24 Temmuz 2019 Çarşamba

Birleşik Krallık'ın Yeni Başbakanı Boris Johnson


Giriş
Birleşik Krallık’ta beklenen oldu ve Muhafazakâr Parti liderliği ve Başbakanlığa Boris Johnson (1964-) seçildi. Rakibi Dış İşleri Bakanı Jeremy Hunt’ı 46.656 oya karşı 92.153 oyla mağlup eden Johnson, böylelikle birkaç yıl öncesine kadar kendisinin bile dalga geçtiği ve “uçan bir frizbinin kafasını koparması kadar olası” gördüğünü söylediği hayalini gerçekleştirdi ve Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı oldu.[1] Johnson, Başbakan olacağı kesinleştikten sonra yaptığı açıklamada, üç önemli siyasi hedefini; 31 Ekim 2019 tarihine kadar Brexit’i gerçekleştirmek, ülkesini birleştirmek ve İşçi Partisi ve lideri Jeremy Corbyn’i mağlup etmek olarak sıraladı.[2]

Boris Johnson’ın Genel Başkan olduktan sonraki ilk konuşması

Boris Johnson’ın Biyografisi
1964 New York City doğumlu olan Boris Johnson[3] (tam ismiyle Alexander Boris de Pfeffel Johnson), çocukluğunda New York, Londra ve Brüksel gibi üç farklı ülkenin önemli şehirlerinde yaşamış ve uluslararası havayı çok küçük yaşlardan itibaren teneffüs etmiş bir kişidir. Orta-üst sınıfa mensup bir aileden yetişen ve İngiltere’ye döndükten sonra eğitimine bir yatılı okulda başlayan Johnson, 1440-1441 yıllarında Kral VI. Henry tarafından kurulan İngiltere’nin en eski ve elit okullarından Eton College’da burslu olarak eğitim görmüş ve daha sonra Oxford Üniversitesi’ne bağlı Balliol College’da Eski Yunan ve Latin Edebiyatı (Classics) eğitimi almıştır.[4] Burada Muhafazakâr Parti’nin birçok önde gelen siyasetçisinin yetiştiği Oxford Union’da Başkanlık deneyimi geçiren Johnson, üniversiteden mezun olduktan sonra bir süre yönetici danışmanlığı yapmış, ancak asıl kariyerine gazeteci olarak başlamıştır. 1987’de The Times gazetesi için muhabirlik yapmaya başlayan Johnson, iddialara göre bir alıntıyı uydurduğu gerekçesiyle daha sonra işten atılmıştır. İlerleyen dönemde The Daily Telegraph için çalışmaya başlayan Boris Johnson, 1989-1994 döneminde bu gazetenin Avrupa Topluluğu muhabirliğini, 1994-1999 döneminde de yazı işleri müdürlüğü görevlerini üstlenmiştir. 1999 yılında haftalık The Spectator dergisinde köşeyazarı olarak işe başlayan Johnson, aynı yıl derginin editörü seçilmiş ve 2004’e kadar bu görevi sürdürmüştür.

Oxford yıllarında Boris Johnson

Siyasi kariyerine ilk kez 1997 yılında Clwyd South seçim bölgesi Muhafazakâr Parti milletvekili adayı olarak başlayan Johnson, bu seçimi İşçi Partisi adayı Martyn Jones karşısında farklı kaybedince, 1998’den itibaren BBC televizyon kanalında “Have I Got News for You” adlı programda yer almaya başlamıştır. İlginç tavırları ve tartışmalı fikirleriyle kısa sürede popüler bir televizyon figürü haline gelen Johnson, 2001 yılında bu defa Henley-on-Thames bölgesinden aday olmuş ve bu defa milletvekili seçilerek Avam Kamarası’na girmeyi başarmıştır. İlk milletvekilliği döneminde çeşitli siyasi polemik ve skandallara konu olan Johnson, buna karşın 2005 yılında bir kez daha seçilmeyi başarmıştır. 2008 yılında Londra Belediye Başkanlığına aday olan Johnson, İşçi Partili Ken Livingstone’ı mağlup ederek bu makama seçilmiştir. Belediye Başkanlığı döneminde iyice popüler olan ve 2012 yılında Livingstone’ı bir kez daha geçmeyi başaran Johnson, 2015 yılında Uxbridge ve South Ruislip bölgesinden Muhafazakâr Parti milletvekili seçilince, 2016 yılında Londra Belediye Başkanlığını bırakmış ve bir daha aday olmamıştır. Bu dönemde David Cameron liderliğinde iyi bir çıkış gerçekleştiren ve uzun yıllar sonra tek parti iktidarı kurmayı başaran Muhafazakâr Parti’nin potansiyel liderlerinden birisi olarak gösterilen Johnson, 2016 Brexit referandumu döneminde hararetli bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmayı savunarak dikkat çekmiş ve Cameron’ın istifası sonrasında Genel Başkan ve Başbakan olmasına ciddi bir seçenek olarak bakılmaya başlanmıştır. Ancak Theresa May’in Genel Başkan ve Başbakan olmasıyla, Johnson’ın hayali 3 yıl gecikmiştir. Fakat Theresa May’in Brexit anlaşmasını Avam Kamarası’na onaylatamaması neticesinde, Johnson’a Başbakanlık şansı 2019 yılı Temmuz ayında gelmiştir.

Boris Johnson’ın televizyon kariyerinden bir kesit

Boris Johnson’ın Türkiye Kökleri
Sonradan Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik faaliyetleri nedeniyle “hain” olarak değerlendirilen ve linç edilerek öldürülen Osmanlı dönemi aydınlarından ve eski Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Ali Kemal’in (1867-1922)[5] küçük torunu olan Johnson’ın[6] aile kökleri Çankaya’nın Kalfat ilçesine uzanıyor.[7] Sarışınların yoğun olduğu küçük bir Anadolu ilçesi olan Kalfat’ın sakinleri, uzaktan bir akrabalarının İngiltere’nin Başbakanı olmasından gurur ve mutluluk duyduklarını söylüyorlar.[8] Johnson’ın babası Stanley Johnson ise, ailesinin Osmanlı ve Türk köklerinden övgüyle söz ederek, Başbakan olan oğlunun büyükdedesi Ali Kemal’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun son Dâhiliye Nazırı olduğunu vurguluyor ve onun Kuran’ı ezbere okuyabildiğinden gururla bahsediyor.[9] Zaten Stanley Johnson da oğlu gibi siyasetle içli-dışlı bir kişi; hatta 1979-1984 döneminde Muhafazakâr Parti adına Avrupa Parlamentosu milletvekilliği de yapmış.[10] Boris Johnson da babası gibi Osmanlı geçmişinden gurur duyduğunu her hareketiyle belli ediyor. Öyle ki, Johnson kısa süre önce aile köklerini araştırmak için İstanbul’a da gelmiş ve bir belgesel için arşivlerden büyükdedesinin izlerini takip etmeye çalışmıştı. Buna karşın, Johnson’ın 2016 Brexit kampanyası döneminde Türkiye’den göç konusunu abartması ve bir tehlike olarak seçmenlere lanse etmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili polemiklere girmesi de unutulmuş değil.[11]

Boris Johnson İstanbul’da büyükdedesinin izlerini ararken

Yeni Kabine
Boris Johnson Başbakan olur olmaz, ileride büyük ihtimalle “Brexit kabinesi” olarak adlandırılacak yeni Bakanlar Kurulu için çalışmalara başladı. Johnson, öncelikle, 2016 yılında Brexit kampanyasını yöneten Dominic Cummings’i siyasi danışman olarak yanına almayı tercih etti.[12] Kraliçe II. Elizabeth de, İngiliz geleneklerine göre yeni Başbakan’a görevini tevdi edebilmek için tatilini yarıda keserek Buckingham Sarayı’na döndü.[13] Johnson, Kraliçe II. Elizabeth’in birlikte çalıştığı 14. Başbakan (Winston Churchill, Anthony Eden, Harold MacMillan, Alec Douglas-Home, Harold Wilson, Edward Heath, James Callaghan, Margaret Thatcher, John Major, Tony Blair, Gordon Brown, David Cameron and Theresa May) olacak.[14]

Boris Johnson, Kraliçe II. Elizabeth’in huzurunda Başbakanlık görevini teslim alıyor[15]

Boris Johnson'ın "sert Brexit" yanlılarının domine ettiği kabinesinde yer alan önemli Bakanlar şunlar:[16] Dış İşleri Bakanı Dominic Raab, İç İşleri Bakanı Priti Patel, Maliye Bakanı (Chancellor of the Exchequer) -Pakistan asıllı ve Müslüman inancındaki- Sajid Javid, Brexit Bakanı Stephen Barclay, Savunma Bakanı Ben Wallace, Uluslararası Ticaret Bakanı Liz Truss, Sağlık Bakanı Matt Hancock, Eğitim Bakanı Gavin Williamson, Kültür Bakanı Nicky Morgan, İş, Enerji ve Endüstriyel Strateji Bakanı (Türk medyasındaki yaygın ifadeyle Ekonomi Bakanı) Andrea Leadsom, Çalışma ve Emeklilik Bakanı (Türk medyasındaki yaygın ifadeyle Çalışma Bakanı) Amber Rudd, İskân Bakanı Robert Jenrick, Adalet Bakanı Robert Buckland ve Uluslararası Kalkınma Bakanı Alok Sharma. Bakanlar arasında birçok genç ismin bulunması (kabinenin yaş ortalaması 48'dir) dikkat çekerken, kadın oranı yalnızca yüzde 26'da kalmış ve 2016 referandumunda açıkça Brexit'i destekleyenlerin sayısı önceki kabineye göre iki kat artmıştır. 

Sajid Javid, Muhafazakâr Parti'nin Sadık Han'ı olmaya çalışacaktır


Gündemde Ne Var?
Boris Johnson’ın yeni kurduğu kabinesinin gündeminde kuşkusuz öncelikle Brexit muamması olacak. Johnson, daha önce defalarca, bir anlaşma olsun veya olmasın bir an önce ülkesini AB’den çıkarmak istediğini belirten ifadeler kullanmıştı. Bazı AB yetkilileri ise, Johnson seçilmeden önce ve seçildikten hemen sonra, Birleşik Krallık ile Brexit konusunda aralarında yeni bir müzakere süreci olmayacağını belirten açıklamalarda bulundular.[17] Bu durumda, Johnson, ya daha önce Theresa May’in başaramadığı Brexit anlaşmasını Avam Kamarası’ndan geçirme formülünü deneyecek, ya da “anlaşmasız Brexit” (no deal) seçeneği üzerinde duracak. Ancak ne olursa olsun, Birleşik Krallık’ın bu süreçte ekonomik kayıplara uğramasına kesin gözüyle bakılıyor. Dolayısıyla, Johnson’ın ilk ve en zorlu sınavı Brexit konusunda olacak. Muhtemelen bu konu, Boris Johnson’ın siyasi kariyerin için de belirleyici olacak; zira Johnson bu konuyu aşabilirse uzun ve başarılı bir kariyeri olabileceği gibi, sorunun devam etmesi durumunda en kısa süreli Başbakanlardan biri olarak da tarihe geçebilir.

Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı, ülkesinin “özel ilişkiler”inin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler konusunda da zorlu bir sınavdan geçecek. Zira Boris Johnson’a çok sıcak davranmasına ve Başbakan olur olmaz onu tebrik etmesine karşın[18], ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la ilişkiler ve İsrail konusundaki siyasi tavırları Johnson’ı ilerleyen haftalarda zorlayabilir. Zira Johnson, ülkesini yakın müttefikleri ABD ile uyumlu hareket etmeye zorladıkça, içerideki sol muhalefetin ve Jeremy Corbyn’in güçlenmesine neden olabilir. Zira ABD ile kurulan çok yakın ilişkilere karşın, İngiltere’de Amerikan dış politikasındaki müdahaleci eğilimlere her zaman destek verilmiyor. Hatta önceki Başbakanlardan Tony Blair’in çok başarılı giden siyasi kariyeri, 2003 yılında ABD’nin Irak Savaşı’na İngiltere’nin de müdahil olması nedeniyle sonradan çıkmaza girmişti. Dolayısıyla, Trump’la ilişkiler ve Ortadoğu meselesi Boris Johnson’ı epey terletecek bir konu olacağa benziyor. Öyle ki, daha şimdiden İran’la İngiltere arasında da bazı krizler yaşanmaya başladı ve Ortadoğu’da yeni bir gerginlik ve hatta olası bir çatışmanın koşulları oluşmaya başladı.

Boris Johnson’ın bir diğer zorlu meselesi de iç politika olacak. Zira son dönemde anketlerde Muhafazakâr Parti oyları erirken, Nigel Farage liderliğinde büyük bir çıkış yakalayan Brexit Partisi, bu şekilde devam etmesi durumunda sağın yeni büyük partisi haline gelebilir. Dolayısıyla, Johnson’ın Muhafazakâr Parti’yi toparlaması ve yeniden sağdaki tekel konumunu garanti altına alması gerekiyor. AB yanlısı muhalefetin ülkenin neredeyse yarısını oluşturması da Johnson’ın bir diğer zorluğu olacak. Yeni Başbakan, Brexit sürecinin doğru bir karar olduğunu iyi bir ekonomik yönetim ve siyasi performans göstererek ispatlamaya çalışacak.

Sonuç
Sonuç olarak, Birleşik Krallık’ın yeni Başbakanı Boris Johnson’ın halkla ilişkiler ve imaj yönetimi konusunda istisnai derecede başarılı bir isim olduğu, buna karşın çok zor bir dönemde işbaşı yaptığını belirtmek gerekiyor. Johnson'ın Brexit konusunda bir anlaşmayı Avam Kamarası'ndan geçirmesi zor olduğu için, ya büyük bir hüner gösterip parlamento üyelerini ikna etmesi, ya da "anlaşmasız Brexit" seçeneğini büyük ekonomik kayıp ve siyasi risk yaşamadan gerçekleştirmesi gerekiyor.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[4] Oxford eğitiminin Johnson üzerindeki etkileri hakkında ilginç bir haber için; https://www.ft.com/content/85fc694c-9222-11e9-b7ea-60e35ef678d2.
[6] Boris Johnson’ın aile geçmişi hakkında bilgiler için; http://www.bbc.co.uk/whodoyouthinkyouare/past-stories/boris-how-we-did-it_1.shtml.

20 Temmuz 2019 Cumartesi

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’ndan ‘Stratejik Derinlik’


Giriş
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu (1959-), Türkiye’de Başbakanlık (2014-2016) ve Dış İşleri Bakanlığı (2009-2014) gibi çok üst düzey görevlerde bulunmuş etkili bir Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörüdür.[1] Bugüne kadar Davutoğlu hakkında Türk medyasında çok şey yazılmasına ve ideolojisi ve Türkiye’nin geleceğine dair geliştirdiği stratejik vizyon “İslamcı” veya “Yeni Osmanlıcı” gibi sıfatlarla basitleştirilerek yaftalanmasına karşın, onun en önemli eseri olan ve birçok yabancı dile çevrilen Stratejik Derinlik[2] hakkında yapılan kapsamlı incelemeler sayıca son derece sınırlıdır. Bu yazıda, Davutoğlu’nun ilk baskısı 2001 yılında Küre Yayınları tarafından yapılan ve bugüne kadar birçok baskı yapan (107. baskı halen satıştadır) bu önemli eserini genel hatlarıyla özetleyecek ve daha sonra eleştirel bir gözle değerlendireceğim.

Kitap Hakkında Genel Bilgiler
“Giriş” ve “Sonuç” bölümleri dışında 3 kısım ve 12 bölümden oluşan 584 sayfalık kitabın “Önsöz” bölümünde, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, özetle, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında hızla dönüşen bir ülke olduğunu söylemekte ve bu nedenle de Türkiye’nin stratejik konumunu -bu dinamik süreç içerisinde- belirlemenin zor bir iş olduğu tespitini yapmaktadır.

Kitabın Özeti
Giriş: Kitabın “Giriş” bölümünde, Davutoğlu, Uluslararası İlişkiler çalışmalarına dair bazı metodolojik bilgi ve tespitlere yer vermektedir. Yazara göre; (1) tasvir (betimleme), (2) açıklama, (3) anlama, (4) anlamlandırma ve (5) yönlendirme gibi 5 farklı boyutu olan Sosyal Bilimler çalışmalarında, değerlendirmeler belli bir süreç içerisinde yapılmalı ve ancak değişim ve dönüşümler arasındaki mantık bağı kurularak stratejik sonuçlara ulaşılmalıdır. Davutoğlu, Fizik bilimindeki “hareket kanunu”na benzettiği bu durumu, Sovyetler Birliği’nin dağılması örneğiyle açıklamaktadır. Öyle ki, yazara göre, 1980’lerin sonunda halen daha bir süpergüç olarak değerlendirilen Sovyetler Birliği’nin 1990’ların başında dağılması, işte bu tarz süreç analizleri yapılmamasından kaynaklanmaktadır.  Bu nedenle, stratejik değerlendirmelerde o anlık durum (resim) kadar, süreçler ve trendler de incelenmeli/araştırılmalıdır. Bu ise, kaçınılmaz şekilde disiplinlerarası bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Bu yaklaşıma uygun şekilde, Davutoğlu, kitabında Türkiye’yi 20. yüzyıl başlarında kurulmuş alelade bir ulus-devlet olarak değerlendirmeyeceğini; dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin önceki dönemlerden kalan güç unsurlarını ve bu bölgeleri uzun süre yönetmiş olmanın getirdiği sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik etkileri de değerlendirmeye çalışacağını açıklamaktadır. Davutoğlu, ayrıca Türkiye’nin dinamikliği kadar, uluslararası sistemin de dinamik olması sebebiyle, Türkiye hakkında teorik ve stratejik değerlendirme yapmanın çok zor olduğunun da altını çizmektedir. Hatta ona göre, Türkiye hakkında yapılan analizlerin çok farklı noktalara ulaşmasının nedeni de, işte dıştaki uluslararası sistemin dinamizmi ile içteki Türkiye’nin kendi dinamizminin zaman zaman ülkeyi ve aydınları kabuk değişimine zorunlu kılması ve buna yönelik farklı tepkilerin geliştirilmesidir. Davutoğlu, bu tarz durumlarda halklar ve aydınların 3 farklı tipte tepki verebildiğini düşünmektedir. Birincisi, kendi dinamizmine güvenmeyen toplumların ve onların aydınlarının yaptığı şekilde, iç dinamizmi sınırlandıran statik bir yaklaşımı benimsemek ve dış dinamizmden kaynaklanan değişim etkilerini azaltmaya çalışmaktır. Bu yaklaşımın günümüzde dış politikadaki karşılığı, izolasyonizm, yani içe kapanmacılık ve savunmacı devlet refleksidir. İkincisi, kendi dinamizminin güç unsurlarını tam olarak doğru saptayamadan kendisini uluslararası dinamizmin akışına bırakmak yaklaşımıdır. Bu da, küreselleşmeci liberalizmin mutlak benimsendiği edilgen bir dış politika yaklaşımının ifadesi olarak kabul edilebilir. Üçüncü ve Davutoğlu’nun tercih ettiği yaklaşım ise, ulusal dinamizm unsurlarını küresel dinamizm unsurları içerisinde birer güç unsuru haline getirmektir. Bu, günümüzde büyük devletlerin uyguladığı küreselleşmeci ama devletin güç unsurlarını ve ulusal çıkarlarını koruyan bir dış politika tavrı olarak formüle edilebilir. Yazara göre; birinci yaklaşımda özgüven, ikinci yaklaşımda kimlik eksikliği çekilirken, üçüncü yaklaşımda Tarih ve Coğrafya branşlarının da katkısıyla bu eksiklikler görülmez. Bu sayede, güç unsurları önceden saptanmış olur ve küresel dinamizm içerisinde bunların nasıl geliştirileceği konusunda uygun stratejiler geliştirilir.

Stratejik Derinlik

Birinci Kısım: Kavramsal ve Tarihi Çerçeve: “Kavramsal ve Tarihi Çerçeve” başlıklı kitabın birinci kısmının ilk bölümüne, Davutoğlu, “Güç Parametreleri ve Stratejik Planlama” adını vermiştir. Bu bölümde, yazar, öncelikle “güç” kavramının nasıl formüle edileceğini açıklamaktadır. Bu formülde sabit verileri (SV; Tarih (t), Coğrafya (c), Nüfus (n) ve Kültür (k) oluştururken, potansiyel verileri (PV) de Ekonomik Kapasite (ek), Teknolojik Kapasite (tk) ve Askeri Kapasite (ak) oluşturmaktadır. Bu denkleme eklenecek diğer unsurlar ise; Stratejik Zihniyet (SZ), Stratejik Planlama (SP) ve Siyasi İrade'ir (Sİ). Dolayısıyla, karşımıza şöyle bir “güç” formülü çıkmaktadır: G = (t + c + n + k) + (ek + tk + ak) x (SZ x SP x Sİ).  Yazar, daha sonra bu unsurları detaylandırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, yazara göre, sabit veriler (Tarih, Coğrafya, Nüfus ve Kültür), bir ülkenin kısa ve orta vadede kendi iradesiyle değiştirmesinin mümkün olmadığı unsurları kapsamaktadır. Bu tarz unsurlar, ancak uzun zaman süreçlerinde devletlerin sınırlarının ve sistemlerinin değişmesiyle kapsamlı dönüşümlere uğrayabilir. Ancak kısa ve orta vadede de, bu unsurların bir devletin özgül ağırlığı içerisindeki konumunun artması veya azalması mümkündür. Potansiyel veriler ise, Ekonomik Kapasite, Teknolojik Kapasite ve Askeri Kapasite gibi devletlerin kısa ve orta vadede planlama ve başarılı uygulamalarla fark yaratabilecekleri alanları kapsar. Davutoğlu, bu iki ana unsur dışında, Stratejik Zihniyet, Stratejik Planlama ve Siyasi İrade kavramlarını da ayrı birer parametre olarak değerlendirmekte ve denklemine eklemektedir. Stratejik Zihniyet, bir toplumun kendi kültürel, psikolojik, dini ve sosyal değer dünyasını barındıran tarihi birikim ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafi hayat alanının ortak ürünü olan bilinci kapsar. Stratejik Planlama ise, sabit verilerin belirlediği Ztratejik Zihniyetin muhtevası olan potansiyel verilerle rasyonel bir kurgu içerisinde geleceğe dönük bir plan yapılmasıdır. Ancak tüm bu unsurları koordine etmek ve bir maestro edasıyla ahenk içerisinde yönetmek için Siyasi İrade de gereklidir. Diğer tüm veriler uygun olsa bile, Siyasi İrade olmaması durumunda, bir devletin stratejik planlarını gerçekleştirmesi mümkün olmaz.

