7 Ağustos 2019 Çarşamba

Dr. Mher Sahakyan'la Röportaj


Dr. Mher Sahakyan, araştırmalarını Uluslararası Güvenlik konuları ve Çin Dış Politikası üzerine yoğunlaştıran bir akademisyendir. Doktorasını Çin’de Nanjing Üniversitesi’nde tamamlamıştır. “Çin-Avrasya” Konseyi Stratejik Araştırma Vakfı’nın Başkanlığını yürüten Sahakyan, aynı zamanda Britanya Çin Çalışmaları Derneği üyesidir. Sahakyan, kısa bir süre önce Çin Halk Cumhuriyeti’nin geliştirdiği Yeni İpek Yolu projesinin (Tek Kuşak, Tek Yol) Ermenistan’a etkilerini konu alan “China’s Belt and Road Initiative and Armenia” adlı kitabını Ermenice ve Rusça dillerinde yayınlamıştır.

Dr. Mher Sahakyan’ın yeni kitabı

Dr. Ozan Örmeci: Sayın Dr. Mher Sahakyan, geçtiğimiz hafta Çin Halk Cumhuriyeti’nin Yeni İpek Yolu projesini konu alan ve Lanzhou Üniversitesi ile İstanbul Gedik Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği eğitici bir konferans için İstanbul’daydınız. “Tek Kuşak, Tek Yol” adıyla da bilinen ancak Türkiye kaynaklarında daha çok “Yeni İpek Yolu” projesi olarak adlandırılan bu girişiminin jeopolitik önemi hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Dr. Mher Sahakyan: Çin Halk Cumhuriyeti, bağımsız bir siyasi-ekonomik kutup olmaya çalışıyor. Bu, Çin’in bölgesel bir güçten jeopolitik bir güce dönüşümü demek; bu sayede Çin güvenliğini geliştirecek ve ekonomik gelişimini hızlandıracaktır. Bunları sağlamak için, Pekin, Yeni İpek Yolu projesini uygulamaktadır. Bu projenin “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” şeklinde iki önemli bileşeni bulunmaktadır.

Denilebilir ki, bu proje sayesinde, Pekin, küresel arenadaki rolünü ve etkisini arttırmaktadır. Bu hipotez doğrultusunda en önemli kanıt, Çin’in Nisan 2019’da ikincisini düzenlediği Yeni İpek Yolu Forumu’na (BRI Forum-Kuşak ve Yol Uluslararası İşbirliği Forumu)  birçok önemli ülkenin devlet başkanı ve uluslararası örgüt liderlerinin katılmasıdır. Çin’in Avrasya kıtasına Yeni İpek Yolu projesiyle açılımı ve Avrasya Ekonomik Birliği ile Yeni İpek Yolu projesini uyumlulaştırma çabaları, Avrasya’daki siyasi ve ekonomik düzeni değiştirmektedir. Çin ve Avrasya arasındaki etkileşimle birlikte, Çin’in bu bölgedeki etkisi giderek artmaktadır.

Yeni İpek Yolu projesi haritası

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, siz bir Çin uzmanısınız. Çin Halk Cumhuriyeti’nin son birkaç on yılda hızla yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce zamanla Pekin’in büyük ekonomik gücü siyasi güce dönüşebilecek ve Çin tarzı yönetim modeli dünyada daha etkili olabilecek mi?

Dr. Mher Sahakyan: Çin’in 41 yıl önce ekonomisini Stalinist bir sistemden Çin’e özgü yarı-liberal ve yarı-kapitalist bir ekonomiye dönüştürmeye başladığı bir sır değildir. Bu sayede, Çin, kısa sürede 4 önemli modernleşme hedefini gerçekleştirmiş ve tarım, endüstri, savunma ve bilim ve teknolojide atılım yapmıştır. Bence bu başarının temelinde, Çin’in ar-ge faaliyetlerine büyük bütçe ayırması bulunmaktadır. Bu sayede, Çin ekonomisi ve Çin üniversiteleri gelişmektedir. Elbette ekonomik güç zamanla siyasi güce de dönüşecektir; bunun etkilerini daha şimdiden Orta Asya, Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya’da görmek mümkündür. Rusların söylediği gibi; “Parayı veren, müziği seçer”. Çin, genç bir süpergüçtür; kendisine özgü bir davranış şekli bulunmaktadır ve etkisini ekonomi yoluyla ve bilhassa Yeni İpek Yolu projesiyle yaymaktadır.

Dr. Mher Sahakyan bir konferans sırasında

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, Ermeni bir akademisyen olarak Güney Kafkasya’daki siyasi ortamı nasıl değerlendirirsiniz?

Dr. Mher Sahakyan: Bence Güney Kafkasya’daki statüko, burada yaşayan sıradan insanları memnun etmeyecek durumdadır. Çinlilerin söyledikleri gibi; “Değerlendirilmeye alınacak çıkarlar herkesin yararına olmalıdır”. İhtiyacımız olan şey, bölge halkları arasında diyalog, hoşgörü ve barış girişimleridir. Bölge ülkeleri gerçekten ekonomilerini geliştirmek istiyorlarsa, bu, ancak barış yoluyla olabilir. Bölgedeki siyasal sorunların azalması, dış müdahaleleri de etkisiz kılacaktır.

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, Türk hükümeti birkaç sene önce önemli bir risk alarak Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmek için bu ülke hükümetiyle bir protokol imzalamıştı. Ancak her iki ülkede de halklardan gelen tepkiler üzerine daha sonra bu protokoller rafa kaldırıldı. Siz, Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Dr. Mher Sahakyan: Elbette birçok sorunumuz var; ancak aynı dünya ve bölgede yaşadığımız için, birçok ortak özelliğimiz ve çıkarlarımız da mevcut. Şimdiki olumsuz durumdan kurtulmak için, iki taraf önkoşul olmadan doğrudan müzakerelere başlamalıdır. Ayrıca iki taraf, ikili ilişkilerini üçüncü tarafların esir almasını önlemelidirler. Bu konuda en iyi başlangıç, ekonomik ilişkilerin yeniden başlamasıdır. Aslına bakılırsa, zaten iki ülke halkları arasında ticari ilişkiler devam etmektedir; ancak bu şekilde her iki ülkenin işadamları da gereksiz masraf yapmaktadırlar. Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan uçuşlar da bulunmaktadır. Ermeni vatandaşları için Türkiye vizesi, Türk vatandaşları için de Ermenistan vizesi almak gayet kolaydır. Yani kapalı sınırlar, öyle 30 yıl öncesinde olduğu gibi bir anlam ifade etmemektedir. Hatta dijitalleşme ve sosyal ağlar devrinde, insanlar birbirleriyle sınırları geçmeden de görüşebilirler. Dolayısıyla, şu an için kapalı olan sınırlar, sadece kendi çıkarları için Türkiye ile Ermenistan’ın arasını bozmak isteyen ülkelerin lehine bir durumdur. Gelecekte umuyorum barış içerisinde bir arada yaşamayı başarabilir ve çocuklarımızın barış ve uyum içerisinde yaşamasını sağlayabiliriz.

Dr. Ozan Örmeci: Sayın Sahakyan, bu söyleşi için size teşekkür ediyoruz. Umarız sizi ilerleyen günlerde yeni konferanslar için tekrar Türkiye’de görürüz.

Dr. Mher Sahakyan: Dr. Ozan Örmeci, ben de size bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Umuyorum sizi ve meslektaşlarınızı Ermenistan’da bir konferans vesilesiyle ağırlayabiliriz. İletişim ve işbirliğini güçlendirelim. Ayrıca İstanbul Gedik Üniversitesi’ne davet için teşekkür ederim.

Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 07.08.2019

6 Ağustos 2019 Salı

WRI-Aqueduct Dünya Susuzluk Riski Atlası


World Resources Institute (WRI)[1], James Gustave Speth liderliğinde MacArthur Foundation (MacArthur Vakfı) tarafından 1982 yılında kurulan ve birçok farklı ülkede (ABD, Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya) ofisleri bulunan önemli bir sivil toplum kuruluşudur. Kuruluş, ana misyonunu; “dünyayı ve çevreyi gelecek nesiller adına korumak” olarak belirlemiştir. Bu doğrultuda, WRI, faaliyetlerini 7 ana başlıkta (iklim, enerji, gıda, ormanlar, su, sürdürülebilir şehirler ve okyanuslar) toplamıştır. Derneğin en dikkat çeken ve faydalı çalışmalarından birisi de, susuzluk riski olan ülkeleri sıraladığı “Aqueduct Susuzluk Riski Atlası”dır (Aqueduct Water Risk Atlas).[2] Bu yazıda, kuruluşun 2019 tarihli “Aqueduct Susuzluk Riski Atlası” bulguları özetlenecektir.


WRI logosu

WRI-Aqueduct Susuzluk Riski Atlası’nın 2019 verileri ve bu veriler doğrultusunda oluşturulan harita incelendiğinde; öncelikle susuzluk riskinin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta ve Güneybatı/Güney Asya bölgelerinde yoğunlaştığı görülüyor. Hemen hemen her kıtada susuzluk riski olan bazı ülkeler olmasına karşın, Avrupa ve Kuzey Amerika kıtalarının bu açıdan daha güvende olduğu anlaşılıyor. Listede riskli ülkeler arasında birinci sırayı Katar alıyor. Katar’ı, eşit derecede risk puanıyla Lübnan ve İsrail gibi diğer bazı Ortadoğu ülkeleri takip ediyor. İran İslam Cumhuriyeti ve Ürdün’le birlikte, ilk 5 sıranın tamamı Ortadoğu ülkelerinden oluşuyor. 6. sırayı bir Kuzey Afrika ülkesi olan Libya alırken, 7. sırada Kuveyt ve 8. sırada Suudi Arabistan gibi yine iki Ortadoğu ülkesi yer alıyorlar. 9. sırada Afrika kıtasındaki Eritre yer alırken, 10. sırayı Ortadoğu’dan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) alıyor. Listenin 11. sırasında küçük bir Avrupa ülkesi olan San Marino, 12. sırasında Ortadoğu’dan Bahreyn, 13. sırasında Güney Asya bölgesinden Hindistan, 14. sırada yine Güney Asya bölgesinden Pakistan, 15. sırada Ortadoğu’dan Umman, 16. sırada Orta Asya’dan Türkmenistan, 17. sırada Afrika kıtasından Botsvana (Botswana), 18. sırada Güney Amerika kıtasından Şili, 19. sırada Ortadoğu’dan Yemen ve 20. sırada AB üyesi bir Doğu Akdeniz ülkesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti (Türkiye’nin tanıdığı adıyla Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) yer alıyor. 21. ve 22. sıralarda Andorra ve Belçika gibi 2 Avrupa ülkesi bulunurken, 23. sırada Kuzey Afrika’dan Fas, 24. sırada Kuzey Amerika kıtasından Meksika, 25. sırada Orta Asya bölgesinden Özbekistan, 26. sırada yine Avrupa’dan Yunanistan, 27. sırada Orta Asya’dan Afganistan, 28. sırada Avrupa’dan İspanya, 29. sırada Kuzey Afrika bölgesinden Cezayir ve 30. sırada yine Kuzey Afrika bölgesinden Tunus yer alıyor. Listede 31. sırada Suriye, 32. sırada ise Türkiye var.

“Aqueduct Susuzluk Riski Atlası”nda, özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta ve Güneybatı Asya bölgelerinde susuzluk riski olduğu anlaşılıyor

Bu verilerin bir analizini yapmak gerekirse; kuşkusuz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde susuzluk sorununun ilerleyen yıllarda nüfus artışı ve iklim değişikliği (kuraklık) gibi nedenlerle daha da ciddi bir mesele haline gelebileceği anlaşılıyor. Bu bağlamda, bilhassa Körfez ülkeleri, İsrail, İran İslam Cumhuriyeti, Libya ve Eritre gibi ülkelerin susuzluk konusunda şimdiden planlama yapmaları gerektiği ortaya çıkıyor. Listede 13. ve 14. sıralarda yer alan Hindistan ve Pakistan ise, büyük nüfuslara ev sahipliği yapan ülkeler olarak (bilhassa Hindistan) bu konuda en çok efor sarf etmesi gereken ülkeler olarak dikkat çekiyorlar. Türkiye nispeten daha iyi durumda olmasına karşın, ülkemizin de gelecekte su sıkıntısı gibi bir gündeminin olabileceği aşikâr. Dolayısıyla, bu konuda Türkiye’nin de risk oluşmadan planlama ve iyileştirme çabalarına yönelmesi faydalı olabilir.

Sonuç olarak, WRI-Aqueduct Susuzluk Riski Atlası’nın en önemli mesajları; su kaynaklarının gelecekte petrol ve doğalgaz kaynakları kadar önemli olacağı, bu nedenle ciddi siyasal gelişmelerin (hatta belki de savaşların) yaşanabileceği, bu nedenle de doğayı ve temiz su kaynaklarını korumak konusunda çok dikkatli ve özenli olmamız gerektiğidir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; https://www.wri.org/.
[2] Bakınız; https://www.wri.org/aqueduct.

CFR Paneli: 'ABD'nin Ortadoğu Politikası'


ABD merkezli tanınmış düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi-CFR), 26 Temmuz 2019 tarihinde "U.S. Involvement in the Middle East" (ABD'nin Ortadoğu Politikası) başlıklı bir panel düzenlemiştir. Foreign Affairs dergisi yazarı Trudy S. Rubin'in moderatörlüğünü yaptığı panele, konuşmacı olarak; CFR mensubu ve son dönemin tanınmış Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarından Steven A. Cook, Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları öğretim üyesi Bernard A. Haykel ve Columbia Üniversitesi öğretim üyesi ve RAND Corporation düşünce kuruluşu uzmanı Siyaset Bilimci Ariane M. Tabatabai katılmışlardır. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecektir.

