20 Mart 2019 Çarşamba

France Culture’de Yayınlanan 2019 Cezayir Olayları Konulu Program


Radio France grubuna bağlı olarak yayın yapan Fransız devlet radyosu “France Culture”, 1940’lardan bu yana farklı isimlerle faaliyette olan ciddi bir medya kuruluşudur. Bu istasyonda yayınlanan programlardan birisi de, Belçikalı gazeteci Christine Ockrent tarafından Courrier International dergisi ortaklığında hazırlanan “Affaires Etrangères” (Dış İlişkiler) isimli yayındır. Ockrent, 9 Mart 2019 tarihinde “Algérie : la fin du système” (Cezayir: Sistemin Sonu) adlı 58 dakikalık önemli bir program yapmış ve Cezayir’de son haftalarda (22 Şubat 2019’dan itibaren) -20 yıldır Devlet Başkanı olarak görev yapan- Abdülaziz Buteflika’nın (Abdelaziz Bouteflika) 5. dönemde yine aday olacağını açıklamasının ardından ona karşıt olarak gelişen protesto gösterilerini -konunun uzmanlarına sorarak- analiz etmeye çalışmıştır.[1] Programa, konuk olarak; Sciences Po mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, yazar, filozof ve İslamolog Razika Adnani, sosyolog ve araştırmacı Amel Boubekeur, Université Paris I mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi uzmanı Pierre Vermeren, Université Paris-Dauphine öğretim üyesi ekonomist El Mouhoub Mouhoud ve Courrier International dergisi redaktörü Eric Chol katılmışlardır. Bu yazıda, bu programda konuşulanlar özetlenecektir. Bu sayede, Türkiye basınında neredeyse hiç işlenmeyen bir konu olan Cezayir olayları hakkında okurlarımıza güncel bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

Programda ilk sözü alan konuşmacı olan ve programa telefonla Cezayir’den bağlanan sosyolog ve araştırmacı Amel Boubekeur, öncelikle protesto gösterilerinin gelişimi hakkında bilgiler vermekte ve gösterilere özellikle kadınların ve genç kızların yoğun olarak katıldığını söylemektedir. Çok sayıda kişinin katıldığı gösterilerin, toplumsal çeşitlilik açısından ve Cezayir halkının tamamını temsil etmek bağlamında son derece kapsayıcı olduğunun altını çizen konuşmacı, rejimin belirlediği klasik “Cezayirli” kalıplarına karşı çıkan kişilerin başını çektiği bu olayların, Cezayirlilerin organize olamadıkları ve beraber hareket edemedikleri yönündeki eleştirilere bir cevap niteliğinde olduğunu da belirtmektedir. Göstericilerin olaylar sırasında polislerle çatışmak yerine polis ile halkın kardeş olduklarını vurguladıklarını da aktaran araştırmacı, bu bağlamda gösterilerin barışçıl niteliğine vurgu yapmaktadır. Ayrıca olaylarla ilgili olarak gündeme getirilen dış müdahale ve iç savaş tartışmalarına da değinen Boubekeur, göstericilerin bu konularda son derece dikkatli olduklarını ve kullandıkları sloganlarla, yeraltı kaynakları açısından zengin bir ülke olan Cezayir’in bağımsızlığı yönünde tavır gösterdiklerini (özellikle ABD müdahalesi ihtimaline karşı) ortaya koyduklarını söylemektedir.

Daha sonra söz alan Université Paris I mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi uzmanı Pierre Vermeren, Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın hastalandığı 2013 yılından beri halka yönelik bir konuşma yapamadığına dikkat çekmekte ve bu bağlamda Cezayir’de yaşananları “gerçeküstü” olarak değerlendirmektedir. Olayların 1991-2002 döneminde yaşanan Cezayir iç savaşı ve 2011’den beri devam eden Suriye iç savaşının gölgesinde yaşandığına da vurgu yapan konuşmacı, Cezayirlilerin halen Arap Baharı sürecinin olumlu etkisi altında olduklarını Cezayirli yazar Kamel Daoud’un Je rêve d'être tunisien : Chroniques 2010-2016 kitabını örnek göstererek anlatmaktadır. Ayrıca sunucu Christine Ockrent’in Cezayir’in nüfusunun neredeyse yarısı gençlerden oluşan 41 milyonluk dinamik bir ülke olduğunu hatırlatmasının ardından, bu ülkedeki resmi tarih yazımını eleştirmeye başlayan Vermeren, devletin Cezayir’in bağımsızlığını kazanması sonrasında yaşanan olayları adeta dondurduğunu ve tarih yazımının tek taraflı olduğunu kaydetmektedir. Ülkedeki siyasi figürlerin de çok yaşlı ve yıllardır değişmeyen kişiler olduğuna vurgu yapan Fransız konuşmacı, Devlet Başkanı Buteflika’nın bizzat kendisinin birkaç sene önce gençleşme ihtiyacına işaret ettiğini, ancak geçen yıllar içerisinde bunu gerçekleştiremediğini ve sonuçta bugünkü büyük protestolar noktasına gelindiğini söylemektedir.

Abdülaziz Buteflika

Daha sonra söz alan Sciences Po mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, ilk olarak, gençler, kadınlar, sendikalar ve iç savaşta yer almış mücahitlerin katılımıyla oluşan muhalefet bloğunun çok parçalı yapısının olduğunu vurgulamakta ve Cezayir’de devleti temsil eden geminin su almaya başladığını söyleyerek, yakında yaşanması muhtemel bir değişikliğe işaret etmektedir. Abderrahim, bu doğrultuda Cezayir’de rejimin devamlılığı esasına göre yetiştirilen devlet kadrolarının son dönemde çeşitli siyasi hesaplamalar içerisine girdiklerini ve bu noktada devletin çökmemesi adına Cezayir’in Mihail Gorbaçov’unu aradıklarını iddia etmektedir. Buteflika rejiminin sona erdiğini artık herkesin kabul ettiğini de sözlerine ekleyen konuşmacı, buna karşın Cezayir’in Gorbaçov’unu bulamaması durumunda Rusya’daki Vladimir Putin örneğinde olduğu gibi devletin sertlik yanlısı bir kişiye yönelebileceğini ve bu durumda işlerin daha da riskli hale geleceğini belirtmektedir. Şu an için Cezayir’de Başkan’ın yerine meşru olarak kimin konuştuğunun da belirsiz hale geldiğini söyleyen Abderrahim, bu durumun sadece Cezayir için değil, Cezayir’in ortakları için de tehlikeli bir durum olduğunu söyleyerek bu turdaki konuşmasına son vermektedir.

Daha sonra yeniden söz alan ve programa Cezayir’den bağlanan Amel Boubekeur, gösterilerin bu aşamasında iki konunun önem kazandığını belirtmektedir. İlk konunun gösterilerin yarattığı siyasal ve toplumsal baskının rejimden kaçışları ne ölçüde etkileyeceği olduğunu belirten Boubekeur, ikinci konunun ise gösterilerin kurumsal bir hüviyet kazanıp kazanamayacağı olduğunu söylemektedir. Bu noktada Buteflika’ya alternatif olarak gösterilen emekli bir General’in de (isim verilmese de Ghediri Ali’nin kastedildiği düşünülebilir) göstericiler tarafından hedef alındığını belirten konuşmacı, Tunus’taki Arap Baharı deneyiminin de gösterdiği üzere, sokaklardaki kitlesel muhalefetin geçiş dönemini yönetebilecek kurumsal bir yapıya dönüşmesinin kolay olmadığını anlatmaktadır. Bu noktada Christine Ockrent’in lider gereksinimini hatırlatması üzerine ise, Boubekur, Moustapha Bouchachi ismini gündeme getirmektedir.

Boubekeur’den sonra söz alan filozof ve İslamolog Razika Adnani, 1990’larda yaşanan iç savaşın travmalarının halen Cezayirlilerin zihninde taze olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, ilk olarak, iç savaşın kötü hatıraları nedeniyle Cezayirlilerin uzun yıllar boyunca rejimi protesto etmek konusunda çekinceli davrandıkları tespitini yapmaktadır. Bunun anlaşılır bir durum olduğunu belirten konuşmacı, Suriye ve Mısır’daki olayların da etkisiyle, Cezayirlilerin günümüzde bu korkuyu aştıklarını ve siyasal açıdan son derece olgun bir tavır gösterdiklerini söylemektedir. Bu bağlamda, göstericilerin dini sloganlar kullanmadıklarına vurgu yapan Adnani, gösterilerin Cezayir’in tatil günleri olan Cuma ve Cumartesi günlerinde gerçekleştiğini de belirtmektedir. Özellikle Cuma günlerinde gösterilerin yoğunlaştığını belirten konuşmacı, buna rağmen gösterilerin Cuma namazından önce gerçekleştirildiğini ve dini hüviyetten arındırılmaya çalışıldığını da sözlerine eklemektedir. Bu nedenle, gösterilerde karşımıza çıkan muhalefeti "dini olmayan politik ve toplumsal bir hareket" olarak yorumlayan Adnani, bunu rağmen Cezayir toplumunun dine halen çok bağlı olduğunu da ifade etmektedir. Adnani, ayrıca göstericilerin sadece Başkan’ın değişimini değil, sistemin değişimini hedeflediklerini de vurgulamaktadır.

Yeniden söz alan akademisyen Pierre Vermeren, Cezayir’de şimdilerde yaşanan olaylarla “Yasemin Devrimi” sürecinde Tunus’ta yaşanan olayların karşılaştırılamayacağını; zira Tunus’ta gösterilerde başı -senelerce rejim tarafından yasaklanan ve mensuplarına zulmedilen- İslamcı Ennahda partisinin çektiğini, ancak Cezayir’de böyle bir durumun olmadığını ve İslamcıların 1990’lardaki şiddet olayları ve organizasyon eksiklikleri nedeniyle artık ülkede etkin bir güç olmadıklarını söylemektedir. Cezayir’deki devlet yapısını yoğun (compact) ve donuk (opaque) olarak yorumlayan Vermeren, ayrıca iç savaşta yaşanan olaylar nedeniyle rejimin çok katı (solide) ve güvenlik bürokrasisi anlamında güçlü olduğunu da iddia etmektedir. Cezayir bağımsızlık savaşı ve Cezayir iç savaşı nedeniyle devlet güçlerinin meşruiyet anlamında güçlü konumda bulunduğuna da vurgu yapan konuşmacı, ancak 43-44 milyon kişinin yaşadığı bu ülkede sistemi güçlü bir devlet aygıtıyla bile kontrol etmenin kolay olmadığını söylemektedir.