“Stratejik Teori Yetersizliği ve Sonuçları” başlıklı ikinci bölümde, yazar, Türk Dış Politikası yapım sürecinde teori yetersizliğinden kaynaklanan eksiklik ve tutarsızlıkları analiz etmektedir. Bu bağlamda, tanınmış yazar ve devlet adamının ilk üzerinde durduğu sorun, kurumsal ve yapısal arka plandır. Davutoğlu, bu konularda -T.C. Dışişleri Bakanlığı da dâhil olmak üzere- tüm kurumların yeterli olmadığı görüşündedir. Davutoğlu, bu konuda da özellikle kaynak ve altyapı eksikliklerini işaret etmektedir. Dış politika yapım sürecinin diğer önemli unsurları olan Genelkurmay Başkanlığı, üniversiteler, düşünce kuruluşları, Milli Güvenlik Kurulu ve diğer kurumlarda da benzer sıkıntıların olduğunu vurgulayan akademisyen, siyasi partilerin de bu süreçte kendilerine uygun tutarlı ve kapsamlı dış politika önerileri hazırlamaları ve bunları TBMM’ye getirerek tartışmaları bağlamında (parlamenter sistemin uygulandığı dönemde yazılan bir eserdir) işlevsel hale gelebileceklerine vurgu yapmaktadır. Davutoğlu, ayrıca Türk akademisyenlerin de büyük teoriler üretmek konusunda bugüne kadar yetersiz kaldıkları görüşünü savunmaktadır. Bu konuda dünyada da sayılı başarılı örnek olduğunu vurgulayan yazar, Alfred Thayer Mahan, Nicholas J. Spykman, Karl Haushofer, Halford Mackinder, Samuel Huntington, Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve Francis Fukuyama gibi isimleri önemli teorisyenler olarak zikretmektedir. Türk Dış Politikası açısından bir diğer önemli mesele, diğer büyük devletlerin emperyal refleksler geliştirdikleri 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin kendi iç bütünlüğünü muhafaza etmekle uğraşması nedeniyle, tarihsel arka plan olarak bu alanda yetersiz kalmasıdır. Davutoğlu’na göre, bu durum, Osmanlı-Türk Dış Politikası’nda savunmacı reflekslerin ağır bastığı bir geleneğin oluşmasına neden olmuştur. Ayrıca kaybedilen topraklar konusunda “mutlak terk” stratejisinin benimsenmesi ve farklı güç unsurlarının devreye sokulamaması da yazara göre önemli bir eksikliktir. Bu bağlamda, tanınmış yazar, akademisyen ve devlet adamı, emperyal devletlerde görülen terk edilen topraklar kendisine yakın bir siyasal elit bırakma, kültürel özelliklerini (dil, din vs.) kullanma ve büyük güçler arasında çıkar çatışmaları oluşturarak taktiksel manevra alanları yaratma gibi politik unsurları gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda, yazar, özellikle Balkanlar, Kafkaslar (Kafkasya) ve Ortadoğu konusunda Osmanlı Devleti’nin ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten kaynaklanan güç unsurlarını bugüne kadar iyi değerlendiremediği kanaatindedir. Davutoğlu, bu noktada R. D. Laing’in Psikoloji branşında önemli bir yeri olan “The Divided Self” (Bölünmüş Benlik) kavramını tartışmaya açmakta ve kişinin kendi vücudu ile yabancılaşmasını ve sonrasında sahte bir benlik yaratmasını konu alan bu teoriyi toplumsal yaşama uyarlayarak, toplumların kendi tarih/mekân unsurlarına yabancılaşmaması gerektiği sonucuna varmaktadır.

“Tarihi Miras ve Türkiye’nin Uluslararası Konumu” başlıklı üçüncü ve son bölümde, Davutoğlu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası konumunu tarihsel perspektifte analiz etmeye çalışmaktadır. Yazara göre, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa karşısında doğrudan hâkimiyet kurmuş yegâne medeniyet havzasının siyasi yapılanmasıdır. Bu hâkimiyet, Avrupa’nın feodal yapısının tasfiyesini hızlandırmış ve Avrupalı devletleri yeni ticaret yolları bulmak için deniz yoluyla dünyaya açılmak zorunda bırakmıştır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminde olduğu gibi, Osmanlı Devleti, Avrupa içi siyasi ihtilafları da kendi diplomatik stratejisinde değerlendirmiştir. Osmanlı Devleti, iki farklı medeniyet havzasının ilişkisinde cephe konumundadır. Bu durum, Osmanlı Devleti ve siyasal elitini psikolojik ve siyasi açıdan doğrudan etkilemiştir. 1699 Karlofça Antlaşması ile ilk kez Avrupa’da toprak kaybeden Osmanlı, artık Avrupa içlerine ilerleme stratejisinden cayarak, kaybettiği toprakları geri alma ve mevcut topraklarını koruma stratejisine yönelmiştir. Bu nedenle, Osmanlı, bu tarihten itibaren Avrupa içi siyasi ihtilafları daha çok ayakta kalabilmek bağlamında değerlendirmeye başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile azınlıklar konusu da siyasallaşmış ve Osmanlı içerisinde Avrupalı devletler ve Rusya’nın güç elde etmesine neden olmuştur. 1853-1856 Kırım Savaşı ise, Osmanlı’nın büyük devletler arasındaki güç dengesi politikasını ayakta kalmak için uyguladığı politikanın bir tezahürüdür. İkinci Abdülhamid (II. Abdülhamid) döneminde, bu politika, Müslüman unsurların politize edilmesi ve İslamcılık-Osmanlıcılık ideolojileriyle Müslümanlara dayalı bir "hinterland" (arka bahçe) yaratılması politikasıyla desteklenmiştir. İttihat ve Terakki (İTC) döneminde ise, Türkçülük politikalarıyla farklı bir hinterland yaratma çabasına girişilmiş, ayrıca İslamcılık-Osmanlıcılık da emperyalist devletlere karşı taktik araç olarak kullanılmaya devam edilmiştir. İngiliz sömürge sistemini zayıflatmak amacıyla -yenilmez olduğuna inanılan- Almanya’ya yanaşmak da bu dönemin en önemli politikalarından birisi olmuştur. Ancak bu dönemde stratejik planlama konusunda büyük hatalar yapılmış; bunların da trajik sonuçları (Ermeni tehciri sırasında yaşanan olaylar, Sarıkamış Faciası vs.)  olmuştur. Cumhuriyet döneminde, büyük bir İmparatorluğun kaybedilmesi ardından, uluslararası koşulların da zorlamasıyla, Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi refleksif savunma dürtüsü anlayışı dış politikada ağır basmıştır. İslamcılık ve Türkçülüğün Bolşevizm altında esaret altında kaldığı bu dönemde, Misak-ı Milli sınırlarına dayalı bir ulus-devlet inşa ve müdafaa stratejisi benimsendi. Ayrıca, yükselen Batı medeniyetine karşıt değil, bunun bir parçası olma görüşü sahiplenildi. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle vücut bulan bu anlayış, savunmacı Realist bir paradigmanın ürünüdür. Bu dönemde, Batı emperyalizmi karşısında defansif bir anlayış benimsenmiş ve mevcut olanın korunması ve geliştirilmesi anlayışı genel paradigma haline gelmiştir. Ancak Davutoğlu’na göre, daha bu dönemde bile İran, Afganistan ve Rusya gibi güçlerle geliştirilen ilişkiler, Atatürk’ün geleceğe dair vizyonunu anlamak açısından önemlidir. Ayrıca yine bu dönemde, Osmanlı dönemi için redd-i mirasta bulunulmuş ve içeride Batılı bir ulus-devlet olma yolunda reform sürecine girişilmiştir. Bu bağlamda, yazara göre, Türkiye, bu dönemde, Batı'nın güvenlik şemsiyesi altına giren bölgesel bir güç olma stratejisi gütmüştür. Nitekim 1950’lerde (1952) NATO’ya üye olunması da bu stratejinin daha ileri bir aşamasını ispatlar niteliktedir. Bu sayede, Türkiye’ye yönelen komünizm ve Sovyet Rusya tehdidinden korunmak amaçlanmıştır. Buna rağmen, aynı güvenlik şemsiyesi içinde yer alınan Yunanistan’la yaşanan sorunlar (Ege Sorunları ve giderek artan ölçüde Kıbrıs Sorunu), Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerini de mutlak uyum zemininden uzak tutmuştur. Özellikle Johnson Mektubu (1964) sonrasında, Türk Dış Politikası’nda Batı’ya ve ABD’ye duyulan güven görece azalmış ve Doğu ve Rusya yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Ayrıca Kıbrıs Sorunu konusunda Birleşmiş Milletler platformunda yaşanılan yalnızlık nedeniyle, Batı ile uyumlu siyasetin olumsuz yanları anlaşılmış ve üçüncü dünya ülkeleriyle ve özellikle İslam ülkeleriyle ilişkileri geliştirebilmek için İslam Konferansı Örgütü’nün kurucu üyelerinden olunmuştur. Soğuk Savaş sonrasında ise, Türkiye, henüz Soğuk Savaş dönemi siyasetinin etkisinden tam olarak kurtulamamışken, kendisini bir anda küresel ve bölgesel ölçek büyümesinin içinde bulmuştur. Dünya üzerindeki devletleri -süper devletler (süpergüçler), büyük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletler- olmak üzere dört kategoride değerlendiren Davutoğlu, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak iki süpergüçten biri olan ABD’nin hâkimiyetinde olmayı tercih ettiğini söylemektedir. Türkiye, süpergüç ABD ile sorun yaşadığı zamanlarda ise (örneğin Kıbrıs Sorunu), genelde kısmi şekilde cezalandırılmıştır (1975-1978 silah ambargosu). Daha sonra Türkiye’nin siyasi kültürünü incelemeye başlayan Davutoğlu, ilk olarak, Osmanlı-Türk siyasal kültüründe var olan radikal devrimci dönüşüm süreçleri nedeniyle toplum ve devlet arasında gerilim yaşanmasını önemli bir sorun olarak işaret etmektedir. Türkiye’nin Osmanlı modernleşmesi ve sonrasında Cumhuriyet devrimiyle iltihak ettiği Batı kültürünün siyasal temsilcilerinin -Türkiye’nin fedakârlıklarına karşın- ona sürekli olarak siyasal dışlama refleksi gösterdiklerini vurgulayan yazar, Avrupalı devletlerin 1997 Lüksemburg Zirvesi sonrasında 1999 Helsinki Zirvesi sürecinde olduğu gibi zaman zaman hatalarını anladıklarını, ama genel olarak bu yaklaşım bugüne kadar süregeldiğini düşünmektedir. Sonuçta, yazara göre, geçmişte önemli bir medeniyetin (İslam ve Türk-İslam medeniyeti) merkezi ve lideri olmuş bir devletin son birkaç yüzyılda entegre olmaya çalıştığı Batılı kültürün temsilcileri karşısında küçük düşürülmesi, toplumdaki en önemli gerilim nedenlerinden birisidir. İkinci  önemli sorun, Avrupa’ya entegre olma sürecinde Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerindeki yakın jeokültürel çevresiyle yabancılaşmaya başlamasıdır. Soğuk Savaş döneminde bu ciddi bir sorun yaratmasa da, 1990’lardan itibaren bu bölgelerle ilişkilerin gelişmesi neticesinde, Türkiye, buradaki gücünü yeniden hatırlamaya başlamıştır. Bu noktada, Davutoğlu, Türk Dış Politikası’ndan Soğuk Savaş sonrası etkili olan 4 ana akımı şöyle sıralamaktadır: Yeni Osmanlıcılık, İslamcılık, Radikal Batıcılık ve Yeni Milliyetçilik. Turgut Özal döneminden itibaren, Türkiye’de Yeni Osmanlıcılık akımı etkili olmaya başlamıştır. Bunun temel nedenleri; iç politikada artan mikro milliyetçiliklere (Kürt ve Türk etnik milliyetçilikleri) karşı bir üst kimlik oluşturma gayreti, devletin yeniden yapılandırılması gereken bir ortamda yeni bir ideolojiye duyulan ihtiyaç ve geleneksel ve modern değerleri harmanlayacak yeni bir siyasi kültür ve kimlik oluşturma çabasıdır. İlk kez Sultan II. Abdülhamid döneminde etkili olan İslamcılık ise, Soğuk Savaş sonrasında Medeniyetler Çatışması tezi doğrultusunda yaşanan gelişmeler nedeniyle yeniden yükselişe geçmiştir. Bosna olayları (Sbrenitsa Katliamı) gibi travmatik olaylarla, bu akım, toplumda da karşılık bulmaya başlamış ve popüler hale gelmiştir. Nitekim bu olayların yaşandığı dönem (1990’lar), Türkiye’de İslamcı hareketin de (Refah Partisi) hızlı yükselişe geçtiği ve hatta iktidara geldiği yıllara tekabül eder. Radikal Batıcılık, Tanzimat döneminden beri Osmanlı ve Türkiye’de daima etkili olmuş ve 28 Şubat 1997 süreci sonrasında da -devlet tarafından- yeniden en üst düzeyde benimsenmiştir. Ancak ABD ve İsrail’le yakın ilişkilerin halkta yarattığı tepkiler ve AB üyelik sürecinde Türkiye’ye karşı sergilenen çifte standartlara dayalı tutum, Radikal Batıcılık akımının ülkede siyaseten başarılı olmasını çok zor hale getirmiş; nitekim olağanüstü dönemler haricinde (askeri darbeler ve ara rejim dönemleri) bu akımı temsil eden partiler siyaseten çok büyük başarı gösterememişlerdir. Yeni Milliyetçilik ise, İttihat ve Terakki dönemindeki Türkçülük akımının geçen yıllar içerisinde PKK terörünün yarattığı toplumsal öfke ve Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin adeta yeniden keşfettiği Türk Dünyası nedeniyle gündeme gelen bir akımdır. 1999 seçimlerinde PKK lideri Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra MHP’nin gösterdiği başarı, bu akımın gelişebileceğinin önemli bir işaretiydi. Davutoğlu’na göre, 2000’ler Türkiye’si, tüm bu ideolojik çelişkiler/alternatifler içerisinde, Türkiye’nin “köprü” konumunu daha iyi anlamaya başladığı bir dönemdir. Farklı kültürel ailelere dâhil olmak (Batı, İslam, Türk dünyası vs.) bazı toplumları kimlik bunalımına sürüklerken, Türkiye için bu bir zenginlik ve güç vesilesi olmuştur. İşte siyaseten de, tek bir akım ve ideolojiye ait olmaktan ziyade, Türkiye’nin bu çok-kültürlü yapısına uygun bir dizayn gerekmektedir.

