23 Ekim 2018 Salı

Latin Amerika’nın Seçimler Yılı


ABD merkezli ünlü düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (CFR), 11 Ekim 2018 tarihinde “Latin America's Year of Elections” (Latin Amerika’nın Seçimler Yılı) başlıklı bir oturum düzenlemiştir.[1] Kezia F. McKeague’in yönettiği oturuma, konuşmacı olarak, Latin Amerika uzmanları Cynthia J. Arnson, Michael J. Camilleri ve Luisa Palacios katılmışlardır. Bu yazıda, bu oturumda konuşulanlar özetlenecektir.

Oturumun video kaydı

Oturumun açılış konuşmasını yapan moderatör Kezia F. McKeague, 2018’in birçok ülkede düzenlenen seçimler nedeniyle Latin Amerika’da kritik bir yıl olduğunu belirterek söze başlamaktadır. McKeague, oturumlarında, bu seçimlerden en önemlileri olan Kolombiya, Meksika ve Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerinin analiz edileceğini belirtmekte ve 2018 yılındaki seçim maratonunun Kolombiya’da muhafazakâr ve genç aday Ivan Duque’nin Başkan seçilmesiyle başladığını hatırlatmaktadır. Bunun hemen ardından, Meksika’da kısaca AMLO olarak bilinen solcu aday Andrés Manuel López Obrador’un seçimi kazanarak Meksika Devlet Başkanı seçildiğini anımsatan McKeague, Brezilya’da ise 28 Ekim 2018 tarihinde Başkanlık seçimi ikinci turunda sosyal demokrat aday Fernando Haddad ile aşırı sağcı aday Jair Bolsanaro’nun yarışacaklarını ve Bolsanaro’nun seçimi kazanmasının beklendiğini söylemektedir. Bu açılışın ardından, konuşmacılar, sırayla değerlendirmelerini yapmaya başlamaktadır.

İlk sözü alan konuşmacı olan Wilson Center uzmanı Cynthia J. Arnson[2], Latin Amerika siyasetinde son dönemde iki siyasal trendin (eğilimin) dikkat çektiğini söylemekte ve bunlardan ilkini, son yapılan kamuoyu araştırmalarının da ortaya koyduğu üzere, Latin Amerika halklarının son yıllarda demokrasiden uzaklaşmaya başlamaları olarak açıklamaktadır. Demokrasiye desteğin Güney Amerika kıtası genelinde sadece yüzde 35 dolaylarında olduğunu belirten Arnson, bu yıl içerisinde Başkanlık seçimleri yapılan 3 önemli ülkede ise bu oranların şaşırtıcı bir şekilde kıta genelinden de daha düşük olduğunu (Brezilya’da % 13, Kolombiya’da % 17 ve Meksika’da % 18) söylemektedir. Latin Amerika siyasetindeki ikinci önemli güncel siyasal trendi büyük yolsuzluk olaylarının son dönemde açığa çıkması ve büyük yolsuzluk operasyonlarının düzenlenmesi olarak not eden Amerikalı konuşmacı, birçok ülkede bu yolsuzluk skandallarıyla birlikte artık siyasal elitlerin sarsılmaya başladığını ve özellikle Brezilya’daki “Lava Jato Operasyonu” sürecinin eski Devlet Başkanı Lula da Silva’nın hapse girmesine yol açacak kadar önemli sonuçlar doğurduğunu kaydetmektedir. Kolombiya’da uyuşturucu trafiği (narkoterörizm) ve organize suç örgütlerinin varlığı nedeniyle eskiden beri yolsuzluğun temel bir siyasal sorun olduğunu söyleyen Arnson, “Cartel de la Toga” olarak bilinen uyuşturucu kartelinin Kolombiya’da Yüksek Mahkeme üyelerini satın alacak kadar büyük güce ulaştığını iddia etmektedir. Meksika’da da durumun farklı olmadığını belirten Arnson, önceki Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto’nun Bakanları ve karısının adının karıştığı yolsuzluk olaylarını sıralamaktadır. Bunların yanında, adı geçen bu ülkelerde son yıllarda şiddet olayları ve cinayetlerin de rekor seviyeye ulaştığını belirten Amerikalı konuşmacı, siyasal eliti itibarsız hale getiren yolsuzluk skandallarıyla birlikte bu tarz şiddet olaylarının yol açtığı güvensizlik ortamının Latin Amerika’da siyaset sahnesini dönüştürdüğünü ve Andrés Manuel López Obrador gibi istikrar ve düzen vadeden adayların bu sayede yeni dönemde başarılı olabildiklerini sözlerine eklemektedir.

Daha sonra söz alan CSIS Latin Amerika uzmanı Michael J. Camilleri[3], 2018’in Latin Amerika siyaseti açısından bir yenilenme yılı olmasının beklendiğini, ancak Meksika ve Kolombiya’da tamamlanan seçimler ve Brezilya’da Başkanlık seçimi ikinci turundan beklenen sonuç nedeniyle bu dönüşümün beklenildiği gibi olmadığını anlatmaktadır. Latin Amerika’da son dönemde halkların, Amerikan halkının Donald Trump’a yöneldiği gibi, sistem dışından gelen ve sistemi sarsan anti-elitist adayları desteklemeye başladığını kaydeden konuşmacı, Brezilya’da halkın % 97’sinin, Meksika’da % 90’ının ve Kolombiya’da % 85’inin siyasetçilerin ülkeyi zengin insanların çıkarları için yönettiklerine inandıklarını iddia etmektedir. Böyle bir ortamda Latin Amerika’daki seçmenlerin geleneksel partiler ve siyaset tarzı yerine popülist ve radikal hareketlere yönelebildiğini belirten Camilleri, ABD’deki Trump yönetiminin bu süreçteki ilgisiz ve isteksiz tavrının da kıta siyasetindeki eksen kaymasını kolaylaştırdığını söylemektedir. Konuşmacı, ayrıca, bu sürecin ilerleyen yıllarda da devam edeceğini düşündüğünü sözlerine eklemektedir.

Üçüncü konuşmacı olan Luisa Palacios[4] ise, Meksika’daki seçimlerin piyasaların beklediği ve istediği şekilde sonuçlanmadığını ve solcu aday AMLO’nun seçimi büyük farkla kazandığını, ancak piyasaların belirsizlik ortamının ortadan kalkması nedeniyle bu sürece olumlu tepki verdiğini söylemektedir. Brezilya’da aşırı sağcı aday Jair Bolsonaro’nun seçimi kazanmasına da piyasaların çok olumlu bir tepki vermeyeceğini iddia eden Palacios, ayrıca Kongre seçimlerinin ve Kongre’deki güç dağılımının da Başkanlık seçimleri kadar önemli olduğunu, zira 1980’lerden beri Latin Amerika ülkelerinde görev sürelerini tamamlayamayan hükümetlerin birçoğunun askeri darbeler nedeniyle değil, Kongre’de çoğunluğu kaybetmeleri nedeniyle zora girdiklerini anlatmaktadır. Latin Amerika’da azınlık hükümetlerinin başarılı olamadığını da kaydeden Palacios, Kolombiya’da kâğıt üzerinde merkez sağ çizgide bir Başkan ve merkez sağ çizgide bir Kongre çoğunluğu olmasına karşın, birçok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Kolombiya’da da siyasal sistem ve Kongre’nin parçalı yapıda (fragmented) olduğunu söylemektedir. Ayrıca Latin Amerika’da yaşanan değişim/dönüşüm süreci nedeniyle yeni dönemde siyasal risklerin çok yüksek seviyede olduğunu belirten konuşmacı, Meksika’da solcu aday AMLO’nun Kongre’de çoğunluğu sağlamasına karşın nasıl bir yasama gündemi oluşturacağının henüz bilinmediğini de ifade etmektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Cynthia J. Arnson, Meksika’da Andrés Manuel López Obrador’un Başkan olarak yeni dönemde neler olabileceği sorulduğunda, ilk olarak AMLO’nun Meksiko City (Mexico City) Belediye Başkanı olarak görev yaptığı dönemde pragmatik ve özel sektörle barışık bir kişi olduğunu ispatladığını söylemektedir. Ancak Obrador’un seçim kampanyası döneminde öne çıkardığı temalar olan güvenlik ve yolsuzlukla mücadele konusunda neler yapacağının henüz bilinmediğini söyleyen Amerikalı konuşmacı, uyuşturucu kartellerinin 2014 yılında Iguala’da 43 öğrenciyi kaçırıp, yakarak öldürebildiği bir ülkede güvenlik ve adalet mekanizmasının güçlendirilmesinin farz, ama bir o kadar da zor bir iş olduğunu belirtmektedir. Arnson, ayrıca NAFTA anlaşması konusunda ABD, Kanada ve Meksika arasında anlaşmaya varılmasının AMLO’yu rahatlattığını, buna karşın yasadışı göç konusunda Başkan Donald Trump başta olmak üzere Amerikalı yetkililerin yaklaşımlarının (örneğin ABD-Meksika sınırına yasadışı göçü önlemek için parasını Meksika hükümetinin ödeyeceği bir duvar dikmek) Meksika’da büyük tepki yarattığını ve bu durumun ABD ile ilişkileri olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemektedir.

Michael J. Camilleri, ikinci turda, ilk olarak, Meksika’da 12 yıldır Başkanlık için yarışıp sonunda seçilen AMLO’nun açık fikirli bir kişi olduğuna ve takip edeceği politikalar hakkında kamuoyunda demokratik tartışmalar yaptırdığına vurgu yapmaktadır. Camilleri, AMLO’nun yolsuzlukla mücadele konusunda kendisinin temiz bir kişi olması nedeniyle topluma bir rol model olabileceği argümanını öne çıkardığını, ancak sokak çeteleri ve uyuşturucu kartelleriyle uğraşan Meksikalı sokak polisleri için bu tarz bir yaklaşımın yeterli olmayabileceğini belirtmektedir. Yolsuzluk olaylarıyla mücadele için yasal süreçlerden sonuç alınabildiğinin topluma göstermesi durumunda ülkedeki algının değişebileceğini ve devlet otoritesine güvenin artabileceğini belirten konuşmacı, ayrıca ABD ile ilişkiler konusunda Cynthia J. Arnson’a hak vermekte ve yasadışı göçle mücadele ve Meksikalıların durumu konusunda Trump ile Obrador’un polemiğe girmelerinin çok olası olduğunu söylemektedir.

Luisa Palacios ise, ikinci turda, AMLO’nun Latin Amerika’da yıllardır aşina olunan solcu popülist Başkan ve hükümetler gibi davranması durumunda piyasaları ve uluslararası olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemektedir. Daha sonra Meksika iç siyasetine dair bilgiler veren konuşmacı, AMLO ile birlikte Kongre’de çoğunluğa ulaşan partisi Morena’nın (Movimiento Regeneración Nacional-Ulusal Yenilenme Partisi) içerisindeki aşırı sol eğilimli grupların makroekonomik dengeleri gözetmeyen politikalarda ısrar etmeleri durumunda piyasaların AMLO hükümetinden desteğini çekebileceğini iddia etmektedir. Palacios, ayrıca Venezuela konusunda bazı uyarılarda bulunmakta ve hiper-enflasyonun tarihte görülmediği kadar yüksek seviyelere ulaştığı bu ülkede Hugo Chavez’in yarattığı Chavismo ideolojisi ve Nicolas Maduro iktidarının hem iç, hem de dışarıdan (komşu ülkelerden) gelen baskılar nedeniyle çok zor bir durumda olduğunu söylemektedir.

Oturum daha sonra soru-cevap bölümüyle devam etmektedir. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; oturumun faydalı, ancak kapsamlı ve doyurucu bilgi ve değerlendirmelerden uzak olduğu söylenebilir. Zira ABD’de son yıllarda çok artan ve ilerleyen yıllarda daha da artacak olan Hispanik (Latino) nüfus nedeniyle bu ülkenin Orta Amerika ve Güney Amerika çalışmalarında çok daha ileri düzeye ulaşması beklenirken, bu yöndeki akademik literatürün 1970’ler ve 1980’lerde yapılan ve daha çok asker-sivil ilişkilerini konu alan akademik literatürün pek de ötesine geçemediği görülmektedir. Oysa Latin Amerika’da 1990’lar ve 2000’lerde istikrarlı olarak yükselen sol siyaset veya günümüzde yeniden kıtaya dönen ve yükselmeye başlayan sağ muhafazakâr ve aşırı sağ siyasetin teorik temellerinin açıklanması konusunda ciddi akademik araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada ekonomi-siyaset ilişkisi ve yaygın fakirlik en temel parametrelerden biri olarak her zaman gündemdeki yerini korurken, mutlaka bu faktörlere bağlı olarak gelişen sağ popülizm ve sol popülizm trendleri ve ABD’nin ve ABD karşıtlığının bu kıtadaki kültürel ve ekonomik etkilerini kapsayan ciddi araştırmalar da yapılmalıdır. Bir diğer önemli konu ise, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun bu bölgedeki ekonomik ve siyasi etkileri ve anti-Amerikanizm’i yayma ve bir ideolojiye dönüştürme konusundaki üstün maharetleridir. Oturumda yer alan kanımca en ciddi akademik saptama ise, Cynthia J. Arnson'un ilk turdaki konuşmasında belirttiği, Latin Amerika siyasetinde son yıllarda görülen demokrasiye duyulan güven azalması ve üstüste yolsuzluk operasyonlarının yapılması nedeniyle siyasal sisteme ve merkezi aktörlere duyulan tepkidir. Bu noktalardan yola çıkılarak yapılabilecek Latin Amerika siyasetine dair bir kavramsallaştırma ve teorik model, ilerleyen yıllarda bu dalganın kıtada yükselmeye devam etmesi durumunda akademik araştırmacılar ve siyasal analistlere yol göstermesi muhtemeldir. Son olarak, Latin Amerika siyaseti tartışılır ve araştırılırken, mutlaka Katolisizm ve Hıristiyanlığın da siyasal denkleme alınması ve özellikle kültürel etkilerinin masaya yatırılması gerekmektedir. 


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; https://www.cfr.org/event/latin-americas-year-elections.
[2] https://www.wilsoncenter.org/person/cynthia-j-arnson.
[3] https://www.csis.org/people/michael-camilleri.
[4] https://energypolicy.columbia.edu/luisa-palacios.