Panel kaydı

Panelin ilk konuşmacısı olan Ariane M. Tabatabai, öncelikle, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik son dönemde geliştirdiği politikanın net bir hedefi olduğunu söylemekte ve bu hedefi; "İran'ın bölgesel sorunlara yönelik yaklaşımını değiştirmek" olarak ifade etmektedir. ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo'nun bu hedefi geçtiğimiz yıl içerisinde 12 maddelik somut bir paket halinde açıkladığını da hatırlatan Tabatabai, bu paket içerisinde; İran nükleer programı, İran'ın balistik füze programı, terörist hareketlere verilen destek ve bölgesel müdahaleler gibi unsurların bulunduğunu belirtmektedir. Ancak İran'la müzakere masasına oturmadan bu gibi önemli konularda Tahran'ı ikna etmediğinin kolay olmadığını kaydeden konuşmacı, sadece İran nükleer programı konusunda bile, bu ülkeyle -2012-2015 döneminde- 3 yıl gibi uzun bir süre müzakere edildiğini anımsatmaktadır. Müzakere dışında ikinci seçeneğin rejimi çökertmek olduğunu belirten Tabatabai, mevcut ABD yönetimi içerisinde bu görüşe yatkın kişilerin de olduğunu söylemektedir. Daha sonra müzakere seçeneğini değerlendiren Amerikalı uzman, İran'ı önceki ABD yönetiminin yaptığı gibi müzakere masasına çekebilmek için; P5+1 gibi etkin ve çok taraflı bir platform oluşturulması, beklentilerin yönetilmesi (karşı tarafta İran Dini Lideri Ayetullah Hamaney ile ABD Başkanı'nın görüşmesi gibi beklentilerin oluşturulmaması) ve hedeflerin net olarak belirlenmesi gibi konular üzerinde durmaktadır. Son olarak, zamanlamanın da bu konuda kritik derece önemli olduğunu vurgulayan konuşmacı, müzakerelerin çerçevesinin doğru şekilde çizilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Barack Obama’nın Başkanlığı döneminde geçerli olan bu unsurların şimdilerde mevcut olmadığını kabul eden Tabatabai, öncelikle Washington’dan İran konusunda gelen mesajların net olmadığını belirtmektedir. Bu konuda farklı zamanlarda yapılan “müzakere” ve “savaş” mesajlarının akıl karıştırıcı olduğunu ifade eden konuşmacı, Tahran’da da bu konunun böyle algılandığını düşünmektedir. İkinci olarak, uzman konuşmacı, günümüzde, ABD’nin Avrupa ülkeleriyle sorunlu ilişkilerinin de etkisiyle İran konusunda etkin ve çok taraflı bir platform oluşturmanın kolay olmadığını vurgulamaktadır. Avrupa ülkelerinin İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) mevcut haliyle memnun olduklarını, ancak ABD’nin bu durumdan hoşnut olmadığı için anlaşmadan çekildiğini hatırlatan Tabatabai, hedefler konusunda ABD ve Avrupa ülkeleri arasında aslında bir uyum olmasına karşın, bunlara ulaşmak konusunda izlenen politikaların uyumsuz olduğunu ifade etmektedir. Son olarak, önceki döneme kıyasla bu yeni dönemde zamanlama açısından da farklılıklar olduğunu; zira Obama yönetiminin anlaşmayı ikinci döneminde -4 yıllık bir tecrübe sonrasında- müzakere ederek 2015 yılında yapmayı başarabildiğini, ancak Trump yönetiminin henüz 2,5 yıllık deneyiminin olduğunu ve ikinci 4 yıl için işbaşı yapacağının da henüz garanti olmadığını vurgulamaktadır. Herşeye rağmen, ilerleyen aylarda İran’ın ABD ile müzakere masasına oturmak zorunda kalabileceğini; zira statükonun Tahran için sürdürülemez olduğunu kaydeden konuşmacı, ancak Trump yönetiminin İran’ın neredeyse tüm siyasal elitini yaptırımlara uğratması nedeniyle (son olarak Dini Lider Ali Hamaney ve Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de yaptırıma uğramıştır), bu ülkede ABD ile yeniden müzakere masasına oturmayı savunmanın çok zor hale geldiğini ifade etmektedir. Bu süreçte özellikle İran’ın Batı’ya açılan yüzü olarak bilinen ve JCPOA müzakerelerini İran adına yöneten Muhammed Cevad Zarif’in çok zor duruma düşürüldüğünü kaydeden Tabatabai, bu nedenle son dönemde İran’da Batı ile ilişkileri koparma yanlısı radikallerin elinin güçlendiğini düşünmektedir. Ayrıca İran’da rejimin halkı hoşnut edememesine karşın bir alternatifinin de olmadığını belirten Amerikalı konuşmacı, Arap Baharı sonrasında Suriye’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada işlerin iyiye gitmediğini ve neredeyse her ülkede sorunlar olduğunu vurgulamakta ve bunun da İran halkı ve rejimi için -reformlar yapmak ve Batı ile bütünleşmek konusunda- cesaret kırıcı olduğunun altını çizmektedir. Arap Baharı sonrasında bölgede İran’a örnek olabilecek başarılı bir reform/dönüşüm hikâyesinin de kalmadığını vurgulayan Ariane M. Tabatabai, bu nedenle İran’dan demokratik reformlar beklemenin gerçekçi olmadığını; fakat tüm yaptırımlara rağmen rejimin çökme ihtimalinin de bulunmadığını düşündüğünü sözlerine eklemektedir.

Panelin ikinci konuşmacısı olan Bernard A. Haykel, uzmanlığı olan Suudi Arabistan konusuna geçmeden önce, İran halkının çok milliyetçi yapıda olduğunu, bu nedenle rejimi sevmeseler bile destekleyebildiklerini ve ayrıca İran’daki rejimin işbaşı yaptığı 1979’dan günümüze kadar halkın yaşam standartları konusunda iyileşme yapmayı başardığını vurgulamaktadır. Daha sonra Suudi Arabistan ve Veliaht Prens Muhammed bin Salman konusuna odaklanan Haykel, Prens Muhammed’in ABD’ye İran konusundaki olumsuz düşüncelerini aktarmayı fazlasıyla başardığını; ancak ABD’nin bölgesel politikalarına yön verebilecek bir nüfuza da henüz sahip olmadığını söylemektedir. Riyad’ın Tahran’daki rejimi ilk kurulduğu günden bu yana kendisine düşman ve jeopolitik açıdan da rakip olarak gördüğünü belirten Amerikalı akademisyen, bunun nedeninin de, İranlı radikal Şii unsurların 3 önemli devrimci sloganının “ABD’ye ölüm”, “İsrail’e ölüm” ve “Suud hanedanına ölüm” olmasından da anlaşılabileceği üzere, İran rejiminin Suudi Arabistan’a yönelik hasmane tutumu olduğunu söylemektedir. İki ülke arasındaki jeopolitik mücadelenin Yemen’de halen devam ettiğini hatırlatan konuşmacı, Suudi Arabistan rejiminin -İsrail’e benzer şekilde- ABD’nin İran’ın nükleer tesislerini vurmasından/bombalamasından veya İran donanmasını yok etmesinden memnun olacağını iddia etmektedir. Ancak iki taraftan birince yapılabilecek büyük bir yanlış hesaplama olmadığı sürece böyle bir olayın yaşanmasına ihtimal vermediğini belirten Haykel, böyle bir olay yaşanması durumunda ise, bunun en başta İran, daha sonra da bölge ülkeleri ve ABD için felaket olacağını da sözlerine eklemektedir. Daha sonra şahsen de görüştüğü Veliaht Prens Muhammed bin Salman hakkındaki görüşleri sorulan Bernard A. Haykel, öncelikle ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin 1945’ten günümüze değin "stratejik" hüviyette olduğunu belirtmektedir. Bu stratejik ilişkilerin temellerinin; Suudi Arabistan’ın -1973 OPEC krizi haricinde- petrolü hiçbir zaman siyasi/diplomatik bir silah olarak kullanmaması (ki konuşmacı, Irak veya İran’ın böyle bir gücü olsa bunu yapacaklarını düşünmektedir) ve Suudi Arabistan’la ABD’nin Soğuk Savaş döneminde birlikte komünist/sosyalist hareketlere karşı mücadele vermeleri olduğunu açıklayan konuşmacı, ancak bu dönemin beklenmedik bir sonucunun da küresel cihatçı akımların ortaya çıkması olduğunu belirtmektedir. Günümüzde de bu koşulların mevcut olduğunu; yani Suudi Arabistan’ın piyasalar açısından güvenilir bir petrol üreticisi olmaya devam ettiğini ve ABD ile Suudi Arabistan’ın küresel cihatçı gruplara karşı birlikte mücadele verdiklerini iddia eden Haykel, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın bu denklemi çok iyi anladığını ve bunu bozmayacağını düşündüğünü söylemektedir. Buna karşın, Prens Muhammed’in önceki Suudi yönetimleri/yöneticilerine kıyasla daha ihtiraslı bir reformist olduğunu düşünen Amerikalı uzman, genç Prens’in ülkesini siyasal ve sosyoekonomik açıdan değiştirmek/dönüştürmek istediğini, meşruiyet kaynağı olarak İslamcılık yerine milliyetçi popülizme yöneldiğini, ülke ekonomisini sadece petrol gelirlerine bağımlı kalınmaması için çeşitlendirmek istediğini ve ülkesini bir bölgesel güce dönüştürmek konusunda kararlı adımlar attığını söylemektedir. Prens Muhammed’in İslamcılık’tan uzaklaşmasını ABD adına olumlu bir gelişme olarak yorumlayan Haykel, ayrıca Suudi Arabistan’ın artık devlet düzeyinde radikal Selefi hareketlere destek vermediğini; ancak bireysel düzeyde zengin Suudi işadamlarının radikal gruplara kaynak aktarmaya devam edebildiklerini vurgulamaktadır. Son olarak, reformist kimliğiyle ön plana çıkan Muhammed bin Salman’ın baskıcı şekilde davranmasının kendisine zarar verdiğini düşünen Haykel, Cemal Kaşıkçı cinayeti gibi muhalifleri yok etmeye yönelik girişimlerin bir güç değil, zayıflık göstergesi olduğunu iddia etmektedir.

Panelin üçüncü konuşmacısı olan Steven Cook ise, uzmanı olduğu Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye politikası konularına odaklanmaktadır. Cook, ilk olarak, daha 10 yıl öncesinde iyi bir Amerikan müttefiki ve "stratejik ortak" olarak algılanan Türkiye'nin şimdilerde NATO ve Batı dünyasında -kağıt üzerinde hâlâ müttefik olmasına karşın- bu şekilde algılanmadığını söylemektedir. Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi aldığını ve bunun hem Türkiye'ye yönelik bazı yaptırımlara, hem de Türkiye'nin ortak üreticisi olduğu F-35 programından çıkarılmasına yol açacağını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, Türk-Amerikan ilişkilerinde uzun bir listeyi dolduracak kadar çok sorun olduğunu söylemektedir. Cook, ayrıca, Soğuk Savaş döneminde Washington ile Ankara'nın çıkarlarının -Sovyet tehdidi nedeniyle- örtüştüğünü, ancak günümüzde, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden yaklaşık 30 yıl kadar sonra, iki ülkenin ortak stratejik hedefler geliştirmek konusunda zorlandıklarını vurgulamaktadır. İki ülkenin, bu zorlukları aşmak için, yakın geçmişte; Türkiye'nin Orta Asya ve Türk Dünyası'na "model ülke" olması, ABD-İsrail-Türkiye üçlüsünün Doğu Akdeniz'de güvenlik işbirliğine yönelmesi ve Türkiye'nin İsrail-Filistin Sorunu'nda arabulucu olması gibi farklı yaklaşımları denediklerini hatırlatan Amerikalı konuşmacı, son olarak Arap Baharı sürecinde Ankara'nın İslam dünyasına "model ülke" olmasının denendiğini, ancak Türkiye'nin demokrasiden uzaklaşarak giderek daha otoriter bir ülke olması nedeniyle bunun da gerçekleşemediğinin altını çizmektedir. S-400 konusu dışında ABD'nin -Türkiye'nin terörist olarak gördüğü- PYD/YPG gibi Suriyeli Kürt gruplara destek vermesinin de ikili ilişkilerde ciddi bir sorun haline geldiğini belirten Amerikalı konuşmacı, bunlara ek olarak bir de ABD'de yaşayan ve Türk hükümetinin 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden sorumlu tuttuğu İslami cemaat lideri Fethullah Gülen'in durumunun Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli güncel mesele olduğunu vurgulamaktadır. İran'ın Birleşmiş Milletler yaptırımlarına uğradığı dönemde Ankara'nın Tahran'a yaptırımları delmesi konusunda yardım etmesini ve Türkiye'deki ABD Dış İşleri çalışanlarının ve rahip Andrew Brunson gibi bazı Amerikan vatandaşlarının tutuklanmasını da ikili ilişkilerdeki olumsuz gelişmeler arasında sayan Steven Cook, bu nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin "stratejik müttefiklik" perspektifinden uzaklaştığını düşünmektedir. Cook, buna karşın, 23 Haziran 2019'da tekrar edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini anamuhalefet partisi CHP'nin adayı Ekrem İmamoğlu'nun açık farkla kazanmasının Türkiye demokrasisi adına umut verici bir gelişme olduğunu söylemektedir. Ancak bu gelişmeye rağmen, Türkiye'de normal siyasal takvimde 4 yıl süreyle herhangi bir seçim yapılmayacağını ve bu nedenle de radikal bir değişiklik yaşanmasını beklemediğini belirten Cook, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti'nin bu süreçte yeniden toparlanabileceklerini ima etmektedir.

