21 Ağustos 2019 Çarşamba

Fransız Düşünce Kuruluşu IFRI’nin ‘Düşünce Kuruluşlarının Geleceği’ Paneli


Kısaca IFRI adıyla bilinen Fransız düşünce kuruluşu Institut Français des Relations Internationales (Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü), 1979 yılında kurulmuş en önemli bir kurumdur. IFRI, Avrupa ve dünyadaki en önemli think-tankler arasında gösterilmektedir. Kuruluşunun 40. yıldönümünü kutlayan bu kurum, 10 Nisan 2019 tarihinde Sorbonne Büyük Amfitiyatrosu’nda “L’avenir des think tanks” (Düşünce Kuruluşlarının Geleceği) başlıklı bir panel düzenlemiştir. Panele, konuşmacı olarak; IFRI Direktörü Thomas Gomart[1], İngiltere merkezli Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) Direktörü Dr. Robin Niblett[2], Almanya Cumhurbaşkanı’nın Dış Politika Direktörü Thomas Bagger[3] ve DGAP (Deutsche Gesellschaft für Auswärtige Politik-Alman Dış İlişkiler Konseyi) Direktörü Daniela Schwarzer[4] katılmışlardır. Panelin moderatörlüğünü ise, Arap Reform Girişimi (Arab Reform Initiative) Direktörü Bassma Kodmani[5] yapmıştır. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecektir.

Panel kaydı

Panelin ilk konuşmacısı olan Chatham House Direktörü Robin Niblett, bu sene 40. yıldönümünü kutlayan IFRI’nin, Chatham House ve Council on Foreign Relations (CFR) gibi bir asırlık düşünce kuruluşlarının kat ettiği aşamayı çok daha kısa sürede tamamlamayı başardığını söyleyerek, öncelikle bu kuruluşu ve çalışanlarını kutlamaktadır. Daha sonra konuşmasına başlayan Niblett, düşünce kuruluşları sektöründe olmanın göz alıcı olduğu bu dönemde, iki önemli sorunun halen devam ettiğini düşünmektedir. Bunlardan birincisi, İngiliz konuşmacıya göre, dünyanın dört bir yanında sayıları hızla artan düşünce kuruluşlarının (ABD’de 1.000, Çin’de 500’ün üzerinde düşünce kuruluşu bulunmaktadır) güvenilirlik ve ne işe yaradıkları konusundaki belirsizlikleri tam olarak giderememeleridir. Düşünce kuruluşlarının doğal müşterileri/takipçilerinin kamu sektörü ve özel sektördeki elitler/karar alıcılar olduğunu söyleyen Niblett, buna rağmen karar alıcıların düşünce kuruluşlarını ciddiye almak ve önerilerini dinlemek konusunda her zaman çok istekli olmadıklarını ima etmektedir. Niblett, ayrıca, son 20 yıldır küreselleşmenin en önemli savunucusu durumunda olan düşünce kuruluşlarını halkların da popülizmin zirveye ulaştığı şu son dönemde şüpheyle karşılamaya başladıklarını düşünmektedir. Bu sorunları aşmak için neler yapılabileceğini de değerlendiren Chatham House Direktörü, disiplinlerarası yaklaşımla dikkat çeken konuları araştırmak, bölgesel ve yerel gruplarla, sivil toplum örgütleriyle ve bireylerle bağları geliştirmek gibi önerilerini sıralamaktadır. Daha sonra ikinci önemli sorunu değerlendiren Niblett, bunun daha felsefi ve yapısal bir mesele olduğunu söylemekte; bunun sebeplerini de dünyanın iki büyük gücünden biri durumundaki ABD’nin son dönemde uluslararası hukuk ve çok taraflılığa aykırı işler yapması (somut örnek vermek gerekirse, ABD’nin Paris İklim Sözleşmesi ve İran nükleer anlaşmasından çekilmesi) ve diğer büyük güç Çin Halk Cumhuriyeti’nin de yönetim modelinin Batılı demokrasilerden farklı olması olarak açıklamaktadır. Bu iki gelişmenin dünyada uluslararası hukuk düzenini sarstığını ve güce dayalı hak arayışını yaygınlaştırdığını düşünen Niblett, bu nedenle uluslararası hukuku savunan Avrupa merkezli düşünce kuruluşlarının son dönemde zorlandıklarının altını çizmektedir.

IFRI logosu

Panelin ikinci konuşmacısı olan Alman düşünce kuruluşu DGAP’ın Direktörü Daniela Schwarzer, yöneticisi olduğu DGAP’ın 55 yıllık köklü bir düşünce kuruluşu olduğunu hatırlatarak başladığı konuşmasında, günümüzde kendileri gibi Avrupa merkezli düşünce kuruluşları açısından en önemli meselenin, büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) arasında Avrupa’nın nasıl konumlanacağını belirlemek olduğunu söylemektedir. Düşünce kuruluşları açısından belirsizliğin Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinden önce, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle başladığını düşünen Schwarzer, Trump’ın Başkan olmasıyla Transatlantik bağların gevşediğini ve bu nedenle belirsizliklerin daha da arttığını kaydetmektedir. Rusya’nın Kırım hamlesi karşısında Avrupa merkezli düşünce kuruluşlarının senaryo çalışmalarındaki eksikliğin su yüzüne çıktığını ifade eden Alman konuşmacı, bu tarz hamlelerin olabileceğini de düşünerek, tüm ihtimalleri göz önünde tutarak kapsamlı çalışmalar yapmak gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda, konuşmacının öne çıkardığı ilk sorun, ofiste yapılan uzun çalışmalara dayalı olarak rapor yazıp karar alıcıların önüne koymanın yerine, karar alıcıları da kapsayacak şekilde grup çalışmaları yapmaktır. Schwarzer, bunu metodolojik bir eksiklik olarak vurgulamaktadır. Schwarzer, ikinci önemli sorun olarak, sibergüvenlik konuları ve teknolojik gelişmenin de etkisiyle, günümüzde güvenlik politikaları hakkında yapılan çalışmalarda çok farklı kurumları (Dış İşleri, İç İşleri ve Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere, parlamentolar, ordu, emniyet, istihbarat teşkilatları vs.) dâhil edecek şekilde ve çok geniş bir kapsamda hareket etmenin gerekliliğidir. Daniela Schwarzer, bunların dışında, üçüncü bir sorun olarak, ABD’deki “echo chambers” (yankı odaları) girişimlerine benzer şekilde, Avrupa merkezli düşünce kuruluşlarının toplumun tüm kesimleriyle diyalog kurabilmesini sağlayacak ve güvenilirliklerini arttıracak girişimlere ihtiyaç duyduğunu vurgulamaktadır. Alman konuşmacı, ayrıca bağımsız araştırma yapabilmek için finansmanın da çok önemli olduğuna konuşmasının son bölümünde değinmektedir.