Daha sonra söz verilen Université Paris-Dauphine öğretim üyesi ekonomist El Mouhoub Mouhoud, öncelikle Cezayir ekonomisinin yapısı incelendiğinde; birinci halkada rejime yakın “ayrıcalıklı” iş çevrelerinin bulunduğunu, ikinci halkada ise rejime yakın olmayan ve daha bağımsız iş gruplarının bulunduğunu belirtmektedir. Şimdilerde birinci ve ikinci halka arasındaki görüş ayrılıklarının arttığını ve iş çevrelerinin Devlet Başkanı Buteflika’nın 5. dönem Başkanlığına sıcak yaklaşmadığını vurgulayan Mouhoud, Cezayir’de gençlerin zaten uzun süredir Buteflika rejimine karşıt olduğunu, ama iş çevrelerinin de buna eklemlenmesiyle birlikte gösterilerin meşruiyet ve gücünün arttığını söylemektedir.

Said Buteflika

Daha sonra söz alan Courrier International dergisi redaktörü Eric Chol, Buteflika ailesi (klanı) içerisindeki güç mücadelelerine dikkat çekmekte ve Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın hastaneye kaldırıldığı 2013 yılından beri onun özel danışmanı olarak El Mouradia’da görev yapan 1958 doğumlu küçük kardeşi Said Buteflika’nın (Saïd Bouteflika) fiili olarak ipleri elinde tuttuğuna dikkat çekmektedir. Abdülaziz Buteflika’nın yerine kardeşi Said dışında herhangi birini halefi olarak işaret etmediğine de dikkat çeken Chol, bu bağlamda Said Buteflika’nın bu yeni dönemde Devlet Başkanı olarak öne çıkmak isteyebileceğini ve Abdülaziz Buteflika’nın da buna olumlu yaklaşabileceğini ima etmektedir. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Yardımcısı Ahmed Gaïd Salah ismine dikkat çeken Chol, 79 yaşındaki Salah’ın sonraki Başkan’ın seçiminde merkezi bir rol oynayacağını iddia etmektedir. Bu süreçte bir diğer önemli kişinin 1972 doğumlu zengin ve genç işadamı ve insan hakları aktivisti Rachid Nekkaz olduğunu belirten Chol, 2014 yılında Fransız vatandaşlığının olması nedeniyle Cezayir Cumhurbaşkanlığına aday olamayan Nekkaz’ın, El Watan gazetesinin de belirttiği şekilde, hayatı boyunca Cezayir’de yaşamamış ve siyasi partisi olmayan bir kişi olarak işinin kolay olmadığını vurgulamaktadır. Buna rağmen, geçtiğimiz yıllarda Fransız vatandaşlığından vazgeçen Nekkaz’ın son dönemde Cezayir’de bir fenomen haline gelmeye başladığını belirten Eric Chol, yaptığı mitinglerle ve İslami nikab giysisi giydiği için para cezasına çarptırılan kadınların cezalarını ödemesiyle, Nekkaz’ın ülkede ciddi bir popülariteye kavuştuğunu da söylemektedir. Nekkaz’ın Facebook gibi sosyal medya platformları üzerinde 1,5 milyon takipçiye ulaştığını belirten Courrier International dergisi redaktörü, yine de 6 yıldır Cezayir’de yaşama şartı olması sebebiyle Nekkaz’ın Başkan adaylığının kolay olmadığını sözlerine eklemektedir.

Rachid Nekkaz

Daha sonra yeniden söz alan Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, Cezayir’de son haftalarda yapılan gösterilerin büyük bir siyasi olgunluk içerdiğini hatırlatarak başladığı konuşmasında, geçtiğimiz yıllar içerisinde Cezayir halkının modernite yönünde büyük bir aşama kaydettiğini ve demokrasiyi içselleştirerek gösterilerde bunu ispatladığını söylemektedir. Bunun yeni ve daha olgun bir ulusal bilinci işaret ettiğini söyleyen uzman konuşmacı, bu nedenle bu sürecin Cezayir için tarihi bir dönüşüm ve kırılma noktası olduğunu iddia etmektedir. Gösterilerin Buteflika’nın 5. dönemine karşıtlık olarak başladığını, ancak daha sonra sistemin değişmesi yönünde geliştiğini ve şimdilerde demokratik geçiş süreci ve halkla devlet arasında müzakere gibi somut siyasal hedeflere odaklandığını belirten Abderrahim, rejimin şu an için paralize durumda olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Bu noktada yeniden söz verilen ekonomist El Mouhoub Mouhoud, gösterilerde ilk bakışta ekonomik talepler ön planda olmamasına karşın, 2013 yılından itibaren petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle yaşanılan ekonomik sorunların Cezayir’de halen devam ettiğini ve ülkede derin bir eşitsizlik durumunun olduğunu belirterek, protestolarda ekonomik sorunların da etkili olduğunu ima etmektedir. Cezayir ekonomisinin petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı olarak geliştiğini de vurgulayan konuşmacı, 2000’li yıllarda bu sektörlerde yaşanan fiyat yükselmesi nedeniyle Cezayir’in büyük bir ekonomik atılım yapmayı başardığını, ancak 2013’ten beri bu sektörlerde fiyatların düştüğünü açıklamaktadır. Böyle bir ortamda üniversite mezunu gençlerin bile çok zor koşullar altında çalıştıklarını veya göçe zorlandıklarını kaydeden Mouhoud, bu bağlamda “rantiye devlet” ekonomisinin Cezayir’de başarılı olamadığını vurgulamaktadır.

Bu noktada yeniden söz alan Razika Adnani, Cezayir’de işsizliğin özellikle de genç işsizliğinin ciddi bir mesele olduğuna dikkat çeken sunucu Christine Ockrent’i destekler şekilde, gösterilerde ekonomik sorunların da önemli rol oynadığını söylemektedir. Cezayirli gençlerin bu noktada değişim istediğini kaydeden konuşmacı, gençlerin, devletin kendisini ancak İslamcılık ve şiddet noktasında meşru hale getirebildiğini anladıklarını ve bu nedenle de artık Cezayir’de şiddet içermeyen ve İslamcı olmayan bir devrim yapmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır.

Bir kez daha söz alan Kader Abderrahim ise, bu turdaki konuşmasında, Cezayir toplumunun iç savaşın karanlık yıllarına ve travmalarına karşın hiçbir zaman durgun-durağan hale gelmediğini ve yıllar içerisinde sistemi olumlu yönde değiştirebilmek için sürekli olarak arayışta olduğunu vurgulamaktadır. Buna karşın, Devlet Başkanı Buteflika’nın sendikaları ve diğer aracı kurumları yasaklaması veya güçlerini kırpması nedeniyle toplumun isteklerini devlete iletme bağlamında aracı kurumlardan yoksun kaldığını ifade eden Abderrahim, bu bağlamda Cezayir toplumunun dinamik yapısına dikkat çekmektedir. Ülkede yakında genel grevin başlatılacağını da belirten konuşmacı, önümüzdeki günlerin Cezayir açısından kritik olacağını vurgulayarak konuşmasına son vermektedir.
Pierre Vermeren ise, bu turdaki konuşmasında, Cezayir’de bundan sonra yaşanabilecekler hakkında basında farklı senaryolara yer verildiğini ve Cezayirlilerin Arap Baharı süreci ve sonrasında bölgelerinde yaşanan gelişmeleri çok yakından takip etmeleri nedeniyle bu konularda çok deneyimli ve dikkatli olduklarını vurgulamaktadır.

Kader Abderrahim ise, son turdaki konuşmasında, Fransa’daki Cezayirlilerin de bu süreçte organize olduklarını ve 1990’larda iç savaştan kaçarak Fransa’ya gelen bu kişilerin son derece akılcı olduklarını söyleyerek, onların da değişim yönünde bir irade ortaya koyduklarının altını çizmektedir. Ayrıca bu noktada Fransa Başbakanı Edouard Philippe’in bu süreçle ilgili olarak “ni indifférence, ni ingérence” (ne kayıtsızlık, ne de müdahale) yaklaşımını benimsediğini hatırlatan Christine Ockrent, Fransa’nın da bu süreçteki pozisyonunu gündeme getirmektedir.

Programın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; Türkiye’nin enerji politikasında kayda değer bir yeri olmasına karşın ülkemizde siyaseti ve tarihi neredeyse hiç bilinmeyen Cezayir’in güncel gelişmeleri ve yakın tarihinin anlatılması açısından yayının oldukça faydalı olduğu ve önümüzdeki döneme dair de bazı önemli bilgilerin dinleyicilerle paylaşıldığı söylenebilir. Şurası açıktır ki, Cezayir’de 20 yıllık bir dönem artık sona ermiştir ve bundan sonraki günlerde yeni dönemin nasıl gelişeceği ortaya çıkacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Programı buradan dinleyebilirsiniz; https://www.franceculture.fr/emissions/affaires-etrangeres/algerie-la-fin-du-systeme.



12 Mart 2019 Salı

Yeni Konferans: “Türk-Amerikan İlişkileri: Mazisi ve Güncel Durumu”


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Doç. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mart 2019 tarihinde Marmara Üniversitesi Kariyer Merkezi (MARKAM) ve Marmara Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi (MÜSEM) işbirliğiyle Marmara Üniversitesi’nde düzenlenen 2. Siyaset ve Diplomasi Okulu’nda “Türk-Amerikan İlişkileri: Mazisi ve Güncel Durumu” başlıklı bir konferans verdi. Aşağıdaki linkten konferansta sunulan bildirinin metnine ulaşabilirsiniz. 

