12 Aralık 2018 Çarşamba

Sarı Yelekliler Protestoları ve Emmanuel Macron'un Siyasi Geleceği


Giriş
Siyasal kültür literatüründe daha çok devrimci siyasal gelenekle özdeşleşen Fransa, son birkaç haftadır -bunu doğrularcasına- 2018'in Kasım ve Aralık aylarında kitleselleşerek çok büyük protesto gösterileri düzenleyen “Sarı Yelekliler” (Gilets Jaunes) hareketiyle çalkalanıyor. Fransa ve dünyada büyük ses getiren ve kimilerince 1789 Fransız Devrimi’ni sürükleyen “sans-culottes” (baldırı çıplaklar) adlı halk kitlesine, kimilerince 1934 yılında parlamentoya doğru yürürken şiddetle bastırılan Charles Maurras ve onun faşist çizgideki Action Française hareketine, kimilerince 1953 yılında yaptığı vergi protestolarıyla çok etkili olan popülist Fransız siyasetçi Pierre Poujade ve onun takipçileri Poujadistlere, kimilerince meşhur 1968 Mayıs olaylarına, kimilerince 2010-2013 Arap Baharı sürecine, kimilerince 2013 İstanbul Gezi Parkı olaylarına, kimilerince de 2013’te Bretonya (Bretagne) bölgesinde etkili olan “Bonnets Rouges” (Kırmızı Boneliler) eylemlerine[1] benzetilen bu protesto hareketi, daha şimdiden Avrupa ve dünyada benzer hareketlere neden oldu. Öyle ki, Mısır hükümeti, benzer protesto gösterilerinden korkarak “Sarı Yelek”[2] satışına yasak getirirken[3], son günlerde Belçika, Hollanda ve hatta Irak’ta da benzeri gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u göreve seçildiği günden bu yana en çok hırpalayan konu olan ve halk desteğini de son dönemde ciddi şekilde azaltan Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) protestolarını ve bunun Macron’un ve Fransa’nın siyasi geleceğine etkisini analiz etmeye çalışacağım.

Nasıl Başladı?
Sarı Yelekliler hareketinin fitili, internet kaynaklarında yer alan iddialara göre, change.org sitesinde Seine-et-Marne bölgesinde başlatılan ve Kasım ayında 300.000’i bulan bir imza kampanyası ile başladı.[4]  Jacline Mouraud adlı Fransız vatandaşı bir kadının Ekim ayı içerisinde Facebook hesabında yayınladığı ve Macron hükümetinin vergi politikasını eleştiren videonun[5] birkaç hafta içerisinde milyonlarca kişi tarafından izlenmesi ve desteklenmesi ardından, “Sarı Yelek” giyen göstericiler ilk kez Fransa sokaklarında görülmeye ve sivil direniş eylemleriyle polisi ve hükümeti zorlamaya başladılar. Hareketin sözcüsü olarak ortaya çıkan Eric Drouet adlı Melun’da yaşayan bir kamyon şoförünün Kasım ayı içerisinde bir televizyon programında Fransız halkını gösterilere çağırması ise[6], şaşırtıcı bir şekilde ülke genelinde ses getirdi ve gösteriler giderek büyüdü. Öyle ki, Jacline Mouraud ve Eric Drouet gibi halktan insanlar, kısa sürede ülke genelinde tanınan televizyon yıldızları ve önemli siyasi figürler haline geldiler.

Çektikleri videolarla Sarı Yelekliler protestolarının büyümesine neden olan 4 Fransız vatandaşı: Jacline Mouraud, Eric Drouet, Ghislain Couttard ve Fly Rider

Hareketin bu denli etkili olmasında, kuşkusuz, sosyal medya ve internet kullanımı da son derece etkili oldu. Ancak elbette temel motivasyon kaynağı, Macron hükümetine yönelik tepkilerin ve yaşam standartlarındaki düşmenin halkta artık belirli bir öfke birikimine yol açmasıydı. İnternet üzerindeki çeşitli sitelerden haberleşerek, bulundukları şehirlerdeki park ve avmlerde buluşan ve birbirlerinden habersiz ve dağınık olarak protesto gösterileri düzenlemeye başlayan Sarı Yele[7] Dolayısıyla, Sarı Yelekliler, Fransa'da kısa sürede kitleselleşti ve büyük bir protesto dalgası haline gelmeye başladı. Sarı Yelekliler, zamanla daha organize bir şekilde seslerini Paris’te duyurmaya karar verdiler. Paris’te düzenlenen 17 Kasım 2018 tarihindeki büyük gösterilerin ilk etabında (Act I), katılımcıların sol görüşlü gençlerden ziyade, taşra kentleri ve banliyölerden gelen 30’lu yaşlarının sonlarında ve 40’lı yaşlardaki orta sınıfa mensup insanlar olduğu gözlemlendi. 17 Kasım 2018’de Paris’te başlayan protesto gösterileri giderek daha da kalabalık ve popüler hale gelirken, bu noktada polisle çatışmalar, yaralanmalar ve tutuklamalar da başlamış oldu. Zamanla üniversite öğrencileri ve liseliler de okullarında blokaj ve boykot eylemleri düzenleyerek protesto gösterilerine katılmaya başladılar. Dolayısıyla, Sarı Yelekliler, Fransa'da kısa sürede kitleselleşti ve büyük bir protesto dalgası haline gelmeye başladı.

Protesto Gösterileri
17 Kasım 2018 Cumartesi günü ilk büyük eylemini (Act I) Paris’te gerçekleştiren Sarı Yelekliler, bu haftadan itibaren her Cumartesi günü, daha çok taşra kentlerinden gelen memnuniyetsiz Fransızlar ve Paris banliyölerinde yaşayan kent yoksullarının katılımıyla büyük gösteriler düzenlemeye başladılar. 300.000 civarında vatandaşın katıldığı[8], 1 kişinin hayatını kaybettiği, 409 kişinin yaralandığı ve 73 kişinin gözaltına alındığı 17 Kasım gösterilerinden sonra, 24 Kasım’da “Act II” adı verilen, 166.000 civarında vatandaşın katıldığı[9], 84 yaralının olduğu ve 307 gözaltının yapıldığı ikinci büyük gösteri düzenlendi.[10] Sonraki Cumartesi olan 1 Aralık’ta, gösteriler, Paris dışındaki diğer büyükşehirlerde de etkisini göstermeye başladı. 1 Aralık gösterilerinde vandalizm ve şiddet unsurları da daha yoğun olarak gözlemlendi.[11] 136.000 kişinin katılımıyla gerçekleşen “Act III”, 263 yaralı ve 630 gözaltıya neden olurken, 8 Aralık’ta 125.000 eylemcinin katıldığı “Act IV” gösterilerinde yaralı sayısı 118 ve gözaltına alınanların sayısı 1.723 olarak açıklandı.[12] “Act IV” sürecinde büyük olaylardan korkulduğu için Paris’te hayat durdu ve birçok önemli turistik bina ve müze, halka ve turistlere kapatıldı. Olaylar nedeniyle Fransa’da son birkaç haftada binlerce kişi tutuklanır ve yüzlerce kişi yaralanırken, İngiliz The Independent gazetesi olaylar sürecinde ölen kişilerin sayısını 4 olarak belirtiyor.[13] Ayrıca gösteriler sırasında Zafer Takı’nın (Arc de Triomphe) altında bulunan müzenin göstericiler tarafından talan edilmesi sırasında Fransa Cumhuriyeti’nin sembolü olan Marianne heykelinin yüzünün paramparça edilmesi[14], dikkat çekici bir detay ve göstericiler arasındaki Cumhuriyet karşıtı radikal unsurları göstermesi açısından manidar bir olay.

Protestoların 'anti' duruşunu özetleyen bir pankart: Macron=Azil, Hükümet=İstifa, Sistem=İptal

Ne İstiyorlar?
Sarı Yelekliler gösterilerine katılan protestocuların Cumhurbaşkanı Macron’dan beklentilerine baktığımızda; halkın satın alma gücünün artması, işsizlik oranlarının düşürülmesi, vergilerin azaltılması ve Fransa’da yasadışı olarak bulunan ve çalışan göçmenlere izin verilmemesi gibi talepler olduğu ve halkın bu taleplerde son derece katı ve ısrarcı davrandıkları görülmektedir. Bunlar ilk bakışta sol ekonomik talepler gibi gözükse de, göçmen karşıtlığı, siyasal spektrumda daha çok aşırı sağın sahiplendiği bir meseledir. Bunlar dışında, Fransa’da yaşayan Türklerle yaptığım görüşmelerden edindiğim bilgiler doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Macron döneminde emeklilerden alınan vergilerin yükseltilmesi ve şehirlerarası otoyollarda radar hız sınırının 90 kilometreden 80 kilometreye düşürülmesi[15] gibi konular da ilginç bir şekilde Cumhurbaşkanı’na karşı biriken öfkenin ana unsurları içerisinde sayılmaktadır. Daha önemlisi ise, Fransa'da görünürde bir ekonomik kriz yaşanmamasına rağmen, hayat şartlarının giderek zorlaşması ve ek vergiler ve zamlarla birlikte halkın alım gücünün son dönemde hissedilir şekilde düşmesidir. Ayrıca son birkaç yılda Fransa’da siyasete yeni bir renk getiren genç Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, bankerlik geçmişi ve snob (ukala) siyasal üslubu nedeniyle “seçkinci” (elitist) bir figür olarak algılanması ve halk desteğinin azalması da tepkilerde etkili olmuş olabilir.

Sarı Yelekliler protestoları, Paris'te günlük hayatı ve turistik aktiviteleri de sekteye uğrattı

Gösterilerin Ekonomiye Etkisi
Sarı Yelekliler hareketinin giderek büyümesi ve siyasal şiddet eylemlerine yönelmesi nedeniyle, Fransa’daki ekonomik hayat da son haftalarda olumsuz şekilde etkilenmeye başladı. 90.000 polisin görev yapmasına neden olan gösteriler nedeniyle, dünyanın en çok turist çeken şehri olan başkent Paris’te Louvre Müzesi ve Eyfel Kulesi gibi turist akınına uğrayan yerler ziyaretçilere kapatılmak zorunda kalırken[16], Fransa Perakendeciler Federasyonu, 17 Kasım’da başlayan eylemlerin yol açtığı maddi kaybın yaklaşık 1 milyar euro civarında olduğunu açıklamıştır. Maliye Bakanı Bruno Le Maire de, eylemlerin yoğunlaştığı Aralık ayı başında Paris’teki mağazalarının satışlarının yüzde 20-40 oranında azaldığını ve yine Paris’teki restoranların ticari kayıplarının da yüzde 20 ila yüzde 50 arasında değiştiğini söylemiştir.[17] Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo ise, protesto gösterilerinin 3-4 milyon euroluk zarara yol açtığını tahmin ettiğini ifade etmiştir.[18] Bu olumsuz ekonomik durumun da etkisiyle, Sarı Yelekliler protestolarına halkın verdiği desteğin son günlerde yüzde 80'lerden yüzde 66’ya kadar düştüğü iddia ediliyor.[19] Ekonomik kayıpların artması durumunda, halkın protesto gösterilerine verdiği destek ilerleyen günlerde daha da azalabilir.

