18 Şubat 2017 Cumartesi

Yeni Sunum: Brexit Referandumu Sonrasında Birleşik Krallık’ın Geleceği


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 18 Şubat 2017 tarihinde Taksim Point Hotel'de Euro Politika Dergisi tarafından Friedrich Naumann Vakfı sponsorluğunda düzenlenen “Brexit Sonrası Birleşik Krallık ve AB’nin Geleceği” konulu yuvarlak masa toplantısına katıldı ve burada "Brexit Referandumu Sonrasında Birleşik Krallık’ın Geleceği" konulu bir sunum gerçekleştirdi. Toplantıya Bahçeşehir Üniversitesi'nden Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu ve Doç. Dr. Ebru Canan Sokullu, Kadir Has Üniversitesi'nden Prof. Dr. Serhat Güvenç, Başkent Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Sezgin Mercan, Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr. Çiğdem Nas ve Beykent Üniversitesi'nden Doç. Dr. Amağan Gözkaman'la birlikte Liberal Demokrat Parti (LDP) eski Genel Başkanı Sayın Cem Toker de konuşmacı olarak katıldılar. Aşağıda Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin yaptığı sunumu ve toplantıdan bazı fotoğrafları bulabilirsiniz.




16 Şubat 2017 Perşembe

ABD'nin Yeni Başkanı Donald Trump ve Kabinesi


Londra merkezli dünyanın en saygın ve köklü haftalık ekonomi ve politika dergisi The Economist[1], 21 Ocak-27 Ocak 2017 tarihli sayısında ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump ve kurduğu kabineyi inceleyen birkaç yazıya yer vermiştir. Bu yazıda, bu makalelerde yer alan önemli saptamalar özetlenecektir.

The Economist dergisinin 21-27 Ocak 2017 tarihli sayısı

Yeni Bir Lider: Donald Trump
Derginin 7. sayfasında yer alan “The 45th President: What is Donald Trump likely to achieve in power?” (45. Başkan: Donald Trump İktidarda Neleri Başarabilir?) başlıklı editoryal yazıda, ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump’ın nasıl politikalar izleyebileceği konusunda -esprili bir dille- bazı öngörülerde bulunulmuştur. Yazıda da belirtildiği gibi, önceki Başkanlara hiç benzemeyen ve kendisine has son derece karakteristik özellikleri olan Donald Trump, halk ve medya tarafından da -en azından şu an için- iktidarda ne yapacağı hakkında çok az şey öngörülebilen bir siyasetçidir. Trump’a destek olanlar, onun farklı çizgisiyle Washington DC’de büyük bir sarsıntı yaratacağını düşünmekte ve eski sistemden memnun olmadıkları için ona dair büyük bir inanç ve olumlu duygular beslemektedirler. Trump karşıtları ise, ülkelerinde onun döneminde büyük bir kaos ve yıkıntı olacağını düşünmekte ve daha şimdiden Trump’ın politikalarına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Ancak Trump’ın kişiliği ve çoğu zengin işadamları, emekli Generaller ve Cumhuriyetçi Parti sponsor ve destekçilerinden oluşan kabinesi incelenirse, aslında nasıl politikalar izleyeceği konusunda tahmin yürütülebilir.

İlk söylenmesi gereken şey, Donald Trump’ın “değişebilir” (changeable) olduğudur. Bir siyasetçi olmayan Trump, şov dünyasına da yakın bir kişi olarak, birçok farklı konuda birbiriyle zaman zaman çelişen abartılı açıklamalar yapabilmektedir. Ancak bu, her söylediğini gerçekten yapacağı anlamına gelmemelidir. Bu nedenle, Trump’ın NATO’yu “modası geçmiş” (obsolete) olarak değerlendirmesi, işbaşı yaptığında ABD’yi NATO’dan çıkaracağı ya da alyansı dağıtacağı anlamına gelmemelidir. Nitekim Trump’a dair bütün korku ve önyargılara rağmen, S&P500 Endeksi, Kasım ayındaki seçimden bu yana % 6 yükselmiştir. Trump’ın şirketlerin vergi yüklerini azaltacağı ve yurtdışına giden Amerikan sermayesini yeniden ABD’ye döndüreceği yönündeki sözleri ve bu sayede oluşan umutlu atmosfer, anlaşıldığı kadarıyla ekonomiye olumlu yansımıştır. Trump’ın vergi reformu ve altyapı yatırımları hamlesi, doğru bir şekilde uygulanırsa Amerika’ya hakikaten de büyük faydalar sağlayabilir. Ancak işlerin kötüye gitmesi olasılığı da her zaman için vardır. Ayrıca Trump’ın dünyadaki serbest ticaret düzenini bozan hamleler yapması, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizzat kendisinin kurduğu sistemi bozması anlamına gelebilir ve sadece ABD’de değil, tüm dünyada ekonomiyi olumsuz yönde etkileyebilir.

Trump’ın jeopolitika konusundaki anlayışı da oldukça tartışmalıdır. Trump’ın ABD Başkanlarının daima bir istikrar kaynağı olarak gördüğü Avrupa Birliği’ni küçümsemesi ve Rusya lideri Vladimir Putin’i Almanya Başbakanı Angela Merkel’e tercih ettiğini düşündüren bazı sözleri, ABD ve dünya kamuoyunda kaygılar uyandırmıştır. Yine Meksika’ya yaptığı ağır ithamlar, özellikle ABD’nin güney eyaletleriyle yakın ekonomik ve kültürel bağları olan bu ülke ve ABD açısından pek de olumlu görülebilecek bir nitelikte değildir. En önemlisi ise, Trump’ın küresel ekonomi açısından çok önemli bir rolü olan Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileri bozma potansiyelidir. Ancak bu noktada yine hatırlatılmalıdır ki, Trump söz konusu olduğunda, sözlerden çok icraatlara bakılmalıdır.