10 Ekim 2018 Çarşamba

ABD Eski Dış İşleri Bakanı John Kerry’den Amerikan Dış Politikasına Dair Eleştiriler


1943 doğumlu Amerikalı emekli asker ve siyasetçi John Kerry[1], ABD’nin 68. Dış İşleri Bakanı (Secretary of State) olarak 2013-2017 döneminde Başkan Barack Obama hükümetinde görev yapmış önemli bir kişidir. Demokrat Parti mensubu olan Kerry, Massachusetts Senatörü olarak 1985-2013 yılları arasında toplam 5 dönem ABD Kongresi’nde görev almış ve hatta 2004 ABD Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday George W. Bush’a karşı Demokrat Parti’nin Başkan adayı olmayı başarmıştır. Seçimi kaybetse de, Kerry, bu dönemde dünya çapında tanınırlığa kavuşmuş ve bu sayede Dış İşleri Bakanlığı döneminde de neredeyse Başkan Obama kadar dikkat çekmeyi başarmıştır. Boston College’da Hukuk ve Yale Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi eğitimi alan Kerry, aynı zamanda bir Vietnam Savaşı gazisidir. ABD Ordusu’na hizmetleri nedeniyle birçok madalya sahibi olan John Kerry, buna karşın, savaş dönüşünde Vietnam Savaşı protestolarına önderlik etmiş barış yanlısı ve liberal bir siyasetçidir. Arap Baharı sürecinde yaşanan bazı olumsuzluklara karşın, görevi süresince saygın devlet adamı imajını korumayı başaran Kerry, Bakanlık dönemi ardından anılarını derlemiş ve bu anılarından oluşan Everyday is Extra adlı kitabı 2018 Eylül ayı başında yayımlanmıştır.[2] Kerry, kitabının yayımlanmasının ardından, geçtiğimiz gün “John B. Hurford Memorial Lecture” serisi[3] kapsamında ülkesi ABD’de David M. Rubenstein’ın Başkanlığını yaptığı bir Council on Foreign Relations (CFR) dersine katılmış ve burada güncel Amerikan dış politikasına dair bazı eleştirilerde bulunmuştur. Bu yazıda, Kerry’nin görüşleri özetlenecek ve tarafsız bir gözle değerlendirilecektir.

Konuşma kaydı

John Kerry, konuşmasına, Dış İşleri Bakanlığı dönemini özlediğini itiraf ederek başlamakta ve görevde olduğu yıllarda dünyada ters giden bir şey gördüğünde telefonu kaldırarak bu durumun düzeltilmesi için birşeyler yapabilecek durumda olduğunu, oysa şimdi böyle bir gücü olmadığı için eski günlerini aradığını söylemektedir. Daha sonra sözü Bakanlığı döneminde yapılan en önemli diplomatik anlaşmalardan biri olan İran nükleer anlaşmasına (JCPOA) getiren Kerry, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu anlaşmadan çekilmesini “vahim bir hata” olarak değerlendirmekte ve daha sonra bunun sebeplerini sıralamaktadır. İlk olarak, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ülkesini dünyaya açık ve uluslararası sisteme entegre hale getirmeye çalıştığını, oysa Trump’ın anlaşmadan çekilme kararı almasının İran’da Ruhani gibi reformist isimleri zora sokarak radikalleri güçlendirdiğini iddia eden Kerry, İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in anlaşma sürecine çekilmesinin kolay olmadığını ama şimdi tüm bu sürecin boşa gittiğini anlatmaktadır. Bunun dışında, İran’la yapılan nükleer anlaşma sonrasında, Tahran rejimiyle İran füzelerinin durumu, Orta Doğu’daki Hizbullah etkisi, İsrail’e yönelik tehditler, Irak’taki gelişmeler, İran’ın Yemen’e müdahalesi ve diğer birçok kritik konuda müzakere yapmaya başladıklarını hatırlatan Kerry, Trump’ın kararıyla tüm bu ileri aşamadan geri dönmek zorunda kaldıklarını söylemektedir. Trump’ın kararının İran’da reformistleri değil, radikalleri başa getireceğini ve yeni bir Mahmud Ahmedinejad’ın yakında İran’ı yönetmeye başlayabileceğini iddia eden ABD eski Dış İşleri Bakanı, bu durumunsa İran halkı ve ABD’ye fayda sağlamayacağını düşünmektedir. Bu gelişmelerin bölgesel barış ve istikrara da zarar vereceğini kaydeden Kerry, bölgede birçok ülke liderinin (örneğin Ürdün Kralı Abdullah ve Mısır eski Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek) ABD’nin İran’ı vurması gerektiğini düşündüğünü hatırlatmaktadır. Kerry, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bir ABD ziyaretinde İran’ı bombalamak için ABD Başkanı Barack Obama’dan izin istediğini, ancak Obama’nın bu düşünceye hararetle karşı çıktığını ve diplomasiyi öne çıkardığını da sözlerine eklemektedir. JCPOA anlaşması sayesinde İran’ın nükleer silah yapma aşamasına gelemediğini belirten Kerry, bunun dünya tarihinde yapılmış en şeffaf ve başarılı anlaşmalardan biri olduğunu iddia etmektedir. ABD’nin anlaşmadan çekilmesinin ardından P5+1’in diğer ülkelerinin (Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Rusya + Almanya) İran’la anlaşmanın devamı için görüşmelere hız verdiklerini de söyleyen Kerry, Paris İklim Anlaşması konusunda da Trump’ın tavrını benzer şekilde hatalı bulmaktadır. Bu durumun Avrupa ülkelerini çok zor bir duruma soktuğunu söyleyen Amerikalı konuşmacı, Trump’ın tavrının ABD halkına da zarar verdiğini düşünmektedir. Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesinin de İran nükleer anlaşmasını iptal etmek kadar vahim sonuçları olacağını belirten Kerry, bunun ilerleyen on yıllarda ciddi çevre sorunlarına ve doğa felaketlerine neden olacağını ve bunun sinyallerinin daha şimdiden görülmeye başlandığını anlatmaktadır. Ayrıca çevreci teknolojilerle yaratılacak istihdamın eski tip teknolojilerle (kömür madenleri vs.) yaratılan istihdamdan çok daha fazla olacağını belirten Amerikalı siyasetçi, bu anlamda çevre hakları ve ekonomik menfaatler arasında bir seçim yapılmadığını ve her iki durumda da Paris İklim Anlaşması ve doğayla barışık yeni teknolojilerin daha avantajlı olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Everyday is Extra

Konuşmasında ABD Başkanı Barack Obama hakkında da bazı görüşlerini ifade eden John Kerry, Obama’nın Başkan seçilmesi sürecine kendisinin de önemli katkılarının olduğunu ve bu nedenle Obama’nın Başkanlık yemin töreninde kendisine yazılı bir not vererek teşekkür ettiğini anlatmaktadır. Geçmişte kendisi Başkan adayı olmasına karşın Barack Obama’nın Dış İşleri Bakanı olarak görev yapmaktan hiçbir zaman gocunmadığını, zira Obama’nın kendisine Amerikan diplomasisini yönetmek konusunda geniş yetkiler verdiğini belirten Kerry, Suriye konusunda ise Obama ile bazı fikir ayrılıkları yaşadığını samimiyetle söylemektedir. Suriye’ye henüz Rusya müdahale etmeden önce savaşan taraflar arasında 3 aylık bir ateşkes süreci oluşturmayı başardıklarını anımsatan Kerry, ancak Esad’ın bu anlaşmaya uymadığını ve bu durumun kendisine olumsuz bir geri dönüşünün olmadığını görmesine üzerine daha da cesaretlendiğini belirtmektedir. Bu süreçte Suriye’deki kimyasal silahların yok edilmesine dair yapılan uluslararası anlaşmaya rağmen Şam rejiminin elinde kimyasal silah kaldığının da o dönemde bilindiğini söyleyen Kerry, bu nedenle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gittiklerini, ancak Rusya’nın engellemeleri nedeniyle bu konuda daha ileri gidemediklerini açıklamaktadır. Kerry, buna karşın, Suriye rejiminin elindeki binlerce tonluk kimyasal silahların yok edilmesinin büyük bir başarı olduğunu, zira bu sayede kimyasal silahların IŞİD tarafından ele geçirilme ve Suriye’de veya başka ülkelerde terör saldırıları için kullanılabilme riskinin ortadan kaldırıldığını belirtmektedir. Bu noktada dönemin Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’ın Avam Kamarası’nda Suriye’ye müdahale için yapılan oylamayı kaybetmesinin de çok etkili olduğunu belirten Kerry, ABD Kongresi’nin de Suriye’ye müdahale konusunda istekli ve sorumlu davranmadığını ve bu nedenle olayların farklı bir yönde gelişmeye başladığını anlatmaktadır.

Daha sonra İsrail-Filistin Sorunu’na değinen Kerry, öncelikle bu konunun kısa vadede barışçıl bir şekilde çözülebileceğina inanmadığını açıklamaktadır. Kendisinin bir İsrail dostu olmasına karşın halen iki-devletli diplomatik çözümü savunduğunu belirten Kerry, buna karşın bunu başarmanın kolay olmadığını söylemektedir. Kerry, ayrıca İsrail’in iki-devletli bir çözüm modeli konusunda Filistin yönetimi ile uzlaşıya varamamasının bu devlet için de ilerleyen yıllarda sorun teşkil edeceğine dikkat çekmekte ve çok geniş Yahudi-olmayan nüfusa dayalı bir İsrail’in aynı anda nasıl hem üniter devlet, hem de bir demokrasi olmayı başarabileceğini anlamadığını ifade etmektedir. Oslo Anlaşması ile varılan uzlaşı parametrelerinden başta Batı Şeria’daki durum olmak üzere son yıllarda hızla uzaklaşıldığını da belirten Kerry, bu nedenle bu sorunun çözülmesi konusunda hiçbir umut görmediğini ve İsrail’deki mevcut hükümetin Filistin Devleti’nin kurulmasına hiçbir şekilde sıcak yaklaşmadığını söylemektedir.  

Daha sonra Kuzey Kore konusuna odaklanan John Kerry, Kuzey Kore konusunda kendilerinin de görevdeyken bazı girişimlerinin olduğunu, ancak Trump yönetiminin nükleer silahları olan Kuzey Kore’ye yönelik uyguladığı yaptırımların halen daha nükleer silahı olmayan İran’a yönelik yaptırımlardan daha az olduğuna dikkat çekmektedir. Başkan Obama’nın görev teslimi sırasında Donald Trump’a Kuzey Kore Sorunu’nun kendisini en çok uğraştıracak konu olacağını söylediğini hatırlatan Kerry, kendilerinin de Trump yönetimine Pyongyang rejimi üzerindeki baskıların ve yaptırımların arttırılmasını tavsiye ettiklerini sözlerine eklemektedir.

Konuşmasının son bölümünde 2004 Başkanlık kampanyası döneminde yaşananları anlatan John Kerry, bazı ilginç anekdot ve anılarla konuşmasını tamamlamaktadır. John Kerry’nin konuşmasının bir ders değilse bile çok önemli mesaj ve bilgiler içeren faydalı bir yayın olduğu söylenebilir. Kerry’nin kilit mesajları ise şöyle sıralanabilir: İran’la nükleer anlaşmaya devam edilmesi, Paris İklim Anlaşması’nın imzalanması ve diplomatik görüşmeler daha da ilerletilmeden Kuzey Kore konusunda baskı ve yaptırımların arttırılması. Suriye konusunda ise, Kerry, açıkça söylemese bile fırsatın kaçırılmış olduğunu düşündüğüne dair bir intiba bırakmaktadır. Kerry’nin görüşleri kendi içerisinde tutarlı ve inandırıcı olmasına rağmen, kendi görevde olduğu süreçte yaşanan Mısır’daki darbe yönetimine verilen destek, Türkiye gibi önemli bir müttefiğin kaybedilme noktasına gelinmesi ve ABD’nin Filistin Sorunu’nun çözümü konusunda İsrail yönetimi üzerinde barışı teşvik etmek bağlamında hiçbir şekilde etkili olamaması gibi konuların Amerikan dış politikasının son yıllardaki zaafları olarak görüldüğü ve bu zaafları Kerry’nin de gideremediğini belirtmek bu noktada yerinde olacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

4 Ekim 2018 Perşembe

Philippe Etienne’den ‘Elize’den Bir Bakış: Fransa’nın Dünyadaki Rolü’ Konuşması



1955 doğumlu Fransız diplomat Philippe Etienne[1], 1981 yılından beri Dış İşleri Bakanlığı’ndan önemli görevler üstlenmiş deneyimli bir devlet adamıdır. Etienne, 1986-1988 yıllarında Avrupa İşleri Bakanı Bernard Bosson’un Teknik Danışmanı, 1995-1997 yılları arasında Dış İşleri Bakanı Hervé de Charette’in Kabine Direktör Yardımcısı, 2004-2007 yıllarında Dış İşleri Bakanlığı Kalkınma ve Uluslararası İşbirliği Genel Müdürü, 2007-2009 yılları arasında Dış İşleri Bakanı Bernard Kouchner’in Kabine Direktörü, 2009-2014 yılları arasında ise Avrupa Birliği nezdinde Fransa Daimi Temsilciliği görevlerinde bulunmuş ve son olarak 2014-2017 yılları arasında Fransa’nın Almanya Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. Etienne, 2017 yılında Rusya Büyükelçisi olarak atanmış, ancak bu göreve başlayamadan 14 Mayıs 2017 tarihi itibarıyla Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Diplomatik Danışmanı olarak çalışmaya başlamıştır. Philippe Etienne, diplomatik becerisiyle genelde uluslararası basında övgü konusu olan[2] başarılı bir bürokrat ve diplomattır. Etienne, geçtiğimiz gün İngiltere’nin köklü düşünce kuruluşu Chatham House’da “A View from the Elysée: France’s Role in the World” (Elize’den Bir Bakış:  Fransa’nın Dünyadaki Rolü) başlıklı önemli bir konuşma yapmış ve Emmanuel Macron dönemi Fransız dış politikasına dair önemli tüyolar vermiştir. Bu yazıda, bu konuşma özetlenecektir.

Philippe Etienne

Philippe Etienne, İngilizce olarak yaptığı konuşmasına, halen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Diplomatik Danışmanı olarak görev yaptığı için konuşmasının mutlak bir nesnellik içermediğini, ama bu konuda elinden gelenin en iyisini yapacağını belirterek başlamaktadır. Daha sonra geçtiğimiz yıl yapılan Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Emmanuel Macron’un seçilmesinin dünyaya önemli bir mesaj olduğunu söyleyen Etienne, bu mesajları; (1) Fransa’nın azimli reformlarla dönüşmek/ilerlemek istemesi, (2) Birleşik Avrupa (AB) için yeni bir vizyon ihtiyacı ve (3) Uluslararası ilişkilerde işbirliğinin öne çıkarılması olarak sıralamaktadır. Cumhurbaşkanı Macron’un ofisteki ilk yılında Avrupa başta olmak üzere birçok coğrafyada çok önemli konuşmalar ve diplomatik temaslar gerçekleştirdiğini ve bu sayede kendisinin ve ülkesinin amaç ve ihtiraslarını dünyaya başarıyla anlattığını kaydeden Fransız diplomat, Macron’un kurallara dayalı uluslararası düzeni ayakta tutmaya çalıştığını da sözlerine eklemektedir. Devletlerarası bağımlılığın giderek arttığı bir dünyada, genç Cumhurbaşkanı’nın ülkesini yeni yatırımlar, eğitim olanakları ve girişimcilik faaliyetleri konusunda bir cazibe merkezi haline getirmeye çalıştığını da belirten konuşmacı, ülkede son dönemde gerçekleştirilen tüm reformların bu kapsamda yapıldığını anlatmaktadır. Bu bağlamda, Macron’un ofisteki ilk yılında Fransa’nın sesinin ve uluslararası konulardaki görüşlerinin dünyada daha iyi duyulabilmesi/anlaşılabilmesi konusunda büyük başarı kazandığını iddia eden Etienne, konuşmasını iki önemli ana başlık etrafında hazırladığını ve bunların; (1) Fransa’nın ve genel olarak Avrupa’nın güvenlik ve savunma politikasının artan risk ve tehditler karşısında yeniden düzenlenmesi ve (2) Çok-taraflı uluslararası düzenin korunması olarak açıklamaktadır.