Fransa Maliye Bakanı Bruno Le Maire

Sarı Yelekliler Gösterilerini Nasıl Yorumlamalıyız?
Sarı Yelekliler gösterileri sırasında dile getirilen talepler siyasaldan çok ekonomik talepler olduğuna göre, bu konuyu öncelikle ekonomik açıdan değerlendirmeliyiz. Bu bağlamda, BBC’nin bir haberinde de belirtildiği şekilde, öncelikle şu söylenmelidir ki; Fransız halkı, günümüz itibariyle Avrupa’nın en pahalı petrolünü tüketmektedir.[20] Öyle ki, dünya genelinde petrol fiyatlarındaki düşüşe rağmen, Fransa’da Ocak’tan bu yana dizele 7,60 sent, benzine ise 3,90 sent zam yapılmıştır. Bu doğrultuda, güncel fiyatlara bakılırsa, dizelin litresi 1,54 euro, benzininki ise 1,66 euro düzeyindedir. 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girecek zamlarla, dizele 6,5 sent, benzine de 2,9 sent ek vergi getirilmesi öngörülüyordu. Ancak bu zamlar, protesto gösterileri nedeniyle hükümet tarafından 6 ay süreyle ertelendi. Bu zamlar, aslında Hollande hükümetinin 2014 yılında yasalaştırdığı[21] ve “karbon vergisi” olarak adlandırılan “contribution climat-énergie” (CCE) yani “iklim-enerji katkısı” vergisine dayanıyor ve halkı benzinden ziyade çevre dostu enerji kaynaklarını tüketen araçları kullanmaya teşvik etmeyi amaçlıyor. 2014’te ton başına 7 euro ile başlayan karbon vergisi, 2015’te 14, 2016’da 22, 2017’de 30, 2018’de 44 euroya çıktı. Hükümetin hedefi, bu vergiyi 2019’da 55, sonraki 3 yılda da 65, 75 ve 86 euro olarak kademeli şekilde arttırmaktı.[22] Ancak işine aracıyla gitmeye alışık olan özellikle taşra bölgelerindeki (Fransa’da, taşra bölgelerinde -tüm dünyada olduğu gibi- toplu taşıma olanakları daha sınırlıdır) orta sınıf ve çalışan kesim, bu vergilendirme politikası nedeniyle yaşam kalitesinde son dönemde bir gerileme hissetmeye başladı. İsyanın temel gerekçesini de hükümetin otoriter eğilimleri ya da dış politikada yapılan bir hata değil, işte bu yüksek vergiler oluşturdu.

Seine Nehri’nde Sarı Yelekliler geçidi

Anketler, protesto gösterilerine radikal sağ tabanın (daha çok Marine Le Pen ve partisi Rassemblement National-Ulusal Birleşme taraftarları) yüzde 82-85 arasında, sol tabanın ise (Sosyalist Parti-PS ve La France Insoumise-Boyun Eğmeyen Fransa taraftarları) yüzde 75-77 arasında destek verdiğini ortaya koyuyor.[23] Bu anlamda, göstericilerin siyasi çizgisi son derece heterojen ve onları bir arada tutmak kolay değil. Ancak göstericiler arasında bazı benzerlikler gözlemlemek de mümkün. Örneğin, BBC, protesto gösterilerine katılan insanların halktan ve öfkeli kişiler olduğunu vurgulamaktadır.[24] Gösterilerdeki en popüler slogan ise “Macron Démission” yani “Macron İstifa” şeklindedir. Bunun nedeni ise, Macron’un politikalarıyla Fransa'da zenginlerin kayrıldığının düşünülmesidir. Büyük bölümü orta yaşlı beyazlardan oluşan protestocu grup, yine de göçmenler, kadınlar ve gençlerden de zamanla destek sağlamayı başarmışa benziyor. Uluslararası basında, gösteriler sayesinde Fransa’da son dönemde Marine Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon gibi birbirlerine ilk bakışta oldukça zıt, ancak benzer şekilde popülist siyasetçilerin halk desteğinde artış olduğunun gözlemlendiği ifade edilmektedir. Özellikle Le Pen’in lideri olduğu RN (Ulusal Birleşme), son anketlerde yüzde 21’le -yüzde 19’daki Macron'un partisi LREM’in (Cumhuriyet Yürüyüşü) önüne geçerek- ülkedeki en çok desteğe sahip siyasal parti haline gelmiştir.[25] Bu durum, 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa’da şok sonuçlara neden olabilir ve Frexit tartışmalarını yeniden alevlendirebilir.

Paris’in gördüğü en büyük isyan dalgalarından olan 68 kuşağının sembol isimlerinden olan, ancak son yıllarda Yeşiller Partisi çizgisinde ekolojik siyaset yapan tanınmış Alman-Fransız siyasetçi -“Kızıl Danny” (Dany le Rouge) lakaplı- Daniel Cohn-Bendit ise, bu olayların “sol” siyasal talepler içeren 68 kuşağı ile kıyaslanamayacağını; zira bu hareketin devrimci değil, otoriter nitelikte olduğunu iddia etmektedir.[26] Bu anlamda, göstericiler karşısında Macron’a destek çıkan Cohn-Bendit, yine de vergiler konusunda Macron hükümetini eleştirmektedir. Cohn-Bendit’e benzer şekilde, birçok sol görüşlü ve entelektüel yorumcu, Sarı Yelekliler hareketi içerisinde aşırı sağ unsurların daha yoğun olduğunu ve göçmen ve yabancı karşıtlığı gibi konular nedeniyle bu harekete mesafeli durduklarını belirtmişlerdir.[27]

Kızıl Danny (Dany le Rouge) lakaplı Daniel Cohn-Bendit

Fransa’da yaşayan Türk akademisyen Ahmet İnsel, sosyalist sol çizgideki Birikim dergisi için kaleme aldığı bir yazıda, iyi tanıdığı bu ülkede yaşanan protesto gösterilerini 3 temel üzerinden açıklamaya çalışmaktadır.[28] İlk olarak, taşra bölgeleri ve küçük şehirlerde yaşayan orta alt sınıfın vergi artışı ve kamu hizmetlerine ulaşım eşitsizliği açısından son dönemde tepkili olduklarını belirten İnsel, ikinci olarak da Fransa’da seçim sisteminin değiştirilmesi ve “radikal demokrasi” uygulanmasına yönelik hem aşırı sağ, hem de sol tabandan talepler olduğunu iddia etmektedir. Son olarak, İnsel, son aylarda yapılan reformlar ve benimsenen üslup nedeniyle halk nezdinde teknokratik yönetici algısı ve elitist imajı[29] pekişen Cumhurbaşkanı Macron ve hükümetine yönelik duygusal tepkilerin olduğuna işaret etmektedir.  Fransa’da yaşayan bir diğer Türk akademisyen ve sanatçı Ali Akay’a göre ise; göstericiler fakir kimseler değil, alt orta veya orta alt sınıfa mensupturlar, yaş ortalamaları 40’lardadır ve aralarında aşırı sağa (Marine Le Pen çizgisi) yatkın olanlar çoğunluktadır.[30]

Amerikalı yazar Claire Berlinski, meselenin sadece bir vergi konusu olmadığı ve Macron hükümetinin benimsediği ve ABD’deki Donald Trump yönetiminin tepkisini çeken eko-elitizm (eco-elitism) algısının Fransız halkında da öfke yarattığı görüşünde.[31] Nitekim İngiliz gazeteci Brendan O’Neill de benzer görüşleri ifade ediyor.[32] Berlinski, ayrıca gösteriler sırasında aralarında dolaştığı protestocuların çoğu Paris dışından gelen, orta yaşlı ve halktan insanlar olduklarını yazıyor.[33]

Uluslararası Politika Akademisi’nden (UPA) Dr. Deniz Tansi ise, bu protestoları tarihsel süreç içerisinde değerlendirmekte ve solun neoliberalizme yenik düşmesi nedeniyle tüm dünyada sol ekonomik taleplerin aşırı sağ çizgideki popülist partiler tarafından sahiplenilmeye başladığını vurgulamaktadır.[34] Bu yaklaşım, ister istemez akla Sosyalist Parti’ye yakın Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin 2013 tarihli Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital (orijinal Fransızca ismiyle Le Capital au XXIe siècle) kitabını getirmektedir[35]. Piketty, bu eserinde, ekonomik eşitsizliklerin salt ekonomik gelişmelerin değil, hükümetlerin benimsediği kamu politikalarının da eseri olduğunu vurgulamış ve ekonomik eşitsizliklerin artmasını önlemek için sosyal devletin diriltilmesi gerekliliğine ve küreselleşmeye uygun yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması gerektiğine vurgu yapmıştır. Dolayısıyla, Fransa’da yaşanan güncel tepkiler, Piketty’nin işaret ettiği gibi ekonomik eşitsizliklerin son yıllarda Fransa’da ve dünyada çok artmasının ve sol siyasetin bu durum karşısında bir refleks geliştirememesinin doğal bir sonucu olarak da görülebilir.

Thomas Piketty

Macron’un Ulusa Sesleniş Konuşması ve Siyasi Geleceği
Sarı Yelekliler protestolarının da etkisiyle son 2 ayda anketlere göre halk desteği yüzde 15 civarında azalan ve yüzde 26’ya kadar düşen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron[36], 10 Aralık 2018 tarihinde, halka -banttan yayınlanan- yaklaşık 13 dakikalık bir "Ulusa Sesleniş" konuşma yapmış[37] ve son haftalarda halkta gelişen tepkiler karşısında siyasal sorumluluğu üzerine alarak, Fransa’da siyasal sistemde onlarca yıldır biriken sorunları kısa sürede çözmeye çalıştığını ifade etmiştir. Demokratik protesto gösterileri dışındaki şiddet eylemlerini ve anarşik eğilimleri kınayan Macron, Başbakan Edouard Philippe’in vergileri geri çektiğini açıkladığını hatırlatmış; ancak buna rağmen tepkilerin dinmemesi nedeniyle, halktaki öfkenin daha derinlerde olduğunu düşündüğünü açıklamıştır. Bu öfkeyi meşru bulduğunu söyleyen Macron, ayrıca sorunu diyalog yoluyla çözmeye çalıştıklarını ifade etmiştir.

Macron’un konuşması

Macron, konuşmasında, 1.200 euro olan asgari ücretin 2019’da 100 euro arttırılacağı sözünü vermiş, aynı zamanda 2.000 euronun altında kazanan emeklilerden yeni alınmaya başlanan sosyal güvenlik vergisinin iptal edildiğini duyurmuştur.[38] Ancak Macron, Cumhurbaşkanlığının ilk döneminde iptal ettiği ve Sarı Yelekliler’in talepleri arasında yer alan “varlık vergisi” veya “lüks vergisi”nin (ISF – Impôt de Solidarité sur la Fortune) yeniden uygulamaya konulması isteğini açıkça reddetmiş ve Cumhurbaşkanı seçildiği dönemde verdiği sözlere bağlı olduğunu iddia etmiştir. Konuşmasında zaman zaman duygusallaştığı gözlemlenen Macron, ayrıca ülkesini sevdiğini söyleyerek, azalan halk desteğini yeniden arttırmaya çalışmıştır.

