10 Haziran 2018 Pazar

Could Muharrem İnce Defeat Erdoğan and Win Turkish Presidency?


Turkey will have parliamentary and Presidential election on June 24, 2018. I already tried to analyze these elections in May; but since new developments have been taking place in Turkey, a new analysis is necessary. In this piece, I will try to summarize the most recent political developments taking place in Turkey and analyze Turkish elections. However, since there is still two weeks period before the elections and Turkey is a country where everything could change in a few days, I think we should be cautious about electoral predictions.

Erdoğan and Mehmet Şimşek

Following my last analysis, the most important political development in Turkey was the sudden devaluation of Turkish lira against foreign currencies such as dollar, pound and euro. During the month of May, Turkish lira began to quickly lose value against foreign currencies and President Erdoğan’s insistence on low interest rates and political involvement into the affairs of Turkish Central Bank became a matter of criticism. Although President Erdoğan and his Deputy Prime Minister and former Minister of Finance Mr. Mehmet Şimşek later tried to give confidence to international investors and Turkish public with their statements and Britain visits, Turkish lira reached the historic low against dollar during May. During this nightmare period, dollar passed 4.90 and euro reached 5.74 Turkish lira.[1] Although during the last week Turkish lira recovered, interest rates in Turkey are now very high (fourth highest in the world) with 17.75 % and economic indicators are not that bright.[2] Nowadays, euro is around 5.24 and dollar is reduced to 4.45 lira.[3] It is a fact that economic problems seriously affect voting behavior in all countries including Turkey. It should not be forgotten that Erdoğan and his party AKP (Justice and Development Party) came to power after the huge economic crisis Turkey had in 2001. So, although the latest public poll made by SONAR Company still suggests that Mr. Erdoğan has 48.30 % support[4], it is almost certain now that Erdoğan will not be able to win the Presidency in the first round because of this economic shock. On the other hand, Erdoğan’s personal advisor Mehmet Uçum recently stated that there might be a new election following June 24 elections if Mr. Erdoğan wins the Presidency, but loses the majority in the parliament.[5]

Muharrem İnce in folkloric costumes

The second most important change during the last month was the unexpectedly good performance of pro-secular CHP’s (Republican People’s Party) Presidential candidate Muharrem İnce. Mr. İnce was already known as a great debater, but his extraordinary performance during the last month (so far he has organized more meetings than all other Presidential candidates) increased his votes rapidly. Although CHP normally has maximum 24-25 % votes due to historical reasons and political cleavages in Turkey, Mr. İnce was able to reach 31.40 % with his personal skills according to latest polls.[6] Mr. İnce was not only able to gain votes his party lost to new center-right Good Party (İYİ Parti), but also took extra votes from nationalist and conservative voters. Mr. İnce makes enormous efforts to embrace all segments in Turkey; although he is a secular person, he goes to historic mosques and publicly prays[7] in order to prove Islamist voters that he is a good Muslim like Erdoğan. He also does his best and uses a soft rhetoric for not alienating Kurds or Turkish nationalists. He recently visited former Turkish President and populist right-wing politician Süleyman Demirel’s right-arm and close associate Mr. Hüsamettin Cindoruk as well. Cindoruk described Muharrem İnce as “Turkey’s Emmanuel Macron” although these two come from very different political backgrounds.[8] According to political analyst Dr. Gülfem Saydan Sanver, Muharrem İnce is by far the best candidate with his speed, brave speeches and his courageous visit to pro-Kurdish Presidential candidate Selahattin Demirtaş in prison in order to show his commitment to democracy.[9] Similar to Erdoğan’s initial years, Muharrem İnce also uses slogans in order to make Turkish people believing into his cause. He talks about 3 “b”s: “barışacağız” (we will make peace), “büyüyeceğiz” (we will grow economically) and “bölüşeceğiz” (we will share it equally).[10] He also talks about 3 “y”s to make this happen: “yön” (direction will be Europe), “yöntem” (method will be democracy) and “yönetim” (government will consist of a team of experts instead of one-man rule).[11] Although SONAR’s latest poll shows that İnce will lose the election to Erdoğan in the second round with 53.7 % (Erdoğan) against 46.3 %[12], if in the first round Mr. Erdoğan’s party and electoral coalition – Cumhur İttifakı (together with Turkish nationalists MHP, BBP and pro-Islamic and pro-Kurdish HÜDAPar) loses the majority to Millet İttifakı (electoral coalition between CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi and DP), I think anything could happen in the second round. As far as I am concerned, Mr. İnce could still win the Presidency since almost all secular Kurds (HDP) and large groups of secular nationalists (İYİ Parti) will vote for him in the second round.

Finally, although Mr. Erdoğan is still the favorite of these elections, I can say that anything could happen in Turkey right now. Since Mr. Erdoğan and his party, after 15-16 years of government, are now tired and distressed, a new and popular candidate such as Muharrem İnce could have a chance this time against Erdoğan. But Erdoğan's victory also should not surprise anyone due to the dense effect of Islam in Turkish society as a mobilizing and political force.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] https://www.dailysabah.com/economy/2018/05/23/turkish-lira-strengthens-against-dollar-euro-upon-news-of-central-bank-meeting.
[2] http://t24.com.tr/haber/merkez-bankasi-faiz-artirdi-turkiye-dunyanin-en-yuksek-faiz-veren-4-ulkesi-oldu,646305.
[3] http://www.bloomberght.com/doviz.
[4] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806061033744312-sonar-24-haziran-muharrem-ince/.
[5] https://www.evrensel.net/haber/354321/mehmet-ucum-parlamentoyu-muhalefet-alirsa-secimler-tekrarlanabilir.
[6] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806061033744312-sonar-24-haziran-muharrem-ince/.
[7] http://www.haberturk.com/muharrem-ince-eyup-sultan-da-turbe-ziyaret-etti-unkapani-koprusu-nde-balik-tuttu-1998511.
[8] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/muharrem-ince-husamettin-cindoruku-ziyaret-etti-2446315/.
[9] http://www.dw.com/tr/en-ba%C5%9Far%C4%B1l%C4%B1-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1-aday%C4%B1-kim/a-44076869.
[10] https://www.dunya.com/gundem/muharrem-ince-3b-ve-3yyi-uygulayacagiz-haberi-417129.
[11] https://www.dunya.com/gundem/muharrem-ince-3b-ve-3yyi-uygulayacagiz-haberi-417129.
[12] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806061033744312-sonar-24-haziran-muharrem-ince/.

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Fransa-Rusya İlişkileri


Giriş
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden 2’si olan Fransa ve Rusya Federasyonu, dünya tarihi açısından da son derece önemli ülkelerdir. Ayrıca, bu iki ülke, askeri güç, ekonomik büyüklük ve enerji politikaları bağlamında da dünyada müstesna bir konuma sahiptirler. İki ülkenin tarihsel süreçte karşılıklı siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkileri de oldukça yoğundur. Buna karşın, tarihin birçok döneminde, bu iki ülke, rekabet ve hatta açık düşmanlık durumunda bulunmuşlardır. Bu nedenle, her iki ülkede de fazlasıyla bulunan karşılıklı uzmanlar ve hayranlara karşın, Fransa ile Rusya arasındaki rekabet algılaması bugün bile yüksektir. Örneğin, Pew Araştırma Merkezi’nin 2017 yılı verilerine göre, Fransızların yüzde 80’i Rus lider Vladimir Putin’e güvenmemekte ve halkın ancak yüzde 18’i Putin hakkında olumlu düşünmektedir. Aslına bakılırsa, bu durum neredeyse tüm Batı ülkeleri için de geçerlidir. Zira Yunanistan haricinde hiçbir Batı ülkesinde ve Orta Doğu’da Putin’e yarıdan çok oranda güvenilmezken, Rus liderin asıl gücü Asya ülkelerindedir. Rusya’nın son dönemde Kırım’ı topraklarına katarak İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez Avrupa haritasını zor kullanarak değiştirmesi de Paris ile Moskova arasındaki bu güvensizlik algılamasını derinleştirmiştir. Bu yazıda, Fransa-Rusya ilişkilerinin tarihi kısaca özetlenecek ve son yıllarda yaşanan gelişmeler, çeşitli medya kuruluşları ve diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiler doğrultusunda yorumlanacaktır.

Putin’e güvenen ve güvenmeyen ülkeler[1]

Tarihi Bilgiler
Her ne kadar Fransız ve Rus milletleri arasında resmi ilişkilerin tesis edilmesi öncesinde de tarihsel süreç içerisinde çeşitli etkileşimler yaşanmış olsa da, iki ülke arasındaki resmi diplomatik ilişkilerin tarihi 18. yüzyıl başlarına (1702) dayanmaktadır. Zira bu yıl içerisinde, Fransız diplomat Jean Casimir Baluze, Fransa’nın Rusya’daki ilk Büyükelçisi olarak göreve başlamıştır.

Jean Casimir Baluze

Büyük Petro döneminde Rusya’nın askeri modernleşmesi ve kültürel olarak Batı yönelimi artınca, yeni başkent St. Petersburg, Avrupalı büyük devletler için gözde bir diplomatik merkez haline gelmeye başlamıştır. İki kez Avrupa’ya seyahat eden Petro, ülkesini Avrupalılaştırmak için Fransızca ve diğer Avrupa dillerinin öğrenimini sağlamış ve yine Avrupa ülkelerine öğrenci gönderilmesini kararlaştırmıştır. Dil öğreniminin yaygınlaşmasıyla birlikte, Batılı fikirler de Rusya’ya 18. yüzyılda girmeye başlamıştır. Ancak Fransız Devrimi (1789) örneğinden de anlaşılabileceği üzere, bu durum her dönemde Rus siyasal elitinin hoşuna gitmemiş ve Rusya’da istikrara katkı sağlamamıştır. Ayrıca 1717 yılında, Büyük Petro, Versailles Sarayı’nda ağırlanan ilk Rus Devlet Başkanı olmuştur.[2] Büyük Petro’nun modernleşmeci kişiliğiyle Batı dünyasındaki algısı halen çok olumludur. Nitekim Fransızlar Petro için “Büyük” (Pierre le Grand) ifadesini kullanırken, Türkler Petro’ya “Deli Petro” adını vermişlerdir.

Louis XV ve Büyük Petro

19. yüzyılda ikili ilişkilerde en derin izler bırakan konu kuşkusuz Napolyon Bonapart’ın Rusya seferidir. Güçlü bir askeri imparatorluk kuran Napolyon, Fransız Devrimi’nin idealleri olan özgürlük-eşitlik-kardeşlik fikirlerini kendisine kalkan yaparak, diğer halklardan siyasi destek sağlamayı da başarmıştır. 1812’de Büyük Ordusu ile Rusya’ya savaş açan Napolyon, aslında savaşı kazanıp Moskova’ya girmesine rağmen, Rusya’nın soğuk iklimi karşısında daha fazla dayanamayarak geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu olay, Pyotr İlyiç Çaykovski’nin ünlü “1812 Uvertürü” eserinde de anlatılmıştır.[3] Tolstoy’un ünlü Savaş ve Barış adlı eseri de bu dönemi anlatan ölümsüz bir yapıttır.