İkinci Kısım: Teorik Çerçeve: Kademeli Strateji ve Havza Politikaları: Kitabın “Teorik Çerçeve: Kademeli Strateji ve Havza Politikaları” başlıklı ikinci kısmını, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, 4 farklı bölüme ayırmıştır. “Jeopolitik Teoriler: Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve Türkiye” adlı ilk bölümde, yazar, öncelikle zaman-mekân algılaması ve coğrafyanın medeniyetlerin oluşumundaki etkisini Fernand Braudel’in “Haritalar gerçek öyküyü anlatır” sözüne referansla açıklamaktadır. Bu bağlamda, yazara göre, İslam medeniyetinin ortaya çıkışı da coğrafi koşullardan etkilenmiştir. Benzer şekilde, Batı dünyasında kapitalizm öncesi dönemi yansıtan merkantilizm de doğrudan coğrafi keşifler nedeniyle ortaya çıkan yeni koşulların bir ürünü olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, jeopolitik teoriler, coğrafi şartlar göz önünde bulundurularak oluşturulmalıdır. Yazara göre, jeopolitik teoriler ayrıca devletler tarafından kendi stratejik amaçları gerçekleştirmek amacıyla üretilmekte ve geçmişte devletlerin yayılmacı siyasetlerine siyaseten meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Örneğin, Charles Darwin’den esinlenerek Friedrich Ratzel’in oluşturduğu “lebensraum” (yaşama alanı) teorisi, daha sonradan Batılı emperyalist devletler tarafından kendi yayılmacı siyasetlerine gerekçe olarak kullanılmıştır. Devleti yaşayan bir organizma olarak gören Ratzel, her organizma gibi devletlerin de beslenmeleri gerektiğini ve bu beslenmenin ancak yeni toprakların ilhakıyla olabileceğini yazmıştır. Ona göre, beslenme kavgasında aciz kalan devletler ise yok olmaya mahkumdurlar. Ratzel ve onun takipçisi olan Rudolf Kjellén, yazdıklarıyla daha sonra geliştirilecek olan kara, deniz ve hava jeopolitiğinin teorik zeminini hazırlamışlardır. Bu doğrultuda, kara jeopolitiği konusunda ilk önemli teoriyi Halford Mackinder yapmıştır. Mackinder, coğrafyayı; mihver saha (heartland), iç kuşak ve dış kuşak alanları olarak üçe ayırmıştır. Kara hakimiyet teorisine göre, öncelikle denizden gelebilecek tehlikelere karşı korunmuş bir mihver saha kontrol altına alınmalıdır. Bu şartlara en uygun bölge ise Avrasya’dır. Karl Haushofer de jeopolitiği tüm insani ve tabii bilimleri kapsayan bir bilim dalı olarak değerlendirmiş ve “lebensraum” teorisini Nazi yayılmacılığına kalkan yapmaya çalışmıştır. Mackinder’ın “heartland” yani mihver sahaya aşırı önem verdiği düşünen Nicholas J. Spykman ise, gerçek potansiyel hakimiyet alanının “rimland” yani Batı Avrupa-Türkiye-Irak-Pakistan-Afganistan-Hindistan-Çin-Kore-Doğu Sibirya’dan oluşan kenar kuşak hattında olduğunu iddia etmiştir. Bu görüşten hareketle, ABD’ye bu kuşağa başka bir devletin hakim olmasını engelleyecek bir politika izlemesini tavsiye eden Spykman, böylelikle NATO-CENTO gibi girişimlerle İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen Amerikan dış politikasının öncü teorisyeni olmuştur. Ünlü stratejist Alfred Mahan (Alfred Thayer Mahan) tarafından geliştirilen deniz jeopolitiği yaklaşımı ise, kuşaklardan merkeze ve denizlerden karalara doğru gelişen bir hakimiyet stratejisi esasına dayanmıştır. Mahan, bu doğrultuda, Amerikan devletine, Rusya’nın kuşatılmasını ve Çin’in kontrol altında tutulmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca Theodor Roosevelt döneminde Amerikan yönetimine danışmanlık yapan Mahan, iki temel stratejik önceliğini (1) savaşın ABD’den uzak denizlerde yapılması ve (2) Avrasya’daki gelişmelere erişimi sağlayacak ittifaklar zincirinin kurulmasını önermiştir. Hava jeopolitiği kuramını geliştiren Alexander P. De Seversky ise, dünyayı Soğuk Savaş dönemi koşullarına uygun şekilde, ABD ve Sovyet Rusya’nın etki sahalarını gösteren iki hakimiyet bölgesine ayırmıştır. Seversky, ayrıca bu iki saha dışında kalan “karar” bölgesinde sağlanacak jeopolitik hava üstünlüğünün belirleyici olacağını yazmıştır. Spykman’ın “rimland” teorisini geliştiren Saul Cohen ise, “ticarete dayalı deniz gücü” ile “Avrasya kıta gücü” arasındaki çelişki ve dengeye dayalı yeni bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu teorilerin de işaret ettiği üzere, coğrafya, bir ülke için sabit bir faktördür. Ancak coğrafyanın belirlediği jeopolitiğin diplomatik boyutu, uluslararası güç dengelerine göre değişebilir/yeniden yorumlanabilir. Türkiye, bu bağlamda geçiş bölgelerinin merkezi konumundadır. Bunlar, Türk Dış Politikası için hem avantaj, hem de doğru kullanılamadığı takdirde risklerdir. Bu bağlamda, Davutoğlu, Türkiye jeopolitiğini üç ana bölgede değerlendirmektedir:
  1. Yakın Kara Havzası: Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar.
  2. Yakın Deniz Havzası: Karadeniz-Adriyatik-Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Körfez-Hazar Denizi.
  3. Yakın Kıta Havzası: Avrupa-Kuzey Afrika-Güney Asya-Orta ve Doğu Asya.
“Yakın Kara Havzası: Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar” başlıklı ikinci bölümde, Davutoğlu, Türkiye jeopolitinin ilk unsuru olarak Türkiye’nin yakın çevresini analiz etmektedir. Bu üç bölgenin özelliği, Türkiye ile doğrudan kara sınırlarının olmasıdır. Bu bölgeler, yazar tarafından Türkiye’nin doğal nüfuz alanları olarak değerlendirilmekte ve Batı ittifakı ile geliştirilen yakın ilişkiler nedeniyle bu bölgelerin ihmal edilmemesi gerektiği görüşü savunulmaktadır. Bu bölgelerde etki sahibi olmak, Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin iç bütünlüğünü sağlayabilmesi açısından da önemlidir. Bu üç bölge arasında Balkanlar coğrafyası, Osmanlı’nın 20. yüzyıl başında Avrupa’dan tasfiyesi anlamında büyük önem taşımaktadır. Yüzyıl başında Batılı ülkelerce bu coğrafyayı Türk ve Müslümanlardan arındırılma projesi takip edilirken, bu dönem sonrasında da bölgede istikrar sağlanamamıştır.  Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin bu bölgedeki temel güç unsuru, Osmanlı bakiyesi olan Müslüman topluluklardır. Bu doğrultuda, Müslüman nüfusu yoğun olan Bosna Hersek ve Arnavutluk Türkiye açısından pivot ülkelerken, Türk-Müslüman nüfusu olan Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Romanya da bölgedeki diğer önemli devletlerdir. Türkiye, yazara göre, bu bölgede etkin olabilmek için, Müslüman nüfusun haklarının koruyucusu statüsünü elde etmeli ve bunu kalıcı hale getirmelidir. Zira yakın geçmişteki Kıbrıs Barış Harekatı (1974), ancak bölge bir hak/garanti/statü sayesinde yapılabilmiştir. Böyle bir hak/garanti/statü elde edebilmek içinse, Türkiye’nin aktif bir Balkanlar politikası izlemesi şarttır. Yakın bir coğrafya olarak Balkanların güvenliği, Türkiye’nin iç ve dış güvenliği açısından da önemlidir. Kafkaslar veya Kafkasya bölgesi açısından bir değerlendirme yapıldığında, Davutoğlu, 3 önemli düzlemi işaret etmektedir: (1) uluslararası küresel değişimler ve bunun bölgeye etkileri, (2) bölge ülkeleri arasındaki siyasal düzlem ve (3) bölgenin etnik ve dini çatışmaları doğrultusunda gelişen bölge-içi dengeler. Birinci düzlemde değerlendirildiğinde; Soğuk Savaş sonrasında bu bölgede sadece Rusya etkisi dönemi kapanmış ve ABD, İngiltere, Almanya ve Japonya gibi ülkeler de bölgesel politikalara az veya çok etkide bulunur hale gelmişlerdir. İkinci düzlemde bakıldığında; Rusya-Ermenistan ve Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmaları dikkat çekerken, ayrıca İran-Ermenistan ve Türkiye-Gürcistan ilişkilerinde de gelişmeler yaşanmaktadır. Üçüncü düzlemde ise, bölgedeki Azeri-Ermeni çatışması ve Kuzey Kafkasya’daki Rus-Çeçen mücadelesi ana ihtilafları oluşturmaktadır. Bu çatışmalardan özellikle Azeri-Ermeni çatışması Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Nitekim yazara göre, Azerbaycan topraklarının beşte birinin Ermeni işgalinde olması, Türkiye açısından çok önemli (hatta en önemlisi) bir stratejik kayıptır. Zira yazara göre, Azerbaycan, bölgede Türkiye’nin en önemli stratejik partneridir. Bu doğrultuda, Davutoğlu, Balkanlar’da Arnavutluk, Kafkasya’da da Azerbaycan’ı bölgesel güç yapmanın Türkiye açısından olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmektedir. Kaçınılmaz olarak Türk Dış Politikası’nı etkileyen üçüncü bölge ise Ortadoğu’dur. Diğer bölgeler gibi, Ortadoğu da ilk Cumhuriyet ve Soğuk Savaş dönemlerinde maddi yetersizlikler ve uluslararası siyasal dinamikler nedeniyle Türkiye’de unutulmuş ve Türkiye’nin bu bölgelerdeki nüfuz unsurları yeterince değerlendirilememiştir. Uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kalan bu bölge, daha sonra Batı emperyalizmi tarafından yönlendirilir hale gelmiştir. “Şark Meselesi” (Doğu Sorunu) yaklaşımı doğrultusunda, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkeler bu bölgede Osmanlı etkisini azaltırken, Osmanlı'nın bölgeden tasfiyesi sonrasında kendi kurmaya çalıştıkları düzen de istikrarlı olamamıştır. Soğuk Savaş döneminde ise, bölgede, Rusya’nın sıcak denizlere inme stratejisi ile ABD’nin çevreleme stratejisi etkili olmuştur. Bu doğrultuda, (1) bölgede ideolojik ve jeokültürel kutuplaşma, (2) petrol-eksenli jeoekonomik yapılanma, (3) küresel çatışmalar doğrultusunda oluşan jeopolitik hat ayrışması ve (4) İsrail’in kurulması sonrasında giderek artan ölçüde bölge-içi kültürel ve siyasi çatışma alanları gibi yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. Ayrıca İran İslam Devrimi (1979) ve Körfez Savaşı sonrasında, bölge, Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması" tezinin hayata geçirildiği bir bölge haline gelmeye başlamıştır.