Cumhurbaşkanı Macron, protestoların yatışması ardından ulusa sesleniyor

BBC’nin OpinionWay verilerine dayandırdığı haberde[39], Macron’un 16 aylık iktidarı sonrasında halk desteği halen yüzde 29’larda gözükmektedir. Bu, François Hollande’ın yüzde 22’sine kıyasla daha iyi olsa da, Nicolas Sarkozy’nin yüzde 44’üne kıyasla oldukça düşüktür. Macron’un popülaritesinde düşmeye neden olan uygulamalar olarak ise; 1 milyon 300 bin euronun üzerinde varlığı olanlar için François Hollande döneminde konulan “lüks vergisi”ni (varlık vergisi) kaldırması, büyük şirketlere vergi indirimi yapılırken çalışan kesim için maaşlardaki vergi kesintisinin yüzde 37’leri bulması, yeni “İş Yasası” ile işten çıkarmaları kolaylaştıran ve tazminat hakkını budayan düzenlemeler getirmesi ve dar gelirli ve öğrencilerin bel bağladığı kira yardımlarında kesinti yapması gösteriliyor.[40]

16 aylık Cumhurbaşkanlıkları döneminde Sarkozy, Hollande ve Macron’un halk desteği oranları[41]

Ancak Macron, tüm dünya liderlerini Fransa'da toplamayı başardığı Paris Barış Forumu (Forum de Paris sur la Paix) ve dış politikadaki ataklığıyla bir yandan da dünyada geniş bir hayran kitlesi edinmiş durumda. Lakin Macron şunu unutmamalı ki, Fransa’daki seçimleri kazanmadan dünyada popüler olmanın kendisine pek de bir faydası yok! Zira Fransa seçimlerinde oyu diğer ülke halkları değil, Fransız halkı verecek. Dahası, normal takvimde 2022 yılında düzenlenecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Macron, bu defa çok daha güçlenen Marine Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon’la birlikte, merkez sol ve merkez sağda iki yeni ve yıpranmamış rakiple karşılaşacak. Merkez solda PS’nin yeni ve genç lideri Olivier Faure, henüz büyük bir çıkış yapamasa da, tepki ortamında sol politikaları gündeme getirerek dikkat çekebilecek oldukça potansiyelli bir Cumhurbaşkanı adayı olarak dikkat çekiyor. 2017 yılı Aralık ayında Cumhuriyetçiler (LR) partisinin başına geçen karizmatik Laurent Wauquiez ise, yine genç ve muhafazakâr tabanın hoşuna gidebilecek katı sağcı bir aday olarak tepki ortamında kolaylıkla yükselişe geçebilir.

Laurent Wauquiez

Fransa Ekonomisi ve Muhalefet Partilerinin Durumu
Fransa, İMF’nin 2018 Nisan ayı verilerine göre, halen dünyanın 6. büyük ekonomisi durumundadır.[42] Yıllardır 6 ila 7. sıralardaki yerini istikrarlı bir şekilde koruyan Fransa, Brexit sürecinde Birleşik Krallık’ın ekonomik kayıplara uğramasıyla, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde ilk 5’e bile girebilir. Orta vadede devasa nüfusu sayesinde Hindistan’ın Fransa’yı geçmesi kesin olmasına ve daha üst sıralardaki ülkeleri yakalaması neredeyse imkânsız karşın, Fransa’nın daha uzun yıllar dünyanın en büyük ekonomileri arasında (ilk 10'da) kalması garanti gibi gözükmektedir. Kişi başına düşen gelir anlamında ise, Fransa, 44.934 Amerikan doları gelirle dünyada 21. sırada kendisine yer bulmaktadır.[43] Her ne kadar bu açıdan birçok büyük Avrupa ülkesi ile benzer bir performans gösterse de, özgürlük kadar eşitliğin de anavatanı olan Fransa’da[44], halk, son dönemde gelir adaletsizliğinin bozulduğunu düşünmekte ve yaşam standartlarının vergiler ve zamlar nedeniyle düştüğünü iddia ederek, hükümete ve Avrupa Birliği’ne tepki göstermektedir.

Fransa’daki işsizlik oranları ise, günümüzde yüzde 9 dolaylarındadır.[45] Bu, Macron’un seçildiği dönemdeki yüzde 9,4’e kıyasla biraz daha iyi olmakla birlikte, Macron’un henüz beklenen patlamayı yapamadığını da göstermektedir. Nitekim önceki Cumhurbaşkanı François Hollande’ın son döneminde de işsizlik oranları zaten azalmaya başlamıştı. Ekonomik büyüme açısındansa, 2017 yılında Dünya Bankası verilerine göre yüzde 1,8 büyüyen Fransa ekonomisinin[46], 2019 ve 2020 yıllarında da yüzde 1,5 düzeyinde büyüyeceği öngörülmektedir.[47] Bu, iddialı bir Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron’un 2022’de koltuğunu koruyabilmesi için yeterli olabilecek rakamlar değildir. Macron, mutlaka daha agresif bir büyüme stratejisiyle ekonomik başarıya ulaşmalı ve işsizlikte de gözle görülür bir gerileme sağlamalıdır. Ekonomi bilgisi ve liberalizm ideolojisiyle Cumhurbaşkanı seçilen Macron'un ancak bu şekilde siyasal kariyeri başarılarla devam edebilir. 

Sonuç
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, Fransa’da oldukça dar bir seçmen tabanı olan liberalizm çizgisinde siyaset yapan Emmanuel Macron ve Cumhurbaşkanı seçildikten sonra kurdurduğu -siyasal skalada merkezde konumlanan- partisi LREM (Cumhuriyet Yürüyüşü), bundan sonra kendi siyasal kimliğini oturtmak, belirginleştirmek ve diğer partilerden farklılık yaratarak sadık bir seçmen desteği (kitlesi) oluşturmak zorundadır. Bu, ancak tutarlı ve kapsamlı bir ideolojik program, halkla bütünleşebilen bir parti teşkilâtı ve siyasallaşan bir gençlik örgütü ile mümkün olabilir. Zira yalnızca lider odaklı ve karizmatik otoriteye dayalı siyasal partiler, Fransa'da ve dünyada yalnızca liderinin başarısı süresince ayakta kalabilmektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, Macron, 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk turunda oyların yalnızca 23,9’unu alabilmiş; ikinci turda ise “aşırı sağcı” şeklinde lanse edilen Marine Le Pen karşısında “kötünün iyisi” olarak yüzde 66 oy oranına ulaşabilmiştir. Yani Macron’un başarısı biraz da Le Pen’e yönelik korkulardan ve Le Pen çizgisinin Fransa’da göçmen (daha çok Arap kökenli ve Afrika asıllı Fransızlar) geçmişinden gelen vatandaşlar ve sol-liberal tabandan hiç destek bulamamasından kaynaklanmaktadır. Dahası, Fransa’da klasik merkez sağ partiler (şimdilerde Les Républicans-Cumhuriyetçiler) gibi Katolik milliyetçi bir tabana, ya da sol partiler (Parti Socialiste-Sosyalist Parti ve La France Insoumise-Boyun Eğmeyen Fransa) gibi örgütlü işçi sendikalarına dayanmadan iktidarını kuran Macron, ilerleyen yıllarda başarılı olmak adına “Macronizm” çizgisini veya “Macronist” siyaseti somutlaştırmak zorundadır. Aksi takdirde, Macron ve LREM’in beklenmedik başarısı bir “sabun köpüğü” ya da “kıvılcım” olarak kalacak ve geçici olacaktır.

Bunun gerçekleşmesi içinse, siyasette yeni bir isim olan Emmanuel Macron’un liberal değerler (çevrecilik, piyasa ekonomisi, dünya barışı, uluslararası anlaşmalar, çok taraflılık vs.) odaklı İdealist siyaset kadar, çıkar odaklı (lider popülaritesi, parti oy oranı, ekonomik ve siyasal açıdan Fransız ulusal çıkarları vs.) Realist siyaseti de öğrenmesi gerekmektedir. Ekonomik açıdan bakıldığında ise, Macron, özellikle ekonomik büyüme, kişi başına düşen geliri arttırarak halkın yaşam kalitesini yükseltme ve istihdam artışı sağlama gibi konularda gözle görülür bir başarı sağlamak zorundadır. Dış siyaset temelinde düşünürsek, Macron, Fransa’nın düşmanlarını azaltmaya ve dostlarını çoğaltmaya çalışmalı ve bu sayede ekonomik menfaatleri geliştirmeye odaklanmalıdır. Ayrıca, aşırılığa kaçmayan popülist milliyetçilik, devlet adamlarının kriz dönemlerinde en sık başvurdukları dış politika tercihlerinden birisidir. İmaj yönetimi açısındansa, Macron, ilk dönemlerinde olduğu gibi daha mütevazı ve halka saygılı ve yakın bir duruş benimserse, bu, Fransız halkının genelinde daha çok kabul görebilir. Ayrıca şu da söylenebilir ki, Emmanuel Macron, sol çizgiden gelen bir liberal (sol liberal) olarak, seçildikten sonra daha çok bir sağ liberal gibi siyaset yapmaya başlamıştır. Öyle ki, başta Başbakan Edouard Philippe olmak üzere, Macron hükümetinde sağ siyaset çıkışlı birçok önemli isim bulunmaktadır. Bu durum Macron’a sağ siyasette kısmi bir destek veya en azından hoşgörü kazandırsa da, Macron’un seçmen tabanının asıl gövdesini oluşturan eski Sosyalist Parti (PS) seçmenlerinin Cumhurbaşkanı’ndan uzaklaşmalarına da neden olabilir. Son olarak, Macron'un siyasi ve ekonomik reformlarını zamana yayması ve bunların gerekliliğini halka daha iyi açıklaması da bundan sonra kesinlikle çok elzem bir konu olacaktır. Dolayısıyla, Macron’un artık adeta bir siyasi “cambaz” gibi davranması ve siyasal sahnedeki konumunu sağlamlaştırması gerekmektedir. Aksi takdirde, 2022'de Fransa'da rahatlıkla yeni bir Cumhurbaşkanı işbaşı yapabilir. Dahası, Fransa'da Macron döneminde işler kötü giderse, bu iş için en uygun aday -ülkede tek denenmemiş siyasal aktör olan aşırı sağı temsil eden- Marine Le Pen olacak gibi gözükmektedir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Fransa’da 2013 yılı Kasım ayında, Cumhurbaşkanı François Hollande döneminde, Bretonya bölgesinde, halkın alım gücünü düşüren eko-vergisinin kaldırılmasına yönelik olarak büyük protesto gösterileri düzenlenmiş ve katılımcıların “kırmızı bone” takmaları nedeniyle gösterilere bu isim verilmiştir. CNRS-Centre National de la Recherche Scientifique (Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) Araştırma Direktörü Romain Pasquier, “Kırmızı Boneliler” ile “Sarı Yelekliler” arasında Fransa’daki bölgesel farklılıkları yansıtması (bir tarafta gelişmiş büyük şehirler, diğer tarafta halkın hayat pahalılığı nedeniyle zor geçindiği taşra bölgeleri ve küçük şehirler) ve hükümetin koyduğu vergilerin iptalini istemek bağlamında önemli benzerlikler olduğunu söylemektedir. Bakınız; https://www.liberation.fr/france/2018/11/23/romain-pasquierce-mouvement-revele-des-territoires-qui-souffrent_1693976. Türkçe çevirisi için; https://www.gecinemiyoruz.org/sari-yelekliler-gecinemeyenleri-gorunur-kildi/.
[2] “Sarı Yelek”, Fransa’da tüm arabalarda bulundurulması gereken ve bir kaza sonrasında, karanlıkta reflektör olarak görev yapması için sürücülerin giymesi istenen fosforlu bir yelek türüdür. Ayrıca Fransa’da işçiler de eskisi gibi mavi tulumdan ziyade sarı kıyafetler giymektedir. Bu nedenle, “Sarı Yelek”, son yıllarda Fransa’da çalışan kesimin bir sembolü haline gelmiştir. Yeni vergilere ve hayat pahalılığına karşıtlık temelinde yükselen bu gösterilerin sembolü olarak “Sarı Yelek”in seçilme sebebi de budur. Bakınız; https://seyler.eksisozluk.com/fransadaki-sari-yelekliler-kimdir-ve-neden-sari-yelek-giyiyorlar.
[3] https://www.haberturk.com/sari-yelekliler-protestolari-misir-hukumeti-ayaklanmanin-yildonumu-oncesinde-sari-yelek-satisina-sinirlama-getirdi-2256262.
[4] Bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/Yellow_vests_movement.
[5] Buradan izleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=06pOTxTvnBU.
[6] Buradan izleyebilirsiniz; https://www.youtube.com/watch?v=lhi1sjs-1Gk.
[7] Bakınız; https://www.lemonde.fr/education/article/2018/12/06/blocages-des-lycees-il-nous-est-impossible-de-nous-faire-entendre-autrement_5393312_1473685.html.
[8] https://www.thelocal.fr/20181120/latest-yellow-vest-fuel-protests-enter-fourth-day-as-french-government-stands-firm.
[9] https://www.theguardian.com/world/2018/nov/24/french-gilets-jaunes-protests-turn-violent-on-the-streets-of-paris.
[10] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46514571.
[11] https://www.thelocal.fr/20181202/analysis-the-savage-violence-in-paris-was-not-a-protest-it-was-insurrection.
[12] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46514571.
[13] https://www.independent.co.uk/news/world/europe/paris-protests-france-yellow-vests-eiffel-tower-louvre-closed-police-latest-a8672841.html.
[14] http://t24.com.tr/yazarlar/ali-akay/fransada-ne-oluyor,20985.
[15] http://otomobil.haber7.com/otomobil/haber/2659483-devrim-gibi-trafik-karari-80-kmye-dusurduler.
[16] https://www.independent.co.uk/news/world/europe/paris-protests-france-yellow-vests-eiffel-tower-louvre-closed-police-latest-a8672841.html.
[17] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46514571.
[18] https://www.bbc.com/news/world-46429930.
[19] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46514571.
[20] Bakınız; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46405041.
[21] Bakınız; http://www.lefigaro.fr/conjoncture/2013/09/19/20002-20130919ARTFIG00612-hollande-va-annoncer-une-taxe-carbone-de-4milliards-en-2016.php.
[22] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46405041.
[23] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46405041.
[24] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46533655.
[25] http://www.atimes.com/article/le-pens-euroskeptic-party-overtakes-macron-in-eu-parliament-poll.
[26] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/08/daniel-cohn-bendit-gilets-jaunes-macron-may-68-paris-student-protest.
[27] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46405041.
[28] Bakınız; http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9235/sari-yelekle-ifade-edilen-hinc-ve-ofke#.XBCjrXQzbIU.
[29] Macron’un Cumhurbaşkanı seçildikten sonra bazı olaylarda halka karşı yaklaşımı küstahça bulunmuştur. Örneğin, Macron, kendisine sevgiyle “Manu” diye seslenen genç bir hayranına “Bana Sayın Cumhurbaşkanı diyeceksin” diyerek çıkışmış (https://www.theguardian.com/world/video/2018/jun/19/emmanuel-macron-scolds-teenager-for-calling-him-manu-video), 40. doğumgününü bir şatoda kutlamasıyla eleştirilmiş (https://www.politico.eu/article/french-president-emmanuel-macron-to-celebrate-40th-birthday-at-luxurious-chateau/) ve iş bulamadığını söyleyen bir genci terslemesiyle (https://www.trthaber.com/haber/dunya/fransa-cumhurbaskani-macron-issiz-genci-azarladi-385041.html) tepki çekmiştir.
[30] http://t24.com.tr/yazarlar/ali-akay/fransada-ne-oluyor,20985.
[31] https://www.city-journal.org/police-handling-of-paris-riots.
[32] https://blogs.spectator.co.uk/2018/12/in-praise-of-the-gilets-jaunes/.
[33] https://www.city-journal.org/police-handling-of-paris-riots.
[34] Bakınız; http://politikaakademisi.org/2018/12/08/sari-yelekliler-neo-liberalizm-fasizm/.
[35] Kitap hakkında bir inceleme yazısı için; http://politikaakademisi.org/2017/03/01/thomas-pikettyden-kapital/.
[36] https://www.parismatch.com/Actu/Politique/Sondage-Ifop-popularite-Macron-Philippe-et-leurs-ministres-trinquent-1593801.
[37] İzlemek için; https://www.youtube.com/watch?v=H_jiOOYWFkI.
[38] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46514571.
[39] Bakınız; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46523578.
[40] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46405041.
[41] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46523578.
[42] Bakınız; http://statisticstimes.com/economy/projected-world-gdp-ranking.php.
[43] Bakınız; https://statisticstimes.com/economy/projected-world-gdp-capita-ranking.php.
[44] Bu noktada unutulmamalıdır ki, Fransız Devrimi’nin sloganı "Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik" yani "Liberté, Egalité, Fraternité" şeklindedir.
[45] https://tr.tradingeconomics.com/france/unemployment-rate.
[46] Bakınız; https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.KD.ZG.
[47] http://www.oecd.org/economy/france-economic-forecast-summary.htm.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Doç. Dr. Ozan Örmeci Fransa'daki 'Sarı Yelekliler' Eylemlerini KRT'de Yorumladı


