27 Mart 2017 Pazartesi

Prof. Dr. Emre Kongar’dan ‘ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı’


Prof. Dr. Reşit Emre Kongar (d. 13 Ekim 1941, İstanbul), ünlü bir Toplumbilimi (Sosyoloji) Profesörüdür.[1] Kitapları, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan köşeyazıları, zaman zaman katıldığı ve sunduğu televizyon programları ve renkli kişiliğiyle Türkiye’deki seküler muhalefetin sembol isimlerinden olan Kongar, 15 Ocak 1996’da Federal Almanya Devleti tarafından “Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı”yla, 1 Şubat 1996’da İtalya Devleti “Commandatore Madalyası”yla ve 15 Şubat 1996’da Polonya Devleti “Commandor Nişanı”yla ödüllendirilmiş dünya çapında tanınan bir bilim insanıdır. Türk siyasal tarihi ve Türk toplumunun birçok farklı yönünü eserlerinde inceleyen Kongar’ın en önemli eserlerinden birisi de, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu politikalarını eleştirel bir gözle incelediği “ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı” adlı eserdir.[2] Remzi Kitabevi tarafından ilk kez 2012 yılında basılan eser, 224 sayfalık kolay anlaşılır ve faydalı bir çalışmadır. Bu nedenle, ana fikirlerini özetleyeceğim -şimdiye kadar birçok baskı yapan- bu eserin Sosyal Bilimler alanında çalışan tüm öğrenci ve akademisyenlerin kütüphanelerinde yer almasında yarar var.

ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı


Prof. Dr. Emre Kongar’a göre, dinsel kimliklerin siyaset ve savaşlarda kullanılması, tarih boyunca görülebilen olumsuz bir durumdur. Hatta Orta Çağ’daki tüm savaşlar, ekonomik menfaatleri gizler şekilde, temelde din motifiyle süslenmiştir. Ancak modern çağda ulus-devletlerin kurulması ve milli kimliklerin gelişmesiyle birlikte din arka plana itildi ve milli kimlikler toplumsal ve siyasal hayatta daha önemli hale geldi. Milliyetçilik, olumlu bazı özelliklerine karşın, aşırı boyutuyla dünyayı birçok büyük savaşa ve hatta dünya savaşlarına sürükledi. Milliyetçiliğe duyulan tepkinin etkisiyle, Soğuk Savaş döneminde komünist Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele eden ABD’nin de teşvikiyle, dinsel kimlikler ve politikalar, bu dönemden itibaren yeniden önem kazandı. Silahlanma, ekonomi ve siyaset (ideoloji) gibi üç farklı ayağı olan bu savaşta, ABD, rakibini alt etmek için her türlü yöntemi denedi. Bu yöntemlerden en etkililerinden biri ise, ateizmi resmi politika olarak belirleyen Sovyet Rusya’ya karşı dinsel kimlik ve politikaları güçlendirmekti. Bu, Soğuk Savaş döneminde oldukça etkili bir silah olmasına karşın, zamanla ABD’ye de zarar vermeye başladı. ABD’nin Afganistan’daki Rus işgaline karşı Taliban ve El Kaide’ye destek verdiği ve bir anlamda Usame Bin Ladin ve El Kaide’yi kendisinin yarattığı bu noktada gözden kaçırılmamalıdır. Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye de çeşitli olumsuz etkileri oldu. Türkiye’deki artan Amerikan etkisi, “İslam Rönesans”ı ile eşzamanlı olarak yaşandı ve laik devlette büyük tahribata yol açtı. Bu dönemde, NATO’nun “ileri karakol”u haline gelen Türkiye, Batılı müttefiklerinden askeri, siyasi ve ekonomik destek almasına karşın, büyük bir güç olan Rusların hedefi durumuna da geldi ve birçok riskle yüzleşti. Ayrıca Soğuk Savaş, Türkiye iç politikasında büyük istikrarsızlıklar üretti. ABD’nin bu tür politikaları, Soğuk Savaş döneminde başka ülkelere de büyük zarar verdi. Örneğin, ABD ve İsrail’in Filistin’de El Fetih’e karşı destekledikleri Hamas, zamanla bu iki ülke için başlıca tehdit haline geldi. Suudi Arabistan, -şimdilerde biraz düzelen- içerideki çok baskıcı rejimine karşın, ABD’nin daima bölgedeki başlıca müttefiki oldu ve Selefi-Vahabi İslam’ın yayılması bu şekilde desteklendi.

ABD, Soğuk Savaş döneminde stratejilerini 4 politika üzerine kurmuştu: mikro-milliyetçilik, mikro-dincilik, piyasa ekonomisine dayalı tüketim çılgınlığı ve “demirperde”yi aşan gelişmiş bir iletişim sistemi. Sovyetlerin çöküşünden sonraki stratejiyi ise, Kongar’a göre, “Medeniyetler Çatışması” teziyle meşhur olan ünlü Amerikalı muhafazakâr Siyaset Bilimci Samuel Huntington belirlemiştir. Huntington, Batı medeniyetinin ancak bir tehdit algılaması ve karşı kimlik yaratılması durumunda gelişmeye devam edebileceğini düşünüyordu. Bu nedenle, dünya ülkelerini ve halklarını farklı medeniyet ve din ailelerine göre gruplandırdı ve İslam medeniyetini de ABD ve Batı medeniyetinin başlıca rakibi olarak belirledi. 11 Eylül 2011 (9/11) saldırılarıyla da, Huntington’ın tezine uygun bir ortam yaratılmış oldu. Nitekim George W. Bush döneminde izlenen “teröre karşı savaş” politikaları, Prof. Dr. Emre Kongar’a göre, özünde Orta Doğu’ya yönelik hâkimiyet politikalarını destekliyordu. Bush, bu dönemde o kadar ileri gitmişti ki, milyonlarca Müslüman vatandaşı olan ABD’nin Orta Doğu’ya (Irak’a) yönelik olarak “Haçlı Seferi” (crusader) yaptığını söylemişti. ABD, bir dönem desteklediği El Kaide karşısında artık hedef haline gelmişti. Ama bu durum, bir yandan da ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik aktif politikalarına uygun bir ortam sağlıyordu. Bu nedenle, İslam dünyasındaki laik rejimler hedef haline getirildi ve ılımlı İslami unsurlar ve partiler desteklendi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP-AK Parti) ve Fethullah Gülen cemaati, bu konuda verilebilecek iki önemli örnektir. Bu nedenle, Türkiye’deki Atatürk mirası reddedildi ve İslamcı politikalar desteklendi. ABD, bu şekilde hem kendisine yakın “iyi” ve “müttefik” bir İslam yarattı, hem de “radikal” İslamcı gruplar sayesinde Orta Doğu’ya yönelik aktif politikalar uygulamaya sokabildi ve bunlar için dünya kamuoyundan destek buldu.

ABD, Prof. Dr. Emre Kongar’a çok ilginç ve birçok açıdan hayranlık duyulabilecek bir ülkedir. Zira ABD, birçok devletten farklı olarak, dış politikasını açık açık kamuoyu önünde tartışır ve uygular. Bu konuda binlerce rapor ve kitap yayınlar, hatta önemli olayların filmlerinin çekilmesi destek olur. Bu şekilde hem iç kamuoyunu, hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışır ve bunda da büyük ölçüde başarılı olur. Ancak Eric Altman’ın When Presidents Lie kitabında da belirtildiği üzere, resmi ve gayrıresmi olarak bu yapılan açıklamalar ve verilen ürünler, her zaman gerçeği yansıtmaz. ABD, bu yeni dönemde, stratejisini “preemptive strike” (önleyici vuruş) ve “preemptive eminence” (önleyici üstünlük) gibi kavramlar etrafında ve terör tehditlerini oluşmadan önce önlemek üzerine kurmuştur. ABD, muazzam askeri gücüyle bunu büyük ölçüde başarmıştır. Ancak artan İslam düşmanlığının (İslamofobi) yarattığı tepkiler, ABD’yi ve Avrupa ülkelerini birçok yeni tehditle de karşı karşıya getirmiştir. Ayrıca Bill Clinton döneminde Türkiye’yi Avrupa Birliği (AB) üyesi laik ve demokratik bir ülke olarak görmek isteyen ABD, Bush döneminden itibaren Türkiye’nin İslamcı kimliği etrafında Orta Doğu’ya bir model ülke olarak dizayn edilmesi ve ABD’nin askeri operasyonlarının merkezi haline gelmesi için uğraşmıştır. Hatta bu doğrultuda, Türkiye’de “Ilımlı İslam” veya “Amerikancı İslam” olarak adlandırılabilecek bir tür İslam inancı yaratılmıştır. Bu model, Kongar’a göre başarılı olamamış ve çökmüştür.

ABD, “Ilımlı İslam” adıyla kendisiyle barışık bir İslam inancı yaratmaya çalışırken, bir yandan da “İslami terör” kavramı ve teşhisiyle Orta Doğu’daki radikal gruplarla mücadele etmeyi amaçlamıştır. Nitekim El Kaide ve şimdilerde IŞİD gibi gruplar, hem İslam dinini ve İslam dünyasını lekelemiş, hem de askeri operasyonlar için uygun koşullar yaratmışlardır. Irak Savaşı ve sonrasındaki kısıtlı bazı askeri operasyonlar (Bin Ladin’in öldürülmesi), ABD politikalarının sonuç alıcı ve başarılı boyutunu göstermektedir. Ancak Orta Doğu’da terörün durmaması ve federal Irak’ın bölünme aşamasına gelmesi, bir yandan da Amerikan politikalarının o kadar da başarılı olmadığını göstermektedir. Kongar’a göre, ABD’nin bölgeye yönelik politikaları art niyetli veya olumsuz değildir. Demokrasinin desteklenmesi, Soğuk Savaş dönemi de göz önüne alınırsa, doğru bir yaklaşımdır. Ancak başka ülkelerde demokrasi talep ederken, Suudi Arabistan gibi bazı müttefiklerde diktatörlüğün desteklenmesi, Kongar’a göre açık bir çelişkidir. Ayrıca “Ilımlı İslam” modelini yaratmak için laik gruplara düşmanlık yapılması da çok hatalı bir politika olmuştur.