Panelin bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; tüm konuşmacılar tarafından önemli mesajların verildiğini, ancak özellikle Türkiye konusunda biraz daha dengeli değerlendirmelere ihtiyaç duyulduğunu söylemek mümkündür. Zira Türkiye demokrasisine yönelik eleştiriler tamamen haksız olmamakla birlikte, 15 Temmuz'da çok ciddi bir darbe girişiminin yaşandığı ve bunun demokratik yaşamı felce uğrattığı, ABD'nin -Türkiye Rusya'dan S-400 almaya karar vermeden önce- Patriot hava savunma sistemini Türkiye'ye satmak istemediği ve Suriye'deki PYD/YPG unsurlarının ABD'nin bizzat kendisinin de terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile organik bağlarının bulunduğu gibi hususlar hiç belirtilmemiş ve Türkiye'nin argümanları nesnel bir şekilde dile getirilmemiştir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Interview with Dr. Mher Sahakyan


Dr. Mher Sahakyan is focusing his research on International Security issues and China’s foreign policy. He completed his PhD at Nanjing University in China. Dr. Sahakyan is currently heading the “China-Eurasia” Council for Political and Strategic Research Foundation. He is a member of British Association of Chinese Studies. Recently he has published "China’s Belt and Road Initiative and Armenia" book in Armenian and Russian languages.

Dr. Mher Sahakyan's new book on China’s Belt and Road Initiative and Armenia

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, you were in Turkey last week for an informative conference on China’s Belt and Road Initiative (BRI) organized by Istanbul Gedik University and Lanzhou University. Could you please elaborate your views on the geopolitical significance of BRI?

Dr. Mher Sahakyan:  The Chinese side is trying to become an independent politico-economic pole in the world. This means that China will try to transform from a regional power into a geopolitical power, which will give it opportunities to strengthen its security and stimulate economic development. For successful implementation of this roadmap, which will bring economic development and improvement to national security, China is trying to use the BRI initiative, which consists of the Silk Road Economic Belt and the 21st Century Maritime Silk Road.

It can be argued that by implementing its BRI, China is, step by step, strengthening its role on the global arena and increasing its influence. The main argument for this hypothesis is the second BRI Forum, which took place in April 2019, during which Beijing became the main stage for international relations, as heads of many states and international organizations were present there. China’s pivot towards Eurasian continent with its Belt and Road initiative as well as harmonization perspectives of Eurasian Economic Union and Belt and Road Initiatives are changing modern Eurasian economics and political order. Along with the growing exchanges between China and Eurasia, China’s influence in Contemporary Eurasian mainland is continuously increasing.

BRI map

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, you are expert on China. How do you explain the rise of China in the last few decades? Do you think this economy-based rise will eventually lead to political consequences and Chinese model of governance will be more influential in the world?

Dr. Mher Sahakyan: It is not a secret that 41 years ago China started to implement reforms, which transferred its economy from Stalinist style to modern semi-liberal, semi-capitalist style economy with Chinese characteristics. In this relatively short time, Chinese side succeeded in implementing the so called “The Four modernization goals” and successfully developed agriculture, industry, defense, science and technology. I do believe that one of the main reasons of China’s success is that that this country spends huge amount of money on research and development, already several decades it connects the results of science with economy, as a result, this policy is strengthening Chinese economy and Chinese universities. Yes, sure, economic influence in different regions will give it also political influence, and we see this kind of developments already in Central Asia, Eastern Europe, South Eastern Asia etc. As Russian saying goes, “Who pays money, consequently he/she orders music.” China is a young superpower, which has its own way of behavior and it mostly spreads its influence through economy and nowadays the Belt and Road Initiative is the main tool for it.

Dr. Mher Sahakyan during a conference

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, as an Armenian academic, how do you assess current tensions in the South Caucasia?

Dr. Mher Sahakyan: I strongly believe that, the current situation in South Caucasus cannot satisfy normal people who live in this region. As Chinese saying goes, “The interests to be considered should be the interests of all.” What we need it is dialogue among nations, tolerance and peace-building. If different regional states really want to develop their economy, it can be done only in peace. Less problems in the region will also bring less interference from the outside.

Dr. Ozan Örmeci: Turkey’s current government took high risks few years ago and signed a protocol with Armenia for the normalization of bilateral relations. However, no improvement could be achieved afterwards due to reactions coming from people in both countries. How do you see the future of Turkish-Armenian relations?

Dr. Mher Sahakyan: Yes, we have many problems, but we have many common things and interests as well, as we live in the same region and in the same world. So, improving the current not satisfactory situation can be done only, if two sides start direct negotiations without any preconditions. It is also worth mentioning that two sides must improve and develop their relations without letting the other (third) parts to impose their own will and take hostage Turkish-Armenian relations. The best beginning can stand the restart of direct economic relations. Actually, this kind of activities exist among the representatives of the two nations; they trade with each other now as well, but they do it through the territory or documents of the other countries, for which Turkish and Armenian businessmen lose money. Now we have also direct flights and it is very easy for Turkish citizens to get Armenian visa and for Armenian citizens to get Turkish visa… So, closed border is not making such a big effect as it was 30 years ago. In the era of digitalization and social networks, people can interact with each other without even passing borders. Closed borders provide only some kind of influence and leverage to other countries which tries to play on current bad relations between Turkey and Armenia for their own benefit. In the future, I hope to see peaceful coexistence in our region, where we and our children can live in peace and harmony and it is possible.

Dr. Ozan Örmeci: Thank you for this interview. Hope to see you again in Turkey for new conferences.

Dr. Mher Sahakyan: Dear Dr. Ozan Örmeci, it was my honor and thank you for the very interesting discussion. I hope to see you and other Turkish colleagues in Armenia as well. Let’s keep contact and strengthen cooperation as well. Thanks go to Istanbul Gedik University for the invitation.

Date: 06.08.2019


24 Temmuz 2019 Çarşamba

Birleşik Krallık'ın Yeni Başbakanı Boris Johnson


Giriş
Birleşik Krallık’ta beklenen oldu ve Muhafazakâr Parti liderliği ve Başbakanlığa Boris Johnson (1964-) seçildi. Rakibi Dış İşleri Bakanı Jeremy Hunt’ı 46.656 oya karşı 92.153 oyla mağlup eden Johnson, böylelikle birkaç yıl öncesine kadar kendisinin bile dalga geçtiği ve “uçan bir frizbinin kafasını koparması kadar olası” gördüğünü söylediği hayalini gerçekleştirdi ve Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı oldu.[1] Johnson, Başbakan olacağı kesinleştikten sonra yaptığı açıklamada, üç önemli siyasi hedefini; 31 Ekim 2019 tarihine kadar Brexit’i gerçekleştirmek, ülkesini birleştirmek ve İşçi Partisi ve lideri Jeremy Corbyn’i mağlup etmek olarak sıraladı.[2]

Boris Johnson’ın Genel Başkan olduktan sonraki ilk konuşması

Boris Johnson’ın Biyografisi
1964 New York City doğumlu olan Boris Johnson[3] (tam ismiyle Alexander Boris de Pfeffel Johnson), çocukluğunda New York, Londra ve Brüksel gibi üç farklı ülkenin önemli şehirlerinde yaşamış ve uluslararası havayı çok küçük yaşlardan itibaren teneffüs etmiş bir kişidir. Orta-üst sınıfa mensup bir aileden yetişen ve İngiltere’ye döndükten sonra eğitimine bir yatılı okulda başlayan Johnson, 1440-1441 yıllarında Kral VI. Henry tarafından kurulan İngiltere’nin en eski ve elit okullarından Eton College’da burslu olarak eğitim görmüş ve daha sonra Oxford Üniversitesi’ne bağlı Balliol College’da Eski Yunan ve Latin Edebiyatı (Classics) eğitimi almıştır.[4] Burada Muhafazakâr Parti’nin birçok önde gelen siyasetçisinin yetiştiği Oxford Union’da Başkanlık deneyimi geçiren Johnson, üniversiteden mezun olduktan sonra bir süre yönetici danışmanlığı yapmış, ancak asıl kariyerine gazeteci olarak başlamıştır. 1987’de The Times gazetesi için muhabirlik yapmaya başlayan Johnson, iddialara göre bir alıntıyı uydurduğu gerekçesiyle daha sonra işten atılmıştır. İlerleyen dönemde The Daily Telegraph için çalışmaya başlayan Boris Johnson, 1989-1994 döneminde bu gazetenin Avrupa Topluluğu muhabirliğini, 1994-1999 döneminde de yazı işleri müdürlüğü görevlerini üstlenmiştir. 1999 yılında haftalık The Spectator dergisinde köşeyazarı olarak işe başlayan Johnson, aynı yıl derginin editörü seçilmiş ve 2004’e kadar bu görevi sürdürmüştür.

Oxford yıllarında Boris Johnson

Siyasi kariyerine ilk kez 1997 yılında Clwyd South seçim bölgesi Muhafazakâr Parti milletvekili adayı olarak başlayan Johnson, bu seçimi İşçi Partisi adayı Martyn Jones karşısında farklı kaybedince, 1998’den itibaren BBC televizyon kanalında “Have I Got News for You” adlı programda yer almaya başlamıştır. İlginç tavırları ve tartışmalı fikirleriyle kısa sürede popüler bir televizyon figürü haline gelen Johnson, 2001 yılında bu defa Henley-on-Thames bölgesinden aday olmuş ve bu defa milletvekili seçilerek Avam Kamarası’na girmeyi başarmıştır. İlk milletvekilliği döneminde çeşitli siyasi polemik ve skandallara konu olan Johnson, buna karşın 2005 yılında bir kez daha seçilmeyi başarmıştır. 2008 yılında Londra Belediye Başkanlığına aday olan Johnson, İşçi Partili Ken Livingstone’ı mağlup ederek bu makama seçilmiştir. Belediye Başkanlığı döneminde iyice popüler olan ve 2012 yılında Livingstone’ı bir kez daha geçmeyi başaran Johnson, 2015 yılında Uxbridge ve South Ruislip bölgesinden Muhafazakâr Parti milletvekili seçilince, 2016 yılında Londra Belediye Başkanlığını bırakmış ve bir daha aday olmamıştır. Bu dönemde David Cameron liderliğinde iyi bir çıkış gerçekleştiren ve uzun yıllar sonra tek parti iktidarı kurmayı başaran Muhafazakâr Parti’nin potansiyel liderlerinden birisi olarak gösterilen Johnson, 2016 Brexit referandumu döneminde hararetli bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmayı savunarak dikkat çekmiş ve Cameron’ın istifası sonrasında Genel Başkan ve Başbakan olmasına ciddi bir seçenek olarak bakılmaya başlanmıştır. Ancak Theresa May’in Genel Başkan ve Başbakan olmasıyla, Johnson’ın hayali 3 yıl gecikmiştir. Fakat Theresa May’in Brexit anlaşmasını Avam Kamarası’na onaylatamaması neticesinde, Johnson’a Başbakanlık şansı 2019 yılı Temmuz ayında gelmiştir.

Boris Johnson’ın televizyon kariyerinden bir kesit

Boris Johnson’ın Türkiye Kökleri
Sonradan Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik faaliyetleri nedeniyle “hain” olarak değerlendirilen ve linç edilerek öldürülen Osmanlı dönemi aydınlarından ve eski Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Ali Kemal’in (1867-1922)[5] küçük torunu olan Johnson’ın[6] aile kökleri Çankaya’nın Kalfat ilçesine uzanıyor.[7] Sarışınların yoğun olduğu küçük bir Anadolu ilçesi olan Kalfat’ın sakinleri, uzaktan bir akrabalarının İngiltere’nin Başbakanı olmasından gurur ve mutluluk duyduklarını söylüyorlar.[8] Johnson’ın babası Stanley Johnson ise, ailesinin Osmanlı ve Türk köklerinden övgüyle söz ederek, Başbakan olan oğlunun büyükdedesi Ali Kemal’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun son Dâhiliye Nazırı olduğunu vurguluyor ve onun Kuran’ı ezbere okuyabildiğinden gururla bahsediyor.[9] Zaten Stanley Johnson da oğlu gibi siyasetle içli-dışlı bir kişi; hatta 1979-1984 döneminde Muhafazakâr Parti adına Avrupa Parlamentosu milletvekilliği de yapmış.[10] Boris Johnson da babası gibi Osmanlı geçmişinden gurur duyduğunu her hareketiyle belli ediyor. Öyle ki, Johnson kısa süre önce aile köklerini araştırmak için İstanbul’a da gelmiş ve bir belgesel için arşivlerden büyükdedesinin izlerini takip etmeye çalışmıştı. Buna karşın, Johnson’ın 2016 Brexit kampanyası döneminde Türkiye’den göç konusunu abartması ve bir tehlike olarak seçmenlere lanse etmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili polemiklere girmesi de unutulmuş değil.[11]

Boris Johnson İstanbul’da büyükdedesinin izlerini ararken

Yeni Kabine
Boris Johnson Başbakan olur olmaz, ileride büyük ihtimalle “Brexit kabinesi” olarak adlandırılacak yeni Bakanlar Kurulu için çalışmalara başladı. Johnson, öncelikle, 2016 yılında Brexit kampanyasını yöneten Dominic Cummings’i siyasi danışman olarak yanına almayı tercih etti.[12] Kraliçe II. Elizabeth de, İngiliz geleneklerine göre yeni Başbakan’a görevini tevdi edebilmek için tatilini yarıda keserek Buckingham Sarayı’na döndü.[13] Johnson, Kraliçe II. Elizabeth’in birlikte çalıştığı 14. Başbakan (Winston Churchill, Anthony Eden, Harold MacMillan, Alec Douglas-Home, Harold Wilson, Edward Heath, James Callaghan, Margaret Thatcher, John Major, Tony Blair, Gordon Brown, David Cameron and Theresa May) olacak.[14]

Boris Johnson, Kraliçe II. Elizabeth’in huzurunda Başbakanlık görevini teslim alıyor[15]

Boris Johnson'ın "sert Brexit" yanlılarının domine ettiği kabinesinde yer alan önemli Bakanlar şunlar:[16] Dış İşleri Bakanı Dominic Raab, İç İşleri Bakanı Priti Patel, Maliye Bakanı (Chancellor of the Exchequer) -Pakistan asıllı ve Müslüman inancındaki- Sajid Javid, Brexit Bakanı Stephen Barclay, Savunma Bakanı Ben Wallace, Uluslararası Ticaret Bakanı Liz Truss, Sağlık Bakanı Matt Hancock, Eğitim Bakanı Gavin Williamson, Kültür Bakanı Nicky Morgan, İş, Enerji ve Endüstriyel Strateji Bakanı (Türk medyasındaki yaygın ifadeyle Ekonomi Bakanı) Andrea Leadsom, Çalışma ve Emeklilik Bakanı (Türk medyasındaki yaygın ifadeyle Çalışma Bakanı) Amber Rudd, İskân Bakanı Robert Jenrick, Adalet Bakanı Robert Buckland ve Uluslararası Kalkınma Bakanı Alok Sharma. Bakanlar arasında birçok genç ismin bulunması (kabinenin yaş ortalaması 48'dir) dikkat çekerken, kadın oranı yalnızca yüzde 26'da kalmış ve 2016 referandumunda açıkça Brexit'i destekleyenlerin sayısı önceki kabineye göre iki kat artmıştır. 