Panelin üçüncü konuşmacısı olan IFRI Direktörü Thomas Gomart, konuşmasına Avrupa merkezli düşünce kuruluşları arasında diyalog ve işbirliğinin arttırmak konusundaki girişimlerini açıklayarak başlamakta, daha sonra da dünyada sayıları 7.800’ü bulan düşünce kuruluşlarının yaşadığı sorunları analiz etmektedir. İlk olarak, uzmanlık hizmeti sunan düşünce kuruluşlarının son dönemde siyasi otoriteler tarafından sorgulanmasının ciddi bir sorun olduğunu belirten Fransız konuşmacı, siyaset kurumunda cehaletin değer kazandığı/kutsallaştırıldığı yeni ve sıkıntılı bir döneme girildiğine işaret etmekte ve bunun istikrar bozucu olduğunu vurgulamaktadır. Düşünce kuruluşlarının İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan spesifik konjonktürde ve bilhassa ABD'nin Avrupa'ya etkisini yaymak ve Batı dünyasının liderliğini Birleşik Krallık'tan almak saikleriyle yaygınlaştığına vurgu yapan Fransız uzman, daha sonra günümüzde düşünce kuruluşları açısından dünya politikasına yön veren 5 önemli trendi açıklamaktadır. Bunlardan birincisi, Çin Halk Cumhuriyeti'nin ekonomik ve siyasi gücünün hızla artmasıdır. İkincisi, ABD'nin son dönemde Donald Trump yönetiminin etkisiyle iç ve dış politikasında ciddi ve beklenmedik bir değişime yönelmesidir. Üçüncüsü, Avrupa'da giderek artan demokratik rejimlere yönelik kuşkular ve hayal kırıklıklarıdır. Dördüncüsü, Siyasal İslam ideolojisinin Müslüman coğrafyasında yükselen etkisidir. Beşinci ve son olarak da, Thomas Gomart, çevresel sorunlarının artması ve iletişim ve teknolojik imkânların simültane olarak gelişmesi hususlarını en önemli güncel küresel siyasal trendler olarak vurgulamaktadır. Daha sonra Çin'in son yıllarda ekonomik ve siyasal olarak güçlenmesinin Çin merkezli düşünce kuruluşlarına etkisini değerlendiren Gomart, ilk kez 1970'lerde Deng Xiaoping döneminde kurulan Çinli think tanklerin ABD ile Çin arasında teknoloji ve entelektüel paylaşımları arttırmak konusunda önemli hizmetler verdiğini söylemekte ve bu sayede Çin'in dünyaya açılmasında ve modernleşmesinde faydalı olduklarını vurgulamaktadır. Buna karşın, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'in sözüne referansla, günümüzde Çinli düşünce kuruluşlarının Çin Komünist Partisi ile aynı eksende ve ona bağımlı olarak çalışmasının Batı'daki düşünce kuruluşlarından farklı bir yapıyı ortaya koyduğunu düşünen Fransız konuşmacı, otoriter ve demokratik rejimlerde kurulan düşünce kuruluşlarının daha farklı geliştiklerini söylemektedir. Ayrıca farklı düşüncelerin özgürce gelişebildiği ve yaygınlaşabildiği (medya, üniversiteler, siyasi partiler vs. aracılığıyla) bir dönemde düşünce kuruluşlarının buna ayak uydurmakta zorlandığına dikkat çeken Gomart, bu trendin olumsuz bir etkisi olarak da entelektüel uzmanlığın yerini kanaat teknisyenliğine bırakmasını örnek göstermektedir. Tüm bu anlattıklarından iki önemli sonuç çıkardığını da belirten IFRI Direktörü, bunlardan ilkini, otoriter ve demokratik rejimlerde kurulan düşünce kuruluşları arasındaki farklılıkları yönetebilme becerisine sahip olmak şeklinde ifade etmektedir. Gomart'a göre ikinci önemli sonuç ise, düşünce kuruluşları için akademik araştırmalar ve raporlar hazırlarken, toplumlara yararlılık (utilité) ve bilimsel nesnellik (objectivité) arasında doğru bir dengenin gözetilmesidir. 