7 Mart 2019 Perşembe

Les Elections Municipales en Turquie 2019 : Les Derniers Sondages et Prédictions


Les élections municipales en Turquie vont se dérouler le 31 mars 2019 dans 81 villes dans le pays (il y a 30 municipalités mégapoles en Turquie et 51 municipalités normales). L’AKP (Parti de la justice et du développement), le parti islamo-conservateur qui dirige la Turquie depuis 2002 va participer aux élections  dans le cadre d’un pacte électoral, « Cumhur İttifakı » (Alliance des peuples) avec le MHP (Parti d’action nationaliste), parti de droite et ultranationaliste. Selon le pacte, le MHP va supporter les candidats de l’AKP dans 27 municipalités mégapoles (y compris İstanbul, Ankara et İzmir) et 21 autres municipalités. En échange, l’AKP va supporter les candidats du MHP dans les trois villes mégapoles (Adana, Mersin et Manisa). Alors, dans les 51 villes, Cumhur İttifakı va participer au concours  avec un candidat commun de l’AKP et le MHP. En plus, le BBP (Parti de la grande unité), un petit parti ultranationaliste va aussi favoriser les candidats de Cumhur İttifakı dans les mégapoles et les villes de sud-est d’Anatolie où la majorité de la population est composée des kurdes.

Les partis d’opposition aussi essayent de protéger leur pacte électoral qu’ils ont constitué pendant le référendum constitutionnel en 2017 et l’élection présidentielle de 2018. Le parti social-démocrate et séculaire, le CHP (Parti républicain du peuple) et Le Bon Parti (İYİ Parti en turc, un nouveau parti centre-droit et nationaliste qui est a été formé en 2017) vont participer aux élections dans le cadre de « Millet İttifakı » (Alliance de la nation). Les deux partis séculaires vont participer avec un candidat commun dans 23 mégapoles et 27 villes. Le CHP a désigné ses candidats dans les plus grandes métropoles comme İstanbul, Ankara et İzmir et 16 autres municipalités métropoles, et le Bon Parti était assez puissant dans les négociations avec Madame Meral Akşener (le chef de Bon Parti) qui a réussi à imposer ses candidats dans les métropoles comme Balıkesir, Trabzon, Denizli et Gaziantep. Les autres partis importants qui vont participer aux élections sont le Parti du bonheur (Saadet Partisi), le parti islamiste de tradition de Necmettin Erbakan et le parti pro-kurde, le HDP (Parti démocratique des peuples). Même si le HDP a beaucoup de chance dans les villes de sud-est, le parti a décidé de favoriser les candidats de Millet İttifakı contre le système autoritaire du Président Erdoğan.

Les thèmes politiques utilisés par les partis d’opposition se concentrent autour la crise économique de la Turquie. Le ralentissement de la croissance économique du pays ces  dernières années et la dévaluation de la livre turque contre dollar américain et l’euro sont des arguments forts pour l’opposition indiquant qu’il y a un gouvernement faible et incapable. L’échec de la politique étrangère de la Turquie en Syrie et la détérioration des relations avec l’Union européenne et les Etats-Unis aussi constituent des arguments forts des partis d’opposition. Le President Erdoğan et les partis de Cumhur İttifakı d’autre part essayent de présenter les élections comme une question de la survie (bekâ en turc). Même si c’est une élection pour les municipalités, l’AKP et le MHP attirent l’attention des électeurs turcs sur danger du terrorisme du PKK, PYD, YPG, le DEACH et FETÖ.  De plus, Président Erdoğan accuse les partis d’opposition de supporter les terroristes et il propose de nommer des curateurs pour les municipalités où le HDP, le parti pro-kurde qui a des liens avec le PKK, gagnerait les élections. Cette approche Schmittien (venant de Carl Schmitt) n’est pas une chose nouvelle dans la politique turque ; mais quand un président herculéen comme Monsieur Erdoğan utilise ce type de rhétorique, alors il y a danger majeur pour la démocratie en Turquie.


Dans le cœur économique de la Turquie, İstanbul, l’ancienne capitale de l’Empire Byzantin et de l’Empire Ottoman, l’AKP et le MHP ont choisi Monsieur Binali Yıldırım, le Premier Ministre précédent et dernier de la Turquie, comme leur candidat commun. Monsieur Yıldırım est un bon choix puisqu’ il a réussi a ne pas devenir un objet de haine aux les yeux des électeurs d’opposition. Il est aussi assez expérimenté (il était le Ministre des Transports et des Communications en Turquie avant devenir le Premier Ministre) et il a des connections avantageuses. Le candidat commun de CHP et le Bon Parti, Ekrem İmamoğlu, est plus jeune que Binali Yıldırım et aussi prospère que lui. Il a réussi à transformer en quelques années et en bien   Beylikdüzü, un petit arrondissement d’İstanbul, en un quartier développé. Les sondages derniers de Gezici, une corporation prestigieuse, nous montrent que Monsieur Yıldırım va gagner l’élection contre Monsieur İmamoğlu avec 4-6 points de différence (52.1 % contre 46.6 %).[1]  C’est normal car İstanbul est devenu une ville conservatrice dans les années dernières avec le vague de migration venant des villes de l’Anatolie et le succès de l’AKP et de Monsieur Erdoğan dans la vie politique turque depuis 2002. À İstanbul, le vote kurde est trop important et Monsieur Yıldırım n’est pas une figure très antipathique pour les kurdes. Alors, je pense que Monsieur Yıldırım va gagner mais la différence peut diminuer vers 3-4 points.

Yıldırım vs. İmamoğlu

À Ankara, il y a une attente forte dans les forums d’internet que le candidat de Millet İttifakı, Monsieur Mansur Yavaş va gagner contre le candidat de Cumhur İttifakı, Monsieur Mehmet Özhaseki. Yavaş est un politicien venant d’un background ultranationaliste turc et ceci lui donne une immunité très forte contre les attaques populistes du Président Erdoğan qui essaye de présenter les candidats d’opposition comme les avocats des groupes terroristes en Turquie. En plus, Monsieur Yavaş s’identifie à Ankara contre Monsieur Özhaseki qui vient de Kayseri. Mais les sondages récents de Gezici suggèrent que Monsieur Özhaseki va gagner l’élection avec une différence de 5 points (51.8 % contre 46.3).

Özhaseki vs. Yavaş

À İzmir, le CHP est sûr de sa victoire. Bien que les directeurs locaux du Bon Parti n’aient pas approuvé le choix de Monsieur Tunç Soyer, le maire de Seferihisar, comme leur candidat commun avec le CHP dans le pacte électoral, les électeurs pro-séculaires d’İzmir vont définitivement choisir Soyer pour remplacer la Aziz Kocaoğlu. Le candidat de Cumhur İttifakı, Nihat Zeybekçi, l’ancien Ministre de l’Economie en Turquie n’a pas beaucoup de chance contre Soyer car son parti islamiste n’est pas très populaire dans cette ville. Monsieur Zeybekçi essaye de se présenter comme un musulman moderne et modéré pour convaincre le peuple d’İzmir, une ville reconnue comme kémaliste. Il a même dit qu’il n’est pas contre la production de vins pour montrer sa priorité économique au lieu du fanatisme islamique. Mais il a peu de chance dans une ville comme İzmir.

Zeybekçi vs. Soyer

Parmi les autres métropoles où le concours sera contesté, Antalya est vraiment intéressant. Le candidat de l’AKP et le MHP, Monsieur Menderes Türel dirige Antalya depuis 2004 (mais il a perdu une élection contre le candidat de CHP Mustafa Akaydın en 2009). Il est assez populaire et connu. Mais l’identité islamiste de son parti dérange les entrepreneurs dans cette ville qui se redressait avec les revenues de tourisme et surtout par les touristes russes. En Turquie, les islamistes essayent d’interdire des boissons alcoolisées et la vie nocturne. À İstanbul par exemple, depuis la présidence de Monsieur Erdoğan (1994-1997), dans les restaurants de la municipalité d’İstanbul les boissons alcoolisées sont interdites. Alors, le CHP peut gagner à Antalya avec une stratégie correcte comme en 2009 avec Muhittin Böcek. Les sondages de Gezici d’autre part disent qu’il y a encore 5 points de différence entre les deux candidats et Menderes Türel est toujours le favori. À Bursa, Millet İttifakı peut gagner avec Mustafa Bozbey contre le candidat de Cumhur İttifakı Alinur Aktaş. À Aydın, le maire de la ville Madame Özlem Çerçioğlu est le candidat commun de CHP et le Bon Parti mais les sondages récents disent qu’elle va perdre contre Mustafa Savaş.

Quand on fait une analyse générale, il faut dire que les élections municipales ne vont pas changer beaucoup de chose en Turquie car les problèmes économiques et diplomatiques du pays sont devenus des problèmes chroniques après le coup manqué de 2016. Le CHP n’est pas un parti populaire qui peut parvenir à attirer les gens conservateurs en Turquie. L’AKP d’autre part est devenu un parti antioccidental et autoritaire ces dernières années et ne peut pas créer une dynamique de démocratie comme cela a été fait dans les années 2000. Alors, l’espoir des démocrates en Turquie se concentrent sur un nouveau parti de centre qui pourrait etre formé par les opposants de l’AKP comme Abdullah Gül, Ali Babacan et Ahmet Davutoğlu.