Sajid Javid, Muhafazakâr Parti'nin Sadık Han'ı olmaya çalışacaktır


Gündemde Ne Var?
Boris Johnson’ın yeni kurduğu kabinesinin gündeminde kuşkusuz öncelikle Brexit muamması olacak. Johnson, daha önce defalarca, bir anlaşma olsun veya olmasın bir an önce ülkesini AB’den çıkarmak istediğini belirten ifadeler kullanmıştı. Bazı AB yetkilileri ise, Johnson seçilmeden önce ve seçildikten hemen sonra, Birleşik Krallık ile Brexit konusunda aralarında yeni bir müzakere süreci olmayacağını belirten açıklamalarda bulundular.[17] Bu durumda, Johnson, ya daha önce Theresa May’in başaramadığı Brexit anlaşmasını Avam Kamarası’ndan geçirme formülünü deneyecek, ya da “anlaşmasız Brexit” (no deal) seçeneği üzerinde duracak. Ancak ne olursa olsun, Birleşik Krallık’ın bu süreçte ekonomik kayıplara uğramasına kesin gözüyle bakılıyor. Dolayısıyla, Johnson’ın ilk ve en zorlu sınavı Brexit konusunda olacak. Muhtemelen bu konu, Boris Johnson’ın siyasi kariyerin için de belirleyici olacak; zira Johnson bu konuyu aşabilirse uzun ve başarılı bir kariyeri olabileceği gibi, sorunun devam etmesi durumunda en kısa süreli Başbakanlardan biri olarak da tarihe geçebilir.

Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı, ülkesinin “özel ilişkiler”inin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler konusunda da zorlu bir sınavdan geçecek. Zira Boris Johnson’a çok sıcak davranmasına ve Başbakan olur olmaz onu tebrik etmesine karşın[18], ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la ilişkiler ve İsrail konusundaki siyasi tavırları Johnson’ı ilerleyen haftalarda zorlayabilir. Zira Johnson, ülkesini yakın müttefikleri ABD ile uyumlu hareket etmeye zorladıkça, içerideki sol muhalefetin ve Jeremy Corbyn’in güçlenmesine neden olabilir. Zira ABD ile kurulan çok yakın ilişkilere karşın, İngiltere’de Amerikan dış politikasındaki müdahaleci eğilimlere her zaman destek verilmiyor. Hatta önceki Başbakanlardan Tony Blair’in çok başarılı giden siyasi kariyeri, 2003 yılında ABD’nin Irak Savaşı’na İngiltere’nin de müdahil olması nedeniyle sonradan çıkmaza girmişti. Dolayısıyla, Trump’la ilişkiler ve Ortadoğu meselesi Boris Johnson’ı epey terletecek bir konu olacağa benziyor. Öyle ki, daha şimdiden İran’la İngiltere arasında da bazı krizler yaşanmaya başladı ve Ortadoğu’da yeni bir gerginlik ve hatta olası bir çatışmanın koşulları oluşmaya başladı.

Boris Johnson’ın bir diğer zorlu meselesi de iç politika olacak. Zira son dönemde anketlerde Muhafazakâr Parti oyları erirken, Nigel Farage liderliğinde büyük bir çıkış yakalayan Brexit Partisi, bu şekilde devam etmesi durumunda sağın yeni büyük partisi haline gelebilir. Dolayısıyla, Johnson’ın Muhafazakâr Parti’yi toparlaması ve yeniden sağdaki tekel konumunu garanti altına alması gerekiyor. AB yanlısı muhalefetin ülkenin neredeyse yarısını oluşturması da Johnson’ın bir diğer zorluğu olacak. Yeni Başbakan, Brexit sürecinin doğru bir karar olduğunu iyi bir ekonomik yönetim ve siyasi performans göstererek ispatlamaya çalışacak.

Sonuç
Sonuç olarak, Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı Boris Johnson’ın halkla ilişkiler ve imaj yönetimi konusunda istisnai derecede başarılı bir isim olduğu, buna karşın çok zor bir dönemde işbaşı yaptığını belirtmek gerekiyor. Johnson'ın Brexit konusunda bir anlaşmayı Avam Kamarası'ndan geçirmesi zor olduğu için, ya büyük bir hüner gösterip parlamento üyelerini ikna etmesi, ya da "anlaşmasız Brexit" seçeneğini büyük ekonomik kayıp ve siyasi risk yaşamadan gerçekleştirmesi gerekiyor.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[4] Oxford eğitiminin Johnson üzerindeki etkileri hakkında ilginç bir haber için; https://www.ft.com/content/85fc694c-9222-11e9-b7ea-60e35ef678d2.
[6] Boris Johnson’ın aile geçmişi hakkında bilgiler için; http://www.bbc.co.uk/whodoyouthinkyouare/past-stories/boris-how-we-did-it_1.shtml.

20 Temmuz 2019 Cumartesi

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ndan ‘Stratejik Derinlik’


Giriş
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu (1959-), Türkiye’de Başbakanlık (2014-2016) ve Dış İşleri Bakanlığı (2009-2014) gibi çok üst düzey görevlerde bulunmuş etkili bir Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörüdür.[1] Bugüne kadar Davutoğlu hakkında Türk medyasında çok şey yazılmasına ve ideolojisi ve Türkiye’nin geleceğine dair geliştirdiği stratejik vizyon “İslamcı” veya “Yeni Osmanlıcı” gibi sıfatlarla basitleştirilerek yaftalanmasına karşın, onun en önemli eseri olan ve birçok yabancı dile çevrilen Stratejik Derinlik[2] hakkında yapılan kapsamlı incelemeler sayıca son derece sınırlıdır. Bu yazıda, Davutoğlu’nun ilk baskısı 2001 yılında Küre Yayınları tarafından yapılan ve bugüne kadar birçok baskı yapan (107. baskı halen satıştadır) bu önemli eserini genel hatlarıyla özetleyecek ve daha sonra eleştirel bir gözle değerlendireceğim.

Kitap Hakkında Genel Bilgiler
“Giriş” ve “Sonuç” bölümleri dışında 3 kısım ve 12 bölümden oluşan 584 sayfalık kitabın “Önsöz” bölümünde, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, özetle, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında hızla dönüşen bir ülke olduğunu söylemekte ve bu nedenle de Türkiye’nin stratejik konumunu -bu dinamik süreç içerisinde- belirlemenin zor bir iş olduğu tespitini yapmaktadır.

Kitabın Özeti
Giriş: Kitabın “Giriş” bölümünde, Davutoğlu, Uluslararası İlişkiler çalışmalarına dair bazı metodolojik bilgi ve tespitlere yer vermektedir. Yazara göre; (1) tasvir (betimleme), (2) açıklama, (3) anlama, (4) anlamlandırma ve (5) yönlendirme gibi 5 farklı boyutu olan Sosyal Bilimler çalışmalarında, değerlendirmeler belli bir süreç içerisinde yapılmalı ve ancak değişim ve dönüşümler arasındaki mantık bağı kurularak stratejik sonuçlara ulaşılmalıdır. Davutoğlu, Fizik bilimindeki “hareket kanunu”na benzettiği bu durumu, Sovyetler Birliği’nin dağılması örneğiyle açıklamaktadır. Öyle ki, yazara göre, 1980’lerin sonunda halen daha bir süpergüç olarak değerlendirilen Sovyetler Birliği’nin 1990’ların başında dağılması, işte bu tarz süreç analizleri yapılmamasından kaynaklanmaktadır.  Bu nedenle, stratejik değerlendirmelerde o anlık durum (resim) kadar, süreçler ve trendler de incelenmeli/araştırılmalıdır. Bu ise, kaçınılmaz şekilde disiplinlerarası bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Bu yaklaşıma uygun şekilde, Davutoğlu, kitabında Türkiye’yi 20. yüzyıl başlarında kurulmuş alelade bir ulus-devlet olarak değerlendirmeyeceğini; dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin önceki dönemlerden kalan güç unsurlarını ve bu bölgeleri uzun süre yönetmiş olmanın getirdiği sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik etkileri de değerlendirmeye çalışacağını açıklamaktadır. Davutoğlu, ayrıca Türkiye’nin dinamikliği kadar, uluslararası sistemin de dinamik olması sebebiyle, Türkiye hakkında teorik ve stratejik değerlendirme yapmanın çok zor olduğunun da altını çizmektedir. Hatta ona göre, Türkiye hakkında yapılan analizlerin çok farklı noktalara ulaşmasının nedeni de, işte dıştaki uluslararası sistemin dinamizmi ile içteki Türkiye’nin kendi dinamizminin zaman zaman ülkeyi ve aydınları kabuk değişimine zorunlu kılması ve buna yönelik farklı tepkilerin geliştirilmesidir. Davutoğlu, bu tarz durumlarda halklar ve aydınların 3 farklı tipte tepki verebildiğini düşünmektedir. Birincisi, kendi dinamizmine güvenmeyen toplumların ve onların aydınlarının yaptığı şekilde, iç dinamizmi sınırlandıran statik bir yaklaşımı benimsemek ve dış dinamizmden kaynaklanan değişim etkilerini azaltmaya çalışmaktır. Bu yaklaşımın günümüzde dış politikadaki karşılığı, izolasyonizm, yani içe kapanmacılık ve savunmacı devlet refleksidir. İkincisi, kendi dinamizminin güç unsurlarını tam olarak doğru saptayamadan kendisini uluslararası dinamizmin akışına bırakmak yaklaşımıdır. Bu da, küreselleşmeci liberalizmin mutlak benimsendiği edilgen bir dış politika yaklaşımının ifadesi olarak kabul edilebilir. Üçüncü ve Davutoğlu’nun tercih ettiği yaklaşım ise, ulusal dinamizm unsurlarını küresel dinamizm unsurları içerisinde birer güç unsuru haline getirmektir. Bu, günümüzde büyük devletlerin uyguladığı küreselleşmeci ama devletin güç unsurlarını ve ulusal çıkarlarını koruyan bir dış politika tavrı olarak formüle edilebilir. Yazara göre; birinci yaklaşımda özgüven, ikinci yaklaşımda kimlik eksikliği çekilirken, üçüncü yaklaşımda Tarih ve Coğrafya branşlarının da katkısıyla bu eksiklikler görülmez. Bu sayede, güç unsurları önceden saptanmış olur ve küresel dinamizm içerisinde bunların nasıl geliştirileceği konusunda uygun stratejiler geliştirilir.

Stratejik Derinlik

Birinci Kısım: Kavramsal ve Tarihi Çerçeve: “Kavramsal ve Tarihi Çerçeve” başlıklı kitabın birinci kısmının ilk bölümüne, Davutoğlu, “Güç Parametreleri ve Stratejik Planlama” adını vermiştir. Bu bölümde, yazar, öncelikle “güç” kavramının nasıl formüle edileceğini açıklamaktadır. Bu formülde sabit verileri (SV; Tarih (t), Coğrafya (c), Nüfus (n) ve Kültür (k) oluştururken, potansiyel verileri (PV) de Ekonomik Kapasite (ek), Teknolojik Kapasite (tk) ve Askeri Kapasite (ak) oluşturmaktadır. Bu denkleme eklenecek diğer unsurlar ise; Stratejik Zihniyet (SZ), Stratejik Planlama (SP) ve Siyasi İrade'ir (Sİ). Dolayısıyla, karşımıza şöyle bir “güç” formülü çıkmaktadır: G = (t + c + n + k) + (ek + tk + ak) x (SZ x SP x Sİ).  Yazar, daha sonra bu unsurları detaylandırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, yazara göre, sabit veriler (Tarih, Coğrafya, Nüfus ve Kültür), bir ülkenin kısa ve orta vadede kendi iradesiyle değiştirmesinin mümkün olmadığı unsurları kapsamaktadır. Bu tarz unsurlar, ancak uzun zaman süreçlerinde devletlerin sınırlarının ve sistemlerinin değişmesiyle kapsamlı dönüşümlere uğrayabilir. Ancak kısa ve orta vadede de, bu unsurların bir devletin özgül ağırlığı içerisindeki konumunun artması veya azalması mümkündür. Potansiyel veriler ise, Ekonomik Kapasite, Teknolojik Kapasite ve Askeri Kapasite gibi devletlerin kısa ve orta vadede planlama ve başarılı uygulamalarla fark yaratabilecekleri alanları kapsar. Davutoğlu, bu iki ana unsur dışında, Stratejik Zihniyet, Stratejik Planlama ve Siyasi İrade kavramlarını da ayrı birer parametre olarak değerlendirmekte ve denklemine eklemektedir. Stratejik Zihniyet, bir toplumun kendi kültürel, psikolojik, dini ve sosyal değer dünyasını barındıran tarihi birikim ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafi hayat alanının ortak ürünü olan bilinci kapsar. Stratejik Planlama ise, sabit verilerin belirlediği Ztratejik Zihniyetin muhtevası olan potansiyel verilerle rasyonel bir kurgu içerisinde geleceğe dönük bir plan yapılmasıdır. Ancak tüm bu unsurları koordine etmek ve bir maestro edasıyla ahenk içerisinde yönetmek için Siyasi İrade de gereklidir. Diğer tüm veriler uygun olsa bile, Siyasi İrade olmaması durumunda, bir devletin stratejik planlarını gerçekleştirmesi mümkün olmaz.