Trump’ın işadamlığından gelme bir yönetici/siyasetçi olarak diplomasi algısına yön veren temel unsur, -kitabında da yazdığı gibi- “anlaşma yapma sanatı”na (the art of deal) dayalı bir ilişki biçimidir. Trump, karşısındaki bir devletten istediği anlaşmayı ve istediği fiyata alabilmek için her türlü numarayı yapabilecek hırslı ve inatçı bir kişidir ve uluslararası ilişkileri, yerleşik teamüllerin devam ettirilmesinden ziyade, çıkarlar etrafında kurgulanan ikili anlaşmalar temelinde görmektedir. Burada elbette Trump hatalıdır; zira siyaset ve diplomasi, hiçbir zaman bir iş anlaşmasına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Neticede bir iş anlaşması sadece iki şirketi ilgilendirir; oysa siyaset ve diplomasi, hele ki söz konusu olan ülke dünya lideri ABD olduğunda, milyarlarca insanı ilgilendiren bir nitelik kazanmaktadır. Ayrıca bir dünya hükümetinin ve -BM de dahil olmak üzere- devletler üzerinde ortak bir yaptırım gücünün var olmaması nedeniyle, iş anlaşmalarının aksine, devletler arası anlaşmaların devamlılığını sağlayan bir garanti ve ihtilaflı konularda kesin karar verebilen bir merci de henüz yoktur. Dolayısıyla, Trump’ın acilen bir işadamından devlet adamına dönüşmesi gerekmektedir. Zira Oval Ofis’e giren kişinin, elindeki büyük gücüyle, dünyaya birçok iyilik yapması veya zarar vermesi mümkündür.

Donald Trump’ın kabinesi

Trump Kabinesi
Derginin 14-17. sayfaları arasında ise, Trump’ın kabinesini inceleyen “A helluva handover” (Müthiş devir-teslim) başlıklı bir diğer editoryal makale yer almıştır. Başkan seçildikten sonra da kampanyası döneminde olduğu gibi farklı kişi ve gruplarla polemikler yaşamaya devam eden ve manşetlerden hiç inmeyen Donald Trump, Beyaz Saray’a -kendisi kabul etmese bile- halk desteği en düşük Başkan olarak girmektedir. Ayrıca “electoral college” sistemi sayesinde kazandığı seçimlerde, Demokrat rakibi Hillary Clinton’dan neredeyse 3 milyon daha az oy aldığı da unutulmalıdır. Buna karşın, Trump, zengin işadamı ve banker tanıdıkları, Cumhuriyetçi Parti ileri gelenleri ve emekli Generallerden oluşan renkli bir kabine oluşturmuştur ve kabinesinin üyeleri Senato’da onaylanarak görevlerine bir bir başlamaktadırlar. Bu isimler arasında Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dış İşleri Bakanı Rex Tillerson, Savunma Bakanı James Mattis ve Adalet Bakanı Jeff Sessions en çok dikkat çeken kişilerdir. Trump’ın danışmanı olarak damadı Jared Kushner’i ataması da ilginç bir karar olarak yorumlanmıştır. Trump’ın Ulusal Güvenlik danışmanı olarak atadığı Mike Flynn ise, Rusya ile yakın bağları nedeniyle, kısa bir süre önce istifa etmek zorunda kalmıştır.

Trump’ın kabine tercihleri incelendiğinde, kendisinin pragmatist ve para işlerinden anlayan kişileri tercih ettiği görülmektedir. Zira Başkan Trump’a göre, para işlerinden anlamak bir yetenektir ve ancak böyle kişilerle kurulu olan bir kabine Amerika’yı yeniden büyük yapabilir. Güvenlik meselelerinde ise, Trump, ipleri güvendiği emekli askerlere bırakmaktadır. Örneğin Savunma Bakanı olarak atanan emekli General James Mattis, gerçekçi ve sert duruşuyla Trump’ın kabinesinde en çok dikkat çeken kişi olmayı başarmıştır. Kendisi, bazı yorumculara göre “Cengiz Han kılığındaki bir entelektüel”dir ve Trump’ın milliyetçi ve sert duruşuna uygun mükemmel bir seçimdir. Dış İşleri Bakanı olarak atanan Rex Tillerson ise, uzun yıllar Exxon Mobil’i yönetmiş deneyimli bir yönetici ve işadamıdır ve özellikle Rusya ile çok yakın bağları vardır. Tillerson, Rusya’nın Kırım ilhakını “yasadışı” olarak değerlendirse de, Rusya’daki Vladimir Putin rejimine çok yakın olması sebebiyle çeşitli eleştiriler almaktadır. Buna karşın, atanması Senato’da onaylanmış ve kamuoyu baskısı nedeniyle Flynn gibi istifa etmek zorunda da kalmamıştır. Bu isimler, ABD siyasal sistemi açısından en kritik Bakanlar durumundadır.

Son olarak, Trump kabinesinin genel bir değerlendirmesi yapılırsa, kabinenin % 82’sinin erkek, % 86’sının beyaz, % 14’ünün zengin işadamı ve % 9’unun emekli General olduğu söylenmelidir. Bu oranlar, Barack Obama dönemiyle kıyaslandığında çok yüksektir. Buna karşın, önceki Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush döneminde de benzer istatistikler söz konusuydu. Dolayısıyla, Trump’ın kabinesi, aslında klasik bir Cumhuriyetçi kabineden çok da farklı değildir. Trump’ın kabinesinin en önemli yeniliği ise, devlet tecrübesi olan kişilerin oranının % 55 gibi çok düşük bir seviyede kalmasıdır. Bu, Trump’ın klasik Washington DC lobicileri ve yöneticilerinden çok, iş dünyasından tanıdığı ve yakın çevresinde yer alan kişilerle kurmak istediği yeni bir siyasi düzeni işaret etmektedir.