Dr. Ozan ÖRMECİ


6 Mart 2019 Çarşamba

Turkey’s 2019 Local Elections: Latest Polls and Predictions

Turkey’s local elections will take place on March 31, 2019 in 81 Turkish cities (30 of them are metropolitan cities). Turkey’s long time ruling Islamic-oriented party Justice and Development Party (AK Parti) decided to keep its electoral alliance called “Cumhur İttifakı” (People’s Alliance) with Turkish nationalist Nationalist Action Party (MHP) before the elections. Accordingly, MHP will support AK Parti candidates in 27 metropolitan cities including three biggest and most developed cities of Turkey (İstanbul, Ankara, and İzmir) and AK Parti will support MHP candidates in return in 3 metropolitan cities (Adana, Mersin, and Manisa).[1] In addition, in other 21 ordinary cities, People’s Alliance electoral coalition will contest with only one candidate.[2] That means, in 51 out of 81 Turkish cities, AK Parti and MHP will act together. Moreover, Great Unity Party (BBP), a small Islamist-Turkish nationalist party also declared that in 30 metropolitan cities and Kurdish populated Southeastern Anatolian cities, it will support the candidates of the People’s Alliance.[3]

Opposition parties also decided to keep their electoral alliance in order to have chance against People’s Alliance. The main opposition party, Kemalist-social democratic Republican People’s Party (CHP) decided to maintain its electoral alliance “Millet İttifakı” (Nation Alliance) it has established during the 2017 Presidential election campaign with the center right-Turkish nationalist İYİ Parti (Good Party). Two secular-oriented parties made an agreement for presenting only one candidate in 23 metropolitan cities and 27 ordinary cities.[4] CHP limited itself with 19 metropolitan candidates (including three biggest cities) and 38 other candidates[5]. İYİ Parti on the other hand was able to dictate its candidates in important metropolitan cities including Balıkesir, Trabzon, Denizli, and Gaziantep.[6] Other important parties that will contest in the local elections are Islamist Felicity Party (Saadet Partisi) and pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party (HDP).  However, HDP did not present candidates in some cities including İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Mersin, Aydın, Bursa, and Antalya[7] in order to support the Nation Alliance against authoritarian practices of the government.[8]

If we look at the popular political themes before the elections, we see that opposition parties often use the recent slowdown of Turkish economy and the devaluation of Turkish lira as major points of criticism towards Erdoğan (Recep Tayyip Erdoğan) government. Turkey’s failed Syria policy and deteriorating relations with the European Union and the United States are also within the menu of opposition leaders such as Kemal Kılıçdaroğlu and Merak Akşener’s speeches. The AK Parti government and MHP on the other hand present these local elections as a matter of survival (bekâ in Turkish) to Turkish voters, a highly exaggerated approach for local elections which have nothing to do with national security issues. President Erdoğan also uses his personal charisma and populist attacks towards the opposition to win the hearts of the electors. For instance, he recently blamed Nation Alliance for acting on behalf of the terrorists[9] by using a Schmittian (Carl Schmitt) approach to politics. President Erdoğan also threatened Kurdish voters by saying that if they continue to vote for HDP candidates, Turkish government might annul the election and appoint a trustee for such municipalities.[10]

Yıldırım vs. İmamoğlu

Especially in three big cities, both electoral alliances put forward very good candidates. In Istanbul, the heart of Turkey’s economy with more than 16 million residents and former Byzantian and Ottoman capital, AK Parti and MHP will endorse Binali Yıldırım, Turkey’s former -and the last- Prime Minister and Minister of Transportation. With his experience, successful career and connections within Turkey and abroad, Mr. Yıldırım seems to be a perfect choice. However, CHP and İYİ Parti’s common candidate Ekrem İmamoğlu is also a good choice with his democratic stance and proven success at Beylikdüzü Municipality. Recent polls made by Gezici Company in the last week of February suggest that, Mr. Yıldırım will win the election with a margin of 4 to 6 points (52.1 % against 46.6 %).[11] I also think that Binali Yıldırım has more chance to win Istanbul for several reasons. First of all, losing Istanbul would be a great damage to Erdoğan’s new regime and might even a signal the decay of his government; a factor which guarantees that AK Parti will use every means to win the election. Secondly, Istanbul has become a very conservative city in the last few decades due to rural-to-urban migration from Anatolian cities, a notion that has changed the classical multicultural and cosmopolitan atmosphere of the city and created a new -unofficial- Islamist capital. Thirdly, Binali Yıldırım is a very famous and trusted politician for the majority of Turkish people contrary to enigmatic (unknown) İmamoğlu. It is true that a young and successful politician like İmamoğlu could create a difference right place at right time; but CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu’s choice still seems risky. Lastly, the voting pattern of the Kurdish voters in Istanbul will be the decisive factor due to large Kurdish population in the city and it seems like Kurdish voters do not hate Mr. Yıldırım or adore Mr. İmamoğlu, a fact that shows Kurdish votes might not go to İmamoğlu as a bloc.

Özhaseki vs. Yavaş

In Ankara, according to the word in the street, the opposition has more chance. CHP and İYİ Parti chose Mansur Yavaş, a Turkish nationalist politician coming from MHP tradition as their common candidate. Yavaş is a good choice for preventing populist attacks coming from the government and especially from President Erdoğan thanks to his ultra-nationalist background. Erdoğan’s criticism towards Mr. Yavaş for supporting pro-Kurdish groups and terrorist circles makes non-sense for Turkish voters who know Yavaş for several years. Moreover, in Ankara, unlike İstanbul, the number of Kurdish voters is low and Turkish nationalists’ voting preference is the key factor for winning the election. Both Mansur Yavaş and Mehmet Özhaseki are successful municipal leaders that Turkish people have confidence. Recent polls suggest made by Gezici Company in the late February suggest that, Mr. Özhaseki will win the race with 51.8 % against Yavaş’s 46.3 %.[12] However, I still think anything could happen in Ankara due to reactions towards the AK Parti government’s economic performance as well as MHP leader Devlet Bahçeli’s decreasing popularity among the Turkish nationalist voters in recent years.

Zeybekçi vs. Soyer

In İzmir, CHP is confident of its victory. Although CHP’s coalition partner in Nation Alliance İYİ Parti is not satisfied from the choice of Tunç Soyer[13], former municipal leader of Seferihisar, it would be a great surprise for everyone if Soyer is beaten by People’s Alliance candidate and former Economy Minister of Turkey Mr. Nihat Zeybekçi. Nihat Zeybekçi’s job is really difficult since he represents the “other” in a highly secularized city like İzmir. Although Zeybekçi tried everything to present himself as a secular Muslim candidate and even said that he is not against the production of vine[14], it seems like this would not be enough for changing the voting preference of large majority of people in İzmir.

Among other important cities to be mentioned, especially Antalya will witness a tight race between People’s Alliance candidate and current municipal leader Menderes Türel and Nation Alliance candidate Muhittin Böcek. Gezici Company’s recent poll points out that Türel would win the election, but the difference will not be larger than 5 points.[15] I think CHP might still have a chance in Antalya since the city is based on tourism industry and secular parties in general perform better in terms of tourism due to Islamist parties’ tendency to ban alcohol and night-life. In Bursa also, Nation Alliance could win with Mustafa Bozbey against People’s Alliance candidate Alinur Aktaş. Recent polls also strengthen this view. In Aydın, polls suggest that People Alliance candidate Mustafa Savaş will topple down current municipal leader endorsed by Nation Alliance, Mrs. Özlem Çerçioğlu. However, due to her successful performance and good reputation as an exemplary female mayor, I think Çerçioğlu could also win one more time.

If we look at the general picture, I think local elections will not be helpful to Turkish democracy, which is in sharp fall in recent years in terms of freedoms and rule of law. Considering the fact that there will not be a Presidential election scheduled until 2023, it would be too optimistic to claim that everything will be good if CHP could increase its vote. As far as I am concerned, only if CHP could win both in İstanbul and in Ankara, in addition to İzmir, we can talk about a meaningful transition of power taking place at the electorate base. However, this does not seem realistic especially in İstanbul. So, we have to wait until Turkish voters send a strong signal by supporting the opposition parties in order to improve Turkish democracy. Another solution is the return of the AK Parti to its reformist and pro-Western agenda. However, this does not seem possible for the moment. Finally, I should add that there are political discussions in Turkey right now about the necessity of a new centrist party, which will be established by former political stars of AK Parti including previous President of the Republic Mr. Abdullah Gül, former Economy Minister Mr. Ali Babacan and former Turkish Foreign Minister and Prime Minister Mr. Ahmet Davutoğlu.


Assoc. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ




[2] Ibid.
[5] Ibid.

2 Mart 2019 Cumartesi

Graham Allison’dan ‘Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?’


Giriş
Profesör Graham T. Allison (1940-), Harvard Üniversitesi’ne bağlı John F. Kennedy School of Government’da ders veren etkili bir Amerikalı Siyaset Bilimcidir.[1] Nükleer terörizm, ABD dış politikası ve Küba füze krizi gibi birçok farklı konuda önemli eserleri olan Harvard doktoralı Allison’ın son dönemde en yoğun olarak çalıştığı konu ise, 21. yüzyıla damgasını vurması beklenen ABD-Çin rekabetidir. Allison, bu konuda 2017 yılında Houghton Mifflin Harcourt tarafından yayımlanan Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? (Savaşa Doğru Giden Kader: ABD ve Çin Thucydides Tuzağı'nı Aşabilirler Mi?) adlı önemli bir kitap[2] yazmıştır. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan bu kitabın önemli bölümleri, bu yazıda Türkçe’ye çevrilecektir. Ancak daha kapsamlı okumalar için, mutlaka kitabın tamamı edinilmelidir.

Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?

