26 Eylül 2016 Pazartesi

George Friedman'a Göre 2050 Yılında Türkiye


Amerikalı stratejist ve jeopolitika uzmanı George Friedman (1949-)[1], son yıllarda, 1996 yılında Austin-Teksas’ta kurduğu Stratfor adlı özel istihbarat ve düşünce kuruluşuyla adından söz ettirmiş (2015 yılında kuruluşun Başkanlığını Dave Sikora’ya bırakmış ve artık yalnızca analist olarak çalışmaktadır) ve dünya siyasetinin geleceğine dair öngörüler içeren çeşitli yayınlar yapmıştır. Bu yayınlardan en önemlisi, Friedman’ın 2009 yılında yayınladığı The Next 100 Years: A Forecast for the 21st Century adlı kitaptır.[2] 253 sayfalık bu kitapta, Friedman, dünya siyasetinin ve dünyadaki farklı ülkelerin 21. yüzyıldaki gelecekleri hakkında iddialı tahminlerde bulunmasıyla dikkat çekmiş ve 2015 yılında eseri Pegasus Yayınevi tarafından Gelecek Yüz Yıl adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir.[3] Bu kitabın Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı okurlar açısından en dikkat çekici özelliği ise, kuşkusuz Türkiye’nin 2050 yılında bölgesinde nasıl bir ülke olacağına dair yapılan projeksiyondur.

The Next 100 Years kitap kapağı

Friedman, öncelikle Türkiye’nin güncel durumunu saptamakta ve bölgenin bu en modern ve büyük ekonomisinin, Avrupa, Orta Doğu ve Rusya arasında çok önemli bir jeopolitik konumda olduğunu belirtmektedir.[4] Amerika Birleşik Devletleri’ni merkeze alarak bu ülke yararına stratejiler geliştiren Friedman’a göre, Türkiye’nin Amerikan çıkarlarına aykırı bir duruşu yoktur ve bu nedenle bu büyük ülke tarafından asla tehdit olarak algılanamaz. Bu nedenle, gelişen ekonomisiyle, Türkiye'nin yakın bir gelecekte bölgesinin en önemli güç merkezi olarak ortaya çıkması olası ve hatta güçlü bir ihtimaldir.

Bu girişin ardından tarihi değerlendirmelere başlayan Friedman’a göre, daha 100 yıl önce Birinci Dünya Savaşı’na girerken koca bir imparatorluk (Osmanlı İmparatorluğu) olan Türkiye, yüzyıllar boyunca Akdeniz, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Avrupa ve Kafkasya’ya hükmetmeyi başarabilmiş önemli bir dünya gücüdür.[5] İmparatorluğun çökmesi ve Cumhuriyet’in ilanıyla zorunlu olarak küçülmeye giden Türk Devleti, yeni sisteminde ordunun kontrolünde modern ve laik bir toplum yaratmış ve son yıllarda yükselen İslamcı harekete karşın, bölgesindeki en ileri ekonomi olmayı başarmıştır.

George Friedman’a göre 2050 yılında Türkiye’nin etki alanı haritası[6]

Friedman'ın Türkiye analizinin en dikkat çekici ve tartışma yaratan bölümü ise, bu ülkenin 2050 yılında ulaşacağı etki alanı hakkında yayınladığı haritadır. Tartışma yaratan yeni Türkiye haritasına dair vurgulanması gereken en önemli husus; bazı Türk basın-yayın organlarından belirtildiği şekilde bunun Türkiye’nin coğrafi genişlemesini yansıtan bir siyasi harita değil, etki alanını (sphere of influence) saptayan bir harita olmasıdır. Yani yazar, Türkiye’nin topraklarını genişletmesinden ziyade, haritada belirtilen coğrafyalarda/ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel olarak en güçlü aktör haline geleceğini düşünmektedir. Harita incelendiğinde, 2050 yılında Türkiye’nin Kuzey Afrika’da Mısır ve Libya’yı kapsayan ve Tunus’a kadar uzanan bir bölgede etkili olacağı görülmektedir. Türkiye’nin en çok atılım yapacağı ve siyasi, ekonomik ve kültürel olarak dominant hale geleceği coğrafya ise Orta Doğu’dur. Friedman’a göre, Türkiye, 2050 yılında tüm Arap yarımadası ile birlikte Suriye ve Irak’ı etkinlik havzası haline getirecektir. İsrail ve İran İslam Cumhuriyeti dışında tüm ülkeler, Türkiye’nin siyasi nüfuzu altında kalacaklar ve bunu kabul edeceklerdir. Balkanlar’da ise, yazara göre sadece Bosna Hersek ve Arnavutluk Türkiye’nin etkin olduğu ülkeler olarak kalacaktır. Kafkasya’daysa, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Rusya’nın güneydoğu bölgesi, Kırım, Kazakistan ve Türkmenistan’ın batı bölgeleri 2050 yılında Türkiye’nin etki alanında kabul edilmektedir.