Sonuç olarak, Donald Trump’ın ABD Başkanlığı dönemi oldukça zorlu geçecektir. Amerikan toplumu, görüldüğü kadarıyla son derece heterojen ve özgür düşünce ve farklı yaşam tarzları konusunda -ekonomik bolluğun da etkisiyle- çok ileriye gitmiş bir toplumdur. Trump’ın, bundan sonra atacağı adımları buna uygun olarak şekillendirmesi ve dünyada Obama döneminde oluşan Amerikan sempatisini azaltmaması, ülkesi ve halkı adına daha doğru bir tavır olacaktır. Yine IŞİD ve radikal İslamcı terör grupları gibi dünyada hiç kimsenin sevmediği ve insan hayatını hiçe sayan gruplara yönelik aktif bir mücadele başlatması, Trump’a dünyada olan desteği hızla arttıracaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; http://www.economist.com/.

Prof. Dr. Baskın Oran’a Göre Türk Dış Politikası’nın Kuramsal Çerçevesi ve OBD Kavramı


Prof. Dr. Baskın Oran (1945-)[1], kısaca Mülkiye olarak bilinen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalışmış entelektüel ve alanında birikimli bir sosyal bilimcidir.[2] Oran, Ermeni meselesi ve Türklük tanımı konusunda resmi görüşten epey farklı çizgisiyle zaman zaman siyasal açıdan zor zamanlar da geçirmiş ve 2007 genel seçimlerinde bağımsız aday olarak girdiği seçimlerde İstanbul 2. bölgeden az bir farkla seçilemeyerek şanssız bir siyasal kariyer denemesi de yapmıştır. Baskın Oran’ın Türkiye’de bilime en önemli katkılarından birisi, editörlüğünü yaptığını 3 ciltlik “Türk Dış Politikası” eseri olmuştur. Bu yazıda, bu 3 ciltlik kitabın ilk cildinde[3] yer alan “Türk Dış Politikası’nın Kuramsal Çerçevesi” başlıklı bölüm özetlenecektir.

Prof. Dr. Baskın Oran

Prof. Dr. Baskın Oran’a göre; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminde birçok alanda yaşanan keskin kopuş ve dönüşümlere karşın, Türk Dış Politikası’nda bazı hususlar kurumsallaşmış ve bugüne kadar kopmadan devam ederek güçlü bir gelenek oluşturmuştur.

Bunlardan birincisi “Kültürel Boyut”tur. Oran’a göre; Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan Türkiye, çok yönlü bağlantılara ve kültürlere sahiptir. Bunları kabaca Asya, Orta Doğu/İslam ve Batı olarak sınıflandırmak mümkündür.

Asya: Topraklarının büyük bölümü Asya kıtasında yer alan Türkiye, tüm modernleşme/Batılılaşma çabalarına karşın, Asyatik yerel kültüründen izleri bugün bile hala taşımakta ve bunun etkileri dış politikada da görülmektedir. Siyasete yön veren güçlü liderlik isteği ve rakipleri yok etme eğiliminden tutun, mutfak kültüründe görülen ve göçebe toplum izleri taşıyan kebap ve pide egemenliğine ve sosyolojik bir hadise olan gerginlik ve küsme gibi tepkilere, Türk toplumu ve devlet sisteminde “Doğu” etkisini bulmak o kadar da zor değildir. Bu durumun etkileri dış politikada bile görülebilir; zaman zaman masadan çekilme ve öfkeyle hareket etme gibi davranış kalıpları, Türkiye’nin devlet yönetimine bile sirayet etmiştir.

İslam/Orta Doğu: Türkiye’de halkın yüzde 98’i Müslüman olduğu ve Türkiye Orta Doğu coğrafyasının hemen yanı başında yer aldığı için, Türkiye’deki Orta Doğu/İslam etkisi de yadsınamaz boyuttadır. Bu nedenle, Müslüman halklara yapılan baskılar Türk toplumunda büyük tepki doğurur ve tarihsel olarak Müslüman coğrafyasını zapt eden Rusya’ya yönelik olumsuz bir bakış yaratır. Bunun yanında, Müslüman kimlik içselleştirilmesine karşın, Türklerin Arap olmadıkları konusunda da net fikirleri vardır ve halk, ülkelerini bir Orta Doğu devleti olarak değerlendirmez.  

Batı: Her ne kadar Türkiye topraklarının yalnızca yüzde 3’ü Avrupa’da yer alsa da, Türkiye’deki Avrupa/Batı etkisi çok yoğundur. Türkiye, İsrail’le birlikte Orta Doğu coğrafyasındaki en demokratik ve laik devlettir. Laiklik uygulamaları açısından, Türkiye, yakın zamana kadar en katı düzenlemeleri yapan ülke olarak görülmüştür. Atatürk’ün gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimi, Osmanlı Batılılaşma mirasının üzerine Türkiye’yi ve Türk toplumunu radikal bir şekilde modernleştirmiştir. Bu nedenle, Türkiye’de -özellikle seçkinler ve sıradan halk arasında daha yoğun olarak hissedilen- ikili bir kültürel yapı ortaya çıkmıştır. Bir diğer önemli husus, Türkiye’nin özellikle laik/seçkin kesimlerinin kendilerini Batılı kabul etmelerine karşın, Batı dünyasının Türkiye’yi Batılı olarak görmemesidir. Batı ve Doğu (İslam) kültürleri arasında yaşanan bocalamalar ve sentezler de Türkiye’yi biricik bir ülke haline getirmektedir.