Thucydides Tuzağı
Kitabın giriş bölümünde, Graham Allison, kitaba ismini veren "Thucydides Tuzağı" kavramını açıklamaktadır. Thukididis veya Tukidisis (MÖ 460-MÖ 395), Antik Yunan döneminde yaşayan önemli bir tarihçi ve Atinalı bir Generaldir. Thukididis, Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı sırasında yaşamış ve bu savaşları “Peloponnessos Savaşları” (History of the Peloponnesian War) adlı kitabında tasvir etmiştir. Thukididis’in bu eseri, birçok uluslararası tarihçi tarafından Realizm (Gerçekçilik) ekolünün ilk örneği olarak kabul edilir. Kitapta geçen “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’ya aşıladığı korku, savaşı kaçınılmaz hâle getirdi” cümlesi ise, günümüzde bile Realizm’in Uluslararası İlişkiler yaklaşımındaki en önemli kavramı olan “güvenlik ikilemi” (security dilemma) olgusunu en yalın haliyle açıklamaktadır. Nitekim Thukididis’ten uzun seneler sonra da, dünya siyasetinde güç değişimleri daha ziyade savaşlar neticesinde gerçekleşmiş ve "güvenlik ikilemi" olgusu önemini korumuştur. Graham Allison, bu yaklaşımı doğrularcasına, Çin Halk Cumhuriyeti’nin son dönemde dünya siyasetinde ciddi değişikliklere yol açan hızlı yükselişinin ABD’de yarattığı rahatsızlığın ise, kaçınılmaz olarak bu iki devlet arasında bir savaşa neden olacağını düşünmemektedir. Zaten kitap, bu konuya dikkat çekmek ve her iki devletin de siyasal elitine çeşitli uyarılarda bulunmak amacıyla yazılmıştır.

Thucydides (Thukididis)

Çin Yükselişi
4 bölümden oluşan kitabın ilk bölümüne “The Rise of China” (Çin Yükselişi) adı verilmiştir. Bu bölüme Çin'in 1980'den günümüze kadar gayrisafi milli hasıla (GDP), ihracat, ithalat ve rezervler anlamında yaptığı büyük atılıma dikkat çekerek başlayan Allison, ABD'nin Birleşik Krallık'ı geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olmayı başardığı 1860-1913 döneminde yüzde 4 ortalama ekonomik büyüme sağladığını, oysa şu an için hâlâ ABD'nin ardında ikinci sırada yer alan Çin Halk Cumhuriyeti'nin 1980-2015 döneminde ortalama yüzde 10 ekonomik büyüme başarısı gösterdiğini yazmaktadır. Çin'in bu ekonomik büyüme rakamlarıyla yakın bir gelecekte dünyanın en büyük ekonomisi olacağına işaret eden yazar, bu bağlamda ABD'nin 2011 yılında Hillary Clinton'ın Dış İşleri Bakanlığı döneminde "Yüzünü Asya'ya Dönme" (Asia Pivot veya Pivot to Asia) politikasını açıkladığını ve Barack Obama'nın Başkanlığı döneminde ABD'nin dış politik ağırlığının Orta Doğu'dan Asya-Pasifik bölgesine kaymaya başladığını vurgulamaktadır. Bu politikaya yön veren Amerikalı diplomat Kurt M. Campbell'ın, 2016 tarihli The Pivot: The Future of American Statecraft in Asia adlı kitabında, -Obama ve Clinton'ın istekleri doğrultusunda geliştirdiği- ABD'nin bu dönemde başlattığı Çin'i Asya-Pasifik bölgesinde "yeniden dengeleme" (rebalance) politikasını açıklamaya çalıştığını belirten Allison, ancak Campbell'ın kitabında gerekli nicel verileri kullanmadığına dikkat çekmektedir. Daha önemlisi ise, Allison'a göre, Obama ve Clinton'ın bu isteklerine karşın, Obama'nın 8 yıllık Başkanlığında Suriye iç savaşı ve IŞİD nedeniyle ABD'nin dış politikasında ve güvenlik politikasında önceliği Orta Doğu bölgesinin korumayı sürdürmesidir.

Kim Kimi Yeniden Dengeliyor?


Graham Allison, ekonomik büyüklükte ABD'yi geçmesi daha birkaç yıl sürecek olmasına karşın, Çin'in daha şimdiden birçok sektörde dünyanın en önemli ekonomik aktörü haline geldiğini, hatta arabaların keşfedildiği ABD'yi geçerek, günümüzde dünyanın en büyük oto pazarı ve otomobil üreticisi olabildiğini yazmaktadır. E-ticaret, internet kullanıcılarının sayısı ve cep telefonu pazarı açısından da, Pekin, Washington'ı günümüzde geçmiş durumdadır. Bunlara petrol ithalatı, enerji tüketimi ve güneş enerjisi kullanımında dünya liderliği de eklendiğinde, dünya ekonomik büyümesinin en önemli aktörünün muazzam gücü net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 1870'lerden bu yana kendilerini dünyanın merkezinde gören Amerikalıların, Çin'in kendi ülkelerini geçmesini hazmetmelerinin kolay olmadığını da belirten Amerikalı akademisyen, satın alma paritesi (PPP) açısından Çin'in ABD'yi şimdiden geçmeyi başardığını da belirtmektedir. Son dönemde Batı medyasında sıklıkla kullanılan Çin'in ekonomik yavaşlama (slowdown) söylemini de abartılı bulan Allison, 2008 ekonomik krizinden sonra yüzde 10'lardaki Çin ekonomik büyümesinin 2015 ve 2016 yıllarında yüzde 6-7 düzeyine kadar gerilediğini, ancak bunun yine de başarılı bir grafik olduğunu yazmaktadır. Öyle ki, yavaşlayan ekonomisiyle bile, Çin, dünya ekonomik büyümesinin yüzde 40'ına tek başına kaynaklık etmektedir.

Bu muazzam ekonomik büyüme performansı, Çin'deki insani gelişmişlik durumunu ve yaşam kalitesini de yükseltmektedir. Öyle ki, 1980'de 193 dolar olan kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla (GDP per capita), günümüzde 8.100 dolar seviyesine kadar yükselmiştir. Eğitim, sağlık hizmetleri ve benzer göstergelerde de Çin'in performansı daima olumlu istikamettedir. Nitekim 1949'da Çin'de ortalama yaşam beklentisi 36 yılla sınırlı kalırken, 2014'te 76'ya yükselmiştir. 1949'da yüzde 20 olan okuma-yazma oranı ise, 2014'te yüzde 95 seviyesine çıkmıştır. Bu, Çin'in sadece ekonomik büyümeyi değil, sosyal gelişmeyi de başardığını göstermektedir. Milyoner-milyarder sayısında da, Çin, ABD'yi 2015 yılı itibariyle geçmiş durumdadır. Ayrıca daha bir jenerasyon önce eğitim, bilim, teknoloji ve girişimcilikte çok kötü durumda olan Çin, günümüzde beşeri sermaye (human capital) açısından çok iyi duruma ulaşmıştır. 2015 PISA test sonuçları dikkate alındığında, Çin dünyada 6. olurken, ABD ancak 39. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Üniversite eğitiminin kalitesi konusunda da Çin'de yaşanan dönüşüm göz kamaştırıcıdır. Nitekim 2015 yılında Tsinghua Üniversitesi, Amerika'nın kısaca MIT olarak bilinen ünlü Massachusetts Institute of Technology adlı üniversitesini geçerek, mühendislik alanında dünya lideri konumuna gelmiştir. Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi kritik alanlarda, Çin, her yıl 300.000 mezun veren ABD'ye kıyasla epey avantajlı durumdadır (her yıl 1,3 milyon mezun). Bunun dışında, Amerikan üniversitelerinde eğitim alan 300.000 Çinli öğrenci de bulunmaktadır. Bu sayede, dünya genelinde daha çok ucuz tüketim mallarına dayalı bir ekonomik büyüme modeli ürettiği algısı yaratan Çin, 2014 yılı itibariyle yüzde 27 civarında yüksek teknoloji malları üreten bir ülke haline gelmiştir (2003'te bu oran yalnızca yüzde 7'ydi). Aynı dönemde ABD ekonomisinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı ise yüzde 36'dan yüzde 29'a düşmüştür. Çin, günümüzde bilgisayar, yarı-iletkenler, iletişim cihazları ve eczacılık gibi yüksek teknoloji gerektiren alanlarda dünya lideri haline gelmiştir. ABD ve Batı dünyasında Çin'in ekonomik büyümesiyle ilgili olarak ön kabul gören imitasyon teknolojisi algısı da son dönemde değişmektedir. Her ne kadar sanayi casusluğu ve fikri mülkiyet hakları gibi konularda Çin'in ABD'de eleştirilere uğrayan uygulamaları devam etse de, patent hakları ve yaratıcılık anlamında geçmişe kıyasla çok iyi bir aşamaya gelinmiştir. 

Tüm bu pozitif gelişmelere rağmen, elbette ekonomik büyüklük otomatik olarak ve hemen askeri ve siyasi güce dönüşmemektedir. Ancak tarihsel deneyim, bize ekonomisi gelişen ülkelerin zamanla askeri ve siyasi olarak da daha etkili hale geldiklerini öğretmektedir. Dahası, Çinliler, Mao Zedong'un "İktidar namlunun ucundadır" sözünü asla unutmamışlardır. Çin ekonomisi geliştikçe, Çin'in silahları ve askeri teknolojisi de gelişmeye başlamıştır. 1980'lerin sonlarından itibaren savunma bütçesine toplam bütçesinin yüzde 2'si gibi cüzi bir pay ayırsa da (ABD için bu oran yüzde 4'tür), Pekin, günümüzde 146 milyar dolarlık savunma bütçesiyle (ki bu, Rusya'nın savunma bütçesinin 2 katıdır), ABD'den sonra dünyada ikinci sıradadır. Hatta RAND Corporation'ın bir raporuna göre, gelecek 5-15 yıl içerisinde Asya kıtasında ABD hegemonyasında bir geri çekilme yaşanacak ve Çin'in gücü artacaktır. 