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 8 Aralık 2018 tarihinde KRT'de Aslı Kurtuluş'un programına telefon bağlantısıyla katılarak Fransa'daki "Sarı Yelekliler" (Gilets Jaunes) eylemlerini yorumladı. Aşağıda bu programın kaydını bulabilirsiniz.




5 Aralık 2018 Çarşamba

RFI’de Yayınlanan AB-Türkiye İlişkileri Programı


Radio France Internationale veya kısa adıyla RFI[1], 1975 yılında Radio France’ın parçası olarak kurulmuş olan Paris merkezli ve oldukça ünlü bir radyo istasyonudur.[2] 2008 yılı itibariyle 35 milyonun üzerinde dinleyicisi olan kanal, BBC World Service, Voice of America ve China Radio International’la birlikte dünyanın en etkili radyo servislerinden birisi kabul edilmektedir. Fransız Parlamentosu, 1986 yılında aldığı bir kararla RFI’nin Radio France’tan bağımsız yayın yapmasının önünü açmıştır. Fransa Dışişleri Bakanlığı bütçesinden beslenen RFI, Fransızca’nın yanında İngilizce, Svahili, Hausaca, İspanyolca, Portekizce, Rumence, Rusça, Farsça, Çince, Vietnamca ve Kmerce dillerinde yayın yapmaktadır. RFI’de düzenli olarak yayınlanan programlardan birisi de Daniel Desesquelle tarafından hazırlanan "Carrefour de l’Europe" (Avrupa Kavşağı) programıdır[3]. Bu program kapsamında, geçtiğimiz gün (2 Aralık 2018), İstanbul’dan önemli bir yayın yapılmıştır. Türkiye ile Avrupa ilişkilerini konu alan “Europe et Turquie, l’amour contrarié” (Avrupa ve Türkiye: İmkânsız Aşk) adlı podcast yayının konukları; TÜSİAD Uluslararası Koordinatörü ve Avrupa Birliği Temsilcisi ve Institut du Bosphore (Boğaziçi Enstitüsü) Başkanı Bahadır Kaleağası, Hauts-de-Seine milletvekili ve Fransız Ulusal Meclisi’ndeki Dış İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı olan Jacques Maire, Fransa’nın Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi (Conseiller du commerce extérieur de la France-CCEF) Türkiye Başkanı Franck Mereyde ve Hürriyet Daily News yazarı olan Türk gazeteci Barçın Yinanç’tır. Bu yazıda, bu programda konuşulanlar özetlenecektir.

Radio France Internationale – RFI

Programda ilk soru yöneltilen konuşmacı olan TÜSİAD Brüksel (Avrupa Birliği) temsilcisi Bahadır Kaleağası, öncelikle Türkiye-AB ilişkilerinde son yıllarda bazı sorunların yaşandığını kabul etmekte; ancak ilişkilerin bu sorunlarla sınırlı olmadığını belirterek, günlük yaşamın akışında iki tarafın ilişkilerinde halen pozitif (olumlu) bir hava (enerji) olduğunu iddia etmektedir. Günlük yaşam derken kastettiği şeyin kültürel, ekonomik ve toplumlar arası ilişkiler olduğunu açıklayan Kaleağası, siyaset kurumunun ise ilişkilere olumsuz etkide bulunduğunu iddia etmektedir. Türkiye ile AB arasında siyasi ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında Türkiye’nin birkaç yıl önce olduğu gibi tam üyelik yolunda Kopenhag kriterlerini sağlamak için reformist kimliğine geri dönmesi gerektiğini kaydeden TÜSİAD temsilcisi, bunun hem Türkiye’nin ekonomik ve siyasal (ulusal) çıkarları, hem de AB’nin çıkarları açısından gerekli olduğunu söylemektedir. Türkiye AB yolunda reformlara devam ettiği sürece, ilerleyen yıllarda Avrupa’da yaşanabilecek bir dönüşüm sonucunda AB’nin Türkiye’yi Birliğe üye yapmak konusunda daha esnek davranabileceğini düşünen Kaleağası, bu nedenle ilişkileri germek ve koparmak yerine geliştirmeyi önermektedir.

Daha sonra söz alan gazeteci Barçın Yinanç, Türk hükümetinin son dönemde -bilhassa da 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra- AB ve tüm dünyaya güvenlikçi bir perspektiften yaklaştığını ve AB’nin başarısız darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye yeterince destek vermemesi sebebiyle Birliğe yönelik olarak hükümet nezdinde olumsuz bir bakışın hâsıl olduğunu söylemektedir. Ancak Türkiye’de önemli bir toplumsal kesimin de AB’nin Türkiye’nin demokratik gerilemesi nedeniyle endişelenmesini olumlu karşıladığını belirten Yinanç, bu kesimlerin Türkiye’nin Çin, Rusya ve Mısır gibi demokratik olmayan ülkelerle aynı kategoride değerlendirilmemesi gerektiğini düşündüklerini söylemektedir. Bu noktada Brüksel merkezli eleştirilerin dozajı ile ilgili bazı sorunlar olduğunu vurgulayan Türk gazeteci, buna rağmen AB’nin Türk hükümetine yönelik eleştirilerinin Türkiye’de baskı altında bulunan muhalif grupları umutlandırdığını düşünmektedir. Ancak Yinanç, bu muhalif grupların AB’nin Türkiye ile müzakere sürecini durdurması veya askıya almasını istemediklerini; çünkü böyle bir durumda AB’nin Türkiye üzerindeki kaldıraç etkisini kaybedeceğini düşündüklerini de sözlerine eklemektedir.

Jacques Maire

Üçüncü olarak söz alan LREM (Cumhuriyet Yürüyüşü) partisi milletvekili Fransız diplomat ve siyasetçi Jacques Maire, öncelikle Institut du Bosphore (Boğaziçi Enstitüsü) toplantısı için geldiği İstanbul’da iki ülke ilişkilerinin yeniden gelişmeye başladığını göstermeye çalıştıklarını söylemektedir. Yıkmanın inşa etmekten daha kolay olduğunu söyleyen Fransız diplomat ve siyasetçi, konuşmasında hukuk devleti, basın özgürlüğü ve demokrasi gibi Avrupa değerleri konusunda Türkiye’nin eksiklikleri olduğunu ima etmekte; ancak AB’nin bu zor dönemde Türkiye ile ilişkilerde daha pragmatik davranması gerektiğini belirtmektedir. Buna karşın, Maire, günümüzde her iki tarafta da yapıcılıktan çok, herhangi bir alternatif sunmayan yıkıcı ve tek taraflı yaklaşımların hâkim olduğunu eleştirel bir şekilde söylemektedir. Önceki gün bulunduğu ve el ele yürüyen çiftler ve müzisyenleriyle dikkatini çeken İstanbul’un Taksim semtinin tamamen Avrupa’nın bir parçası olduğunu da söyleyen Fransız siyasetçi, buna karşın, Fransa’nın da yaşadığı bir sorun olarak, Türkiye’deki bölgesel gelişmişlik farklarına ve farklı toplumsal kesimler arasındaki kutuplaşmaya dikkat çekmektedir. Boğaziçi Enstitüsü’nün ve TÜSİAD’ın kendilerine yönelik misafirperverliğinden etkilendiğini de belirten Jacques Maire, iki ülke arasındaki ticari bağların önemine dikkat çekerek konuşmasına son vermektedir.

