2 Aralık 2016 Cuma

Birol Akgün'den 'Türkiye’de Seçmen Davranışı, Partiler Sistemi ve Siyasal Güven'


1968 Soma doğumlu Türk akademisyen Prof. Dr. Birol Akgün[1], Türkiye Maarif Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesidir. Akgün’ün 2002 yılında Nobel Yayın Dağıtım tarafından basılan “Türkiye’de Seçmen Davranışı, Partiler Sistemi ve Siyasal Güven” adlı kitabı[2], Türkiye’deki seçmen davranışını inceleyen önemli bir akademik çalışma olarak dikkat çekmiştir. Bu yazıda, Akgün’ün bu kitabı özetlenecektir.

Prof. Dr. Birol Akgün

Oy Hakkının Gelişimi ve Seçmen Davranışına Teorik Yaklaşımlar
Her ne kadar yurttaşların siyasal sistemin işleyişine ve kolektif kararların alınmasına katılmalarının ilk örnekleri antik Yunan demokrasilerinde görülmüşse de, genel ve eşit oy hakkının yaygınlaşması daha çok 18. yüzyılda yaşanan Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi’nin ve bu devrimler sonrasında gelişen işçi hareketlerinin bir sonucudur. Kendi vatandaşlarına kitlesel düzeyde oy verme hakkını tanıyan ve bu arada ulusal siyasal partilerin doğuşuna sahne olan ilk Batılı ülke ise ABD olmuştur. Bu ülkede, 1849 yılındaki Başkanlık seçimlerinde beyaz erkekler arasındaki oy verme oranı yüzde 80’e ulaşmıştır. Kıta Avrupa’sındaki ilk seçimler ise, Fransa’da, 1848 demokratik reformlarının ardından yapılmıştır. Fransa seçimleri, diğer Avrupa ülkelerindeki demokratik talepleri de tetiklemiş ve bir süre içerisinde genel ve eşit oy hakkı tüm Avrupa’ya yayılmıştır.

Türkiye’de de seçme ve seçilme ile ilgili kavramlara 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren rastlanmaktadır. 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesiyle birlikte, Türkiye halkı da ilk kez anayasal düzeyde seçme hakkına kavuşmuştur. Yeni kurulan Mebuslar Meclisi için ilk seçimler 1877 yılında yapılmıştır. Bu seçimlerde, oy hakkı, sadece vergi veren ya da emlak sahibi olan erkeklere verilmiştir. II. Abdülhamit’in istibdat döneminin 1908 Devrimi ile son bulması neticesinde II. Meşrutiyet dönemi başlamış ve ilk seçim kanunumuz olan İntihab-ı Mebusan Kanunu uyarınca daha demokratik seçimler yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde yapılan ilk seçimlerde, İttihat ve Terakki Fırkası (İT) ile Ahrar Fırkası yarışmıştır. İki dereceli seçimleri, İT’nin listesi silme kazanmıştır. 1912’nin “sopalı seçimler”inde ise, İT’nin rakibi Hürriyet ve İtilaf Fırkası 6 üyesini meclise gönderebilmiştir. 1914’teki seçimlerde ise, İT bir kez daha tüm üyelikleri kazanmıştır. 1919 yılındaki son seçimlerle oluşan Osmanlı Meclisi’nin işgal güçlerince dağıtılması sonrası, milli mücadelenin merkezi olan Ankara’da yeni bir meclis (TBMM) kurulmuş ve Mustafa Kemal önderliğinde Milli Mücadele dönemi başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla kadın ve erkeklere seçme ve seçilme hakları verilerek, modern ve demokratik bir devlet olma yolunda çok önemli adımlar atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, çok partili demokrasiye ise 1950 yılında geçebilmiştir.

Seçmen Davranışı
Oy vermeyi etkileyen faktörler, demokratik rejimlere geçilmesiyle beraber önem kazanmış ve sosyal bilimlerde de araştırma konusu olmuştur. Seçmen davranışıyla ilgili bilimsel akademik çalışmaları ve perspektifleri üç ana başlık altında toplamak mümkündür; Sosyolojik yaklaşım (Columbia ekolü), Sosyo-psikolojik yaklaşım (Michigan ekolü), Ekonomik yaklaşım (Rasyonel seçim ekolü).