Bu haritaya birçok açıdan eleştiriler getirilebilir. Öncelikle, bu haritanın ve genel olarak kitap ve vizyonun Friedman tarafından 2000’li yılların başında geliştirildiğini hatırlamak gerekir. Bu dönem, Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarının (2002-) Avrupa Birliği’ne uyum/tam üyelik için kapsamlı reformlar gerçekleştirdiği, İslamcılık ve laikliği bir potada eritmeyi başardığı ve aşırı akımlara set çektiği bir dönemdir. Bu yıllarda, Türkiye’ye yönelik olarak dünya kamuoyunda büyük bir sempati oluşmuş ve Türk dış politikasında sorunsuz bir dönem yaşanmıştır. Oysa bu dönem, 2009’dan başlayarak hızla bozulmuştur; Türk dış politikası Arap Baharı sürecinde bazı zorluklarla yüzleşmiş, içeride de AK Parti’nin reformist ve laik demokratik nitelikleri, güçlenen otoriterlik ve İslamcılık eğilimleri nedeniyle gölgelenmiştir. Bu nedenle, Türkiye’nin “model ülke” kimliği tehlikeye girmeye başlamış ve özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik yabancı basında sert eleştiriler gündeme getirilmiştir. 

Bunların dışında, Kuzey Afrika’da Türkiye’nin etkinlik performansı Arap Baharı sürecinde radikal İslamcı grupların ortaya çıkışı ve laik otoriter modelin Mısır’da General Sisi ile yeniden başarı kazanmasıyla azalmış; Mısır ve Libya ile Türkiye’nin bağları hızla zayıflamıştır. Bu bölgelerde Türkiye’nin yeniden etkili olması, -en azından kısa vadede- zor gözükmektedir. Lakin elbette, 2050 yılına kadar pek çok şey değişebilir.

Orta Doğu bağlamında Friedman’ın öngörüleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Arap dünyasındaki popülaritesi nedeniyle makul görünse de, Türkiye’nin siyasal liderliği konusunda Arap dünyasında muhalif sesler de son derece güçlüdür. Yine Körfez bölgesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ın çok etkin olması, Türkiye’nin baskın bir aktör olması konusunda engellerdir. Suriye ile yaşanan siyasal gerginlik ve hatta kısmi savaş durumu da, Arap dünyasının daha küçük bir bölümünde de olsa Türkiye’yi olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin etki alanı şimdilik Sünni Arap dünyasıyla sınırlı kalacak gibi gözükmektedir. Bu bölgedeki Kürtlerin geleceği ve Kürtlerle Türkiye’nin ilişkileri de önemli bir muammadır.

Yazar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da Türkiye’nin gücünü (İslamcılığın gücünü tek etken olarak görmesi sebebiyle) abartırken, kanımca Balkanlar’da da Türkiye’nin gücünü eksik göstermektedir. Zira Türkiye, haritada etki alanı içerisinde gösterilen Bosna Hersek ve Arnavutluk dışında, Kosova ve Makedonya ülkelerde de hâlihazırda çok etkin durumdadır. Bunların dışında, Türkiye’nin ekonomik olarak Sırbistan ve Yunanistan gibi ülkeler üzerinde de daha fazla güç sahibi olma potansiyeli vardır.

Kafkasya bağlamındaki değerlendirme de tartışmaya açıktır. Türkiye, bu kitabın yayınlanmasının hemen ardından Ermenistan’la bir normalleşme süreci denemiş; ama bu süreç Ermenistan'ın tavırları nedeniyle başarısız olmuş ve dahası, Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaybetme riskiyle karşılaşmasına neden olmuştur. Yazarın Azerbaycan ve Gürcistan tespitleri, son dönemdeki enerji ve ulaşım projeleri de hesaba katılırsa, gayet makul ve yerindedir. Lakin Ermenistan’la normalleşme, yakın bir gelecekte asla mümkün olamaz. Bu ülke, çok büyük bir ihtimalle daima Rusya’nın kontrolü altında kalacak ve Batı dünyasından da hızla uzaklaşacaktır. Kırım, bilindiği üzere 2014 yılında Rusya’ya katılmış ve Türkiye’nin buradaki etkinliği bir anda sıfırlanmıştır. Dolayısıyla, Kırım ve Ukrayna’nın doğusu ve güneydoğusunda da Türkiye’nin Rusya karşısında varlık gösterebilmesi çok zordur. Hazar bölgesi ise, her ne kadar tarihsel olarak Hazar bir Türk gölü olsa da, daha çok İran ve Rusya ile bölge ülkeleri arasında güç mücadelesi yapılan bir coğrafyadır. Bölgede en güçlü aktör Rusya’dır ve Türkmenistan, Kazakistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde Rusya’nın gücü Türkiye’den az değildir. Bu doğrultuda, Azerbaycan’ın orta ve uzun vadede Türkiye’ye daha yakın hale gelmesi olası gözükürken, Kazakistan ve Türkmenistan’ın Rusya’dan kopması ise bence mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Kafkasya’daki etki alanı Azerbaycan ve Gürcistan ile sınırlı kalacaktır. Ancak İran İslam Cumhuriyeti’nin dağılması durumunda, elbette Güney Azerbaycan’daki milyonlarca Türk sayesinde, Türkiye ve Azerbaycan’ın bu bölgede etkinliği daha da artabilir.