Fransa Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi Başkanı Franck Mereyde ise, son birkaç yılda turizm sektöründe yaşanan gelişmeleri anlatmakta ve 2016 ve 2017 yıllarında darbe girişimi ve terör olayları nedeniyle Türkiye’de turizm sektörünün olumsuz etkilendiğini; ancak 2018 yılından itibaren Rus turistler başta olmak üzere uluslararası turistlerin yeniden Türkiye’yi güvenli bir ülke olarak değerlendirerek bu ülkeyi ziyaret etmeye başladıklarını ifade etmektedir. Mereyde, bu noktada Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu ve Fransız turistlerin rahatlıkla Türkiye’yi ziyaret edebileceklerini de açıkça söylemektedir. Ayrıca Türkiye’de son derece profesyonelce ve iyi karşılandıklarını belirten Mereyde, Türkiye’de çok sayıda Fransızca konuşan insan olduğunu görmekten dolayı şaşırdığını da anlatmaktadır. Bu insanlar ve kültürel yakınlık sayesinde Fransa ile Türkiye arasında onlarca yıldır devam eden ilişkilerin kopmadığını söyleyen Franck Mereyde, bu şekilde Türkiye’yi överek bu turdaki konuşmasını tamamlamaktadır.

Bahadır Kaleağası

İkinci turda yeniden kendisine söz verilen TÜSİAD temsilcisi Bahadır Kaleağası, Türkiye’nin son dönemde hakikaten de demokratik açıdan bir gerileme yaşadığını kabul etmekte ve bu anlamda Avrupa Birliği kulislerinde yükselen “Türkiye Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor” eleştirilerine hak verdiğini belli etmektedir. Ayrıca Kaleağası, bu demokratik gerileme sürecini darbe girişimi sonrasındaki son 2-2,5 yılla da sınırlamamakta ve -AB ilerleme raporları doğrultusunda- aslında son 4 yıldır Türkiye’de demokrasi kalitesinin azaldığını düşünmektedir. Bu gerilemenin nedenleri sorulduğunda ise, Kaleağası, sorunları, yüzde yüz Türkiye’den kaynaklanan sorunlar ve Avrupa’dan kaynaklanan sorunlar olarak ikiye ayırmaktadır. AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını da 2 farklı kategoride değerlendiren konuşmacı, AB’nin 1995-2005 döneminde Türkiye’ye yönelik politikasını “angajman politikası” olarak değerlendirmekte ve bu dönemde AB’nin çok daha büyük demokratik sorunları olan (idam cezasının varlığı, Kürtçe’nin yasak ve Kürt siyasetçilerin hapiste olması vs.) Türkiye’yi dönüştürmek için Ankara’nın Gümrük Birliği’ne girişinin kabulü ve Türkiye’ye AB tam üyelik perspektifi sunulması gibi olumlu hamleler yaptığını hatırlatmaktadır. Bu dönemde AB’nin yumuşak gücünü kullanarak Türkiye’yi dönüştürmeye çalıştığını kaydeden konuşmacı, bu sayede, AB ilerleme raporlarının da işaret ettiği şekilde, Türkiye’nin AB’nin demokratik kriterlerine (Kopenhag kriterleri) uygun bir ülke haline geldiğini anımsatmaktadır. Kaleağası, 2004-2005 yılından itibarense, AB’nin -Kıbrıs Sorunu nedeniyle- Türkiye’ye yönelik politikasının değiştiğini/bozulduğunu açıklamaktadır. 2004’te Kıbrıs’ta AB desteğiyle oylanan barış referandumu Annan Planı’na Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin “evet”, ama Kıbrıslı Rumların “hayır” dediğini vurgulayan Kaleağası, buna rağmen Rumların AB üyesi yapılarak ödüllendirildiğini ve bu nedenle Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin (Kıbrıs Cumhuriyeti) engellemeleriyle Türkiye-AB ilişkilerinin bozulmaya başladığını vurgulamaktadır. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne benzer şekilde, Nicolas Sarkozy döneminde (2007-2012) Fransa’nın da bazı başlıkları bloke ederek Türkiye’nin AB üyeliğini engellediğini ve Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri bozduğunu hatırlatan konuşmacı, bu nedenle 2005 sonrasında AB-Türkiye denkleminin bozulduğunu ve bugünkü olumsuz tabloya gelindiğini açıklamaktadır. AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak yeniden “angajman politikası” benimsemeden Türkiye ile ilişkileri düzeltemeyeceğini de söyleyen Bahadır Kaleağası, bu anlamda ikili ilişkileri demagog ve yabancı düşmanı popülistlere kurban etmeden, 21. yüzyıl gerçeklerine uygun şekilde yaratıcı davranmak gerektiğine dikkat çekmektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Jacques Maire, öncelikle Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon projesinin daha 1960’larda başladığını ve bu noktada Gümrük Birliği’nin çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemektedir. Gümrük Birliği sayesinde endüstriyel malların AB ülkeleri ve Türkiye arasında serbestçe satılabildiğini hatırlatan Fransız konuşmacı, “zor müzakereci” olarak nitelendirdiği Türklerle bu konuda 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasını yapabilmenin kolay olmadığını, ama anlaşma sonuçlarının gayet olumlu olduğunu söylemektedir. Kendisinin de bu süreçte Fransa adına müzakere masasında yer aldığını anlatan Maire, Gümrük Birliği sayesinde iki tarafın ticari kural ve düzenlemeler açısından da birbirlerine uyum sağladıklarını sözlerine eklemektedir. 22 yıldır uygulanan Gümrük Birliği anlaşmasının sadece sanayi ürünlerini ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsadığını ve geleneksel tarım ürünlerinin, hizmetlerin ve kömür ile çelik ürünlerinin halen kapsam-dışı olduğunu belirten Maire, yeni dönemde Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusuna sıcak baktığını ifade etmekte; ancak tarım ürünleri konusunda bunun AB-Türkiye ilişkilerinde temel bir mesele olmadığını söyleyerek olumsuz bir tavır almaktadır. Bu noktada söz alan gazeteci Barçın Yinanç ise, Jacques Maire’i destekler şekilde, Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin -Avrupa Komisyonu’nun raporunda da belirtildiği şekilde- her iki tarafın da çıkarına (win-win) bir gelişme olacağını vurgulamaktadır. Jacques Maire de, büyük bir şantiye ve pazar haline gelen Türkiye ile ekonomik ilişkileri daha da derinleştirmeye çalışırken, son birkaç yılda siyasal olarak bu ülkenin Avrupa değerlerinden uzaklaşmasının yarattığı zorluklara dikkat çekmektedir. Son olarak, Türk hükümetinin (bu noktada konuşmacı hükümet ile Türk devletini ayrıştırmaktadır) Avrupa ile ekonomik ilişkileri iyi seviyede tuttuğu sürece siyasal olarak istediğini yapabileceği düşüncesinin yanlış olduğunu ima eden Fransız siyasetçi, bu anlamda Türkiye’ye yönelik sıcak, ancak hükümete yönelik eleştirel bir pozisyon aldığını belli etmektedir.

Bu turda bir kez daha söz alan Bahadır Kaleağası, ilk olarak Avrupa Birliği’nin daha esnek ve konfederal bir yapıya dönüşmeden Türkiye’ye daha fazla açılmasının mümkün olmadığını söylemekte ve Türkiye’nin kısa süre içerisinde AB’ye üye olacağı düşüncesiyle Avrupa’daki halkların önyargı ve korkularını tetiklememek gerektiğini ifade etmektedir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda ise demokratik kriterlerin savunulmasının önemine işaret eden TÜSİAD temsilcisi, demokratik bir rejim olmadan gelişmiş bir ekonomik sistem kurulamayacağını iddia etmektedir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki küçük bir petrol prensliği olmadığını ifade eden konuşmacı, bu nedenle ülkesinin -birkaç sene önce olduğu gibi- özgürlükleri koruyan bir hukuk devleti olması gerektiğinin altını çizmektedir. Kaleağası, ayrıca bu kriterlerin başlangıç şartları değil, ilerleme ve süreci tamamlama kriterleri olması gerektiğini vurgulamakta ve AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak “havuç politikası” (iyi gelişmeler karşısında ödüllendirme ve teşvik etme) uygulaması gerektiğini söylemektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye ile ilişkilerde “Avrupa’ya entegrasyon” yerine “stratejik ortaklık” temasını öne çıkarması sorulduğunda ise, Kaleağası, stratejik ortaklık vizyonunun entegrasyon öğeleri de içerdiğini ve günümüzde Türkiye’nin AB üyeliği konusunda bir ilerleme yaşanmasının -Türkiye’nin, AB’nin ve dünya koşullarının sonucu olarak- kolay olmadığını söyleyerek, ilişkileri krize sokmak yerine bu şekilde gelecekte entegrasyonu mümkün kılabilecek olumlu gelişmelere (Gümrük Birliği’ni güncellemek gibi) odaklanmak gerektiğini belirtmektedir. Kaleağası, ayrıca Türkiye’nin ekonomik dinamizminin Avrupa ülkelerine de ekonomik olarak fayda sağlayacağını anlatmaya çalışmaktadır.

Bu turda Franck Mereyde ise, Türkiye’nin 80 milyonun üzerinde nüfusu ve dinamik ekonomisiyle otomotiv ve bankacılık sektörleri başta olmak üzere Fransa ile ekonomik ilişkilerinin çok önemli olduğunu ifade etmekte ve Türkiye ile Avrupa ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olabileceklerini söylemektedir. Türkiye’nin önemli bir pazar olmasının yanında Asya’ya giriş kapısı anlamında da çok stratejik bir ülke olduğunu vurgulayan Fransa’nın Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi Türkiye Başkanı, AB’nin Türkiye ile yakın ekonomik ilişkiler kurması sayesinde başka ülkeler ve pazarlara da açılabileceğini anlatmaktadır. ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi dev ekonomiler karşısında iddialı olmak isteyen AB’nin Türkiye’nin önemini anlaması gerektiğini belirten Fransız iş insanı, kültürel anlamda da ilişkiler geliştirildikçe daha fazla yakınlaşmanın mümkün olduğunu düşünmektedir.

Gazeteci Barçın Yinanç, bu turdaki konuşmasına Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye-AB ilişkilerini tam üyelik perspektifinden ayrıştıran duruşuna şaşırdığını söyleyerek başlamakta; zira Macron’un daha önceki bir Twitter mesajında Türkiye’yi “Erdoğan’a oy verenler kadar oy vermeyenlerin de yaşadığı bir ülke” olarak öne çıkardığını hatırlatmaktadır. Bu noktada ABD’nin bazı açıklamaları ve politikalarıyla Türkiye ve dünyada tepki çeken Başkanı Donald Trump’ı örnek gösteren Yinanç, Erdoğan karşısında Avrupa’nın duruşunu da buna benzetmekte ve Avrupalı siyasetçilerin Türk halkının meşru temsilcisi olan Türk hükümetiyle Türk halkı arasında bir ayrıştırmaya giderek, Türk halkını kaybetmemeye çalışmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye’ye Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri gibi asla sadece ekonomik menfaat temelinde yaklaşılmaması gerektiğini kaydeden Türk gazeteci, Türkiye’nin demokratik ilerlemesinin hem Ankara’nın ekonomik gelişimi, hem de Avrupa’nın istikrarı ve güvenliği açısından faydalı olacağını açıklamaya çalışmaktadır.