Prof. Dr. Emre Kongar’a göre, “Arap Baharı”, sözde bir “bahar” olmuş ve Orta Doğu’da diktatörlükleri yıkarken, yerlerine radikal İslamcı grupları iktidara taşımıştır. Bu, bir anlamda BOP projesinin de (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Ortak Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık) realize edilmesidir. ABD’nin bir dönem Dış İşleri Bakanı olarak görev yapan akademisyen Condoleezza Rice, bu doğrultuda 22 ülkenin rejim ve sınırlarının değişeceğini bile açıkça söylemiştir. Barack Obama döneminde ise, Bush döneminde izlenen askeri politikalardan farklı olarak “yumuşak güç” unsurları öne çıkarılmıştır. “Arap Baharı”, işte bu bağlamda “Müslüman Kardeşler” modeline uygun halk hareketlerinin desteklenip iktidara getirilmesi üzerine kurulmuş bir stratejinin ürünüdür. Ancak bu strateji, Tunus ve kısmen Türkiye dışında çökmüştür. Zira Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi türevleri, demokrasi ve laikliğe uygun davranamamışlardır. “Üçüncü Dünya”cı Samir Amin ise, Arap Baharı’nı Marksist bir gözle incelemiş ve anti-kapitalist ve anti-emperyalist olmayan bu hareketlerin başarıya ulaşamayacaklarını öngörmüştür. Slavoj Zizek de, Mısır’daki devrimin sonuçlarını “iğrenç” olarak değerlendirmiş ve kapitalizmin demokrasi getireceği tezini reddetmiştir.

ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama, işte bu ortam içerisinde Afrikalı Amerikalı kimliği ve sempatik kişiliğiyle sivrilmiş ve Başkan seçilmiştir. Obama, Irak Savaşı sonrasında artan anti-Amerikanizm’i dizginlemek için, İslam dünyasıyla barışık politikalar takip etmek istemiştir. Ayrıca Obama, tek taraflı askeri müdahalelerden de kaçınmak istemiş ve dünya kamuoyu desteğiyle daha popüler bir ABD yaratmıştır. Ancak Obama’nın oluşturduğu “Ilımlı İslam” modeli de başarısız olmuştur. Zira Siyasal İslam, laiklik olmadan toplumlar önünde çok büyük bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Dahası, eğitim ve gelir seviyesi düşük toplumlarda, demokrasi, Siyasal İslam’ın iktidara yürümesi sonucunu doğurmuştur.

Kitap, bu ve benzeri tezleri içeren faydalı bir eserdir. Kongar, laiklik yanlısı sosyal demokrat bir düşünür ve akademisyen olarak görüşlerini eserinde tüm samimiyetiyle açıklamış ve ABD politikalarını eleştirmiştir. Lakin, bu noktada Kongar’ın görüşleri de eleştiriye açıktır. Elbette Siyasal İslam’ın birçok toplum için bir geri kalma vasıtası haline geldiği ve başta kadın hakları olmak üzere insan hakları konusunda pek çok sıkıntıya yol açtığı bir gerçektir. Ancak katı laik modellerde yaşanan başarısızlıklar da, en son Suriye örneğinde görüldüğü üzere, toplumla devleti karşı karşıya getirebilmekte ve birçok olumsuz sonuca (iç savaş, terör vs.) yol açabilmektedir. Bu nedenle, laikliğin korunduğu ve dini özgürlüklerin maksimum seviyeye çıkarıldığı bir üçüncü yol, ilerleyen yıllarda Türkiye ve Tunus gibi ülkelerden başlayarak denenebilir. Zira din (İslam ve diğer dinler), radikal yorumuyla olumsuz sonuçlara (savaş, terörizm, bağnazlık) yol açabildiği gibi, devlete ve otoriteye saygı, aile düzeni, ahlak vs. gibi birçok olumlu değeri de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla, laikliğin dine karşıtlık olarak algılanmaması için daha yoğun çaba gösterilmelidir. Son olarak, şu da bir gerçektir ki, birşeyin "ılımlı"sı, "radikal"inden çok daha makbuldür... Ayrıca laik modelin başarısızlığı durumunda da, "Ilımlı İslam", "Radikal İslam"a kıyasla çok daha tercih edilir bir modeldir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Emre_Kongar.

23 Mart 2017 Perşembe

Carl Schmitt’ten ‘Parlamenter Demokrasinin Krizi’


Carl Schmitt (11 Temmuz 1888 - 7 Nisan 1985)[1], ünlü bir Alman hukukçu, Katolik filozof, siyaset kuramcısı ve Hukuk Profesörüdür. Nazi döneminde yaşadığı ve bu partiye destek verdiği için sıklıkla eleştirilen Carl Schmitt, özellikle Realizm’in uç boyutlarındaki “siyasal” tanımı -“The Concept of the Political” (Der Begriff des Politischen) kitabında[2] siyasetin “dost ve düşman ayrıştırması” olarak tanımlanması- ve “Parlamenter Demokrasinin Krizi” (Die geistesgeschichtliche Lage des heutigen Parlamentarismus) adlı kitabıyla[3] dünya çapında tanınmaktadır. Entelektüel olarak saygı duyulmasına karşın, Schmitt, bazı fikirleri nedeniyle demokrasi açısından dünya genelinde son derece olumsuz ve tartışmalı olarak görülen bir isimdir. Türkiye’de de parlamenter demokrasi ve liberal değerlerin son derece yıpratıldığı bu dönemde, Schmitt’in Alman siyasal tarihinde son derece tehlikeli gelişmelere neden olan fikirlerini hatırlamakta fayda var.

Parlamenter Demokrasinin Krizi

“Demokrasi ve Parlamenterizm” adlı ilk bölümde, Schmitt, iç içe geçen demokrasi ve parlamentarizm kavramlarını ayrıştırmaya çalışmaktadır. Carl Schmitt’e göre; “19. yüzyıl siyaset ve devlet kuramına ilişkin düşünceler tarihi basit bir sloganla özetlenebilir: ‘demokrasinin zafer alayı’”. Batı Avrupa, 19. yüzyıldan itibaren giderek artan ölçüde liberal demokratik değerlerin etki alanı içerisine girmiştir. Demokrasi, bu dönemden itibaren ilerleme ile eşanlamlı olarak görülmüş ve buna ayak direyenlere ise demode gözüyle bakılmıştır. Bu durum öyle bir hal almıştır ki, demokratikleşme, zamanla Avrupa’da bir yazgı olarak görülmeye başlanmıştır. Schmitt ise, buna kesin olarak karşıdır. Zira Schmitt’e göre; demokrasi hayata geçirildikçe, bu rejimin de bazı efendilere hizmet ettiği ve özü itibariyle net siyasal amaçlarının olmadığı görülmüştür. Demokrasi, en önemli rakibi monarşi ortadan kalktığı andan itibaren içerik keskinliğini kaybetmeye mahkûm hale gelmiştir. Demokrasiler, başlarda liberalizmle ittifak halindeyken, zamanla “sosyal demokrasi” altında sosyalistlerle de ittifaka yönelmişlerdir. Bu nedenle, Schmitt’in düşüncesinde demokrasi sadece bir örgütlenme şeklidir; bir içeriği ve somut hedefleri yoktur. Bir demokrasi, liberal veya mutlakiyetçi, militarist veya pasifist, merkeziyetçi veya yerinden yönetimci ya da ilerici veya gerici olabilir. Demokrasi, daha çok yönetimin şekilsel boyutuyla ilgilidir. Çoğunluğun sözünün geçtiği bu sistemde, azınlık veya bireylerin iradeleri arka planda kalabilir ve uygulamaya geçirilemeyebilir. Dahası, demokrasilerde halkı manipüle etmek ve propaganda daha büyük önem kazandığı için, siyasal gerçeklerin de bir önemi kalmaz. Hatta şayet demokrasinin kendisinin ortadan kaldırılması için kullanılması tehlikesi ortaya çıkarsa, radikal demokrat, bir karar vermek zorunda kalır: ya çoğunluğa karşı da demokrat kalacaktır, ya da demokrat olmaktan vazgeçecektir... Bu noktada, demokratların düşüncesinde halkın eğitimi konusu öne çıkacaktır. Ancak Schmitt’e göre, halkın eğitimi denilen mesele de, aslında eğitimin içeriğinin eğitimciye göre şekillendirilmesi olayıdır. Hatta Schmitt’in düşüncesinde, “Bugün Batı Avrupa kültür çevresine dâhil devletlerde hüküm suren demokrasi, onlara göre yalnızca sermayenin basın ve partiler üzerindeki ekonomik hâkimiyetinin bir aldatmacası, yani yanlış yönlendirilmiş halk iradesinin aldatmacasıdır.” Ayrıca yine Schmitt’e göre, “demokrasi, modern parlamentarizm olarak adlandırılan şey olmaksızın da var olabileceği gibi, parlamentarizm de demokrasi olmaksızın var olabilir ve diktatörlük demokrasinin zıddı olmadığı gibi, demokrasi de diktatörlüğün zıddı değildir.” “The Concept of the Political” eserinde de belirttiği gibi, Schmitt, liberalizm ve parlamenter demokrasinin, düşmanı, ekonomide bir rakip, siyasette de tartışılabilen bir muhalife dönüştürmeye çalıştığını iddia etmektedir. Oysa bu, temeldeki düşmanlığı ortadan kaldırmaz…