Sonuçta, Friedman’ın kitabında ele aldığı 2050 Türkiye projeksiyonu, birçok açıdan tartışmaya açıktır. Yazar, Türkiye’deki ılımlı İslamcı AK Parti iktidarının çok başarılı olduğu bir dönemde bu kitabı yazdığı için, kitapta bence birçok açıdan iyimser tahminlerde bulunmuştur. Oysa Türkiye, son birkaç yıldır siyasal ve ekonomik açıdan sancılı bir dönemden geçmektedir. Buna karşın, yazarın Türkiye’nin Balkanlar’daki gücünün yeterince farkında olmaması, kanımca Türkiye’nin Osmanlı’dan gelen tarihsel mirasını salt İslamcılık bağlamında ele alması nedeniyle yaptığı bir yanlıştır. Yine de, Friedman’ın kitabını dikkatle okumak ve analiz etmek bu alanda çalışan kişilere faydalı olacaktır. 


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[4] George Friedman (2009), The Next 100 Years: A Forecast for the 21st Century, Doubleday, s. 80.
[5] George Friedman (2009), The Next 100 Years: A Forecast for the 21st Century, Doubleday, s. 81.
[6] George Friedman (2009), The Next 100 Years: A Forecast for the 21st Century, Doubleday, s. 203.

22 Eylül 2016 Perşembe

Times Yüksek Öğretim Endeksi 2016 Yılı Sonuçları


TTimes Higher Education (THE), dünyadaki üniversiteler ve diğer yüksek öğretim kurumları hakkındaki haberleri ve gelişmeleri bildiren Londra kaynaklı haftalık bir eğitim dergisidir.[1] Bu alanda, Birleşik Krallık’ta önde gelen bir yayın kabul edilmekte ve saygı görmektedir. Bu dergi, 2010 yılından beri dünyadaki üniversiteleri sıralayan bir yüksek öğretim endeksi (Times Higher Education Index) yayınlamaktadır.[2] Bu endeksin editörlüğünü Phil Baty yapmaktadır. Objektiflik konusunda zaman zaman eleştiriler alsa da, endeks, dünya çapında genel kabul gören ve özellikle Batılı medya kuruluşlarınca sık sık yayınları haber yapılan güvenilir bir ölçüm kaynağıdır.


Endeks hazırlanırken, 5 farklı kategoride toplam 13 kritere dikkat edilmektedir. Bunlar şöyle sıralanabilir;
  1. Endüstriyel Gelir (Akademisyen başına düşen endüstriyel kazanç – Etkisi yüzde 2,5).
  2. Uluslararası Çeşitlik
A-) Uluslararası öğretim üyelerinin yerli öğretim üyelerine oranı – Etkisi yüzde 3.
B-) Uluslararası öğrencilerin yerli öğrencilere oranı – Etkisi yüzde 2.
  1. Eğitim Kalitesi
A-) Eğitim prestiji – Etkisi yüzde 15.
B-) Akademisyen başına düşen Doktora ödül oranı – Etkisi yüzde 6.
C-) Akademisyen başına düşen Lisans öğrenci sayısı – Etkisi yüzde 4,5.
D-) Akademisyen başına düşen gelir – Etkisi yüzde 2,25.
E-) Doktora, master ve lisans düzeyinde mezun edilen öğrenci sayısı – Etkisi yüzde 2,25.
  1. Araştırma Kalitesi ve Prestiji
A-) Araştırma prestiji – Etkisi yüzde 19,5
B-) Araştırma geliri – Etkisi yüzde 5,25.
C-) Akademisyen başına düşen araştırma ve yayın sayısı - Etkisi yüzde 4,5.
D-) Kamusal araştırma geliri/Toplam araştırma geliri – Etkisi yüzde 0,75.
  1. Atıflar (Alıntı etkeni – Etkisi yüzde 32,5).
Görüldüğü üzere, endeks hazırlanırken en çok dikkat edilen unsurlar; alıntı etkeni ve atıflar (yüzde 32,5), araştırma prestiji (yüzde 19,5) ve eğitim prestijidir (yüzde 15).