Türk Dış Politikası cilt 1

Türk Dış Politikası’nın kuramsal çerçevesini oluşturan ikinci önemli unsur “Tarihsel Boyut”tur. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’ni yıkarak kurulsa da, aslında bu devlete özgü birçok unsuru da sürdürmüştür. Osmanlı Devleti, hiç şüphesiz bir Avrupa devletidir. Osmanlı Vezirlerinin -Duraklama Dönemi’ne kadar- çok büyük çoğunluğu Rumeli, yani Avrupa kökenlidir. Özellikle İstanbul’un alınmasından hemen sonraki dönemde Anadolu kökenli Sadrazam pek görülmez; örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın 9 Veziriazamından 7’si Hıristiyan kökenlidir. Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca Avrupa güç dengesi sisteminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Ayrıca Osmanlı’da şeriat düzeni egemenmiş gibi gözükse de, aslında Padişah’ın dünyevi otoritesi sistemde daha önemliydi. Gerçi Padişah fermanlarının şeriata uygunluğu dinin başı olan Şeyhülislam’ın vereceği fetva ile saptanıyordu; ama bu en yüksek mertebedeki din adamı, Padişah tarafından atanarak getirilen ve dolayısıyla azledilebilen bir devlet memurundan ibaretti. Dahası, toplumda yaygın bir kesimi de gayrimüslimler oluşturuyordu. Türk Dış Politikası’nda Osmanlı döneminde kurumsallaşan ilişkilerin ve geleneklerin devamı niteliğindeki birçok unsuru görmek mümkündür. Dinin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devlet kontrolünde olması (laiklik anlayışı), bunun en belirgin örneğidir. Diğer ülkelerle kurulan dış münasebetlerin büyük bölümü de Osmanlı birikimi üzerine şekillenmiştir. Oran’a göre; iki devlet arasındaki en önemli fark ise, Osmanlı diplomasisine verilen görevin çok-uluslu ve çok dinli/mezhepli bir imparatorluğun, Türk diplomasisine verilen görevin ise ulus-devletin ayakta tutulmasıdır.


Türk Dış Politikası’nın kuramsal çerçevesini oluşturan üçüncü önemli unsur “Stratejik Boyut”tur. Bu boyutu 3 bağlamda incelemek doğru olur: Coğrafi Faktör, Bölgesel Güvenlik Çemberleri ve Dünya Güç Eksenleri.

Coğrafi Faktör: Bu faktörün Türkiye’ye olumlu ve olumsuz birçok etkisi vardır. Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle Batı ile Doğu arasında yer alır ve birçok önemli coğrafyanın (Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Karadeniz) ortasında kalır. Bu konum, Türkiye’ye kendine özgü çok özel bir pozisyon kazandırır. Nitekim günümüzde enerji politikaları ve ulaşım projeleri açısından bu durum bir avantaj olarak kullanılmaktadır. Ancak bu bölgenin Doğu-Batı eksenli göç hattı üzerinde kurulu ve istikrarsız bir coğrafya olması, Türkiye açısından aynı zamanda büyük risklerin kaynağı haline de gelmektedir. Tesadüfi değildir ki, Türkiye, dünyada terör olaylarının en sık yaşandığı ve en fazla göçmen nüfusa ev sahipliği yapan ülkelerden birisidir. Türkiye’nin komşuları da coğrafyasının ayrılmaz bir parçasıdır ve Türkiye açısından birçok soruna kaynaklık etmektedirler. İran, Irak, Suriye, Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan ve hatta deniz yoluyla komşu olunan Kıbrıs ve Rusya, Türkiye’nin az veya çok sorunlar yaşadığı komşularıdır. Azerbaycan (Nahcivan dolayısıyla) ve Gürcistan’la birlikte, deniz yoluyla komşu olunan Romanya ve Ukrayna ise, Türkiye’nin bugüne kadar neredeyse hiç sorunsuz ilişkiler kurabildiği yegane komşularıdır. Kabahatin kimde olduğundan bağımsız şekilde ele alırsak, Türkiye’nin birçok komşusuyla ciddi sorunlarının olması, Türkiye’yi geçmişte farklı ittifak arayışlarına yönlendirmiştir. Özellikle Soğuk Savaş süresince geçerli olan Sovyet Rusya tehdidi, bugün de komünizm çökmesine rağmen Rusya’nın yayılmacı politikaları nedeniyle halen daha kısmen devam etmektedir. Türkiye’nin coğrafi açıdan en önemli özelliği ise Boğazların kontrolüne sahip olmasıdır. Boğazlar, savunması son derece zor ve yalnızca Türkiye’nin güvenliği değil, uluslararası güvenlik açısından da çok önemli bir bölgedir. Bu nedenle, 1. Ordu burada konumlanmıştır ve geçmişte Boğazların durumu Türkiye ve Rusya arasında ciddi krizlere neden olmuştur.