Kitabın “Parlamentarizmin Prensipleri” adlı ikinci bölümü, Schmitt’in parlamentarizm olgusunu incelediği ve eleştirdiği bölümdür. Parlamento, aslında köydeki bir ıhlamur ağacının altında toplanması imkânsız hale gelen geniş kalabalıkların temsilcilerinin toplandığı bir komiteden ibarettir. Ayrıca Schmitt’e göre; bu komitenin seçimler sonrasında uzunca bir süre bağımsız olarak hareket edebilmesi ve ikinci komite olan hükümetin parlamentonun güvenine bağlı ve azledilebilecek durumda olması da demokratik açıdan sakıncalıdır. Parlamentonun mantığı, doğru siyasetin müzakereler ve tartışmalar sonucunda oluşabileceği fikrindedir. Ancak Schmitt’in yaklaşımında, bu, hatalıdır ve bu noktada parlamentarizm ve liberalizm arasında bir uyum söz konusudur. Schmitt şöyle yazmaktadır; “Rekabetin uyumu kendiliğinden doğuracağını iddia etmekle, hakikatin fikirler arasındaki mücadele sonucu ortaya çıkacağın iddia etmek kesinlikle aynı şeydir. Bu düşüncenin özü de, salt, fikirler arasındaki ebedi rekabet işlevine dönüşmüş olan hakikat ile spesifik bağıntısında yatmaktadır.” Bu, Schmitt’e göre rasyonel değil, romantik bir yaklaşımdır. Ayrıca bu noktada “aleniyet” düşüncesi de ön plana çıkar. Liberal demokratik mantık, gizli siyaset ve diplomasinin önlenmesini her türlü siyasal soruna bir çare olarak öne çıkarır. Oysa bu yaklaşım, aynı zamanda uzmanlık ve teknik bilgiyi de geriye atar ve şimdilerde “demokratik popülizm” olarak adlandırılan siyaset türüne neden olur. Bu nedenle, liberal demokrasilerde basın özgürlüğü en önemli siyasal konulardan birisidir. Zira basın, siyasette aleniyete imkân verir ve siyasi keyfiyete karşı en büyük korumayı sağlar. Oysa John Stuart Mill’in çok önce fark ettiği gibi, demokrasi ile özgürlük arasında kolaylıkla bir tezat yaşanabilir ve bu durum azınlığın yok olmasına sebebiyet verebilir. “Kuvvetler ayrılığı” prensibi de bir diğer önemli parlamenter prensip ve gelenektir. Burada da temel mantık, yönetimde “denge” unsurunun sağlanmasıdır. Ancak Schmitt’e göre, pratikte bu durum gerçekleşmez. Büyük sermaye grupları ve güç odakları, küçük parlamentolar veya komiteler aracılığıyla gerçekleşen halkın kendi kendini yönetimi sürecinde, kolaylıkla kararları yönlendirebilirler.

Kitabın “Marksist Düşüncede Diktatörlük” başlıklı üçüncü bölümü, Schmitt’in Marksizm’i eleştirdiği bölümdür. Marksizm, Schmitt’e göre, Hegel’in tarih mantığı temelinde rasyonalist diktatörlük düşüncesini geliştirmiştir. Bu nedenle, Marksizm, tarihsel materyalizmin yasalarının yol açtığı mutlak zorunluluk ve pozitivist kesinlikten söz eder. Karl Marks'ın ünlü Komünist Manifesto eserini büyülü yapan da budur; tüm insanlık tarihinin mücadelesini, burjuvazi ile proletarya (işçi sınıfı) arasındaki tek ve keskin bir mücadeleye indirgemesi. Ancak Marksizm’in metodolojik bir problemi de vardır; Marksist totoloji, doğru bir bilinç için yeni bir başlangıç aşamasını şart koşar. Doğru bilinç aşamasına gelinmediği sürece, burjuvazi ve hatta belli ölçülerde proletarya, eski rejimi desteklemeye devam edecektir.

“Doğrudan Şiddet Kullanımına ilişkin İrrasyonalist Teoriler” başlıklı dördüncü ve son bölüm, Schmitt’in şiddetle ilgili düşüncelerini içeren bölümdür. Modern toplumda liberalizmin etkisiyle yaratılan kuşkuculuk, görelilik ve parlamentarizm gibi değerlerin aksine, total ideolojiler, bir halk, grup, sınıf ve hatta bireyi tarihin öznesi ve motoru haline getirebilir. Liberalizmin dayattığı pragmatizm, böyle bir durumu imkansız kılar. Oysa Georges Sorel’in de dikkat çektiği gibi, tarihsel sıçramalarda eylemsel kararlılık ve kahramanlığa yatkınlık söz konusudur. Bu tür efsanelere örnek olarak, Yunanlılarda şöhret ve büyük bir isim olma düşüncesi, kadim Hıristiyanlıkta "Kıyamet Günü" beklentisi, büyük Fransız Devrimi sırasında “vertu”ye [erdeme] ve devrimci özgürlüğe duyulan inanç ve 1813’teki Alman bağımsızlık savaşları sırasındaki ulusal coşku verilebilir.

Sonuç olarak, Carl Schmitt’in Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti döneminde Alman halkını sefalete ve büyük siyasal sorunlara sürükleyen parlamenter demokrasi ve liberalizmi temel alarak yaptığı eleştirileri ciddiye almak ve üzerinde düşünmek, fakat bunlara aldanmamak gerektiği söylenebilir. Zira Almanya’da Schmitt ve benzeri yaklaşımların yol açtığı siyasal sistemin olumsuz sonuçları, zaten herhangi bir bilimsel çalışma veya felsefi argümandan çok daha etkili bir biçimde bunun zararlarını bizzat ortaya koymaktadır. Nazizm, insanlık tarihinin en kötü dönemi olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almış bir harekettir. Parlamenter demokrasi ise, tüm eksiklikleriyle birlikte demokratik ülkelerin çoğunluğunda kullanılmaya devam eden bir modeldir. Parlamentarizmin alternatifi de günümüzde Nazizm ve benzeri tek partili veya tek adamlı anti-demokratik sistemler değil, Başkanlık sistemi, yarı-Başkanlık sistemi gibi farklı modellerdir. Bu nedenle, Schmitt’in eleştirilerini tarihsel süreç bağlamında değerlendirmek daha doğru olacaktır. Ancak parlamenter demokrasi ve liberalizmi de aynı gözle görmek gerekir. Değişen üretim ve iletişim teknolojileri ve birçok farklı unsur nedeniyle, gelecekte, bugün sahip olduğumuz yönetim biçiminin en doğru veya en iyi sistem olarak kalmaya devam edeceğini de kesinlikle söyleyemeyiz. Zira sistemler, biraz da toplumsal ihtiyaç ve koşullardan kaynaklanırlar.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Carl_Schmitt.

22 Mart 2017 Çarşamba

Sol-Le Pencilik


Fransa’da son yıllarda seçmen ve uluslararası basın nezdinde büyük bir popülarite yakalayan aşırı sağcı Ulusal Cephe (Le Front National) partisi ve onun kadın lideri Marine Le Pen hakkında bugüne kadar birçok farklı makale yazılmıştır. Çoğu eleştirel bir bakış açısıyla yazılmış olan bu yayınlar arasında kanımca en ilginç olanı, Le Pen ve partisinin sol kesimlerden aldığı oyları “Sol-Le Pencilik” (le gaucho-Lepénisme) kavramı[1] etrafında inceleyen Fransız politolog ve CEVIPOF uzmanı Pascal Perrineau’nun[2] Anne Muxel’in 2016 tarihli Temps et Politique adlı kitabının[3] 9. bölümü olarak kaleme aldığı “Le Gaucho-Lepénisme” adlı çalışmadır[4]. Bu güncel çalışma, Le Pen ve partisi hakkında bugüne kadar pek yazılmamış işçi ve solcu desteği konusunu inceleyen özgün bir makale olarak dikkat çekmektedir. Bu yazıda, makaleden (kitap-içi bölüm) önemli bölümler özetlenecektir.

Pascal Perrineau

Pascal Perrineau’ya göre; kurulduğu 1972 yılından beri “aşırı sağ” olarak nitelendirilen Ulusal Cephe, son dönemde ulaştığı yüksek oy oranlarının da gösterdiği üzere, klasik anlamda bir sağ partiye indirgenemeyecek kadar farklı kesimlerden destek bulmayı başarabilen ilginç ve istisnai bir siyasal harekettir. Nitekim 1974 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 190.000 oy ile başlayan Le Pen ailesi (babası Jean-Marie Le Pen ve sonrasına Marine Le Pen) ve Ulusal Cephe’nin istikrarlı yükselişi ve iktidar arayışı, 2012 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 6,5 milyon oya ulaşmış ve şimdilerde çok daha yüksek oy oranlarına ulaşma beklentisi içerisindedir. Bunun en önemli sebebi; Perrineau’ya göre, geçen yıllar ve değişen jenerasyonlar nedeniyle Fransız siyasetinde farklı kimlik mutasyonlarının ortaya çıkmasıdır. Nitekim 2014 yılı Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki oy verme davranışları incelendiğinde; Fransa Genel Çalışma Konfederasyonu’nun (CGT) üyelerinin yüzde 22’sinin Le Pen’in partisine oy verdiği görülmektedir. Bu oran, Fransız Demokratik Emek Konfederasyonu (CFDT) için yüzde 17 ve İşçi Cephesi (FO) için de yüzde 33 gibi yüksek seviyelerde olmuştur. Yani Le Pen’e verilen desteğin önemli bir bölümü işçi-emekçi sınıflardan gelmektedir. Zaten 2012 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de, Le Pen’e oy verenlerin dörtte birinden fazlası ebeveynleri “solcu” olan ailelerden gelmekteydi. Hatta bu seçmenler arasında yüzde 10 civarında bir grup, kendilerini halen daha “solcu” olarak tanımlamaktaydı. Şimdilerde de, Fransa’da yüzde 13 civarında sol seçmen, kendilerini Ulusal Cephe ve Le Pen’in programına yakın hissetmektedir. Hatta 2012 seçimlerinde François Hollande’a oy veren yüzde 10 civarında seçmen, bu seçimde Le Pen’e oy vereceklerini belirtmektedir. Bu da, sol ve Le Pen’in aşırı sağ çizgisi arasında garip bir geçişkenlik olduğunun kanıtı olarak düşünülebilir.