Napolyon Rusya’dan çekiliyor

Napolyon Savaşları sonrasında Avusturyalı diplomat Klemens von Metternich’in girişimleriyle toplanan tarihi 1815 Viyana Kongresi’nde, Rusya ile Fransa muhafazakâr bir ittifak çerçevesinde uzlaşmış ve Avrupa Uyumu (Avrupa Ahengi) sisteminin önemli parçası olmuşlardır. Ancak 1848 Devrimleri sürecinde Fransa’nın başına Louis-Napoleon Bonaparte’ın (III. Napolyon) geçmesi ve Fransa’nın milliyetçi hareketlere destek vermesiyle ilişkiler yine bozulmuş ve Fransa ile Rusya, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda karşı karşıya gelmişlerdir. Temelde bir Osmanlı-Rus savaşı olan Kırım Savaşı, Fransa, İngiltere ve Sardinya Krallığı’nın (İtalya) desteğiyle kazanılmıştır. Ancak savaşı kazanan Osmanlı Devleti, büyük borçlar nedeniyle ilerleyen yıllarda hızla çöküş sürecine girmiştir. Bu tarihten itibaren Cumhuriyetçi geleneğin baskın hale geldiği Fransa ile açık savaşa girmese de ilişkilerini daima mesafeli tutan Çarlık Rusya’sı, 1870’lerde birliğini sağlayan Almanya (Prusya) ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile daha yakın ilişkiler tesis etmiştir. Bu yüzyılın en önemli gelişmelerinden birisi ise, 1896 yılında Çar II. Nikolay’ın karısı Aleksandra Fyodorovna ile birlikte Paris’i ziyaret etmesidir. Bu dönemde ilişkileri yumuşatan bir diğer unsur da, 1892-1917 döneminde geçerli olan 1891 Rus-Fransız ittifak anlaşmasıdır. Temelde askeri olan ve 1897’ye kadar gizli tutulan bu anlaşma, Almanya başta olmak üzere Avusturya-Macaristan ve İtalya gibi ülkelerden gelebilecek tehditlere karşı bu iki ülkeyi müttefik haline getirmesi ve askeri alanda ilişkileri geliştirmesi bağlamında önemlidir. 1900 yılında bu anlaşmaya İngiltere de dâhil edilmiş ve İngiltere’nin Fransa’ya olası bir saldırısında Rusya’nın da Hindistan’a saldırması kararlaştırılmıştır. Fransa da, bunun karşılığında Moskova’ya Orenburg’dan Taşkent’e bir demiryolu hattı inşa edebilmesi için borç sağlamıştır. Fransa ve Rusya, bu anlaşmayla birlikte diğer ülkelere karşı askeri caydırıcılık yaratmak istemişlerdir. Özellikle Fransa, Almanya’ya karşı buna fazlasıyla ihtiyaç duymuş ve bu nedenle gizli anlaşmayı daha sonra açık etmiştir. Bu döneme dair ilginç bir diğer olay ise, 1900 yılında Paris’te Çar II. Nikolay’ın babası onuruna Aleksandr III Köprüsü’nün (III. Aleksandr Köprüsü) açılmasıdır.[4] Ayrıca bu yıllarda Rusya’da anti-Semitizm’in yükselişe geçmesi ve Fransa’daki Dreyfus Olayı da Yahudiler bağlamında iki ülkeyi farklı noktalara taşımışlardır.

Aleksandr III Köprüsü

20. yüzyıl başlarında iki ülke arasında 1902 yılında yeni bir ittifak anlaşması imzalansa da, Fransa, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı ve 1908-1909 Bosna Krizi olaylarında tarafsız kalmış ve Rusya’ya destek vermemiştir. Çar II. Nikolay, bu durum karşısında sükût-u hayale uğramış ve ittifak anlaşmaları gereği Fransa’nın kendilerine ilk destek veren ülke olması gerektiğini düşünmüştür. Bu dönemde II. Nikolay’ın ittifak anlaşmasını iptal etmemesinin nedenleri ise; Fransa ile müttefiklik dışında bir alternatifinin olmaması ve Fransa’nın endüstrileşme konusunda ülkesine kredi sağlamasıdır. Nitekim o dönemde, Fransa, Rusya’daki en büyük yatırımcı durumundadır ve Çar, Paris’e ittifak anlaşmalarının gereğini yerine getirmediği için çok kızmasına karşın, bu ittifakı kaybetmeyi göze alamamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda müttefik olan iki devlet arasındaki ilişkiler, 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi ile bu ülkede komünist Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonra kısmen bozulmuştur. Fransa, ancak 1924 yılında Sovyet Rusya’yı tanımış ve 2 Mayıs 1935 tarihinde Pierre Laval ile Joseph Stalin arasında önemli bir anlaşma imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 10 Aralık 1944 tarihinde de iki ülke arasında imzalanan bir anlaşma vardır. Soğuk Savaş döneminde iki ülke farklı bloklar da yer alsalar da, Fransa’daki komünist parti ve grupların Moskova’ya yönelik sempatisi nedeniyle kültürel ilişkiler devam etmiştir. Fransız entelektüelleri ve sanatçılarında eşitlik düşüncesiyle komünist rejime sıcak bir yaklaşım hâkim olmuştur. Örneğin, 1964 yılında Fransız şarkıcı Gilbert Becaud, Moskova’ya ziyaretini anlatan “Nathalie” adlı bir şarkı yapmış ve büyük başarı kazanmıştır.[5] Bu olay öncesindeyse, 1963 yılında ünlü Rus kozmonot Yuri Gagarin Fransa’yı ziyaret etmiş ve bu ülkede büyük ilgi görmüştür.[6] Ayrıca 1966 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle Rusya’yı ziyaret etmiş ve ikili diplomatik ve ekonomik ilişkiler doruk noktasına ulaşmıştır.[7] Bu dönemde ABD gibi diğer Batılı ülkelerin aksine, Fransa’da Moskova’ya yönelik daha dengeli bir bakış açısı vardır. Lakin 1968 yılındaki Çekoslovakya olayları (Prag Baharı) nedeniyle Fransa’nın da Rusya’ya bakışı değişmiştir. O güne kadar Rusya’ya daha nötr yaklaşan ve NATO’nun askeri kanadından çıkarak ve İngiltere’nin AB üyeliğini geciktirerek Batı ile her konuda uyumlu hareket etmeyen De Gaulle, bu olaydan sonra Moskova’nın hegemonya kurma girişimlerini kınamıştır.[8] Bu olayın da etkisiyle, Fransız solunda Rus etkisi giderek azalmıştır. 1985 yılında Mihail Gorbaçov’un Paris ziyareti ve demokratik sosyalist François Mitterrand’la yakın diyaloğu sayesinde Sovyetler ile Batı bloğu arasında silah kontrolü konusunda bazı ilerlemeler kaydedilse de[9], Soğuk Savaş parametrelerini değiştirmek mümkün olmamıştır.

Mitterrandlar ve Gorbaçovlar

Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından, 1992 yılında, Fransa, Rusya Federasyonu’nu tanımış ve ilişkiler gelişme trendine girmiştir. İki ülke arasındaki diplomatik, ekonomik, kültürel ve toplumsal ilişkiler hızla yoğunlaşmıştır. Boris Yeltsin dönemi sonrasında, Vladimir Putin iktidarının ilk yılları da aslında hayli olumlu geçmiştir. Hatta 2006 yılında, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “légion d’honneur” nişanı bile takdim etmiştir. Chirac, Çeçenistan Sorunu konusunda da Putin’e destek vermiştir. Chirac’ın tavrı, kuşkusuz Rusya sevgisinden çok Fransa’nın ekonomik ve siyasi menfaatlerini geliştirmeye yöneliktir.

Jacques Chirac Vladimir Putin’e 2006 yılında légion d’honneur nişanını takdim ediyor

Jacques Chirac sonrasında başa geçen Nicolas Sarkozy döneminde de sıcak ilişkiler devam etmiştir. Hatta 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı’nda, Sarkozy, ABD ve diğer Batılı ülkeler gibi Gürcistan’ın toprak bütünlüğü konusunda ısrarcı olmamış ve Rusya’daki Fransız şirketlerinin çıkarlarını daha önde tutmuştur. Bu nedenle, Marcel H. Van Herpen, Sarkozy’nin Rusya konusundaki politikasını ve genel olarak dış politikasını “amatörce” ve “ilkesiz” bulmaktadır.[10] Ayrıca 2010 yılında, Sarkozy, Mistral tipi helikopter gemisi satışı konusunda Rusya ile bir anlaşma imzalamıştır. Sarkozy döneminde Rusya ile ilişkiler genelde iyi düzeyde tutulmuştur.

Nicolas Sarkozy ve Dmitri Medvedev

François Hollande Dönemi
François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı (2012-2017) döneminde, Fransa ile Rusya arasındaki rekabet algısı güçlenmiş ve ilişkiler hızla bozulmuştur.[11] Bu noktada iki temel mesele iki ülke arasında sorun yaratmıştır. İlki, Arap Baharı sürecinde Rusya’nın 2012’de başlayan kanlı Suriye iç savaşında Beşar Esad yönetimine verdiği büyük destektir. Suriye’de gerçekleşen kimyasal saldırılar ve sivillere yönelik katliamlar, ABD, Fransa, İngiltere ve Türkiye gibi ülkelerin tepkisine neden olurken, Moskova ise bu konuda duyarsız kalmış ve kendisinin adamı olarak gördüğü Esad’ı her koşulda savunmaya devam etmiştir. İkinci önemli sebep ise, Rusya’nın Ukrayna politikasıdır. Ukrayna’da halk protestoları sonucunda Viktor Yanukoviç’in görevden alınmasını kabullenmeyen Rusya, bu olayı bir “darbe” olarak değerlendirmiş ve Ukrayna’nın Avrupa ve ABD yönelimli yeni yönetimini zor duruma düşürmek için Kırım’ı bu ülkeden kopararak bir referandumla kendisine bağlamıştır. Rusya, Doğu Ukrayna’da bulunan etnik Rus nüfus ve Rus milisler sayesinde Donbass bölgesinde Donetsk ve Luhansk gibi şehirlerde de halen etkindir. Bu nedenle, Ukrayna iç savaşı henüz tamamen sona ermiş durumda değildir. Kiev’den tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan eden Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri, bu süreçte önce bağımsızlık talebinde bulunmuş, ancak daha sonra tavır değişikliğine giderek geniş özerklikle Ukrayna'ya bağlı kalabileceklerini ilan etmişlerdir.[12] Bu olayların neticesinde, Fransa, 2011 yılında Sarkozy döneminde imzalanan anlaşma gereği Rusya’ya satması gereken Mistral tipi helikopter gemisinin satışını Ukrayna olaylarını gerekçe göstererek durdurmuş[13] ve bu konuda tazminat ödemek zorunda kalmıştır.