Panelin son konuşmacısı olan Almanya Cumhurbaşkanı’nın Dış Politika Direktörü Thomas Bagger ise, konuşmasına, önceki konuşmacıların belirttiği sebeplerden ötürü, günümüzde siyasetçilere bir danışman ya da düşünce kuruluşu uzmanı olarak hizmet vermenin çok bir iş haline geldiğini belirterek başlamaktadır. Bu noktada, çağımızda yaşanan siyasal sorunların karmaşıklığını, artan küresel rekabet koşullarını ve siyasal otoritelerin her zaman yeni fikirlere açık olmamasını üç önemli sorun olarak teşhis eden Bagger, siyasetçilerin hızlı karar almalarının gerekmesi, seçimleri düşünmeleri ve kişisel siyasal hırsları gibi sebeplerle her zaman uzmanları dinlemediklerini vurgulamaktadır. Bu nedenle, Bagger'a göre, politikacılar için çoğu zaman "politics" (siyaset) "policy"den (siyasa) daha önemli olmaktadır. IFRI'nin kurulup geliştiği 40 yıl içerisinde toplumları ve devletleri yönetmenin çok daha zor hale geldiğini de belirten Alman konuşmacı, tüm bu sorunlara rağmen, daha karmaşık ve dönüşüm halindeki günümüz dünyasında, karar alıcıların entelektüel ve uzmanlık kapasitelerinin yetersiz olması sebebiyle, düşünce kuruluşları için iyi bir gelecek olabileceğini düşünmektedir. Düşünce kuruluşlarının zaman içerisinde hem sayıca çoğaldığını, hem de çeşitlilik anlamında farklılaştığını belirten Bagger, bazı think tanklerin piyasadaki rekabet ve medya görünürlüğü gerekçeleriyle popüler işlere yöneldiklerini, bazılarının küresel politik söylemler kullanmayı tercih ettiklerini, bazılarının ise lobicilik faaliyetlerine kanalize olduklarını anlatmaktadır. Kendisinin bu hedeflerden ziyade düşünce kuruluşlarının daha düşünce ve uzmanlık odaklı olmasını tercih ettiği belirten konuşmacı, bilhassa "merak" (curiosité) temasını öne çıkarmakta ve kendilerini dünyaya açık olarak ifade etmelerine karşın, Batılı akademik çevreler ve düşünce kuruluşlarının, örneğin Çin'in son birkaç on yılda nasıl bu kadar hızlı kalkınabildiği veya Donald Trump'ın ABD Başkanlık seçimlerini nasıl kazanabildiği gibi konularda yeterince araştırma yapmadıklarını ima etmektedir. Düşünce kuruluşlarının yaratıcı fikirlerin pek gelişemediği Bakanlıklar ve bürokratik çevreler için adeta bir oksijen (yaşam) kaynağı olduğunu söyleyen Bagger, bu nedenle düşünce kuruluşlarına fazlasıyla ihtiyaç duyulduğunun altını çizerek konuşmasını tamamlamaktadır.

Sonuç olarak, IFRI'nin 40. yılı için düzenlenen bu panelin oldukça önemli olduğu ve think tank endüstrisinin güncel sorunları ve geleceğine dair konuşmacıların kısa ancak çok önemli bilgiler verdikleri söylenebilir. Kanımca, Türkiye'de de henüz emekleme aşamasında olan bu endüstrinin sağlıklı gelişebilmesi için, mutlaka yurtdışı bağlantılarının arttırılması ve başarılı örneklerin yakından incelenmesi gerekmektedir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



7 Ağustos 2019 Çarşamba

Dr. Mher Sahakyan'la Röportaj


Dr. Mher Sahakyan, araştırmalarını Uluslararası Güvenlik konuları ve Çin Dış Politikası üzerine yoğunlaştıran bir akademisyendir. Doktorasını Çin’de Nanjing Üniversitesi’nde tamamlamıştır. “Çin-Avrasya” Konseyi Stratejik Araştırma Vakfı’nın Başkanlığını yürüten Sahakyan, aynı zamanda Britanya Çin Çalışmaları Derneği üyesidir. Sahakyan, kısa bir süre önce Çin Halk Cumhuriyeti’nin geliştirdiği Yeni İpek Yolu projesinin (Tek Kuşak, Tek Yol) Ermenistan’a etkilerini konu alan “China’s Belt and Road Initiative and Armenia” adlı kitabını Ermenice ve Rusça dillerinde yayınlamıştır.

Dr. Mher Sahakyan’ın yeni kitabı

Dr. Ozan Örmeci: Sayın Dr. Mher Sahakyan, geçtiğimiz hafta Çin Halk Cumhuriyeti’nin Yeni İpek Yolu projesini konu alan ve Lanzhou Üniversitesi ile İstanbul Gedik Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği eğitici bir konferans için İstanbul’daydınız. “Tek Kuşak, Tek Yol” adıyla da bilinen ancak Türkiye kaynaklarında daha çok “Yeni İpek Yolu” projesi olarak adlandırılan bu girişiminin jeopolitik önemi hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Dr. Mher Sahakyan: Çin Halk Cumhuriyeti, bağımsız bir siyasi-ekonomik kutup olmaya çalışıyor. Bu, Çin’in bölgesel bir güçten jeopolitik bir güce dönüşümü demek; bu sayede Çin güvenliğini geliştirecek ve ekonomik gelişimini hızlandıracaktır. Bunları sağlamak için, Pekin, Yeni İpek Yolu projesini uygulamaktadır. Bu projenin “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” ve “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” şeklinde iki önemli bileşeni bulunmaktadır.

Denilebilir ki, bu proje sayesinde, Pekin, küresel arenadaki rolünü ve etkisini arttırmaktadır. Bu hipotez doğrultusunda en önemli kanıt, Çin’in Nisan 2019’da ikincisini düzenlediği Yeni İpek Yolu Forumu’na (BRI Forum-Kuşak ve Yol Uluslararası İşbirliği Forumu)  birçok önemli ülkenin devlet başkanı ve uluslararası örgüt liderlerinin katılmasıdır. Çin’in Avrasya kıtasına Yeni İpek Yolu projesiyle açılımı ve Avrasya Ekonomik Birliği ile Yeni İpek Yolu projesini uyumlulaştırma çabaları, Avrasya’daki siyasi ve ekonomik düzeni değiştirmektedir. Çin ve Avrasya arasındaki etkileşimle birlikte, Çin’in bu bölgedeki etkisi giderek artmaktadır.

Yeni İpek Yolu projesi haritası

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, siz bir Çin uzmanısınız. Çin Halk Cumhuriyeti’nin son birkaç on yılda hızla yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce zamanla Pekin’in büyük ekonomik gücü siyasi güce dönüşebilecek ve Çin tarzı yönetim modeli dünyada daha etkili olabilecek mi?