Konuşmanın kaydı

Konuşmasına bahsettiği ilk konu olan savunma ve güvenlik başlığı altında devam eden Philippe Etienne, ülkesinin terör örgütlerine karşı savaşmaya devam edeceğini söylemekte ve son yıllarda Fransa ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gerçekleşen büyük terör olaylarına referans yaparak, terör tehditlerinin son dönemde arttığını vurgulamaktadır. Macron döneminde ülkesinin terörle mücadele konusunda yeni bir yasa çıkardığını ve terörizmin finansmanı konusunda Paris’te önemli bir uluslararası konferans düzenlediğini hatırlatan Etienne, Birleşik Krallık (İngiltere) ile işbirliği yaparak internet üzerinden gerçekleştirilen terör faaliyetleriyle de mücadele ettiklerini belirtmektedir. Bunların yanısıra, Fransız Ordusu’nun terörle mücadele amacıyla Sahel bölgesinde 4.000 askerle Barkhane Operasyonu’nu (Opération Barkhane)[3] sürdürdüğünü anımsatan Etienne, Birleşik Krallık’ın da kendilerine helikopter desteği sağlayarak bu operasyona yardımcı olduğunu söylemektedir. Fransız diplomat, son dönemdeki ikinci büyük askeri operasyon olarak, ülkesinin, Burkina Faso, Çad, Mali, Moritanya ve Nijer’den oluşan G5 Sahel Gücü’ne (G5 du Sahel) askerleriyle destek sağladığını belirtmektedir.[4] Boko Haram ve IŞİD’le mücadele konusunda da ülkesinin çaba ve desteklerinin sürdüğünün altını çizen Etienne, IŞİD’in tamamen yok edilmesi ve Avrupa’da bir daha terör eylemleri gerçekleştirememesinin kendileri açısından hayati bir mesele olduğunu vurgulamaktadır. Terörizmin siyasal istikrarsızlıktan kaynaklandığını ve sadece askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini belirten konuşmacı, bu noktada siyasal çözüm yöntemlerinin de terörle mücadelede kullanılması gerektiğini işaret etmektedir. Fransa’nın, BM Güvenlik Konseyi üyesi diğer ülkelerle birlikte, terör sorunlarının çözümü konusundaki diplomatik girişimleri destekleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Danışmanı, Cumhurbaşkanı Macron’un özellikle Libya konusunda son dönemde yaptığı önemli girişimlere dikkat çekmektedir. Suriye’de ise, BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda kapsamlı bir siyasi çözüm olmadan istikrarın sağlanamayacağını belirten Fransız konuşmacı, bu konuda Batılı müttefiklerin girişimlerinin yanında, İran, Rusya ve Türkiye’nin başlattığı Astana Süreci’ne de vurgu yapmaktadır. Bunların dışında, ülkesinin kitle imha silahlarının yayılması konusunu da uluslararası istikrar açısından büyük bir sorun olarak gördüğünü belirten Etienne, bu nedenle Fransa’nın ABD ve Birleşik Krallık’la birlikte Suriye’deki son kimyasal saldırı sonrasında harekete geçtiğini ve bu ülkedeki kimyasal silah tesislerini vurduğunu hatırlatmaktadır. Nükleer bir güç olan Fransa’nın nükleer silahların yayılması tehlikesini uluslararası düzenin korunması konusunda anahtar meselelerden biri olarak gördüğünü açıklayan deneyimli diplomat, ülkesinin 2015 yılında İran İslam Cumhuriyeti ile İran nükleer programına ilişkin olarak Viyana’da yapılan JCPOA anlaşmasını halen desteklediğini de açıkça söylemektedir. Etienne, ABD anlaşmadan çekilmesine karşın, Fransa’nın, Almanya ve Birleşik Krallık’la birlikte, İran anlaşma koşullarına uyduğu müddetçe anlaşmaya destek vereceğini söylemektedir. Ayrıca Avrupa’nın güvenliğini sağlama konusunda daha fazla girişimde bulunması gerektiğine de vurgu yapan konuşmacı, ülkesinin NATO bütçesine yüzde 2’lik katkı payını ödeme konusunda herhangi bir tereddüt yaşamadığını söylemektedir. Son bir yılda Avrupa’nın güvenlik konusunda çok büyük ilerlemeler kaydettiğini vurgulayan Etienne, bu anlamda üstü kapalı bir biçimde ABD’nin Avrupa güvenliği konusunda Başkan Donald Trump döneminde gösterdiği ilgisiz tavrı eleştirmekte ve bunun kendilerini çaresiz duruma düşürmediğini ima etmektedir.

Konuşmasının ikinci ve son bölümünde, uluslararası düzenin korunması için çok taraflı diplomasinin işletilmesi ve küresel kamu yararı (global common goods) anlayışının derinleştirilmesi konusuna odaklanan Philippe Etienne, bu konuda da işbirliği kavramını -özellikle Batı ittifakı bağlamında- öne çıkarmaktadır. Çevre güvenliği, salgın hastalıklarla mücadele, eğitim hizmetlerinin geliştirilmesi ve ticaretin yaygınlaştırılmasının küresel kamu yararı bağlamında ana başlıklar olduğunu belirten Etienne, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve çok-taraflı işbirliğine dayanan Birleşmiş Milletler düzeninin son dönemde sıklıkla eleştirilmeye başlandığını anımsatarak, bu sistemi yıkmak ve dünyayı kaosa sürüklemek değil, sistemi iyileştirmek gerektiğini anlatmaktadır. Küresel ısınma, sibergüvenlik ve küresel sağlık sorunları gibi uluslararası sorunlarda ülkelerin işbirliği yapması gerektiği konusunda Fransa’nın ısrarcı olduğunu belirten konuşmacı, bu nedenle ülkesinin ABD’yi çok taraflı diplomasi yöntemiyle ve uluslararası hukuk çizgisinde hareket etmek konusunda teşvik etmeye devam edeceğini açıklamaktadır. Bu amaçla ülkesinin Kasım ayında Paris Barış Forumu (Forum de Paris sur la Paix) adlı yeni bir girişimi[5] hayata geçireceğini de kaydeden deneyimli Fransız diplomat, ayrıca ülkesinin Paris İklim Sözleşmesi konusunda oynadığı öncü rolü de hatırlatmakta ve Fransa’yı uluslararası düzenin koruyucusu ve istikrar sağlayıcı bir aktör olarak öne çıkarmaktadır.

Konuşmasının son bölümünde Fransa’nın güçlü ve birleşik bir Avrupa’dan (AB’den) yana olduğunu hatırlatan Philippe Etienne, buna karşın Brexit ile AB’den ayrılma kararı alan Birleşik Krallık’la da ortak çıkarlarının devam ettiğinin altını çizmekte ve bu ülkeyle dostluk ilişkilerinin Brexit sonrasında sona ermeyeceğini anlatmaktadır. Son olarak, Philippe Etienne’in Chatham House konuşmasının Fransa’nın dış politika ilkelerini basit ve somut şekilde açıklayan başarılı bir diplomatik etkinlik olduğu ve Cumhurbaşkanı Macron döneminde Fransız dış politikasında yakalanan aktivizmin bu konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla artarak devam edeceği söylenmelidir. Ayrıca hep Fransız aksanıyla İngilizce konuşmalarıyla eleştirilen Fransız diplomatlarından farklı olarak aksansız bir İngilizce konuşan Etienne’in, toplantıya katılan İngiliz misafirlerin gönüllerini tatlı sözleri ve duru İngilizcesiyle kazanmayı başardığını da bu noktada tespitlerimiz arasına ekleyebiliriz. Etienne’in ABD’ye yönelik eleştirilerini son derece diplomatik bir dille ve nazik bir tonda yapması ise, yüzyıllardır süregelen Fransız diplomatik geleneğinin etkisini göstermektedir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Philippe_%C3%89tienne.
[2] Bakınız; https://www.politico.eu/article/smooth-operator-2/.
[3] Bu konuda bilgiler için; https://www.defense.gouv.fr/english/operations/barkhane/dossier-de-presentation/operation-barkhane.
[4] Bakınız; https://www.diplomatie.gouv.fr/en/french-foreign-policy/defence-security/crisis-and-conflicts/g5-sahel-joint-force-and-the-sahel-alliance/.
[5] Web sitesi için; https://parispeaceforum.org/fr/.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Prof. Dr. Sait Yılmaz'dan 'ABD İstihbaratı'


Giriş
İstanbul Esenyurt Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Sait Yılmaz (1961-), 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü'nde analizleri yayınlanan önemli bir Türk akademisyendir. Yılmaz, özellikle askeri konular ve istihbarat örgütleri üzerine özgün çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar arasında en dikkat çekici olanlardan birisi ise, ilk baskısı 2013 yılında yapılan Kripto Kitaplar basımı ABD İstihbaratı 1947-2013 adlı kitaptır. Şimdiye kadar birkaç baskı yapan kitap, ABD devleti ve ABD istihbarat örgütü CIA'in etkinlikleri üzerine önemli bilgiler sunan detaylı bir çalışmadır. Bu yazıda, 7 bölüm ve 494 sayfadan oluşan bu kitabın birinci bölümü özetlenecektir. Ancak daha detaylı bilgi sahibi olmak için, mutlaka kitabın tamamının okunması gereklidir.

Sait Yılmaz

ABD: Genel Bilgiler
"ABD Dış Politikası ve İstihbarat" başlıklı kitabın birinci bölümü, Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi, genel özellikleri, devlet sistemi ve istihbarat geçmişi hakkında bilgiler içermektedir. 1861-1865 Amerikan İç Savaşı'ndan sonra devlet kurumsallaşmasını tamamlayan ABD, doğuda Atlas Okyanusu'ndan batıda Büyük Okyanus'a kadar 4.500 kilometre, kuzeyden güneye ise 2.250 kilometre genişliğinde oldukça büyük bir ülkedir. Alaska ve Hawaii'yi de içine alan ABD'nin yüzölçümü 9 milyon kilometrekaredir. 50 eyaletten oluşan federal bir devlet olan ABD, 2013 yılı itibariyle 315 milyon civarında nüfusa sahiptir (günümüzde 325-326 milyon kabul ediliyor). ABD nüfusunun yüzde 60'ı Protestan, yüzde 24'ü Katolik, yüzde 2'si ise Yahudi'dir. Bir göçmen ülkesi olan ABD siyasi sisteminin başarısı, göçmenlerin doğallaştırılması (naturalization) politikasının doğru şekilde uygulanmasıyla yakından alakalıdır. Ancak bütün gelişmişliğine rağmen, ABD'nin de ciddi sorunları vardır. Örneğin, 2011 yılında 46 milyonun üzerinde Amerikalının (toplam nüfusun yüzde 15'i) yoksul statüsünde olduğu ABD Nüfus Bürosu (U.S. Census Bureau) tarafından verilen kayıtlarda ortaya çıkmıştır.

Siyasal Partiler
ABD siyasal sisteminde iki büyük parti vardır: Cumhuriyetçi Parti (Cumhuriyetçiler) ve Demokrat Parti (Demokratlar). Cumhuriyetçiler sağ-muhafazakâr, Demokratlar ise sol-liberal eğilimli seçmenlerin temsilcisi durumundadır. ABD'de farklı eyaletlerin siyasi kimlikleri vardır ve bu eğilim giderek artmaktadır. Bu nedenle, 50 eyaletten çoğunda bir siyasi parti diğerine göre baskın durumdadır ve bu durum Başkanlık ve Kongre seçimlerindeki oy verme davranışlarıyla tescil edilmektedir. Nitekim 25 eyalette Cumhuriyetçi Parti kimliği belirgindir. 15 eyalette ise Demokratlar çok ağır basmaktadır. Kalan 10 eyalette ise iki parti arasında oy geçişkenliği yüksektir ve bir parti öne çıkmamaktadır.

Ana Hatlarıyla ABD Dış Politikası Tarihi
19. ve 20. yüzyılda bir sanayi ülkesine dönüşen ABD, önceden ise büyük ölçüde bir tarım ülkesiydi. ABD'nin dünya çapında bir güç olduğunun ilk hissedildiği zaman, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın açıkladığı 14 ilkeyle (Wilson Prensipleri) oldu. Ancak 1920'lerde göç sorunları, ekonomik sıkıntılar (1929 Büyük Buhranı), kültür savaşı ve sivil haklar gibi sorunlarla uğraşan ABD, uluslararası sistemde yeterince etkili olamadı. 1930'larda Franklin Delano Roosevelt'in (FDR) Başkan seçilmesiyle, ABD, bu sorunları aşmak için aktif politikalar üretmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ABD bir süper-güç haline geldi ve dünya sisteminde Sovyet Rusya (SSCB) ile birlikte iki büyük güçten biri oldu. Soğuk Savaş döneminde, ABD, kapitalist ve demokratik ülkelerin liderliğini üstlendi ve Soğuk Savaş'ı kazanarak dünyada egemenliğini ilan etti. Ancak Soğuk Savaş döneminde ABD'nin giriştiği savaşlar, uyguladığı dış politika, desteklediği faşizan ya da radikal gruplar ve içeride yaşanan siyasal skandallar (ilk akla gelen Başkan Richard Nixon dönemindeki Watergate'dir), ABD'nin de Soğuk Savaş'tan yara alarak ve yıpranarak çıkmasına neden olmuştur. Oysa emperyalizm geçmişinin olmaması nedeniyle, Soğuk Savaş öncesinde -İngiltere Fransa'nın aksine- ABD'nin dünya genelinde olumlu bir imajı ve hatırı sayılır desteği vardı. Soğuk Savaş'ta desteklenen aşırı gruplar ve onların yaptıkları hatalar nedeniyle ise (askeri darbeler, iç savaşlar, katliamlar, siyasi baskılar vs.), ABD, tek süper-güç olarak kaldığı yeni dönemde başka sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır.

ABD Anayasası
ABD anayasası, Amerikan devletinin esaslarını belirleyen önemli bir siyasi belgedir. Anayasa, hükümetin yetkililerini üçe ayırmıştır: yürütme (Başkan ve kabinesi), yasama (Senato ve Temsilciler Meclisi'nden oluşan ABD Kongresi) ve yargı (başta Anayasa Mahkemesi-Supreme Court olmak üzere mahkemeler). ABD'de Başkan, Kongre üyeleri, eyalet yetkilileri ve şehir ve kasabaları yöneten kişiler seçimle işbaşı yapar. Başkanlık seçimleri 4 yılda bir yapılır. Temsilciler Meclisi'nde 435, Senato'da ise 100 üye görev yapar. Senatörler, her eyaletten 2'şer kişi olarak 6 yılda bir (her 2 yılda bir 1/3 oranında yenilenir) seçilirler. Temsilciler Meclisi üyeleri ise (Temsilciler) 2 yılda bir yenilenirler.