François Hollande-Vladimir Putin

François Hollande döneminde Rusya ile Fransa’nın ve genel olarak Batı’nın ilişkilerinin bozulmasında bir diğer önemli sebep de rejim farklılıklarıdır. Avrupa’da ve Amerika’da bireysel özgürlüklerin son yıllarda iyice ileriye gitmesi neticesinde, Batılı demokratik rejimlerle Rusya gibi daha devletçi-otoriter yönetimler arasındaki makas açılmıştır. Avrupa ülkelerinde eşcinsel evlilikleri gibi Doğu halkları açısından toplumsal anlamda hiç de öncelikli olmayan konular siyaseten gündem oluştururken, bu gibi konularda Rus lider Putin’in tavrı son derece serttir. Avrupa solu geleneğinden yetişen özgürlükçü bir lider olan Hollande ile Avrasyacı ve devletçi bir lider olan Putin’in kimyaları, bu nedenle birbirlerini hiç tutmamıştır. Hatta gerilen ilişkiler nedeniyle, 2016 yılı Ekim ayında Putin’in Fransa’ya yapması beklenen ziyaret iptal edilmiştir.[14] Ancak diplomatik geleneği kuvvetli bir ülke olan Fransa, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Hollande döneminde de Moskova ile bağları tamamen koparmamış ve her zaman ilişkileri sürdürmüştür. Nitekim o dönem Rusya’nın Paris Büyükelçisi olan Alexandre Constantinovitch Orlov da, 2013 yılındaki bir röportajında buna dikkat çekmiş ve ikili ilişkilerin siyasi anlaşmazlıklardan ibaret olmadığını söylemiştir.[15]

Bunların yanında, Hollande döneminde iki ülke arasında yaşanan gerginlik, her iki ülkeyi de (daha çok Rusya) olumsuz yönde etkilemiştir. Rusya, bu süreçte Batı ülkelerinin çeşitli ekonomik yaptırımlarına maruz kalmış ve ekonomik olarak zor bir dönem geçirmiştir. Ancak Fransa ve Batılı ülkeler de, Rusya’yı Suriye ve Ukrayna’da mağlup etmeyi başaramamışlardır. Ukrayna’da her ne kadar mücadeleyi Batı dünyası kazanmış gibi gözükse de, Ukrayna’nın yaşadığı sorunlar ve Rusya’nın bu ülkeyi destabilize etme gücü nedeniyle henüz nihai bir sonuca ulaşılamamıştır. Nitekim Ukrayna, henüz Avrupa Birliği ya da NATO’ya girmemiştir. Suriye’de ise Rusya daha avantajlı gözükmektedir; çünkü IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) adlı radikal İslamcı terör örgütü nedeniyle, Rusya, kendi halkını kimyasal silahlarla katleden bir diktatör (Beşar Esad) destekçisi olmaktan çıkmış ve masum Suriyelileri radikal İslamcı bir terör örgütünden koruyan barışçıl bir ülke gibi lanse edilmeye başlanmıştır. Bu, elbette gerçekte doğru değildir; zira Suriye’de muhalefeti oluşturan Kürtler, Ezidiler (Yezidiler), Türkmenler, laik Sünni gruplar ve ılımlı İslami Sünni gruplar da vardır. Ancak Suriye gibi düşük gelirli ve parçalı bir ülkede demokrasinin hayata geçirilmesinin kolay olmadığı ve bu sürecin kolaylıkla İslamcı radikal grupların lehine olabileceği de ortadadır. Sonuçta, Suriye konusunda propaganda savaşını kazanan Rusya, birkaç sene içerisinde dünya kamuoyundaki algıyı tamamen kendi lehinde değiştirmeyi başarmıştır. Buna karşın, Rusya’nın Ukrayna ve Suriye’deki askeri harcamalarının devam etmesi durumunda, ilerleyen yıllarda ekonomik açıdan daha da zor bir duruma düşeceği görülmektedir. Bu nedenle, Moskova, Ukrayna’da durumu sabit tutmaya çalışmakta, Suriye’de ise Türkiye ve İran’la bir üçlü ittifak inşa ederek tüm sorumluluğu üstlenmekten kurtulmaktadır. Ayrıca Fransa’nın en tanınmış aktör olan Gérard Depardieu’nün ülkesindeki yüksek vergi oranları nedeniyle Hollande döneminde Rus vatandaşlığına geçmesi de ilginç bir olay olarak kayda geçirilmelidir.[16]

Gérard Depardieu Rus vatandaşlığını alırken

Dominique David’den ‘Rusya ile Yaşamak’
Université de Paris I öğretim üyesi ve IFRI (Institut Français des Relations Internationales-Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) uzmanı Fransız akademisyen Dominique David[17], “Vivre avec la Russie” (Rusya ile Yaşamak) adlı makalesinde[18] Fransa’nın güncel Rusya algılamasına dair önemli ipuçları vermiştir. Dominique David, son yıllarda Rusya’nın uluslararası siyaset sahnesine yeniden döndüğünü vurgulamış ve Rusya’nın önemli ve güçlü bir aktör olarak diplomaside Batı bloğunun karşısına stratejik bir sorun olarak karşılarına çıktığını belirtmiştir. Yazara göre, Rusya, Soğuk Savaş’ın mağlubu olarak 1990’larda Batı’nın kültürel, ekonomik ve diplomatik açıdan küçük düşürücü tavırlarına maruz bırakılmış ve bu dönemde kendisini uluslararası toplum olarak gören Batı, avantajını kullanarak Rusya’yı istediği biçimde dönüştürmeye çalışmıştır. Ancak jeopolitik gelişmeler ve Batı’nın Rusya’yı dönüştürmekte başarılı olamaması, 2000’lerde Vladimir Putin’in Rusya’da hâkim olacak milliyetçi-muhafazakâr siyasi çizgisine uygun bir altyapı oluşturmuştur. Buna karşın, Rusya, 2000’lerin başında Batı ile ilişkilerini aslında iyi seviyede tutmayı başarmıştır. 11 Eylül faciası sonrasında Moskova’nın ABD’ye verdiği destek, AB’ye yönelik yapılan açılımlar ve ortak geliştirilen enerji projeleri ve son olarak Dmitri Medvedev’in Başkanlığı döneminde BM Güvenlik Konseyi’nde Libya konusunda gösterilen tavır buna örnek olarak gösterilebilir. Soğuk Savaş sonrasında devletlerin stratejik çıkarlarına dayalı bir uluslararası düzenden, uluslararası toplumun demokrasi ve insan hakları gibi ortak değerlerine dayalı yeni bir düzene geçilmeye çalışıldığını kaydeden David, -Milletler Cemiyeti’nin çöküşüne benzer şekilde- Birleşmiş Milletler düzeninin de bizzat Batılı kurucu aktörleri tarafından (başta ABD ve İngiltere) hiçe sayılan kuralları (Irak, Libya örnekleri) nedeniyle zora girdiğini hatırlatmakta ve böyle bir ortamda, dünyanın tek kutupluluk yerine çok kutupluluk ekseninde evrildiğini yazmaktadır. Rusya’nın işte bu zeminde yeniden toparlanıp yükselebildiğini söyleyen yazar, bu yeni dönemin parametrelerinin; ABD’nin 20 yıldır tek kutupluluğa yakın bir görünüm arz eden gücünün azalması, AB’nin ciddi bir uluslararası aktör olarak güvenilirliğini kaybetmesi ve Çin ve Hindistan gibi yeni büyük ekonomik güçlerin ortaya çıkması olduğunu iddia etmiştir. Rusya’nın zamanın ruhuna uygun şekilde Batılıları adeta kör eden demokratik liberal değerlerden ziyade güce dayalı bir düzeni savunduğuna dikkat çeken yazar, dünyada son dönemde atılım yapan birçok ülkenin de bu şekilde dış politik algılamalara sahip olduğunu belirtmiştir. Rusya’nın milyonlarca Müslüman’a ev sahipliği yapması ve radikal İslamcı akımların hedefi olması nedeniyle İslamcılık karşıtı eğilimin lider ülkesi olduğuna vurgu yapan David, Moskova’nın yeni dönemde Batı’nın modern sosyal değerlerine karşıt muhafazakâr, devletçi ve gelenekçi bir ideoloji geliştirdiğini iddia etmiştir. Otoriteye saygı, güç ve kendisini korumak için dışa kapalılık değerleri üzerine kurulu bu yeni ideolojinin, Rusya’nın Batılı ülkeler arasındaki çıkar farklılıklarına oynamak ve Batı’nın kendisine karşı birleşmesini önlemek için en önemli silahı olduğunu belirten yazar, buna karşın Rusya’nın güçsüzlüklerine de dikkat çekmiştir.

Dominique David

Rusya’nın en güçlü taraflarının; -her zaman söylenegeldiği şekilde- uçsuz bucaksız toprakları, zengin enerji kaynakları, imparatorluk mirası ve kültürü, yakın komşularının kendisine kıyasla çok daha güçsüz olmaları ve Avrupa ile Asya arasında dengeyi sağlayabilecek çok stratejik bir konumda olması olduğunu yazan Dominique David, daha sonra Rusya’nın güçsüzlüklerine geçmektedir. Rusların en önemli sorununun ekonomik az gelişmişlik olduğunu düşünen yazar, Batılı ülkelere kıyasla Rus halkının ortalama gayrisafi milli hasılasının çok düşük seviyede olduğunu yazmıştır. Batı’nın ekonomik yaptırımları ve uluslararası yatırımcıların Rusya’ya güven duymaması nedeniyle bu ülkeye yapılan ekonomik yatırımların da çok sınırlı kaldığına dikkat çeken David, Rus siyasi liderliğinin ekonomik kalkınmadan ziyade kendi halkının desteğini sağlamaya yönelik popülist hamleler yaptığını belirtmekte ve bunun bir siyasi intihar olabileceğini iddia etmektedir. Rusya’nın geri dönüşünün büyük ölçüde askeri zaferlerin sonucu olduğunu yazan Fransız uzman, 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı, Ukrayna’da 2013 yılından beri yürütülen melez savaş (hibrit savaş) taktikleri ve Suriye’de gösterilen başarı sayesinde Rusya’nın yeniden güçlendiğine dikkat çekmektedir. Rus Ordusu’nun askeri modernizasyon ve nükleer kapasite anlamında şimdilerde Boris Yeltsin döneminin umutsuzluğundan çok farklı bir konumda olduğunu yazan David, buna karşın, ABD’nin onda biri kadar bir askeri bütçeyle Rusya’nın bir süpergüç olmasının çok zor olduğuna vurgu yapmaktadır. Sovyet dönemiyle kıyaslanınca, Rusya’nın askeri hamlelerinin şimdilerde çok sınırlı kaldığına dikkat çeken Fransız akademisyen, Gürcistan ve Suriye’de yapılan hamlelerin daha çok defansif nitelikte olduğunu belirtmektedir. Rusya’nın son dönemde sınırlı müdahalelerle, ama bunu teatral bir biçimde dünya kamuoyuna sunarak başarı kazandığını iddia eden Fransız uzman, Putin’in savunduğu “Yeni Rusya” (Novorossyia) düşüncesinin yeni bir bölgesel hegemonya projesi olduğunu iddia etmekte ve Rusya’nın “yakın çevre”sindeki komşu devletlere askeri hamleleriyle gözdağı verdiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, Rusya’nın bir diğer güncel sorununun askeri, siyasi ve ekonomik anlamda dünya sorunlarına çözüm geliştirebilecek kapasiteye sahip olmamak olduğunu yazan Dominique David, Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemindeki gibi bir lider ve model ülke olamadığını da söylemiştir. Rusya’nın son dönemde yumuşak güç anlamında yaptığı atağa karşın, Batılı ülkelerle kıyaslanınca bu açıdan çok geride kaldığını da belirten David, bu bağlamda total bilançonun daha dengeli olduğunu ve Rusya’nın Batılı ülkelere son dönemde özellikle siber saldırılarla ve askeri tehditlerle korku saçan ülke imajının, reel politikadaki karşılığının daha önemsiz olduğunu ima etmektedir.