1-) Sosyolojik yaklaşım (Columbia ekolü): İlk seçmen araştırmalarında kullanılan, demografik verilere dayalı yaklaşımdır. Buna göre; seçmen davranışının temelinde toplumdaki sosyal bölünmüşlük vardır. Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmacıların geliştirdiği bu ekolde, toplumdaki farklı sosyal sınıflar ve çeşitli grupların aynı yönde oy verme eğilimi olduğu tespit edilerek, bu yönde çeşitli genellemeler yapılmıştır. Ancak bu yaklaşım, sosyal hayatın dinamizmini yansıtmaz ve parti aidiyetlerini vazgeçilmez bir alışkanlık olarak görür.

2-) Sosyo-psikolojik yaklaşım (Michigan ekolü): 1950’lerde Michigan Üniversitesi’nde kurulan Ulusal Seçim Araştırmaları merkezindeki bir grup araştırmacının çalışmalarıyla (ilk olarak 1960 tarihli “Amerikan Seçmeni” adlı eser) bu ekol doğmuş ve hızla gelişmiştir. Sosyo-psikolojik yaklaşım, gruplar yerine bireyler üzerine odaklanır ve seçmenlerin küçük yaşta ailelerinin ve çevrelerinin etkisinde siyasal sosyalleşme sürecinde kazandıkları tutum ve yönelimlere odaklanır. Bu yaklaşımın literatüre kazandırdığı en önemli kavram ise “party identification”dır (parti aidiyeti). Buna göre; küçük yaştan başlayarak bireyler bir görüş ve siyasal parti, kimlikle kendini özdeşleştirir ve ilerleyen yıllarda çok önemli farklı nedenler olmadığı (ekonomik çöküntü, bireysel çıkar, adayın kötülüğü vs.) sürece, bu yönde oy vermeye devam ederler. Seçmenler, parti kimliği sayesinde karmaşık olayları daha rahat yorumlar ve anlamlı hale getirirler. Ancak zamanla yeni partilerin (örneğin Yeşiller) ortaya çıkması, bu yaklaşımı da 1970’lerden itibaren sorgulanır hale getirmiştir.

3-) Ekonomik yaklaşım (Rasyonel seçim ekolü): Son yıllarda yaygınlık kazanan rasyonel seçim ekolü, ekonomik oy verme üzerinde duran bir yaklaşımdır. Buna göre; vatandaşlar, her bir seçimde kendi amaçlarını gerçekleştirme bakımından en uygun gördükleri partiye oy verirler. Bu teori, seçmenlerin tek amaçlarının maddi çıkar olarak tanımlanan fayda maksimizasyonu olduğunu varsayar. Bu ekolün bir diğer versiyonu da “geçmişe dönük oy verme” (retrospective voting) olarak bilinir. Buna göre; seçmenler oy verirken, iktidardaki partinin uygulamalarına ve genel performansına bakar ve bu süre içinde kendi ekonomik durumlarındaki değişmeyi göz önüne alırlar. Kişinin ekonomik refahı artmışsa müspet, azalmışsa menfi yönde oy vermesi yüksek olasılıktır. Yine de, üstyapı faktörlerinin çok etkili olduğu durumlarda bu model geçersiz kalabilir.

Türkiye’de Seçimler ve Seçmen Çalışmaları
1950’den bugüne Türkiye’de pek çok genel seçim, yerel yönetim seçimleri, Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimleri ve milletvekili ara seçimleri yapılmıştır. Ancak seçmen davranışı üzerinde her nedense yeterince çalışma yapılmamıştır. Türk seçmen davranışı ile ilgili çalışmalarda, merkez-çevre ayrımına dayanan sosyokültürel yaklaşım yaygın kabul görmektedir. Buna göre; Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden başlayarak girişilen modernleşme ve reform hareketleri, ülkede yenilikçi (merkeziyetçi) sivil-asker devlet seçkinleri (merkez) ve yerel soylular ve reformlara karşı olan kitlelerin oluşturduğu (çevre) iki kutup arasında derin bir sosyokültürel ayrım (cleavage) doğurmuştur. Özellikle Prof. Şerif Mardin, çalışmalarında bu konu üzerinde sıklıkla durmuştur.