Bu noktada söz alan Jacques Maire, Fransa’daki Türk diyasporasının ve genel olarak Müslüman Fransızların sisteme entegrasyonu konusunun önemine dikkat çekmekte ve Türkiye-AB ve Türkiye-Fransa ilişkilerinin sadece bu tarafların birbirleriyle olan ilişkilerinden değil, iç dinamiklerden de fazlasıyla etkilendiğini söylemektedir. Fransa’nın son dönemde 1905 yasası ile düzenlenen laiklik uygulaması ve Müslümanların laik ve demokratik sisteme entegrasyonu konusunda çalıştığını hatırlatan konuşmacı, son olarak Türkiye’nin demokratik gerilemesinden memnun olmamalarına karşın Ankara ile ilişkileri geliştirmeye çalıştıklarını belli etmektedir.

Bahadır Kaleağası, son olarak Avrupa’da yükselen sağ popülist hareketlerin Türkiye ile ilişkilere etkisini değerlendirmekte ve AB’den uzaklaşan Türkiye’nin başka yönlere savrulabileceğini ve bunun hem Türkiye, hem de AB için olumsuz sonuçları olacağını vurgulamaktadır. Son dönemde Suriye, Irak ve Afganistan’dan Türkiye ve Avrupa’ya gelen büyük göç dalgası nedeniyle popülist partilerin etkili olmaya başladıklarını ifade eden konuşmacı, ayrıca Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Türkiye’nin AB ile zıtlaşmasının Yunanistan için de riskli olduğunu kaydeden Kaleağası, örneğin Atina’nın Ege Sorunu’nu Türk-Yunan ilişkileri değil de, Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde değerlendirmesinin kendisi açısından daha avantajlı olacağını anlatmaktadır. Türkiye’nin AB ile göç ve güvenlik konularında işbirliği yapmaması durumunda başta Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerinin bundan çok olumsuz etkileneceğini belirten TÜSİAD temsilcisi, ayrıca küreselleşen ve büyüyen dünyada AB’nin de Türkiye'yi iterek dünya sahnesinden geri çekilmemesi gerektiğini ifade etmekte ve bu anlamda AB’nin istikrarlı ve kendisiyle uyumlu bir Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu söylemektedir.

Sonuçta, programın gayet faydalı ve öğretici olduğu ve bu programdan bazı mesajlar çıkarıldığı söylenebilir. Bu mesajlar ise; AB’nin ve Fransa’nın Türkiye’yi kaybetmek istemediği, ancak Türk hükümetinin son yıllardaki anti-demokratik uygulamalarından rahatsız oldukları ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesinin yeni dönemde en temel konu olacağıdır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.rfi.fr/.
[2] Vikipedi - https://tr.wikipedia.org/wiki/Radio_France_Internationale.
Wikipedia - https://en.wikipedia.org/wiki/Radio_France_Internationale.
[3] Program arşivi için bakınız; http://www.rfi.fr/emission/carrefour-europe.

29 Kasım 2018 Perşembe

France Culture’de Yayınlanan ‘Ortadoğu’da Kaos’ Programı


Radio France grubuna bağlı olarak yayın yapan Fransız devlet radyosu “France Culture”[1], 1940’lardan bu yana farklı isimlerle faaliyette olan (1963’ten beri şimdiki ismiyle) ciddi bir medya kuruluşudur. Kuruluş, yıllardır farklı alanlarda Fransızca dilinde yaptığı programları internet sitesinden takipçilerinin beğenisine sunmaktadır[2]. Belçikalı gazeteci Christine Ockrent tarafından bu radyo için hazırlanan yayınlardan birisi de “Affaires Etrangères” (Dış İlişkiler) isimli programdır. Ockrent, 14 Ekim 2018 tarihinde, bu program kapsamında “Le Chaos au Moyen-Orient” (Ortadoğu’da Kaos) başlıklı bir yayın yapmıştır[3]. Programa; Ortadoğu uzmanı olan tanınmış Fransız akademisyen ve yazar Gilles Kepel, Cezayir asıllı Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, emekli diplomat Gilles Gauthier, Le Monde gazetesi muhabiri Hélène Sallon ve Courrier International dergisi yöneticisi Eric Chol katılmışlardır. Bu yazıda, 58 dakikalık bu programda konuşulanlar özetlenecektir.

France Culture


Christine Ockrent’in yaptığı giriş konuşması ve takdimin ardından ilk söz alan konuşmacı olan akademisyen Gilles Kepel, yeni kitabına ilham kaynağı olan son dönemde Ortadoğu eksenli en önemli siyasi gelişmeleri; -bölgeyi özgürleştirmesi ve demokratikleştirmesi umut edilen Arap Baharı sürecinde- IŞİD (DAEŞ) gibi radikal İslamcı terör örgütlerinin oluşması, otoriter rejim modellerinin bölgede yeniden destek bulması, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkelerde iç savaşların yaşanması, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi ve iç savaşlara katılan köktendinci cihatçıların ülkelerine geri dönmesi olarak sıralamaktadır. Kepel, bu sorunların Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi ve Avrupa’nın geleceğine dair halklarda çok ciddi kaygıların ortaya çıkmasına neden olduğunu belirtmekte ve 2019’da yapılacak Avrupa seçimleri öncesinde aşırı sağın yakaladığı rüzgârın (İtalya’da Matteo Salvini, Almanya’da AfD ve Macaristan’da Viktor Orban örneklerini vermektedir), bizi, Ortadoğu’da yaşananlar hakkında akılcı (rasyonel) ve yapısal olarak daha iyi düşünmemiz konusunda zorladığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Ortadoğu’da demokratikleşme ve özgürleşme beklenen Arap Baharı’nın bölgede şarlatanların başa geçtiği olumsuz süreçlere neden olduğunu vurgulayan konuşmacı, ayrıca kendisinin bir akademisyen olarak eylem adamı olmadığını ve yalnızca olayları anlamaya çalıştığını açıklamaktadır. Gilles Kepel, daha sonra Sortir du chaos : Les crises en Méditerranée et au Moyen-Orient (Krizden Çıkmak: Akdeniz ve Ortadoğu’daki Krizler) adlı yeni kitabında yer verdiği ve İslamcılık akımının yaygınlaşmasına neden olan bazı önemli tarihsel olayları (1973 Yom Kippur Savaşı, 1973-1974 Opec petrol krizi ve 1979 İslam Devrimi) sıralamaktadır. Kitabında çok önemli ve Ortadoğu’nun gelişimini açıklayan haritaların da yer aldığını söyleyen Kepel, ayrıca Rusya’nın son dönemde Ortadoğu’da çok etkili ve birçok ülkeyle yakın ilişkileri olan (İsrail, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye) bir aktör olduğunu vurgulamakta; ancak diğer yandan da ekonomik büyüklük açısından İtalya ile İspanya arasında bir yerde konumlanan ve giderek bir petro-monarşi görüntüsü almaya başlayan Rusya’nın sınırlı gücüne dikkat çekmektedir. Ayrıca Rus lider Vladimir Putin’in KGB’den yetişen ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanıklık eden bir kişi olduğunun altını çizen Kepel, bu nedenle “modern çar” görüntüsündeki Rus lider ve devletinin Ortadoğu’da daha fazla nüfuz alanı kaybetmemek konusunda çok hassas davrandığını ima etmektedir.

Gilles Kepel


İkinci konuşmacı olan Paris Dauphine Üniversitesi Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, Ortadoğu’da bölgesel siyaset dinamiklerini belirleyen en önemli iki faktörü; (1) petrol kaynakları ve petrol gelirlerinin paylaşımı ve (2) özellikle Körfez ülkelerine gerçekleşen göç hareketleri olarak değerlendirmektedir. Bölgedeki ülkeleri iki farklı kategoride değerlendiren Mouhoud, bir tarafta yoğun doğal kaynaklara sahip ve -Suudi Arabistan dışında- nüfusu fazla olmayan zengin ülkeler, diğer tarafta ise nüfusu fazla ve ekonomik gelişmişliği düşük ülkeler (ki bu ülkeler arasında da Cezayir, Irak ve İran gibi doğal kaynak zengini bazı devletler bulunmaktadır) olduğunu söylemektedir. Konuşmacı, bu nedenle, bölgede göç hareketlerinin daha çok Körfez ülkelerine doğru olduğunu ve zengin Körfez ülkelerinin petrol gelirleri sayesinde diğer ülkelerin ekonomilerine etkide bulunduklarını ve bu sayede onlar üzerinde siyasal nüfuz elde ettiklerini belirtmektedir. Petrol fiyatlarının bölgesel siyasete etkilerini de örneklerle açıklayan Mouhoud, günümüzde ise jeopolitik risklerin ve özellikle de İran’ın durumunun petrol fiyatları açısından kritik bir faktör olduğunu söylemektedir. Mouhoud, ayrıca petrol zengini ülkelerin ekonomilerini bugüne kadar çeşitlendirmeyi başaramadıklarını ve bu sektörlerde istihdam olanaklarının az olması sebebiyle diplomalı gençlerin ve kadınların çalışma oranlarının çok düşük seviyelerde kaldığını açıklamaktadır. Üçüncü önemli veri olarak bölge ülkelerinin otoriter ve yolsuz rejimlerini işaret eden Cezayir asıllı akademisyen, konuşmasına, bölge ülkelerinin ekonomilerine genelde bir veya birkaç şirketin hâkim olması sebebiyle bu tarz ülkelerde “ahbap-çavuş kapitalizmi” (copinage) benzeri piyasa ilişkilerinin oluştuğunu belirterek son vermektedir. Mouhoud, bunlara ek olarak, Arap Baharı'na neden olan ekonomik sorunlar ve siyasal baskıların bölgede günümüzde de geçerli olduğunu söylemektedir. 

Üçüncü konuşmacı olan Fransa’nın eski Yemen Büyükelçisi ve İskenderiye (Mısır) Konsolosu ve bir dönem Jack Lang’ın danışmanı olan Gilles Gauthier, J’ai couru vers le Nile (Nil’e Doğru Koştum) adlı son kitabında da anlattığı şekilde, bölgenin önemli ülkelerinden Mısır’da rejimin 1952 yılından beri devamlılık gösterdiğini ve bunun da Mısır Ordusu etrafında şekillendiğini belirtmektedir. Mısır’daki Abdülfettah el Sisi liderliğindeki askeri kastın şimdilerde Suudi Arabistan finans kaynaklarından beslendiğine işaret eden Gauthier, bu noktada Mısır tarafından Suudi Arabistan’a devredilen Sanafir ve Tiran adalarını gündeme getirmektedir. Ayrıca Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerin otoriter eğilimlerinin son dönemde daha da arttığını vurgulayan Fransız diplomat, örneğin Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminin bile aranır hale geldiğini söylemektedir. Bu gelişmede etkili olan temel faktörü feodal özellikleri ağır basan Suudi rejiminin bölgesel nüfuzunun artması olarak vurgulayan Gauthier, bölgedeki diktatoryal yönetimlerin baskıları altında ezilen toplumların ise görünmez bir devrim sürecinden geçtiklerini ve kadın hakları ve toplumsal ilişkiler başta olmak üzere birçok alanda sosyal ağların da etkisiyle büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığını iddia etmektedir. Bu değişim ve dönüşümlerin son derece derinlikli olduğunu da iddia eden konuşmacı, buna karşın, bölgedeki siyasal yapıların toplumsal değişime direndiklerini de sözlerine eklemektedir.