Daha sonraki bölümde Rusya’nın gücünün sınırlı, düzensiz, sert ve zorunlu olduğunu yazan Dominique David, Rusya’nın Avrupa ülkeleriyle kıyaslanınca hala çok güçlü olduğunu, Arktik ve Orta Asya bölgelerinde Rusya’nın belirleyici ülke konumunu koruduğunu, Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerde Moskova’nın hala destabilizasyon gücüne haiz olduğunu ve Rus-Çin ittifakının bir hayal ürünü olmasına karşın, Rusya’nın Asya coğrafyasında Amerikan pivotu ve Çin atağına karşın dengeleyici gücünü koruduğunu belirtmektedir. Rusya’nın Orta Doğu’daki varlığının da sınırlı ama tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu yazan David, bu nedenle Moskova’nın yeni bir Sovyet İmparatorluğu olmasa da, halen çok etkili bir uluslararası güç olduğunu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Rus gücünü reddetmek ve bu ülkeyi marjinalize etmenin riskli olabileceğini ima eden yazar, barışçıl bir stratejinin sisteme radikal şekilde muhalefet edenler dışında herkesi sisteme entegre etmek şeklinde olması gerektiğini de yazmaktadır. Bu açıdan Rusya’nın masaya oturmak isteyen sistemdışı bir aktör olmadığını da yazan Fransız uzman, 4 cephede bu yeni uzlaşmanın müzakere edilebileceğini belirtmektedir. Bu açıdan ilk cepheyi Ukrayna olarak işaret eden Fransız uzman, Rusya’nın Ukrayna’nın Batı (Avrupa) ile Rusya arasında bir köprü olarak yeniden inşa edilmesine katkı sunması gerektiğini söylemektedir. Bu sayede Rusya’nın ekonomik yaptırımlardan kurtulabileceğini ve krizden çıkabileceğini yazan David, Levant (Doğu Akdeniz) bölgesini ikinci önemli cephe olarak öne çıkarmaktadır. Batılı ülkelerin desteği olmadan bu bölgenin stabilize olmasının zorluğuna dikkat çeken Fransız uzman, Rusya’nın bu bölgede İran ve Türkiye ile müttefik statüsünde olduğunu iddia etmektedir. Üçüncü önemli cephenin Avrupa güvenliği olduğunu yazan Dominique David, NATO’nun genişlemesi, Avrupa ülkelerinin istikrarıyla birlikte seçim ve enerji güvenlikleri gibi konularda Moskova’nın etkisine dikkat çekmiştir. Rusya’nın küresel bir süpergüç olmasa da halen küresel bir güç olduğuna ve bölgesel gücün ötesindeki etkilerine dikkat çeken Fransız akademisyen, enerji politikaları ve nükleer silahlar gibi küresel politika konularında Moskova ile yürütülecek diplomasiyi de dördüncü önemli cephe olarak yazmaktadır.

Makalesinin son bölümünde, Rusya’nın dış politikada Fransa ve Batılı ülkeler için son dönemde yine can sıkıcı bir ülke haline geldiğini yazan Dominique David, bundan sonra Realizm’e dayalı yeni bir anlayışla Moskova’ya yaklaşılması gerektiğini ve Rusya’nın Batı’nın uluslararası forumlarına ve sermayesine halen ihtiyaç duyduğunu iddia etmektedir. Fransa’nın bu manevrayı yürütmek için ideal bir ülke olmadığını da iddia eden David, Paris’in bu sürece eşlik edebileceğini ama liderlik edemeyeceğini yazmaktadır. Dominique David’in makalesinin Rusya ile son yıllarda çok gerilen Fransa ve AB ilişkilerine dair yakın gelecekte yaşanabilecek değişikliklere dikkat çeken yeni bir vizyon ortaya koyduğunu, ancak henüz bu yönde somut politik adımlar atılmadığını belirtmek gerekir. Bu nedenle, bu konuda Emmanuel Macron dönemindeki gelişmeleri beklemek gerekir.

Ticaret Rakamları
Fransa ve Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler hayli gelişmiştir. Her ne kadar, ithalat-ihracat tablosunda, Rusya, Fransa’nın en yoğun ilişkileri olan ilk 10 ülke arasında yer almasa da[19], Fransa, Rusya’nın en çok mal ithal ettiği 5. ülke konumundadır.[20] Rusya ise, Fransa’nın 15. önemli ticaret ortağı durumundadır.[21] Üstelik son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret hacmi istikrarlı bir şekilde büyümektedir. Rusya, Fransa’ya daha çok ham petrol ve işlenmiş petrol gibi metalar satarken[22], Fransa da Rusya’ya ilaç, kozmetik/güzellik ürünleri ve parfüm gibi metalar ihraç etmektedir.[23] Ayrıca Fransa Dış İşleri Bakanlığı web sitesindeki verilere göre; Fransa, 2016 yılı sonu itibariyle Almanya’dan sonra Rusya’daki en büyük doğrudan yatırımcı konumundadır.[24] Bu durum, iki ülkenin ekonomik olarak birbirlerine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Fransa’nın son yıllarda yükselen dış ticaret açığı[25]

Ancak bu noktada şu soruna da dikkat çekmek gerekir; Fransa, son yıllarda sürekli dış ticaret açığı veren ve dış ticaret açığı giderek büyüyen bir ülke görünümü arz etmektedir. Nitekim 2017 yılında, ticaret açığı gitgide artarak, 2016 yılındaki 48,3 milyardan sonra rekor düzeydeki 62,3 milyar avroya çıkmıştır.[26] Bu noktada özellikle Fransa’nın Rusya’dan tüm ithalatının neredeyse yarısını oluşturan ham petrol ve rafine petrol fiyatlarının yüksek olması Paris’i zor duruma düşürmekte ve dış ticaret açığını yükseltmektedir. Bu nedenle, Türkiye ve Fransa gibi petrol ithal eden ülkeler açısından petrol fiyatlarının düşük seyretmesi ekonomi açısından her zaman daha faydalıdır.

Emmanuel Macron Dönemi
Emmanuel Macron ile Vladimir Putin’in ilk buluşmaları, 2017 yılı Mayıs ayı sonlarında Versailles Sarayı’nda gerçekleşmiştir. Son yıllarda iki ülke arasında oluşan yoğun rekabet algısını ortadan kaldırmasa da, yeniden diyalog mekanizmasını başlatması açısından önemli olan bu görüşmede, Ukrayna krizi konusunda iki ülkenin yeniden müzakereye başlamaları ve Suriye’de IŞİD’e karşı işbirliği yapılması gibi başlıklar uluslararası basında ön plana çıkarılmıştır.[27] Ayrıca yeni seçilen ve çok genç olan Fransa Cumhurbaşkanı’nın Putin gibi sert, ürkütücü ve deneyimli bir siyasetçi karşısında nasıl davrandığı gibi medyatik konular da basında yoğunlukla işlenmiştir. Macron’un seçim kampanyası döneminde Rusya’ya yönelik sert eleştirileri ve Fransa seçimlerine Rusya’nın müdahil olmaya çalıştığı iddialarının gölgelediği bu ziyaret, herşeye rağmen olumlu bir başlangıç olarak kabul edilmiştir. Ancak Alman DW’nin haberine göre, Rus uzmanlar, bu ilk görüşmede iki ülke ve lider arasındaki soğuklukların giderilemediğini ve Macron’un Putin karşısında sert durarak kendisini uluslararası kamuoyuna ispatlamaya çalıştığını yazmışlardır.[28]

Putin ve Macron Versailles Sarayı bahçesinde

Bu ilk görüşmenin ardından, iki lider bu defa 2018’in Mayıs ayı sonlarında Rusya’da St. Petersburg şehrinde bir araya gelmişlerdir. Alman Şansölyesi Angela Merkel’in ziyaretinin hemen bir hafta sonrasında Rusya’yı ziyaret eden Macron, ziyaret öncesinde ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesi, Suriye’de devam eden iç savaş konusunda henüz bir sonuca ulaşılamaması ve Ukrayna krizinin de halen nihayete ermemiş olmaması gibi sorunlar nedeniyle Rusya ile birlikte çalışmaları gerektiğinin farkında olarak yola çıkmıştır. Ancak aynı Macron, Nisan ayındaki ABD ziyareti sırasında Putin ve Rusya ile ilişkilere nasıl baktığı konusunda önemli bir ipucu vermiş ve “Putin karşısında asla zayıf olmamalısınız. Zayıf olursanız, bunu size karşı kullanacaktır.” şeklinde ilginç bir açıklama yapmıştır.[29] Kültür ve nükleer enerji alanlarında 50’ye yakın yeni anlaşmanın imzalandığı bu ziyarette, Arktik (Arktika) bölgesinin geleceği, uzay güvenliği ve finans konularının da görüşüldüğü açıklanmış ve Putin, Rusya’da iş yapan 500 Fransız şirketinin varlığına övgüyle referans yapmıştır.[30] Ayrıca Putin, Petersburg’da düzenlenen 22. Uluslararası Ekonomi Forumu’nda, “Rusya ile Fransa arasındaki ilişkiler tüm zorluklara rağmen gelişiyor” ifadesini kullanmış ve Rusya ile Fransa arasındaki ticari cironun büyüyerek, geçtiğimiz yıl itibarıyla neredeyse yüzde 25 oranında artış kaydettiğinin altını çizmiştir.[31] Macron ise, iki ülke arasındaki tarihsel bağlara dikkat çekerek, yeni döneme dair daha ılımlı mesajlar vermeye çalışmıştır. Karşılıklı güven tazelenmesine ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Macron, ayrıca uluslararası hukuk ve çok taraflılık (multilateralism) mesajları vermiş ve bu yönüyle ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemdeki politikalarına eleştirel yaklaştığını belli etmiştir.[32] Yine Macron, Türk basınına göre, bu ziyaret sırasında Fransa’nın Orta Doğu da dâhil olmak üzere Rusya’nın uluslararası ilişkilerdeki yeni rolünü kabul ettiğini söylemiştir.[33] Fransız France24 basın kuruluşu ise, Macron ile Putin’in İran nükleer programına ilişkin anlaşmanın devam etmesi konusunda görüş birliği içerisinde olduklarını vurgulamış ve Macron’un ABD’ye açıktan karşı çıkmamasına karşın, İran nükleer anlaşması, Paris İklim Sözleşmesi ve ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması gibi konularda Trump’la görüş ayrılığı yaşadığına dikkat çekmiştir.[34] Kuşkusuz, Macron’un bu tavrını ABD ile AB’nin ittifak ilişkilerinin sona ermesi olarak değil, Batı bloğunun ana güç unsurlarının bazı konularda fikir ayrılıkları yaşadıkları zor bir döneme girdikleri olarak yorumlamak gerekir.

Macron ve Putin’in St. Petersburg görüşmeleri

Macron dönemi Fransa-Rusya ilişkilerine dair olumlu değerlendirmelerde bulunan Rusya’nın Paris Büyükelçisi Alexey Meshkov (Aleksey Meshkov) da, Macron dönemini Rus-Fransız ilişkileri açısından Rönesans dönemine benzetmiş ve ilişkilerin geleceğine dair ümitli mesajlar vermiştir.[35] Hakikaten de, ABD’nin hataları nedeniyle, Macron döneminde Rusya-Fransa ilişkilerinde ciddi ilerlemeler kaydedilebilir. Ancak bunu asla Rusya ile Fransa’nın ABD ve Fransa arasındaki ilişkiler gibi bir müttefiklik ilişkisi içerisine girecekleri şeklinde -en azından şimdilik- yorumlamamak gerekir.