Times Yüksek Öğretim Endeksi 2016 yılı sonuçları

Endeksin 2016 yılı sonuçları geçtiğimiz gün açıklanmış ve ilk kez bir Birleşik Krallık üniversitesi olan Oxford Üniversitesi, bu yıl listenin birinci sırasına yükselmiştir.[3] California Institute of Technology’i geçerek birinci sıraya çıkan Oxford, böylelikle Brexit sürecinde yaşanan tartışmalara rağmen Britanya’daki eğitim kalitesini tüm dünyaya ispat etmiştir. İlk 10 sırada (10. sıradaki eşitlik durumu nedeniyle toplam 11 üniversite) Amerika Birleşik Devletleri’nden 7 üniversite yer alırken (California Institute of Technology, Stanford, MIT, Harvard, Princeton, University of California, Berkeley ve University of Chicago), ABD’yi 3 üniversite ile Birleşik Krallık (Oxford, Cambridge ve Imperial College London) izlemiş, İsviçre de ETH Zurich sayesinde listeye bir üniversitesini sokmayı başarmıştır. Önceki yıllar incelendiğinde de, en kaliteli ve başarılı üniversiteler sıralamasında aslında benzer bir tabloyu görmek mümkündür.

Listenin tamamına bakıldığında da ilginç tespitler yapmak mümkündür.[4] Örneğin, ilk 25 sıra içerisindeki üniversitelerin tamamı Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) ve Avrupa ülkeleriyken (Birleşik Krallık ve İsviçre) -hatta yakın gelecekte Avrupa Birliği üyesi olmayan Avrupa ülkeleri de denilebilir-, sadece Singapur Ulusal Üniversitesi (National University of Singapore) buraya dâhil olabilmiştir. Avrupa Birliği ülkelerinin en başarılı temsilcisi İsveç’teki Karolinska Enstitüsü (Karolinska Institute) olurken, bu Kraliyet yüksek öğretim kurumu, listede 28. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Bir dönem büyük atılım yapan ve ilk sıralara kadar yükselen Çin üniversitelerinin en başarılısı 29. sıradaki Pekin Üniversitesi olurken, Almanya’nın en başarılı yüksek öğretim kurumu olan LMU Munich 30. sırada, Avustralya’dan Melbourne Üniversitesi 33. sırada, Japonya’dan Tokyo Üniversitesi 39. sırada, Belçika’dan KU Leuven 40. sırada, Hollanda’dan Delft University of Technology 59. sırada ve Fransa’dan École Normale Supérieure 66. sırada yer alabilmişlerdir. Bu sıralama, eğer ölçmeyi doğru kabul edersek, kıta Avrupası’nın yüksek eğitiminde -İsviçre haricinde- ciddi bir gerileme olduğunu ortaya koymaktadır. ABD’nin listeyi domine etmesi bu ülkenin yüksek öğretimdeki başarısını gösterirken, gelişmekte olan ülkeler arasında en başarılı olan ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti olmuştur. Rusya Federasyonu’ndan hiçbir üniversitenin listede üst sıralara gelememesi ise şaşırtıcıdır.

Türkiye’den ilk 500’e giren üniversiteler incelendiğinde ise; Koç Üniversitesi’nin[5] 251-300 aralığında yer alarak en başarılı Türkiye üniversitesi olduğu, Sabancı Üniversitesi’nin[6] 301-350 aralığında yer aldığı, İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nin[7] 351-400 aralığında yer aldığı ve Atılım Üniversitesi[8] ile Boğaziçi Üniversitesi’nin[9] de 401-500 aralığında yer alarak ilk 500’e girdiği görülmektedir. Bu 5 üniversite içerisinde sadece Boğaziçi Üniversitesi devlet üniversitesi statüsündeyken, diğer dördü vakıf üniversiteleridir. Bu da, elit vakıf üniversitelerinin Türkiye’de devlet üniversitelerini geçtiğini göstermektedir. Diğer Türkiye üniversitelerinin ilk 500’e girememesi ise üzücüdür. Özellikle Ankara Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), İstanbul Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) gibi eski ve köklü üniversitelerin ilk 500’e girememesi gerçekten düşündürücüdür.

Endeks, her ne kadar siyasi kaygılarla hazırlandığı gibi eleştirilere maruz kalsa da, yüksek öğretim konusunda bize fikir verebilir. Bundan çıkarılacak temel sonuç ise, yüksek öğretimde Anglo-Amerikan ve genel olarak Batı dünyasının çok önde olduğu gerçeğidir.