Her ne kadar Hillary Clinton Dış İşleri Bakanlığı döneminde "güçler dengesi" (balance of power) kavramının 21. yüzyılda önemini yitirdiğini söylese de, Singapur lideri Lee Kuan Yew'in de öngördüğü şekilde, kavram önemini yitirmemiş, sadece dönüşüm yaşamıştır. Önceden sadece askeri güçle alakalı olarak kullanılan kavram, günümüzde jeoekonomik bir kavram haline gelmiştir. Çin, bunu en iyi anlayan ülkelerden birisidir ve dış politikasını ekonomik esaslara göre şekillendirmektedir. Bu yaklaşım, Sun Tzu'nun "Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir" anlayışına da uygundur. Ekonomik gücü dış politikada kullanabilmek, elbette diplomatik hüner gerektiren bir iştir. Çin, bunu da çok iyi öğrenmiş ve ekonomik cezalandırma ve ödüllendirme yöntemleriyle siyasi sonuç almayı birçok defa başarmıştır. Dahası, Pekin, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu ve Dünya Ticaret Örgütü (önce GATT, daha sonra World Trade Organization), Dünya Bankası (World Bank) ve Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund) sacayağından oluşan Bretton Woods sistemine alternatif bir şekilde, 2015 yılında Asya Altyapı Yatırım Bankası'nı (Asian Infrastructure Investment Bank) kurmuştur. Bunun öncesinde de, Çin'in ulusal kalkınma bankası olan China Development Bank, Dünya Bankası'nı geçerek, dünyanın en büyük uluslararası kalkınma projeleri fonlayıcısı olmayı başarmıştır. Çin, ABD hâkimiyetindeki uluslararası sisteme alternatif bir düzen kurma arayışını 2008 yılında da BRICS grubunu (Çin dışında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Güney Afrika'dan oluşan) G-7'ye nispet yaparcasına toplayarak göstermiştir. Bunların devamında, 2013 yılı Eylül ayında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Xi Jinping), Çin'in en önemli jeoekonomik hamlesi olarak, Türkiye'de daha çok "Yeni İpek Yolu" projesi olarak adlandırılan "Tek Kuşak Tek Yol" projesini açıklamıştır. Bu gidişatı yorumlayan Lee Kuan Yew, Çin'in Asya ülkelerini ilerleyen yıllarda ekonomik gücüyle yutacağını ve Güney Kore ve Japonya gibi ABD müttefiki ülkelerin bile bu durumdan etkileneceğini söylemiştir. 

Tarihten Dersler
“Lessons From History” (Tarihten Dersler) başlıklı kitabın ikinci bölümünde, yazar Graham Allison, öncelikle Atinalı General Thukididis'in hikâyesini özetlemekte ve Thucydides Tuzağı'nı detaylı olarak açıklamaktadır. Kilit cümleyi hatırlamak gerekirse, “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’ya aşıladığı korku, savaşı kaçınılmaz hâle getirdi”. Bu, Graham Allison'ın "Thucydides Tuzağı" (Thucydides Trap) adını verdiği durumdur. Bir diğer ifadeyle, yükselen bir gücün hâkim durumdaki bir gücü tehdit eder noktaya ulaştığı ve yapısal gerginliğe neden olduğu andır. Tam da bu nedenle, MÖ 5. yüzyılda Atina ile Sparta arasında bir savaş başlamıştır. Günümüzde, Uluslararası İlişkiler literatüründe, bu konu, "güvenlik ikilemi" ve "güçler dengesi" kavramlarıyla ifade edilmektedir. Bu dönemlerde, Sparta, militarist siyaset ve kültürün merkezi durumundadır. Yalnızca tamamen sağlıklı çocukların yaşamasına izin verecek kadar gaddar olan Spartalılar, çocuklarını küçük yaştan itibaren sert bir askeri eğitimle yetiştirirlerdi. Spartalılar, ancak 30 yaşında ve 23 yıl devlete hizmet ettikten sonra vatandaşlığa hak kazanırlardı. 60 yaşına kadar da herkes askerliğe mecburdu. Atina ise, Sparta'nın tam zıttı şekilde, deniz yoluyla gelişen ticaret imkânları ve gelişmiş medeniyetiyle öne çıkıyordu. Açık bir toplum kurmayı başaran Atina, akademinin de merkezi ve tüm Yunanistan'dan öğrencilerin eğitim aldığı yer konumundaydı. Bu iki farklı yapıdaki şehir devleti arasındaki rekabet, kısa sürede bir savaşa dönüştü. MÖ 431'de, iki devlet, MÖ 404 yılına kadar sürecek büyük bir savaşa giriştiler.

Peki, bu savaş kaçınılmaz mıydı? Thukididis'e göre, savaşın sebebi, Atina'nın sürekli zenginleşmesi ve gelişmesinin Sparta'da yarattığı yapısal gerginlikti. Thukididis, bu noktada 3 önemli ateşleyici unsuru öne çıkarmaktadır: "çıkar" (interest), "korku" (fear) ve "şeref" (honor). Çıkar konusundaki tartışma ortadaydı; Atina'nın artan zenginliği ve etkisi, Sparta'nın en yakın komşularına kadar etki etmeye başlamış ve bu da Spartalıları savaş konusunda motive etmişti. Korku, her iki tarafın da birbirlerinin niyetlerinden emin olmamasından kaynaklanıyordu. Günümüzde de, silahlanma yarışı (arms race), büyük ölçüde korkudan kaynaklanır. Bu bağlamda üçüncü önemli kavram ise -Thukididis tarafından- "şeref" olarak belirtilmişti. İki devletin birbirlerine yaklaşımlarında gerekli saygıyı göstermediklerini düşünmeleri, ilişkilerinin bozulmasında etkili olmuştu. Bu noktada savaş gerçekten de kaçınılmaz mıydı? Thukididis'e göre, Atinalıların hızlı yükselişlerinin kibire (hubris) dönüşmesi ve Spartalıların endişelerinin paranoya haline gelmesi, savaşı önlenemez bir noktaya taşıdı.

Thucydides Tuzağı, tarihin birçok döneminde güç değişim-dönüşüm süreçlerinde yeniden yaşanmış ve bu tarz mücadelelerin birçoğu savaşla sonuçlanmıştır. Allison’a göre, son 500 yılda bu koşullar 16 kez ortaya çıkmış ve bunlardan 12’si savaşla sonuçlanmıştır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü üzere; 15. yüzyılda denizlerde dünya ticareti hâkimiyeti konusunda önde olan Portekiz’in hızla yükselen İspanya ile rekabeti, 20. yüzyıl başlarında Birleşik Krallık’ın (İngiltere) Batı dünyasının ekonomik liderliğini ve deniz gücü üstünlüğünü Amerika Birleşik Devletleri’ne devretmesi, Soğuk Savaş süresince ABD’nin Sovyetler Birliği’nin meydan okumasına karşı koyması ve son yıllarda Birleşik Krallık ve Fransa’nın Almanya’nın Avrupa hâkimiyeti konusundaki hızlı yükselişi karşısında gösterdikleri sakin tutum, savaşsız yeni bir “güç dengesi” (balance of power) durumu kurulmasına örnek hadiselerdir. Ancak bu 4 önemli örnek dışında, 12 defa da savaşla sonuçlanan Thucydides Tuzağı durumu yaşanmıştır. Bu nedenle, Thucydides Tuzağı'nın genel mantığında, savaş, barışçıl geçişe kıyasla çok daha yaygındır. Bu bağlamda, 16. yüzyılın ilk yarısında Fransa ile Habsburgların Batı Avrupa’da hâkim kara gücü olma mücadelesi, 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Akdeniz’deki Habsburg-Osmanlı rekabeti, 17. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Avrupa’da yoğunlaşan Habsburg-İsveç mücadelesi, 17. yüzyılın ikinci yarısında deniz ticareti alanında yoğunlaşan Hollanda-İngiltere rekabeti, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere ve Fransa arasındaki Avrupa ve dünyanın hâkimi olma yarışı (İngiltere meydan okuyan durumunda), 18. ve 19. yüzyıllarda Fransa’nın Avrupa ve dünya liderliği konusunda İngiltere’ye meydan okuması, 19. yüzyılın ortalarında Fransa ve İngiltere’nin güçlenen Rusya’yı dizginlemeye çalışmaları, yine 19. yüzyılın ortalarında Fransa’nın ulusal birliğini sağlayarak güçlenmeye başlayan Almanya ile rekabeti, 19. ve 20. yüzyıllarda Çin ve Rusya’nın militarist bir modernleşme sürecine giren Japonya’yı dizginleme çabaları, 20. yüzyıl başlarında İngiltere’nin Almanya’nın hızlı yükselişi konusunda geliştirdiği strateji, İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere’nin Nazi Almanyası’nın dünyayı hâkimiyeti altına alma girişimi karşısında gösterdikleri tavır ve son olarak yine İkinci Dünya Savaşı döneminde ABD’nin Asya-Pasifik’te kendisine meydan okuyan Japonya’yı yerle bir etmesi, savaşla sonuçlanan Thucydides Tuzağı durumlarına örnek olarak sıralanabilir.

Graham Allison’ın tarihsel ‘Thucydides Tuzağı’ analizi


Bu örneklerin hepsinde, hâkim bir güç, yükselen bir gücün hızlı ilerleyişinden rahatsızlık duymakta ve bu da savaşa neden olmaktadır. Bu duruma, Allison, "yöneten güç sendromu" (ruling power syndrome) ve "yükselen güç sendromu" (rising power syndrome) adını vermektedir. Graham Allison'ın detaylı olarak işlediği ve tablodaki 14. örnek olan ABD-Japonya rekabetini incelemek gerekirse, 7 Aralık 1941'de Japonya'nın dünyanın en büyük ekonomisi ve en önemli askeri gücü olan ABD'nin Hawaii'deki Pearl Harbor Baskını'nı yapması akıllıca bir hareket gibi gözükmemektedir. Ancak Japonya'nın perspektifinden bakınca, diğer seçenekler daha da risklidir. ABD'nin Japonya'nın bölgesindeki yayılmacı politikasına karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar, Tokyo'nun ABD ile mücadelesini bir varoluş mücadelesi olarak algılamasına neden olmuştur. Pearl Harbor'dan 5 gün önce, Japonya'nın ABD Büyükelçisi aslında bu durumu uyarı niteliğinde Washington'a iletmiş, ancak Amerikalılar Japonya'nın gerçekten kendilerine karşı bir savaş başlatabileceklerine ihtimal vermemiştir. Tarihçi Paul Kennedy'nin söylediği gibi, ABD, 1930'lardan itibaren Japonya'nın Asya'daki yayılmacılık faaliyetlerini kendisinin benimsediği "açık kapı politikası"na bir engel olarak değerlendirmiştir. Allison, kitabında, tabloda yer alan tüm örnekleri tek tek açıklamaktadır. Bunlar, kitabı satın alan okurlar tarafından detaylı bir şekilde incelenmelidir. 