“Stratejik Teori Yetersizliği ve Sonuçları” başlıklı ikinci bölümde, yazar, Türk Dış Politikası yapım sürecinde teori yetersizliğinden kaynaklanan eksiklik ve tutarsızlıkları analiz etmektedir. Bu bağlamda, tanınmış yazar ve devlet adamının ilk üzerinde durduğu sorun, kurumsal ve yapısal arka plandır. Davutoğlu, bu konularda -T.C. Dışişleri Bakanlığı da dâhil olmak üzere- tüm kurumların yeterli olmadığı görüşündedir. Davutoğlu, bu konuda da özellikle kaynak ve altyapı eksikliklerini işaret etmektedir. Dış politika yapım sürecinin diğer önemli unsurları olan Genelkurmay Başkanlığı, üniversiteler, düşünce kuruluşları, Milli Güvenlik Kurulu ve diğer kurumlarda da benzer sıkıntıların olduğunu vurgulayan akademisyen, siyasi partilerin de bu süreçte kendilerine uygun tutarlı ve kapsamlı dış politika önerileri hazırlamaları ve bunları TBMM’ye getirerek tartışmaları bağlamında (parlamenter sistemin uygulandığı dönemde yazılan bir eserdir) işlevsel hale gelebileceklerine vurgu yapmaktadır. Davutoğlu, ayrıca Türk akademisyenlerin de büyük teoriler üretmek konusunda bugüne kadar yetersiz kaldıkları görüşünü savunmaktadır. Bu konuda dünyada da sayılı başarılı örnek olduğunu vurgulayan yazar, Alfred Thayer Mahan, Nicholas J. Spykman, Karl Haushofer, Halford Mackinder, Samuel Huntington, Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve Francis Fukuyama gibi isimleri önemli teorisyenler olarak zikretmektedir. Türk Dış Politikası açısından bir diğer önemli mesele, diğer büyük devletlerin emperyal refleksler geliştirdikleri 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin kendi iç bütünlüğünü muhafaza etmekle uğraşması nedeniyle, tarihsel arka plan olarak bu alanda yetersiz kalmasıdır. Davutoğlu’na göre, bu durum, Osmanlı-Türk Dış Politikası’nda savunmacı reflekslerin ağır bastığı bir geleneğin oluşmasına neden olmuştur. Ayrıca kaybedilen topraklar konusunda “mutlak terk” stratejisinin benimsenmesi ve farklı güç unsurlarının devreye sokulamaması da yazara göre önemli bir eksikliktir. Bu bağlamda, tanınmış yazar, akademisyen ve devlet adamı, emperyal devletlerde görülen terk edilen topraklar kendisine yakın bir siyasal elit bırakma, kültürel özelliklerini (dil, din vs.) kullanma ve büyük güçler arasında çıkar çatışmaları oluşturarak taktiksel manevra alanları yaratma gibi politik unsurları gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda, yazar, özellikle Balkanlar, Kafkaslar (Kafkasya) ve Ortadoğu konusunda Osmanlı Devleti’nin ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten kaynaklanan güç unsurlarını bugüne kadar iyi değerlendiremediği kanaatindedir. Davutoğlu, bu noktada R. D. Laing’in Psikoloji branşında önemli bir yeri olan “The Divided Self” (Bölünmüş Benlik) kavramını tartışmaya açmakta ve kişinin kendi vücudu ile yabancılaşmasını ve sonrasında sahte bir benlik yaratmasını konu alan bu teoriyi toplumsal yaşama uyarlayarak, toplumların kendi tarih/mekân unsurlarına yabancılaşmaması gerektiği sonucuna varmaktadır.

“Tarihi Miras ve Türkiye’nin Uluslararası Konumu” başlıklı üçüncü ve son bölümde, Davutoğlu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası konumunu tarihsel perspektifte analiz etmeye çalışmaktadır. Yazara göre, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa karşısında doğrudan hâkimiyet kurmuş yegâne medeniyet havzasının siyasi yapılanmasıdır. Bu hâkimiyet, Avrupa’nın feodal yapısının tasfiyesini hızlandırmış ve Avrupalı devletleri yeni ticaret yolları bulmak için deniz yoluyla dünyaya açılmak zorunda bırakmıştır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminde olduğu gibi, Osmanlı Devleti, Avrupa içi siyasi ihtilafları da kendi diplomatik stratejisinde değerlendirmiştir. Osmanlı Devleti, iki farklı medeniyet havzasının ilişkisinde cephe konumundadır. Bu durum, Osmanlı Devleti ve siyasal elitini psikolojik ve siyasi açıdan doğrudan etkilemiştir. 1699 Karlofça Antlaşması ile ilk kez Avrupa’da toprak kaybeden Osmanlı, artık Avrupa içlerine ilerleme stratejisinden cayarak, kaybettiği toprakları geri alma ve mevcut topraklarını koruma stratejisine yönelmiştir. Bu nedenle, Osmanlı, bu tarihten itibaren Avrupa içi siyasi ihtilafları daha çok ayakta kalabilmek bağlamında değerlendirmeye başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile azınlıklar konusu da siyasallaşmış ve Osmanlı içerisinde Avrupalı devletler ve Rusya’nın güç elde etmesine neden olmuştur. 1853-1856 Kırım Savaşı ise, Osmanlı’nın büyük devletler arasındaki güç dengesi politikasını ayakta kalmak için uyguladığı politikanın bir tezahürüdür. İkinci Abdülhamid (II. Abdülhamid) döneminde, bu politika, Müslüman unsurların politize edilmesi ve İslamcılık-Osmanlıcılık ideolojileriyle Müslümanlara dayalı bir "hinterland" (arka bahçe) yaratılması politikasıyla desteklenmiştir. İttihat ve Terakki (İTC) döneminde ise, Türkçülük politikalarıyla farklı bir hinterland yaratma çabasına girişilmiş, ayrıca İslamcılık-Osmanlıcılık da emperyalist devletlere karşı taktik araç olarak kullanılmaya devam edilmiştir. İngiliz sömürge sistemini zayıflatmak amacıyla -yenilmez olduğuna inanılan- Almanya’ya yanaşmak da bu dönemin en önemli politikalarından birisi olmuştur. Ancak bu dönemde stratejik planlama konusunda büyük hatalar yapılmış; bunların da trajik sonuçları (Ermeni tehciri sırasında yaşanan olaylar, Sarıkamış Faciası vs.)  olmuştur. Cumhuriyet döneminde, büyük bir İmparatorluğun kaybedilmesi ardından, uluslararası koşulların da zorlamasıyla, Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi refleksif savunma dürtüsü anlayışı dış politikada ağır basmıştır. İslamcılık ve Türkçülüğün Bolşevizm altında esaret altında kaldığı bu dönemde, Misak-ı Milli sınırlarına dayalı bir ulus-devlet inşa ve müdafaa stratejisi benimsendi. Ayrıca, yükselen Batı medeniyetine karşıt değil, bunun bir parçası olma görüşü sahiplenildi. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle vücut bulan bu anlayış, savunmacı Realist bir paradigmanın ürünüdür. Bu dönemde, Batı emperyalizmi karşısında defansif bir anlayış benimsenmiş ve mevcut olanın korunması ve geliştirilmesi anlayışı genel paradigma haline gelmiştir. Ancak Davutoğlu’na göre, daha bu dönemde bile İran, Afganistan ve Rusya gibi güçlerle geliştirilen ilişkiler, Atatürk’ün geleceğe dair vizyonunu anlamak açısından önemlidir. Ayrıca yine bu dönemde, Osmanlı dönemi için redd-i mirasta bulunulmuş ve içeride Batılı bir ulus-devlet olma yolunda reform sürecine girişilmiştir. Bu bağlamda, yazara göre, Türkiye, bu dönemde, Batı'nın güvenlik şemsiyesi altına giren bölgesel bir güç olma stratejisi gütmüştür. Nitekim 1950’lerde (1952) NATO’ya üye olunması da bu stratejinin daha ileri bir aşamasını ispatlar niteliktedir. Bu sayede, Türkiye’ye yönelen komünizm ve Sovyet Rusya tehdidinden korunmak amaçlanmıştır. Buna rağmen, aynı güvenlik şemsiyesi içinde yer alınan Yunanistan’la yaşanan sorunlar (Ege Sorunları ve giderek artan ölçüde Kıbrıs Sorunu), Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerini de mutlak uyum zemininden uzak tutmuştur. Özellikle Johnson Mektubu (1964) sonrasında, Türk Dış Politikası’nda Batı’ya ve ABD’ye duyulan güven görece azalmış ve Doğu ve Rusya yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Ayrıca Kıbrıs Sorunu konusunda Birleşmiş Milletler platformunda yaşanılan yalnızlık nedeniyle, Batı ile uyumlu siyasetin olumsuz yanları anlaşılmış ve üçüncü dünya ülkeleriyle ve özellikle İslam ülkeleriyle ilişkileri geliştirebilmek için İslam Konferansı Örgütü’nün kurucu üyelerinden olunmuştur. Soğuk Savaş sonrasında ise, Türkiye, henüz Soğuk Savaş dönemi siyasetinin etkisinden tam olarak kurtulamamışken, kendisini bir anda küresel ve bölgesel ölçek büyümesinin içinde bulmuştur. Dünya üzerindeki devletleri -süper devletler (süpergüçler), büyük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletler- olmak üzere dört kategoride değerlendiren Davutoğlu, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak iki süpergüçten biri olan ABD’nin hâkimiyetinde olmayı tercih ettiğini söylemektedir. Türkiye, süpergüç ABD ile sorun yaşadığı zamanlarda ise (örneğin Kıbrıs Sorunu), genelde kısmi şekilde cezalandırılmıştır (1975-1978 silah ambargosu). Daha sonra Türkiye’nin siyasi kültürünü incelemeye başlayan Davutoğlu, ilk olarak, Osmanlı-Türk siyasal kültüründe var olan radikal devrimci dönüşüm süreçleri nedeniyle toplum ve devlet arasında gerilim yaşanmasını önemli bir sorun olarak işaret etmektedir. Türkiye’nin Osmanlı modernleşmesi ve sonrasında Cumhuriyet devrimiyle iltihak ettiği Batı kültürünün siyasal temsilcilerinin -Türkiye’nin fedakârlıklarına karşın- ona sürekli olarak siyasal dışlama refleksi gösterdiklerini vurgulayan yazar, Avrupalı devletlerin 1997 Lüksemburg Zirvesi sonrasında 1999 Helsinki Zirvesi sürecinde olduğu gibi zaman zaman hatalarını anladıklarını, ama genel olarak bu yaklaşım bugüne kadar süregeldiğini düşünmektedir. Sonuçta, yazara göre, geçmişte önemli bir medeniyetin (İslam ve Türk-İslam medeniyeti) merkezi ve lideri olmuş bir devletin son birkaç yüzyılda entegre olmaya çalıştığı Batılı kültürün temsilcileri karşısında küçük düşürülmesi, toplumdaki en önemli gerilim nedenlerinden birisidir. İkinci  önemli sorun, Avrupa’ya entegre olma sürecinde Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerindeki yakın jeokültürel çevresiyle yabancılaşmaya başlamasıdır. Soğuk Savaş döneminde bu ciddi bir sorun yaratmasa da, 1990’lardan itibaren bu bölgelerle ilişkilerin gelişmesi neticesinde, Türkiye, buradaki gücünü yeniden hatırlamaya başlamıştır. Bu noktada, Davutoğlu, Türk Dış Politikası’ndan Soğuk Savaş sonrası etkili olan 4 ana akımı şöyle sıralamaktadır: Yeni Osmanlıcılık, İslamcılık, Radikal Batıcılık ve Yeni Milliyetçilik. Turgut Özal döneminden itibaren, Türkiye’de Yeni Osmanlıcılık akımı etkili olmaya başlamıştır. Bunun temel nedenleri; iç politikada artan mikro milliyetçiliklere (Kürt ve Türk etnik milliyetçilikleri) karşı bir üst kimlik oluşturma gayreti, devletin yeniden yapılandırılması gereken bir ortamda yeni bir ideolojiye duyulan ihtiyaç ve geleneksel ve modern değerleri harmanlayacak yeni bir siyasi kültür ve kimlik oluşturma çabasıdır. İlk kez Sultan II. Abdülhamid döneminde etkili olan İslamcılık ise, Soğuk Savaş sonrasında Medeniyetler Çatışması tezi doğrultusunda yaşanan gelişmeler nedeniyle yeniden yükselişe geçmiştir. Bosna olayları (Sbrenitsa Katliamı) gibi travmatik olaylarla, bu akım, toplumda da karşılık bulmaya başlamış ve popüler hale gelmiştir. Nitekim bu olayların yaşandığı dönem (1990’lar), Türkiye’de İslamcı hareketin de (Refah Partisi) hızlı yükselişe geçtiği ve hatta iktidara geldiği yıllara tekabül eder. Radikal Batıcılık, Tanzimat döneminden beri Osmanlı ve Türkiye’de daima etkili olmuş ve 28 Şubat 1997 süreci sonrasında da -devlet tarafından- yeniden en üst düzeyde benimsenmiştir. Ancak ABD ve İsrail’le yakın ilişkilerin halkta yarattığı tepkiler ve AB üyelik sürecinde Türkiye’ye karşı sergilenen çifte standartlara dayalı tutum, Radikal Batıcılık akımının ülkede siyaseten başarılı olmasını çok zor hale getirmiş; nitekim olağanüstü dönemler haricinde (askeri darbeler ve ara rejim dönemleri) bu akımı temsil eden partiler siyaseten çok büyük başarı gösterememişlerdir. Yeni Milliyetçilik ise, İttihat ve Terakki dönemindeki Türkçülük akımının geçen yıllar içerisinde PKK terörünün yarattığı toplumsal öfke ve Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin adeta yeniden keşfettiği Türk Dünyası nedeniyle gündeme gelen bir akımdır. 1999 seçimlerinde PKK lideri Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra MHP’nin gösterdiği başarı, bu akımın gelişebileceğinin önemli bir işaretiydi. Davutoğlu’na göre, 2000’ler Türkiye’si, tüm bu ideolojik çelişkiler/alternatifler içerisinde, Türkiye’nin “köprü” konumunu daha iyi anlamaya başladığı bir dönemdir. Farklı kültürel ailelere dâhil olmak (Batı, İslam, Türk dünyası vs.) bazı toplumları kimlik bunalımına sürüklerken, Türkiye için bu bir zenginlik ve güç vesilesi olmuştur. İşte siyaseten de, tek bir akım ve ideolojiye ait olmaktan ziyade, Türkiye’nin bu çok-kültürlü yapısına uygun bir dizayn gerekmektedir.