Bölgesel Güvenlik Çemberleri: Türkiye, birbirinden farklı birçok güvenlik çemberinin kesiştiği bir coğrafyada kuruludur. Bu nedenle, bu zor coğrafyada dış politikada bütüncül bir yaklaşım oluşturmak da haliyle oldukça zordur. Oral Sander’in de vurguladığı gibi, bu güvenlik çemberleri arasında bir dingil görevi yapan Türkiye, bunları birbirleriyle uyumlu hale getirmek konusunda geçmişte de günümüzde de büyük zorluklar yaşamıştır/yaşamaktadır. Bu konuda 5 bakış açısından söz edilebilir. Avrupa perspektifi, Türkiye’nin Batı askeri bloğunda (NATO) yer alması ve dolayısıyla Rusya ve doğudaki komşu tehditlere karşı bir pozisyon almasını zorunlu kılmaktadır. Ancak Rusya ile Soğuk Savaş sonrasında gelişen derin siyasi ve ekonomik ilişkiler nedeniyle, Türkiye, zaman zaman zor durumlara düşebilmektedir. Bu durumun bir benzeri aslında Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler için de geçerlidir. Tam üyesi olunmaya çalışılan bu birlik, Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki mevcut konumuyla birçok açıdan tezata düştüğü bir siyasi yapıdır. İkinci perspektif olan Balkan perspektifi de Türkiye açısından çok önemlidir. Çünkü Balkanlar, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısıdır. Buradaki Boşnaklar gibi halklara ulaşmak için Yunanistan ve Bulgaristan’la aynı anda kavgalı olmamak ise Türkiye açısından en önemli husustur. Üçüncü bakış açısı olan Akdeniz perspektifi, temelde Türk-Yunan ilişkilerinin domine ettiği bir alandır. Ege adaları ve Kıbrıs konusunda Yunanistan’la yaşanan gerginlikler, Türkiye’nin Batı dünyasındaki konumunu zayıflatmış ve AB üyeliğini de daha zor hale getirmiştir. Buna karşın, Türkiye, güvenlik ve deniz ticareti açısından çok önemli olan bu konuda ulusal menfaatlerini de korumak zorundadır. Dördüncü bakış açısı olan Orta Doğu perspektifi ise, dünyanın bu en zorlu coğrafyasında hem gelişmelere dahil olmak, hem de gelişmelerin girdabına kapılmamak isteyen Türkiye için -adeta cambazlığa benzetilebilecek- çok zorlu bir dış politikayı mecburi hale getirir. Terörizmin dünyadaki ana kaynaklarından birisi olan bu coğrafya, aynı zamanda Kürtler gibi çok geniş nüfusu olan ve devletsiz bir halkın devletleşme yolundaki mücadeleleri nedeniyle de Türkiye’yi çok zorlamaktadır. Türkiye, resmi belgeleri itibariyle Kürt Devleti olgusuna halen daha sıcak yaklaşmamaktadır. Beşinci ve son perspektif ise Kafkasya (Kafkas) perspektifidir. Rusya’nın başat güç olduğu ve enerji politikaları açısından Türkiye ve Avrupa için son derece önemli olan bu coğrafya, güç dengeleri nedeniyle Türkiye’nin çok boyutlu bir dış politika izlemesini zorunlu kılar.

Dünya Güç Eksenleri: Türkiye için kullanılan “köprü” ifadesi, birçok açıdan haklıdır. Türkiye, hem Doğu-Batı, hem de Kuzey-Güney ekseninde hakikaten de bir köprü ülkesidir. Türkiye, siyasal ve stratejik olarak tercihini Batı dünyasından yana yapmış olmasına karşın, siyasi ve ekonomik çıkarlar ve Batı ile yaşanan çekişmeler nedeniyle 1960’lardan itibaren çok boyutlu bir dış politikaya yönelmiş ve Batı ile müttefik kalarak ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmıştır. İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İslam Konferansı Örgütü) üyelik, bunun somut bir göstergesidir. Keza Rusya ile gelişen ekonomik ilişkiler de buna iyi bir örnektir.


Türk Dış Politikası’na kuramsal bir çerçeve kazandıran dördüncü husus “İç Yapısal Boyut”tur. Genel-tarihsel açıdan bakıldığında; Anadolu’nun farklı uygarlıklarından süzülerek gelen bazı unsurlar, bugün bile Türk halkı ve dış politikasına belli ölçülerde etki eder. Örneğin, birçok Osmanlı-Türk siyasal geleneğinde Bizans izini bulmak mümkündür. Şu da unutulmamalıdır ki, Türklerin yüzlerce yıldır yönü hep Batı olmuş ve Batı’ya doğru göçler yaşanmıştır. Anadolu’daki Sünni-Şii farklılıkları ve Osmanlı sisteminde Türkmenlere yönelik olumsuz bakış gibi unsurlar da Baskın Oran’ın sıraladığı konular arasındadır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin durumu ve Avrupalı devletlerin bu gruplar aracılığıyla Osmanlı üzerinde siyasal nüfuz sahibi olması da iç yapısal boyutun tarihsel unsurlarındandır ve Cumhuriyet diplomasisinin şekillenmesinde ciddi bir etkisi olmuştur. Özel-aktüel açıdan bakıldığında; Kürtlerin durumu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisine olan muhalefetleri, yıllar içerisinde iç ve dış politikada Türkiye açısından çok kritik ve zorlayıcı bir konu haline gelmiştir. Özellikle 1980’lerden itibaren bir terör sorununa dönüşen Kürt muhalefeti (Kürt Sorunu), Türkiye’yi dış politikada da farklı tavırlar almaya zorlamıştır. İdeolojik açıdan bakıldığında ise; fakir ve geri kalmış bir ülke olarak kurulan Türkiye’nin belirlediği kalkınma modeli de dış politikasını yakından etkilenmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında tercih edilen devletçi politikaların ardından, Türkiye, hızla kapitalist kalkınma modelini benimsemiş ve bu yönde adımlar atmış bir ülkedir. Bu da, Türkiye’yi komünist Rusya’dan ziyade kapitalist ABD ve Batı Avrupa’ya yakınlaştırmıştır.