Kapak fotoğrafı: Oxford Üniversitesi.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Resmi web sitesi için; https://www.timeshighereducation.com/.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Ülke Marka Değeri Endeksi


İngilizce “nation branding[1] olarak ifade edilen akademik terim, son dönemde geliştirilen ve ülkelerin marka değerlerini anlatmak için kullanılan yeni bir kavramdır. Bu doğrultuda, İngiliz akademisyen Simon Anholt[2] tarafından 2005 senesinde geliştirilen “Nation Brands Index” (Ülke Marka Değeri Endeksi)[3] ise, bu alanda farklı ülkelerin güçlerini ölçmeye çalışan öncü bir girişimdir.
Ülke Marka Değeri Endeksi’ni belirleyen 6 temel kriter

Bu endeksi geliştiren ve bu alanda tanınmış bir kişi olan Anholt, endeksi geliştirirken ve her sene yeni sıralamaları yaparken, 6 önemli kriter üzerinde durmaktadır. Bunlar; turizm (ülkenin turist ve turistlerin dikkatini çekme kabiliyeti), ihracat (o ülkede üretilen ürün ve hizmetlerin kalitesiyle ilgili genel algı), halk (o ülkede yaşayan insanların yabancılara yönelik hoşgörü ve açıklık düzeyi ve ulusal karakter özellikleri), yönetişim (o ülkenin hükümetinin küresel sorunlara yönelik ilgisi, dürüstlüğü ve becerisi hakkındaki genel algı), kültür ve tarihsel miras (o ülkenin tarihsel ve turistik zenginliği ve bunları korumak konusundaki çabaları hakkındaki genel algı) ve yatırım ve göç (o ülkenin insan ve yabancı işçi çekme potansiyeli ve iş dünyasına yönelik sunduğu imkânlar) konularıdır.

Ülke Marka Değeri Endeksi 2014-2015 yılları sonuçları

Bu veriler doğrultusunda yapılan 2015 yılı sıralamasına göre, ilk 10 sırada yer alan ülkeler şunlardır; (1) Amerika Birleşik Devletleri, (2) Almanya, (3) Birleşik Krallık, (4) Fransa, (5) Kanada, (6) Japonya, (7) İtalya, (8) İsviçre, (9) Avustralya ve (10) İsveç. Bu sıralama, 2014 yılı sırlamasıyla neredeyse aynıdır; sadece ABD, geçtiğimiz yıl Almanya’yı geçerek 1. sıraya oturmuştur. İlk 10 sıradaki diğer ülkeler ise yerlerini korumuşlardır. Bu durum, gelişmiş Batı ülkelerinin sağlam ve stabil durumda olduklarına işaret etmektedir.

Türkiye ise, bu endekste 34. sırada kendisine yer bulmuştur.[4] Antholt’a göre; Türkiye’nin performansı çok etkileyici kabul edilecek düzeyde olmasa da, aslında bu ülkenin kendisine benzer durumdaki başka bir ülke olan Rusya’dan temel farkı, Rusya’nın bilinen ve birçok açıdan yetersiz bulunan bir ülke olması, Türkiye’nin ise henüz yeterince bilinmemesi ve adeta “blank canvas” (boş tuval) durumunda olmasıdır.[5] Örneğin, ihracat alanında Türk markaları neredeyse hiç bilinmezken, yalnızca tekstil sektöründe bu ülke halen daha prestijli bir konumdadır. Ayrıca kültür ve tarihsel miras gibi Türkiye’nin en güçlü olduğu konuda bile kendisini yeterince bilinir kılamamış olması, Anholt’a göre önemli bir eksikliktir. Bu nedenle, bir ülkenin en değerli yatırımı olan marka değerini geliştirmek için, Türkiye’nin çok daha akıllı ve kapsamlı projeler geliştirmesi gerekmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Web sitesi için; http://www.simonanholt.com/.
[3] Tam ismiyle “Anholt-GfK Nation Brands Index”. Detaylar için bakınız; http://nation-brands.gfk.com/.