Sonraki turda Sünni İslam dünyasının lider ülkelerinden biri olarak öne çıkarılan Suudi Arabistan hakkında görüşleri istenen akademisyen Gilles Kepel, öncelikle Suudi Arabistan’ın 2014-2016 döneminde petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ekonomik gerileme ve dolayısıyla siyasi gerileme yaşadığını söylemekte ve bu ülkenin şimdilerde bazı önemli sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Bunlardan ilki, ülkenin “rantiye devlet” modeli çerçevesinde değerlendirilebilecek olan ekonomisinin dönüştürülmesi sorunudur. Bu bağlamda, yaygın çok eşlilik ve gelişmiş ekonomik durum nedeniyle Suudi Arabistan’ın diğer bölge ülkelerine kıyasla nüfusunun fazla olması ve çok büyük bir Kraliyet ailesinin bulunması da (bu ülkede yalnızca binlerce Prens bulunmaktadır) ekonomide yapılacak düzenlemeleri daha da kritik ve zor bir hale getirmektedir. Son dönemde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi siyasal sistemde “tek adam” olarak öne çıkmasının sistemin etkin (efficace) hale getirilmesi anlamında önemli olduğunu belirten Kepel, Mısır’da 1920’lerde kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketine destek veren Katar’la Suudi Arabistan arasında son yıllarda ortaya çıkan uyuşmazlığa da dikkat çekmektedir. Türkiye ile Katar’ın yakın geçmişte Mısır’da Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi’nin seçilmesine destek verdiklerini ve Suudi Arabistan’la anlaşmazlıkların bu noktada başladığını da belirten Kepel, Bedevi Suud hanedanlığının Müslüman Kardeşler hareketini kendisine düşman olarak gördüğünü söylemektedir. Muhammed bin Selman’ın İran’a karşı güç kullanılmasını savunan duruşunun ABD’deki Donald Trump çizgisiyle örtüştüğünü de belirten Kepel, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ise adeta Osmanlı Halifesi gibi davranarak Müslüman dünyanın sorunlarına -başta Filistin Sorunu olmak üzere- yakın ilgi gösterdiğini ve bu bağlamda Sünni dünyanın liderliği konusunda Suudi Arabistan’la Türkiye’nin de rekabet halinde olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu yıl içerisinde bizzat bulunduğu Türkiye’nin ekonomik açıdan çok zor bir dönemden geçtiğini belirten Fransız akademisyen, ABD ile yaşanan Rahip Andrew Brunson krizini de bu noktada hatırlatmaktadır.

Courrier International dergisi editörü Eric Chol ise, bu turda, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülen muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı vakasını yorumlamakta ve birçoklarının gerçek bir demokrat olarak lanse ettiği Kaşıkçı’nın Muhammed bin Selman’ın ülkesinde ipleri eline almasının ardından sorunlar yaşamaya başladığını ifade etmektedir. Ayrıca Kaşıkçı'nın çok tecrübeli bir gazeteci olduğunu anlatan Chol, kendisinin bir dönem Suudi istihbaratının başındaki Prens Türki el Faysal'ın danışmanlığını yaptığını da vurgulamaktadır. 

Sonraki turda, Gilles Kepel, yıllar öncesinden şahsen ve yakından tanıdığı Cemal Kaşıkçı’nın Ortadoğu politikasını çok iyi bilen önemli ve nazik bir gazeteci olduğunu ve açık bir şekilde Müslüman Kardeşler çizgisinde siyaset yaptığını, ancak Prens Türki el Faysal'ın danışmanı olmasından sonra Müslüman Kardeşler'e daha mesafeli yaklaşmaya başladığını söylemektedir. Daha sonra cihatçılık ve terörizm sorununa odaklanan Kepel, bu alanda iki temel çizginin olduğunu belirtmekte ve bunları; -Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında 1980'lerde yaygınlaşan- Selefi radikalizmi (Usama bin Ladin benzeri) ve Mısır merkezli Müslüman Kardeşler radikalizmi (Ayman el Zevahiri-Eymen ez-Zevahiri örneği) olduğunu açıklamaktadır. El Kaide’yi bu kişilerin kurduğunu hatırlatan Kepel, El Kaide ve IŞİD'in halen tamamen yok edilemediklerini de vurgulamaktadır. El Kaide modeli terör hareketlerinin 2000'lerde işe yaramaz hale geldiğini belirten Fransız konuşmacı, IŞİD'in ise eylem kapasitesini kaybetmesine karşın hala varlığını koruduğunu söylemektedir. 

Bu turda ilk kez söz alan Le Monde gazetesi muhabiri ve L'Etat islamique de Mossoul : histoire d’une entreprise totalitaire (Musul'da IŞİD: Totaliter bir Teşebbüsün Tarihi) kitabının yazarı Hélène Sallon, 2017 Aralık ayından beri IŞİD'in Irak ve Suriye'de toprak kontrolünü kaybettiğini, buna karşın kontrolün kimde olduğunun bilinmediği gri bölgelerde varlığını sürdürdüğünü söylemektedir. IŞİD'in ekonomik faaliyetlerini gizlice nasıl sürdürebildiğini de anlatan Sallon, örgüt tarafından finanse edilen 5-10 kişilik küçük hücrelerleIŞİD'in günümüzde bile operasyonel hale gelebileceğini ima etmektedir. 

Bu turda yeniden söz alan El Mouhoub Mouhoud ise, öncelikle Irak'ın zengin petrol kaynaklarına karşın Körfez ülkeleri gibi gelişmiş bir ekonomisinin olmadığını hatırlatmakta, daha sonraysa Irak ve bölge ülkelerindeki ekonomik sorunları sıralamaktadır. Irak açısından sorunların temelinde petrol gelirlerine rağmen ekonominin çeşitlendirilememiş ve gelişmemiş olmasının bulunduğunu söyleyen Mouhoud, işsizlik oranlarının yüksek olması ve kayıtdışı ekonominin neredeyse kayıtlı ekonomi kadar gelişmiş olmasını da diğer önemli ekonomik sorunlar olarak belirtmektedir. Irak özelinde Sünni-Şii nüfusun birlikte varlığı gibi başka siyasal ve toplumsal gerilimlerin de olduğunu söyleyen akademisyen, Arap dünyasında siyasal demokratik dönüşümünü tamamlamış tek ülke olarak Tunus'u övmekte, ancak bu ülkenin de ekonomik dönüşümünü henüz tamamlayamadığını ve güvenlik risklerini tamamen gideremediğini sözlerine eklemektedir. 

Fransa'nın bir dönem Yemen Büyükelçiliğini yapan Gilles Gauthier ise, son turda, iyi bildiği bu ülkede son yıllarda yaşanan insani trajedilere dikkat çekmektedir. Yemen konusunda Fransa, İngiltere ve Almanya gibi büyük ülkelerin harekete geçme konusundaki isteksizliklerine de vurgu yapan diplomat, bu konunun yeni güvenlik risklerine neden olabileceğini; zira iç savaş ve ekonomik çöküntü ortamında IŞİD ve El Kaide gibi terör örgütlerinin bu ülkede taban bulabileceğini ve yeni elemanlar devşirebileceğini belirtmektedir.

Gilles Kepel ise, son turda, ABD'nin JCPOA olarak bilinen İran nükleer anlaşmasından çekilmesinden sonra İran'ın bölgedeki etkisinin azaldığını iddia etmekte ve ABD Başkanı Donald Trump'ın saçma bulunan hareketlerinin aslında bir strateji çerçevesinde gerçekleşmiş olabileceğini söyleyerek programı sonlandırmaktadır.  

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Buradan program listesine ulaşılabilir; https://www.franceculture.fr/emissions.

22 Kasım 2018 Perşembe

Robin Niblett’den ‘Think-Tanklerin Geleceği’ Konuşması


Britanyalı Uluslararası İlişkiler uzmanı Robin Niblett (1961-)[1], 2007 yılından bu yana İngiliz Kraliyet ailesinin desteğiyle 1920’lerde kurulmuş olan Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) adlı köklü düşünce kuruluşunun yöneticisi olarak görev yapmaktadır. Niblett, geçtiğimiz gün kurumu bünyesinde “The Future of Think-Tanks” (Think-Tanklerin/Düşünce Kuruluşlarının Geleceği) başlıklı önemli bir konuşma yapmıştır. Bu yazıda, Sasha Havlicek’in yönettiği bu konuşmada söylenenler özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Konuşmanın başında, moderatör Sasha Havlicek, Birleşik Krallık’a dair bazı istatistikler vererek; halkın yarıdan çoğunun (yüzde 52) think-tank veya düşünce kuruluşu adı verilen kurumların ne olduğunu ve yine yarıya yakın (yüzde 47) kısmının bu kurumların ne iş yaptıklarını bildiklerini, ancak çok azının (yüzde 17) bu kurumların sunduğu bilgilere itibar ettiklerini vurgulamaktadır. Robin Niblett ise, konuşmasına, anısına konuşma yaptığı ve bir dönem Chatham House’da da görev yapan İngiliz akademisyen Martin Wight’ı anarak başlamakta ve daha sonra neden bu konuşmayı büyük bir heyecanla yaptığını açıklamaktadır. Niblett’ın vurguladığı ilk neden, Chatham House’un 2020 yılında kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlayacak olmasıdır. İkinci neden, dünya siyasetinde son dönemde yaşanan büyük çalkantılar nedeniyle think-tanklerin rolünün sorgulanmaya başlamasıdır. Üçüncü olarak ise, Niblett, Martin Wight ve Hedley Bull gibi İngiliz Okulu düşünürlerinin geliştirdikleri “uluslararası toplum” (international society) kavramının bu çalkantılı dönemde uluslararası siyasetin “sıfır toplumlı oyun” (zero-sum game) mantığına dönmesinin engellenmesi açısından daha da büyük önem kazandığını düşünmektedir. Niblett, bu bağlamda, düşünce kuruluşlarının gelecekte uluslararası düzen ve siyasi istikrarın sağlanması konusunda ulusal hükümetlere yardım edebilen önemli kurumlar olmaları için bazı prensipleri benimsemeleri gerektiğini de vurgulamaktadır.

Bu girişin ardından, Robin Niblett, Batı dünyasında think-tanklerin nasıl kurulduğunu anlatmaya başlamaktadır. 1910-1921 döneminde Carnegie Endowment for International Peace (Carnegie Uluslararası Barış Vakfı), Brookings Institution (Brookings Enstitüsü), Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ve Council on Foreign Relations-CFR (Dış İlişkiler Konseyi) gibi dört önemli ve köklü düşünce kuruluşunun hükümetlerce değil, özel kişilerce kurulduğunu hatırlatan konuşmacı, buradaki amacın geçmişin (temelde Birinci Dünya Savaşı) hatalarından bilimsel çalışmalar yoluyla dersler alınması ve uluslararası siyaseti doğru yönde teşvik ederek küresel barışın korunması olduğunu vurgulamaktadır. Ancak bu kuruluşların hitap ettikleri ana kitle olan siyasetçiler ve diplomatların başta bu tarz kurumlara şüpheyle yaklaştıklarını kaydeden Niblett, bu dört kurumun düzenledikleri seminerler ve verdikleri dersler sayesinde bu şüpheleri aşmayı başardıklarını ve politika yapım sürecinin parçası olmayı başardıklarının altını çizmektedir. Bunun ötesinde, bu dört kurumun da ABD Başkanı Woodrow Wilson’dan kaynaklanan Wilson İlkeleri ve buna bağlı olarak gelişen uluslararasıcılık (Carnegie ve CFR) ve Chatham House çizgisini yansıtan “liberal emperyalizm” anlayışları etrafında oluştuğunu kaydeden İngiliz uzman, bu anlamda köklü düşünce kuruluşlarının ütopyacı olmadıklarını (yani Gerçekçi-Realist çizgide olduklarını) ve uluslararası kurumsal yapıları güçlendirerek uluslararası sistemi istikrarlı hale getirmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. Ancak bu kurumların dayandığı Milletler Cemiyeti yapısının çökmesiyle İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını anımsatan Niblett, bu doğrultuda savaş sonrasında Birleşmiş Milletler düzeninin kurulduğunu ve özellikle Batı dünyasında ekonomik açıdan hızlı gelişim ve kalkınmayı sağlayan başarılı bir dönem yaşandığını söylemektedir.