“Yakın Deniz Havzası: Karadeniz, Doğu Akdeniz, Körfez, Hazar” başlıklı üçüncü bölümde, yazar Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, ilk olarak Türkiye'nin bugüne kadar uzun dönemli ve koordineli bir deniz ve su yolları stratejisinin oluşturulamamasını eleştirmektedir.  Oysa bir yarımada olması sebebiyle, yazara göre, Türkiye'nin deniz ve su yolları stratejisi kritik mahiyettedir. Zira Anadolu-Balkan eksenindeki bir ülke, güvenliğini de ancak bu şekilde sağlayabilir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nun geçmişte sağladığı başarının da temelinde, Ege, Akdeniz ve Karadeniz üzerinde hakimiyet sağlaması etkili olmuştur. Hatta Osmanlı'nın gerilemesi de, bu denizler üzerindeki etkinin azalmasına paralel olarak gelişmiş bir durumdur. 1827'de Rus, Fransız ve İngilizlerin Navarin'de Osmanlı donanmasını yakmaları, bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin kendisi gibi bir kara-yoğunluklu askeri güç olan Almanya ile ittifak yapması da, tamamlayıcılık ilişkisi açısından yetersiz kalmıştır. Zira Osmanlı'nın karşısındaki Fransa ve İngiltere gibi devletler birer deniz imparatorluklarıdır. Cumhuriyet döneminde Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi ile bu konuda yeniden bir kazanım elde edilse de, deniz gücü ve hakimiyetindeki konusundaki büyük zaaf uzun süre devam etmiştir. On İki Ada'nın Yunanistan'a kaptırılması, bu açıdan oldukça talihsiz bir gelişme olmuştur. Bugün itibariyle Boğazlar Türkiye'nin Rusya'ya karşı önemli bir stratejik avantajıyken, Ege adaları da Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı önemli bir stratejik kozudur. Soğuk Savaş döneminde, tipik bir kara devleti olan Sovyet Rusya ile deniz-eksenli bir strateji geliştiren ABD'nin rekabetinde, Türkiye, Sovyetlerden gelen tehditkar talepler nedeniyle ABD'nin müttefiki olmak durumunda kalmıştır. Yazara göre Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin iki büyük ve kritik hatası; ilk olarak Türkiye'yi Boğazlar konusundaki tehditler nedeniyle tamamen karşı bloğa itmesi, ikincisi de Afganistan işgalidir. Bu hatalar sebebiyle, Sovyet İmparatorluğu 1990'ların başında dağılmıştır. Türkiye ise, Soğuk Savaş döneminde Batı'nın kendisine çizdiği kalıplar çerçevesinde, yakın deniz havzasına yönelik olarak çok sınırlı stratejiler geliştirebilmiş ve daha ziyade ABD-NATO ekseninde çizilen stratejilere kendisini eklemlemek/uyarlamak durumunda kalmıştır. Bu dönemlerde Kıbrıs konusunda belli bir duyarlılığın oluşmuş olması önemliyse de, Doğu Akdeniz'e yönelik kapsamlı bir strateji de geliştirilememiştir. Soğuk Savaş sonrasında, Türkiye, yakın deniz havzasına yönelik politika ve stratejilerini geliştirmek için uygun bir konjonktür yakalamıştır. Karadeniz açısından başlamak gerekirse; Türkiye, bu bölgede SSCB, Romanya ve Bulgaristan gibi komünist blokta yer alan ülkelerle çevrili olduğu için, başlarda bir "kuşatılmışlık psikolojisi" içerisindedir. Bu nedenle, Karadeniz ve Tuna su yolunun Türkiye ticaretindeki (ihracatta yüzde 6, ithalatta yüzde 7) ve deniz taşımacılığındaki (yüzde 1) payı çok sınırlı kalmıştır. En uzun kıyı şeridi Karadeniz'de olmasına karşın, yükleme-boşaltma kapasitesi açısından da Karadeniz'in kullanılması yetersiz kalmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise, bölgedeki 3 ülke arasındaki komünist bağlar çözülmüş; dahası, Ukrayna ve Gürcistan gibi yeni aktörler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, Türkiye için uygun bir konjonktür oluşmuş; bu sayede Türkiye-Gürcistan ve Türkiye-Ukrayna ilişkileri de gelişmeye başlamıştır. Davutoğlu'na göre Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün (KEİK) kurulması da önemli ve pozitif bir gelişmedir. Bu bağlamda, Davutoğlu, yeni dönemde Ankara'ya bu bölgede askeri ve ekonomik çıkarları bütünleyen kapsamlı bir strateji önermektedir. Bu stratejinin somut bir unsuru olarak da, Köstence-Trabzon hattının Dinyeper, Dinyester, Volga ve Don ırmaklarıyla irtibatlandırılmasını önermektedir. Bir diğer öneri, bu bölgedeki ekonomik yollar ve ticaret ağının Doğu Asya ve Orta Avrupa arasındaki geniş coğrafyada Türkiye üzerinden sağlanmasıdır. Daha sonra Boğazları jeopolitik açıdan değerlendiren yazar, Asya ile Avrupa'yı ayıran ve Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını, Süveyş Kanalı, Babü'l Mendeb Boğazı, Hürmüz Boğazı, Cebelitarık Boğazı, Malakka Boğazı, Sunda ve Lombok geçitleri (Lombok Boğazı) ve Panama Kanalı ile birlikte dünyanın en önemli geçitlerinden birisi -belki de birincisi- olarak belirtmektedir. Bunun nedeni, bu tarz geçitlerin; küresel ticaret ve hammadde akışı, jeoekonomik aktarım hatları, kıtalararası etkileşim bölgeleri ve küresel ve bölgesel güvenlik stratejileri bağlamında kilit rol oynamalarından kaynaklanmaktadır. Tarihsel veriler de bunu doğrulamaktadır. Nitekim Osmanlı'nın yükselişi ve bir İmparatorluğa dönüşümü, İstanbul'un fethi ve Boğazların kontrol altına alınmasıyla mümkün olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanınması ise, yeni bir dönemin başladığına işaret eder. 1798'de, Ruslar, savaş gemileri için de aynı hakkı -İstanbul Antlaşması ile- elde etmişlerdir. Bu bağlamda, Cumhuriyet döneminde Montrö Antlaşması ile Boğazlarda yeniden hakimiyet sağlanması Davutoğlu'na göre azımsanmayacak bir başarıdır ve bu antlaşma, Lozan Antlaşması'nın zaaflarının giderilmesi açısından da çok önemli ve tarihi bir adım olmuştur. Bu sayede, Boğazlar üzerindeki Rus baskısı azaltılmış; ancak Stalin'in talepleriyle kısa sürede yeniden Boğazlar Türk-Rus ilişkilerinde bir sorun haline gelmiştir. Yazara göre, Türkiye, Boğazlarda denetim ve yetkisini sürekli olarak arttırmaya gayret etmelidir. Ayrıca İstanbul ve Marmara Bölgesi gibi Türkiye'nin en önemli ekonomik merkezlerinin burada olması, Boğazları güvenlik açısından daha da önemli bir konuma getirmektedir. Dolayısıyla, Boğazlar, Türkiye'nin en önemli stratejik unsurudur. Doğu Akdeniz havzasını oluşturan Ege ve Kıbrıs da bir diğer önemli alandır. Yazara göre, Ege'den soyutlanmış ve Kıbrıs Rum Kesimi ile çevrelenmiş bir Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de etkin olabilmesi mümkün değildir. Özellikle Ege adalarının Yunanistan'ın kontrolünde olması, Türkiye adına büyük bir dezavantajdır. Özellikle 12 millik karasuları anlayışı kabul görürse, Türkiye, Ege Denizi'ne çıkamaz hale gelecektir. 6 millik karasuları anlayışı kabul gördüğünde bile, zaten, Yunanistan Ege'nin yüzde 35'ini, Türkiye ise sadece yüzde 8,8'ini kontrol edecektir. Dolayısıyla, yazara göre, Türkiye, Ege'de Yunanistan'a daha fazla taviz vermemelidir. Benzer şekilde, Kıbrıs da Davutoğlu'na göre Türkiye için hayati bir meseledir. Türkiye için bu anlamda iki önemli faktör rol oynamaktadır. Birincisi, Türk ve Müslüman bir topluluk olan Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin sağlanması meselesidir. İkincisi ise, Kıbrıs'ın jeopolitik açıdan taşıdığı büyük önemdir. Dolayısıyla, yazara göre Kıbrıs'ta tek bir Türk ve Müslüman olmasa da, Kıbrıs, Türk Dış Politikası açısından yine de önemli olmalıdır. Benzer şekilde, Basra Körfezi ve Hint Havzası ve Hazar Havzası da Türk Dış Politikası'nın diğer önemli yakın deniz havzası bölgeleri olarak değerlendirilmelidir.