Daha az yaygın olan bir yaklaşım ise ekonomik seçimlerle ilgilidir. Bu yaklaşımda, merkez sağ partilerin başarısı ekonomik büyümeyle açıklanarak, ortaya farklı bir model konulmaktadır. Bazı yaklaşımlarda, Türkiye’deki siyasal mücadele siyasal elitler içerisindeki bir rekabet çerçevesinde de incelenmektedir. Buna göre; Türk siyaseti elitlerce yönetilir ve seçmenlerle politik patronaj (patron-müşteri) ilişkileri kurulur. Bu yaklaşıma göre; merkez sağ siyasetin başarısı burada aranmalıdır. Prof. Dr. Yılmaz Esmer, Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanarak Türk seçmeninin değerlerini incelemiştir. Esmer’in tespitlerine göre; Türk seçmeninin çok katı ideolojik yargıları yoktur ve seçmen genelde “ılımlı” bir çizgidedir. Ancak bu değerlerin oluşmasında, eğitim, cinsiyet ve kentleşme gibi birçok faktör etkili olmaktadır. Ayrıca sosyal sınıf ve gelir farklılığı, Türkiye’deki seçmen davranışında bu değerler kadar etkili olamamaktadır.

Türkiye’de Seçmen Davranışı, Partiler Sistemi ve Siyasal Güven

Çok Partili Dönemde Türkiye’de Seçimler
Türkiye, 1950’de çok partili demokratik yaşama geçmiş, Samuel Huntington’ın deyimiyle bir “ikinci dalga” demokrasisidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili demokrasiye geçişi nispeten kolay ve barışçıl olsa da, sonrasında askeri darbeler, kutuplaşmalar, iç çatışmalar, terör, aşırı akımların güçlenmesi, siyasal partilerin kapatılması, demokrasi açıkları ve demokrasi kültürü eksikliği gibi pek çok sıkıntı bu ülkede sıklıkla görülmüştür. Bu nedenle, Prof. Dr. Ergun Özbudun’a göre; Türkiye demokrasisi tam olarak yerleşmemiş ve pekişmemiştir.

Bu doğrultuda, dünyada ve Türkiye’de çok partili demokratik siyasal hayatın en önemli unsuru olan siyasal partiler daha yakından incelenmelidir. Zira temsili demokrasiler, iyi örgütlenmiş parti sistemleri olmadan etkili biçimde işleyemezler. Siyasal partiler, demokrasinin kurumsallaşması açısından son derece önemli bir işlevi de yerine getirir, kitlelerle devlet arasında köprü olurlar. Siyasal partilerin fonksiyonlarını nasıl yerine getirdiğinin anlaşılabilmesi için, iki önemli kavramın bilinmesi gerekir; partilerin kurumsallaşması ve bir ülkedeki parti tipolojisi. Partilerin kurumsallaşması, bir ülkedeki siyasal istikrarın anlaşılması açısından önem arz ederken, parti tipolojisi de, demokratik yönetimin kalitesiyle ilgilidir.

Partilerin kurumsallaşması: Huntington’ın ifade ettiği gibi, kurumsallaşma, “kurumların ve uygulamaların zamanla değer ve istikrar kazanma sürecidir”. Bu tanıma dayanarak, Scott Mainwaring, partilerin kurumsallaşmasına ilişkin 4 ölçüt geliştirmiştir:

1-) Tam yerleşmiş parti sistemleri, hem seçmen tabanı, hem de örgüt olarak önemli derecede istikrar gösterir.
2-) Kurumsallaşmış parti sistemlerinde, partiler, toplumda güçlü köklere sahiptir.
3-) İstikrarlı parti sistemlerinde, toplumdaki güçlü aktörler partilere mutlak meşruiyet atfederler.
4-) Parti örgütleri kendi başlarına da önemlidir.