Baskın Oran, bu kuramsal çerçeve ardından Türk Dış Politikası’nı Orta Büyüklükte Devlet (OBD) kavramı ışığında incelemeye ve analiz etmeye koyulmaktadır. Oran’a göre; büyük ve küçük devletler arasında bir yerde konumlanan OBD ülkeleri (İngilizce middle power veya medium power), uluslararası sisteme etkileri genelde marjinal olan, ama bölgesel politikayı (özellikle küçük komşularını) ciddi şekilde etkileyebilen ve daha önemlisi, büyük devletlerden gelen zorlamalara bir ölçüde dayanabilen ve onlarla zaman zaman pazarlığa girişebilen devletlerdir. Orta Doğu’da İsrail, İran, Türkiye ve bir ölçüde de Mısır, OBD ülkelerine örnek olarak gösterilebilir. OBD’ler büyük devletlerin tehditlerine maruz kaldıklarında iki seçeneğe yönelebilirler: büyük devletler arasındaki güç dengelerine oynamak veya büyük devletlerden birinin kanatları altına girmek. Büyük devletlerle güç dengesi oyununa girmek kolay bir iş değildir; zira İsmet İnönü’nün “ayı ile yatağa girmek” olarak değerlendirdiği bu husus, değişen güç dengeleri ve kapasite farkları nedeniyle OBD ülkelerini zorlayabilir. Ancak ikinci seçenek de her zaman başarı garantili değildir; zira büyük devletler, kanatları altına aldıkları ülkeleri kendi ulusal ve bölgesel çıkarları doğrultusunda adımlar atmaya da zorlayabilirler. Çok katı biçimde iki kutuplu bir sistemde (örneğin Soğuk Savaş), OBD’lerin ilk seçeneği tercih etmesi neredeyse imkansız hale gelir. Zira Raymond Aron’un “Aron Paradigması” olarak ifade ettiği görüşe göre, böyle durumlarda bloklardan bağımsız politikalar geliştirmek çok daha riskli olur.

OBD ülkeleri, ekonomik ve askeri-jeostratejik olarak bazı karakteristik özelliklere sahiptirler. Bir OBD ülkesi için, ekonominin bir ölçüde gelişmiş olması gerekir. Sürekli kriz ya da kapalı bir ekonomi, OBD olunmasına engel olur. Belli ölçüde gelişmiş askeri ve jeostratejik güç de OBD ülkeleri için şarttır. Ancak OBD’lerin bu askeri güçlerini kullanmalarının da bazı koşulları olduğunu belirtmek gerekir. Eğer bir OBD ülkesi, dünyanın jeostratejik bir bölgesinde, o bölgedeki etkili gücün veya hegemon gücün onaylamadığı bir toprak büyütmesinde bulunursa, başına ciddi dert alabilir. Örneğin, Türkiye, 1939’da Hatay’ı "bölgesel güç" Fransa’nın onayıyla ilhak ettiğinden, bugün bu konuda ciddi bir sorunla karşılaşmamaktadır. Lakin Türkiye, -adadaki garantörlük hakkına ve uluslararası hukuka uygun olsa da- hegemon güç ABD’nin onayını almadan Kıbns’a çıkarma yaptığında ve daha önemlisi burada hala askeri birlik bulundurduğunda, bu konuda diplomaside büyük baş ağrısı çekebilmektedir. Bugün Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği askeri operasyonları ve Kürt Sorunu konusunda alacağı pozisyonu da OBD kavramı etrafında çok dikkatli bir şekilde oluşturmak ve icra etmek gerekir. Zira OBD’lerin hayalci olma lüksleri yoktur; ama büyük devletlerden gelen her talebi karşılamak da yersizdir. Uluslararası hukuka uygun ve ulusal çıkarları önceleyen gerçekçi ve ölçülü adımlar, OBD ülkelerine dış politikada büyük başarılar kazandırabilir.

Prof. Dr. Baskın Oran’ın 3 ciltlik “Türk Dış Politikası” adlı kitabı, üniversitede derslerde okutulabilecek son derece faydalı ve kapsamlı bir kaynak eserdir. Oran’ın muhalif kişiliği ve milliyetçilik karşıtı dünya görüşü nedeniyle, ele aldığı konularda tarafsızlığını koruyabildiği ve hamaset edebiyatı yapmadan bilimsel ve nesnel konuşabildiği/yazabildiği de su götürmez bir gerçektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için - http://www.baskinoran.com/.

14 Şubat 2017 Salı

Asya'da Değişen Dengeler


Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi dünyanın yakın gelecekteki iki süper gücünün[1] ve Japonya ve Güney Kore gibi gelişmiş demokrasilerin yer alması nedeniyle giderek daha önemli bir coğrafya haline gelen Güney ve Güneydoğu Asya’da son dönemde çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bu yazıda, Türkiye basınında pek yazılmayan Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da son dönemde yaşanan gelişmeleri farklı makaleler ışığında özetlemeye çalışacağım.