Sonuç
Sonuç olarak, Fransa ile Rusya’nın tarihsel açıdan çok yoğun kültürel, siyasi, ekonomik ve sosyal bağları olmalarına karşın, bu iki ülke arasındaki karşılıklı güven olgusunun henüz oluşmadığını ve rekabet algısının ilişkilerde halen hüküm sürdüğünü belirtmek gerekir. Ayrıca Fransa’nın Rusya’ya karşı tavrı incelendiğinde, genel olarak iki temel eğilimden söz etmek mümkündür. İlk eğilim, ABD ve diğer Batılı ülkelerle demokratik değer ve ilkeler doğrultusunda her konuda ve mutlak uyumlu şekilde hareket etmek ve Rusya’nın istenmeyen hareketlerini cezalandırmak için sert pozisyon almaktır. Bunun son örneği François Hollande döneminde yaşanmıştır. Diğer bir örnek ise, şimdilerde Emmanuel Macron’un yapmaya çalıştığı şekilde, Rusya’yı mümkün olduğunca sistem içerisinde tutmaya ve doğru şekilde hareket etmeye teşvik etmek ve ilişkileri onarılmaz ölçüde tahripkâr boyuta getirmemektir. Bunun yolu da, Rusya ile ekonomik, kültürel ve diplomatik ilişkileri sorunlara rağmen devam ettirmek ve Moskova’yı içeride reformlar, dışarıda da uluslararası hukuka uygun hareket etmek konusunda cesaretlendirmektir. Hangi politikanın şu aşamada gerekli olduğuna ise Batılı uzmanlar karar verecektir; zira her ne kadar Vladimir Putin -bazı Amerikalı siyasetçi ve analistlerin takdim etmeye çalıştığı şekilde- asla yeni bir Adolf Hitler olmasa da, Kırım’da yaptığının karşılıksız bırakılması durumunda benzer hamleleri başka ülkelere karşı uygulaması da mümkün olan otoriter bir figürdür. Böyle bir durumda ise, Batı eksenli küresel siyasal sistemde ciddi istikrarsızlık ve sorunlar meydana gelebilir. Bu nedenle, Fransa’nın küresel sistemin ana aktörlerinden biri olarak sorumlu davranması şarttır.

Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA

[1] Margaret Vice (2017), “Publics Worldwide Unfavorable Toward Putin, Russia”, Pew Research Center, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.pewglobal.org/2017/08/16/publics-worldwide-unfavorable-toward-putin-russia/.
[2] Cathy Lafon (2017), “France-Russie : 300 ans d’amitiés et de ruptures en 7 dates”, Sud Ouest, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.sudouest.fr/2017/05/29/france-russie-300-ans-d-amities-et-de-ruptures-en-7-dates-3486616-4803.php.
[3] Bu linkten dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=VbxgYlcNxE8.
[4] Cathy Lafon (2017), “France-Russie : 300 ans d’amitiés et de ruptures en 7 dates”, Sud Ouest, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.sudouest.fr/2017/05/29/france-russie-300-ans-d-amities-et-de-ruptures-en-7-dates-3486616-4803.php.
[5] Buradan dinleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=N4EnDFyLckA.
[6] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=svXVwaQ1suo.
[7] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=-zUA5zFZ3h4.
[8] Cathy Lafon (2017), “France-Russie : 300 ans d’amitiés et de ruptures en 7 dates”, Sud Ouest, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.sudouest.fr/2017/05/29/france-russie-300-ans-d-amities-et-de-ruptures-en-7-dates-3486616-4803.php.
[9] James M. Markham (1985), “Gorbachev Opens in Paris to Mixed Reviews”, The New York Times, Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/1985/10/06/weekinreview/gorbachev-opens-in-paris-to-mixed-reviews.html.
[10] Marcel H. Van Herpen (2010), “The Foreign Policy of Nicolas Sarkozy: Not Principled, Opportunistic and Amateurish”, Cicero Foundation Great Debate Paper, No. 10/1, Şubat 2010, Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Adresi: http://www.cicerofoundation.org/lectures/Marcel_H_Van_Herpen_FOREIGN_POLICY_SARKOZY.pdf.
[11] Pascal Boniface (2013), “France/Russie : « Je t’aime, moi non plus? »”, IRIS, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.iris-france.org/43718-francerussie-je-taime-moi-non-plus/.
[12] “Donetsk ve Lugansk: Geniş özerklikle Ukrayna'ya bağlı kalabiliriz” (2015), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/avrupa/201505121015435325/.
[13] “Rusya'dan Fransa'ya: Mistral gemileri neden teslim edilmedi?” (2015), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/rusya/201501131013427000/.
[14] Kim Willsher & Alec Luhn (2016), “Vladimir Putin cancels Paris visit amid Syria row”, The Guardian, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/world/2016/oct/11/vladimir-putin-declines-french-offer-of-syria-only-talks-in-paris.
[15] “France-Russie : quelle relation bilatérale? Le point de vue de Alexandre Orlov, ambassadeur de Russie en France”, IRIS, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.iris-france.org/45707-france-russie-quelle-relation-bilatrale/.
[16] “Gerard Depardieu Rus vatandaşı oldu” (2013), Radikal, Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Tarihi: http://www.radikal.com.tr/dunya/gerard-depardieu-rus-vatandasi-oldu-1115179/.
[17] Hakkında bilgiler için; https://www.ifri.org/en/a-propos/equipe/dominique-david.
[18] Bakınız; https://www.cairn.info/revue-politique-etrangere-2017-1-p-61.htm.
[19] “France: Trade Statistics”, Global Edge, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://globaledge.msu.edu/countries/france/tradestats.
[20] “Russia: Trade Statistics”, Global Edge, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://globaledge.msu.edu/countries/russia/tradestats.
[21] Daniel Workman (2018), “France’s Top Trading Partners”, WTEx, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.worldstopexports.com/frances-top-import-partners/.
[22] “What does Russia export to France?” (2016), OEC, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/rus/fra/show/2016/.
[23] “What does France export to Russia?” (2016), OEC, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/fra/rus/show/2016/.
[24] “France and Russia”, France Diplomatie, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/russia/france-and-russia/.
[25] “Fransa’nın 2017 yılı dış ticareti : ticaret açığında büyük yükseliş” (2018), CCI France Turquie (Türk-Fransız Ticaret Derneği), Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Adresi: http://www.ccift.com/tr/single-news/n/fransanin-2017-yili-dis-ticareti-ticaret-aciginda-bueyuek-yuekselis/.
[26] “Fransa’nın 2017 yılı dış ticareti : ticaret açığında büyük yükseliş” (2018), CCI France Turquie (Türk-Fransız Ticaret Derneği), Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Adresi: http://www.ccift.com/tr/single-news/n/fransanin-2017-yili-dis-ticareti-ticaret-aciginda-bueyuek-yuekselis/.
[27] Nicholas Vincour (2017), “Macron and Putin’s awkward first date”, Politico, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://www.politico.eu/article/emmanuel-macron-vladimir-putin-awkward-first-date-versailles/.
[28] “No thaw: sober assessments of Putin's visit to France” (2017), DW, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.dw.com/en/no-thaw-sober-assessments-of-putins-visit-to-france/a-39070831.
[29] “Macron looks for common ground with Putin on Russia trip” (2018), France24, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.france24.com/en/20180524-france-macron-looks-common-ground-with-putin-russia-trip.
[30] “French President Emmanuel Macron in Russia proposes joint initiatives with Vladimir Putin” (2018), DW, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.dw.com/en/french-president-emmanuel-macron-in-russia-proposes-joint-initiatives-with-vladimir-putin/a-43920043.
[31] “Putin: Rusya ile Fransa arasındaki ilişkiler tüm zorluklara rağmen gelişiyor” (2018), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/rusya/201805251033585478-putin-rusya-fransa-iliskiler-tum-zorluklara-ragmen-gelisiyor/.
[32] “French President Emmanuel Macron in Russia proposes joint initiatives with Vladimir Putin” (2018), DW, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.dw.com/en/french-president-emmanuel-macron-in-russia-proposes-joint-initiatives-with-vladimir-putin/a-43920043.
[33] “Fransa'dan ABD'yi çıldırtacak 'Rusya' açıklaması!” (2018), Haber7, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: http://www.haber7.com/dunya/haber/2633466-fransadan-abdyi-cildirtacak-rusya-aciklamasi/?detay=1.
[34] “Putin, Macron bond over shared unease at Trump's actions” (2018), France24, Erişim Tarihi: 28.05.2018, Erişim Adresi: http://www.france24.com/en/20180525-putin-macron-bond-over-shared-unease-trumps-actions.
[35] “Russian-French Relations Going Through 'Renaissance' - Russian Ambassador” (2018), Sputnik International, Erişim Tarihi: 25.05.2018, Erişim Adresi: https://sputniknews.com/world/201803141062508061-russian-french-relations/.

25 Mayıs 2018 Cuma

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu ile Türk Dış Politikasındaki Güncel Gelişmeler Hakkında Mülakat


Antalya Bilim Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde Profesör olarak görev yapan Hızır Tarık Oğuzlu, Doçentlik derecesini 2008 yılında, doktora derecesini Uluslararası İlişkiler alanında Bilkent Üniversitesi’nden 2003 yılında, aynı alandaki yüksek lisans derecelerinden ilkini 1998 yılında Bilkent Üniversitesi, ikinci yüksek lisans derecesini de 2000 yılında London School of Economics’den almıştır. Dr. Oğuzlu, 1999 yılında Avrupa Birliği Komisyonu Jean Monnet bursunu kazanmıştır. Dr. Oğuzlu, 2004-2012 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmış ve Uluslararası İlişkiler Teorileri, Uluslararası Politika, Dış Politika Analizi, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Avrupa Birliği Dış ve Güvenlik Politikaları ve Türk Dış Politikası dersleri vermiştir. Dr. Oğuzlu’nun çalışma alanları; Uluslarararası İlişkiler Teorileri, Dış Politikanın Avrupalılaşması, Transatlantik İlişkiler ve NATO, Avrupa Birliği Dış, Güvenlik ve Savunma Politikaları, Orta Doğu Politikası, Türk-Yunan İlişkileri, Kıbrıs Sorunu ve genel olarak Türk Dış Politikası’dır. Dr. Oğuzlu’nun akademik makaleleri, Political Science Quarterly, Middle East Policy, International Journal, Security Dialogue, Middle Eastern Studies, Turkish Studies, Cambridge Review of International Affairs, European Security, International Spectator, Contemporary Security Policy, Australian Journal of International Affairs, Mediterranean Politics, Journal of Balkans and Near East Studies, Insight Turkey ve Uluslararası İlişkiler gibi hakemli ve bilimsel indekslerde yer alan dergilerde yayınlanmıştır. Ayrıca Prof. Dr. Tarık Oğuzlu’nun güncel siyasi gelişmelere dair değerlendirmeleri, BİLGESAM düşünce kuruluşu, Karar gazetesi ve Anadolu Ajansı web sitesinde yayınlanmaktadır. Prof. Dr. Tarık Oğuzlu ile güncel dış politika gelişmeleri ve Türk dış politikası konulu bir mülakat gerçekleştirdik.