Ancak Perrineau’ya göre, atipik olan bu durumu çalışmak konusunda Fransız sosyal bilimcileri bugüne kadar büyük bir istek içerisinde olmamışlardır. Aslında geçmişte faşist ve komünist hareketlerin benzer noktaları konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Özellikle Philippe Burrin’in imzası olan bu gibi çalışmalarda, ilk olarak her iki hareketin de popülist kitle hareketleri olduğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca her iki hareketin de ütopik ve rasyonel olmayan hedeflerinin bulunması dikkate değer bir ortak nokta olarak öne çıkarılmıştır. Üçüncüsü, her iki hareketin de parlamentarizm ve liberal demokrasiye düşman olmaları da ortak bir değerleri olarak göze çarpmaktadır. Perrineau, bu üç argümana ek olarak, “la passion volontariste” (istençli ihtiras, tutku) olgusunu da sol ve faşist hareketlerin ortak bir noktası olarak belirtmektedir. Şöyle ki, her iki hareketin mensupları da, daha iyi bir dünya yaratmak için tutkuyla hareket etmek ve radikal şeyler yapmaktan korkmamaktadır. 1950’ler ve 1960’lardaysa, Hannah Arendt, Carl Friedrich, Zbigniew Brzezinski ve Raymond Aron gibi düşünürlerin çalışmalarında, sosyalist ve faşist hareketlerin totaliterlik bağlamında ortak noktalarının vurgulanmaya başlandığı gözlemlenmiştir. Fransız filozof Jean-Pierre Faye’ın çalışmalarında da, 1930’larda Weimar Cumhuriyeti’nin çöktüğü ortamda sosyalist ve faşist hareketlerin nasıl ortak bir dil kullanarak liberal demokratik sistem ve değerleri çökerttikleri vurgulanmıştır. Günümüzde ise, Terra Nova’nın bir raporunda da belirtildiği üzere, sol siyasetin tarihsel sınıf siyasetini canlandırması ve sınıfsal koalisyonunu restore etmesi zordur. Günümüzde, sol siyaset, daha çok gençler, iyi eğitimliler, azınlıklar, kadınlar ve Katolik olmayanlara hitap eden ve liberal (özgürlükçü) politik ve sosyokültürel değerlerin korunması işlevini gören bir ideoloji haline gelmiştir.  

İşte böyle bir ortam içerisinde, sol-Lepencilik kavramının ve olgusunun ortaya çıkışı tesadüfi değildir. Perrineau, sol-Lepencilik kavramını üç farklı bağlamda incelemektedir. İlki, sol görüşlü ve işçi sınıfına mensup bir aileden gelip, günümüzde Le Pen hareketine ilgi duyan kesimlerin sahiplendiği sol-Lepencilik olgusudur. İkincisi, sol görüşlü olmaya devam edip, çeşitli siyasi veya ekonomik sebeplerle Marine Le Pen’e oy vermeyi daha doğru bulan sol-Lepencilerdir. Üçüncüsü ise, ilk turda Le Pen seçmeni olup, ikinci turda çeşitli sebeplerle merkez sağ yerine sola oy vermeyi tercih edebilecek olan seçmen kitlesidir. Ebeveynlerinin siyasi konumlarına göre Le Pen seçmenleri incelendiğinde, yüzde 38’inin sağ ve yüzde 27’sinin sol görüşlü ailelerden geldiği görülmektedir. Bunların dışında, yüzde 17 civarında Le Pen seçmeninin ebeveynleri kendilerini ne sağcı, ne de solcu olarak tanımlamaktadır. Yüzde 18’i ise farklı siyasal geleneklerden gelmektedir. Dolayısıyla, Le Pen hareketi içerisinde neredeyse sağ oylara yakın oranda soldan gelen seçmen kitlesi bulunmaktadır. Güncel anketlere bakıldığında ise, Le Pen seçmenlerinin yüzde 64’ünün kendilerini “sağcı” olarak tanımladığı ve kendilerini “solcu” olarak değerlendirenlerin yüzde 10 civarında kaldığı görülmektedir. Le Pen’in, kendilerini merkezde tanımlayan yüzde 24 civarında bir diğer seçmen kitlesi de mevcuttur. Dolayısıyla, aşırı sağ olarak tanımlanan Marine Le Pen, aslında merkez ve merkez sağ tabana fazlasıyla oturmuş, hatta sol kesimde bile sempatizan yaratmayı başarmıştır. Le Pen seçmenlerinin 2012 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turundaki oy verme davranışı incelendiğinde ise, yüzde 57’sinin merkez sağ aday Nicolas Sarkozy’e yöneldiği, yüzde 17’sinin merkez solcu aday François Hollande’a oy verdiği ve yüzde 26’sının seçime katılmadığı görülmektedir. Marine Le Pen’e oy veren seçmen kitlesi üzerinde yapılan çalışmalar incelendiğinde, Le Pen’in yüzde 54 oranıyla erkeklerden daha fazla destek aldığı ve yaş grupları açısından da en büyük desteği 35-49 yaş grubundan (yüzde 31) aldığı görülmektedir. Bu yaş grubunun aktif çalışan kesimler olduğu düşünülürse, Le Pen’in Fransız orta ve orta alt sınıfında çok popüler olduğu tespitini yapmak mümkündür. Le Pen’e desteğin en düşük olduğu grup ise (yüzde 11), Fransa’da sol kültürün çok baskın olduğu 18-24 yaş grubudur. Ayrıca Le Pen seçmenlerinin eğitim düzeyi de ortalamadır. Le Pen, bacalaureat ve üzerinde derecesi olan gruplardan yalnızca 26 desteğe sahipken, bunun altı nüfustan yüzde 74 desteği vardır. Dolayısıyla, Le Pen’in, daha az eğitimli çalışan orta yaş grubundan çok oy aldığı söylenebilir. Mesleki açıdan bir tasnif yapıldığınsa ise, Marine Le Pen’in en çok işçilerden ve maaşlı çalışanlardan (yüzde 57) oy aldığı, seçmenlerinin yüzde 29’unun ise serbest meslek sahipleri olduğu görülmektedir. Le Pen seçmenleri arasında yüzde 14 civarında da işsiz veya çalışmayan kesim mevcuttur. Dini açıdan bir değerlendirme yapıldığında, Le Pen’in şaşılacak bir şekilde en çok dini pratiği olmayan Katoliklerden (yüzde 37) ve aynı oranda (yüzde 37) dinsizlerden oy aldığı görülmektedir. Le Pen’in dindar Katolik desteği yüzde 21, farklı dinlere mensup seçmen kitlesi ise yüzde 4 civarındadır. Le Pen’in seçmenleri yerleşim yerleri açısından incelendiğindeyse, en çok kırsal bölgeler (yüzde 32) ve büyük yerleşimlerden (100.000 nüfus ve üzeri) (yüzde 33) oy aldığı görülmektedir. Dolayısıyla, Le Pen’in hem kırsal, hem de şehirlerden oy alabildiği söylenebilir.

Pascal Perrineau’nun çalışmasının da gösterdiği üzere, Marine Le Pen ve partisinin son yıllarda gerçekleştirdiği siyasal çıkış, Fransa’daki geleneksel merkez sağ ve merkez sol siyasetin krizde olduğunu ispatlamaktadır. Bunun temel sebepleri, sağ siyasetin yolsuzluk, sol siyasetin de pasiflik ile özdeşleşmiş olmasıdır. Böyle bir ortamda, Marine Le Pen’e karşı en iyi ilaç, merkezde Emmanuel Macron’un oluşturmaya çalıştığı yeni siyaset tarzıdır. Ancak Macron’un parti desteğinin olmaması büyük bir dezavantajdır. Son olarak, Perrineau’nun 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Marine Le Pen’in kazanmasının imkânsız olmadığını iddia ettiğini söylemekte de fayda var.[5]

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Kavram hakkında bilgiler için; https://fr.wikipedia.org/wiki/Gaucho-lep%C3%A9nisme.

21 Mart 2017 Salı

2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Öncesinde Favori Adayların Televizyon Tartışması


2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde adayların yarışı gün geçtikçe kızışıyor… Nitekim geçtiğimiz gün TF1 televizyonunda bir canlı yayın tartışması için bir araya gelen 5 favori aday (Jean-Luc Mélenchon, Benoit Hamon, Emmanuel Macron, François Fillon, Marine Le Pen), görüşlerini, siyasal programlarını ve diğer adaylara yönelik eleştirilerini izleyicilerle ve Fransız halkıyla paylaşma fırsatı buldular. Bu yazıda, programda adayların en önemli konu başlıkları hakkında söylediklerinin genel özeti verilecektir.

Program kaydı

Neden Cumhurbaşkanı Olmak İstiyorlar?
Programda “Neden Cumhurbaşkanı olmak istiyorsunuz?” sorusuna yanıt verilen ilk turda sözü alan ilk aday olan merkez sağ Cumhuriyetçiler Partisi’nin (LR) adayı François Fillon, kendisinin ulusal toparlanma için aday olduğunu belirtmiş ve Fransız halkının hayatından bürokratik engelleri çıkarmak istediğini söylemiştir. Fillon, ayrıca Fransa’yı en geç 10 yıl içerisinde Avrupa’nın en büyük gücü haline getirecek bir yola sokacağını iddia etmiş ve Fransız halkını iç ve dış tehditlerden koruyacağını söylemiştir. Dış tehditler olarak Çin’in ekonomik hâkimiyetini ve İslamcı totaliter düşüncenin birçok coğrafyada yayılmasını örnek olarak veren Fillon, Fransa’nın iç güvenlik konusunda son dönemde yaşadığı sıkıntılara (terör olayları) da dikkat çekmiştir. Bu sorunlarla mücadele etmek için bir projesi olduğunu açıklayan Fillon, bunu Fransız halkı ve sivil toplumla birlikte gerçekleştireceğinin altını çizmiştir.

İlk turda ikinci söz alan kişi ise Fransız Komünist Partisi’nin adayı Jean-Luc Mélenchon olmuştur. Seçilirse 5. Cumhuriyet’in son Cumhurbaşkanı olacağını belirterek söze başlayan Mélenchon, Cumhurbaşkanı olursa Başkanlık monarşisine son vereceğini ve yeni bir anayasa hazırlatmak için çalışmalara başlayacağını söylemiştir. Ekolojist bir Cumhurbaşkanı olacağını ve nükleer enerjiye son vererek tamamen yenilenebilir enerjiye dayalı yeni bir enerji politikası oluşturacağını da söyleyen Mélenchon, Fransa gibi zengin bir ülkede birçok sıkıntı çeken yoksul kesimleri destekleyecek sosyal bir Başkan olacağını da sözlerine eklemektedir. Fransa’da servet paylaşımının çok bozuk olduğuna dikkat çeken Mélenchon, ayrıca Fransa’yı Avrupa ve dünyada barış isteyen bir ülke olarak öne çıkarmayı da vaat etmiştir. Bunun için Fransa’yı NATO’dan çıkarmayı öneren Mélenchon, hazırladığı program doğrultusunda tüm bunları yapabileceğini iddia etmektedir.