“Yakın Kıta Havzası: Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya, Orta ve Doğu Asya” adlı dördüncü ve son bölümde, akademisyen, Türk Dış Politikası ve Türkiye jeopolitiğini yakın kıta havzaları bağlamında ve Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya ve Orta ve Doğu Asya örnekleri özelinde incelemektedir. Türkiye, aynı anda birçok kıta bağlantısı kurabilen ve birçok deniz ve su yolu havzası ile doğrudan temas halinde olan son derece çeşitlenmiş tabii coğrafya şartlarına sahip bir ülkedir. Örneğin, Balkanlar bağlantısı Türkiye'yi doğrudan bir Doğu Avrupa ülkesi yaparken, Ortadoğu bağlantısı da Batı Asya ülkesi haline getirmektedir. Kafkasya üzerinden Doğu Avrupa ve Avrasya steplerinin su yollarına müdahil olabilen Türkiye, Kafkaslar üzerinden Hazar ve Orta Asya, Doğu Akdeniz üzerinden de Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika dengelerine dahil olabilmektedir. Boğazların özel konumu da Türkiye'ye bu bağlamda güç katmaktadır. Boğazlar, Avrasya anakıtasının kuzey-güney ve doğu-batı istikametlerinde geçiş yollarının düğüm noktasını oluşturmaktadır. Avrupa kıtasından başlamak gerekirse; Türkiye, Avrupa'nın doğrudan ve tabii bir parçasıdır. Bu bağlamda, yazar, Türkiye-Avrupa ilişkilerini Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine indirgemenin yanlış olduğunu düşünmektedir. Soğuk Savaş sonrasında bütünlüğünü sağlayan Avrupa, günümüzde de Türkiye için en önemli bölgelerden birisidir. Yazar, Türkiye'nin Avrupa kıta havzası içerisindeki konumunu 5 başlıkta değerlendirmektedir. Öncelikle, Türkiye, Doğu Trakya bağlantısıyla hem bir Balkanlar, hem de bir Doğu Avrupa ülkesidir. İkincisi, Karadeniz bağlantısı nedeniyle, Türkiye, kuzey-doğu step Avrupa'sı parametreleri içerisine girmektedir. Üçüncüsü, Ege ve Doğu Akdeniz kıyıları nedeniyle, Türkiye, bir Güney Avrupa ülkesi olarak da değerlendirilmelidir. Dördüncüsü, Soğuk Savaş döneminde kurduğu siyasi ve ekonomik bağlar sayesinde, Türkiye, bir Batı Avrupa ülkesi hüviyetini de taşımaktadır. Beşinci ve sonuncu olarak, Türkiye, Avrupa'nın doğu-batı istikametinde Asya ile, kuzey-güney istikametinde de Afrika ile sahip olduğu kıta bağlantıları içinde özel ve vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Asya bağlamında değerlendirildiğinde ise, Türkiye, yine çok önemli bir ülkedir; ancak bugüne kadar Asya'nın Türkiye açısından jeopolitik ve jeokültürel açıdan ifade ettiği önem yeterince irdelenmemiştir. Oysa Asya, ABD ile Rusya ve diğer büyük güçler arasındaki "Büyük Oyun"un merkezi durumundadır. Türkiye'nin Osmanlı'nın Tanzimat döneminden beri Batı yönelimli bir ülke olması, Asya'nın öneminin yeterince fark edilememesinde etkili bir faktör olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde bu bölgeye yönelik olarak canlanan bir ilgi fark edilmektedir. Afrika kıtası ise, Türk Dış Politikası'nın en ihmal edilmiş unsurlarından birisidir. Oysa Osmanlı Devleti, aynı zamanda bir Afrika ülkesi olmuştur. Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist ve anti-sömürgeci karakteri Afrika'da Türkiye'ye yönelik sempati doğmasını sağlamış ve bu kıtadaki birçok siyasi harekete ilham kaynağı olmuştur. Fakat Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin bu kıta ile bağları neredeyse kopma noktasına gelmiştir. Türkiye'nin Sovyet tehditleri karşısında Batı bloğu içerisinde yer alması ise, ilginç bir şekilde Türkiye'yi kendi tarihsel duruşu ile tezat olacak şekilde Batı merkezli sömürgeci siyaset tarafında bırakmıştır. Ancak günümüzde Soğuk Savaş şartları ortadan kalktığına göre, Türkiye'nin Afrika politikasını gözden geçirmesi ve yeniden oluşturması için uygun koşullar oluşmuştur. Yazarın kıtalararası etkileşim bölgeleri olarak sıraladığı Atlantik, Stepler, Kuzey Afrika ve Batı Asya da Türk jeopolitik düşüncesinde değerlendirilmesi gereken diğer bölgelerdir.

Üçüncü Kısım: Uygulamala Alanları: Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar: Kitabın üçüncü ve son kısmına ise yazar “Uygulama Alanları: Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar” adını vermiştir. Bu kısım 5 farklı bölüme ayrılmıştır. “Türkiye’nin Stratejik Bağlantıları ve Dış Politika Araçları” adlı birinci bölümde, yazar, Türkiye'nin jeopolitik unsurları dış politikada avantaja dönüştürmek için kullanabileceği dış politika ittifakları ve platformlarının bir muhasebesini yapmaktadır. Soğuk Savaş dönemi bakiyesi olarak, Türkiye'nin NATO ve İKÖ üyeliği ile AB ile geliştirdiği yakın ilişkiler önemli kazanımlarken, Soğuk Savaş dönemi sonrasında bu yapılara ECO, KEİT, D-8 ve Türk Dünyası Zirveleri gibi yeni platformlar eklenmiştir. Bunlardan en önemlisi kabul edilebilecek olan NATO ile başlamak gerekirse; öncelikle SSCB ve komünizm yayılmacılığına karşı kurulmuş olan NATO'nun Sovyetler Birliği yıkılınca bir dönüşüm sürecine girmesini analiz etmek gerekir. 1991 Roma Zirvesi ile başlayan bu dönüşüm, Kosova Operasyonu ile devam etmiştir. NATO ile ilişkiler, Türkiye-ABD ilişkileri, Türkiye-AB ilişkileri ve Avrasya politikası ve Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında da önemlidir. Somutlaştırmak gerekirse; Türkiye, Davutoğlu'na göre, 2000'lerde NATO üyesi olan ama AB üyesi olmayan Rusya'ya komşu bir ülke olarak, NATO ile ilişkileri bağlamında tüm bu parametrelerden etkilenecek ve tüm bu parametreleri etkileyecek bir kapasiteye haiz olacaktır. Yazara göre, NATO'nun Doğu Avrupa'ya doğru genişlemesinin ise Türkiye'ye iki farklı etkisi olabilir. Birinci yaklaşımda, bu durum, Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye'nin ilişkilerinin gelişmesine ve Türkiye'nin bölgesel gücünün artmasına katkı sağlayabilir. İkinci ihtimal ise, bu ülkelerin NATO'ya girişi ve Rusya'ya yakınlıkları nedeniyle, Türkiye'nin NATO ve ABD açısından değer kaybı yaşamasıdır. Bir diğer önemli kuruluş, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'dır. ABD ve NATO'nun direncinin kırılmasıyla 1970'lerde (1975 Helsinki Zirvesi) ortaya çıkan bu kuruluş, Johnson Mektubu sonrası Kıbrıs Sorunu konusunda ABD ile sorun yaşayan Türkiye'ye de dış politikada manevra alanı açması bağlamında faydalı olmuştur. Benzer bir faydayı o dönemde Sovyetler Birliği de sağlamıştır. 1994 Budapeşte Zirvesi ile daimi sekreteryaya sahip önemli bir kuruluş haline gelen AGİT, demokrasi ve insan hakları gibi konuları önemsemesi bağlamında Türkiye'ye iç siyasi parametreler bağlamında da etkide bulunmaktadır. Üçüncü önemli kuruluş olan İKÖ ise (günümüzdeki adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı-İİT), 21. yüzyılda daha da önem kazanacak gibi gözükmektedir. Bunun nedeni, İslam dini ve Müslüman kimliğinin Avrupa içlerinden Uzak Asya'ya kadar artık bir gerçeklik ve özne haline gelmeye başlaması ve yeni dönemde etki alanının Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile sınırlı kalmamasıdır. Bu durum, yazara göre Türkiye'ye daha başarılı ve atak bir dış politika için bazı avantajlar sağlamaktadır. Zira İslam kimliği ve dini, Avrasya bölgesindeki Rus/Slav etkisine direnebilecek tek güç durumundadır. Soğuk Savaş döneminde Müslüman toplumların tamamen asimile edilememiş olması, İslam dini ve kültürünün gücünü gösterir niteliktedir. Ayrıca İslam dini Batı dünyasında birçok ülkede bile artık ikinci büyük din haline gelmiştir. Bu nedenle, Müslüman toplulukların dinleri gereği benimsedikleri İslam kimliği, Batılı devletler açısından bir meydan okuma gibi algılanabilmektedir. Türk Dış Politikası'nda İKÖ ve İslam dünyasına yönelim, daha çok ABD ve AB ile yaşanan zıtlaşmalar döneminde reaktif olarak gündeme getirilmiştir. Oysa bu yeni dönemde, Türkiye, hem Batı, hem de Doğu ile ilişkilerinde özgüvene dayalı bir anlayış benimsemeli ve "köprü" rolünü uygun düşen şekilde ilişkilerini sürekli olarak geliştirmelidir. Bu bağlamda bir diğer önemli uluslararası örgüt de ECO'dur. Yine Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı da (KEİT veya KEİ) yeni dönemde daha önemli olacaktır. D-8 ise, uluslararası politikada pek gündeme getirilmeyen Türkiye'nin çok özgün bir dış politika girişimidir. Son olarak, Türk Dünyası'na yönelik yeni örgütlenmeler de, Türk Dış Politikası'na Soğuk Savaş sonrası dönemde kazanımlar sağlayabilecektir. 

“Stratejik Dönüşüm ve Balkanlar” başlıklı ikinci bölümde, yazar, Balkanlar'daki dönüşüm incelemektedir. Balkanlar, Soğuk Savaş döneminde çift kutuplu sistemin özelliklerinden etkilenmiştir. Bu dönem sona erince ise, bölgenin karmaşık etnik yapısı ve sorunları bölgesel siyasetin ana meselesi haline gelmiştir. Yugoslavya'nın dağılması sonrasında, yazara göre, Sırbistan Rusya eksenli politikalara yönelirken, Bulgaristan ve Romanya daha bağımsız bir dış politika benimsemişlerdir. Bu yeni dönemde Yunanistan ise, Sırbistan'la birlikte Arnavutluk ve Makedonya'yı denetleme politikasına yönelmiştir. Slovenya ve Hırvatistan ise, İtalya ve Almanya'nın etki alanına geçerek, Batı Avrupa devleti olma yoluna girmişlerdir. Ayrıca Dayton Antlaşması'na karşın, Bosna Hersek'te henüz tam anlamıyla bir istikrar ve düzen kurulamamıştır. Bosna Savaşı dışında bölgedeki dinamikleri değiştiren bir diğer önemli ve tarihi olay da Kosova Operasyonu'dur.  Türkiye'nin ise bölgedeki politikasının iki ana unsuru Boşnaklar ve Arnavutlardır. İslam-Osmanlı kültürünü muhafaza edebilmiş olan bu iki halk, Türkiye'nin bölgesel politikasında da en ön sırada yer almalıdırlar. Türkiye'nin bölgedeki kalıcı etkisi, yazara göre ancak bu şekilde sağlanabilir. Ancak Türkiye, bu politikayı oluştururken mutlaka bölgesel dengelere dikkat etmelidir. Türkiye'nin Balkanlar politikasında kullanabileceği iki temel enstrüman; (1) NATO üyeliği ve NATO politikaları - ki bu, yazar tarafından sistemik araç olarak adlandırılmaktadır, (2) İslam Konferansı Örgütü üyeliği ve İKÖ politikalarıdır - ki bunu da yazar alternatif araç olarak tanımlamaktadır. 