Dr. Ozan Örmeci: Batı kaynaklı basın-yayın kuruluşları ve Batı ülkelerinin kamuoyları, son yıllarda Türkiye’nin giderek Avrupa Birliği ve ABD’den uzaklaştığı görüşünde birleşiyorlar. Siz Türk Dış Politikası alanında çalışan bir akademisyen olarak bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu: Söz konusu olan Türk dış politikasında "eksen kayması" değil "eksen çeşitlenmesi"dir. Dünya dengeleri büyük bir hızla değişiyor. Batılı ülkelerin dünya siyasetinde sahip oldukları başat konum gün geçtikçe başta Çin olmak üzere yükselen güçler tarafından sorgulanıyor. Dünyanın güç merkezi büyük bir hızla Transatlantik dünyadan Hint-Pasifik dünyaya kayıyor. Transatlantik dünya içinde ABD ile Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki birliktelik ve kader birliği zayıflıyor.

Obama'yla başlayan ve Trump'la tam gaz devam eden süreç bize sunu gösteriyor: ABD, artık liberal uluslararası dünya düzenin hamisi ve koruyucusu rolünü tek başına oynamak istemiyor. Dış politikasına daha fazla milliyetçi, tek-taraflılık ve faydacı pencerelerden bakıyor. ABD, stratejik ilgisini ve azalan kaynaklarını Asya’ya doğru kaydırırken, Avrupa kıtası ve Orta Doğu bölgesindeki varlığını göreceli olarak kontrollü azaltmaya çalışıyor. Avrupalı ve Orta Doğulu müttefiklerinden daha fazla sorumluluk almalarını istiyor. ABD'nin müttefikleri ise, bu yeni dünyaya alışmakta zorlanıyorlar. Bir yandan daha fazla stratejik düşünmek ve kendi güvenliklerini kendileri sağlamak zorundalar, diğer yandan da alıştıkları Amerikan garantilerinden ve güvencelerinden mahrum kalmak istemiyorlar. Çin, Rusya ve diğer güçler ise Batı dünyası içinde her geçen gün görünür olmaya başlayan çatlakları Batı'yı zayıflatma ve dengeleme stratejileri adına daha da derinleştirmeye çalışıyorlar.

Evrenselcilik ve küreselleşme vurguları zayıflıyor. Ortak dünya topluluğu kavramı alternatif dünya düzenleri arayışları neticesinde anlamsızlaşıyor. Farklı küresel güçler kendi dünya vizyonları üzerinden rekabet ediyorlar. Liberal uluslararası dünya düzeni illiberal ve otoriter rejimler tarafından sorgulanırken, Batı’nın kendi içinde de liberal demokrasinin geleceğine dair itirazlar ve eleştiriler yükseliyor. Milliyetçilik ve popülizm dalgaları böyle bir ortamda daha kolay zemin kazanıyor. Uzun süreli, ortak kimlik ve değer algıları üzerine oturan ittifak ilişkileri ve çok-taraflı işbirliği mekanizmaları yerlerini, kısa vadeli, faydacı, konu bazlı, çıkar odaklı tematik işbirliklerine bırakıyor. Formel işbirliği ve yönetim modellerini yerini enformel yönetişim modellerine bırakıyor.

Böyle bir konjonktürde, Türkiye’nin çok taraflı ve çok boyutlu bir dış politika takip etmesinden daha doğal birşey olamaz. Türkiye artık yumurtalarını farklı sepetlere dengeli dağıtmak zorunda. Batılı ülkelerle olan ikili ve çok taraflı ilişkiler önemli olmak birlikte, Batılı olmayan küresel ve bölgesel aktörlerle geliştirilecek ilişkiler de bir o kadar önemli. Türkiye, kendi kimliğini ve çıkarlarını tek bir bölgeyi temel alarak tanımlayamaz. Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin böyle bir lüksü yok.

Batı kamuoyunda Türkiye’nin giderek Batı dünyasından uzaklaşmakta olduğu algısı doğrudur. Birçok Batılı, Türkiye’nin başta NATO olmak üzere Batılı kurumlar içindeki varlığını sorguluyor. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkmaya başlayan Türkiye ile Batı arasındaki stratejik ve kimliksel makas giderek daha fazla açılıyor. Türkiye’nin liberal demokratik değerlerden uzaklaşan ve Batı dışı küresel ve bölgesel aktörlere yakınlaşan bir ülke olduğu algısı güçleniyor. Ama unutmamak gerekir ki, Batı’nın kendi içinde de ciddi krizler var. Batı dünyası da kendini sorguluyor. Oluşmakta olan yeni dünya düzeninde Batı'nın her geçen gün kendini daha fazla tehdit altında hissettiği ve sorguladığı bir ortamda, Batı'nın Türkiye için en sağlam liman olma durumu anlamsızlaşıyor. Kendisi varoluşsal bir kriz içinde olan Batı'nın, Türkiye’nin gözündeki cazibesi azalıyor. Ne AB üyelik sürecinin şu an içinde bulunduğu tıkanma durumu, ne de Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin her geçen gün daha fazla çatışma ve gerginlik üzerinden tanımlanması sadece Türkiye’nin iradesinin sonucu değil. Batı'nın kendisi de Türkiye’yi Batı'nın içinde görmek isteyip istemediğine karar vermeli.

Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’nin Suriye iç savaşının sonlandırılmasına yönelik diplomatik girişimler, hava savunma sistemi (S-400) ve nükleer enerji (Mersin Akkuyu Nükleer Enerji Santrali) gibi konularda son dönemde giderek Rusya ile yakın bir işbirliğine yöneldiğini görüyoruz. Ancak çok kısa bir süre önce yaşanan jet krizi ile birlikte Dağlık Karabağ Sorunu, Suriye iç savaşında desteklenen farklı aktörler ve iki ülkenin tarihsel kimlikleri dikkate alındığında, birçok noktada ilişkilerin halen işbirliğinden çok rekabet temelinde devam ettiğini belirtebiliriz. Siz bu açıdan Türk-Rus ilişkilerinin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu: Rusya, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi bağlamda yakın ilişkiler içinde olması gereken küresel bir aktör. Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin Rusya’yla düşmanlık ve rekabet odaklı ilişkiler içinde olma lüksü yok. Pragmatik ve konu bazlı işbirlikleri temelinde Rusya ile yakın olmak zorundayız. Rusya, Türkiye’nin Batılı aktörlerle olan ilişkilerinde bir dengeleyici bir unsurdur. Bu durum muhafaza edilmelidir. İki ülkenin, stratejik ve siyasi kültürleri benzemektedir.

Yalnız Türkiye, Rusya’nın iç düzenini ve ekonomik modernleşme sürecini kendisine model olarak alamaz. Rusya, Batı’nın stratejik rakibi ve düşmanıyken, Türkiye, Batı dünyasıyla tarihsel ve kurumsal düzlemde yakın ilişkiler içinde olan bir ülkedir. Türkiye, Batılı ülkelerle sağlam ilişkiler içinde olduğu ve Batılı kurumlar içinde yer aldığı müddetçe Rusya karsısında avantajlı konumda olur. Batıdan uzaklaşan ya da kopan bir Türkiye ise, Rusya karsında daha zayıf ve savunmasız olur. Bu durumun bilincinde olmamız gerekir. Bu bakış açısından hareketle, Rusya’yla geliştireceğimiz ekonomik, enerji, siyasi ve askeri işbirlikleri Batı pahasına olmamalı, ama Türkiye’nin Batı karşısındaki pazarlık gücünü arttıracak mahiyette olmalıdır.

Dr. Ozan Örmeci: 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini bile tamamlamadığımız ve Cumhuriyet’in daha 95. yılını yaşadığımız düşünülürse, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşturduğu Türk Dış Politikası’nın önümüzdeki on yıllarda hangi kimlik ve bölgelere daha ağırlıklı olarak yöneleceğini düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu: Belirsizliklerin ve risklerin arttığı küresel bir ortamda, Türkiye’nin yapması gereken, iç barışını ve ekonomik zenginliğini sürdürülebilir kılmak ve başat bölgesel ve küresel aktörlerle çıkar odaklı işbirlikleri kurmak olmalıdır. Dış politikada değer ve kimlik odaklı yaklaşımlar yerini daha çok çıkar odaklı gerçekçi bakış açılarına bırakmalıdır. Başka ülkelerin iç işlerinde nasıl yönetildiklerinden ziyade dış aktörlerle kurulacak faydacı işbirlikleri daha önemlidir.

Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve Orta Doğu bölgeleri Türk dış politikası acısından önemini koruyacaktır. Bu bölgelerde yaşanan gelişmelerin Türkiye’nin refahını ve güvenliğini etkileme durumu devam ettikçe, Türkiye, enerjisinin ve kaynaklarının büyük bir kısmını bu bölgelere ayırmaya devam edecektir. Bunun yanında, ABD, Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerle olan ilişkilerimizin de stratejik bir akıl çerçevesinde yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır. Türkiye, küresel güçler arasındaki rekabeti kendi menfaatine kullanmaya çalışmalı ve bunlar arasından birini diğerlerine seçmek durumunda olmamalıdır. NATO üzerinden ABD ile, Tek Yol Tek Kuşak projesi üzerinden Çin'le ve Avrasya Ekonomik Birliği üzerinden Rusya’yla ilişkilerini güçlendirmelidir.

Dr. Ozan Örmeci: Bu keyifli sohbet için size teşekkür eder, başarılarınızın devamını dileriz.


Tarih: 25 Mayıs 2018
Röportaj: Dr. Ozan ÖRMECİ

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri


Giriş
Türkiye-Fransa ilişkileri hakkında son dönemde yazılan önemli eserlerden birisi de, Prof. Dr. Haydar Çakmak editörlüğünde birçok yazarın katılımıyla hazırlanan ve 2017 yılında Efil Yayınevi tarafından yayımlanan Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri adlı kitaptır[1]. Kitapta, tarihsel süreç içerisinde Türkiye (Osmanlı)-Fransa ilişkilerinin gelişimine dair önemli bilgiler içeren farklı kitap-içi bölümlere (makalelere) yer verilmiştir. Bu yazıda, kitapta yer alan ve Türk-Fransız ilişkileri literatüründe önemli bir boşluğu dolduran iki makale özetlenecektir.

Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri

Erjada Progonati’den “1946-1989 Soğuk Savaş dönemi Türk-Fransız İlişkileri”
Kitapta yer alan en özgün ve dikkat çekici çalışmalardan birisi, Hitit Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi olan Arnavut akademisyen Yrd. Doç. Dr. Erjada Progonati’nin[2] “1946-1989 Soğuk Savaş dönemi Türk-Fransız İlişkileri” adlı makalesidir. Progonati, bu çalışmasında, genelde ihmal edilen bir konu olan Soğuk Savaş dönemi (1946-1989) Türk-Fransız ilişkilerini incelemiştir.