ABD Başkanı
ABD Başkanı, ulusal güvenlik sistemi içerisinde merkezi bir konuma sahiptir. Kaynak tahsisi, politika planlaması ve operasyonların koordinasyon ve izlenmesi Başkan'ın sorumluluğundadır. Kaynak tahsisi için temel organ OMB-Office of Management and Budget yani Bütçe ve Yönetim Ofisi'dir. ABD Başkanı, ülkesinin Büyükelçilerini atar (Senato onayıyla) ve diplomatik faaliyetlerin odak noktasını oluşturur. ABD Ordusu'nun Başkomutanı olarak ülke güvenliğinin de en üst unsurudur. Kriz durumlarında arttırılmış Başkanlık yetkileriyle ülkenin seferberliğe hazırlanmasından sorumludur. ABD sisteminde, Başkan'a yakın grup ve kişiler, onunla birlikte farklı jenerasyonlar halinde düşünce yapılarıyla devlet yönetiminde etkin olmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında "Akıllı Adamlar" adlı grup Amerikan dış politikasına yön verirken, 1960 sonrasında "En İyi ve En Parlak Grubu", George Bush döneminde "Şahinler" (Vulcans) ve George W. Bush döneminde "Yeni Muhafazakârlar" (Neo-Cons) adıyla bilinen gruplar ABD dış politikasına yön vermişlerdir.

ABD İstihbaratı

ABD Dış Politikası ve Küresel Sermaye
ABD dış politikasının oluşumunda küresel sermayenin de ciddi etkisi vardır. Nitekim ABD dünya lideri konumunda bir devlet olduğu için, Amerikan dış politikasının nasıl geliştiği de küresel bir mesele haline gelmektedir. Sait Yılmaz'a göre, küresel sermayenin ABD politikasında etkili olmasını sağlayan kurumlar Council on Foreign Relations-Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Bilderberg Group (Bilderberg Grubu-Bilderberg Toplantıları) ve Trilateral Commission'dır (Üçlü Komisyon). Foreign Affairs adlı ünlü dış politika dergisini çıkaran CFR, 3.500 civarında üyesi olan ve ABD dış politikasına yön veren çok etkili bir kurumdur. Spotlight isimli dergiyi çıkaran Bilderberg Grubu ise, Yılmaz'a göre CFR'nin çok daha gizli biçimde ve uluslararası düzeyde örgütlenmiş halidir ve her sene dünyada etkili kişileri toplantılarında bir araya getirir. David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski'nin 1973 yılında kurdukları Trilateral Commission ise, ABD ve müttefiği olan ülkelerin üst düzey siyasetçi, bürokrat ve işadamlarının üyesi olduğu çok önemli bir yapılanmadır.

ABD dış politikasında Yahudi lobisi de ciddi anlamda etkilidir. ABD'de 5,5 milyon dolaylarında Amerikan Yahudisi yaşamaktadır. Ayrıca milyonlarca Evanjelist Hıristiyan da teokratik ve siyasi sebeplerle Yahudileri ve İsrail'i desteklemektedir. Bu nedenle, ABD içerisindeki Yahudi lobisi ve İsrail etkisi çok üst düzeydedir.

ABD Başkanı'nın ulusal güvenlik konularında en temel yardımcısı ise Ulusal Güvenlik Konseyi-National Security Council'dır. Konsey, ABD Başkanı'na tavsiyelerde bulunur ve çeşitli hükümet kuruluşlarının politikalarını koordine eder. Ulusal güvenlikten sorumlu en yetkili organdır ve Başkan, Başkan Yardımcısı, Dış İşleri Bakanı ve Savunma Bakanı'ndan oluşmaktadır. Ayrıca teknik ve idari personel ile desteklenen 40 kadar profesyonel analizcisi bulunmaktadır. Harry S. Truman döneminde Konsey'de Dış İşleri mensupları ağır basıyordu. Dwight D. Eisenhower döneminde ise askerler Konsey'de çoğunluğu oluşturdular. John F. Kennedy döneminde (196-1963) politika yapımı ile politika uygulama birbirinden ayrıldı. Richard Nixon-Gerald Ford yönetiminde etkili Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger Ulusal Güvenlik Konseyi'ni genişletti. Bill Clinton döneminde ise, genişletilmiş Konsey toplantıları kabine toplantılarına dönüştü.

ABD Kongresi ve Dış Politika
ABD Kongresi'nin (United States Congress) de dış politikada savaş ilanı, silahlı kuvvet yetiştirme ve kullanma, devletin amaçları doğrultusunda para elde etme, devlet harcamalarını tahsis, Büyükelçileri onaylama ve yabancı devletlerle yapılan anlaşmaları onaylama gibi çok önemli yetkileri vardır. Başkan'la Kongre çoğunluğu farklı partiden olabildiği için, Kongre'nin dış politika yapımı zaman alıcı ve açık tartışmalara dayalı zorlu bir süreçtir.

ABD Dış İşleri Bakanlığı ve Dış Politika
ABD Dış İşleri Bakanlığı (United States Department of State), hükümetin dış işleri fonksiyonunu yerine getiren önemli bir Bakanlıktır. İki temel görevi; yabancı ülkelerle ilişkilerde ABD ve vatandaşlarının menfaatlerini korumak ve güvenlik politikası da dahil olmak üzere dış ilişkilerin tüm alanlarında Başkan'a danışma kaynağı olarak hizmet etmektir. Dış politika yapım ve planlama sürecinde Dış İşleri Bakanlığı'ndan Ulusal Güvenlik Konseyi'ne doğru bir kaymanın olması nedeniyle, Amerikan devlet yönetiminde zaman zaman gerginlikler meydana gelmiştir.

Diğer Kurumlar
Bu kurumlar dışında, ABD'nin ulusal güvenlik ve dış politika yapım sürecinde etkili olan Beyaz Saray Yönetim ve Bütçe Ofisi-Office of Management and Budget (OMB), Hazine Bakanlığı-U.S. Department of the Treasury, Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi-Drug Enforcement Administration (DEA) gibi kurumlardan söz edilebilir. Ayrıca bağımsız bir kurum olan Amerikan dış istihbarat kurumu CIA-Central Intelligence Agency (Merkezi Haberalma Teşkilatı) de dış politika ve ulusal güvenlik politikalarının oluşturulmasında -verdiği bilgilerle- çok etkilidir.

ABD Dış Politikasında İki Temel Eğilim
ABD dış politikası tarihinde iki temel eğilim öne çıkmaktadır: izolasyonizm-içe kapanmacılık (isolationism) ve müdahalecilik (interventionism). 19. yüzyıl boyunca, Monroe Doktrini doğrultusunda, ABD, izolasyonizm dış siyasetini benimsemiş ve diğer ülkelerin iç işlerine ve birbirleriyle olan sorunlarına taraf olmamaya gayret etmiştir. Ancak daha sonra ortaya çıkan Amerikan milliyetçiliğinin de etkisiyle, ABD, Avrupa başta olmak üzere diğer bölgelere müdahale etme arzusu içerisine girmiştir. Önce Nazilerin, daha sonra da Sovyetlerin yayılmacı siyasetinin durdurulamaması nedeniyle, ABD'nin müdahaleci siyaseti Avrupa ve dünyadan da destek buldu. Bu dönemde, ABD, Batı dünyasının liderliğini İngiltere'den devraldı. İngiltere gibi bir sömürgecilik/kolonicilik geçmişi olmayan ABD, buna karşın kısa sürede dünya liderliğini öğrendi ve çok etkili bir güç haline geldi. Bu yaklaşım, Amerikan istisnacılığı (American exceptionalism) anlayışıyla da desteklendi ve ABD, kendisi kutsal bir güç olarak görmeye başladı. Japonya'ya atılan atom bombası ile başlayan ABD hegemonyası, Soğuk Savaş döneminde artarak devam etti. Soğuk Savaş döneminde yapılan tüm hatalara karşın, bu dönemden zaferle çıkılması, ABD'yi iyimser bir ruh haline yönlendirse de, kısa sürede Soğuk Savaş sonrasında da sorunların devam ettiği görüldü. Bölgesel sorunlar, etnik ve dinsel çatışmalar artarak devam edince, ABD, yeni dönemde daha aktif bir dış politikaya yöneldi ve Körfez Savaşı, Bosna ve Kosova müdahaleleriyle bunu gösterdi. Ancak 2001'de yaşanan 11 Eylül terör saldırısı, ABD dış politikasında yeni bir dönem başlattı. Meksikalı gringoların Amerikan karakollarına saldırıları ve Hawaii'de yaşanan Japonların Pearl Harbor Baskını (1941) sayılmazsa, bu olay, ABD'nin kendi topraklarında yaşadığı ilk saldırıydı. Bu yeni dönemde, Washington, terörle ve radikal hareketlerle mücadeleyi kendisine öncelikli hedef olarak belirledi. Dolayısıyla, bu dönemde komünist (kızıl) tehlikenin yerini radikal İslam ve terör tehditleri aldı. Ayrıca dünya egemenliği konusunda ABD'ye rakip bir gücün ortaya çıkışını engellemek ve enerji güvenliği de bu yeni dönemin diğer önemli parametreleri oldu. 11 Eylül'den sonra, ABD, Afganistan ve Irak'ta iki büyük savaşa girdi. Her iki savaşı da kazanmasına rağmen, tam anlamıyla başarılı olamadı. Ülkede ekonomik sorunlar baş gösterdi (1,3 trilyon dolarlık askeri harcama) ve sayısız insan (6.219 ABD askeri öldü, 45.000'den fazlası yaralandı) ve ciddi prestij kaybedildi. Tek taraflı uygulamaları nedeniyle müttefikleri bile ABD'ye bu dönemde tepki göstermeye başladılar.

ABD'nin İç Sorunları ve Terör Tehlikeleri
ABD'nin tarihinde birçok iç sorun da yaşanmıştır. Bunların en önemlisi, kuşkusuz, Amerikan İç Savaşı'dır (1861-1865). Güneydeki 13 eyaletin Konfederal bir yapı oluşturarak ABD'den ayrılmak istemesi nedeniyle başlayan Amerikan İç Savaşı, kanlı bir döneme sahne oldu. Ancak savaş sonucunda ABD yeniden ve daha güçlü olarak birleşti ve bölücülük -federal sistem içerisinde- yasaklandı. Teksas, Cascadia, Hawaii ve Vermont gibi bölgelerde halen ayrılıkçı/bölücü akımlar bulunmaktaysa da, bu konuda ufukta ciddi bir tehlike gözükmemektedir. Ancak özellikle Teksas'da halen bazı illegal örgüt ve gruplar bağımsızlık için mücadele etmeye devam etmektedir. Hatta 1997 yılında Teksas'taki ayrılıkçı grup liderleri öldürülmüş ve tutuklanmıştır. 1994'te kurulan ve 27 eyalette örgütlenen Güney Ligi de bir diğer ayrılıkçı Amerikan iç siyaset grubudur. Latino-Hispanik nüfusun yoğunlukta olduğu güney eyaletlerinde etkili olan bu hareketin destekçilerinin 10 milyona yakın olduğu iddia edilmiştir. Ancak Amerikan mahkemeleri, bu gibi bağımsızlık taleplerini reddetmektedir. Porto Riko Bağımsızlık Partisi'nin temsil ettiği başka bir ayrılıkçı hareket de Porto Riko'da etkilidir. Ancak bir yandan ABD'nin 51. eyaleti olmaya aday en elverişli yer de Porto Riko'dur. Ek olarak, Hawaii'de de ayrılıkçı bir hareket bulunmaktadır. Vermont'da bulunan Middlebury Enstitüsü (Middleburgy Institute), bu gibi ayrılıkçı akımları destekleyen bir kuruluştur. Ayrıca ABD'de doğal felaketler (tsunami, sel, fırtına), terör olayları (okul baskınları, din motifli terör saldırıları) ve sivil karışıklıklar gibi başka iç sorunlar da sürekli konuşulmakta ve Hollywood yapımı popüler film ve dizilerle sürekli gündemde tutularak, ülkedeki güvenlikçi psikoloji ayakta tutulmaktadır.

ABD'de, bugün itibariyle 5 tip terör örgütü bulunmaktadır: (1) Etnik bölücü ve göçmen örgütleri, (2) Radikal sol örgütlenmeler, (3) Irkçı, aşırı-sağ ve köktendinci Hıristiyan örgütler, (4) Dış terör ve istihbarat örgütleri, (5) Sorun odaklı gruplar (çevreci aşırı gruplar gibi). Irkçı, aşırı-sağ gruplar arasında geçmişte Ku Klux Klan (KKK) en dikkat çekeni olmuştur. Beyaz ırkçı hareketlerin zirve noktasını temsil eden KKK, zencilerin (Afrikalı Amerikalılar) sivil haklarını kazanmasını ve köleliğin yasaklanmasını reddeden zenci düşmanı bir gruptur. Günümüzde üye sayısının 5.000'e kadar düştüğü tahmin edilmektedir. Ayrıca kürtaj yapan klinikleri bombalayan Hıristiyan köktendinci gruplar, anti-semitik (Yahudi düşmanı) örgütlenmeler, Amerikan Nazi Partisi, Aryan Kardeşliği, Düzen (The Order) ve Odinciler gibi birçok aşırı-sağ terör örgütünden de söz edilebilir.

ABD Dış ve Güvenlik Politikası Oluşturma Süreci
ABD'nin Dış ve Güvenlik politikası oluşturma süreci, iç içe geçen bir dizi halka ile açıklanabilir. Bu sistemde Başkan'ın merkezi bir rolü vardır. Merkezde bulunan Başkan'ın hemen yanında, onunla kişisel dostluğu da olan ve ona güvenlik konularında danışmanlık yapan bir grup bulunur. Bu grup içinde Savunma Bakanı, Dış İşleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Ulusal İstihbarat Direktörü (Director of National Intelligence-DNI) ve bazen de Genelkurmay Başkanı ve Beyaz Saray Karargah Başkanı bulunur. Bu iç halkaya en yakın halkayı ise, Başkan'ın İcra Ofisi Organizasyonları ve Beyaz Saray Ofisi'nin üyeleri oluşturur. Başkan'ın en çok başvurduğu danışmanları; İcra Ofisi Organizasyonları içerisinde yer alan "Ekonomik Danışmanlar Konseyi", "Yönetim ve Bütçe Ofisi" ve Başkan'ın "Özel Karargâh"ıdır. Bu halkanın dışında Bakanlıkların icracı daireleri ile çeşitli bağımsız teşkilatlar ve komisyonlar bulunmaktadır. Bu halkanın etrafında yasama daireleri ile Kongre halkası bulunmaktadır. En dış halkada ise, medya, çeşitli çıkar grupları ve kamuoyu yer almaktadır.

Meseleye daha yakından bakılacak olursak, ABD ulusal güvenlik sisteminde Başkan'a etki eden 3 temel güç grubundan söz edilebilir:

1. Dış İşleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı.
2. Ulusal İstihbarat Direktörü (DNI) ve Genelkurmay Başkanı.
3. Beyaz Saray Karargâhı Başkanı ve Başkan Danışmanları.