Soğuk Savaş döneminin think-tanklerin Washington DC ve Avrupalı başkentlerde yaygınlaşması anlamında faydalı bir işlev gördüğünü de belirten Niblett, Batı dünyası dışında da bu dönemde think-tanklerin kurulduğunu, ancak bunların hükümet/devlet kontrolünde ortaya çıktıklarını söylemekte ve bu anlamda Batılı muadilleri gibi özgür olamadıklarını ima etmektedir. Soğuk Savaş döneminde düşünce kuruluşlarının tam zamanlı çalışanları olan ciddi kurumlara dönüştüğünü de söyleyen İngiliz konuşmacı, ancak bu dönemde think-tanklerin kuruldukları dönemdeki gibi dünya barışını ve uluslararası istikrarı korumaktan daha çok, Batı dünyasının Soğuk Savaş’ı kazanması hedefine odaklandıklarını samimiyetle itiraf etmektedir. ABD’deki Başkanlık sisteminin yürütme ve yasama arasındaki katı güçler ayrılığı mekanizması sayesinde think-tanklerin bağışlar yoluyla güçlenmesi için ideal bir ortam oluşturduğunu belirten Niblett, Amerikan düşünce kuruluşlarının bu sayede sektörü domine ettiklerini ve hatta Amerikan siyasal elitinin yetişmesi konusunda da faydalı rol oynadıklarını söylemektedir. Niblett, bunun tam zıttı şekilde, bu dönemde Avrupa devletlerinde kurulan think-tanklerin devlet/hükümet politikaları nedeniyle maddi açıdan güçlenemediklerini ve Amerikalı muadillerinden geride kaldıklarını vurgulamaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan think-tanklerinin küreselleşmeyi doğru şekilde öngörerek büyüdüklerini ve birçok diğer ülke ve başkentte şube açtıklarını, ayrıca konu ve politika bazlı uzman düşünce kuruluşlarının da kurulduğunu söyleyen İngiliz uzman, bu dönemde Londra, Cenevre ve Brüksel gibi bazı Avrupa şehirlerinin de düşünce kuruluşları açısından merkez konuma geldiklerini kaydetmektedir. Küreselleşmeye uyum sağlayan Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerin de think-tank trendini yakaladığını belirten konuşmacı, Çin’in günümüzde 512 düşünce kuruluşuyla ABD’nin ardından ikinci sırada yer aldığını söylemektedir. Ancak Batı dışı ülkelerde (Çin, Rusya, Körfez ülkeleri) düşünce kuruluşlarının gelişiminin Batı dünyasından farklı bir seyir izlediğini hatırlatan konuşmacı, bu ülkelerde sivil toplumun gelişmemiş olması sebebiyle think-tanklerin devletten ve hükümetten özerklik veya bağımsızlıklarının ya düşük seviyede ya da hayali (hiç gelişmemiş) olduğunu söylemektedir. Batı dışı ülkelerde Batı orijinli uluslararası düşünce kuruluşlarına da şüpheyle ve olumsuz şekilde yaklaşıldığını belirten konuşmacı, bu anlamda Çin, Rusya, Mısır ve Körfez ülkelerinde son yapılan siyasi girişimlere dikkat çekmektedir.

Dünyada think-tank endüstrisinde iddialı olan ülkeler ve think-tank sayıları

Konuşmasının sonraki bölümünde think-tanklerin günümüzde karşılaştıkları sorunlara ve sahip oldukları imkânlara odaklanan Robin Niblett, bu doğrultuda ilk olarak küreselleşmenin pozitif rolüne dikkat çekmekte ve geçmişe kıyasla açlık ve fakirlik gibi konularda dünya genelinde iyiye gidildiğini iddia etmektedir. Hızla gelişen teknolojinin de bu açıdan çok faydalı olduğunu vurgulayan konuşmacı, buna karşın küreselleşme nedeniyle artık devletlerin tek başlarına mücadele edemedikleri bazı büyük sorunlarla (iklim değişikliği, salgın hastalıklar, uluslararası terörizm ve siber ataklar) karşı karşıya olduklarını da vurgulamaktadır. Hükümetlerin bu sorunlarla başa çıkamaması neticesinde milliyetçi ve popülist hareketlerin son dönemde dünya genelinde çıkışa geçtiğini de sözlerine ekleyen Chatham House yöneticisi, ABD ile Çin arasında giderek kızışan stratejik rekabetin de kurallara dayalı uluslararası sistemi zayıflattığını açıklamaktadır. Teknolojik hâkimiyete dayalı bu rekabetin dünya dengesini bozduğunu ama ABD’nin yerini alabilecek bir ülkenin de henüz ortaya çıkmadığını vurgulayan Niblett, bu bağlamda 21. yüzyılda think-tanklerin güvenilirliklerinin üç temel konuda test edileceğini söylemektedir.

Bunlardan ilki, Batılı demokratik ülkelerde politika yapım sürecinin aşağıdan yukarı (bottom-up) hareketle dizayn edilmesi ve medya ve internet özgürlüklerinin sağlanması gerekliliğidir. Niblett’e göre, bu durum think-tank endüstrisini de kökünden değiştirmeye başlamıştır. Zira artık toplumsal tabanı ve kamusal yansımaları olmayan think-tankler, sadece uzman kadrolarıyla etkili olamamaktadırlar. Bu bağlamda, İngiliz konuşmacıya göre think-tanklerin geleneksel “trickle-down” (yukarıdan aşağıya doğru etkili olma) yöntemi artık anlamsızdır. Bu nedenle, günlük siyasal gelişmeler hakkında yapılan etkinlik ve programlara think-tank uzmanları daha yoğun katılım göstermeli ve analiz ve konuşmalar yaparak fikirlerini toplumsal tabana yaymalıdırlar. Ancak bu durumun riski de think-tank veya akademi ile medya/basın arasındaki çizgilerin kaybolması veya belirsizleşmesidir. Ayrıca yeni dönemde think-tankler sadece uzman raporlarıyla yetinmemeli ve detaylı açıklamalar içeren bloglar, büyük veri setleri-istatistik verileri ve infografik çalışmalara da yayınlarında ve web sitelerinde yer vermelidirler.

Robin Niblett’e göre, think-tanklerin verilerine halk nezdinde güvensizlik duyulması da son dönemde yeni bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Bu bağlamda, konuşmacı, ABD’de popülist aday Donald Trump’ın Başkan seçilmesi ve Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu süreçlerine dikkat çekmekte ve nasıl bu iki gelişmiş ve demokratik ülkede de halkların uzman görüşleri ve think-tank raporlarında yer alan uyarılardan farklı şekilde hareket ettiklerini hatırlatmaktadır. Bu doğrultuda, Niblett, neredeyse tamamı küreselleşme taraftarı haline gelen ve küresel sorunlarla küresel mücadele yöntemini benimseyen think-tanklerin, küreselleşmenin yerel halkın kültürel kimliği ve ekonomisi üzerinde yarattığı olumsuz etkileri görmezden gelmiş olabileceğini kabul etmekte ve bir anlamda özeleştiri yapmaktadır. Ayrıca bilimsel verilerle desteklenen olgulara son dönemde -küresel ısınma örneğinden de anlaşılabileceği üzere- halk tarafından şüpheyle yaklaşılmasının ciddi bir sorun olduğunu kaydeden Niblett, bu anlamda think-tanklerin güvenilirlikleri ve ikna kabiliyetlerini arttırmaları gerektiğini ima etmektedir.

Konuşmacının dikkat çektiği ve 21. yüzyılda think-tanklerin çalışmalarını gölgeleyebilecek üçüncü önemli mesele ise, think-tanklerin fonlanması konusudur. Batı dışı toplumlarda devletler/hükümetlerce fonlanan think-tanklerin veri seçimlerinde zaten taraflı/seçici davrandığının düşünüldüğünü söyleyen Niblett, ancak özel kişi ve kurumlarca fonlanan düşünce kuruluşlarının da bu bağlamda bazı riskler yaşayabileceklerini düşünmektedir. Niblett’a göre, öncelikle, tüm kurucu ve uzmanlarının küreselleşme gibi meselelerde benzer görüşlere sahip olması, düşünce kuruluşlarının özgün ve yaratıcı fikirlere ulaşmalarını engelleyebilir. Bir diğer önemli sorun, yabancı hükümetlerin ve uluslararası şirketlerin think-tanklerin fonlanmasına dâhil olması nedeniyle rapor ve analizlerin nesnelliğini kaybetmesi riskidir. Tüm dünyada giderek bir endüstri haline gelen think-tankler, bir ticari işletme mantığında hareket etmeye başlarlarsa, kurucu amaçlarından ve savundukları değerlerden de zamanla sapabilir ve şirket ve devletlerin “yumuşak güç” pazarı haline gelebilirler.
Bu sorunları sıraladıktan sonra ne yapılması gerektiği konusuna da kısaca değinen İngiliz konuşmacı, siyasal istikrarsızlığın zirvede olduğu günümüzde think-tanklerin nesnel ve bilimsel analizlerine fazlasıyla ihtiyaç duyulduğunu, ancak hükümetlerin popülizm cereyanı ve halkın tepkileri nedeniyle bu konuda ısrarcı davranamadıklarını ve halka yol göstermektense halkı takip etmeyi tercih ettiklerini (eleştirel bir tonda) söylemektedir. Daha sonra ise, Niblett, think-tanklere yol gösterebilecek ve Chatham House’da uygulamaya çalıştıkları beş özgün fikri sıralamaktadır:
  1. Özgün amaç ve hedeflere daha da çok sahip çıkmak (nesnel veri ve bilimsel analizlere güvenmek ve kişisel görüş ve eğilimleri araştırmalara dâhil etmemek).
  2. Büyük düşünmek (Ekonomiye fazlasıyla teknokratik düzeyde yaklaşılan bir dönemin ardından, think-tankler, kalkınma başta olmak üzere birçok konuya daha yaratıcı ve iddialı şekilde yaklaşabilirler).
  3. Pozitif değişimi savunmak (Güç politikası son dönemde yeniden yükselişe geçmeye başlasa da, think-tankler pozitif yönde değişimi teşvik etmelidirler).
  4. Yenilikçi-İnovatif olmak (Devlet dışı aktörlere de -özellikle iş dünyası- çalışmalarda yer vererek uluslararası düzeni olumlu yönde değiştirmek için girişimlerde bulunmak ve bilimsel yöntemleri genişletmek/geliştirmek).
  5. Farklı seslere yer vermek (Bilimsel analiz ve raporlarda sadece belli bir toplum kesim ve gruba yönelik değil, tüm grupları kapsayacak şekilde hareket etmeye çalışmak ve özellikle gençlere şans tanımak).
Sonuç olarak, Robin Niblett’ın “The Future of Think-Tanks” konuşmasının think-tank endüstrisinin gelişimi ve geleceği konusunda çok faydalı ve önemli bir konuşma olduğu vurgulanmalıdır. Türkiye'de think-tank endüstrisinde devlet veya siyasal parti bağlantısı olmadan ayakta kalmanın zorlukları ve Türkiye'de devlet/hükümet destekli think-tanklerin son dönemde yaşadıkları başarısızlıklar da düşünüldüğünde, bu sektörde çalışan herkese halkın ve sivil toplumun sahip çıkması gerekliliği ise ortadadır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://www.chathamhouse.org/expert/dr-robin-niblett-cmg.