Parti tipolojisi: Giovanni Sartori’ye göre; bir ülkede partilerin var olması kadar, siyasal partilerin sayısı, ideolojik konumları ve birbirleriyle olan rekabet ilişkileri de siyasal rejimin performansı ve demokratik yönetimin kalitesi üzerinde son derece önemli bir rol oynar. Çünkü bir parti sistemi, o toplumdaki mevcut güç dağılımını ve çoğulculuğun derecesini gösterir. Sartori’ye göre; parti sistemlerini 4 başlık altında toplamak mümkündür:

1-) Belli bir partinin sürekli olarak parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiği egemen (hâkim-dominant) parti sistemleri.
2-) Mevcut iki partiden birinin dönüşümlü olarak çoğunluğu sağladığı iki partili sistemler.
3-) Sayıları üç ile beş arası değişen ve aralarında ılımlı bir ideolojik yarışmanın bulunduğu ılımlı çoğulculuk sistemleri.
4-) En az beş partinin yer aldığı ve önemli ölçüde ideolojik çatışmanın bulunduğu yani sistem karşıtı partilerin güçlü olduğu kutuplaşmış çoğulculuk sistemleri.

Türk Parti Sisteminin Evrimi
1-) 1946-1960 Kuruluş Dönemi: Türkiye’de modern çok partili siyasal hayata 1946, hatta 1950 yılında geçilmiş sayılır. Bugüne kadar kurulan tüm partilerin kökleri, bu ilk dönemdeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokrat Parti’ye (DP) dayanır. Şerif Mardin’e göre; CHP merkez, DP ise çevre değerlerin temsilcisidir. Bu ayrımı İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na kadar bile götürebiliriz. Merkeze yakın CHP geleneği, Batıcılık, laiklik, merkeziyetçilik, sosyal ve kültürel hayatın devletçe denetlenmesi, bürokrasinin göreceli ağırlığı gibi değerleri savunurken, çevreye yakın DP geleneği, liberal, âdem-i merkeziyetçi, muhafazakâr değerlere ve dine büyük önem veren bir yapıda olmuştur. Genelde 1950’den beri çevrenin değerlerini savunan ve merkezle kavga eden DP ve ardılı olan merkez sağ partiler, Türkiye’de yapılan genel seçimleri kazanmışlardır (1970’ler istisnai bir durumdur). DP, başlarda ekonomik açıdan oldukça başarılı olmuş ve ama merkez değerlerle kavgası toplumu kutuplaştırıp olaylara sebep olunca ve ekonomik performansı giderek düşünce, Türkiye’de 27 Mayıs 1960 ihtilali gerçekleşmiştir.

2-) 1960-1980: Demokrasinin Sorunlu Yılları: 1961 anayasasının özgürlükçü yapısına rağmen bir ihtilal sonrası yapılmış olması ve hazırlanma sürecine DP’lilerin katılmaması, sağ çevrelerde bu anayasanın benimsenmemesi sonucunu doğurmuştur. Bu yıllarda, DP’nin devamı niteliğindeki Süleyman Demirel’li Adalet Partisi (AP) ön plana çıkmıştır. 1970’lerde ise, tüm dünyada ve Türkiye’de esen güçlü sol rüzgârlar sayesinde, Bülent Ecevit’li CHP ülkede birinci parti haline gelmiştir. Bu dönemde, aynı zamanda Türk siyasal hayatı da çeşitlenmiştir. Sosyalist sol (Türkiye İşçi Partisi-TİP), siyasal İslam (önce Milli Nizam Partisi-MNP, daha sonra Milli Selamet Partisi-MSP) ve milliyetçi sağ (Milliyetçi Hareket Partisi-MHP) partiler, nispi temsile dayalı yeni seçim sistemi sayesinde meclise girebilmişlerdir. Yine bu dönemde, Türk siyasal hayatında bir yeniden yapılanma (realignment) da yaşanmış ve Ecevit liderliğinde CHP’nin giderek artan solculuğuna karşı, sağcı Milliyetçi Cephe (MC) koalisyonları (AP-MSP-MHP) kurulmuştur.