Dr. Mher Sahakyan: Çin’in 41 yıl önce ekonomisini Stalinist bir sistemden Çin’e özgü yarı-liberal ve yarı-kapitalist bir ekonomiye dönüştürmeye başladığı bir sır değildir. Bu sayede, Çin, kısa sürede 4 önemli modernleşme hedefini gerçekleştirmiş ve tarım, endüstri, savunma ve bilim ve teknolojide atılım yapmıştır. Bence bu başarının temelinde, Çin’in ar-ge faaliyetlerine büyük bütçe ayırması bulunmaktadır. Bu sayede, Çin ekonomisi ve Çin üniversiteleri gelişmektedir. Elbette ekonomik güç zamanla siyasi güce de dönüşecektir; bunun etkilerini daha şimdiden Orta Asya, Doğu Avrupa ve Güneydoğu Asya’da görmek mümkündür. Rusların söylediği gibi; “Parayı veren, müziği seçer”. Çin, genç bir süpergüçtür; kendisine özgü bir davranış şekli bulunmaktadır ve etkisini ekonomi yoluyla ve bilhassa Yeni İpek Yolu projesiyle yaymaktadır.

Dr. Mher Sahakyan bir konferans sırasında

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, Ermeni bir akademisyen olarak Güney Kafkasya’daki siyasi ortamı nasıl değerlendirirsiniz?

Dr. Mher Sahakyan: Bence Güney Kafkasya’daki statüko, burada yaşayan sıradan insanları memnun etmeyecek durumdadır. Çinlilerin söyledikleri gibi; “Değerlendirilmeye alınacak çıkarlar herkesin yararına olmalıdır”. İhtiyacımız olan şey, bölge halkları arasında diyalog, hoşgörü ve barış girişimleridir. Bölge ülkeleri gerçekten ekonomilerini geliştirmek istiyorlarsa, bu, ancak barış yoluyla olabilir. Bölgedeki siyasal sorunların azalması, dış müdahaleleri de etkisiz kılacaktır.

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, Türk hükümeti birkaç sene önce önemli bir risk alarak Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmek için bu ülke hükümetiyle bir protokol imzalamıştı. Ancak her iki ülkede de halklardan gelen tepkiler üzerine daha sonra bu protokoller rafa kaldırıldı. Siz, Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Dr. Mher Sahakyan: Elbette birçok sorunumuz var; ancak aynı dünya ve bölgede yaşadığımız için, birçok ortak özelliğimiz ve çıkarlarımız da mevcut. Şimdiki olumsuz durumdan kurtulmak için, iki taraf önkoşul olmadan doğrudan müzakerelere başlamalıdır. Ayrıca iki taraf, ikili ilişkilerini üçüncü tarafların esir almasını önlemelidirler. Bu konuda en iyi başlangıç, ekonomik ilişkilerin yeniden başlamasıdır. Aslına bakılırsa, zaten iki ülke halkları arasında ticari ilişkiler devam etmektedir; ancak bu şekilde her iki ülkenin işadamları da gereksiz masraf yapmaktadırlar. Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan uçuşlar da bulunmaktadır. Ermeni vatandaşları için Türkiye vizesi, Türk vatandaşları için de Ermenistan vizesi almak gayet kolaydır. Yani kapalı sınırlar, öyle 30 yıl öncesinde olduğu gibi bir anlam ifade etmemektedir. Hatta dijitalleşme ve sosyal ağlar devrinde, insanlar birbirleriyle sınırları geçmeden de görüşebilirler. Dolayısıyla, şu an için kapalı olan sınırlar, sadece kendi çıkarları için Türkiye ile Ermenistan’ın arasını bozmak isteyen ülkelerin lehine bir durumdur. Gelecekte umuyorum barış içerisinde bir arada yaşamayı başarabilir ve çocuklarımızın barış ve uyum içerisinde yaşamasını sağlayabiliriz.

Dr. Ozan Örmeci: Sayın Sahakyan, bu söyleşi için size teşekkür ediyoruz. Umarız sizi ilerleyen günlerde yeni konferanslar için tekrar Türkiye’de görürüz.

Dr. Mher Sahakyan: Dr. Ozan Örmeci, ben de size bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Umuyorum sizi ve meslektaşlarınızı Ermenistan’da bir konferans vesilesiyle ağırlayabiliriz. İletişim ve işbirliğini güçlendirelim. Ayrıca İstanbul Gedik Üniversitesi’ne davet için teşekkür ederim.

Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 07.08.2019

6 Ağustos 2019 Salı

WRI-Aqueduct Dünya Susuzluk Riski Atlası


World Resources Institute (WRI)[1], James Gustave Speth liderliğinde MacArthur Foundation (MacArthur Vakfı) tarafından 1982 yılında kurulan ve birçok farklı ülkede (ABD, Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya) ofisleri bulunan önemli bir sivil toplum kuruluşudur. Kuruluş, ana misyonunu; “dünyayı ve çevreyi gelecek nesiller adına korumak” olarak belirlemiştir. Bu doğrultuda, WRI, faaliyetlerini 7 ana başlıkta (iklim, enerji, gıda, ormanlar, su, sürdürülebilir şehirler ve okyanuslar) toplamıştır. Derneğin en dikkat çeken ve faydalı çalışmalarından birisi de, susuzluk riski olan ülkeleri sıraladığı “Aqueduct Susuzluk Riski Atlası”dır (Aqueduct Water Risk Atlas).[2] Bu yazıda, kuruluşun 2019 tarihli “Aqueduct Susuzluk Riski Atlası” bulguları özetlenecektir.