Güneydoğu Asya haritası

ABD’nin Yeni Yönetimi Asya-Pasifik’e Verdiği Önemi Gösteriyor
ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama döneminde başlatılan “Asia Pivot” hamlesinin, iç politik sorunlar ve dış politikada Orta Doğu odaklı bir seçim kampanyası yürüterek seçilen yeni Başkan Donald Trump döneminde iptal edilebileceği yönünde oluşan dünya kamuoyunda oluşan kaygılara karşın, yeni yönetimin işbaşı yapmasının ardından yaptığı ilk hamleler, bizlere ABD’nin Asya-Pasifik açılımının önceden düşünülmüş stratejik bir plan kapsamında ilerlemeye devam ettiğini düşündürüyor. Zira ABD’nin yeni Savunma Bakanı James Mattis, göreve gelir gelmez ilk iş olarak Güney Kore ve Japonya’yı ziyaret ederek, Çin’in son dönemdeki -ekonomik, siyasi ve askeri- hızlı yükselişinden endişe eden bu iki ülkeye olan geleneksel Amerikan desteğini bir kez daha gösterdi.[2] Mattis, tartışmalı Senkaku Adaları (Diaoyu Adaları) konusunda da Japonya’ya destek veren açıklamalar yaptı. ABD Başkanı Donald Trump ise, seçilmesi ardından ilk telefon görüşmesini Tayvan lideri Tsai Ing-Wen’le yapması[3] ve ABD’nin “tek Çin politikası”ndan vazgeçebileceğini ima eden önceki sözlerine karşın, Çin lideri Şi Cinping’le yaptığı ilk telefon görüşmesinde “tek Çin politikası”na saygılı olduklarını belirtti ve ortalığı biraz olsun yatıştırdı.[4] En son gelişme ise, Donald Trump’ın Japonya Başbakanı Shinzo Abe ile buluşması oldu. Bu görüşmede, Trump, Japonya’ya verdikleri büyük desteği belirtti ve ABD’nin ekonomik partneri Çin karşısında siyasal olarak Japonya’ya daha yakın durduğunu gösterdi.[5] Sonuçta, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde geleneksel müttefikleri Japonya ve Güney Kore başta olmak üzere, tüm ülkelere yönelik Obama döneminde başlatılan açılımını devam ettireceği görülüyor. Ancak yeni Başkan Trump’ın, iç ekonomik öncelikleri (daha fazla iş yaratmak ve Amerikan sermayesini ABD’ye döndürmek) nedeniyle, TPP ve benzeri Amerikan halkına faydalı olmadığına inandığını anlaşmaları ve ittifak ilişkilerini iptal etmesi de mümkün.

Yeni Dönemde ABD-Çin İlişkileri
ABD’nin son yıllarda Çin’in küresel ekonomik liderliği kendisinden almasından duyduğu rahatsızlık net şekilde görülebiliyor. Ancak bu konuda daha önce de yazdığım gibi “liberal optimistler” ve “alarmcı realistler” arasındaki mücadele ABD içerisinde de devam ediyor[6] ve ABD ile Çin arasındaki simbiyotik ilişki biçimi nedeniyle, ilişkileri bir anda koparmak, her iki ülke açısından da, akla yatkın bir seçenek olarak görülmüyor. Buna rağmen, ABD Başkanı Donald Trump’ın dünya kamuoyunda tepki yaratan küreselleşme ve serbest ticaret karşıtı bazı sözlerine karşın[7], Çin’in küresel liderlik konusunda artık daha istekli davranmaya başladığı ve Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in yaptığı küreselleşme ve liberalleşme yanlısı[8] ve nükleer yayılma tehlikesine dikkat çeken[9] barışçıl konuşmanın da gösterdiği üzere, ABD karşısında önceki dönemlerdeki gibi çekingen bir tavır almadığı görülüyor.  

Dünya siyasetinin kaderine önümüzdeki birkaç yılda yön verecek olan iki lider: Şi Cinping ve Donald Trump

Donald Trump-Şi Cinping ikilisi döneminde ABD-Çin ilişkilerinin nasıl bir seyir alabileceği hakkında kısa bir süre önce The Diplomat dergisine yorum yapan Amerikalı ve Çinli bazı akademisyenler, çok ilginç saptamalarda bulundular.[10] Örneğin, Çin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Amerika uzmanı Da Wei, Trump’ın ilk yılı olan 2017’nin ABD-Çin ilişkileri açısından çok zor geçeceğini söylerken, Deng Xiaoping’in sözlerini hatırlatarak, bu iki ülkenin bir şekilde geçinmek zorunda olduklarını belirtti. Wilson Center’a bağlı Kissinger ABD-Çin İlişkileri Enstitüsü yöneticisi Robert Daly ise, Çin-ABD ilişkilerinin bir süredir Çin’in bir dünya gücüne dönüşmesi ve ABD’nin buna alışması döneminde olduğunu söyleyerek, Trump-Cinping ikilisi döneminde de bunun devam edeceğini söyledi. Ancak Daly, iki ülke halkının bir süredir birbirlerine hakkında olumsuz görüşlere sahip olduklarını da belirterek, özellikle Çin’in düşüşte olduğuna inandığı ABD’nin kendisine yönelik bir “çevreleme politikası” geliştirdiğinden endişe ettiğini vurguladı. Pekin Üniversitesi’nden Wang Jisi ise, Şi Cinping’in de belirttiği gibi, ABD ve Çin arasındaki çıkar ortaklıklarının farklılıklarından daha önemli olduğunun altını çizdi. The Heritage Foundation’dan Dean Cheng, Çin-ABD ilişkilerinin büyük ölçüde Çin’in izleyeceği dış politika ve içerisinde yaşayacağı dönüşümlere bağlı olduğuna dikkat çekerken, EastWest Institute’den David J. Firestein ise Trump dönemi için “ihtiyatlı kötümserlik” (cautiously pessimistic) yaklaşımını benimsediğini söyledi.

Rodrigo Duterte

Filipinler, Duterte Başkanlığında ABD’den Çin Eksenine Doğru Kayıyor
Çılgın kişiliği ve aykırı açıklamalarıyla uluslararası basında son dönemde adından çok söz ettiren Filipinler’in yeni Devlet Başkanı Rodrigo Duterte ise, bu rekabete eşzamanlı olarak, ülkesinin yörüngesini geleneksel müttefiki olan Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkarıyor ve rotayı Pekin istikametine doğru kırıyor.[11] Uzun yıllar bu bölgede ABD’nin askeri ve ekonomik yardımlarının en büyük merkezlerinden biri olan Filipinler, ayrıca Amerikan sempatisinin de en yüksek olduğu Asya ülkelerinden birisi.[12] Ayrıca 2014 yılında iki ülke arasında kapsamlı bir askeri işbirliği anlaşması da imzalanmıştı.[13] Buna karşın, Çin’in özellikle ekonomi alanındaki hızlı yükselişinden etkilenmiş gibi görünen Duterte, 102-103 milyonluk kalabalık ülkesinin ekonomide atılım yapması için Çin sermayesine (özellikle Çin’in uzman olduğu altyapı projeleri açısından) ihtiyaç duyduğunu da düşünerek, Amerikan müttefikliğini tartışmaya açıyor ve bu ülke aleyhine adımlar atmasıyla dikkat çekiyor.