3-) 1980 Sonrası Gelişmeler: Sivil Siyasete Dönüş ve Partilerin Yeniden Yapılanması: Askerin 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yeniden düzenlediği siyasette, aslında öngörülen ve istenen iki partili Amerikan tipi ve dengeli bir sistemdir (Milliyetçi Demokrasi Partisi-MDP ve Halkçı Parti-HP). Fakat sonradan Turgut Özal’a yol verilerek, Anavatan Partisi-ANAP’ın sistemde önü açılmıştır. Özal, “muvazaa partisi” görünümü veren MDP ve HP’ye karşı, tartışmalı da olsa sivil kimliği ve dört eğilimi birleştirici söylemiyle sivrilmiş ve aradan kolayca sıyrılmıştır. Ekonomik büyüme başarısı ve Türkiye’ye yaptırdığı teknolojik atılımlar da Özal’ın başarısını arttırmıştır. Bu sayede, ANAP, başarılı bir “catch-all” (herkesi yakala) partisi olmuştur. 1987’de siyasal yasakların kalkması ve ANAP’ın ekonomik başarısının düşmesiyle beraber, ANAP’ın ve Özal’ın büyüsü de bozulmuş ve partinin halk desteği azalmaya başlamıştır. ANAP’ın zayıflamasıyla beraber, 1990’larda sağda ve solda kutuplaşma ve parçalanma süreçleri yaşanmış ve sistem yeni bir hizalanmaya adım adım sürüklenmiştir.

4-) 1990’larda Siyasal Partiler Sistemi: Kutuplaşma ve Parçalanma: Bu dönemde, siyasal İslam hareketi (Refah Partisi-RP) hızla güçlenerek ülkede birinci parti haline gelmiştir. Ayrıca etnik kimliğe dayalı milliyetçilikler de hızla politize olmuş (Türkçü MHP ve Kürtçü DEP-HADEP-DEHAP geleneği) ve bu tarz siyaset yapan partilerin oy oranları yükselmiştir. Merkez sağ hareketler (ANAP-DYP) ise, başarısız politikaları ve yolsuzluklar nedeniyle gün geçtikçe daha da zayıflamıştır. Bu nedenle, yüzde 10 gibi çok yüksek bir seçim barajına rağmen, Türk siyasal hayatı çok parçalı bir hal almıştır. 28 Şubat süreciyle beraber, Refah Partisi’nin belediyelerdeki başarısıyla kazandığı “sorun çözebilir” imajı yıpranmış ve kavgadan bıkmış olan Türkiye halkı, farklı arayışlara yönelmeye başlamıştır. Geçiş döneminde Demokratik Sol Parti-DSP ve MHP gibi tercihler ön plana çıkmıştır. 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi-AKP ve CHP’li iki partili meclis deneyimi sonrasında, bugün dört partili siyasi yapı Türkiye’de büyük ölçüde oturmuştur. Bu dört parti ve gelenek şöyledir; İslamcı sağ-AKP, laik sol-CHP, Türk milliyetçisi-MHP ve Kürt milliyetçisi ve aşırı sol-HDP (Halkın Demokratik Partisi).

Türk Parti Sisteminin Yapısal Sorunları
Scott Mainwaring’in daha önce listelenen partilerin kurumsallaşmasına ilişkin dört ölçütü Türkiye açısından incelediğimizde; öncelikle Türkiye’de istikrar bulunmamaktadır ve seçimlerdeki oynaklık (electoral volatility) hayli fazladır. Tüm araştırmalarda, yüzde 10 barajına rağmen oynaklığın Avrupa’ya ve oturmuş sistemlere kıyasla çok daha fazla olduğu görülebilir (2002 sonrası bu durum değişmiş gözüküyor). İkinci olarak, her ne kadar partilerle özdeşleşme ülkemizde de hayli güçlü düzeyde var olsa da, dahası, Türkiye’deki seçmenlerin en az dörtte biri farklı partilerin üyesi olsalar da, bu özdeşleşme ve bağlılık daha ziyade il-ilçe başkanlarının seçimlere yönelik hamleleri ve siyasal rant ve menfaat elde etme amacına yönelik ve ideolojik bağları eksik kalan bir yapıdadır. Üçüncü olarak, partilerin meşruiyeti, parti-içi demokrasinin eksikliği nedeniyle Türkiye’de oldukça zayıf kalmaktadır. Partiler, Türkiye’deki siyasal parti ve seçim kanunlarının eksiklikleri ve ön seçimin yaygın olmaması nedeniyle, genelde çok uzun süre başta kalan liderler ve onların etrafındaki sadık kadrolar tarafından şekillendirilen ve halkın isteklerine tam anlamıyla açık olmayan yapılardır.  Partiler, Türkiye’de aşırı merkeziyetçi ve otoriter yapıdadırlar. Bunun sonucunda, Robert Michels’in ifade ettiği gibi, partilerde “oligarşinin tunç kanunu” gerçek olmaktadır. Bu anlamda, dördüncü olarak, örgütler de bağımsız aktör olamamaktadırlar. Bunların yanında, siyasal hayatın askeri darbe ve olağanüstü dönemlerle kesintiye uğraması, partilerin sık sık kapatılması gibi etkenler de, Türkiye’de partiler sisteminin kurumsallaşmamasının en önemli faktörlerdendir.