WRI logosu

WRI-Aqueduct Susuzluk Riski Atlası’nın 2019 verileri ve bu veriler doğrultusunda oluşturulan harita incelendiğinde; öncelikle susuzluk riskinin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta ve Güneybatı/Güney Asya bölgelerinde yoğunlaştığı görülüyor. Hemen hemen her kıtada susuzluk riski olan bazı ülkeler olmasına karşın, Avrupa ve Kuzey Amerika kıtalarının bu açıdan daha güvende olduğu anlaşılıyor. Listede riskli ülkeler arasında birinci sırayı Katar alıyor. Katar’ı, eşit derecede risk puanıyla Lübnan ve İsrail gibi diğer bazı Ortadoğu ülkeleri takip ediyor. İran İslam Cumhuriyeti ve Ürdün’le birlikte, ilk 5 sıranın tamamı Ortadoğu ülkelerinden oluşuyor. 6. sırayı bir Kuzey Afrika ülkesi olan Libya alırken, 7. sırada Kuveyt ve 8. sırada Suudi Arabistan gibi yine iki Ortadoğu ülkesi yer alıyorlar. 9. sırada Afrika kıtasındaki Eritre yer alırken, 10. sırayı Ortadoğu’dan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) alıyor. Listenin 11. sırasında küçük bir Avrupa ülkesi olan San Marino, 12. sırasında Ortadoğu’dan Bahreyn, 13. sırasında Güney Asya bölgesinden Hindistan, 14. sırada yine Güney Asya bölgesinden Pakistan, 15. sırada Ortadoğu’dan Umman, 16. sırada Orta Asya’dan Türkmenistan, 17. sırada Afrika kıtasından Botsvana (Botswana), 18. sırada Güney Amerika kıtasından Şili, 19. sırada Ortadoğu’dan Yemen ve 20. sırada AB üyesi bir Doğu Akdeniz ülkesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti (Türkiye’nin tanıdığı adıyla Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) yer alıyor. 21. ve 22. sıralarda Andorra ve Belçika gibi 2 Avrupa ülkesi bulunurken, 23. sırada Kuzey Afrika’dan Fas, 24. sırada Kuzey Amerika kıtasından Meksika, 25. sırada Orta Asya bölgesinden Özbekistan, 26. sırada yine Avrupa’dan Yunanistan, 27. sırada Orta Asya’dan Afganistan, 28. sırada Avrupa’dan İspanya, 29. sırada Kuzey Afrika bölgesinden Cezayir ve 30. sırada yine Kuzey Afrika bölgesinden Tunus yer alıyor. Listede 31. sırada Suriye, 32. sırada ise Türkiye var.

“Aqueduct Susuzluk Riski Atlası”nda, özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta ve Güneybatı Asya bölgelerinde susuzluk riski olduğu anlaşılıyor

Bu verilerin bir analizini yapmak gerekirse; kuşkusuz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde susuzluk sorununun ilerleyen yıllarda nüfus artışı ve iklim değişikliği (kuraklık) gibi nedenlerle daha da ciddi bir mesele haline gelebileceği anlaşılıyor. Bu bağlamda, bilhassa Körfez ülkeleri, İsrail, İran İslam Cumhuriyeti, Libya ve Eritre gibi ülkelerin susuzluk konusunda şimdiden planlama yapmaları gerektiği ortaya çıkıyor. Listede 13. ve 14. sıralarda yer alan Hindistan ve Pakistan ise, büyük nüfuslara ev sahipliği yapan ülkeler olarak (bilhassa Hindistan) bu konuda en çok efor sarf etmesi gereken ülkeler olarak dikkat çekiyorlar. Türkiye nispeten daha iyi durumda olmasına karşın, ülkemizin de gelecekte su sıkıntısı gibi bir gündeminin olabileceği aşikâr. Dolayısıyla, bu konuda Türkiye’nin de risk oluşmadan planlama ve iyileştirme çabalarına yönelmesi faydalı olabilir.

Sonuç olarak, WRI-Aqueduct Susuzluk Riski Atlası’nın en önemli mesajları; su kaynaklarının gelecekte petrol ve doğalgaz kaynakları kadar önemli olacağı, bu nedenle ciddi siyasal gelişmelerin (hatta belki de savaşların) yaşanabileceği, bu nedenle de doğayı ve temiz su kaynaklarını korumak konusunda çok dikkatli ve özenli olmamız gerektiğidir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; https://www.wri.org/.
[2] Bakınız; https://www.wri.org/aqueduct.

CFR Paneli: 'ABD'nin Ortadoğu Politikası'


ABD merkezli tanınmış düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi-CFR), 26 Temmuz 2019 tarihinde "U.S. Involvement in the Middle East" (ABD'nin Ortadoğu Politikası) başlıklı bir panel düzenlemiştir. Foreign Affairs dergisi yazarı Trudy S. Rubin'in moderatörlüğünü yaptığı panele, konuşmacı olarak; CFR mensubu ve son dönemin tanınmış Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarından Steven A. Cook, Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları öğretim üyesi Bernard A. Haykel ve Columbia Üniversitesi öğretim üyesi ve RAND Corporation düşünce kuruluşu uzmanı Siyaset Bilimci Ariane M. Tabatabai katılmışlardır. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecektir.