İlk turda üçüncü söz alan kişi PS’den (Fransız Sosyalist Partisi) ayrılarak liberal (merkez) çizgide yeni bir siyasi hareket (En Marche!) başlatan Ekonomi eski Bakanı Emmanuel Macron olmuştur. Macron, diğer adayların aksine siyasal bir kariyerden gelmediğini ve uzun süre bankerlik yaptıktan sonra ülkesine hizmet etmek amacıyla siyasete girdiğini belirtmektedir. Macron, siyasete girdikten sonra ülkesindeki sorunları tespit ettiğini ve bu nedenle hükümetten ayrılarak yeni bir hareket başlattığını ve Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu söylemektedir. Fransa’nın cihatçı totaliter İslam karşısında son dönemde büyük bir tehlike altında olduğunu belirten Macron, Fransa’daki yerleşik siyasal partiler ve adayların bu sorunları yaratan kişiler olduğunu iddia etmekte ve bu nedenle yeni bir aday olarak kendisine oy istemektedir. Yeni yüzler ve projelerle Fransız siyasetine değişim vaat eden Macron, siyasi projesinin adil, tesirli ve herkese umut veren bir yapıda olduğunu iddia etmektedir.

İlk turda dördüncü söz alan kişi ise Ulusal Cephe (FN) lideri Marine Le Pen olmuştur. Kendisinin Fransa Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olmak istediğini söyleyen Le Pen, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Başkan Yardımcısı ve Avrupa Birliği’nin sıradan bir ülkesinin vatandaşı olmak istediğini de sözlerine eklemektedir. Cumhurbaşkanı seçilirse, Fransız anayasasının 5. maddesi uyarınca Fransa’nın ulusal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumayı kendisine ilke edineceğini söyleyen Le Pen, bu sayede Fransızların kendileri adına karar alabilecek hale geleceklerini iddia etmektedir. Fransa’nın kendi kimliğini, değerlerini ve geleneklerini koruma ve üreticilerini kollama hakkına sahip olmasını gerektiğini de belirten Le Pen, bu doğrultuda hiçbir ulusüstü yapıya (AB’yi kastediyor) bağımlı olmamaları gerektiğini savunmaktadır. Fransız halkının da, buna benzer şekilde, büyük sermaye gruplarının ya da başka ülkelerin ve siyasi birliklerin değil, sadece kendi çıkarlarını savunmaya hakları olduğunu belirten Marine Le Pen, İslamcı radikallerin Fransa için büyük bir tehdit haline geldiğini de sözlerine eklemekte ve bu gruplarla mücadele için sert tedbirler önermektedir.

İlk turda son konuşan kişi ise PS adayı Benoit Hamon olmuştur. Hamon, asıl meselenin kendisinin nasıl bir Cumhurbaşkanı olmak istediği değil, Fransız halkının nasıl bir toplum olmak istediğiyle alakalı olduğunu belirterek sözlerine başlamaktadır. Bu doğrultuda, seçim sonucunda Fransız halkının demokrasi ile otoriterlik ve barışçıl dayanışma ile milliyetçi rekabet gibi değerler arasında bir seçim yapacağını belirten Hamon, seçmenlere kendisinin namuslu ve dürüst bir Cumhurbaşkanı olacağını vaat etmekte ve işsizlik ve ekonomik eşitsizlerle mücadele sözü vermektedir. Fransız halkı için sayfayı çevirip yeni projeler ortaya koyacağını belirten Hamon, arzu edilir bir gelecek yaratacağı sözünü vermekte ve sözlerini böyle tamamlamaktadır.

Fransa İçin Nasıl Güvenlik Önlemleri Planlıyorsunuz?
İkinci turdaki “eğitim politikası” tartışmasının ardından üçüncü turda “Fransa için nasıl güvenlik önlemleri planlıyorsunuz?” sorusuna yanıt veren adaylar arasında sözü alan ilk kişi Marine Le Pen olmuş ve Le Pen, Fransız polisinin bugün terör tehditleri karşısında çaresiz kaldığına dikkat çekerek, polisin ve jandarmanın hem silah anlamında, hem de psikolojik olarak güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Le Pen, Fransa’da bazı Bakanların polisler aleyhine açıklamalar yaptığına da dikkat çekmiş ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın bu konuda yetersiz kaldığını belirtmiştir. Suçla mücadele için ceza yasalarını ağırlaştırmayı, yeni hapishaneler yapılmasını ve yeni polis alımlarını öneren Le Pen, aşırı sağcı bir politikacı olarak bu noktada daha sert tedbirler önermesiyle dikkat çekmektedir.

İkinci sırada sözü alan François Fillon, Fransa’nın tüm komşularından daha fazla sayıda (yaklaşık 6 milyon) memur istihdam ettiğini belirtmekte ve ülkenin hâlihazırda borçlu durumda olduğuna vurgu yapmaktadır. Fillon, Le Pen’in önerilerinin bu nedenle gerçekleştirilebilir olmadığını söylemekte ve Fransa’da son günlerde artan şiddet olaylarından bazı örnekler vermektedir. Bununla mücadele için öncelikle polis güçlerine yönelik toplumdaki saygıyı arttırmak gerektiğini söyleyen Fillon, ayrıca Le Pen’e benzer ama daha mutedil düzeyde ceza yasalarını ağırlaştırmayı ve hapishane kapasitelerinin arttırılmasını önermektedir.  

Üçüncü sırada sözü alan Benoit Hamon, polislerin stres ve benzeri sorunlar nedeniyle zor koşullar altında çalıştıklarına dikkat çekmekte ve polisle halk arasında bazı bölgelerde yaşanan sorunları örnek göstererek, her iki tarafın da birbirine saygı gösteren bir seviyeye getirilmesini savunmaktadır.

Bu turda dördüncü konuşan kişi olan Jean-Luc Mélenchon, sosyalist dünya görüşüne uygun olarak, polislerin korunması kadar, polisten korkar hale gelen vatandaşların bir bölümünün de korunması gerektiğine vurgu yapmakta ve bu konudaki kutuplaşmanın sona erdirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Polislerin günlük hayatı zorlaştıran kontrol tedbirlerinin de azaltılması gerektiğini belirten Mélenchon, bu konuda Cumhuriyetçi bir bakış açısına sahip olmaları gerektiğini söylemektedir.

Bu turun son konuşmacısı olan Emmanuel Macron, Fransa’da güvenlik sorunları ve şiddet olgusunun gerçekten var olduğunu belirtmekte ve bu sorunlarla mücadele için sıfır tolerans politikası uygulayacağını söyleyerek sözlerine devam etmektedir. Ayrıca suçla ve terörle mücadele konusunda yeni polis alımları öneren Macron, bu konuda hukuk devletinin sınırları içerisinde bir mücadele programı önermektedir.

Göç Konusunda Ne Yapacaksınız?
Sonraki turda gündeme getirilen “Göç konusunda ne yapacaksınız?” sorusuna ilk yanıt veren Cumhurbaşkanı adayı olan Emmanuel Macron, bu konuda gerçekçi (realist) ama sorumluluk sahibi davranmalarını gerektiğini belirterek sözlerine başlamaktadır. Fransa ve Avrupa açısından asıl sorunun göç değil, yasadışı (illegal) göç olduğunu belirten Macron, iltica konusunda uzun sürelere yayılan bekletme sürelerinin insanlık dışı bir uygulama olduğunu belirtmekte ve bu konuda AB’nin daha koordineli hareket etmesi gerektiğine işaret etmektedir.

François Fillon, göç konusunda kota uygulaması önermekte ve Fransa’nın mevcut ekonomik koşullar içerisinde göç konusunda olabildiğince sıkı durması gerektiğini belirtmektedir. Kotanın demokratik bir yöntem olduğunu ve bu sayede Fransız Parlamentosu’nun her sene kaç kişiye iltica hakkı tanınabileceğine dair karar alabileceğini belirten Fillon, bunun devlete bu konuda güç kazandıracağını söylemektedir.

Benoit Hamon, bu konunun Fransa’da yıllardır konuşulduğunu ve siyasete malzeme yapıldığını hatırlatmakta, ancak şimdilerde, bu meselenin Irak ve Suriye’deki çatışma ortamlarından kaynaklanan yoğun göç nedeniyle daha önemli hale geldiğini vurgulamaktadır. Fransa’nın bu konuda Almanya kadar konuksever bir ülke olmadığını rakamlarla vurgulayan Hamon, bu konunun insani ve demokratik değerler bağlamında tartışılması gerektiğini söylemektedir.

Sosyalist aday Jean-Luc Mélenchon, yasadışı göçün bir tercih değil, bir zorunluluk olduğuna dikkat çekmekte ve bu konunun böyle tartışılması gerektiğini söylemektedir. Bu konuda Fransızların empati yapmasını ve aynı durumda kendilerinin olması durumunda onlara nasıl davranılmasını istediklerini düşünmelerini isteyen Mélenchon, ilerleyen yıllarda “iklim değişikliği” ve savaşlar nedeniyle yeni göç dalgalarının da yaşanabileceğini vurgulamakta ve bu nedenle göç bölgelerindeki savaşların durdurulmasını önermektedir.

Bu konudaki son konuşmacı olan Marine Le Pen ise, yasal veya yasadışı her türlü göçü tamamen durdurmak istediğini belirterek söze başlamakta ve Fransa’ya her yıl 200.000 civarında göçmenin giriş yaptığına dikkat çekerek, öncelikle ülkenin sınırlarının korunmasının gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Fransa’nın 7 milyon işsiz, 9 milyon fakir vatandaşı olduğunu hatırlatan Le Pen, Fransa’nın enerjisini kendi vatandaşları için harcaması gerektiğini vurgulamaktadır.