Kurumsallaşamamanın ve Bölünmüşlüğün Nedenleri:
1-) İlk önemli neden; merkez-çevre ayrımına dayalı Osmanlı-Türk modernleşmesinin sonucu olarak, toplumda önemli fay hayatlarının bulunması ve siyasetçilerin oy uğruna bu fay hatlarını fütursuzca kullanabilmeleridir. Ayrıca çevresel akımlar da kendi içerisinde dağınıklık göstermiş ve bölünmüştür.

2-) Diğer bir önemli neden, sürekli değiştirilen seçim sistemidir. Türkiye’de, 1950’den bu yana neredeyse hiçbir zaman üstüste iki seçim aynı kurallarla yapılmamıştır. Bu noktada, başa gelen siyasetçilerin kendilerini ve partilerini avantajlı duruma geçirme düşüncesi etkili olmuştur. Seçim sistemi istikrar açısından önemlidir; ama yüzde 10 seçin barajı da Türkiye’de istikrar getirmemiş ve dahası, milli iradenin tezahürüne engel bir unsur haline dönüşmüştür (özellikle 2002 seçimleri bu anlamda ibretliktir).

3-) Diğer bir önemli neden, Türkiye halkının hatalarından ders alarak doğruyu bulmasına engel olan askeri müdahaleler ve darbelerdir. Askeri darbeler, siyasal partileri kapatmış, onların geleneklerini yok etmiş ve bu anlamda kurumsallaşmalarını önlemiştir. Siyasal sorunların büyümesinde ve çözümsüz hale gelmesinde de askeri darbelerin etkisi olmuştur. Ancak darbe koşullarını da siyasetin ve siyasetçilerin yarattığını ve genelde darbeler öncesindeki dönemlerin vahameti nedeniyle, darbelerin, gerçekleştirildikleri dönemlerde halktan büyük ölçüde destek bulduğunu hatırlamalıyız. Türkiye’de sistemin daha iyi işleyebilmesi için, mutlaka siyasal partiler yasası değişmeli ve parti-içi demokrasi ile halkın siyasete aktif katılımı sağlanabilmelidir. Bunlara ek olarak, siyasetin kimliklere ve toplumsal fay hatlarına dayalı yıkıcı bir temelden ziyade, toplumu bütünleştirici ve yapıcı temellerde yapılmasının sağlanması gereklidir.

Türkiye’de Seçmen Davranışını Etkileyen Faktörler
Daha önce de belirtildiği gibi, seçmen davranışıyla ilgili çalışmaları üç ana başlık altında toplamak mümkündür: Sosyolojik yaklaşım (Columbia ekolü), Sosyo-psikolojik yaklaşım (Michigan ekolü), Ekonomik yaklaşım (Rasyonel seçim ekolü). Bu alanda yeterli sayıda ve yoğunlukta çalışma olmamasına rağmen, Türkiye’de de seçmen davranışını inceleyen bazı önemli çalışmalar yapılmıştır.