ABD güvenlik politikası ile ilgili kararlar önce Ulusal Güvenlik Konseyi'nde alınır ve DNI Başkanı'na istihbarat direktifleri şeklinde bildirilir. Dış haber toplama operasyonları, politik, psikolojik ve yarı-askeri harekât operasyonları, haberleşmeden elektronik haber almaya kadar, hemen tüm haber toplama faaliyetleri bu direktiflere göre yönetilir. Beyaz Saray ile Ulusal Güvenlik Konseyi'ne sunulan Ulusal İstihbarat Değerlendirmeleri (NIEs-National Intelligence Estimates), çeşitli olasılıkları ve buna bağlı olarak izlenebilecek politikaların muhtemel sonuçlarını karar vericilerin önüne koyar. Dolayısıyla, söz konusu çalışmaların, politikacıların karar verme sürecini rahatlatan ve uluslararası politika alanındaki belirsizlikleri azaltan bir fonksiyonu vardır. Terörle mücadelede istihbarat en kritik unsur olarak görülmekte ve bu istihbaratın belkemiğini de ele geçirilen şüphelilerin sorgulanması ve uydu kabiliyetleri oluşturmaktadır. Terörle mücadele konusunda gizli bilgilerin basına sızdırılması ise, hem terörle mücadeleye zarar vermekte, hem de güvenlik-özgürlük ikilemi yaratmaktadır. Uzaydan istihbarat elde edilmesi de her daim gündemde olan bir konudur.

ABD Başkanı, güvenlik politikalarının tek sorumlusu ve politikalara meşruiyet kazandırma ivmesidir. ABD'de her Başkan ve yönetim, işbaşına gelirken DNI'dan öncelikli tehdit değerlendirmesi alır ve buna göre yıllık istihbarat bütçesini belirler. ABD'nin çıkarlarını etkili bir şekilde belirlemedeki zorluk, istihbarat biriminin hazırladığı bir çalışmanın uygulamaya konması girişiminin büyük ölçüde istihbarat kanadından gelmesi durumunda daha da artmaktadır. İstihbarat birimlerinin çalışmaları içi geçerli olan standart, geri bildirimi, görevlendirmeyi ve erişim olanaklarını geliştirip, destekleyen belirleyici işlenmiş bilgileri (value added) iletmektir.

ABD istihbarat toplumu

Çalışma maksatlarına göre profesyonel istihbaratçılar, ulusal güvenlik ile ilgili kurumları ikiye ayırır: istihbaratı üretenler ve istihbaratı kullananlar. İstihbaratı üretenler, istihbaratı toplayan, analiz eden ve yayma sorumluluğu olan kişi ve kurumlardır. İstihbarat kullanıcıları ise, başta Başkan ve danışmanları olmak üzere politika yapıcı kişi ve kurumlardır. ABD Dış İşleri Bakanlığı, her yıl 250 civarında kamuoyu yoklaması finanse ederek, istihbarat çalışmalarını değerlendirmektedir. Harvard Üniversitesi ve RAND Corporation adlı düşünce kuruluşunun yardımıyla kurulan ve CIA'in uzantısı olan Global Futures Partnership, ülke analizleri içinse 30 ülkeden uzmanların yer aldığı bir ağ kullanmaktadır.

ABD İstihbarat Servisleri
ABD istihbarat servisleri, ayrı alanlarda istihbarat faaliyetleri yürütmekle beraber, 2005 yılındaki reformdan önce Merkezi İstihbarat Direktörü'ne (DCI-Director of Central Intelligence) bağlıydılar. CIA'in Başkanı, aynı zamanda DCI olarak doğrudan ABD Başkanı'na bağlıydı ve istihbarat gayretlerini yönetme ve koordine etme gibi temel bir rol oynamaktaydı. 11 Eylül sonrası istihbarat reformları kapsamında DCI'nın yerini alan Ulusal İstihbarat Direktörü (DNI), sadece koordinasyon makamı olmaktan öte, herşeyden sorumlu olacak bir otorite konumundadır. DNI, Başkan tarafından Senato onayıyla atanır. İstihbarat konularında Başkan'ın önde gelen danışmanıdır ve ABD hükümetinin en üst düzey memuru konumundadır. ABD'nin istihbarat teşkilatları şöyle sıralanabilir:

- Merkezi Haberalma Teşkilatı (Central Intelligence Agency-CIA) - bağımsız.
- Savunma İstihbarat Ajansı (Defense Intelligence Agency) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Ulusal Güvenlik Ajansı/Merkez Güvenlik Servisi (National Security Agency/Central Security Service) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Ulusal Jeouzamsal İstihbarat (National Geospatial-Intelligence Agency) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Ulusal Keşif Ofisi (National Reconnaissance Office) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Hava Kuvvetleri İstihbaratı (25th Air Force) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Kara Kuvvetleri İstihbaratı (Army Military Intelligence) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Deniz Piyadesi İstihbaratı (Marine Corps Intelligence) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Deniz Kuvvetleri İstihbaratı (Navy Intelligence) - Savunma Bakanlığı'na bağlı.
- Enerji Bakanlığı İstihbaratı ve Karşı-İstihbaratı (Department of Office of Intelligence and Counterintelligence) - Enerji Bakanlığı'na bağlı.
- İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) - Department of Homeland Security.
- Sahil Güvenlik İstihbaratı (United States Coast Guard Intelligence) - İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı.
- Federal Soruşturma Bürosu (Federal Bureau of Investigation) - Adalet Bakanlığı'na bağlı.
- Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi (Drug Enforcement Administration) - Adalet Bakanlığı'na bağlı.
- Dış İşleri Bakanlığı İstihbarat Araştırma Bürosu - Department of State Bureau of Intelligence and Research - Dış İşleri Bakanlığı'na bağlı.
- Hazine Bakanlığı İstihbarat ve Analiz Bürosu - Department of the Treasury The Office of Intelligence and Analysis - Hazine Bakanlığı'na bağlı.

Soğuk Savaş boyunca ABD temel olarak Sovyetler Birliği ve komünizm tehlikesine odaklanmıştır. 11 Eylül'den sonra ise bu durum değişmiştir. 1970'lerde Baba Bush'un (George Bush) DCI olduğu dönemde, NIC-Ulusal Dış İstihbarat Konseyi kurulmuştur. Konsey, hazırladığı Ulusal İstihbarat Değerlendirmeleri (NIEs) ile bütün istihbarat kurumları için analiz ve değerlendirmeler sağlar ve kurumlar arasında eşgüdümü oluşturur.

CIA
ABD istihbaratı açısından en önemli kurum kuşkusuz CIA'dir. CIA, ülke dışında bilgi toplayan ve dış karşı istihbarat da dahil olmak üzere insan istihbaratı kaynağı temin eden temel teşkilattır. 1992 yılında, kurumlar arasında insan istihbaratını koordine etmek amacıyla Ulusal İnsan Görevlendirme Merkezi - National Human Tasking Center kurulmuştur. CIA, yakın zamana kadar örtülü operasyon yapabilen tek kurumdu. Ancak günümüzde, ABD Başkanları, diğer kurumlara da kısıtlı örtülü operasyon imkanı vermektedir. CIA de, temelde bir yurtdışı operasyon birimi olmasına karşın, FBI ile birlikte zaman zaman haber toplamaya yönelik ABD içi operasyonlara katılabilir.

CIA analistleri, cari istihbarat alanında Başkan'ın Günlük Brifingi (PDB-President's Daily Brief) ve Üst Düzey Yönetici İstihbarat Brifingi (SEIB-Senior Executive Intelligence Brief) hazırlamaktadır. SEIB, hassas konumdaki kişilere günlük olarak hazırlanmakta ve gündemdeki en önemli konuları kapsamaktadır. CIA, araştırma istihbaratı alanında en çok "İstihbarat Raporları" hazırlar ve burada politika yapıcıların çeşitli soruları ve istekleri ile ilgili uzun dönemli temel araştırma ve bilgiler bulunur. CIA, ayrıca çeşitli ülkelere ve belirli konulara ilişkin gizlilik dereceli yayınlar ve durum raporları hazırlar. Diğer bir rapor türü, CIA'in Terörle Mücadele Merkezi'nin hazırladığı "Terör Gözden Geçirme" raporudur. Bunların dışında, CIA'in hazırladığı periyodik raporlar da vardır. ABD'de farklı istihbarat örgütleri karar verici, ya da müşterilerine farklı analitik ürünler sağlar. Bunlar arasında en çok talep görenler şöyle sıralanabilir:

- Cari istihbarat (günlük olaylar ve küresel gelişmelerin yer aldığı istihbarat brifingleri veya özetleri),
- İstihbarat değerlendirmeleri - NIEs (güvenlik konularında uzun dönemli tahminlere dayalı bölgesel değerlendirmeler),
- İkaz istihbaratı (alarm veya kısa sürede oluşabilecek tehdit ve risklere yönelik emareler ile ilgilidir),
- Araştırma istihbaratı (çeşitli ülkeler ve terörizm, kitle imha silahları, ekonomik trendler gibi ulus-aşan konulara yönelik orta ve uzun vadeli araştırmalara dayanan istihbarat raporları).

CIA Direktörlerinin New York'taki CFR'de brifing vermeleri olağan bir durumdur. ABD, doktrin olarak hem sert, hem de yumuşak güç unsurlarının birlikte kullanılmasını öngörür. Elbette, Amerikan idealleri doğrultusunda CIA'in de temel hedefi demokrasilerin desteklenmesidir. Amerikan ajanları, kimlik olarak daha çok işadamını tercih ederler. Sırf bu amaçla pek çok paravan Amerikan şirketi kurulmuştur.

Sonuç
Prof. Dr. Sait Yılmaz imzalı bu kitap, bu ve benzeri faydalı bilgilerle dolu oldukça kapsamlı bir eserdir. Kitabın Türk okurları ve akademisinde fazla iyi bilinmeyen bir konu olan Amerikan iç politikası ve dış politika ve ulusal güvenlik politikası yapım sürecine dair yardımcı bir çalışma olarak derslerde okutulması faydalı olacaktır. Ancak kitaptaki uzun ve karmaşık kategorizasyon nedeniyle, bilgilerin tasnifi ve takibi zor olabilmektedir. Yine de, Türk gazetecileri ve akademisyenlerinin bu tarz çalışmaları yakından takip ederek ABD'nin karmaşık siyasi sistemini daha iyi anlamaları ve buna göre stratejiler geliştirmeleri faydalı olacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



28 Eylül 2018 Cuma

William L. Cleveland'den 'Modern Ortadoğu Tarihi'


Amerikalı akademisyen William L. Cleveland (1941-2006), uzun yıllar Simon Fraser Üniversitesi'nde ders vermiş ve Ortadoğu Tarihi üzerine uzmanlaşmış bir kişidir. Birçok önemli kitabın yazarı olan Cleveland'in en önemli çalışması ise, -bugüne kadar birçok baskı yapan- A History of the Modern Middle East kitabıdır. Bu kitap, Mehmet Harmancı tarafından Türkçe'ye Modern Ortadoğu Tarihi adıyla çevrilmiş ve ilk baskısı Agora Kitaplığı basımı olarak 2008 yılında yayımlanmıştır. Bu yazıda, bu kitabın İslamiyet'in doğuşunu, İslam medeniyetinin gelişimini ve Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları gibi çok önemli iki İslam İmparatorluğunun tarihini anlatan birinci bölümü özetlenecektir. Ancak daha detaylı bilgiler ve İslam uygarlığının daha sonraki yüzyıllardaki gelişimi için, kuşkusuz kitabın tamamı okunmalıdır. 

William L. Cleveland

5 kısım ve 634 sayfadan oluşan kitabın ilk bölümüne "İslami Uygarlığın 18. Yüzyıla Kadar Gelişmesi" adı verilmiştir. Bu bölümde, yazar, İslamiyet'in yükselişi ve yayılmasını, 15. yüzyıla kadar İslam uygarlığının gelişimini ve Osmanlı ve Safevi İmparatorluklarını incelemiştir. 

Yazar William L. Cleveland'ın da belirttiği üzere, İslam dini, ilk olarak çorak ve az yerleşimli Arap yarımadasında (Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde) yer etmiş bir dindir. İslam inancına göre, kutsal kitap Kuran-ı Kerim, MS 610-632 yılları arasında Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla inmiştir. Ancak Hz. Muhammed'in ölümü sonrasında, Müslümanlar, İslam dinini Arap yarımadası dışına taşımış ve İspanya'dan bugünkü Pakistan'a kadar geniş bir coğrafyada büyük bir inanç grubu ve İmparatorluk oluşturmuşlardır. Lakin İslam dininin tarihsel süreçte en önemli şehirleri olan Bağdat ve Şam gibi vilayetler, İslamiyet öncesinde de var olan yerleşim birimleridir. Dolayısıyla, İslam dinini anlamak için, önce Ortadoğu coğrafyasını anlamak gerekir. Zira Ira Lapidus'un yazdığı gibi, "Mekke'de doğmuş olan İslam uygarlığının kökleri Filistin, Babil ve Persepolis'tedir". 

Ortadoğu'daki ilk önemli tarihsel gelişmeler MÖ 3500 yıllarında yaşanmış ve ilk kez bu dönemde Irak'ta şehir-devletleri oluşmaya başlamıştır. Bu dönemden başlayarak, bölge halkları, yazılı alfabe, yönetim kurumları ve ayrıntılı dinsel ritüeller geliştirmeye başlamışlardır. MÖ 2400 dolaylarında çeşitli şehirlerin egemen bir monarkın yönetiminde tek devlet halinde birleşmesiyle, bölgesel İmparatorluklar şeklinde daha büyük çaplı siyasal antiteler oluşmaya başlamıştır. Tarım, silah teknolojisi, ulaşım ve iletişimde yaşanan gelişmeler sayesinde, ilerleyen yüzyıllarda büyük İmparatorlukların oluşumuna uygun ortamlar sağlandı. Mısır'ın Nil Vadisi'nde, bu dönemin en ileri devlet yapıları, Firavunlar egemenliğindeki Mısır uygarlığı sayesinde ortaya çıktı. Benzer bir deneyim Acem İmparatorluğu (MÖ 551-331) sayesinde Kuzey Afrika (Mısır) dışında Ortadoğu'da da yaşandı. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in fetihleri ardından İran ile Akdeniz arasında bulunan Ortadoğu topraklarında, idare ve yüksek kültür dili olarak Yunanca benimsendi. İskenderiye ve Antakya'daki öğretim kurumları sayesinde, Yunanca, bölgedeki egemen dil haline geldi. Roma İmparatorluğu döneminde de Latin kültürünün yanısıra Hellenik kültür etkisi devam etti. Roma İmparatorluğu başkentinin MS 330 yılında Konstantinopolis'e (bugünkü İstanbul) taşınmasıyla ve ondan bir yüzyıl sonra Batı Roma'nın yıkılmasıyla, Doğu Roma'nın "Doğulu" kimliği iyice belirginleşti. Roma geleneğini bu tarihten itibaren Bizans İmparatorluğu sürdürdü.