Laiklik Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?
Emmanuel Macron, laiklik konusunda anayasanın işaret ettiği çizgide olduğunu belirtmekte ve laikliğin insanların inanç veya inançsızlık haklarını garanti altına aldığını söylemektedir. Laikliğin aynı zamanda her dine eşit mesafede durmak olduğunu söyleyen Macron, buna karşın, her dinin mensubunun Cumhuriyet’in yasalarına saygı duymak zorunda olduğunu da sözlerine eklemektedir. Bu konuyu kamu düzeni bağlamında değerlendirdiğini belirten Macron, ilerleyen dakikalarda kendisini eleştiren Marine Le Pen’e de bu konuda sert bir cevap vermekte ve Fransız Müslümanlarının Le Pen tarzı politikalarla devletle karşı karşıya getirildiğini söylemektedir.

Jean-Luc Mélenchon, laikliğin Kilise ve devletin ayrılması anlamına geldiğini ve inanç hürriyetinin de bu kapsamda olduğunu söylemektedir. Fransız halkının yüzde 60’ının herhangi bir dini inancı pratik etmediğini hatırlatan Mélenchon, Fransa’daki laiklik geleneğinin gücüne dikkat çekmektedir.

Benoit Hamon, bu konuda 1905 tarihli yasaya gönülden bağlı olduğunu ve bu yasanın Fransa’daki laikliğin sınırlarını çizdiğini belirtmektedir. Hamon, kendisi de bu doğrultuda politikalar önereceğini söylemektedir.

Marine Le Pen, Fransa’da 100 yılı aşkın bir süredir laiklik konusunda ciddi bir muhalefetin gelişmediğini belirtmekte, buna karşın son yıllarda Fransa’da artan İslamcı hareketlere dikkat çekerek, laikliğin tehdit altında olduğunu iddia etmektedir. Laikliği korumak için cemaatçi düşüncelerle mücadele edilmesi gerektiğini savunan Le Pen, diğer adayların bu konudaki tehditleri görmezden geldiğini, oysa birkaç yıl öncesine kadar Fransa’da burkini ile denize girilmesi gibi bir konunun olmadığını söylemektedir. Ayrıca, Le Pen, başörtüsü veya türbanın kadının toplumsal olarak ikincil konumunu kabul etmesi olduğunu da iddia etmektedir.

François Fillon ise, laiklik konusundaki asıl tartışmanın Müslümanları Fransız siyasal sistemine entegre etmek olduğunu vurgulamakta ve bunun için Müslümanların damgalanmaması gerektiğini belirtmektedir. Bu konuda Fransız Müslümanlarına da sorumluluk düştüğünü belirten Fillon, bu nedenle camilerin ve Müslüman grupların dışarıdan finansmanının önlenmesi ve imamların denetim altına alınması gibi uygulamalar önermektedir.

Nasıl Bir Ekonomi Politikası Uygulayacaksınız?
İlerleyen turlarda, en önemli konulardan olan ekonomi politikasına geçilmiştir. Bu konuda ilk sözü alan François Fillon, Fransa’da 25 senedir işsizlik konusunda olumsuz bir gidişatın olduğunu vurgulamakta ve bu konunun Avrupa’ya özgü bir sorun olmadığını, çünkü birçok Avrupa ülkesinin işsizlik sorunu yaşamadığını belirtmektedir. Çalışma saatleri ve ücretleri konusunda şirketlere daha büyük özerklik ve pazarlık hakkı tanımak istediğini belirten Fillon, 35 saatlik çalışma süresini de savunmakta ve Fransa’daki çalışma saatlerinin gelişmiş ülkelerden daha az olduğunu iddia etmektedir.

İkinci sırada söz alan Emmanuel Macron, iddialı olduğu bu alanda vergileri aşağı çekmekten söz etmekte ve iş yasası ve düzenlemeler konusunda işyerlerine daha büyük özerklik ve özgürlük vaat etmektedir. Bu yönüyle, Macron ve Fillon, iş dünyasına yakın adaylar olarak öne çıkmaktadırlar.

Üçüncü konuşmacı olan Benoit Hamon, kendisinin iş dünyasından çok emek dünyasının temsilcisi olduğunu vurgulamakta ve herkese temel gelir uygulamasını önermektedir.

Dördüncü sırada söz alan sosyalist aday Jean-Luc Mélenchon, ekonomide yatırımları arttırmayı ve işsizliği azaltmayı önermekte ve 35 saatlik çalışma saatlerini de düşürmeyi vaat etmektedir.

Son konuşmacı olan Marine Le Pen ise, ekonomide korumacılık ve bir nevi “ekonomik yurtseverlik” önermekte ve ultra-liberalizm döneminin sonuna gelindiğini ve bu politikaların geçen yıllar içerisinde Fransa’nın tarım sektörü ve diğer endüstrilerini mahvettiğini iddia etmektedir. Macron ve Fillon’un liberal programlarını eleştiren Le Pen, devletin Fransız şirketlerini koruması ve yabancı şirketleri arka planda tutmasını önermektedir. Le Pen, bu doğrultuda avro bölgesinden ve hatta AB’den çıkışı da önermektedir.

Dış Politika
En önemli konulardan olan dış politika konusunda ilk sözü alan Benoit Hamon, Fransız Ordusu’nun uluslararası hukuka uygun şekilde Afrika ülkelerine müdahale etmeye devam edebileceğini belirtmekte ve AB’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki tek üye ülkesi olarak bu konuda büyük sorumlulukları olduğunu söylemektedir. ABD’nin Donald Trump’la birlikte Avrupa’nın korunması konusunda daha az para ve çaba harcayacak olmasının daha güçlü bir Avrupa güvenlik sistemi yaratmak ihtiyacı anlamına geleceğini belirten Hamon, Fransa’nın askeri alanda en güçlü ve kapsamlı Avrupa gücü olduğunu iddia etmektedir.

Marine Le Pen, askeri alanda Fransa’nın NATO’dan çıkarak tamamen bağımsız bir ülke olması gerektiğini belirtmekte ve Fransız askerlerinin Irak Savaşı gibi kendileriyle alakalı olmayan savaşlarda kullanılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Askeri alanda AB ile alakalı politikaları eleştiren Le Pen, güvenliğin en önemli özgürlük meselesi olduğunun da altını çizmektedir. Ayrıca Le Pen, AB üyeliğini referanduma götürme sözü de vermektedir.

Jean-Luc Mélenchon, Le Pen’e benzer şekilde NATO’dan çıkılmasını önermekte ve kendisinin “barış” Cumhurbaşkanı olacağını söylemektedir. Atlantik’ten Ural’lara kadar sınırların büyük bir uluslararası konferansta tartışılması ve meselelere barışçıl çözüm yolları bulunması gerektiğini belirten Mélenchon, Fransa’nın Atlantikçi güvenlik ekseninden çıkıp, kendisinin başını çekeceği bağımsız ve -Batıcı değil- evrensel bir güvenlik sistemi kurması gerektiğini iddia etmektedir.  

François Fillon, Rusya ve lideri Vladimir Putin’e yakın bir duruş sergilemekte ve François Hollande döneminde Suriye’de IŞİD’in gelişmesi ve IŞİD’le mücadele konusunda iplerin Rusya ve İran’a kaptırılmasını bir başarısızlık olarak yorumlamaktadır. Fransa ve Batılı ülkelerin Suriye iç savaşı süresince hatalı bir şekilde “ılımlı” olarak gördükleri radikal İslamcı teröristlere destek verir duruma geldiklerini belirten Fillon, yeni dönemde “İslamcı terörizm” adını verdiği tehlikeyle mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu konudaki son konuşmacı Emmanuel Macron ise, kendisinin Avrupa ittifakına bağlı ve sorumlu bir aday olduğuna dikkat çekmekte ve Fransız halkının bağımsızlığını ve güvenliğini sağlayacağını iddia etmektedir. ABD ile Fransa’nın müttefikliğine ve bu ittifakın başarısına dikkat çeken Macron, Le Pen ve Fillon’ın aksine Vladimir Putin’in yönettiği Rusya ile yakınlaşmak istemediğini vurgulamaktadır. Bu anlamda, Macron, daha Atlantikçi ve AB’ci bir aday olarak öne çıkmaktadır.

Sonuç
Tartışma hakkında genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, anketlerde de görüldüğü üzere, Macron, Fillon ve Le Pen’in bu seçimde favori adaylar olarak öne çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Fillon, anketlerde epey geride kalmasına karşın, bu tartışmada özgüveni ve konulara hâkimiyeti ile dikkat çekmiş ve bayağı başarılı bulunmuştur. Le Pen, popülizmi bir sanat haline getirmesi ve milliyetçi vurguları ile yine oldukça iyi puan toplamıştır. Günümüzdeki siyasi dengeler açısından en makbul aday olarak görülen Macron ise, keskin iddia ve yargılardan kaçınmış ve sorumlu ve güven veren bir aday olarak gözükmeye çalışmıştır. Ancak Macron’un henüz tecrübeli rakipleri Fillon ve Le Pen kadar rahat olmaması dikkat çekmiştir. Bu nedenle, bu seçimde bu üç aday arasında herşeyin yaşanması halen mümkün gözükmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

20 Mart 2017 Pazartesi

Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan ‘Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek’


Prof. Dr. İlber Ortaylı (1947-)[1], Türk Tarih Kurumu (TTK) şeref üyeleri arasına girmiş önemli ve şöhretli bir Tarih Profesörüdür. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Tarih bölümünü bitiren Ortaylı, Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik bölümündeki eğitiminin ardından, yüksek lisans çalışmasını Chicago Üniversitesi’nde Prof. Dr. Halil İnalcık ile yapmıştır. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler” adlı tezi ile 1974 yılında Doktor, “Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu” adlı çalışmasıyla 1979’da Doçent olan Ortaylı, 1982 yılında devletin akademik politikalarına tepki olarak görevinden istifa etmiştir. Bu dönemde Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yapan ve buralarda seminerler ve konferanslar veren Ortaylı, 1989’da Türkiye’ye dönerek Profesör olmuştur. Ankara Üniversitesi, Chicago Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi gibi üst düzey yüksek öğrenim kurumlarında ders veren ve bir dönem Topkapı Sarayı Müzesi müdürü olarak görev yapan Ortaylı, son yıllarda katıldığı televizyon programları ve popüler tarih kitaplarıyla bir akademisyen için istisnai derecede popüler bir kimse haline gelmiştir. En çok okunan günlük yayınlardan Hürriyet gazetesinde köşeyazıları[2] yayınlanan Ortaylı, ayrıca en çok satan Tarih kitaplarının yazarı olarak da dikkat çekmektedir.[3] Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”[4] adlı kitabı ise, Timaş Yayınları tarafından ilk kez 2006 yılında piyasaya sürülmüş ve halktan büyük ilgi görerek bugüne kadar yaklaşık 50 baskı yapmış popüler bir eserdir. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”; bilgisinden ve fil hafızası olarak da adlandırılan müthiş hafızasından şüphe edilmeyen Prof. İlber Ortaylı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Osmanlı devlet idaresinin çok iyi bilinmeyen ya da yanlış bilinen bazı noktalarına değindiği ve dipnotlu akademik bir çalışmadan ziyade sohbet eder gibi herkesin anlayabileceği bir şekilde yazılmış bir eserdir. Bu yazıda, kitapta yer alan bazı önemli noktaları size aktarmaya çalışacağım.