Bilindiği üzere, Türkiye, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne, 1952 yılında ise NATO’ya üye olmuş ve Batı bloğunun önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu yıllarda, ilk Cumhuriyet döneminde Türkiye’deki kurucu siyasal elitin sıcak baktığı ve hatta öykündüğü Fransız kültürünün yerini Amerikan etkisi almaya başlamıştır. Ayrıca Türkiye, bu dönemde 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamış ve AET’ye tam üyelik yolunda da önemli bir adım atmıştır. Bu dönemin Batı dünyasındaki hâkim paradigması, Türkiye başta olmak üzere tüm Batı dünyasına yönelik öncelikli bir tehdit arz eden Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvenlik ittifakının oluşturulmasıydı. Ancak bu dönemde, Türkiye-Fransa ilişkileri ilginç bir şekilde çeşitli gerilimlere de sahne olmuştur. Bunun ilk sebebi, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları eksikliklerinin Avrupalı ülkelerce zaman zaman vurgulanmasıdır. Buna karşın, Soğuk Savaş koşulları nedeniyle Avrupalı ülkelerin Ankara’ya yönelik eleştirileri tali düzeyde etkili olmuştur. İkinci önemli mesele ise Ermeni Sorunu olmuştur. Fransa’da çok etkili bir diyaspora grubu olan Ermeniler, Türkiye ile tarihsel husumetleri nedeniyle Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkilere de olumsuz etkide bulunmuşlardır. Üçüncü önemli mesele ise, iki ülkenin bazı uluslararası sorunlar karşısında farklı tutumlar göstermeleridir. Ancak bu meseleler dışında, iki ülke, özellikle Orta Doğu coğrafyasında genelde paralel tutumlar göstermişlerdir. Nitekim Fransa, günümüze kıyasla Türkiye’nin NATO üyeliği ve Orta Doğu’daki Batı’ya faydalı rolüne daha fazla vurgu yapmıştır. Yine de, yazara göre, Soğuk Savaş dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından kırılgan bir döneme işaret eder. Yazar, çalışmasında Soğuk Savaş dönemini üç zaman dilimine (1945-1960, 1960-1980, 1980-1989) ayırmış ve Türk-Fransız ilişkilerini bu üç farklı kategoride değerlendirmiştir.

1945-1960 dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından aslına bakılırsa oldukça iyi bir dönemdir. Bu dönemde temel jeopolitik değişim unsurları; Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği’nin gölgesinde kalması ve buna yönelik bazı karşı hamleler yapmaya başlaması, Türkiye’nin de Sovyet tehdidi karşısında Batı bloğu için önemli bir ülke haline gelmesidir. Nitekim 1945 Potsdam Konferansı’nda Boğazlar rejiminin değiştirilmesi konusunda ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin bazı girişimlerde bulunmasının ertesinde, Fransız hükümeti 7 Ağustos 1946 tarihinde Sovyetlere bir nota vermiş ve bu girişimin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu ve ancak uluslararası bir konferansta görüşülebileceğini bildirmiştir. Fransa’nın bu tavrı ulusal çıkarları doğrultusunda şekillense de, Türkiye tarafından da faydalı görülmüş ve desteklenmiştir. Nitekim Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında ABD ile Sovyet Rusya arasında adeta bir hakem gibi bir tür denge politikası sürdürmeye çalışan Fransa, ABD’nin Marshall Planı ile Avrupa ülkelerine kapsamlı yardımlar yapmaya başlaması ve Sovyetlerin de Avrupa’yı tehdit eden tutumu karşısında ilerleyen yıllarda NATO’nun kurucu üyelerinden biri olmuş ve Batı bloğuna dâhil olmuştur. Türkiye de, jeopolitik konumu nedeniyle kısa sürede NATO’nun güney kanadı açısından kritik bir ülke haline gelmiş ve birkaç yıl içerisinde bu örgüte üye yapılmıştır. Bugün bile, Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü olarak Batı dünyası açısından vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Ayrıca 1948 tarihli Avrupa Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi (OECE) de Paris ile Ankara’nın bu dönemde buluştuğu bir diğer uluslararası platform olmuştur. Bu örgütün yerine 1960 yılında kurulan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) vasıtasıyla bu ortaklık sürdürülmüş ve Fransa, Türkiye’ye yönelik tavırlarında genel olarak yapıcı bir üslup benimsemiştir. Bu dönemde daha çok Cezayir meselesine odaklanan Fransa, Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkmamış ve AET başvurusuna da destek vermiştir. Buna karşılık olarak, Türkiye de, Birleşmiş Milletler’de 1958 ve 1959 yıllarında Cezayir’in bağımsızlığının tanınmasına yönelik oturumlarda çekimser oy kullanmıştır. Dolayısıyla, bu yıllarda Türkiye için Fransa ile müttefikliğin bozulmaması, Müslüman Cezayir halkının bağımsızlığına destek verilmesinden bile daha önemli olarak görülmüştür. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün 16 Eylül 1959 tarihinde Cezayir’e kendi kaderini tayin (self-determinasyon) hakkı vereceğini açıklamasıyla bu sorun bizzat Fransa tarafından çözülmüş ve Türkiye, İslam dünyasında ve özellikle Cezayir’de BM nezdindeki tavrı nedeniyle tepki görmeye başlamıştır.

Valéry Giscard d’Estaing

1960-1980 dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından kısmen olumsuz bir devirdir. Bu dönemde, başta Türkiye’nin AET üyeliğine destek veren Fransa, ekonomik gerekçelerle olumsuz bir tavır takınmaya başlamıştır. Buna karşın, 1965 yılında Paris ile Ankara arasında işgücü anlaşması imzalanmıştır. Bu dönemde Fransa’daki yabancılar arasında Türkler 4. büyük grubu oluşturmaktadır ve Türkiye’nin etkisi de yadsınamayacak düzeydedir. Lakin Fransa’ya göç eden Türklerin düşük eğitimli, fakir ve kent yaşamına uygun olmayan yapıları nedeniyle, bu yıllarda Fransa’daki Türk algısı olumsuz yönde şekillenmiştir. Dini ve kültürel farklılıkların birlikte yaşamayla birlikte ortaya çıkması da Fransa’daki Türklerin durumu açısından olumsuz bir etken olmuştur. Ancak 1970 yılındaki ELCO (Enseignement de la Langue et Culture d’Origine) anlaşmasıyla, Paris, Türk çocuklara yönelik anadilde eğitim hakkını kabul etmiştir. Ayrıca Fransa’nın Yunanistan’a yakın tavrı da Türkiye ile ilişkilerini bu ara dönemde olumsuz etkilemiştir. Özellikle Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing, bu dönemde Yunan yanlısı (Prohelenik) bir siyasetçi olarak algılanmıştır. Nitekim sonraki Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand da Yunanistan’ı çok sık ziyaret etmiştir. Bunun yanında, 1981 yılında yaşanan Fransız Sosyalist Partisi (PS) ve PASOK’un çifte zaferi, Atina ile Paris arasındaki dayanışmayı daha da güçlendirmiştir. Bunun neticesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında gerilim yaratan Kıbrıs Sorunu ve Ege Sorunu gibi konular, Türk-Fransız ilişkilerini de gölgelemiştir. Özellikle Türkiye’nin 1974 yılındaki ikinci Kıbrıs müdahalesine Paris açıkça karşı çıkmış ve bu olayı kınamıştır. Ancak Fransa, Türkiye’nin Kıbrıs’taki ilk müdahalesine destek vermiş ve Ankara’nın uluslararası hukuktan doğan garantör hakkını kullanmasına itiraz etmemiştir.  Bu dönemde Fransa’nın Türk-Yunan meselesindeki tavrı, Birleşmiş Milletler (BM) kararları çerçevesinde oluşmuştur. Ayrıca bu dönemde 1915 Olayları ve Ermeni Meselesi de yeniden konuşulur olmuş ve Türklere yönelik bakışı olumsuz şekilde etkilemiştir. Fakat bunlara rağmen, Orta Doğu ve NATO politikaları konusunda iki ülkenin ilişkileri iyi düzeyde devam etmiştir. Hatta 1970’lerinin sonunda Afganistan ve İran’da yaşananlar nedeniyle, Türkiye’nin Batı bloğu açısından önemi daha da artmıştır. 1973 petrol krizi de bu dönemin en önemli gelişmelerindendir. OPEC krizi, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini sarsmış ve Türkiye’yi Arap (İslam) dünyasına yönlendirmiştir. Bu dönemde ilginç bir şekilde Fransa da ABD ile her konuda uyumlu davranmamış ve Washington’ın tavsiyelerinin aksine Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla, 1970’lerde her iki ülke de Arap dünyasına yönelmeye başlamışlar ve birçok konuda ortak tepkiler göstermeye devam etmişlerdir. 1967 Altı Gün Savaşı’na verilen ortak tepkilerin yanında, Fransa’nın İsrail’e silah ambargosu uygulaması da Paris’in hem Ankara, hem de İslam dünyasıyla ilişkilerini olumlu yönde etkilemiş ve her iki ülke de BM’nin 242 nolu kararı çerçevesinde 1967 sınırları dâhilinde Filistin Sorunu konusunda iki devletli çözüm önerisini desteklemişlerdir. 1979 yılında Türkiye Yaser Arafat’ı kabul eden ilk NATO üyesi ülke olurken, Fransa da FKÖ’yü Filistin halkının tek temsilcisi olarak tanıyarak Ankara ile benzer tepkiler vermeye devam etmiştir. Bu uyumlu çizgilerine karşın, iki ülke, ilişkilerini bir işbirliği anlaşmasıyla taçlandırmamışlar ve diğer konulardaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle müttefikliklerini somutlaştıramamışlardır.

Étienne Manac'h

1980-1989 döneninde ise, Ermeni terör örgütü ASALA’nın faaliyetleri nedeniyle başlarda Paris ile Ankara'nın ilişkileri ciddi anlamda gerilmiştir. Türk diplomatlara suikast düzenleyen ASALA ile Fransız devletinin aktif mücadele içerisine girmemesi nedeniyle Türkiye’nin Fransa’ya bakışı bir ara ciddi anlamda bozulmuştur. Fransa, günümüzde de Ermeni Soykırımı’nı tanıyan ve Türkiye’yi bu konuda suçlu gören bir devlettir. Fransa’da buna benzer bir yaklaşım Kürt Sorunu konusunda da vardır. Nitekim Paris, Ermeniler ve Kürtleri “Türkler tarafından ezilen milletler” olarak görmektedir. 1980’lerde Paris Kürt Enstitüsü’nün açılması ve Kürt asıllı yönetmen Yılmaz Güney’e “Yol” filmiyle Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü verilmesi, Fransa’nın Kürt duyarlılığını göstermiş ve hatta bu duyarlılığı daha da arttırmıştır. Günümüzde de Ermeni ve Kürt meseleleri, iki ülkenin tamamen müttefik olmalarına engel teşkil etmektedir. Fransa’nın bu konudaki tavrında salt insan hakları bilinci ve duygusal sebepler değil, büyük devletlerde hep var olan çıkar odaklı yaklaşım da etkilidir. Ancak bu durumun Fransa ile ticarete zarar vermeye ve Fransız şirketlerini olumsuz etkilemeye başlaması, her dönemde Türkiye’nin bir noktada durumu toparlamasını sağlamıştır. Nitekim 1980’lerde ilişkiler kötü yönde gelişmeye başlayınca, Cumhurbaşkanı François Mitterrand özel temsilcisi Étienne Manac’h’ı Türkiye’ye göndermiş ve Ermeni konusunu Ankara ile müzakere etmesini istemiştir. Manac’h, gençliğinde Fransız Komünist Partisi üyesi olmuş ve Sovyetlere yakınlığı nedeniyle dikkat ve zaman zaman da tepki çeken bir isimdir. Buna karşın, deneyimli ve başarılı bir diplomat olan Manac’h, tıkanıklıkları kısa sürede çözmüş ve 1984’ten itibaren Türk-Fransız ilişkileri yeniden yükselişe geçmiştir. Bu nedenle, ikili ilişkiler açısından 1984 yılı önemli bir dönüm noktasıdır. Ayrıca bu dönemde de Andreas Papandreu ile François Mitterrand ikilisiyle sembolleşen Fransız-Yunan müttefikliği, Türk-Fransız ilişkilerini negatif anlamda etkilemiştir. Türkiye’nin 1999 yılında dönemin Dış İşleri Bakanları İsmail Cem-Yorgo Papandreu ikilisi sayesinde düzelen ilişkilerine kadar, Türk-Yunan ilişkileri, Türk-Fransız ilişkilerinde de sorun yaratan bir unsur olmuştur. Ancak bu tarihten itibaren de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olarak Fransa’ya rakip olacağı korkusuyla, özellikle Fransız sağında Türkiye karşıtı tavırlar devam etmiştir. Solda ve merkez siyasette Ankara’ya bakış daha olumlu olmakla birlikte, Türkiye’nin demokratik rejim, insan hakları ve basın özgürlüğü gibi konularda tepki çeken uygulamaları her daim Fransa’da eleştiri konusu olmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak, Türk-Fransız ilişkileri her zaman belli bir düzeyde korunmasına karşın, sorun yaratan unsurlar da hiçbir zaman tam anlamıyla giderilememiştir.