İslamiyet, işte böyle bir ortam ve bu ortamdaki din ve kültürlerle etkileşim içerisinde doğdu ve gelişti. Bu din ve kültürler arasında en etkili olanları; Hıristiyanlık, Musevilik ve İran'da ortaya çıkan tek-tanrıcı bir diğer din olan Zerdüştlük olarak sıralanabilir. Sasani İmparatorluğu döneminde, Zerdüştlük, İran'ın resmi dini olarak benimsenmiştir. Yahudilik, MS 1. ve 2. yüzyıllarda Romalılar Yahudiler'i Filistin'den sürmüş olmalarına rağmen Ortadoğu'da her zaman var olmuş bir dini inanç olagelmiştir. Hıristiyanlık ise, kuşkusuz, İslamiyet öncesinde en geniş kitlelere ulaşmış dindir. Hıristiyanlık içerisindeki dini ve siyasi ayrımlar, geçmişte birçok mücadele ve ayrılmaya da neden olmuştur. Bu çelişkiler 451'de Kalkedon Konseyi'nde Monofizit veya Monofisit (Hz. İsa'nın tek bir doğası bulunduğuna inananlar) ve Diyofizit veya Diyofisit (Hz. İsa'nın biri ilahi, diğeri insani olan iki doğası olduğunu savunanlar) inancını savunanlar arasındaki tartışmalarla başlamış, ilerleyen yıllar içerisinde de Katolik, Ortodoks ve Protestan mezheplerinin birbirlerinden ayrışmasıyla derinleşmiştir. 

İslamiyet öncesinde Ortadoğu topraklarında iki rakip emperyal devletin (batıda Roma-Bizans İmparatorluğu ile doğuda İran Sasani İmparatorluğu) mücadelesi vardı. Yunan bilimi ve felsefesi, Roma yönetimi ve hukuku ve Rum Ortodoks Hıristiyanlığının sentezi sonucu oluşan Bizans medeniyeti, 7. yüzyıl başlarında gücünün doruklarındayken İtalyan yarımadasından Konstantinopolis'e kadar uzanmaktaydı. Anadolu, Mısır, Filistin, Suriye ve Irak'ın bazı bölümleri de bu dönemde Bizans kontrolündeydi. Gelişmiş bir bürokrasi, güçlü ve profesyonel bir ordu ve Ortodoks Kilisesi'nce desteklenen meşruiyeti yüksek hükümdarlar sayesinde, Bizans İmparatorluğu, bu dönemde gayet güçlü gözüküyordu. Ancak Sasanilerle girişilen ve uzun on yıllar süren savaş (540-629), her iki İmparatorluğu da zamanla güçsüz düşürdü. Ayrıca Ortodoks Hıristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesi ardından devletle halk arasında da bazı sorunlar ortaya çıktı; zira devletin resmi din dayatmasına rağmen, halkın bir bölümü Hıristiyanlığın diğer kollarına ve Yahudiliğe bağlı kalmaya devam ettiler. Devletin "sapkın" olarak gördüğü bu gruplara yaptığı baskılar ise, halkta büyük hoşnutsuzluklara ve tepkilere neden oldu. İlerleyen dönemlerde bazı Bizanslıların Müslüman hükümdarları kabul etmelerindeki temel etkenlerden birisi de buydu. Sasani İmparatorluğu için de benzer bir durum söz konusuydu; 1200 yıllık Acem yönetim geleneğinin mirasçısı olan Sasaniler, daha çok seçkinlerin törensel dini haline gelen Zerdüştlüğü halkın önemli bir bölümünün kabul etmemesi neticesinde, bu dönemlerde çeşitli iç çekişmelere sahne oldu. İran halkının Yahudilik ve Hıristiyanlığın bazı kollarına inanmaya devam etmeleri nedeniyle, halkın devlete sadakati azaldı. İslamiyet, işte tüm bu gelişmelerden etkilenerek ortaya çıktı ve özellikle Bizans'ın Yunan mirası, İran'ın bürokratik geleneği ve Konstantinopolis ve Ctesiphon (Tizpon) saraylarında gelişen İmparator kavramının etkisinde kaldı. 

İslamiyet öncesinde Arap yarımadasının durumuna bakıldığında, bu bölgenin uçsuz bucaksız bir çöl olduğu görülmektedir. Bu bölge, kuşkusuz, öncelikle Sami ırkından gelen Arapların yuvasıdır. Bizans ve Sasani İmparatorlukları'nın disiplinli yapılarının zıttı şekilde, Arap coğrafyasında bu dönemde ciddi bir otorite yoktu. Bir devlet yapısı, hukuk sistemi ve yönetim merkezi henüz oluşmamıştı. Bireylerin dahil olduğu aşiretler en büyük toplumsal ve siyasal örgütlenmelerdi. Bölge halkları, daha çok koyun, deve ve keçi yetiştiren kır göçebeleriydi. Ayrıca kıt kaynaklar nedeniyle aşiretler arasında savaş ve mücadeleler de yaygındı. Bu savaş kültürü, ilerleyen dönemde İslamiyet'in hızlı yayılmasında etkili olmuştur. Aşiret bölünmelerine karşın, bu dönemde Arap kültüründe birlik vardı. Bedevilerin kahramanlık ve şeref özellikleri, Arap şiirinin kaside formunda dile getirilir ve herkes tarafından benimsenirdi. Ortak bir Arapça dilinin varlığı da kesindi. Bu sayede, Hz. Muhammed'in mesajları ilerleyen on yıllarda bölgede hızlı bir şekilde yayılabildi. Ayrıca Arap konfederasyonlarından ikisi bu dönemde Hıristiyanlığı benimsemiş ve diğer tek-tanrılı dinlere (yani İslamiyet'e) bu sayede uygun bir ortam oluşmuştu. Yemen'in İslamiyet öncesindeki son hanedanı ise Yahudiliği seçmiş ve tek-tanrıcılık buradaki halkta da yayılmaya başlamıştı. Ancak iç bölgelerdeki büyük çoğunluk yerel putlar ya da Tanrılara tapıyor ve animizmin çeşitli inanışlarını uygulamaya devam ediyorlardı. Ayrıca Yemen ile Ortadoğu İmparatorlukları arasındaki geçiş yolu olarak, Arabistan, daha bu dönemden itibaren büyük önem kazanmaya da başlamıştı. Mekke, o yıllardayken Arabistan'daki en gelişmiş şehir haline gelmiş ve önemli bir ticaret merkezi olmuştu bile. Kâbe ise, bu şehirdeki önemli bir animist kült merkezi olarak dini açıdan öne çıkıyordu. Şehirde yerleşik bulunan Kureyş aşireti, dinin gücünü çok önceden kavramış ve Mekke'yi din turizminin merkezi haline getirmişti. 

İslam Peygamberi olan Muhammed bin Abdullah (Hz. Muhammed), 570 yılı dolaylarında Mekke'de doğdu. Hayatının ilk yıllarında bu kadar önemli bir kişi olacağını belli eden belirgin özellikleri yoktu. Kureyş aşiretinin bir kolu olan Haşim aşiretine bağlı olarak doğmuştu. 2 yaşında öksüz kalan Muhammed, amcası Ebu Talib tarafından büyütüldü. Gençliğinde kervan ticaretiyle meşgul oldu. 20'li yaşlarında zengin bir dul olan Hatice ile evlenince maddi durumu düzeldi. Hz. Hatice, Hz. Muhammed'e ilk inanan kişi olarak İslam inancında önemli bir yere sahiptir. Sıradan bir hayat süren Muhammed, buna karşın dürüstlüğü ile takdir topluyor ve "Muhammedü'l-Emîn" (Güvenilen kişi) lakabını alıyordu. 40 yaşına yaklaştığında ise tavırları birden değişmeye başladı; şehir dışına dağlara tek başına geziler yapıyor ve günlerce yalnız kalarak düşünüyordu. Hira Dağı'ndaki bu tek başına beklediği günlerden birinde, Allah'tan meleği Cebrail aracılığıyla Muhammed'e Mekkelilere iletmesi için kendisine verilen mesajları ulaştırması istendi. O gece, dünya tarihini değiştirecek bir din ortaya çıkıyordu... Muhammed'e ömrünün geri kalan 22 yılında indirilen vahiyler, arkadaşları ve inananları tarafından kaydedildi, ezberlendi ve tek bir kitapta (Kuran-ı Kerim) toplandı. Kuran-ı Kerim, Müslümanlara göre Allah'ın sözlerini ve buyruklarını içerir ve değiştirilemez; ancak güncel gelişmeler ve ihtiyaçlar doğrultusunda İslam bilginlerince yeniden yorumlanabilir. Ayrıca bu dönemden başlayarak, Yahudiler ve Hıristiyanlar, Kuran'ın Allah'ın sözlerini içerdiği fikrini kabul etmekte zorluk çekmişlerdir. İslamiyet ise, kendisinden önce Peygamberleri ve dinleri kabul eder ve onlara saygı duyar. 

Hz. Muhammed'in Peygamberliği, Mekke dönemi (610-622) ve Medine dönemi (622-632) olarak ikiye ayrılabilir. Bu iki dönemdeki farklılıklar üslup ve içeriğe de yansımıştır. Kuran-ı Kerim, sureler dizisi halinde indirilmiş ve surelerin uzunluğuna göre sıralanmıştır (en uzun başa, en kısa sona). Mekke dönemi surelerinde tek-tanrıcılık düşüncesi ön plandadır. Kuran, genel olarak yardımsever olmayanları kınar ve zenginleri servetlerinin öteki dünyada kendilerini Allah'ın gazabından kurtaramayacağı konusunda uyarır. Kıyamet Günü kavramı İslam dininin temel öğelerinden birisidir. Tanrı'nın emirlerine itaat edenler cennetle ödüllendirilecek, uymayanlar ise cehennemle cezalandırılacaklardır. Muhammed'in vaazları başta pek az insanı cezbetmiş ve genelde toplumdan (Mekke halkı) tepki görmüştür. Zira Hz. Muhammed'in eleştirileri, Mekke kentinin toplumsal, ekonomik ve dini yapısına bir tehdit oluşturmaktadır. Muhammed, zengin Kureyşli tüccarları ve Mekke'yi varlıklı bir hac merkezi yapanları şiddetle eleştirmekteydi. Mekke şehrinde kendisine yönelik tehditler artınca, Muhammed, kendisine inananların bulunduğu Yathrib (Medine) şehrine göç etti. Verimli bir vaha şehri olan Medine, 622 yılında Hz. Muhammed ve ona inananların Hicret'ine sahne oldu. Medine'de, Muhammed, büyük bir din adamı ve İmparator'a dönüştü. Şehirdeki tüm önemli kişilere gücünü ve otoritesini kabul ettirdi, onları inandığı/kurduğu dine inandırdı. Kendisini kabul etmeyen Yahudi aşiretlerini ise Medine'den kovdu ve mallarına el koydurdu. Medine'ye gelişinden sonra Mekke'yi de fethetmek için çalışmalara başladı. Hz. Muhammed, Mekke ile yapılan savaşlar neticesinde askerliği de öğrendi ve destekçilerini arttırdı. 630 yılında Mekke'ye zaferle girdi ve doğruca Kâbe'ye giderek putları parçaladı. Hz. Muhammed, Arap toplumu ve coğrafyasını birleştiremese de, Allah'ın buyruğu olarak getirdiği katı ahlak ve hukuk kurallarıyla düzenli bir toplum yaratmayı başardı. O, bir kurucu lider, bir sosyal reformcu ve aynı zamanda bir Peygamberdi. 

Hz. Muhammed'in ölümü sonrasında işler eskiye dönseydi, birçok reformcu ve büyük lider gibi o da unutulabilirdi. Ancak güçlü mesajlar veren Muhammed'in getirdiği din kalıcı oldu ve giderek daha da yayıldı. Oğlu olmadığı için, Muhammed'den sonra Hz. Ebubekir Halife olarak seçildi. 632-634 yıllarında Halifelik yapan Ebubekir'den sonra 3 halefi görev yaptı; Hz. Ömer (634-644), Hz. Osman (644-656) ve Hz. Ali (656-661). Raşidun (doğru yönlendirilmiş) veya Dört Halife olarak bilinen bu kişilerden üçü (Hz. Ebubekir dışında) öldürülmüştür. Hz. Ömer döneminde ilk kez Bizans ve Sasanilere saldırılar düzenlenmeye başlamıştır. Böylece İslamiyet'in yayılması dönemi başlar. Arap fetihlerinin bu dönemdeki hızı şaşırtıcıdır; birkaç on yılda Sasanilerle başlayan savaş dönemi, 635'te Şam, 641'de Mısır, 670'de Tunus, 680'de İspanya'ya kadar uzanmıştır. 732'de Charles Martel tarafından Poitiers Savaşı'nda durdurulana kadar, Arap akınları kesintisiz devam etmiştir. Ayrıca Arap kültürü ve dili, İspanya dışında, girdiği her yerde kalıcı hale gelmeyi başarmıştır. Bu kalıcılığın sırrı konusunda şu tezler ileri sürülebilir. Birincisi, bölgede tek-tanrıcılık zaten gelişmiştir ve İslamiyet'in tek-tanrıcı yapısı bölge halklarınca olumlu karşılanmıştır. İkincisi, İslamiyet, o dönemdeki diğer dinlerin aksine farklı olanlara hoşgörüyle yaklaşmış ve özellikle Hıristiyan ve Yahudilerin korunmasını emretmiştir. Bu hoşgörü, uygulamada Zerdüştler ve Hindular için de geçerli olmuştur. Gayrimüslimlere yönelik bazı ayrımcılıklar (cizye vergisi, askerlik yapamamak, bazı renk giysiler giyememek, evleri ve ibadet yerlerinin Müslümanlar kadar büyük olamaması) var olsa da, o döneme göre bu durum diğer dinlerin ayrımcılıklarına kıyasla çok daha düşük düzeyde olmuştur. Ayrıca Arap devletlerinin halklara koyduğu vergiler de diğer devletlere kıyasla düşük düzeyde olmuş ve bu durum halkların desteğini sağlamalarında etkili olmuştur. Araplar, İslamiyet'in ilk yüzyıllarında aslına bakılırsa yönettikleri gayrimüslim halklara din değiştirmeyi bile teşvik etmemişlerdir. Bunun da iki temel sebebi vardır: (1) İslamiyet'in o dönemde Araplara özgü bir din ve bir ayrıcalık olarak görülmesi ve (2) Gayrimüslimlerden alınan cizye vergisinin devlete ekonomik açıdan fayda sağlaması. 