Prof. Dr. Birol Akgün, Türkiye’nin çok partili döneme geçişinden 1995 yılına kadar yapılan genel ve yerel seçimlerin sonuçlarını inceleyerek, Türkiye’deki seçmen davranışını yorumlamaya çalışmıştır. 1950, 1961, 1983 seçimleri, askeri darbeler ardından yaşanan veya ilk demokrasi denemesine sahne olan geçiş süreçleri olarak düşünüldüğünden, bu araştırmaya dâhil edilmemiştir. Yerel yönetimler için yapılan seçimlerse, Türkiye’de parlamento seçimlerine benzediği için araştırmaya dâhil edilmiştir. Birol Akgün’ün bulguları şöyle özetlenebilir:

1-) Enflasyonun iktidardaki siyasal partilere maliyetinin yüksek olacağı tezi, Türkiye gerçeğinde istatistiki olarak da doğrulanmaktadır. Bu bulgu, halk arasında yaygın olan “duvarı nem, hükümeti zam yıkar” sözünün veriler yoluyla desteklenmesidir. Enflasyon ve alım gücünün düşmesi, vatandaşın günlük hayatını etkileyen önemli bir etkendir ve seçim davranışını öncelikli olarak etkiler.

2-) İktidara gelen partiler, bazı istisnalar dışında (1953, 2007 seçimleri), genelde oy kaybına uğrar ve yıpranırlar. Bu noktada, Türkiye’nin ekonomik anlamda sağlıklı olarak gelişmemiş ve sık sık krizlerin yaşandığı bir ülke olması da muhakkak ki etkilidir.

3-) Oy verme davranışı üzerinde etkili olan faktörlerden en güçlü etkiye sahip olan değişkenler siyasal nitelikli etkenlerdir. Seçmenlerin hangi partiyi kendilerine daha yakın hissettikleri (partizan kimlik) ile oy verme arasındaki bağıntı oldukça yüksektir. Michigan ekolünün vurguladığı “siyasal sosyalleşme”, Türkiye’de çok etkilidir.

4-) Bir önceki seçimlerde kullanılan oy da etkili bir faktördür.

5-) Genelde laikliğe daha fazla önem veren seçmenler sol, muhafazakâr-İslami değerleri önemseyen seçmenler sağ partilere oy vermektedir.

6-) Ekonomik oy verme de partizan kimlik gibi çok yaygındır ve genelde insanlar oy verirken kendi maddi çıkarlarını göz önünde tutarlar.

7-) Sol partiler daha fazla kentli seçmenlerden oy almaktadır.

8-) Merkez sağ ve sağ partiler hem kentte, hem kırsalda güçlüdür; ancak kırsalda oy oranları çok daha yüksektir.

9-) İnsanların gelecekten umutsuz ya da sisteme kızgın oldukları dönemlerde daha radikal hareketler (Refah Partisi) güçlenebilmektedir.

10-) Ekonominin iyi gitmesi, ülkede büyük siyasal krizler olmaması durumunda iktidara gelen parti yerini korur.

Türkiye’de Yerel Seçimler ve Seçmen Davranışı
Türkiye’de seçmen davranışı konusundaki çalışmalarda, yerel seçimlerdeki oy verme dinamikleri ihmal edilmekte, dikkatler daha çok toplam oyların partilere göre dağılımı ve partilerin kazandıkları belediye başkanlıkları sayısı üzerine çevrilmektedir. Oysa il özel idareleri seçimleri, aslında birer genel seçim provası olarak görülmelidir. Nitekim il özel idaresinde alınan oylarla genel seçim sonuçları iller bazında karşılaştırıldığında, oldukça yüksek düzeyde korelasyonlar (orantılar) ortaya çıkmaktadır. Ancak belediye başkanlığı seçimlerinde ciddi farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Prof. Dr. Birol Akgün, 1999 seçim sonuçlarına odaklanarak, Türkiye’de belediye başkanlığı seçimlerinde hangi faktörlerin etkili olduğunu incelemiş ve özellikle ekonomik faktörler üzerinde durmuştur.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimlerde, ilk kez genel ve yerel seçimler birlikte yapılmıştır. Genel seçimler pek çok sürprizi beraberinde getirmiş; DSP birinci parti olurken, MHP büyük bir sıçrama yaparak ikinci parti olmuş, Refah Partisi’nin kapatılması sonrası büyük oy kaybına uğrayan Fazilet Partisi ise yüzde 15’le ancak üçüncü parti olabilmişti. Ancak belediye seçim sonuçları bundan oldukça farklı olmuştur. Genel seçimlerin üçüncüsü olabilen FP, belediye seçimlerinde yüzde 18 oyla birinci parti olmuştu. İkinci parti yüzde 17 oyla ANAP olmuştu. Seçimin galibi DSP oy yüzdesinde üçüncü, kazanılan belediye sayısında ise ancak beşinci olabilmişti. Genel seçimde barajı dahi aşamayan CHP ise, DSP’nin iki katı sayıda belediye kazanmıştı. MHP ise, yüzde 15 oyla beşinci parti olabilmişti. Belediye başkanlığı sayısı bakımından birinci parti ANAP, ikinci parti DYP, üçüncü parti MHP, dördüncü parti FP, beşinci parti CHP ve altıncı parti DSP olmuştu.