Panel kaydı

Panelin ilk konuşmacısı olan Ariane M. Tabatabai, öncelikle, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik son dönemde geliştirdiği politikanın net bir hedefi olduğunu söylemekte ve bu hedefi; "İran'ın bölgesel sorunlara yönelik yaklaşımını değiştirmek" olarak ifade etmektedir. ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo'nun bu hedefi geçtiğimiz yıl içerisinde 12 maddelik somut bir paket halinde açıkladığını da hatırlatan Tabatabai, bu paket içerisinde; İran nükleer programı, İran'ın balistik füze programı, terörist hareketlere verilen destek ve bölgesel müdahaleler gibi unsurların bulunduğunu belirtmektedir. Ancak İran'la müzakere masasına oturmadan bu gibi önemli konularda Tahran'ı ikna etmediğinin kolay olmadığını kaydeden konuşmacı, sadece İran nükleer programı konusunda bile, bu ülkeyle -2012-2015 döneminde- 3 yıl gibi uzun bir süre müzakere edildiğini anımsatmaktadır. Müzakere dışında ikinci seçeneğin rejimi çökertmek olduğunu belirten Tabatabai, mevcut ABD yönetimi içerisinde bu görüşe yatkın kişilerin de olduğunu söylemektedir. Daha sonra müzakere seçeneğini değerlendiren Amerikalı uzman, İran'ı önceki ABD yönetiminin yaptığı gibi müzakere masasına çekebilmek için; P5+1 gibi etkin ve çok taraflı bir platform oluşturulması, beklentilerin yönetilmesi (karşı tarafta İran Dini Lideri Ayetullah Hamaney ile ABD Başkanı'nın görüşmesi gibi beklentilerin oluşturulmaması) ve hedeflerin net olarak belirlenmesi gibi konular üzerinde durmaktadır. Son olarak, zamanlamanın da bu konuda kritik derece önemli olduğunu vurgulayan konuşmacı, müzakerelerin çerçevesinin doğru şekilde çizilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Barack Obama’nın Başkanlığı döneminde geçerli olan bu unsurların şimdilerde mevcut olmadığını kabul eden Tabatabai, öncelikle Washington’dan İran konusunda gelen mesajların net olmadığını belirtmektedir. Bu konuda farklı zamanlarda yapılan “müzakere” ve “savaş” mesajlarının akıl karıştırıcı olduğunu ifade eden konuşmacı, Tahran’da da bu konunun böyle algılandığını düşünmektedir. İkinci olarak, uzman konuşmacı, günümüzde, ABD’nin Avrupa ülkeleriyle sorunlu ilişkilerinin de etkisiyle İran konusunda etkin ve çok taraflı bir platform oluşturmanın kolay olmadığını vurgulamaktadır. Avrupa ülkelerinin İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) mevcut haliyle memnun olduklarını, ancak ABD’nin bu durumdan hoşnut olmadığı için anlaşmadan çekildiğini hatırlatan Tabatabai, hedefler konusunda ABD ve Avrupa ülkeleri arasında aslında bir uyum olmasına karşın, bunlara ulaşmak konusunda izlenen politikaların uyumsuz olduğunu ifade etmektedir. Son olarak, önceki döneme kıyasla bu yeni dönemde zamanlama açısından da farklılıklar olduğunu; zira Obama yönetiminin anlaşmayı ikinci döneminde -4 yıllık bir tecrübe sonrasında- müzakere ederek 2015 yılında yapmayı başarabildiğini, ancak Trump yönetiminin henüz 2,5 yıllık deneyiminin olduğunu ve ikinci 4 yıl için işbaşı yapacağının da henüz garanti olmadığını vurgulamaktadır. Herşeye rağmen, ilerleyen aylarda İran’ın ABD ile müzakere masasına oturmak zorunda kalabileceğini; zira statükonun Tahran için sürdürülemez olduğunu kaydeden konuşmacı, ancak Trump yönetiminin İran’ın neredeyse tüm siyasal elitini yaptırımlara uğratması nedeniyle (son olarak Dini Lider Ali Hamaney ve Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de yaptırıma uğramıştır), bu ülkede ABD ile yeniden müzakere masasına oturmayı savunmanın çok zor hale geldiğini ifade etmektedir. Bu süreçte özellikle İran’ın Batı’ya açılan yüzü olarak bilinen ve JCPOA müzakerelerini İran adına yöneten Muhammed Cevad Zarif’in çok zor duruma düşürüldüğünü kaydeden Tabatabai, bu nedenle son dönemde İran’da Batı ile ilişkileri koparma yanlısı radikallerin elinin güçlendiğini düşünmektedir. Ayrıca İran’da rejimin halkı hoşnut edememesine karşın bir alternatifinin de olmadığını belirten Amerikalı konuşmacı, Arap Baharı sonrasında Suriye’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada işlerin iyiye gitmediğini ve neredeyse her ülkede sorunlar olduğunu vurgulamakta ve bunun da İran halkı ve rejimi için -reformlar yapmak ve Batı ile bütünleşmek konusunda- cesaret kırıcı olduğunun altını çizmektedir. Arap Baharı sonrasında bölgede İran’a örnek olabilecek başarılı bir reform/dönüşüm hikâyesinin de kalmadığını vurgulayan Ariane M. Tabatabai, bu nedenle İran’dan demokratik reformlar beklemenin gerçekçi olmadığını; fakat tüm yaptırımlara rağmen rejimin çökme ihtimalinin de bulunmadığını düşündüğünü sözlerine eklemektedir.