Hz. Osman 656'da öldürülünce, halifeliğin kime kalacağı sorunu başgösterdi. Bu durum, ancak İslam ümmetini kalıcı bir şekilde bölecek olan bir iç savaşla çözülebildi. Öldürülen Hz. Osman yerine Hz. Ali seçilince, Suriye'nin güçlü Valisi Muaviye ona karşı çıktı. Muaviye, Hz. Ali'yi Hz. Osman'ın katillerini bulamamakla suçladı. Liderlikte hak iddia eden iki rakibin güçleri 657'de Siffin Savaşı'nda karşı karşıya geldiler; savaşın kesin bir galibi olmasa da, zamanla Hz. Ali'nin Kufe'de kurduğu devletin gücü azaldı ve Ali 661'de öldürüldü. Hz. Ali dönemi kısa ve ihtilaflı olsa da, önemli bir Müslüman azınlığın Peygamber soyundan gelen bir cemaat liderini benimseme geleneğini oluşturdu ve İslamiyet'in kalıcı olacak bölünmesini (Sünniler ve Şiiler arasında) başlattı. Hz. Ali'den sonra Emevi Hanedanı ve Muaviye Halife olarak tanındı. Ancak Muaviye'den sonra hilafetin yeniden Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'e geçmesi kararlaştırıldığı için, Muaviye'nin oğlu Yezid ile Hüseyin arasındaki mücadele (Kerbelâ Olayı veya Kerbelâ Savaşı) İslam dünyasındaki  bu ayrımı kesinleştirmiş ve keskinleştirmiştir. 10 Ekim 680 tarihli olayda, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed'in torunu Hüseyin'e bağlı küçük bir birlik ile Emevi Halifesi I. Yezid'in ordusu arasında cereyan eden savaş sonucunda, Hüseyin öldürüldü ve ailesi esir alındı. Bu olayın ardından, 661-750 döneminde hilafet Emeviler'de kaldı, ama İslam dünyasında Sünni-Şii ayrımı kalıcı hale geldi. Bu olaydan sonra, bazı Şii mezhebindeki Müslümanlar, Emevilerin ve Dört Halife'nin (Hz. Ali hariç) hilafetine karşı çıkarak hilafet makamının yalnızca Hz. Ali soyundan gelenlere ait olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre; Hz. Muhammed ölmeden önce, kendisinden sonra yerine geçecek kişinin ismini yazmak üzere kâğıt-kalem istemiş, fakat Peygamber'in bu isteği yerine getirilmemiştir. Oysa eğer Hz. Muhammed’in isteği yerine getirilseydi, Peygamber, kâğıda Ali’nin ismini yazacaktı ve Halife de Hz. Ali olacaktı. Bu farklılık nedeniyle, günümüzde de devam eden Sünni-Şii ayrımı İslam dünyasını kesin bir şekilde iki ana gruba ayırmıştır. Şiiler hep azınlıkta olmakla birlikte (günümüzde yüzde 10 dolaylarındadır), bu inancı benimseyen ve diğer devletlere yayan İran (günümüzdeki adıyla İran İslam Cumhuriyeti) nedeniyle her daim varlıklarını sürdürmüşlerdir. 

Hz. Ali'den sonra hilafeti Emeviler adına ele geçiren ve pragmatik bir hükümdar olan Muaviye, İslamiyet'i yaymaya ve hanedanını sağlamlaştırmaya çalıştı. Başkenti Mekke'den Şam'a taşıdı ve Arap İmparatorluğu'nu Bizans'ın halefi bir devlete dönüştürmeye başladı. Ancak Emeviler içerisinde de iç karışıklıklar devam etti. Arapları kayırarak yöneten Emeviler nedeniyle, 750'de patlak veren bir isyanla hilafeti Abbasiler ele geçirdi. Abbasiler, 1258'e kadar bu ünvanı korudular. Abbasiler döneminde fetih döneminden idari kurumların gelişimine ve hukuk sistemi kurulmasına odaklanıldı. El Mansur (754-775), Harun el-Reşid (786-809) ve El-Meymun (813-833) dönemlerinde siyasal istikrar ve refah yaşandı. Abbasiler, Emeviler gibi Arap imtiyazcılığı uygulamadılar ve bütün Müslümanları eşit saydılar. Bu şekilde, İslamiyet, Abbasiler döneminde de hızla yayılmaya devam etmiştir. 

A History of the Modern Middle East 

Bazı tarihçiler, İslam tarihini Abbasi İmparatorluğu'nun yükselişi ve çöküşü olarak anlatırlar. Bu anlayışa göre, 750-945 döneminde Bağdat'ta mutlakıyetçi bir İmparatorluk kurulması sayesinde, İslam uygarlığında büyük bir siyasal istikrar, ekonomik atılım ve kültürel zenginlik dönemi yaşanmıştır. Ancak 945'te İran askeri hanedanı olan Buyidlerin Bağdat'ta iktidarı ele geçirmeleri ardından, Abbasiler'de duraklama başlamış ve İslam uygarlığı da gelişimini durdurmak zorunda kalmıştır. Bu durum, ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun 15. ve 16. yüzyıllardaki atılımlarıyla düzeltilebilmiştir. Yazar William L. Cleveland'a göre bu yorum abartılıdır; zira Abbasilerin en güçlü dönemlerinde de başka İslam uygarlıkları ve devletleri var olmuştur. Dahası, bu devlet ve medeniyetler de Abbasiler kadar önemlidir. Marilyn Waldman'ın geliştirdiği bu anlayış, Cleveland'a göre de daha yerindedir. Ancak bu durum, Abbasilerin 1258'de çökene kadar İslam hukuku, entelektüel, siyasal ve dini geleneklerini oluşturan çok önemli bir medeniyet olduğu gerçeğini değiştirmez. 

Abbasi İmparatorluğu dönemi, tüm İslam dünyasında şehir hayatının canlanmasına ve ekonominin gelişmesine neden olmuştur. Dicle-Fırat nehirlerinden gelen suyla beslenen Bağdat, daha 9. yüzyılda 1 milyon civarında nüfusu olan büyük ve kozmopolit bir şehir haline gelmiştir. O dönemde "evrenin merkezi" olarak görülen Bağdat, Çin'den Afrika'ya, Akdeniz'den Hindistan'a büyük bir ticaret ağının da merkezi olmuştur. Bu dönemin zenginliğinde tarımın gelişimi de çok önemli bir faktördür. Arapların 8. yüzyılda Pakistan'ı fethetmeleriyle, Hindistan'ın tropik ikliminin ürünleri Ortadoğu'ya taşınmaya başlamıştır. Öyle ki, bizim hep bu bölgede var olduğunu sandığımız pirinç, şekerkamışı, limon, muz, hurma, ıspanak, patlıcan ve pamuk gibi birçok meta, aslında Hindistan'dan Irak'a getirilmiş ve oradan da Avrupa'ya götürülmüştür. Gelişen tarım ve artan zenginlik sayesinde, Abbasiler döneminde lüks yaşam ve sanatsal faaliyetler de gelişmiştir. Bu dönemde adeta bir İslam rönesansı yaşanmış ve birçok Müslüman bilimadamı ve alim yetişmiştir. Hatta Abbasi Halifesi El-Meymun döneminde (813-833), antik Yunan klasikleri Arapça'ya çevrilmiştir. İbn Sina gibi önemli bir doktor ve İbn Rüşd gibi önemli bir hukukçunun bu dönemlerde ortaya çıkması da Cleveland'a göre tesadüfi değildir. Bu dönemdeki bir diğer çok önemli gelişme ise, kâğıdın yaygın olarak üretilmeye ve kullanılmaya başlanmasıdır. MÖ 1. yüzyılda Çin'de bulunduğuna inanılan kâğıt, İslam dünyasına 751 yılında Aral Gölü doğusunda Arapların bir Çinli kuvvetini yenmesinden sonra girmiştir. Tutsak edilen Çinliler, kâğıt yapmayı Müslümanlara öğretmişlerdir. Bu sayede, İslam uygarlığı, 8. yüzyıldan itibaren artık evrensel bir nitelik kazanmaya başlamıştır. 

Yazar William L. Cleveland'a göre, İslam tarihini anlamak için İslam'ın şartlarını da, gelişimini de bilmek gerekir. Zira İslam dini ritüel ve pratikleri sadece Kuran-ı Kerim kaynaklı değildir. İslam hukuku, Kuran temelli ama onunla kısıtlı kalmayan bir şekilde gelişmiştir ve gelişmeye hep açık olmuştur. İslam'ın 5 temel şartı şunlardır: (1) Kelime-i Şahadet getirerek (La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) Allah'ın tekliğini kabul etmek ve Hz. İbrahim'den itibaren tüm kutsal din ve Peygamberleri kabul ederek, Hz. Muhammed'i son Peygamber, Kuran-ı Kerim'i son kutsal kitap, İslamiyet'i son din olarak benimsemek, (2) Kutsal Kâbe'ye yüzünü dönerek günde 5 vakit Allah'a namaz kılarak tapınmak/ibadet etmek, (3) Sağlığı elverenler için Ramazan ayında oruç tutmak ve yemek, içmek ve cinsel faaliyetlerden belli saatlerde (gün doğumundan gün batımına kadar) uzak durmak, (4) En az bir defa olsun Hac mevsiminde Kutsal Kâbe'ye gitmek, (5) Servetinin yüzde 2,5 düzeyinde yıllık Zekât vergisi vererek fakir-fukaraya yardımcı olmak. 

Bu 5 ana şart dışında, Cihad da önemli bir İslam düşüncesidir. Cihad, savaşmaktan ziyade "Allah yolunda çaba harcamak" demektir. Cihad, temelde insanın kendi nefsiyle mücadelesidir ve günümüzdeki gibi radikal dinci terör örgütlerinin İslam'ı zorla yaymaları ve başka dinden olanları öldürmeleri anlamına gelmemektedir.

5 şart ve çok temel bir kavram olan Cihad dışında, Şeriat adı verilen İslam hukuku da İslam uygarlığı açısından çok önemlidir. İslam bilginleri, Hz. Muhammed sonrasında onun görüş ve yaşam pratiklerini, İslam tarihinde yaşanan önemli vakaları ve toplumun benimsediği değerleri Kuran ışığında yorumlayarak, İslam hukukunu (Şeriat) geliştirdiler. Zira yüce Kuran, birçok meselede (boşanma, miras vs.) net kurallar ortaya koyuyorsa da, bazı alanlarda tüm sorunlara çözüm getirmiyordu. Bu sebeple, Müslüman hukukçular, Hz. Muhammed'in sözlerini ve yaptıklarını (hadis), Kuran'da yer almayan bir olayda daha önceden uygulanan/kabul edilen prensiplerin uygulanmasını (kıyas) ve Müslüman toplumların uzlaşmaya vardıkları toplumsal değerleri (icma) Kuran'a ek olarak hukuk kaynakları olarak benimsediler.

Bunlar dışında, İslamiyet'te örgütlü bir ruhban sınıfı olmadığı ve İslam'ın Allah ile birey arasında aracıya ihtiyaç duymadığı hep belirtilse de, "ulema" adı verilen din görevlilerinin İslam toplumunda ve devletlerinde büyük bir güçleri ve etkileri olmuştur. Tasavvuf ise, "İslam mistisizmi" olarak da adlandırılabilecek olan ve İslam'ın Saray merkezli maddiyatçılığından uzaklaşarak, bu dinin manevi boyutuna daha fazla yönelenlerin ilgisini çeken boyutudur. Tanrı sevgisine dayalı bir dindarlık hareketi olan Tasavvuf, zaman zaman müzik bile içerebilen coşkulu ibadetler öngörür ve bu nedenle Müslüman halklar tarafından genelde sevilir. 

İslamiyet'le ilgili çok önemli ve genelde eleştiri toplayan bir konu ise, kadınların İslam dinindeki statüsüdür. Oysa İslam dini, Arap toplumuna kadın hakları bağlamında çok büyük bir ilerleme getirmiştir. Kuran'daki reformlar, daha çok evlilik, boşanma ve miras alanlarında yoğunlaşmış ve İslamiyet öncesi döneme kıyasla kadınlara büyük avantajlar sağlamıştır. Zira önceden "mihr" adı verilen uygulamayla kadınlar aileleri ve aşiretleri tarafından kocalarına satılmaktaydı. Kuran, mihrin aileye değil, geline verilmesini sağlayarak bu uygulamaya son vermiştir. Ayrıca bir erkeğin en fazla 4 kadınla evlenebilmesi de Kuran'ın getirdiği bir ilerlemedir. Ayrıca yine Kuran'a göre, bir erkek, ancak tüm eşlerine eşit davranabilmesi durumunda birden çok kadınla evlenmeye hak kazanır. Bu husus anlaşılmadığından, genelde İslam'ın çok eşliliği teşvik ettiği düşünülür; oysa çok eşlilik, esas İslamiyet öncesinde Arap toplumunda çok yaygındır. Benzer şekilde, İslamiyet öncesinde boşanma sadece erkeğin hakkıyken, İslamiyet'te bu hak her iki tarafa da tanınmıştır. Miras konusunda da İslam'ın getirdikleri önceki döneme göre ilericidir; önceden miras hakkı olmayan kadınlar, İslamiyet sayesinde sabit bir paya sahip olmuşlardır. Ancak gerek evlilik-boşanma, gerekse de miras konusunda erkeklerin kadınlara göre İslami düzende de ciddi avantajları söz konusudur ve bu durum günümüzde başta feministler olmak üzere birçok kesimce sıklıkla eleştirilmektedir. 

Sünnilik-Şiilik ayrımı da İslam hukuku ve İslam tarihi açısından önemli bir konudur. Daha önce belirtildiği gibi, bu iki ana mezhep arasındaki temel mesele, Sünnilerin Dört Halife sonrasında Emeviler ve Abbasileri İslam dininin varisi olarak görmeleri, Şiilerin ise bu devletlerin hilafeti temsil ettikleri görüşünü reddederek, Hz. Ali'nin ve Hz. Muhammed'in soyundan gelenlerin İslam dinini temsil eden asıl kişiler olduklarını düşünmeleridir. Bu olay, Kerbelâ Savaşı nedeniyle giderek kitleselleşmiştir. Ayrıca Sünnilerde Halifelerin yetkileri geçici ve ulema karşısında kısıtlıyken, Şiilerde İmamların -Eflatun'un (Platon) anlattığı şekilde- başka insanlarda olmayan özel bilgilere ulaşabildikleri ve topluma rehberlik etmeleri gerektiği savunulur. Şii doktrininde, 12. İmam Muhammed el-Mehdi 874 yılında ortadan kaybolmuştur ve Tanrı tarafından saklanmaktadır. Kıyamet Günü öncesinde ise 12. İmam "Mehdi" olarak ortaya çıkacak ve yeryüzüne adaleti getirecektir. Şiilikte 3 ana kol vardır: Zeydiler (Beşçiler), İsmaililer (Yediciler) ve İsnaaşeriyyeciler (On ikiciler). Şiiliğin İsmailiye adı verilen kolu, 7. ve 8. İmamlar arasındaki haleflik yorumları bağlamında 12 İmamcılardan ayrılır. Onlar, İmamlığın günümüze kadar kesintisiz devam ettiğini ileri sürer ve yanılmaz İmamları olarak Ağa Han'ı kabul ederler. Zeydiliğin tâkipçileri ise, diğer Şii mezheplerinde olduğu gibi ilk 4 İmam'ı kabul ederler, ancak 5. İmam olarak Muhammed el Bakır yerine kardeşi Zeyd bin Ali'yi görürler. Şiiliğin merkezi daima İran (günümüzde İran İslam Cumhuriyeti) olmuş ve İmamlar devlet yönetiminde en tepede (bugünkü İran devlet yapısında Ayetullah adı verilen dini lider gibi) daha üstte yer almışlardır. Sünnilikte ise, Şiilikten farklı olarak, din önderleri ve liderleri tarihsel olarak hep devletlerin kontrolü altında olmuştur. Sünnilikte 4 ana kol bulunmaktadır: Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki. Sünniliğin farklı merkezleri olmakla birlikte, tarihsel açıdan en önemli 3 Sünni devlet Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır olarak sıralanabilir. 