İkinci Kısım: Teorik Çerçeve: Kademeli Strateji ve Havza Politikaları: Kitabın “Teorik Çerçeve: Kademeli Strateji ve Havza Politikaları” başlıklı ikinci kısmını, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, 4 farklı bölüme ayırmıştır. “Jeopolitik Teoriler: Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve Türkiye” adlı ilk bölümde, yazar, öncelikle zaman-mekân algılaması ve coğrafyanın medeniyetlerin oluşumundaki etkisini Fernand Braudel’in “Haritalar gerçek öyküyü anlatır” sözüne referansla açıklamaktadır. Bu bağlamda, yazara göre, İslam medeniyetinin ortaya çıkışı da coğrafi koşullardan etkilenmiştir. Benzer şekilde, Batı dünyasında kapitalizm öncesi dönemi yansıtan merkantilizm de doğrudan coğrafi keşifler nedeniyle ortaya çıkan yeni koşulların bir ürünü olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, jeopolitik teoriler, coğrafi şartlar göz önünde bulundurularak oluşturulmalıdır. Yazara göre, jeopolitik teoriler ayrıca devletler tarafından kendi stratejik amaçları gerçekleştirmek amacıyla üretilmekte ve geçmişte devletlerin yayılmacı siyasetlerine siyaseten meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Örneğin, Charles Darwin’den esinlenerek Friedrich Ratzel’in oluşturduğu “lebensraum” (yaşama alanı) teorisi, daha sonradan Batılı emperyalist devletler tarafından kendi yayılmacı siyasetlerine gerekçe olarak kullanılmıştır. Devleti yaşayan bir organizma olarak gören Ratzel, her organizma gibi devletlerin de beslenmeleri gerektiğini ve bu beslenmenin ancak yeni toprakların ilhakıyla olabileceğini yazmıştır. Ona göre, beslenme kavgasında aciz kalan devletler ise yok olmaya mahkumdurlar. Ratzel ve onun takipçisi olan Rudolf Kjellén, yazdıklarıyla daha sonra geliştirilecek olan kara, deniz ve hava jeopolitiğinin teorik zeminini hazırlamışlardır. Bu doğrultuda, kara jeopolitiği konusunda ilk önemli teoriyi Halford Mackinder yapmıştır. Mackinder, coğrafyayı; mihver saha (heartland), iç kuşak ve dış kuşak alanları olarak üçe ayırmıştır. Kara hakimiyet teorisine göre, öncelikle denizden gelebilecek tehlikelere karşı korunmuş bir mihver saha kontrol altına alınmalıdır. Bu şartlara en uygun bölge ise Avrasya’dır. Karl Haushofer de jeopolitiği tüm insani ve tabii bilimleri kapsayan bir bilim dalı olarak değerlendirmiş ve “lebensraum” teorisini Nazi yayılmacılığına kalkan yapmaya çalışmıştır. Mackinder’ın “heartland” yani mihver sahaya aşırı önem verdiği düşünen Nicholas J. Spykman ise, gerçek potansiyel hakimiyet alanının “rimland” yani Batı Avrupa-Türkiye-Irak-Pakistan-Afganistan-Hindistan-Çin-Kore-Doğu Sibirya’dan oluşan kenar kuşak hattında olduğunu iddia etmiştir. Bu görüşten hareketle, ABD’ye bu kuşağa başka bir devletin hakim olmasını engelleyecek bir politika izlemesini tavsiye eden Spykman, böylelikle NATO-CENTO gibi girişimlerle İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen Amerikan dış politikasının öncü teorisyeni olmuştur. Ünlü stratejist Alfred Mahan (Alfred Thayer Mahan) tarafından geliştirilen deniz jeopolitiği yaklaşımı ise, kuşaklardan merkeze ve denizlerden karalara doğru gelişen bir hakimiyet stratejisi esasına dayanmıştır. Mahan, bu doğrultuda, Amerikan devletine, Rusya’nın kuşatılmasını ve Çin’in kontrol altında tutulmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca Theodor Roosevelt döneminde Amerikan yönetimine danışmanlık yapan Mahan, iki temel stratejik önceliğini (1) savaşın ABD’den uzak denizlerde yapılması ve (2) Avrasya’daki gelişmelere erişimi sağlayacak ittifaklar zincirinin kurulmasını önermiştir. Hava jeopolitiği kuramını geliştiren Alexander P. De Seversky ise, dünyayı Soğuk Savaş dönemi koşullarına uygun şekilde, ABD ve Sovyet Rusya’nın etki sahalarını gösteren iki hakimiyet bölgesine ayırmıştır. Seversky, ayrıca bu iki saha dışında kalan “karar” bölgesinde sağlanacak jeopolitik hava üstünlüğünün belirleyici olacağını yazmıştır. Spykman’ın “rimland” teorisini geliştiren Saul Cohen ise, “ticarete dayalı deniz gücü” ile “Avrasya kıta gücü” arasındaki çelişki ve dengeye dayalı yeni bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu teorilerin de işaret ettiği üzere, coğrafya, bir ülke için sabit bir faktördür. Ancak coğrafyanın belirlediği jeopolitiğin diplomatik boyutu, uluslararası güç dengelerine göre değişebilir/yeniden yorumlanabilir. Türkiye, bu bağlamda geçiş bölgelerinin merkezi konumundadır. Bunlar, Türk Dış Politikası için hem avantaj, hem de doğru kullanılamadığı takdirde risklerdir. Bu bağlamda, Davutoğlu, Türkiye jeopolitiğini üç ana bölgede değerlendirmektedir:
  1. Yakın Kara Havzası: Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar.
  2. Yakın Deniz Havzası: Karadeniz-Adriyatik-Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Körfez-Hazar Denizi.
  3. Yakın Kıta Havzası: Avrupa-Kuzey Afrika-Güney Asya-Orta ve Doğu Asya.
“Yakın Kara Havzası: Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar” başlıklı ikinci bölümde, Davutoğlu, Türkiye jeopolitinin ilk unsuru olarak Türkiye’nin yakın çevresini analiz etmektedir. Bu üç bölgenin özelliği, Türkiye ile doğrudan kara sınırlarının olmasıdır. Bu bölgeler, yazar tarafından Türkiye’nin doğal nüfuz alanları olarak değerlendirilmekte ve Batı ittifakı ile geliştirilen yakın ilişkiler nedeniyle bu bölgelerin ihmal edilmemesi gerektiği görüşü savunulmaktadır. Bu bölgelerde etki sahibi olmak, Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin iç bütünlüğünü sağlayabilmesi açısından da önemlidir. Bu üç bölge arasında Balkanlar coğrafyası, Osmanlı’nın 20. yüzyıl başında Avrupa’dan tasfiyesi anlamında büyük önem taşımaktadır. Yüzyıl başında Batılı ülkelerce bu coğrafyayı Türk ve Müslümanlardan arındırılma projesi takip edilirken, bu dönem sonrasında da bölgede istikrar sağlanamamıştır.  Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin bu bölgedeki temel güç unsuru, Osmanlı bakiyesi olan Müslüman topluluklardır. Bu doğrultuda, Müslüman nüfusu yoğun olan Bosna Hersek ve Arnavutluk Türkiye açısından pivot ülkelerken, Türk-Müslüman nüfusu olan Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Romanya da bölgedeki diğer önemli devletlerdir. Türkiye, yazara göre, bu bölgede etkin olabilmek için, Müslüman nüfusun haklarının koruyucusu statüsünü elde etmeli ve bunu kalıcı hale getirmelidir. Zira yakın geçmişteki Kıbrıs Barış Harekatı (1974), ancak bölge bir hak/garanti/statü sayesinde yapılabilmiştir. Böyle bir hak/garanti/statü elde edebilmek içinse, Türkiye’nin aktif bir Balkanlar politikası izlemesi şarttır. Yakın bir coğrafya olarak Balkanların güvenliği, Türkiye’nin iç ve dış güvenliği açısından da önemlidir. Kafkaslar veya Kafkasya bölgesi açısından bir değerlendirme yapıldığında, Davutoğlu, 3 önemli düzlemi işaret etmektedir: (1) uluslararası küresel değişimler ve bunun bölgeye etkileri, (2) bölge ülkeleri arasındaki siyasal düzlem ve (3) bölgenin etnik ve dini çatışmaları doğrultusunda gelişen bölge-içi dengeler. Birinci düzlemde değerlendirildiğinde; Soğuk Savaş sonrasında bu bölgede sadece Rusya etkisi dönemi kapanmış ve ABD, İngiltere, Almanya ve Japonya gibi ülkeler de bölgesel politikalara az veya çok etkide bulunur hale gelmişlerdir. İkinci düzlemde bakıldığında; Rusya-Ermenistan ve Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmaları dikkat çekerken, ayrıca İran-Ermenistan ve Türkiye-Gürcistan ilişkilerinde de gelişmeler yaşanmaktadır. Üçüncü düzlemde ise, bölgedeki Azeri-Ermeni çatışması ve Kuzey Kafkasya’daki Rus-Çeçen mücadelesi ana ihtilafları oluşturmaktadır. Bu çatışmalardan özellikle Azeri-Ermeni çatışması Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Nitekim yazara göre, Azerbaycan topraklarının beşte birinin Ermeni işgalinde olması, Türkiye açısından çok önemli (hatta en önemlisi) bir stratejik kayıptır. Zira yazara göre, Azerbaycan, bölgede Türkiye’nin en önemli stratejik partneridir. Bu doğrultuda, Davutoğlu, Balkanlar’da Arnavutluk, Kafkasya’da da Azerbaycan’ı bölgesel güç yapmanın Türkiye açısından olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmektedir. Kaçınılmaz olarak Türk Dış Politikası’nı etkileyen üçüncü bölge ise Ortadoğu’dur. Diğer bölgeler gibi, Ortadoğu da ilk Cumhuriyet ve Soğuk Savaş dönemlerinde maddi yetersizlikler ve uluslararası siyasal dinamikler nedeniyle Türkiye’de unutulmuş ve Türkiye’nin bu bölgelerdeki nüfuz unsurları yeterince değerlendirilememiştir. Uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kalan bu bölge, daha sonra Batı emperyalizmi tarafından yönlendirilir hale gelmiştir. “Şark Meselesi” (Doğu Sorunu) yaklaşımı doğrultusunda, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkeler bu bölgede Osmanlı etkisini azaltırken, Osmanlı'nın bölgeden tasfiyesi sonrasında kendi kurmaya çalıştıkları düzen de istikrarlı olamamıştır. Soğuk Savaş döneminde ise, bölgede, Rusya’nın sıcak denizlere inme stratejisi ile ABD’nin çevreleme stratejisi etkili olmuştur. Bu doğrultuda, (1) bölgede ideolojik ve jeokültürel kutuplaşma, (2) petrol-eksenli jeoekonomik yapılanma, (3) küresel çatışmalar doğrultusunda oluşan jeopolitik hat ayrışması ve (4) İsrail’in kurulması sonrasında giderek artan ölçüde bölge-içi kültürel ve siyasi çatışma alanları gibi yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. Ayrıca İran İslam Devrimi (1979) ve Körfez Savaşı sonrasında, bölge, Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması" tezinin hayata geçirildiği bir bölge haline gelmeye başlamıştır.