Panelin ikinci konuşmacısı olan Bernard A. Haykel, uzmanlığı olan Suudi Arabistan konusuna geçmeden önce, İran halkının çok milliyetçi yapıda olduğunu, bu nedenle rejimi sevmeseler bile destekleyebildiklerini ve ayrıca İran’daki rejimin işbaşı yaptığı 1979’dan günümüze kadar halkın yaşam standartları konusunda iyileşme yapmayı başardığını vurgulamaktadır. Daha sonra Suudi Arabistan ve Veliaht Prens Muhammed bin Salman konusuna odaklanan Haykel, Prens Muhammed’in ABD’ye İran konusundaki olumsuz düşüncelerini aktarmayı fazlasıyla başardığını; ancak ABD’nin bölgesel politikalarına yön verebilecek bir nüfuza da henüz sahip olmadığını söylemektedir. Riyad’ın Tahran’daki rejimi ilk kurulduğu günden bu yana kendisine düşman ve jeopolitik açıdan da rakip olarak gördüğünü belirten Amerikalı akademisyen, bunun nedeninin de, İranlı radikal Şii unsurların 3 önemli devrimci sloganının “ABD’ye ölüm”, “İsrail’e ölüm” ve “Suud hanedanına ölüm” olmasından da anlaşılabileceği üzere, İran rejiminin Suudi Arabistan’a yönelik hasmane tutumu olduğunu söylemektedir. İki ülke arasındaki jeopolitik mücadelenin Yemen’de halen devam ettiğini hatırlatan konuşmacı, Suudi Arabistan rejiminin -İsrail’e benzer şekilde- ABD’nin İran’ın nükleer tesislerini vurmasından/bombalamasından veya İran donanmasını yok etmesinden memnun olacağını iddia etmektedir. Ancak iki taraftan birince yapılabilecek büyük bir yanlış hesaplama olmadığı sürece böyle bir olayın yaşanmasına ihtimal vermediğini belirten Haykel, böyle bir olay yaşanması durumunda ise, bunun en başta İran, daha sonra da bölge ülkeleri ve ABD için felaket olacağını da sözlerine eklemektedir. Daha sonra şahsen de görüştüğü Veliaht Prens Muhammed bin Salman hakkındaki görüşleri sorulan Bernard A. Haykel, öncelikle ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin 1945’ten günümüze değin "stratejik" hüviyette olduğunu belirtmektedir. Bu stratejik ilişkilerin temellerinin; Suudi Arabistan’ın -1973 OPEC krizi haricinde- petrolü hiçbir zaman siyasi/diplomatik bir silah olarak kullanmaması (ki konuşmacı, Irak veya İran’ın böyle bir gücü olsa bunu yapacaklarını düşünmektedir) ve Suudi Arabistan’la ABD’nin Soğuk Savaş döneminde birlikte komünist/sosyalist hareketlere karşı mücadele vermeleri olduğunu açıklayan konuşmacı, ancak bu dönemin beklenmedik bir sonucunun da küresel cihatçı akımların ortaya çıkması olduğunu belirtmektedir. Günümüzde de bu koşulların mevcut olduğunu; yani Suudi Arabistan’ın piyasalar açısından güvenilir bir petrol üreticisi olmaya devam ettiğini ve ABD ile Suudi Arabistan’ın küresel cihatçı gruplara karşı birlikte mücadele verdiklerini iddia eden Haykel, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın bu denklemi çok iyi anladığını ve bunu bozmayacağını düşündüğünü söylemektedir. Buna karşın, Prens Muhammed’in önceki Suudi yönetimleri/yöneticilerine kıyasla daha ihtiraslı bir reformist olduğunu düşünen Amerikalı uzman, genç Prens’in ülkesini siyasal ve sosyoekonomik açıdan değiştirmek/dönüştürmek istediğini, meşruiyet kaynağı olarak İslamcılık yerine milliyetçi popülizme yöneldiğini, ülke ekonomisini sadece petrol gelirlerine bağımlı kalınmaması için çeşitlendirmek istediğini ve ülkesini bir bölgesel güce dönüştürmek konusunda kararlı adımlar attığını söylemektedir. Prens Muhammed’in İslamcılık’tan uzaklaşmasını ABD adına olumlu bir gelişme olarak yorumlayan Haykel, ayrıca Suudi Arabistan’ın artık devlet düzeyinde radikal Selefi hareketlere destek vermediğini; ancak bireysel düzeyde zengin Suudi işadamlarının radikal gruplara kaynak aktarmaya devam edebildiklerini vurgulamaktadır. Son olarak, reformist kimliğiyle ön plana çıkan Muhammed bin Salman’ın baskıcı şekilde davranmasının kendisine zarar verdiğini düşünen Haykel, Cemal Kaşıkçı cinayeti gibi muhalifleri yok etmeye yönelik girişimlerin bir güç değil, zayıflık göstergesi olduğunu iddia etmektedir.

Panelin üçüncü konuşmacısı olan Steven Cook ise, uzmanı olduğu Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye politikası konularına odaklanmaktadır. Cook, ilk olarak, daha 10 yıl öncesinde iyi bir Amerikan müttefiki ve "stratejik ortak" olarak algılanan Türkiye'nin şimdilerde NATO ve Batı dünyasında -kağıt üzerinde hâlâ müttefik olmasına karşın- bu şekilde algılanmadığını söylemektedir. Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi aldığını ve bunun hem Türkiye'ye yönelik bazı yaptırımlara, hem de Türkiye'nin ortak üreticisi olduğu F-35 programından çıkarılmasına yol açacağını vurgulayan Amerikalı konuşmacı, Türk-Amerikan ilişkilerinde uzun bir listeyi dolduracak kadar çok sorun olduğunu söylemektedir. Cook, ayrıca, Soğuk Savaş döneminde Washington ile Ankara'nın çıkarlarının -Sovyet tehdidi nedeniyle- örtüştüğünü, ancak günümüzde, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden yaklaşık 30 yıl kadar sonra, iki ülkenin ortak stratejik hedefler geliştirmek konusunda zorlandıklarını vurgulamaktadır. İki ülkenin, bu zorlukları aşmak için, yakın geçmişte; Türkiye'nin Orta Asya ve Türk Dünyası'na "model ülke" olması, ABD-İsrail-Türkiye üçlüsünün Doğu Akdeniz'de güvenlik işbirliğine yönelmesi ve Türkiye'nin İsrail-Filistin Sorunu'nda arabulucu olması gibi farklı yaklaşımları denediklerini hatırlatan Amerikalı konuşmacı, son olarak Arap Baharı sürecinde Ankara'nın İslam dünyasına "model ülke" olmasının denendiğini, ancak Türkiye'nin demokrasiden uzaklaşarak giderek daha otoriter bir ülke olması nedeniyle bunun da gerçekleşemediğinin altını çizmektedir. S-400 konusu dışında ABD'nin -Türkiye'nin terörist olarak gördüğü- PYD/YPG gibi Suriyeli Kürt gruplara destek vermesinin de ikili ilişkilerde ciddi bir sorun haline geldiğini belirten Amerikalı konuşmacı, bunlara ek olarak bir de ABD'de yaşayan ve Türk hükümetinin 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden sorumlu tuttuğu İslami cemaat lideri Fethullah Gülen'in durumunun Türk-Amerikan ilişkilerindeki en önemli güncel mesele olduğunu vurgulamaktadır. İran'ın Birleşmiş Milletler yaptırımlarına uğradığı dönemde Ankara'nın Tahran'a yaptırımları delmesi konusunda yardım etmesini ve Türkiye'deki ABD Dış İşleri çalışanlarının ve rahip Andrew Brunson gibi bazı Amerikan vatandaşlarının tutuklanmasını da ikili ilişkilerdeki olumsuz gelişmeler arasında sayan Steven Cook, bu nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin "stratejik müttefiklik" perspektifinden uzaklaştığını düşünmektedir. Cook, buna karşın, 23 Haziran 2019'da tekrar edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini anamuhalefet partisi CHP'nin adayı Ekrem İmamoğlu'nun açık farkla kazanmasının Türkiye demokrasisi adına umut verici bir gelişme olduğunu söylemektedir. Ancak bu gelişmeye rağmen, Türkiye'de normal siyasal takvimde 4 yıl süreyle herhangi bir seçim yapılmayacağını ve bu nedenle de radikal bir değişiklik yaşanmasını beklemediğini belirten Cook, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti'nin bu süreçte yeniden toparlanabileceklerini ima etmektedir.