Kürşad Turan’dan “1991-2017 Türk-Fransız İlişkileri”
Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Doç. Dr. Kürşad Turan[3], “1991-2017 Türk-Fransız İlişkileri” başlıklı makalesinde, belirtilen süre zarfında Türkiye ile Fransa arasındaki ikili ilişkileri yorumlamaya çalışmıştır.

1991-2016 döneminde Fransa’da 4 Cumhurbaşkanı ve 11 Başbakan, Türkiye’de de yine 11 Başbakan görev yapmıştır. Zaman zaman dalgalanmalar yaşanmasına karşın, ilişkiler yine belli düzeyde korunmuş ve hatta bazı konularda gelişmeler bile kaydedilmiştir. Ancak Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı olduğu 2007-2012 dönemi istisnai derecede olumsuz bir devirdir. Fakat bu dönemde bile Fransız devletinin resmi Türkiye politikasında çok büyük bir değişimden söz edemeyiz. Dolayısıyla, Turan’a göre, Sarkozy döneminde yapılan icraatlardan daha çok, benimsenen üslup Ankara ile Paris’in arasını bozmuştur.  Nitekim Türk akademisyene göre, uzun vadede bakılınca Türkiye-Fransa ilişkileri istikrarlı bir diplomatik seyir izlemektedir. Bu istikrar, anlaşmazlık konularının devamlılığı bağlamında bile sabittir. Ekonomik ve kültürel ilişkiler Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri belli bir seviyenin altına düşmemiş, hatta genelde gelişim seyri göstermiştir. Siyasal alanda ise, Türkiye’nin AB üyelik süreci ve 1915 Ermeni Olayları (Sözde Ermeni Soykırımı) gibi konular son yıllarda sürekli kriz çıkaran konular olmuştur. Jacques Chirac ve François Hollande gibi bazı Fransız Cumhurbaşkanları Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak yaklaşırken, Giscard d’Estaing ve Sarkozy gibi diğer bazı Fransız Cumhurbaşkanları ise buna katiyetle karşı çıkmışlardır.

Recep Tayyip Erdoğan-Jacques Chirac

Sarkozy öncesi döneme bakıldığında; François Mitterrand (1981-1995) ve Jacques Chirac (1995-2007) devirleri karşımıza çıkmaktadır. Bu iki lideri Türk-Fransız ilişkileri açısından ayıran en önemli unsur, Kürt Sorunu’na bakışlarıdır. Bu konuda Mitterrand, karısı Danielle Mitterrand’ın da etkisiyle çok duyarlı bir Devlet Başkanıyken, Chirac da bir o kadar pragmatik bir kişi olmuştur. Ayrıca Kürşad Turan’a göre, Sarkozy öncesinde iki ülkenin ABD ile ilişkileri de şaşırtıcı biçimde benzer eğilimler göstermektedir. Örneğin, Türkiye’de 1991 Körfez Savaşı öncesinde yaşanan gerilimli dönem Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Dış İşleri Bakanı Ali Bozer ve Milli Savunma Bakanı Safa Giray’ın istifasına neden olurken, Fransa’da da bu süreç Savunma Bakanı Jean-Pierre Chevènement’un istifasıyla sonuçlanmıştır. Bunların dışında, Chirac döneminde Fransa’nın Arap-İslam dünyasına açılımı somutlaşmış ve Paris’in İsrail’e yönelik eleştirel üslubu artmıştır. Olivier Guitta, Paris’in bu şekilde hem kendi Müslümanlarıyla ilişkilerini iyi seviyede tutmayı başardığını, hem de Orta Doğu siyasetinde etkin bir ülke haline gelmeyi başardığını yazmıştır. Dolayısıyla, Fransa’nın Orta Doğu’daki aktif politikaları Sarkozy ile başlamamıştır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve bölünmüş adanın tamamını temsil eder şekilde 2004 yılında AB’ye üye yapılması, Chirac döneminden itibaren ikili ilişkilerde var olan Kıbrıs Sorunu'nu daha önemli bir konu haline getirmiştir. Ancak Chirac döneminde ikili ekonomik ilişkiler istikrarlı bir gelişim göstermiş ve ticaret hacmi 5 kat artarak, 10 milyar avro (euro) düzeyine ulaşmıştır. Chirac sonrasındaki Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığında ise, iki ülke arasındaki ticaret hacmi azalmıştır.

Nicolas Sarkozy dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından hem ekonomik, hem de siyasal açıdan sorunlar yaratmıştır. Bu noktada, Türk akademisyene göre iç politik faktörler de etkili olmuştur. Kürşad Turan’a göre, Sarkozy, kendisini bir önceki sağ lider Chirac’tan farklılaştırmak ve yükselen aşırı sağ dalgayı kendi kontrolüne alabilmek için, Türkiye konusunda daha sert bir pozisyon almış ve daha katı bir üslup benimsemiştir. İkinci olarak, bu dönemde her iki ülke de, zaman zaman kesişen etki alanlarında, ulusal çıkarlarını sağlama almak ve genişletmek için atak ve etkin politikalar geliştirmişlerdir. Ancak bu dönemde ekonomik ilişkilerin kısmen de olsa bozulması, her iki ülkede de olumsuz etkiler bırakmıştır. Bu dönemde NATO’nun askeri kanadına geri dönen Fransa, Françafrique ve Akdeniz Birliği gibi projelerle ulusal çıkarlarını derinleştirmeye gayret ederken, Türkiye de, kimilerince “Yeni Osmanlıcılık” adı verilen yaklaşım doğrultusunda, çok boyutlu ve bölgesinde iddialı bir dış politika yürütmeye çabalamıştır. Dolayısıyla, Sarkozy döneminde Fransa açısından “Fransız istisnası” ve “tek yanlılık” prensipleri yeniden öne çıkarılırken, Türkiye açısından da kendi kültürel kimliğini sahiplenme ve bölgesinde başat güç olma güdüsü “Osmanlı mirası” ve “Siyasal İslam” vurguları şeklinde tezahür etmiştir. Sarkozy’nin NATO’nun askeri kanadına geri dönüş kararı, kendi ülkesinde Lionel Jospin, Laurent Fabius, Alain Juppé ve Dominique de Villepin gibi bazı isimlerden eleştiriler alırken, bu karar sonrasında Fransa’nın Libya operasyonu gibi NATO hamlelerine liderlik fırsatı yakaladığı görülmüştür. Ayrıca bu karar, ABD tarafından da hararetle desteklenmiştir. Türkiye ise, Sarkozy’nin hamlelerine şüpheyle yaklaşmış; özellikle Akdeniz Birliği vasıtasıyla AB üyeliği yolunun kapatılacağından endişe etmeye başlamıştır. Bu dönemde Fransa, Tunus’taki gelişmeleri de doğru değerlendirememiş ve Türkiye’nin aksine Zeynel Abidin Bin Ali rejimine destek vermeye çalışarak zor duruma düşmüştür. Ancak Bin Ali’nin ülkesinden ayrılması sonrasında, Fransa, Tunus’ta yaşanan Yasemin Devrimi’ne hemen destek açıklamış ve konumunu yeniden sağlama almıştır. Türkiye ise, bu süreçte en baştan halk hareketlerine sıcak yaklaşması sayesinde, bir dönem “model ülke” ve demokrasiye ulaşmak isteyen Arap-İslam dünyasındaki halkların en olumlu yaklaştığı devlet olmuştur. Türkiye’de iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Ennahda hareketi arasındaki yakın ilişkiler de bu süreçte Türkiye’yi İslam coğrafyasında son derece güçlü kılmıştır. Sarkozy sonrasında Fransa da, François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Arap dünyasındaki devrimci halk hareketlerine başta koşulsuz destek vermiş ve demokratik dönüşümleri desteklemiş; ancak -ABD’ye benzer şekilde- Mısır ve Suriye’deki olumsuz gelişmeler nedeniyle daha sonra daha dengeli bir üsluba yönelmiştir. Fransa’nın Sarkozy döneminde Arap Baharı sürecinde isteksiz davranmasının bir diğer sebebi de, Tunus’taki Bin Ali ve Libya’daki Muammer Kaddafi yönetimleriyle çok yakın ekonomik ilişkilerinin olmasıdır. Fakat Türkiye de aslında bu süreçte biraz yalpalamış; örneğin, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Libya konusunda çelişkili açıklamalar yapmak durumunda kalmıştır. Sarkozy dönemi, genel olarak Türk-Fransız ilişkileri açısından karşılıklı olumsuz bir üslup, bozulan ekonomik ve siyasi ilişkiler ve güçlenen rekabet algısı olarak özetlenebilir. 

Sarkozy sonrasında başa geçen François Hollande dönemi ise, ikili ilişkilerde diplomatik dilin ağırlığının öne çıktığı ve Sarkozy’den kalan olumsuz mirasın kısmen düzeltildiği bir devirdir. Bu dönemde, Cumhurbaşkanı Hollande, Türkiye’ye yönelik bazı açılım ve jestlerde bulunmuştur. Hollande’ın Türkiye ziyareti de olumlu geçmiş; lakin birçok konuda temel sorunlar çözülememiştir. Buna karşın, ekonomik ilişkilerin yeniden canlandırılması son derece faydalı olmuştur. Çalışmada, makalenin yazıldığı süreçte halen devam eden Hollande dönemi hakkında detaylı bilgilere yer verilmemiştir.

Sonuç
Sonuç olarak, Türk akademisinde son yıllarda çok popüler bir araştırma konusu olmayan Fransa-Türkiye ilişkileri konusunda yazılan bu çalışma, mevzubahis dönemdeki Fransa-Türkiye ilişkileri hakkında genel bilgi sahip olmak için son derece faydalıdır. Bu tarz çalışmaların daha kapsamlı yeni çalışmaları tetiklediği/tetikleyeceği ve ikili ilişkileri gündeme taşıyarak olumlu bir hava estirdiği de düşünülürse, akademik ve diplomatik dünyanın bu gibi çalışmalara destek vermesi gerekir.

Dr. Ozan ÖRMECİ