“Yakın Deniz Havzası: Karadeniz, Doğu Akdeniz, Körfez, Hazar” başlıklı üçüncü bölümde, yazar Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, ilk olarak Türkiye'nin bugüne kadar uzun dönemli ve koordineli bir deniz ve su yolları stratejisinin oluşturulamamasını eleştirmektedir.  Oysa bir yarımada olması sebebiyle, yazara göre, Türkiye'nin deniz ve su yolları stratejisi kritik mahiyettedir. Zira Anadolu-Balkan eksenindeki bir ülke, güvenliğini de ancak bu şekilde sağlayabilir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nun geçmişte sağladığı başarının da temelinde, Ege, Akdeniz ve Karadeniz üzerinde hakimiyet sağlaması etkili olmuştur. Hatta Osmanlı'nın gerilemesi de, bu denizler üzerindeki etkinin azalmasına paralel olarak gelişmiş bir durumdur. 1827'de Rus, Fransız ve İngilizlerin Navarin'de Osmanlı donanmasını yakmaları, bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin kendisi gibi bir kara-yoğunluklu askeri güç olan Almanya ile ittifak yapması da, tamamlayıcılık ilişkisi açısından yetersiz kalmıştır. Zira Osmanlı'nın karşısındaki Fransa ve İngiltere gibi devletler birer deniz imparatorluklarıdır. Cumhuriyet döneminde Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi ile bu konuda yeniden bir kazanım elde edilse de, deniz gücü ve hakimiyetindeki konusundaki büyük zaaf uzun süre devam etmiştir. On İki Ada'nın Yunanistan'a kaptırılması, bu açıdan oldukça talihsiz bir gelişme olmuştur. Bugün itibariyle Boğazlar Türkiye'nin Rusya'ya karşı önemli bir stratejik avantajıyken, Ege adaları da Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı önemli bir stratejik kozudur. Soğuk Savaş döneminde, tipik bir kara devleti olan Sovyet Rusya ile deniz-eksenli bir strateji geliştiren ABD'nin rekabetinde, Türkiye, Sovyetlerden gelen tehditkar talepler nedeniyle ABD'nin müttefiki olmak durumunda kalmıştır. Yazara göre Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin iki büyük ve kritik hatası; ilk olarak Türkiye'yi Boğazlar konusundaki tehditler nedeniyle tamamen karşı bloğa itmesi, ikincisi de Afganistan işgalidir. Bu hatalar sebebiyle, Sovyet İmparatorluğu 1990'ların başında dağılmıştır. Türkiye ise, Soğuk Savaş döneminde Batı'nın kendisine çizdiği kalıplar çerçevesinde, yakın deniz havzasına yönelik olarak çok sınırlı stratejiler geliştirebilmiş ve daha ziyade ABD-NATO ekseninde çizilen stratejilere kendisini eklemlemek/uyarlamak durumunda kalmıştır. Bu dönemlerde Kıbrıs konusunda belli bir duyarlılığın oluşmuş olması önemliyse de, Doğu Akdeniz'e yönelik kapsamlı bir strateji de geliştirilememiştir. Soğuk Savaş sonrasında, Türkiye, yakın deniz havzasına yönelik politika ve stratejilerini geliştirmek için uygun bir konjonktür yakalamıştır. Karadeniz açısından başlamak gerekirse; Türkiye, bu bölgede SSCB, Romanya ve Bulgaristan gibi komünist blokta yer alan ülkelerle çevrili olduğu için, başlarda bir "kuşatılmışlık psikolojisi" içerisindedir. Bu nedenle, Karadeniz ve Tuna su yolunun Türkiye ticaretindeki (ihracatta yüzde 6, ithalatta yüzde 7) ve deniz taşımacılığındaki (yüzde 1) payı çok sınırlı kalmıştır. En uzun kıyı şeridi Karadeniz'de olmasına karşın, yükleme-boşaltma kapasitesi açısından da Karadeniz'in kullanılması yetersiz kalmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise, bölgedeki 3 ülke arasındaki komünist bağlar çözülmüş; dahası, Ukrayna ve Gürcistan gibi yeni aktörler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, Türkiye için uygun bir konjonktür oluşmuş; bu sayede Türkiye-Gürcistan ve Türkiye-Ukrayna ilişkileri de gelişmeye başlamıştır. Davutoğlu'na göre Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün (KEİK) kurulması da önemli ve pozitif bir gelişmedir. Bu bağlamda, Davutoğlu, yeni dönemde Ankara'ya bu bölgede askeri ve ekonomik çıkarları bütünleyen kapsamlı bir strateji önermektedir. Bu stratejinin somut bir unsuru olarak da, Köstence-Trabzon hattının Dinyeper, Dinyester, Volga ve Don ırmaklarıyla irtibatlandırılmasını önermektedir. Bir diğer öneri, bu bölgedeki ekonomik yollar ve ticaret ağının Doğu Asya ve Orta Avrupa arasındaki geniş coğrafyada Türkiye üzerinden sağlanmasıdır. Daha sonra Boğazları jeopolitik açıdan değerlendiren yazar, Asya ile Avrupa'yı ayıran ve Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını, Süveyş Kanalı, Babü'l Mendeb Boğazı, Hürmüz Boğazı, Cebelitarık Boğazı, Malakka Boğazı, Sunda ve Lombok geçitleri (Lombok Boğazı) ve Panama Kanalı ile birlikte dünyanın en önemli geçitlerinden birisi -belki de birincisi- olarak belirtmektedir. Bunun nedeni, bu tarz geçitlerin; küresel ticaret ve hammadde akışı, jeoekonomik aktarım hatları, kıtalararası etkileşim bölgeleri ve küresel ve bölgesel güvenlik stratejileri bağlamında kilit rol oynamalarından kaynaklanmaktadır. Tarihsel veriler de bunu doğrulamaktadır. Nitekim Osmanlı'nın yükselişi ve bir İmparatorluğa dönüşümü, İstanbul'un fethi ve Boğazların kontrol altına alınmasıyla mümkün olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanınması ise, yeni bir dönemin başladığına işaret eder. 1798'de, Ruslar, savaş gemileri için de aynı hakkı -İstanbul Antlaşması ile- elde etmişlerdir. Bu bağlamda, Cumhuriyet döneminde Montrö Antlaşması ile Boğazlarda yeniden hakimiyet sağlanması Davutoğlu'na göre azımsanmayacak bir başarıdır ve bu antlaşma, Lozan Antlaşması'nın zaaflarının giderilmesi açısından da çok önemli ve tarihi bir adım olmuştur. Bu sayede, Boğazlar üzerindeki Rus baskısı azaltılmış; ancak Stalin'in talepleriyle kısa sürede yeniden Boğazlar Türk-Rus ilişkilerinde bir sorun haline gelmiştir. Yazara göre, Türkiye, Boğazlarda denetim ve yetkisini sürekli olarak arttırmaya gayret etmelidir. Ayrıca İstanbul ve Marmara Bölgesi gibi Türkiye'nin en önemli ekonomik merkezlerinin burada olması, Boğazları güvenlik açısından daha da önemli bir konuma getirmektedir. Dolayısıyla, Boğazlar, Türkiye'nin en önemli stratejik unsurudur. Doğu Akdeniz havzasını oluşturan Ege ve Kıbrıs da bir diğer önemli alandır. Yazara göre, Ege'den soyutlanmış ve Kıbrıs Rum Kesimi ile çevrelenmiş bir Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de etkin olabilmesi mümkün değildir. Özellikle Ege adalarının Yunanistan'ın kontrolünde olması, Türkiye adına büyük bir dezavantajdır. Özellikle 12 millik karasuları anlayışı kabul görürse, Türkiye, Ege Denizi'ne çıkamaz hale gelecektir. 6 millik karasuları anlayışı kabul gördüğünde bile, zaten, Yunanistan Ege'nin yüzde 35'ini, Türkiye ise sadece yüzde 8,8'ini kontrol edecektir. Dolayısıyla, yazara göre, Türkiye, Ege'de Yunanistan'a daha fazla taviz vermemelidir. Benzer şekilde, Kıbrıs da Davutoğlu'na göre Türkiye için hayati bir meseledir. Türkiye için bu anlamda iki önemli faktör rol oynamaktadır. Birincisi, Türk ve Müslüman bir topluluk olan Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin sağlanması meselesidir. İkincisi ise, Kıbrıs'ın jeopolitik açıdan taşıdığı büyük önemdir. Dolayısıyla, yazara göre Kıbrıs'ta tek bir Türk ve Müslüman olmasa da, Kıbrıs, Türk Dış Politikası açısından yine de önemli olmalıdır. Benzer şekilde, Basra Körfezi ve Hint Havzası ve Hazar Havzası da Türk Dış Politikası'nın diğer önemli yakın deniz havzası bölgeleri olarak değerlendirilmelidir.

“Yakın Kıta Havzası: Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya, Orta ve Doğu Asya” adlı dördüncü ve son bölümde, akademisyen, Türk Dış Politikası ve Türkiye jeopolitiğini yakın kıta havzaları bağlamında ve Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya ve Orta ve Doğu Asya örnekleri özelinde incelemektedir. Türkiye, aynı anda birçok kıta bağlantısı kurabilen ve birçok deniz ve su yolu havzası ile doğrudan temas halinde olan son derece çeşitlenmiş tabii coğrafya şartlarına sahip bir ülkedir. Örneğin, Balkanlar bağlantısı Türkiye'yi doğrudan bir Doğu Avrupa ülkesi yaparken, Ortadoğu bağlantısı da Batı Asya ülkesi haline getirmektedir. Kafkasya üzerinden Doğu Avrupa ve Avrasya steplerinin su yollarına müdahil olabilen Türkiye, Kafkaslar üzerinden Hazar ve Orta Asya, Doğu Akdeniz üzerinden de Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika dengelerine dahil olabilmektedir. Boğazların özel konumu da Türkiye'ye bu bağlamda güç katmaktadır. Boğazlar, Avrasya anakıtasının kuzey-güney ve doğu-batı istikametlerinde geçiş yollarının düğüm noktasını oluşturmaktadır. Avrupa kıtasından başlamak gerekirse; Türkiye, Avrupa'nın doğrudan ve tabii bir parçasıdır. Bu bağlamda, yazar, Türkiye-Avrupa ilişkilerini Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine indirgemenin yanlış olduğunu düşünmektedir. Soğuk Savaş sonrasında bütünlüğünü sağlayan Avrupa, günümüzde de Türkiye için en önemli bölgelerden birisidir. Yazar, Türkiye'nin Avrupa kıta havzası içerisindeki konumunu 5 başlıkta değerlendirmektedir. Öncelikle, Türkiye, Doğu Trakya bağlantısıyla hem bir Balkanlar, hem de bir Doğu Avrupa ülkesidir. İkincisi, Karadeniz bağlantısı nedeniyle, Türkiye, kuzey-doğu step Avrupa'sı parametreleri içerisine girmektedir. Üçüncüsü, Ege ve Doğu Akdeniz kıyıları nedeniyle, Türkiye, bir Güney Avrupa ülkesi olarak da değerlendirilmelidir. Dördüncüsü, Soğuk Savaş döneminde kurduğu siyasi ve ekonomik bağlar sayesinde, Türkiye, bir Batı Avrupa ülkesi hüviyetini de taşımaktadır. Beşinci ve sonuncu olarak, Türkiye, Avrupa'nın doğu-batı istikametinde Asya ile, kuzey-güney istikametinde de Afrika ile sahip olduğu kıta bağlantıları içinde özel ve vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Asya bağlamında değerlendirildiğinde ise, Türkiye, yine çok önemli bir ülkedir; ancak bugüne kadar Asya'nın Türkiye açısından jeopolitik ve jeokültürel açıdan ifade ettiği önem yeterince irdelenmemiştir. Oysa Asya, ABD ile Rusya ve diğer büyük güçler arasındaki "Büyük Oyun"un merkezi durumundadır. Türkiye'nin Osmanlı'nın Tanzimat döneminden beri Batı yönelimli bir ülke olması, Asya'nın öneminin yeterince fark edilememesinde etkili bir faktör olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde bu bölgeye yönelik olarak canlanan bir ilgi fark edilmektedir. Afrika kıtası ise, Türk Dış Politikası'nın en ihmal edilmiş unsurlarından birisidir. Oysa Osmanlı Devleti, aynı zamanda bir Afrika ülkesi olmuştur. Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist ve anti-sömürgeci karakteri Afrika'da Türkiye'ye yönelik sempati doğmasını sağlamış ve bu kıtadaki birçok siyasi harekete ilham kaynağı olmuştur. Fakat Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin bu kıta ile bağları neredeyse kopma noktasına gelmiştir. Türkiye'nin Sovyet tehditleri karşısında Batı bloğu içerisinde yer alması ise, ilginç bir şekilde Türkiye'yi kendi tarihsel duruşu ile tezat olacak şekilde Batı merkezli sömürgeci siyaset tarafında bırakmıştır. Ancak günümüzde Soğuk Savaş şartları ortadan kalktığına göre, Türkiye'nin Afrika politikasını gözden geçirmesi ve yeniden oluşturması için uygun koşullar oluşmuştur. Yazarın kıtalararası etkileşim bölgeleri olarak sıraladığı Atlantik, Stepler, Kuzey Afrika ve Batı Asya da Türk jeopolitik düşüncesinde değerlendirilmesi gereken diğer bölgelerdir.