İslam Dünyasında Örtünme


Müslüman nüfusu yoğun ülkeler veya popüler tabirle İslam dünyasında, kadınların örtünmesi konusu daima siyasal düzlemde ele alınan önemli ve ilgi çekici bir konu olmayı başarmıştır. Laiklik hassasiyeti yüksek olan Türkiye gibi ülkelerde, yakın geçmişe kadar dini giysilerle kamu hizmetlerinde çalışılması ve kamu hizmetlerinden yararlanılması engellenmiş; devlet, bu konuda ihtiyatlı hareket etmeyi tercih etmiştir. Bunun temel nedeni ise, birçok Arap ülkesinde açıkça görülebildiği üzere, örtünmenin serbest bırakılması ve din kuralı olarak kabul edilmesi durumunda, tüm kadınların kısa sürede kapanmaya zorlanmasıdır. Bu zorlama, yasal-siyasal düzeyde her zaman geçerli olmayabilir; lakin bu noktada Prof. Dr. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” adını verdiği sosyal psikolojik baskıları da hesaba katmak gerekir. Son dönemde ABD’de Michigan Üniversitesi’nde Sosyal Araştırma Enstitüsü’nce yapılan bir araştırma, kadınların nasıl giyinmeleri gerektiği konusunda İslam dünyasındaki farklı ülkelerdeki algıları ölçen önemli bir araştırma olarak dikkat çekmiştir.[1]

Müslüman dünyasında seçilen 7 ülkede (Türkiye, Tunus, Mısır, Irak, Lübnan, Pakistan ve Suudi Arabistan) yürütülen araştırma, çok çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur. Araştırmaya göre; Türkiye ve Lübnan haricinde hiçbir Müslüman nüfusu yoğun ülkede kadınların başlarını örtmemesine dörtte bir oranından fazla sıcak bakılmamaktadır. Başı açık kadınları olumlama oranı Lübnan’da 49, Türkiye’de ise sadece yüzde 32’dir. Bu iki ülkeyi yüzde 15’le Tunus takip etmektedir. Diğer ülkelerde ise, başı açık kadınlara sıcak bakanların oranı son derece düşüktür: Mısır yüzde 4, Irak ve Suudi Arabistan yüzde 3, Pakistan yüzde 2. Bu sonuçlar yanıltıcı olmamalıdır; zira Lübnan’da çok sayıda Maruni Katolik Hıristiyan nüfus vardır. Türkiye de, yakın geçmişe kadar laikliğin özenle ve sert tedbirlerle korunduğu bir ülke olarak diğer İslam ülkelerinden ayrılmaktadır. Ancak diğer ülkelerde, kadınların başlarını açmasına genelde olumsuz bakılmaktadır.


Araştırmanın bulguları (grafik)

Türban konusunda da görüşler farklılaşmaktadır. Saçın gösterilebildiği türban modeli Tunus’ta yüzde 23, Türkiye’de yüzde 17, Mısır’da yüzde 13, Lübnan’da yüzde 12, Irak’ta yüzde 10, Pakistan’da yüzde 8 ve Suudi Arabistan’da yüzde 5 oranında onaylanmaktadır. Bunlar, oldukça düşük oranlardır. Buna karşın, saçın tamamen kapatıldığı türban modeli konusunda destek birçok ülkede yüksektir. Bu oran, Tunus’ta yüzde 57, Mısır’da yüzde 52, Türkiye’de yüzde 46, Irak’ta yüzde 44, Lübnan’da yüzde 32, Pakistan’da yüzde 24 ve Suudi Arabistan’da yüzde 10’dur. Sadece yüzü açıkta bırakan çarşaf modeli örtünme en çok Irak (yüzde 32) ve Pakistan’da (yüzde 31) onaylanırken (Türkiye’de sadece yüzde 2), sadece gözleri açıkta bırakan peçeye destek en yoğun şekilde Suudi Arabistan’da (yüzde 63) ve sonrasında Pakistan’dadır (yüzde 32) (Türkiye’de yine sadece yüzde 2). Yüzün tamamını örten burka modeli örtünme ise, yüzde 11’le en çok Suudi Arabistan’da destek görmektedir (Türkiye’de ise yüzde 0).

Türkiye’nin son 20 yılda yaşadığı dönüşüm, maalesef laik korkuları doğrulamaktadır. Türkiye’de başını türbanla kapatan kadın sayısı son yıllarda artar ve başı açık kadınlar türban takmaya başlarken, önceden kapalıyken sonradan açılan kadınların sayısı son derece azdır. Buna karşın, kapalı annelerin kız çocukları arasında başlarını açanlar görülebilmektedir. Bu nedenle, konu hakkında kesin bir yorum yapmak zordur. Sonuçta, bu iki kategori arasında geçişkenlik oranları da çok yüksek olmayabilir. Dahası, ekonomik kaygıların ve siyasi korkuların öne geçtiği orta gelir düzeyinde bir ülke olan Türkiye’de, insanlar siyasi ve ekonomik menfaat için de kolaylıkla olduklarından farklı davranabilmekte ve bu da toplumca ayıplanmamaktadır. Türkiye’de en çok kabul gören kadın giyim türleri; saçın tamamen kapatıldığı türban modeli (yüzde 46) ve başı açıklıktır (yüzde 32’dir). Saçın gösterilebildiği türban modeline destek ise sınırlıdır (yüzde 17). Bu durum da, Türkiye toplumunun laik ve İslami olarak ikiye bölündüğünü ispatlamaktadır. Aradaki kategorinin az onaylanması, bu iki yaşam tarzı arasındaki geçişkenliğin ve melez kimliklerin zayıf olduğunun bir ispatı olarak da okunabilir. Buna karşın, Türkiye’de çarşaf ve peçeye çok az (yüzde 2) verilmesi ve burkaya hiç destek verilmemesi (yüzde 0), radikal İslam tehdidinin bu ülkede henüz geçerli olmadığını ve "ılımlı İslam" düşüncesinin toplumca genel kabul gördüğünü ortaya koymaktadır.