11. ve 15. yüzyıllar arasında İslam tarihindeki en önemli gelişme, savaşçı Türklerin İslamiyet'i yaygın şekilde benimsemeleridir. Türkler, Abbasiler döneminde de paralı asker olarak İslamiyet'e hizmet etmişlerdir. 11. yüzyılda ise, Selçuklular adıyla bilinen bir Türk devleti İran üzerinde hâkimiyet sağlamıştır. Abbasi Halifesi 1055'te Selçuklu liderini Bağdat'ta askeri ve idari yönetimi ele almaya davet edince, Türkler, İslam geleneğinin savunucusu oldular. Selçuklular büyük bir İmparatorluk kurdular ve 1071 Malazgirt Savaşı ile Anadolu'ya girdiler. Ancak ilk yıllarındaki başarılarına karşın, zamanla Selçukluların merkezi otoritesi zayıfladı ve küçük beylikler ortaya çıktı. Lakin bu dönemin sanat, eğitim ve bilim alanındaki çalışmaları Türk-İslam medeniyeti açısından çok önemlidir. Nizamülmülk'ün kurduğu medrese sistemi sayesinde Sünni İslam ekolünü yeniden güçlendiren Selçuklular, Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna da zemin hazırlamıştır. Selçuklular'dan sonra Haçlılar da Anadolu ve Ortadoğu'ya girmişlerdir. Burada 4 Latin Krallığı kuran ve Batı'dan gelen Haçlılar dışında, doğudan gelen tehlike ise Moğollar olmuştur. Moğollar İran ve Irak'ı yakıp yıkmıştır. İlk istila dalgası 1200'lerde Cengiz Han döneminde başlamıştır. Cengiz Han'ın oğlu Hülagü döneminde 1256'da ikinci dalga yaşanmıştır. 1258'de Moğollar Bağdat'ı yağmalamış ve İslam'ın sembolü olan hilafet kurumunu ortadan kaldırmışlardır. 

Modern Ortadoğu Tarihi 

Haçlılar ve Moğollar nedeniyle bir dönem sarsılan İslam uygarlığı, daha sonra Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları'nın oluşmasıyla yeniden yükselişe geçti. Her iki İmparatorluk da İslam devleti özelliği gösteriyor, ancak kendi milli kültürlerinin de etkisiyle İslam medeniyetine artı değerler katıyorlardı. 13. yüzyıl Moğol istilası ardından kurulan küçük Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı Devleti, savaşçı Türk geleneğiyle İslam inancını bütünleştirerek hızla büyümüştür. İslam'ı yaymayı temel alan "Gaza" düşüncesi ve "gazilik" ruhu Osmanlı'nın güçlenmesinde etkili olmuştur. Osmanlı Devleti'nin küçük bir beylikten bir dünya devletine dönüşmesi sürecinde 3 başarılı askeri seferden söz edilebilir. Bunlardan ilki ve en önemlisi, kuşkusuz, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in (Sultan II. Mehmed) Bizans'ı yıkarak İstanbul'u fethetmesidir. Osmanlı'nın yeni başkenti olan İstanbul, kısa sürede Osmanlı yönetiminde büyük bir kozmopolit merkez haline gelmiş ve Fatih'in İmparatorluk şuuru sayesinde evrensel bir nitelik kazanmıştır. Nitekim 16. yüzyılda 700.000 civarında nüfusuyla Avrupa'nın en hareketli ve görkemli şehirlerden biri haline gelen İstanbul, aynı zamanda mimarisiyle de o dönemde dünyanın en üstün şehri kabul ediliyordu. Özellikle Saray mimarı olan Mimar Sinan'ın yapıtları, daha o dönemlerde büyük bir şöhret kazanmaya başlamıştı. İstanbul'un fethi sayesinde, Osmanlılar, Karadeniz ve Doğu Akdeniz'i hâkimiyetleri altına almak için büyük bir fırsat yakaladılar. Ancak bu konuda bir eksiklikleri vardı; iyi bir donanmaları yoktu. Bu nedenle, Osmanlılar, kısa sürede güçlü bir donanma kurma işine giriştiler. Bu sayede, kısa sürede Rodos (1522), Cezayir (1529), Kıbrıs (1570) ve Tunus (1574) fethedildi. 16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en önemli askeri güçlerinden biri olan Osmanlılar, hem Batı, hem de Doğu yönünde uzun yıllar boyunca genişlemiştir. Nitekim Osmanlı tarihi açısından ikinci büyük askeri başarı, Yavuz Sultan Selim'in 1516-1517 yıllarındaki askeri zaferleridir. Bu zaferler sayesinde, Memlûkleri mağlup eden Türkler, Mısır ve Suriye'yi ele geçirdiler ve kutsal emanetleri aldılar. Bu sayede, kısa sürede Osmanlılar Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerin koruyucusu ve bir anlamda İslam hilafetinin yeni temsilcisi oldular. Üçüncü önemli askeri zafer ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avrupa'ya düzenlenen seferle oldu. 1520'lerde, Kanuni, Belgrad ve Budapeşte başta olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa'daki en önemli şehirleri Osmanlı topraklarına kattı. Hatta Viyana'yı bile kuşattılar; ancak Avrupalıları korkudan dehşete düşüren bu kuşatma başarıyla sonuçlanmadı. Kanuni Sultan Süleyman'ın fetihleriyle, Osmanlı Devleti, gücünün ve sınırlarının zirvesine ulaştı. 

Osmanlı Sultanları, genel olarak mutlakiyetçi, bürokratik ve tarıma dayalı bir İmparatorluğa hükmettiler. Bazı bilimadamlarınca "din-tarım İmparatorluğu" olarak tasnif edilen bu yapı, şaşılacak şekilde uzun süreli ve başarılı olmuştur. Bunun sebepleri üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. William L. Cleveland'a göre, Osmanlı'nın başarısının sırrı, farklı din ve kültürden halklara esnek yönetim anlayışı doğrultusunda haklar ve imtiyazlar vermesidir. Birçok araştırmacı, özünde bir İslam devleti olan Osmanlı'nın pragmatizmine hayran kalmıştır. Zira Osmanlı Devleti, fethettikleri topraklardaki halkların yerel gelenek ve göreneklerine karışmamış ve onları zorla İslam dinine döndürmek için de büyük bir çaba içerisine girmemiştir. Farklı olanlara yönelik "hoşgörü", Osmanlı'nın başarısındaki anahtar kelimeydi. Ayrıca yönetici seçkin sınıfın (askeri) iyi yetişmiş olması da Osmanlı'nın başarısındaki bir diğer önemli etkendi. Büyük ve evrensel bir İmparatorluk gibi hareket eden Osmanlı Devleti, ayrıca devşirme sistemi sayesinde eşi-benzeri olmayan başarılı bir bürokrat yetiştirme modeli de keşfetmiştir. Arapça ve Farsça karışımı Osmanlıca'yı iyi bilen Osmanlı devlet adamları ve bürokratları, İslam kültürünü de çok iyi bilir ve Kuran'ı Arapça okuyabilirlerdi. Bu dönemde Osmanlı kimliği gelişmiş, Türklük kavramı ise arka planda kalmış ve daha çok cahil köylüler için kullanılır olmuştur. 

Osmanlı Devleti, temelde 3 önemli kurumsal yapıdan oluşuyordu: askeriye, memurlar, dini yapı. Ayrıca yöneten (askeri sınıf) ve yönetilenler (reaya ve tebaa) arasında da katı bir ayrım vardı. Askeri içerisinde Saray ordusu olarak bilinen Yeniçeriler en önemli güçtü. Disiplinli ve profesyonel bir ordu olan Yeniçerilerin evlenmeleri ve ticaret yapmaları yasaktı. Ayrıca kendilerine özgü bir dini anlayışları vardı ve çoğu devşirme sisteminden yetişen gayrimüslim çocuklardan oluşuyordu. Tımarlı Sipahiler ise Osmanlı'nın taşra ordusuydu. Askeri sistemle ekonomik sistemi birleştiren tımar düzeni sayesinde, devlet, topraklarında sürekli asker besletiyor ve savaş zamanı bunları cepheye gönderebiliyordu. Osmanlı Devleti'nin bürokrasisi de hayli gelişmişti; memur olarak görev yapan kişilere "kalem efendisi" adı verilir ve birçok şeyin kaydı tutulurdu. Din kurumu ise ulema tarafından yönetilirdi. Ulema ve özellikle onun başı olan Şeyhülislam güçlü de olsa, Sultan karşısında yetkisizdi. Bu nedenle, Osmanlı Devleti bir teokrasiden çok monarşiye daha yakındı. Ayrıca Osmanlı'da uygulanan "millet sistemi" de farklı millet ve dinden olanları barış içerisinde yaşatmak amacıyla oluşturulmuş bir yönetim biçimiydi. 16. yüzyılda İstanbul'un yüzde 32'sinin Hıristiyan, yüzde 10'unun Yahudilerden oluştuğu da düşünülürse, "millet sistemi" bir tercihten ziyade zorunluluktu ve dönemi için başarılı bir modeldi. Bu şekilde, her din grubuna Sultan'ın onayıyla kendi din büyüklerini belirleme hakkı verilmiş ve bu sayede devlete aidiyet duygusu arttırılmıştı. 

Ancak Osmanlı Devleti, Orta Çağ'da gösterdiği büyük başarılara karşın, sonraki dönemde yavaş yavaş duraklamış, gerilemiş ve sonra da çöküşe geçmiştir. Bu noktada, Cleveland, birçok tarihçi gibi kapitülasyon olarak bilinen ve İmparatorluğun güçlü döneminde Avrupalı tüccar ve devletlere verilen ticari imtiyazların devleti ekonomik olarak yıkıcı etkisinden söz etmektedir. Millet sisteminin ulusçuluk (milliyetçilik) çağında işlememeye ve Hıristiyan nüfusun devlete aidiyetinin azalmaya başlaması da bir diğer ciddi sorundu. İçerideki diğer sorunlar (beceriksiz Padişahlar, taht kavgaları, Yeniçerilerin politize olması, iç isyanlar vs.) da bunlarla birleşince, Osmanlı Devleti sürekli bir durgunluğa girdi. Bu durum, kısa sürede askeri başarısızlıklarla da tescil edilmeye başlandı. Bir dönem her girdiği savaşı kazanan Osmanlılar, artık birçok savaşta yenilmeye başladılar. Özellikle Rusya ve büyük Avrupalı devletlerle girişilen savaşlarda neredeyse hiç ciddi zafer kazanılamamaya başlandı. Sonuçta, Osmanlı İmparatorluğu tüm görkemiyle birlikte 20. yüzyıl başlarında tarihin tozlu sayfaları arasında yerini aldı. Buna karşın, İslam uygarlığı ve Türk tarihi açısından bu devletin eşsiz bir konumu bulunmaktadır.

Osmanlı'ya benzer şekilde, aynı dönemlerde İran coğrafyasında da Safevi İmparatorluğu (1501-1736) kurulmuştur. Kürt veya Türk kökenli olduğu düşünülen Safeviler, zamanla Azerbaycan ve İran'da etkili oldular. Şah İsmail (1494-1524), 7 yaşında bir tarikatın başına geçmiş ve zamanla büyük bir İmparatorluk kurmuştur. 1501'de Tebriz şehrini ele geçiren İsmail, kendini Şah ilan etmiştir. İsmail, 1510'da Türk aşiretlerini yenerek doğu İran'ı da ele geçirdi. Şah İsmail'i bazı Anadolu aşiretleri ve Türk beyleri de Osmanlı karşısında desteklediler. Ancak İsmail'in Çaldıran Savaşı'nda 1514 yılında Osmanlı karşısında aldığı yenilgi, Safevileri bir süre duraklattı. Ateşli bir Şii olan Şah İsmail, Şiiliği politik bir güç olarak konumlandırmayı başardı (resmi din haline getirdi) ve yeniden kısa sürede toparlanarak büyük bir İmparatorluk kurdu. İsmail, Sünni tarikatları ortadan kaldırdı ve Şii olmayanları öldürerek devletini bir Şia devletine dönüştürdü. İran'da o dönemde henüz bir Şii dini kurumu olmadığından, Lübnan'dan Şii ulemasını ülkesine getirdi ve böyle bir kurum oluşturdu. Şah İsmail döneminde, 12 İmam Şiiliği resmi doktrin haline geldi ve İran halkı diğer Müslüman halklardan kalıcı şekilde ayrıştı. Ancak bu durum, İran'la Osmanlı'yı ve diğer Sünni devletleri de otomatik olarak rakip haline getirdi. 

Şah İsmail ve sonrasında, Safevilerin en büyük sorunu Kızılbaş aşiretlerinin bölünmüşlüğü olmuştur. Şah Abbas döneminde bu sorun kısmen çözülebildi ve İmparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Bağdat'ı geri alan Abbas, ayrıca İsfahan'ı dünyanın o dönemdeki en güzel ve canlı şehirlerinden biri haline getirdi. Abbas, Kızılbaş beylerini kontrol altına alma ihtiyacı hissederek, Kafkasya seferlerinden elde edilen ve Müslüman yapılan Hıristiyan kölelerden oluşan düzenli bir ordu kurdu. Bu, Osmanlı köle ordusu Yeniçeriler'in bir benzeriydi. Zamanla 37.000 kişiye ulaşan bu ordu, savaşlarda önemli başarılar kazandı. Safevi hanedanı, Abbas'tan sonra sadece bir tek etkili hükümdara sahip olduysa da, onun kurduğu sistem sayesinde daha uzunca süre devam etti. Ancak 1722'de Safevi hanedanı son buldu. Safeviler sonrasında İran'da uzun bir adem-i merkeziyetçilik dönemi başladı. 1794'te Fethi Ali Şah Kaçar Devleti'ni kurana kadar bu durum devam etti. 

Sonuç olarak, bu yazıda birinci bölümü özetlenen William L. Cleveland'ın Modern Ortadoğu Tarihi adlı eseri, Ortadoğu Tarihi konusunda derslerde okutulabilecek iyi bir çalışmadır. Kitabın Türkçe çevirisinde birkaç ufak hata olsa da (Dört Halife'nin öldürülmesiyle ilgili bilgiler de maddi hata da vardır), genel olarak çeviri iyi ve okunaklıdır. Ayrıca kitap daha çok İslam dini ve tarihine dair fazla bilgi sahibi olmayan Amerikalı okurlar için yazıldığı için, bakış açısı gayet nesneldir. Bu nedenle, bu kitabın derslerde okutulması rahatlıkla tavsiye edilebilir. 


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