“Ortadoğu: Ekonomi-Politik ve Stratejik Dengelerin Kilidi” adlı üçüncü bölümde, yazar, Türkiye'nin Ortadoğu politikalarını incelemektedir. Ortadoğu'nun diğer coğrafi bölgelerden temel farkı, tarihsel derinliğinin getirdiği bazı jeokültürel özellikleridir. Davutoğlu, bu noktada bilhassa Kudüs meselesine dikkat çekmekte ve bu tarihi şehrin üç büyük dinin ortak merkezi olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda, bölgede İsrail'in varlığı ve etkisi de çok önemli bir dinamiktir. Hıristiyan egemenliğine dayalı olarak yegane devlet olan Lübnan da bu noktada yazarın referans yaptığı bir diğer önemli devlettir. Bölgede ulus-devlet kurulma sürecinde ulusal kimliklerle birlikte mikro-milliyetçilikler ve kabile/klan kimliklerinin de ortaya çıkması, bölgesel dinamikleri daha da karıştırmıştır. Bölgedeki en önemli jeoekonomik faktör ise kuşkusuz petrol kaynakları ve bunun siyasete etkisidir. Bir diğer önemli faktör de su kaynakları ve bunun paylaşımıdır. Davutoğlu, daha sonra ABD ve İsrail'in bölgesel politikalarını ve hedeflerini detaylı olarak açıklamaktadır. Daha sonra Türkiye'nin bölgesel politikalarını değerlendiren akademisyen, Türkiye'nin Arap dünyasının nabzını tutabilen ve Arap devletleri ve toplumlarıyla yakın ilişkiler kurması gerektiğini düşünmektedir. Bu tarz bir politikanın amacı ise, ideolojik-dini hassasiyetler değil, başarılı bir dış politika oluşturmak olmalıdır. Arap toplumlarına yönelik genellemeci ve indirgemeci yaklaşımlardan kurtulmak da -yazara göre- bu noktada çok önemli ve faydalı bir yaklaşım olacaktır. Yazar, İran'la ilişkileri de bu noktada önemli ve gerekli bir unsur olarak öne çıkarmaktadır. Daha sonra Türkiye-İsrail ilişkilerine odaklanan Davutoğlu, küresel boyutta Türkiye'nin Batı kampında yer almasının İsrail'le ilişkilerini geliştirmesine vesile olduğunu, bölgesel boyutta ise İsrail'in Arap olmayan unsurlarla yakın ilişkiler geliştirme stratejisi (dış çevre stratejisi veya periphery pact) bağlamında Türkiye ile yakın işbirliklerinin tesis edildiğini vurgulamaktadır. İsrail, ayrıca Arap birliğini önlemek için de, onlar arasındaki ihtilafları kışkırtma politikası uygulamıştır. Türkiye ile yakın ilişkilerine karşın, İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan gibi ülkelerle de farklı alanlarda yakın ilişkiler geliştirmeye çalışması Davutoğlu'nun dikkat çektiği bir husustur. Bölgedeki diğer önemli bir dinamik de Kürt faktörüdür. Yazar, tüm bu dinamikleri kitabında detaylı bir şekilde analiz etmektedir.

“Avrasya Güç Denkleminde Orta Asya Politikası” başlıklı dördüncü ve “Avrupa Birliği: Çok Boyutlu ve Çok Düzlemli Bir İlişkinin Tahlili” adlı beşinci bölümde, benzer şekilde Avrasya/Orta Asya ve Avrupa Birliği politikalarını incelemektedir. Bu bölümlerde de, bölgesel dinamiklerle birlikte Türkiye'nin güç unsurlarını ve tarihsel gelişmeleri açıklamaktadır. 

Sonuç: Kitabın “Sonuç” bölümünde, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin incelediği parametreler açısından önemli bir bölgesel güç potansiyeli taşıdığını söylemekte ve araştırmasında ulaştığı bazı sonuçları özetlemektedir. Bu bağlamda, Davutoğlu, Türkiye'yi Soğuk Savaş sonrasında "mihver ülke" (pivotal state) ve "bölünmüş ülke" (torn country) kabul eden her iki yaklaşımı da kabul etmemektedir. Ayrıca yazara göre, coğrafi koşulları ve jeopolitik konumu nedeniyle, Türkiye, ancak küreselleşerek büyüyebilecek ve güçlenebilecek olan bir devlettir. Türkiye'nin İmparatorluk bakiyesi bir devlet olarak sıradan bir ulus-devlet olmaması da, yazara göre, bu noktada önemli bir avantajdır. Zira Davutoğlu, Türkiye'nin dışa açılmasını kaçınılmaz olarak görmekte; ancak bunun hangi zihniyet, kurum ve araçlarla ve nasıl bir psikolojiyle yapılacağı konusunda tartışmaların olduğunu söylemektedir. Yazar, ayrıca, tarihte edilgen olmamak için zaman ve mekana hükmetmek gerektiğini ve Türkiye'nin bunu başarabilmek için her türlü potansiyele sahip olduğunu da düşünmektedir. 

Kitabın Değerlendirilmesi
Kitabın eleştirel bir gözle değerlendirmesini yapmak gerekirse; Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun henüz aktif siyasete angaje olmadan 2000'lerin başında kaleme aldığı bu eserin, Türk Dış Politikası'na jeopolitika ekolünü getirmesi açısından öncü bir kitap olduğunu belirtmek gerekir. Ülkemizde henüz emekleme aşamasında olan jeopolitika bilimi, ABD, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerinde tüm Sosyal Bilimlerin ve Tarih ve Coğrafya gibi Beşeri Bilimlerin ortak kümesinde gelişen çok kapsamlı bir multidisipliner alandır. Jeopolitika, devletlerin ve onların güvenlik birimlerinin uzun vadeli büyük stratejilerine yön veren en önemli bilim olmasına karşın, Türkiye'de bu alanda yazılan kitap ve yapılan çalışmalar son derece sınırlıdır. Bu nedenle, Davutoğlu'nun eseri, öncelikle bu alandaki ilk çalışmalardan biri olarak övgüyü hak etmektedir. Ancak kitapla ilgili yapılabilecek bir eleştiri, jeopolitika biliminin doğası gereği tüm devletler ve onların tüm unsurlarını kapsayan bir alan olması sebebiyle, Davutoğlu'nun analizinin daha çok Türkiye'nin güç unsurlarıyla sınırlı kalmasıdır. Oysa Türkiye'ye komşu olan ve Türkiye ile yakın ilişkileri olan devletlerin tavırlarını anlamak açısından onların jeopolitik unsurları da bu tarz eserlerde değerlendirilmelidir. Özellikle Türkiye'ye komşu büyük bir devlet olan Rusya Federasyonu ve onun jeopolitik özellikleri ve yaklaşımları, bu tarz bir eserde bence Türkiye'ye doğrudan etki edebilecek faktörler arasında en ön sıralarda değerlendirilmelidir. Sayın Davutoğlu'nun bu konudaki yaklaşımı, Türkiye'nin Suriye politikasında da bir sorun olarak karşımıza çıkmış ve Rusya'nın 2015 yılında Suriye'ye müdahalesi sonrasında Türkiye'nin Suriye politikası olumsuz bir tabloyla karşılaşmıştır. Bir diğer eksiklik, Türkiye'nin iç unsurlarının (ddoğal kaynaklar, yeraltı kaynakları, iklim ve bitki örtüsü özelliklerinin ve ekonomik faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanlar vs.) bu eserde yeterince değerlendirilmemiş olmasıdır. Yine kitapta haritalar ve görsel materyallere yer verilmemesi de, eserde işlenen jeopolitik teori ve fikirlerin anlaşılmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle, devletin çeşitli kademelerinde de senelerce görev yaptıktan sonra, Sayın Davutoğlu'nun ilerleyen yıllarda bu kitabın yeni bir edisyonunu yazması durumunda, bunun çok daha kapsamlı ve iyi olacağını söylemek yerinde olacaktır. Ayrıca, son olarak, bu kitabın yazarı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun çok önemli bir bilimadamı, ciddi bir entelektüel ve kesinlikle radikal ideolojilere mesafeli önemli bir devlet adamı olduğunu vurgulamak gerekir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://www.biyografi.info/kisi/ahmet-davutoglu.
[2] Kitabı şu adresten alabilirsiniz: https://www.kitapyurdu.com/kitap/stratejik-derinlik-karton-kapak/133243.html.

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Türkiye’nin S-400 Tercihinin Analizi: Teknik Açıdan Üstün, Ancak Siyaseten Riskli



Giriş
Bir süredir Türkiye ve hatta dünya medyasının gündeminde olan ve Türk-Amerikan ilişkilerine olumsuz etkilerinin olabileceği konuşulan Rus yapımı S-400 hava savunma sisteminin ilk parçaları önceki gün Türkiye’ye geldi. Hava savunma sisteminin parçaları, Ankara’nın 35 km kuzey batısında Kahramankazan ilçesi yakınında yer alan -Türk Hava Kuvvetleri’ne ait- Mürted Hava Üssü'ne (eski ismiyle Akıncı Hava Üssü) yerleştirildi. İlerleyen aylarda yapılması planlanan iki diğer teslimatla birlikte, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’ndan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, kısa süre içerisinde Türkiye’de kurulu ve işlevsel hale gelmiş olacak. Ayrıca böylelikle, Türkiye’nin topraklarında hem S-400, hem de Patriot hava savunma sistemi olan[1] dünyadaki ilk ve tek ülke haline geldiği belirtiliyor.[2] Peki, daha önceki bir yazımda da detaylı bir şekilde analiz ettiğim[3] Türkiye’nin S-400 hamlesi doğru bir girişim mi ve eğer doğruysa neden medyada bu kadar yaygara koparılıyor? Bu yazıda, bu sorulara yanıt aramaya çalışacağım.

Türkiye’nin hava savunma sistemine ihtiyacı vardı
Öncelikle ekonomik açıdan son dönemde zor günler geçiren Türkiye’nin böyle bir hamle yapması konusundaki eleştirileri değerlendirmek gerekir. Bu noktada ilk tespit, elbette böyle maliyetli bir alım için zamanlamanın çok da uygun olmadığı yönünde olmalı. Zira ekonominin çok daha iyi seviyelerde olduğu 2007-2015 döneminde böyle bir ihtiyacı karşılamak çok daha yerinde olabilirdi. Ancak o dönemde Türkiye ABD’den Patriot hava savunma sistemini almaya çalıştığı ve ABD de bu satışı Türkiye’deki demokrasi açıklarını bahane ederek engellediği için, hava savunma sistemi ihtiyacının 2019 içerisinde karşılanması belli bir mantık düzlemine oturuyor.

Peki, Türkiye’nin neden bir hava savunma sistemine ihtiyacı var? Bu noktada görüştüğüm ve fikirlerine başvurduğum Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli bazı üst düzey askerler ve Türkiye’nin savunma politikaları konusunda sıklıkla yazıp-çizen Türk akademisyenler, Türkiye’nin hava savunmasının bugüne kadar sadece savaş uçaklarıyla yapılabildiğini ve bunun füze teknolojileri gelişmiş olan ülkelerin (ilk akla gelen örnek Şahap füzelerini geliştiren İran İslam Cumhuriyeti’dir) bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında yeterli olmadığı görüşünü savunuyorlar. Bu uzmanlara göre, bir ülkenin stratejik bazı tesis ve şehirlerini (enerji üretimi açısından önemli olan Mersin-Akkuyu Nükleer Santrali, manevi değeri büyük olan Anıtkabir, 15 Temmuz darbe girişimi de düşünüldüğünde Ankara-Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Türkiye ekonomisinin yarısını oluşturan İstanbul şehri veya NATO’nun füze güvenlik şemsiyesinin kapsamadığı ifade edilen Türkiye’nin güneydoğu bölgesi) füze sistemleriyle koruması, çağımızın önemli bir savunma gereği olarak vurgulanıyor. Ancak S-400’lerin alımı süreci ve sonrasında Türk medyasında çıkan çelişkili haberler, bu alımın hangi stratejik hedefler doğrultusunda yapıldığı konusunda bir bilgi kirliliği veya akıl karışıklığı olduğunu düşündürüyor. Şunu da eklemek gerekiyor ki, S-400'ler bir saldırı değil, savunma sistemi; dolayısıyla, bu sistem Türkiye'nin komşusu olan ülkelere hiçbir tehdit oluşturmadığı gibi, ancak onlardan gelebilecek tehditlere karşı Türkiye'ye avantaj sağlıyor.

