir William Ramsay ve D.G. Hogarth) buluşma noktasına haline gelmiştir. 1949’da Garstang emekli olunca, yerine Seton Lloyd geçmiştir. Sık sık bina değiştiren Enstitü, Kavaklıdere ve Meşrutiyet Caddesi gibi farklı yerlere taşınmıştır. Enstitü’nün bu dönemde Sultanahmet Camii çevresinde, Beycesultan’da ve Çatalhöyük’de önemli kazı faaliyetleri olmuştur.

John B.B. Garstang

Sonuç
Kitapta, bu gibi faydalı bilgilerin yanı sıra, Türk-İngiliz Kültür Anlaşması sonrasında gerçekleştirilen öğrenci değişim programları, karşılıklı öğretmen/akademisyen görevlendirmeleri ve İstanbul’daki İngiliz okulları (İngiliz Kız Ortaokulu ve İngiliz Erkek Lisesi) gibi konularda da faydalı bilgilere yer verilmiştir. Bu nedenle, 183 sayfalık bu kitabın Birleşik Krallık-Türkiye ilişkileri çalışan akademisyen, araştırmacı ve öğrencilerce dikkatle okunması ve içerisindeki bilgilerden faydanılması kanımca yerinde olacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; http://www.siirt.edu.tr/profil/dr-ogr-uyesi-resul-babaoglu/2465A63A-D26E-4AC7-8184-3D36E3FFE384.html.
[2] Bu mektubu uzun yıllar sonra 2010 yılında Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, dönemin İngiltere Başbakanı David Cameron’a takdim etmiştir. Bakınız; https://www.worldbulletin.net/diplomacy/turkey-presents-ottoman-sultans-letter-to-elizabeth-i-to-uk-h61878.html.
[3] Bu notlardan çarpıcı bir bölüm Buradan okunabilir; http://www.hurriyet.com.tr/ingiliz-raporu-39272813.
[4] Web sitesi için; https://www.britishcouncil.org.tr/.
[5] Hakkında bazı bilgiler için; https://warwick.ac.uk/fac/soc/al/research/collections/elt_archive/halloffame/gatenby/life/.
[6] Dernek faaliyetlerine halen devam etmektedir. Web sitesi için; http://www.tba.org.tr/.
[7] 1953 yılında kurulan dernek halen faaliyetlerine devam etmektedir. Web sitesi için; http://angloturkishsociety.org.uk/.