Şi Cinping

Fırtına Toplanıyor
“A Gathering Storm” (Fırtına Toplanıyor) başlıklı üçüncü bölümde, Amerikalı akademisyen ve yazar Graham Allison, ABD tarihinden örneklerle savaş ve kriz durumlarının nasıl oluşabildiğini açıklamaya gayret etmektedir. Bu örneklerin ardından, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'in ne istediği konusuna odaklanan Allison, bu soruya "Çin'i yeniden büyük bir devlet yapmak" (Make China Great Again) olarak cevap vermektedir. Cinping'i iyi tanıyan Lee Kuan Yew'in bu konudaki düşünceleri özetleyen Amerikalı yazar, Asya’da hâkim güç olma peşinde olan bir devletin ve onun liderinin, zamanla dünyada da hâkim güç olmaya çalışacaklarını söylemektedir. Yazar, Şi'nin yaratmaya çalıştığı Çin Rüyası'nın "refah" ve "güç" temaları etrafında şekillendiğini düşünmektedir. Bu, Theodore Roosevelt'in "Amerikan Yüzyılı" (American Century) ve Franklin Delano Roosevelt'in "Yeni Düzen" (New Deal) ideallerine benzetilebilir. "Çin'i yeniden büyük bir devlet yapmak" projesinin ana gündem maddelerine bakarsak, şu hususlar öne çıkarılabilir:
  • Batı'nın müdahalesi öncesinde olduğu gibi, Çin'i Asya'da hâkim devlet konumuna getirmek.
  • Sincan, Tibet, Hong Kong ve Tayvan gibi Çin topraklarında kontrolü sağlamak.
  • Bölgesindeki topraklar ve denizlerde tarihsel etki alanını yeniden canlandırarak, büyük güçlere özgü saygı ve caydırıcılığı kazanmak.
  • Uluslararası platformlarda diğer büyük güçlerin saygısını kazanmak.
Çince'de Çin'in "zhong guo", yani "Middle Kingdom" veya Orta Krallık" olarak tanımlandığını hatırlatan Graham Allison, ancak bunun diğer devletlerle Çin'in arasındaki mesafeden kaynaklanmadığını ve Çinlilerin ülkelerini "cennet"le "dünya" arasında konumlandırdıklarını yazmaktadır. Ayrıca Deng Xiaoping'den beri tüm Çinli liderler, Çin'in bir büyük güç olarak diğer devletlerden saygı görmesini amaçlamış ve son birkaç yüzyılda Batı dünyasının yükselişini bir "tarihsel anomali" olarak görmeye eğilim göstermişlerdir. Şi Cinping ise, önceki liderlerden farklı olarak, vatandaşlarına Çin'in tarihsel üstünlüğünü ve büyüklüğünü yeniden gerçekleştirme sözü vermiştir. 

Yine bu bölümde Çin'in dünyayı nasıl algıladığı sorusuna cevap arayan Amerikalı yazar, bu konuda -vakti zamanında ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger'ın da uzmanlığına başvurduğu- John King Fairbank'in görüşlerini aktarmaktadır. Fairbank, Çin'in dış politikasını üç noktada açıklamaktadır: 1-) Bölgesel hâkimiyet iddiası, 2-) Komşu ülkelerin Çin'in büyüklüğünü ve üstünlüğünü kabullenmeleri, 3-) Bu büyüklük ve üstünlük psikolojisiyle komşularıyla ilişkilerini uyumlu birliktelik (harmonious coexistence) çizgisinde sürdürmek. Kissinger, ayrıca Fairbank'ten Çin'de yaygın olan Konfüçyüs öğretisinde askeri güce ve şiddete olumsuz bakıldığını da öğrenmiştir. Bunların yanında, Fairbank, Çinlilerin dünya algılamasının etnikmerkezci veya etnomerkezci (ethnocentric) olduğunu ve Çinlilerin kendilerini kültürel olarak diğer gruplardan daha üstün olarak gördükleri tespitini de yapmıştır. Bu doğrultuda, Çin dış politikası tarihsel olarak yayılmacı esaslar temelinde oluşmamış ve sert güç kullanımını reddetmiştir. Allison, Çin tarihinden ve dış politikasından örneklerle bu durumu açıklamaya çalışmaktadır.

Daha sonra Şi Cinping'i analiz etmeye başlayan Graham Allison, 1 Haziran 1953 tarihinde Pekin’de dünyaya gelen Şi Cinping'in ülkesinde “princeling" (genç prens) lakabıyla bilindiğini, zira babası Xi Zhongxun’un (1913-2002) Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci ilk nesil liderlerinden ve en önemli siyasi figürlerinden olduğunu söylemektedir. Babasının tutuklanması sonrası zor günler geçiren ve taşraya çalışma kampına gönderilen, ancak Komünist Parti’ye üye olarak ülkesi için çalışmaya devam eden Cinping, 1975-1979 yılları arasında Pekin’in saygın üniversitelerinden olan Tsinghua Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okumuştur. Çalışma kampına gönderildiği dönemde Yan’an'da bir mağarada yaşamak zorunda kalan Cinping, çok zor günler geçirdiği bu dönemde intihar etmek yerine çalışmaya devam etmiş ve kendisini bu zor durumdan kurtarmayı başarmıştır. Bu şekilde, kendi ifadesiyle adeta "yeniden doğmuş"tur. Nitekim ilk 9 başvurusunda reddedilen Komünist Parti üyeliği, 10. başvurusunda kabul edilmiştir. Babasının salıverilmesinin ardından önü açılan Cinping, 1979-1982 yılları arasında Çin Komünist Partisi’nin önemli isimlerinden ve Merkezi Askeri Komisyon Genel Sekreteri Geng Biao’nun yardımcılığını üstlenmiş ve bu sayede Çin Halk Kurtuluş Ordusu ve Çin Komünist Partisi içerisindeki bağlantılarını geliştirmiştir. Detant sonrası Çin-ABD ilişkileri gelişirken, Cinping de 1985 yılında Amerika’daki tarım sistemini incelemek için bu ülkeye giden bir delegasyonda yer alarak kısa bir süre bu ülkede Iowa’da yaşamıştır. Cinping’in Amerika’daki zamanlarından kalma en önemli alışkanlıklarının basketbol sevgisi ve Hollywood savaş filmlerine olan düşkünlüğü olduğu söylenmektedir. Kariyeri boyunca 4 önemli bölgede (Shaanxi 1969-1975, Hebei 1982-1985, Fujian 1985-2002, Zhejiang 2002-2007) görev yapan Cinping, sadakat ve yönetici yeteneklerinin büyük önem arz ettiği Çin Komünist Partisi’nde basamakları hızla yükselmiş ve 2007 yılında Şanghay’da parti yöneticiliğine atanması onu bekleyen parlak kariyerinin habercisi olmuştur. Özellikle 1999 yılında görev yaptığı Fujian eyaletinde meydana gelen bir rüşvet skandalının yarattığı sorunları başarıyla çözmesi, onu parti nezdinde bir yıldız haline getirmiştir. Cinping’in 2007 yılındaki 17. Milli Kongre’de Polit Büro’ya atanması ise, Çin’in 5. kuşak liderleri arasına girmesini ve  kendisini dünyanın da tanımasını sağlamıştır.

Şi Cinping, başa geçtikten sonra dört önemli konuda atılım programını ortaya koymuştur. Bunlar;
  • Partiyi canlandırmak ve yolsuzlukla mücadele ederek, yeniden Çin halkının desteğini kazanmak.
  • Çin milliyetçiliği ve yurtseverliğini yeniden yükselterek, Çinlilerin ülkelerine ve kendilerine inanmalarını sağlamak.
  • Çin'in üçüncü ekonomik devrimini (birinci ekonomik devrim Deng Xiaoping'in serbest ticaret bölgeleri kurması ve özelleştirmeler yapmaya başlaması süreci, ikinci ekonomik devrim ise Jiang Zemin döneminde Çin ekonomisinin dışarıya açılmasıdır) gerçekleştirmek.
  • Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nu yeniden organize ederek, savaş kazanabilir bir ordu haline getirmek. 
Bu iddialı hedefleri nedeniyle, akademisyen Andrew Nathan, Cinping'in "Napolyon vari bir özgüvenle" hareket ettiğini -eleştirel bir şekilde- yazmıştır. Hatta birçok uluslararası gözlemci, onun ilk dönemini bile tamamlayamayacağını iddia etmiştir. Şi'yi 1980'lerden beri tanıyan eski Avustralya Başbakanı Kevin Rudd ise, Cinping'in derin bir ulusal sorumluluk güdüsüyle hareket ettiğini ve ideallerini hızlı şekilde gerçekleştirmek için "acelesi olan bir adam" olduğunu söylemektedir. Cinping'in ekonomik danışmanı Liu He, Şi'nin Çin Rüyası'nı gerçekleştirmesi için önünde birçok engel olduğunu belirtmekte ve bunları; Çin'in zenginleşmeden önce demografik olarak yaşlanmaya başlaması, girişimciliği teşvik etmek konusunda yaşanabilecek zorluklar, verimsiz devlet yatırımlarını küçültürken veya kapatırken sosyal istikrarı korumak ve çevreyi harap etmeden enerji ihtiyacını karşılamak olarak sıralamaktadır. Ancak bu engellere karşın, Şi Cinping, kendisinden ve ülkesinden emin olmaya devam etmiş ve göreve geçer geçmez iki büyük hedefini açıklamıştır: (1) 2021 dolaylarında (Çin Komünist Partisi'nin kuruluşunun 100. yıldönümü) kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla düzeyi 10.000 doları bulmuş kalkınmış bir toplum yaratmak ve (2) Yeni İpek Yolu projesi gibi hamlelerle, Çin Halk Cumhuriyeti'nin 100. yıldönümü olan 2049'da modern, gelişmiş, zengin ve güçlü bir ülke yaratmak.