İslam dünyasının genel bir ortalaması alındığında ise, saçı tamamen kapatan türban modelinin yüzde 44’le en yoğun şekilde onaylanan kadın giyimi (örtünme modeli) olduğunu görülmektedir. Bu durum ise, İslam dünyasında kadınların sosyal statülerine ve toplumun genel eğilimlerine dair önemli bir gösterge olarak da okunabilir.

Kapak fotoğrafı: Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tansu Çiller ve Pakistan Başbakanı Benazir Butto, 1994 yılı Şubat ayındaki Bosna Hersek ziyaretleri sırasında.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


Kent Markalaşması ve İstanbul Örneği


Küreselleşmenin getirdiği artan iletişim ve ulaşım imkânlarının ve derinleşen kapitalizmin doğal bir sonucu olarak, kent markalaşması (city branding)[1] ve “marka şehir” gibi kavramlar Türkiye ve dünyada son yıllarda akademik literatüre dâhil olmuş ve giderek önem kazanmıştır. Türkiye ekonomisinin kalbi olan -Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının eski başkenti- İstanbul da, bu trendin güçlenmesi nedeniyle son yıllarda çeşitli markalaşma stratejileri doğrultusunda dünyaya açılmaktadır. Bu yazıda, Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ülke Evrim Uysal’ın Global Place Branding Campaigns across Cities, Regions, and Nations[2] adlı kitapta yer alan “A Brief History of City Branding in Istanbul” adlı çalışması ışığında, İstanbul’un marka şehir yapılması doğrultusunda Türkiye’de izlenen stratejileri özetlemeye çalışacağım.

Uysal, İstanbul’un kent markalaşması stratejileri doğrultusunda desteklenmesini tarihsel bağlamda 3 aşamada incelemektedir. İlk aşama, 1960’lardan 1990’lara kadar izlenen ve yazarın “Self-Orientalism” (Kendine Şarkiyatçılık) olarak adlandırdığı dönemdir. Bu dönem, Türkiye’nin turizmi ilk defa ciddi bir ekonomik aktivite olarak görmeye başladığı ve bu doğrultuda turizme dair önerilerin 5 Yıllık Kalkınma Planlarına dipnot olarak da olsa girmeye başladığı bir sürece sahne olmuştur. Bu yıllarda gazetelerde yer alan ve yabancı kadın turistlerin resimleriyle süslü “Turizm Patladı” başlıklı haberler, dönemin karakteristiğini yansıtır niteliktedir. 1982 yılından itibarense, “Self-Orientalism” dönemi daha ciddi turizm politikalarıyla desteklenmiş ve sonraki dönemlerin temelleri atılmıştır. Bu yıllarda, turizm faaliyetleri daha çok bölgesel olarak ele alınmış ve altyapı hizmetlerinin geliştirilmesine odaklanılmış; dolayısıyla, İstanbul’un marka şehir haline getirilmesi konusunda fazla bir yol alınamamıştır. İstanbul, aslında o dönemde de önemli bir turizm merkezi olmasına karşın, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınladığı broşürlerde daha çok Marmara Bölgesi içerisindeki alelade bir kent olarak ele alınmış ve Türkiye genelinde Troya (Truva) ve Kapadokya gibi turistik merkezler daha ön planda tutulmuştur. Daha önemlisi, bu dönemde Türkiye’deki turizm faaliyetleri daha çok Batı dünyası ülkeleriyle sınırlı kaldığı için, Edward Said’in “Oryantalizm” (Şarkiyatçılık) teorisinde ele alınan şekilde, kendini Batılıların görmek istediği şekilde göstermek düşüncesi ve hissi, yani Kendine Şarkiyatçılık, Türkiye’de turizm stratejilerinde hâkim olmuştur. Bu bağlamda, Bakanlık tarafından hazırlanan broşürlerde Türk hamamı, fes, göbek dansı ve dansözler, baklava, lokum, Türk kahvesi ve gölge oyunu gibi oryantalist öğelere ağırlık verilmiştir.