Üçüncü Kısım: Uygulamala Alanları: Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar: Kitabın üçüncü ve son kısmına ise yazar “Uygulama Alanları: Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar” adını vermiştir. Bu kısım 5 farklı bölüme ayrılmıştır. “Türkiye’nin Stratejik Bağlantıları ve Dış Politika Araçları” adlı birinci bölümde, yazar, Türkiye'nin jeopolitik unsurları dış politikada avantaja dönüştürmek için kullanabileceği dış politika ittifakları ve platformlarının bir muhasebesini yapmaktadır. Soğuk Savaş dönemi bakiyesi olarak, Türkiye'nin NATO ve İKÖ üyeliği ile AB ile geliştirdiği yakın ilişkiler önemli kazanımlarken, Soğuk Savaş dönemi sonrasında bu yapılara ECO, KEİT, D-8 ve Türk Dünyası Zirveleri gibi yeni platformlar eklenmiştir. Bunlardan en önemlisi kabul edilebilecek olan NATO ile başlamak gerekirse; öncelikle SSCB ve komünizm yayılmacılığına karşı kurulmuş olan NATO'nun Sovyetler Birliği yıkılınca bir dönüşüm sürecine girmesini analiz etmek gerekir. 1991 Roma Zirvesi ile başlayan bu dönüşüm, Kosova Operasyonu ile devam etmiştir. NATO ile ilişkiler, Türkiye-ABD ilişkileri, Türkiye-AB ilişkileri ve Avrasya politikası ve Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında da önemlidir. Somutlaştırmak gerekirse; Türkiye, Davutoğlu'na göre, 2000'lerde NATO üyesi olan ama AB üyesi olmayan Rusya'ya komşu bir ülke olarak, NATO ile ilişkileri bağlamında tüm bu parametrelerden etkilenecek ve tüm bu parametreleri etkileyecek bir kapasiteye haiz olacaktır. Yazara göre, NATO'nun Doğu Avrupa'ya doğru genişlemesinin ise Türkiye'ye iki farklı etkisi olabilir. Birinci yaklaşımda, bu durum, Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye'nin ilişkilerinin gelişmesine ve Türkiye'nin bölgesel gücünün artmasına katkı sağlayabilir. İkinci ihtimal ise, bu ülkelerin NATO'ya girişi ve Rusya'ya yakınlıkları nedeniyle, Türkiye'nin NATO ve ABD açısından değer kaybı yaşamasıdır. Bir diğer önemli kuruluş, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'dır. ABD ve NATO'nun direncinin kırılmasıyla 1970'lerde (1975 Helsinki Zirvesi) ortaya çıkan bu kuruluş, Johnson Mektubu sonrası Kıbrıs Sorunu konusunda ABD ile sorun yaşayan Türkiye'ye de dış politikada manevra alanı açması bağlamında faydalı olmuştur. Benzer bir faydayı o dönemde Sovyetler Birliği de sağlamıştır. 1994 Budapeşte Zirvesi ile daimi sekreteryaya sahip önemli bir kuruluş haline gelen AGİT, demokrasi ve insan hakları gibi konuları önemsemesi bağlamında Türkiye'ye iç siyasi parametreler bağlamında da etkide bulunmaktadır. Üçüncü önemli kuruluş olan İKÖ ise (günümüzdeki adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı-İİT), 21. yüzyılda daha da önem kazanacak gibi gözükmektedir. Bunun nedeni, İslam dini ve Müslüman kimliğinin Avrupa içlerinden Uzak Asya'ya kadar artık bir gerçeklik ve özne haline gelmeye başlaması ve yeni dönemde etki alanının Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile sınırlı kalmamasıdır. Bu durum, yazara göre Türkiye'ye daha başarılı ve atak bir dış politika için bazı avantajlar sağlamaktadır. Zira İslam kimliği ve dini, Avrasya bölgesindeki Rus/Slav etkisine direnebilecek tek güç durumundadır. Soğuk Savaş döneminde Müslüman toplumların tamamen asimile edilememiş olması, İslam dini ve kültürünün gücünü gösterir niteliktedir. Ayrıca İslam dini Batı dünyasında birçok ülkede bile artık ikinci büyük din haline gelmiştir. Bu nedenle, Müslüman toplulukların dinleri gereği benimsedikleri İslam kimliği, Batılı devletler açısından bir meydan okuma gibi algılanabilmektedir. Türk Dış Politikası'nda İKÖ ve İslam dünyasına yönelim, daha çok ABD ve AB ile yaşanan zıtlaşmalar döneminde reaktif olarak gündeme getirilmiştir. Oysa bu yeni dönemde, Türkiye, hem Batı, hem de Doğu ile ilişkilerinde özgüvene dayalı bir anlayış benimsemeli ve "köprü" rolünü uygun düşen şekilde ilişkilerini sürekli olarak geliştirmelidir. Bu bağlamda bir diğer önemli uluslararası örgüt de ECO'dur. Yine Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı da (KEİT veya KEİ) yeni dönemde daha önemli olacaktır. D-8 ise, uluslararası politikada pek gündeme getirilmeyen Türkiye'nin çok özgün bir dış politika girişimidir. Son olarak, Türk Dünyası'na yönelik yeni örgütlenmeler de, Türk Dış Politikası'na Soğuk Savaş sonrası dönemde kazanımlar sağlayabilecektir. 

“Stratejik Dönüşüm ve Balkanlar” başlıklı ikinci bölümde, yazar, Balkanlar'daki dönüşüm incelemektedir. Balkanlar, Soğuk Savaş döneminde çift kutuplu sistemin özelliklerinden etkilenmiştir. Bu dönem sona erince ise, bölgenin karmaşık etnik yapısı ve sorunları bölgesel siyasetin ana meselesi haline gelmiştir. Yugoslavya'nın dağılması sonrasında, yazara göre, Sırbistan Rusya eksenli politikalara yönelirken, Bulgaristan ve Romanya daha bağımsız bir dış politika benimsemişlerdir. Bu yeni dönemde Yunanistan ise, Sırbistan'la birlikte Arnavutluk ve Makedonya'yı denetleme politikasına yönelmiştir. Slovenya ve Hırvatistan ise, İtalya ve Almanya'nın etki alanına geçerek, Batı Avrupa devleti olma yoluna girmişlerdir. Ayrıca Dayton Antlaşması'na karşın, Bosna Hersek'te henüz tam anlamıyla bir istikrar ve düzen kurulamamıştır. Bosna Savaşı dışında bölgedeki dinamikleri değiştiren bir diğer önemli ve tarihi olay da Kosova Operasyonu'dur.  Türkiye'nin ise bölgedeki politikasının iki ana unsuru Boşnaklar ve Arnavutlardır. İslam-Osmanlı kültürünü muhafaza edebilmiş olan bu iki halk, Türkiye'nin bölgesel politikasında da en ön sırada yer almalıdırlar. Türkiye'nin bölgedeki kalıcı etkisi, yazara göre ancak bu şekilde sağlanabilir. Ancak Türkiye, bu politikayı oluştururken mutlaka bölgesel dengelere dikkat etmelidir. Türkiye'nin Balkanlar politikasında kullanabileceği iki temel enstrüman; (1) NATO üyeliği ve NATO politikaları - ki bu, yazar tarafından sistemik araç olarak adlandırılmaktadır, (2) İslam Konferansı Örgütü üyeliği ve İKÖ politikalarıdır - ki bunu da yazar alternatif araç olarak tanımlamaktadır. 

“Ortadoğu: Ekonomi-Politik ve Stratejik Dengelerin Kilidi” adlı üçüncü bölümde, yazar, Türkiye'nin Ortadoğu politikalarını incelemektedir. Ortadoğu'nun diğer coğrafi bölgelerden temel farkı, tarihsel derinliğinin getirdiği bazı jeokültürel özellikleridir. Davutoğlu, bu noktada bilhassa Kudüs meselesine dikkat çekmekte ve bu tarihi şehrin üç büyük dinin ortak merkezi olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda, bölgede İsrail'in varlığı ve etkisi de çok önemli bir dinamiktir. Hıristiyan egemenliğine dayalı olarak yegane devlet olan Lübnan da bu noktada yazarın referans yaptığı bir diğer önemli devlettir. Bölgede ulus-devlet kurulma sürecinde ulusal kimliklerle birlikte mikro-milliyetçilikler ve kabile/klan kimliklerinin de ortaya çıkması, bölgesel dinamikleri daha da karıştırmıştır. Bölgedeki en önemli jeoekonomik faktör ise kuşkusuz petrol kaynakları ve bunun siyasete etkisidir. Bir diğer önemli faktör de su kaynakları ve bunun paylaşımıdır. Davutoğlu, daha sonra ABD ve İsrail'in bölgesel politikalarını ve hedeflerini detaylı olarak açıklamaktadır. Daha sonra Türkiye'nin bölgesel politikalarını değerlendiren akademisyen, Türkiye'nin Arap dünyasının nabzını tutabilen ve Arap devletleri ve toplumlarıyla yakın ilişkiler kurması gerektiğini düşünmektedir. Bu tarz bir politikanın amacı ise, ideolojik-dini hassasiyetler değil, başarılı bir dış politika oluşturmak olmalıdır. Arap toplumlarına yönelik genellemeci ve indirgemeci yaklaşımlardan kurtulmak da -yazara göre- bu noktada çok önemli ve faydalı bir yaklaşım olacaktır. Yazar, İran'la ilişkileri de bu noktada önemli ve gerekli bir unsur olarak öne çıkarmaktadır. Daha sonra Türkiye-İsrail ilişkilerine odaklanan Davutoğlu, küresel boyutta Türkiye'nin Batı kampında yer almasının İsrail'le ilişkilerini geliştirmesine vesile olduğunu, bölgesel boyutta ise İsrail'in Arap olmayan unsurlarla yakın ilişkiler geliştirme stratejisi (dış çevre stratejisi veya periphery pact) bağlamında Türkiye ile yakın işbirliklerinin tesis edildiğini vurgulamaktadır. İsrail, ayrıca Arap birliğini önlemek için de, onlar arasındaki ihtilafları kışkırtma politikası uygulamıştır. Türkiye ile yakın ilişkilerine karşın, İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan gibi ülkelerle de farklı alanlarda yakın ilişkiler geliştirmeye çalışması Davutoğlu'nun dikkat çektiği bir husustur. Bölgedeki diğer önemli bir dinamik de Kürt faktörüdür. Yazar, tüm bu dinamikleri kitabında detaylı bir şekilde analiz etmektedir.

“Avrasya Güç Denkleminde Orta Asya Politikası” başlıklı dördüncü ve “Avrupa Birliği: Çok Boyutlu ve Çok Düzlemli Bir İlişkinin Tahlili” adlı beşinci bölümde, benzer şekilde Avrasya/Orta Asya ve Avrupa Birliği politikalarını incelemektedir. Bu bölümlerde de, bölgesel dinamiklerle birlikte Türkiye'nin güç unsurlarını ve tarihsel gelişmeleri açıklamaktadır. 

Sonuç: Kitabın “Sonuç” bölümünde, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin incelediği parametreler açısından önemli bir bölgesel güç potansiyeli taşıdığını söylemekte ve araştırmasında ulaştığı bazı sonuçları özetlemektedir. Bu bağlamda, Davutoğlu, Türkiye'yi Soğuk Savaş sonrasında "mihver ülke" (pivotal state) ve "bölünmüş ülke" (torn country) kabul eden her iki yaklaşımı da kabul etmemektedir. Ayrıca yazara göre, coğrafi koşulları ve jeopolitik konumu nedeniyle, Türkiye, ancak küreselleşerek büyüyebilecek ve güçlenebilecek olan bir devlettir. Türkiye'nin İmparatorluk bakiyesi bir devlet olarak sıradan bir ulus-devlet olmaması da, yazara göre, bu noktada önemli bir avantajdır. Zira Davutoğlu, Türkiye'nin dışa açılmasını kaçınılmaz olarak görmekte; ancak bunun hangi zihniyet, kurum ve araçlarla ve nasıl bir psikolojiyle yapılacağı konusunda tartışmaların olduğunu söylemektedir. Yazar, ayrıca, tarihte edilgen olmamak için zaman ve mekana hükmetmek gerektiğini ve Türkiye'nin bunu başarabilmek için her türlü potansiyele sahip olduğunu da düşünmektedir. 

Kitabın Değerlendirilmesi
Kitabın eleştirel bir gözle değerlendirmesini yapmak gerekirse; Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun henüz aktif siyasete angaje olmadan 2000'lerin başında kaleme aldığı bu eserin, Türk Dış Politikası'na jeopolitika ekolünü getirmesi açısından öncü bir kitap olduğunu belirtmek gerekir. Ülkemizde henüz emekleme aşamasında olan jeopolitika bilimi, ABD, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerinde tüm Sosyal Bilimlerin ve Tarih ve Coğrafya gibi Beşeri Bilimlerin ortak kümesinde gelişen çok kapsamlı bir multidisipliner alandır. Jeopolitika, devletlerin ve onların güvenlik birimlerinin uzun vadeli büyük stratejilerine yön veren en önemli bilim olmasına karşın, Türkiye'de bu alanda yazılan kitap ve yapılan çalışmalar son derece sınırlıdır. Bu nedenle, Davutoğlu'nun eseri, öncelikle bu alandaki ilk çalışmalardan biri olarak övgüyü hak etmektedir. Ancak kitapla ilgili yapılabilecek bir eleştiri, jeopolitika biliminin doğası gereği tüm devletler ve onların tüm unsurlarını kapsayan bir alan olması sebebiyle, Davutoğlu'nun analizinin daha çok Türkiye'nin güç unsurlarıyla sınırlı kalmasıdır. Oysa Türkiye'ye komşu olan ve Türkiye ile yakın ilişkileri olan devletlerin tavırlarını anlamak açısından onların jeopolitik unsurları da bu tarz eserlerde değerlendirilmelidir. Özellikle Türkiye'ye komşu büyük bir devlet olan Rusya Federasyonu ve onun jeopolitik özellikleri ve yaklaşımları, bu tarz bir eserde bence Türkiye'ye doğrudan etki edebilecek faktörler arasında en ön sıralarda değerlendirilmelidir. Sayın Davutoğlu'nun bu konudaki yaklaşımı, Türkiye'nin Suriye politikasında da bir sorun olarak karşımıza çıkmış ve Rusya'nın 2015 yılında Suriye'ye müdahalesi sonrasında Türkiye'nin Suriye politikası olumsuz bir tabloyla karşılaşmıştır. Bir diğer eksiklik, Türkiye'nin iç unsurlarının (ddoğal kaynaklar, yeraltı kaynakları, iklim ve bitki örtüsü özelliklerinin ve ekonomik faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanlar vs.) bu eserde yeterince değerlendirilmemiş olmasıdır. Yine kitapta haritalar ve görsel materyallere yer verilmemesi de, eserde işlenen jeopolitik teori ve fikirlerin anlaşılmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle, devletin çeşitli kademelerinde de senelerce görev yaptıktan sonra, Sayın Davutoğlu'nun ilerleyen yıllarda bu kitabın yeni bir edisyonunu yazması durumunda, bunun çok daha kapsamlı ve iyi olacağını söylemek yerinde olacaktır. Ayrıca, son olarak, bu kitabın yazarı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun çok önemli bir bilimadamı, ciddi bir entelektüel ve kesinlikle radikal ideolojilere mesafeli önemli bir devlet adamı olduğunu vurgulamak gerekir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://www.biyografi.info/kisi/ahmet-davutoglu.
[2] Kitabı şu adresten alabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/kitap/stratejik-derinlik-karton-kapak/133243.html.