Ancak tüm bu iddialı hedeflerine ve ilk yıllarındaki başarılı icraatlarına karşın, Şi Cinping, Mihail Gorbaçov'un hayaletine rastladığı bazı kabûslar görmeye devam etmektedir. Bu nedenle, Başkan olur olmaz Sovyetler Birliği'nin neden çöktüğü konusunda araştırmalar yaptırmıştır. Bu araştırmalardan hareketle, Cinping, Gorbaçov'un yaptığı üç önemli hata tespit etmiştir. Bunlar; (1) ekonomik reformları gerçekleştirmeden önce toplum üzerindeki kontrolü bırakmak, (2) Komünist Parti'nin yolsuz bir yapı haline gelmesine engel olamamak, (3) Sovyet Ordusu'nu millileştirerek, partiye ve lidere değil de, ulusa karşı sorumluluk duymalarına izin vermek ve dolayısıyla partiyi savunmasız bırakmak. Şi, 1989'dan sonra Çin Komünist Partisi'nin de benzer bir yola girdiğini düşünmeye başlamış ve bu konuda gerekli önlemleri almaya karar vermiştir. Bu nedenle, en önemli ve ilk icraatı, Komünist Parti'yi yeniden meşru ve güvenilir bir parti haline getirmeye çalışmak olmuştur. Bu doğrultuda, yolsuzlukla mücadelede sert önlemler almıştır. 2012'de yardımcısı Wang Qishan tarafından başlatılan temizlik operasyonu kapsamında, bugüne kadar yüzbinlerce parti üyesine çeşitli cezalar verilmiş ve onbinlercesi de partiden atılmıştır. Ayrıca Gorbaçov'un "açıklık" (glasnost) politikasının aksine, Cinping, partide disiplin, ideolojik uyum ve sıkı kontrol istemektedir. 

devletin, halk nezdinde daha meşru ve saygın hale gelmesi gerekmektedir. Bunun içinse, komünist ideallerden ziyade, Çin'in kendisine özgü medeniyetini yansıtan bir tür milliyetçilik-yurtseverlik anlayışı oluşturmaya çalışan Cinping, akademisyen Mark Elliott'a göre, devletin şimdilerde kendisini Qing (Çing) hanedanının devamı olarak sunmasına vesile olmuştur. Konfüçyüs düşüncesini yayarak Çinlilerin özgüvenini geliştirmeye çalışan Cinping, bir yandan "yenileşme-gençleşme" (İngilizce rejuvenation veya Çince fuxing -复兴) anlayışını oturtmaya çalışırken, diğer yandan da "ulusal aşağılanmamızı asla unutmayın" (wuwang guochi - 勿忘国耻) mantığıyla toplumu motive etmeye çalışmaktadır. 

Tüm bunların dışında, Şi, Komünist  Parti'nin gücünün ve meşruiyetinin devamı için, bugüne kadar benzeri görülmeyen ekonomik büyüme başarısını sürdürmesi gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle, 2021 yılına kadar yüzde 6,5 düzeyinde ekonomik büyüme performansını sürdürme sözü vermiştir. Nitekim dünyanın gelişmiş ülkelerindeki yaşam standartlarını yakalayabilmek için, Çin'in ekonomik büyümesini sürdürmesi gerekmektedir. Şu an için Çin halkı, Güney Kore ve İspanya'nın üçte biri, Singapur ve ABD'nin de beşte biri düzeyinde zengin durumdadır. Ancak zenginleşen bazı ülkelerde ortaya çıkan orta gelir tuzağı (middle income trap), zamanla yükselen maaşlarla ekonomik büyümeyi ve rekabetçiliği de olumsuz etkilemiştir. Bu nedenle, Cinping, yeni sektörlerde ve özellikle teknolojik konularda (örneğin robotik devrim) Çin'in öncü bir devlet olmasını istemektedir. Bir diğer önemli sorun da çevre kirliliği, özellikle de hava kirliliğidir. Pekin'deki kirli hava, günümüzde iş yaşamını ve diplomatik faaliyetleri bile zaman zaman engelleyebilen olumsuz bir noktaya gelmiştir. Tüm bunlar ve diğer birçok önemli konu, Graham Allison tarafından detaylı olarak açıklanmaktadır. Bu konjonktürde Çin'in ABD'ye mesajı ise nettir: Geri Çekil (Butt Out)! Bu bölümün ilerleyen sayfalarında, Allison, ABD-Çin ilişkilerine dair güncel gelişmeleri detaylı bir şekilde anlatmakta ve ilişkilerin nasıl rekabet ortamında kızışmaya başladığını açıklamaktadır. Tayvan Sorunu, Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları, ABD ile yaşanan çeşitli krizler ve kazalar, Kuzey Kore meselesi ve diğer önemli konular, bu bölümde tarihsel perspektifte detaylı bir şekilde işlenmektedir. Bu kısımlar, kitap satın alınarak ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.

Neden Savaş Kaçınılmaz Değil
Kitabın “Why War is not Enevitable” (Neden Savaş Kaçınılmaz Değil) adlı dördüncü ve son bölümünde, yazar Graham Allison, tarihsel süreçte savaşla sonuçlanmayan güç mücadelelerini detaylı bir şekilde incelemekte ve bu sayede ABD-Çin rekabetinin nasıl yönetilebileceğine dair bazı dersler çıkarmaya çalışmaktadır. Bu 12 ders, şöyle özetlenebilir:
  • Daha yüksek bir otorite (örneğin Birleşmiş Milletler), devletler arası rekabetin savaşsız sonuçlanmasına yardımcı olabilir.
  • Devletlerin uluslararası veya ulusüstü nitelikle siyasi, askeri ve ekonomik örgütlere üye olmaları, onları barışçıl davranmaya zorlayabilir.
  • Akıllı siyasetçiler, kazanmaları zor olan bir savaş yerine farklı şekilde davranmayı tercih edebilirler (Birleşik Krallık'ın ABD liderliğini kabul etmesi örneği).
  • Zamanlama çok önemlidir.
  • Kültürel benzerlikler çatışmayı önleyebilir.
  • Nükleer silahlar, devletler arası rekabetin doğasını değiştirmiştir.
  • Karşılıklı imha garantisi (mutually assured destruction), kapsamlı savaş riskini azalmaktadır.
  • Nükleer süpergüçler arasında savaş, artık meşru bir düşünce değildir.
  • Nükleer süpergüçlerin liderleri, yine de kendilerini bu tarz kazanamayacakları bir savaş ihtimaline karşı hazırlamalıdırlar.
  • Karşılıklı ekonomik bağımlılık, savaş riskini düşürmektedir.
  • Müttefiklik ilişkileri avantajlı hale gelebilir.
  • İç politikadaki başarı, dış politikada da çok etkilidir.
Bu bilgilerin ardından, Graham Allison, ABD-Çin ilişkilerinin geleceğine ışık tutan günümüzdeki önemli gelişmeleri okurlarına aktarmaktadır.

Sonuç
Kitabın "Sonuç" bölümünde, ABD-Çin rekabetinin bundan sonra Amerikalıların hayatında önemli bir unsur olacağını söyleyen Allison, ABD’nin önünde Çin'le ilgili bundan sonra iki temel strateji olacağını da sözlerine eklemektedir. Bunlar; (1) alışılageldik şekilde Çin’le ekonomik ilişkiler kurmaya devam etmek ve Çin’in yükselişini kabullenmek veya (2) Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’ya karşı geliştirilen stratejinin bir benzerini oluşturarak, sıcak savaşa izin vermeden Çin’in hızlı yükselişini ve dünya hâkimiyetini almasını engellemek şeklinde özetlenebilir. Donald Trump döneminde, ABD'nin ikinci paradigmaya uygun hareket etmeye çalıştığı ve uluslararası diplomaside çok taraflılık ve ekonomik entegrasyon yerine ulusal çıkarlar temelinde milliyetçi paradigmayı restore etmeye çalışarak, Çin'i yavaşlatmaya çalıştığı söylenebilir. Ancak bunlar, ABD'nin de küresel etkisini azaltan hamleler olduğu ve ABD'yi Çin karşısında eski düzene dönüşü savunan bir ülke olarak gösterdiği için, sonuç alınması kesin olmayan hamleler olabilir. Ayrıca, ABD, demokrasisi, özgürlükleri, dünyanın en güçlü ordusu, kaliteli üniversiteleri ve gelişmiş teknolojisiyle, ekonomik olarak Çin'in gerisinde kalsa da, daha uzun on yıllar boyunca dünya lideri olmaya devam edecektir. Çin ise, tüm ekonomik ilerlemesine karşın, tek partili komünist sistemi evrensel bir yönetim modeli olmadığı ve diğer ülkelerce kolay benimsenebilir bir kültür ve dilden yoksun olduğu için, bölgesel güçten küresel güce dönüşüm aşamasında daha uzun yıllar çok zorlanacaktır. Bu nedenle, ABD'nin endişeye değil, vizyona ihtiyacı vardır.

Graham Allison'ın kitabı, bu konuda yazılmış en kapsamlı eserlerden biri olarak mutlaka üniversite kütüphanelerine dahil edilmelidir. 21. yüzyılda ABD-Çin rekabeti daha da önemli olacağı için, bu gibi çalışmalar devam ettirilmelidir. Türkiye açısından bakıldığında ise, ABD-Çin rekabetinden ziyade, ABD-Rusya rekabeti temelinde Türk Dış Politikası alanında zihin açıcı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Zira doğalgaz temini ve ekonomi açısından Rusya'ya bağımlı bir ülke haline gelen Türkiye, güvenlik ilişkileri ve siyasal gelenek açısından ABD-Avrupa kampındadır. Bu durum, ilerleyen yıllarda Ankara'yı zorlayabilir. Bu zor durumları yönetmek içinse, Türk devleti ve aydınlarının bu konuda daha çok kafa yormaları ve bocalama yaşamamak adına bazı ilkeler belirlemeleri gerekmektedir.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/Graham_T._Allison.