Teknik açıdan mükemmel
Teknik açıdan bir değerlendirme yapıldığında, Rusya’nın henüz satışına başlamadığı S-500 dışında, S-400 hava savunma sisteminin şu an için bu alanda dünyanın en iyisi olduğu vurgulanıyor. Örneğin, Amerikan malı ve birçok NATO ülkesinde kullanılan Patriot sistemi ile kıyaslandığında, S-400, çok daha ağır basıyor. Azami hedef hızı, operasyonel menzil, radar kapsama menzili, simültane hedef kilitlenme kapasitesi ve ateşe hazır hale gelme süresi gibi tüm kriterlerde, S-400 hava savunma sistemi Patriot’a üstün geliyor. S-400 sisteminin Çin ve Avrupa yapımı hava savunma sistemlerinden de teknik açıdan daha iyi olduğu vurgulanıyor. Bu bağlamda, siyasi riskler olmasa, S-400 sisteminin alınması konusunda hiçbir eleştiri veya akıl karışıklığının yaşanmaması gerektiğini belirtmek gerekiyor.  

S-400 ve Patriot sistemleri arasında bir mukayese[4]

Siyasi riskler
O halde, teknik açıdan bu kadar üstün olduğu halde S-400 hava savunma sistemini riskli hale getiren unsurlar nedir? Bu konuda uzun bir liste oluşturmak mümkün. Öncelikle, Türkiye’nin 1950’lerden bu yana bir NATO üyesi olduğunu ve en önemli üyesi ABD olan NATO’nun Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve komünizmin yayılmacılığına karşı kurulmuş olan bir askeri birlik olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Her ne kadar Sovyetler Birliği yıkılmış olsa da, Rusya Federasyonu’nun 2000’lerde Vladimir Putin’in emriyle Gürcistan (2008) ve Ukrayna’da (2014) yapmış olduğu askeri müdahaleler ve son dönemde Avrupa ülkeleri ve hatta ABD’deki seçimleri ve siyaset kurumunu hedef alan propaganda ve siber faaliyetleriyle yeniden NATO’nun güvenlik konseptinde bir tehdit unsuru olarak üst sıralarda yer almaya başladığını belirtmek gerekiyor. Bu nedenle, Rusya’dan gelişmiş bir silah sistemi almak, Türkiye’yi NATO ve Batılı müttefikleri nezdinde güvenilmez bir partner haline getirme riski taşıyor.

İkinci olarak, genel güvenlik mimarisini NATO konsepti içerisinde oluşturan Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemini verimli bir şekilde kullanamayabileceği yönünde de ciddi eleştiri ve endişeler mevcut. Birçok uzmana göre, temelde bir füze sistemi olan S-400’ü hava savunma sistemi haline getiren unsur[5], radar sistemleriyle birlikte bunun komple bir savunma konsepti oluşturabilmesi. Ancak NATO kuvvetlerinin S-400’ün faaliyetlerinin kendisine ait diğer savunma sistemlerinin faaliyetleri konusunda Rusya’ya istihbarat sağlama olanağı vereceği yönündeki endişeler, Türkiye’nin bu sistemi verimli bir şekilde kullanamayacağı ve buna bizzat NATO tarafından karşı çıkılacağı görüşünü doğruluyor. Hatta S-400 alımı nedeniyle, Türkiye’nin ortak üreticilerinden olduğu ve gelecek adına çok önemli bir askeri kazanımı olacak F-35 savaş uçağı projesinden de dışlanabileceği ifade ediliyor. Anlaşma gereği bu konuda tahkim yolunun kapalı olması ise[6], siyasi değerlendirmelerin ağır basacağını ve Türkiye’nin ABD ve diğer NATO müttefiklerini bu konuda ikna etmesi gerektiğini düşündürüyor.

Üçüncü olarak, ABD’de Türk hükümetine yönelik tepkilerin yüksek seviyede olduğu bir dönemde yapılan bu alım, Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkileme riskini de beraberinde getiriyor. Şöyle ki, bu alımın ABD Kongresi’nin Ağustos 2017'de çıkardığı ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası’nın (CAATSA-Countering America's Adversaries Through Sanctions Act)[7] 231. maddesinin[8] kapsamına gireceği yönünde ciddi eleştiriler mevcut.[9] Hakikaten de, bu madde, Rusya’nın istihbarat veya savunma sektörleri ile alışveriş yapan kişi veya kurumlara yönelik yaptırım uygulanmasını öngörüyor ve ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını neredeyse zorunlu hale getiriyor. Her ne kadar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la son görüşmesinde önceki Başkan Barack Obama’nın Türkiye’ye Patriot satmama kararını eleştiren ve Türkiye’ye yönelik herhangi bir yaptırımı gündeme getirmeyen[10] ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD Kongresi’nin olası yaptırım kararını -yasaya göre- geçici süreyle kaldırma yetkisi olsa da[11], Başkan’ın bunları tamamen kaldırabilmesi için Kongre’nin onayını alması gerekiyor. Dolayısıyla, Türkiye’ye yakın durduğu izlenimi veren Başkan Trump’ın bile S-400 alımı nedeniyle Türkiye’yi yaptırımlardan kurtaramaması riski bulunuyor.

ABD’nin stratejik yaklaşım gereksinimi
Bu dezavantajlarına karşın, Türkiye’nin S-400 alımını ABD’nin bir varoluşsal mesele haline getirmemesi için Ankara’nın kullanabileceği önemli stratejik dayanaklar ve argümanlar da mevcut. Öncelikle, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun daha önce belirttikleri üzere[12], ABD’nin S-400 meselesini yaptırım ve silah ambargosuna çevirmesi durumunda, Türkiye’nin birkaç sene içerisinde yapacağı ikinci hava savunma sistemi alımında da Rusya’yı veya ABD dışında bir ülkeyi (Çin şirketi veya İtalyan-Fransız ortaklığı olan Eurosam) tercih etmesi gündeme gelebilir. Dolayısıyla, ABD’nin Başkan Obama döneminde Patriot sisteminin Türkiye’ye satışını engelleyerek yaptığı hata bir kez daha tekrar edilirse, Ankara’nın savunma sanayii ve askeri teknolojide Washington ve NATO’dan uzaklaşma süreci daha da hızlanabilir. NATO’nun ikinci büyük ordusunu ve önemli bir Amerikan savunma sanayii pazarını kendisinden uzaklaştırmak ve Rusya’ya kaptırmak ise, ABD adına önemli bir dezavantaj ve belki de tarihi bir hata olacaktır.

İkinci olarak, iç politikada son dönemde çok sıkışmaya başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisinin ABD’nin bu tavrını Türkiye’de yaygın taban bulan[13] Amerikan karşıtlığı (anti-Amerikanizm) ideolojisini körüklemek için kullanmaları durumunda, ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu’daki etkisi daha da azalabilir. Türkiye’de bu konuda muhalefetin de ABD yanlısı bir duruşunun olmadığını bu noktada not etmek gerekir. Öyle ki, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da bugün S-400 alımını destekleyen sözler kullanmıştır.[14] Türkiye'nin ekonomik açıdan kötü gittiği bir dönemde ABD'nin Türkiye'ye yönelik olarak S-400 sistemini bahane ederek yaptırım uygulaması, ayrıca, Türkiye'deki hükümetin ekonomik kötü gidişatın sorumluluğunu kendi yönetim zaafiyetlerini unutturarak, sorumluluğu Washington'ın üzerine atması ve halkı bu yönde motive etmesi sonucunu yaratabilir.   

Üçüncü olarak, S-400 konusu nedeniyle Türkiye ile de arası açılırsa, ABD’nin Ortadoğu’daki etkisi ciddi bir düşüş sürecine girebilir ve bu bölgede Amerikan müttefikleri ve çıkarlarını korumak daha da zor hale gelebilir. İran ve Suriye’de zaten ABD karşıtı güçler hakim durumdayken, ABD’nin Yakın Doğu coğrafyasında Irak ve Türkiye üzerindeki etkisini mutlaka koruması gerekmektedir. Türkiye’nin kaybedilmesi durumunda ise (ki S-400 alımı sonrasında ‘Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiği’ yönünde sözler, yıllar sonra ilk kez güçlü bir şekilde medyada dillendirilmeye başlanmıştır[15]), ABD’nin bölgesel projeleri ve planlarını gerçekleştirmesi iyice zorlaşabilir. 

Sonsöz
Türkiye ile ABD arasında büyük bir krize dönüşen S-400 gerginliği bize şunu öğretmiştir: ABD yönetimleri Türkiye’deki demokrasiden uzaklaşan yönetimleri cezalandırmak isterlerse bile, bu bağlamda askeri-stratejik unsurları tercih etmemelidirler. Böyle olursa, hem Türk-Amerikan ilişkileri, hem de genel olarak NATO işbirliği sıkıntıya girebilir. 2013 yılındaki Gezi Parkı olayları nedeniyle haklı olarak Türkiye’yi eleştiren Obama yönetimi, muhtemelen Türkiye’deki demokrasi yanlılarını desteklemek için böyle bir karar alırken, sonuçta bu karar, ilişkileri daha da kötü etkilemiş ve Türkiye demokrasisine de bir katkı sağlamamıştır. İran nükleer programının yeniden uygulamaya sokulduğu ve Suriye krizinin çözülemediği zor bir dönemde stratejik açıdan ABD’nin Türkiye’yi kaybetmemesi gerektiği de düşünülürse, S-400 krizini büyütmemek Washington için de, Ankara için de daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu noktada ABD Kongresi’nin de, Başkan Donald Trump gibi, meseleye stratejik bakması yerinde olacaktır. Zira Türk-Amerikan ilişkileri, korumaya ve geliştirmeye değer bir müttefikliktir...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Adana'daki İncirlik Hava Üssü'nde NATO kapsamında İspanya'ya ait Patriot Birliği bulunmaktadır.
[5] Bu konuda Prof. Dr. Mustafa Aydın’ın görüşleri için; https://www.youtube.com/watch?v=NC8J90-Vshg.
[8] Bu madde şöyledir: “Imposition of sanctions with respect to persons engaging in transactions with the intelligence or defense sectors of the Government of the Russian Federation.”
[13] Kadir Has Üniversitesi’nin 2019 yılı “Türk Dış Politikası Algıları” araştırmasında da, ABD, uzak ara Türk halkı için en büyük tehdit olarak öne çıkmaktadır. Bakınız; http://ctrs.khas.edu.tr/post/36/turk-dis-politikasi-kamuoyu-algilari-arastirmasi-2019.
[15] Bu konuda bazı görüşler için;
Prof. Dr. Burhanettin Duran - https://www.youtube.com/watch?v=S8dhF3mADgA
MHP lideri Devlet Bahçeli - https://www.youtube.com/watch?v=QUC4_PNlkno