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

Kitabın başlarında, Ortaylı, son yıllarda Türk ve Yunan takımları arasındaki spor karşılaşmaları nedeniyle gündeme gelen “Konstantinopolis” kelimesine ve bu konudaki kompleksimize değiniyor ve bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ortaylı’ya göre; bu konuda Türk milleti gereksiz bir alerji göstermektedir, zira Osmanlı kayıtlarında, İstanbul, yüzyıllar boyunca Konstantiniyye ya da “be makam-ı Konstantiniyye el Mahmiye” yani “Konstantiniyye; korunmuş makam” şeklinde geçmiştir. Osmanlı döneminde, devlet, Büyük Konstantin’in adını taşımaktan dolayı asla yüksünmüş değildir. Ancak Yunanlıların 20. yüzyılda kendi kralları Konstantin ile Büyük Konstantin arasında bir ilişki kurmaya çalışmaları ve “Megali İdea” düşüncesiyle bu muhteşem şehre göz dikmeleri üzerine, bu konuda Türklerde bir hassasiyet oluşmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre, günümüzde böyle bir komplekse gerek yoktur ve İstanbul yerine peki hala Konstantinopolis ya da Konstantiniyye kelimeleri kullanılabilir. Osmanlı Devleti’nin bu muhteşem baş şehri, tarihsel süreçte Stinpoli, İslambol, Der-Saadet, Asitane gibi değişik isimlerle anılmış olabilir; ancak sonuçta, her halükarda son Roma İmparatorluğu olan Osmanlı’nın başkentidir ve büyük bir mirasın sahipçisidir.

Kitabın ikinci bölümü Mimar Sinan üzerinedir. Ortaylı’ya göre, devşirme olduğu bilinen ve Hassa Mimarları Ocağı’ndan yetişmiş olan Mimar Sinan, büyük yeteneğinin yanı sıra, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu ve Osmanlı coğrafyasının verimli kültürel atmosferinde yetişmesi sayesinde bugün dünyada ismi hala anılan çok büyük mimar olmayı başarmıştır. Mimar Sinan, aslında bağımsız bir dehadan öte, bir ekolün ve bir medeniyetin temsilcisi ve çok başarılı bir ustasıdır. Yeniçeri Ocağı’na bağlı olan Hassa Mimarları Ocağı’nda tam bir Osmanlı kültürüyle yetişen Sinan ve ölümsüz eserleri, bir anlamda Osmanlı medeniyetinin ulaştığı noktanın kusursuz bir şekilde estetize edilmiş halidir.

Kitabın bir sonraki bölümü Osmanlı’daki devşirme sistemi üzerinedir. Devşirme, kısa bir tarifle, devletin Kapıkulu Ocakları olan Sipahilerle, Yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmış bir sistemdir. Devşirme işleminde en çok Hıristiyan köyleri tercih edilmiştir. Ancak Müslüman devşirmelerin sayısı da az değildir. Osmanlı’nın Musevi kompartımanından devşirme aldığı ise görülmemiştir. Bunun anti-Semitizmle ya da Yahudilerin ayrıcalıklı olmasıyla bir alakası yoktur. Osmanlı Yahudileri, çok büyük ölçüde medenileşmiş bir şehir toplumudur ve devşirme işleminde kilit nokta henüz gözü açılmamış köy çocuklarının tercih edilmesidir. Bu nedenle, köylerde yaşayan Hıristiyan ve Müslüman çocukları devşirme sistemi için tercih edilmiştir. Devşirme işlemi birkaç yılda (2-3 yılda) bir yapılır ve devşirme çocuk sayısı beş-altı bini geçmezdi. Yalnızca Balkanlar’dan değil, Orta Anadolu’dan ve Kafkasya’dan da devşirme çocuklar alınmıştır. Tek çocuklu ailelerin ve tek erkek çocuğu olan ailelerin çocukları ise devşirme olarak alınmaz. Dahası, devşirme işlemi öncesi mutlaka köy cemaatinin izni alınırdı. Yani İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” romanındaki gibi 3-5 yaşındaki Hıristiyan çocukları sepete alınıp götürülmezdi. Sağlıklı ve fizyonomisi düzgün parlak gençler (9-15 yaş arası olur genelde), ailelerin rızası alınarak kendi istekleri doğrultusunda devşirmeye alınırdı. Devşirme işlemi yapılırken, çocuğun hangi etnik kökenden olduğuna da bakılmazdı. İlginç bir şekilde aileler de devşirme sistemine sıcak bakmaktaydı. Zira bu yolla çocukları iyi bir eğitim alacak, iyi imkânlarda yaşama şansı olacak ve kendilerine de yardımcı olacaktı. Çok zeki ve güzel olan devşirme çocuklar ise Enderun mektebine alınırlardı. Ancak Enderun’la alakalı olarak çıkarılan “oğlanlar” sözü, Ortaylı’ya göre gerçek değildir. Birçok Avrupalı gözlemcinin de ifade ettiği gibi bu çocukların seçiminde gösterilen özen nedeniyle, dünya tarihinde hiçbir devletin protokolü Osmanlı kadar göz alıcı olmamıştır. Kısaca, devşirme bir hayat tarzı ve imparatorluk sistemidir. Devşirilen çocuklara Türkçe ve İslam dini öğretilir. Din eğitimi, İlber Ortaylı’ya göre rafine bir medrese eğitimi değildir; daha çok bir köylü dindarlığı düzeyindedir. Devşirmelik, 17. yüzyıldan itibaren azalmış ve daha sonra yavaş yavaş tamamen ortadan kalkmıştır.

Osmanlı’daki aile kurumu da Ortaylı’nın bu kitapta yer verdiği konular arasındadır. Osmanlı’nın heterojen toplumsal yapısında doğal olarak çok farklı yapılanmalar var olmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre, aile kurumu her şeye rağmen bu toplumda bir yeknesaklık arz etmiştir. Müslüman-Hıristiyan-Yahudi, Türk-Kürt-Arap-Rum-Ermeni fark etmeden, Osmanlı’da aile daima toplumun temel taşı olmuştur. Bunun iki önemli sebebi vardır. Birincisi, devlet nezdinde, aile, esas üretim dolayısıyla vergilendirme birimidir. Dolayısıyla, devletin tebaa ile temasa geçtiği idari ünite ailedir. İkincisi, toplum nezdinde de aile toplumun temel taşıdır. Her ne kadar Osmanlı toplumunda kadın daima ikincil durumda olsa da, toplumsal yaşamda aile daima temel ünite ve asıl mektep olmuştur. Bireyler ailede yetişir, toplumsal normları, ananeleri ve devlet kaidelerini ailede öğrenirler. Osmanlı ailesi, sosyolojik değerlendirmelerde “cemaat tipi aile” olarak tanımlanmasına karşın, İlber Ortaylı’nın belirttiği üzere, 19. yüzyıldan itibaren büyük şehirlerde “çekirdek aile” daha ön planda ve yaygındır. Osmanlı ailesi, mahalli kültürün ve folklorun yaşadığı bir yerdir. Osmanlı toplumunda hangi dinden olursa olsun, her cemaat, masallarla, perilerle, masallarla büyür ve bunlar büyük ölçüde birbirine benzer. İmparatorluk mirası her ailenin ve her bireyin içine işlemiştir. Zor zamanlarda ilk sığınılacak kapı yine aile evi yani baba ocağıdır. Osmanlı ailesinin değişmesi Tanzimat’la başlar. Kadının yavaş yavaş hayata girmesi, tahsil görmesi ve çalışması nedeniyle ekonomik roller ve dolayısıyla aile yapısı değişmeye başlamıştır. Aile kurumunda başlayan bu modernleşme, İttihat ve Terakki döneminde çıkarılmaya çalışılan aile hukuku ve kadınların cephedeki erkeklerin yerine fabrikalarda çalışmaya başlaması ile devam etmiş, Cumhuriyet döneminde kabul edilen Medeni Kanun ile de kadın yasal olarak erkekle eşit konuma yükseltilmiştir.

İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek” kitabında üstünde durduğu bir diğer konu ise Bab-ı Ali’dir. Aslında daha çok matbuat için kullanılan bu söz, Osmanlı’da doğrudan doğruya hükümeti ifade etmek için kullanılırdı. Bab-ı Ali, 19. asırda talebelerin, yani bir nevi devlet kapısına yönelen insanların yetiştiği muhitti. Divan-ı Hümayun ve Bakanlıklar buradaydı. Normalde sefaretlerin Bab-ı Ali’de olması beklenirken, şaşırtıcı bir şekilde bir tek İran sefareti buradadır. Avrupalı devletler, Büyükelçilikleri için Beyoğlu tarafını tercih etmişlerdir. Bab-ı Ali, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli olaylara sahne olmuştur. Örneğin, Bab-ı Ali Baskını ve Tan Gazetesi Baskını burada yaşanmıştır. Cağaloğlu olarak da bilinen Bab-ı Ali’nin diğer ismi ise Çağalazade Sinan Paşa’dan gelmektedir.

Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden birisi de Fatih Sultan Mehmet üzerine yazılan kısımdır. 30 Mart 1432’de Sultan 2. Murat’ın oğlu olarak dünyaya gelen veliaht olması bile şüpheli genç çocuk, ağabeyinin ölümü ve gelişen olaylar üzerine çok genç yaşta tahta çıkmak zorunda kalmıştır. Yerini babasına terk ederek Saruhan Sancak Beyliğine çekilen Fatih, gerçekten de ileride tahta yeniden çıktığında tarihin akışını etkilemiş çok önemli bir kişidir. Fatih, 21 yaşında o zamanlar dünyanın metropolü sayılan İstanbul’u fethetmiştir. Bu amacına ulaşmak için, Boğazkesen Hisarı’nı yani Rumeli Hisarı’nı dört ay içinde inşa ettirmiştir. İstanbul’un fethi, yalnızca Türkler ve Müslümanlar açısından önemli bir olay değildir. Tarihte yeni bir sayfa açmış ve modern ateşli silah ve askeri tekniklerin kullanıldığı Rönesans tipi bir savaşın doruk noktası olmuş insanlığa mal olmuş bir olaydır. 53 gün süren bu savaş, gerçekten de Orta Çağ’ı kapatmış ve Yeni Çağ’ı başlatmıştır. Bu savaşla daha sonradan Bizans İmparatorluğu olarak anılmaya başlayan Doğu Roma İmparatorluğu silinmiş, yerini Büyük Roma İmparatorluğu’nun son mirasçısı kabul edilebilecek Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmıştır. Daha önce Katoliklerden ve Haçlılardan çok çekmiş Doğu Roma’nın Gennadios gibi ruhani liderleri, fetih sonrası “bu memlekette Frenk’in ekmeğindense Türk’ün sarığını ve kılıcını tercih ederiz” demiştir. Fatih, şehir teslim edilmediği için, fetihten sonra ganimet amacıyla şehrin üç gün yağmalanmasına müsaade etmiştir. Ancak son İmparator Konstantin Paleologos’un anısına dini bir tören düzenlemiş ve kendisine gereken saygıyı göstermiştir. Osmanlı Devleti bu fetih ile bir imparatorluk yani arbiter mundi (dünya hâkimi, dünya hakemi) olmuştur. Osmanlı’nın devlet ve toplum nezdinde imparatorluk şuuruna ulaşması da ancak İstanbul’un fethi ile mümkün olabilmiştir. İlber hocanın üzerinde durduğu bir diğer konu da Fatih Sultan Mehmet’in dini tercihleri üzerinedir. Çeşitli kaynaklarda Fatih’in Hıristiyan ve Hurufi olduğu yönünde iddialar vardır. Fatih’in Papa 2. Pius’un mektubuna iltifat ettiği ve Fazlullah’ın Hurufileri ile yakın ilişkileri olduğu doğrudur; ancak bunların nedeni Fatih’in dini eğilimlerinden çok onun kozmopolit davranışlara meyil eden büyük bir imparator, büyük bir politikacı ve büyük bir kültür adamı olmasından kaynaklanmaktadır. Ortaylı’ya göre, Fatih Sultan Mehmet, tam bir Rönesans senyörüdür. Kendisi Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Rumca ve Latince de bilen çok kültürlü bir insandır. Coğrafya ve tarihle ilgilenmiş, hatta Troya’ya merak sarmıştır. İtalya’yı ve İtalyan kültürünü de çok iyi bilmektedir. Kısaca, Fatih, Batı’ya karşı kompleksi olmayan bir doğuludur. Doğuludur, ancak aynı zamanda Batı’yı bilir ve sever. Bu nedenle, aynı Mustafa Kemal Atatürk gibi Batı’da en çok korkulan ve nefret edilen liderlerden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı kültürel ve bilimsel hayatını da oldukça geliştirmiştir. Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş ve kurumsallaşmıştır. Saray protokolünü de yeniden düzenleyen Fatih, bir Roma imparatoru mirasçısı olarak Rum Patrikhanesi’ne çeşitli imtiyazlar vermiş ve gerçek bir imparatorluk şuuru ile siyaset yapmıştır. Onun evrensellik düşüncesinin temelleri, “gökteki güneş nasıl tekse dünyada da tek devlet, tek din olmalı” sözünden anlaşılabilir.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı Padişahlarına ve çeşitli özelliklerine de kitabında bir bölüm ayırmıştır. Ortaylı’nın da belirttiği üzere, Padişahların her biri zanaat ve fen sahibi kimselerdir. Mesela cihan hâkimi Kanuni Sultan Süleyman, çok becerikli bir kuyumcudur. Üçüncü Murat en büyük ve en uzun divan sahibi olan şairlerdendir. Dördüncü Murat, büyük bir sporcudur. Çok iyi güreşir, ok atar ve şaşırtıcı şekilde sporculuğunun yanı sıra güzel yazı yazan bir hattattır. Dördüncü Mehmet’in ise avcılığı meşhurdur. Üçüncü Ahmet büyük bir hattattır. Üçüncü Selim, bilindiği gibi çok önemli bir bestekârdır. İkinci Mahmut da iyi bir müzisyendir. İkinci Abdülhamit ise ince bir marangozdur. Beşinci Murat da çok iyi bir piyanisttir. Osmanlı Padişahları ve hatta Osmanlı Paşaları, büyük ölçüde çeşitli konularda yetenekleri olan kimselerdir. Ancak devlet idaresi tabii ki bambaşka bir meziyettir.

Kitabın önemli bulduğum bir diğer kısmı Divan-ı Hümayun üzerinedir. Divan-ı Hümayun, Farsça bir tabir olup, ”İmparatorluk kurulu” şeklinde dilimize çevrilebilir. Divan-ı Hümayun, Osmanlı Devleti’nin başlangıcından beri Osmanlı hükümdarlarının başkanlığında toplanan bir kurul olmuştur. Rivayetlere göre, eskiden (devletin kuruluş döneminde) bu toplantılar halkın önünde yapılmaktadır. Ancak devlet büyüdükçe, hükümdarların halkla yüz göz olması sorun yaratmış, bu nedenle Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren kurul halkın içinden çekilmiş ve hükümdarlar toplantıları ayrı bir hücreden takip etmişlerdir. Toplantı dağıldıktan sonra Vezir-i Azam ve ilgili kurul üyeleri Babüssaade’yi geçerek arz odasına girmekte ve Padişah’a konuşulanları iletmektedirler. Telhis adıyla bilinen evrak, başvezirin Padişah’a yazılı olarak verdiği ve Padişah’ın Hatt-ı Hümayun şeklinde bildirdikleri Divan-ı Hümayun’dan çıkmış önemli yazılı emirlerdir. Divan-ı Hümayun, imparatorluğun yönetildiği kurumdur. Burada alınan kararlar hukuken olmasa da fiiliyatta geçerlidir. Divan-ı Hümayun üyeleri sırayla Vezir-i Azam, 1., 2., 3., 4. vezirler, Anadolu ve Rumeli Kazaskeri Efendileri, Yeniçeri Ağası, Kaptan-ı Derya ve Nişancı’dır. Şeyhülislam, Divan’ın üyesi değildir. Divan, Cuma günleri toplanmaktadır. Divan, 18. asırdan itibaren önemi kaybetmeye başlamıştır.

Kitapla ilgili önemli bulduğum son bölüm ise Enderun üzerinedir. Enderun, Farsça anlamıyla “iç kısım” demektir. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde Babüssade’den girince arz odasının sağ ve solunu ve oradaki avluyu içeren kısma “Enderun avlusu” denmektedir. Burada kapıdan girince, sağda kalan kısım Enderun’un ilk odalarıdır. Enderun, sivil saray ağalarının yetiştirildiği ve hizmet gördüğü yerdir. Bir kapısı da Harem’e açılmaktadır. Enderun’a alınan çocuklar, fiziksel ve zekâ olarak özenle seçilmiştir. Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi kurumlardan seçilerek saraya getirilirler. Enderun’da çetin bir hayat yaşanmıştır. Buraya gelen çocuklar, Türk-İslam kültürüyle sıkı bir eğitime tabi tutulur, ilim, sanat ve adab-ı muaşeret kurallarını öğrenirler. Her hareketleri zarif ve imparatorluk ihtişamına uygun nitelikte olmalıdır. Bu nedenle, her hizmetleri bir çetin bir sınavdır. Birçok Osmanlı mareşali Enderun’dan çıkmadır. Enderun, bir anlamda aristokrasinin ırsi olmasa da eğitimle, liyakatle yaratılabileceğini gösteren bir okuldur. Bu nedenle, “imparatorluk okulu” benzetmesi Enderun’a çok yakışacaktır. 19. yüzyılda modern teknik okullarının açılmasıyla Enderun’un önemi azalmıştır.

İlber Ortaylı, kitapta bu konuların yanında Osmanlı mutfağı, Osmanlı seyahatnameleri, İstanbul’da ulema semtleri, Osmanlı Paşaları, Osmanlı kadısı, Sultanahmet, Osmanlı idare sisteminde bağımsız eyaletler ve Asar-ı Atika gibi konulara değinmiştir. Kitabın son bölümünde ise, Ortaylı, son Roma İmparatorluğu olarak nitelendirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına günümüzde yeterince sahip çıkamamamızı eleştirerek tarihi semtlerin ve binaların korunması gerektiğini ve arkeolojik çalışmalara önem verilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bir diğer eleştiri konusu da Osmanlı Devleti ve sistemi hakkında yeterince iyi araştırma yapmamamız ve bilgi sahibi olmamamızdır. Sonuç olarak, Tarih bilimini sevdirmek ve yanlış bilgilerden arındırmak adına Ortaylı’nın sohbet diliyle yazılmış bu tarz kitaplarının faydalı olduğu söylenebilir. Ancak bu tarz kitapların yeterince iyi denetimi yapılmadan basılan ve birçok imla ve maddi hatası olan baskıları da bulunabilmektedir. Bu nedenle, bu tarz kitapları kitapçılardan veya internet sitelerinden almak gerekmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