Yazara göre, İstanbul’un marka şehir yapılması doğrultusunda izlenen stratejiler bağlamında ikinci önemli dönem, 2007 yılından itibaren etkileri yoğun olarak görülen “City of Religions” (Dinler Şehri) sürecidir. İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi ve bunu koordine etmek için 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın kurulması[3], bu süreci hızlandırmış ve başarılı olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu dönemde, Türkiye'de turizm faaliyetleri çok gelişmiş ve hatta İstanbul, dünyada en çok turist çeken 7. şehir olmayı bile başarmıştır.[4] Bu dönemin temel karakteristiği, İstanbul’un dinlerin merkezi olarak öne çıkarılması ve her an hissedilen Müslüman özelliklerinin yanında, özellikle Bizans (Ortodoks Hıristiyan) mirasına yoğun olarak vurgu yapılmasıdır. Bakanlığın yayınladığı broşürler, bu doğrultuda neredeyse tamamen dini merkezlerin (cami, kilise vs.) yer aldığı şekilde yeniden düzenlenmiştir. Yazarın yaptığı araştırmaya göre, bu dönemde hazırlanan broşürlerde “Osmanlı”, “Doğu”, “Batı”, “Cami”, “İslam”, “Bizans”, “Kilise”, “Yunan”, “Medeniyet”, “Harem”, “Ermeni”, “Hoşgörü” ve “Çeşitlilik” gibi kelimeler çok yoğun şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde, İstanbul, İbrahimi dinler için küresel bir dini merkez gibi takdim edilirken, şehre mistik bir hava da katılmaya çalışılmıştır. Ancak Türkiye siyasetinde ve sosyal yaşamında İslam dininin çok baskın olması, bu stratejinin inandırıcılığını ve başarısını düşürmüştür.

Dinler Şehri dönemine dair broşürlerden bir seçki

Yazarın üçüncü dönem olarak belirttiği “Multi-Faceted City” (Çok Boyutlu Şehir) süreci ise, 2012 yılında başlamış ve halen devam etmekte olan yeni bir dönemdir. Bu dönem, önceki dönemin eksikliklerini gidermek için başlatılmıştır da denilebilir. Bu dönemin temel karakteristiği, “mega-event” denilen uluslararası büyük etkinliklere ev sahipliği yapma konusunda gösterilen büyük azim[5] ve İstanbul Kalkınma Ajansı’nın[6] kurulması ve faaliyetlerine başlamasıdır. Bu dönemde, ilk kez yaratıcı şehir (creative city) konsepti doğrultusunda İstanbul’un kentsel nitelikleri ön plana çıkarılmış; ibadet merkezleri dışında gece yaşamı, restoranlar, mağazalar, üniversiteler ve araştırma merkezleri de broşür ve tanıtım kliplerinde vurgulanmaya başlamıştır. Ayrıca İstanbul’un farklı ilçe ve semtlerinin ve buralara özgü aktivitelerin vurgulanması da, bu dönemin önemli bir yeniliğidir. Bu dönemin tanıtım broşürlerinde ve kliplerinde, İstanbul’da çekilen James Bond filmleri, Mozart’ın ünlü "Türk Marşı" ve Tom Waits’in “Telephone Call From Istanbul” şarkısı gibi popüler kültür öğelerine de yer verilmiştir. Bu dönem, önceki dönemleri değiştirmek yerine, İstanbul’un ve Türkiye turizminin ufkunu genişletmek amacıyla planlanmış gibidir. Ancak bu dönemde hazırlanan stratejilerin başarısı, Türkiye’nin siyasi gerekçelerle Rusya Federasyonu ve Avrupa Birliği ile ilişkilerinin bozulması neticesinde gölgelenmiş ve turizmde son 2 yılda hızlı bir çöküş sürecine girilmiştir.

İstanbul 2020 Olimpiyat Oyunları adaylığı için hazırlanan tanıtım klibi (Şarkı: Rihanna-Diamonds)

Sonuç olarak, İstanbul’un marka şehir yapılması konusunda yapılan çalışmalar her geçen gün derinleşmektedir. Bu noktada, başarılı bir dış politikanın turizmde de anahtar olduğu düşünülürse, Türkiye, kısa sürede, yeniden eski başarılı ve ilerleyen görüntüsüne dönebilir. Ancak bunun için, Başbakan Binali Yıldırım’ın da vurguladığı gibi, “Türkiye’nin dostlarının sayısı arttırılmalı, düşmanlarının sayısı azaltılmalıdır”.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Birkaç örnek için;
[3] Web sitesi için; http://istanbul2010.org/.
[6] Web sitesi için; http://www.istka.org.tr/.