Uzayda Çin-Hindistan Rekabeti
Tüm bunların yanı sıra, pek dikkat çekmeyen ama kıyasıya bir rekabet de uzay çalışmaları konusunda yaşanıyor. Güney Asya’nın etkili ülkelerinden olan Hindistan ile Çin arasında, son dönemde uzayda da bir rekabet yaşanıyor.[14] Bu konuyu ulusal bir onur meselesi haline getiren Hindistan Başbakanı Narendra Modi, uzaya 104 uydu fırlatarak bu alanda Rusya’nın rekorunu kırdı. Bu konuda Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin de kapsamlı modernleşme planları bulunmakta. Dolayısıyla, Asya’da rekabetin uzayda da devam edeceği açık…


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bu konuda Pricewaterhouse Coopers tarafından hazırlanan “The World in 2050” (2050 Yılında Dünya) adlı rapor için; http://politikaakademisi.org/2017/02/14/pwcnin-the-world-in-2050-raporu/.
[7] Trump, ilk iş olarak Trans Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) ABD’nin çekildiğini açıklamıştır. Bakınız; https://www.theguardian.com/us-news/2017/jan/23/donald-trump-first-orders-trans-pacific-partnership-tpp.

PWC’nin ‘The World in 2050’ Raporu


Londra merkezli uluslararası yönetim danışmanlığı ve denetim (audit) şirketi Pricewaterhouse Coopers’ın[1] geçtiğimiz gün yayınlanan “The World in 2050” (2050 Yılında Dünya) adlı raporu, dünya çapında büyük bir ilgi ile karşılandı.[2] Bu yazıda, bu raporda yer alan ve dünya ekonomisinin gelişimine işaret eden en önemli bulgular (projeksiyonlar) özetlenecektir.[3]

Rapora göre; 2050 yılında satın alma paritesine göre (PPP) dünyanın en büyük 32 ekonomisi, dünya ekonomisinin yüzde 85’ini oluşturacaklardır. 2050 yılına kadar gelişmekte olan ekonomiler, gelişmiş ekonomilere kıyasla iki kat daha hızlı büyüyeceklerdir. Bu sayede, 2050 yılında dünyanın en büyük 7 ekonomisinden 6’sının gelişmekte olan ülkeler olacağı (ABD haricinde) öngörülmektedir. Satın alma paritesine göre zaten daha şimdiden Çin’in arkasında kalan ABD, 2050 yılında ise dünyanın ancak 3. en büyük ekonomisi -Çin ve Hindistan’ın ardından- olabilecektir. 2050 yılında Birleşik Krallık gibi çok köklü ve güçlü bir ekonomi de ancak 10. sırada yer alabilecek, Fransa ilk 10’dan düşecek ve 12.liğe gerileyecek[4] ve İtalya ilk 20’de bile yer alamayacaktır.
İlk 10’da değişecek tabloya dair bir projeksiyon

Rapora göre; 2050 yılında dünyanın en büyük 20 ekonomisi şöyle sıralanacaktır:
  • Çin
  • Hindistan
  • ABD
  • Endonezya
  • Brezilya
  • Rusya
  • Meksika
  • Japonya
  • Almanya
  • Birleşik Krallık
  • Türkiye
  • Fransa
  • Suudi Arabistan
  • Nijerya
  • Mısır
  • Pakistan
  • İran
  • Güney Kore
  • Filipinler
  • Vietnam
Bu raporun öngördüğü projeksiyona göre; 8.likten 4.lüğe yükselecek Endonezya, 11.likten 7.liğe yükselecek Meksika, 14.lükten 11.liğe yükselecek Türkiye, 22.likten 14.lüğe yükselecek Nijerya, 21.likten 15.liğe yükselecek Mısır, 28.likten 19.luğa yükselecek Filipinler ve 32.likten 20.liğe yükselecek Vietnam dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri olacaklardır. Bunlar arasında en başarılısı ise yıllık % 5,1 büyüme oranı ile Vietnam olacaktır. Vietnam’ı % 4,3 ile Filipinler ve % 4,2 ile Nijerya takip edecektir. Ancak bu durum, bu ülkelerin siyasi istikrar ve demokrasiye kavuşacakları anlamına gelmez. ABD ise, ekonomik büyüklükte 2.likten 3.lüğe düşse bile, askeri ve siyasi gücü ile dünyanın lider ülkelerinden olmaya devam edecektir. Avrupa ülkeleri ise, azalan nüfusları ve yüksek maliyetler nedeniyle gelişmekte olan ülkeler karşısında ciddi avantaj kaybedeceklerdir.

Bu verilerden yola çıkılarak, politika yapıcılarına raporda şu tavsiyelerde bulunulmaktadır:
  • Kısa vadede faydalı olsa bile uzun vadede yarar sağlamayacak korumacı politikalara yönelmeyin.
  • Küreselleşmeden ülkenizde farklı kesimler açısından daha eşit oranda yararlanılmasını sağlayın.
  • Sürdürülebilir kalkınma için çevre politikaları ile barışık yeni teknolojileri tercih edin.
Raporun da gösterdiği üzere, dünya ekonomisini son derece rekabetçi ve zor bir dönem beklemektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi - http://www.pwc.com/.