Panelin bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; tüm konuşmacılar tarafından önemli mesajların verildiğini, ancak özellikle Türkiye konusunda biraz daha dengeli değerlendirmelere ihtiyaç duyulduğunu söylemek mümkündür. Zira Türkiye demokrasisine yönelik eleştiriler tamamen haksız olmamakla birlikte, 15 Temmuz'da çok ciddi bir darbe girişiminin yaşandığı ve bunun demokratik yaşamı felce uğrattığı, ABD'nin -Türkiye Rusya'dan S-400 almaya karar vermeden önce- Patriot hava savunma sistemini Türkiye'ye satmak istemediği ve Suriye'deki PYD/YPG unsurlarının ABD'nin bizzat kendisinin de terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile organik bağlarının bulunduğu gibi hususlar hiç belirtilmemiş ve Türkiye'nin argümanları nesnel bir şekilde dile getirilmemiştir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Interview with Dr. Mher Sahakyan


Dr. Mher Sahakyan is focusing his research on International Security issues and China’s foreign policy. He completed his PhD at Nanjing University in China. Dr. Sahakyan is currently heading the “China-Eurasia” Council for Political and Strategic Research Foundation. He is a member of British Association of Chinese Studies. Recently he has published "China’s Belt and Road Initiative and Armenia" book in Armenian and Russian languages.

Dr. Mher Sahakyan's new book on China’s Belt and Road Initiative and Armenia

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, you were in Turkey last week for an informative conference on China’s Belt and Road Initiative (BRI) organized by Istanbul Gedik University and Lanzhou University. Could you please elaborate your views on the geopolitical significance of BRI?

Dr. Mher Sahakyan:  The Chinese side is trying to become an independent politico-economic pole in the world. This means that China will try to transform from a regional power into a geopolitical power, which will give it opportunities to strengthen its security and stimulate economic development. For successful implementation of this roadmap, which will bring economic development and improvement to national security, China is trying to use the BRI initiative, which consists of the Silk Road Economic Belt and the 21st Century Maritime Silk Road.

It can be argued that by implementing its BRI, China is, step by step, strengthening its role on the global arena and increasing its influence. The main argument for this hypothesis is the second BRI Forum, which took place in April 2019, during which Beijing became the main stage for international relations, as heads of many states and international organizations were present there. China’s pivot towards Eurasian continent with its Belt and Road initiative as well as harmonization perspectives of Eurasian Economic Union and Belt and Road Initiatives are changing modern Eurasian economics and political order. Along with the growing exchanges between China and Eurasia, China’s influence in Contemporary Eurasian mainland is continuously increasing.

BRI map

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, you are expert on China. How do you explain the rise of China in the last few decades? Do you think this economy-based rise will eventually lead to political consequences and Chinese model of governance will be more influential in the world?

Dr. Mher Sahakyan: It is not a secret that 41 years ago China started to implement reforms, which transferred its economy from Stalinist style to modern semi-liberal, semi-capitalist style economy with Chinese characteristics. In this relatively short time, Chinese side succeeded in implementing the so called “The Four modernization goals” and successfully developed agriculture, industry, defense, science and technology. I do believe that one of the main reasons of China’s success is that that this country spends huge amount of money on research and development, already several decades it connects the results of science with economy, as a result, this policy is strengthening Chinese economy and Chinese universities. Yes, sure, economic influence in different regions will give it also political influence, and we see this kind of developments already in Central Asia, Eastern Europe, South Eastern Asia etc. As Russian saying goes, “Who pays money, consequently he/she orders music.” China is a young superpower, which has its own way of behavior and it mostly spreads its influence through economy and nowadays the Belt and Road Initiative is the main tool for it.

Dr. Mher Sahakyan during a conference

Dr. Ozan Örmeci: Dr. Sahakyan, as an Armenian academic, how do you assess current tensions in the South Caucasia?

Dr. Mher Sahakyan: I strongly believe that, the current situation in South Caucasus cannot satisfy normal people who live in this region. As Chinese saying goes, “The interests to be considered should be the interests of all.” What we need it is dialogue among nations, tolerance and peace-building. If different regional states really want to develop their economy, it can be done only in peace. Less problems in the region will also bring less interference from the outside.

Dr. Ozan Örmeci: Turkey’s current government took high risks few years ago and signed a protocol with Armenia for the normalization of bilateral relations. However, no improvement could be achieved afterwards due to reactions coming from people in both countries. How do you see the future of Turkish-Armenian relations?

Dr. Mher Sahakyan: Yes, we have many problems, but we have many common things and interests as well, as we live in the same region and in the same world. So, improving the current not satisfactory situation can be done only, if two sides start direct negotiations without any preconditions. It is also worth mentioning that two sides must improve and develop their relations without letting the other (third) parts to impose their own will and take hostage Turkish-Armenian relations. The best beginning can stand the restart of direct economic relations. Actually, this kind of activities exist among the representatives of the two nations; they trade with each other now as well, but they do it through the territory or documents of the other countries, for which Turkish and Armenian businessmen lose money. Now we have also direct flights and it is very easy for Turkish citizens to get Armenian visa and for Armenian citizens to get Turkish visa… So, closed border is not making such a big effect as it was 30 years ago. In the era of digitalization and social networks, people can interact with each other without even passing borders. Closed borders provide only some kind of influence and leverage to other countries which tries to play on current bad relations between Turkey and Armenia for their own benefit. In the future, I hope to see peaceful coexistence in our region, where we and our children can live in peace and harmony and it is possible.

Dr. Ozan Örmeci: Thank you for this interview. Hope to see you again in Turkey for new conferences.

Dr. Mher Sahakyan: Dear Dr. Ozan Örmeci, it was my honor and thank you for the very interesting discussion. I hope to see you and other Turkish colleagues in Armenia as well. Let’s keep contact and strengthen cooperation as well. Thanks go to Istanbul Gedik University for the invitation.

Date: 06.08.2019