Prof. Dr. Birol Akgün’e göre, belediye başkanlığı seçimlerinde etkili olan faktörler ise şunlardır:

1-) Siyasal partilerin o ildeki oy potansiyelleri.
2-) Belediye başkan adaylarının kişisel nitelikleri ve yerel gruplarla bağlantıları.
3-) Beldenin sosyo-kültürel ve etnik yapısı.
4-) İktidar ve muhalefetin seçmeni etkileyebilmek için başvurabileceği seçim hamleleri (transfer harcamaları ve yatırımlar).

Prof. Dr. Birol Akgün’ün 1999 yerel seçimleri üzerine yaptığı incelemelerde karşımıza çıkan en çarpıcı sonuç; ikinci kez aynı parti tarafından kazanılan 34 il merkezi belediyesinde, seçmen başına yapılan transfer harcamalarının, el değiştiren 42 belediyenin ortalama harcamalarına göre oldukça yüksek olmasıdır. Benzer şekilde, yeniden kazanılan illerdeki ortalama yatırım harcamaları da kaybedilen illerdekine oranla daha yüksektir. Bu da, seçmeni etkilemeye yönelik ekonomik faaliyetlerin sadece transferlerle sınırlı kalmadığını gösteren bir kanıttır. Ekonomik faktörlerin (transfer harcamaları ve yatırımlar) bu kadar önemli olması, iktidarın başarısını daha çok bu alanla sınırlı tutmasına yol açmakta ve kentin geleceğine dair projeler fazla rağbet görmemektedir. Ancak Akgün’e göre; belediyelerdeki başarı sadece ekonomik faktörlerle sınırlı değildir. Zira ANAP, CHP gibi partilerin, belediye seçimlerinde kendilerine kıyasla çok daha başarılı olan RP’li ve FP’li belediyelere göre daha çok transfer harcamaları yapmış oldukları görülmektedir. Bu da demektir ki; seçmeni FP ve benzeri muhafazakâr partilere yönlendiren başka değerler (daha dürüst ve rüşvetsiz yönetim inancı vs.) vardır. Bu anlamda, AKP’nin üst üste gelen yolsuzluk haberleri sonrası 2009 yılında belediye seçimlerinde oylarının düşmesi manidardır. Akgün’ün bir diğer önemli saptaması ise, Güney Doğu Anadolu bölgesiyle alakalıdır. Bu bölgede Kürt milliyetçiliği ve dini eğilimler sadece genel seçimlerde değil, belediye seçimlerinde de çok ağır basmakta ve akılcı seçimin yerine geçebilmektedir.

Türkiye’de Siyasal Güven: Boyutları, Nedenleri ve Sonuçları
Ülkemizde halkın siyasal sisteme, partilere ve genel olarak tüm kurumlara güveninin azalması, son yıllarda iyice yaygınlaşan bir kanı haline gelmiştir. 1990’larda başlayan güven erozyonunun 2000’li yıllardaki ekonomik krizlerle dibe vurduğu kamuoyu araştırmalarında da görülmektedir. Belki de siyasal tarihimizde ilk kez “devletin kutsallığı” bile tartışılır hale gelmiştir. Bunun yansıması seçimlerde de görülebilmektedir. 1990’lardan bu yana Türk seçmeni merkezden daha uçlara kaymış ve marjinal kabul edilen siyasal görüşler (siyasal İslam, etnik milliyetçilikler) ve partiler daha popüler olmuştur. Tüm bu gelişmelerin sonucu ise, istikrarsız bir siyasal yapı ve halkın sisteme olan azalmış olan güvenidir.

Siyaset Bilimi açısından halkın kurumlara karşı güveninin azalması demokrasi açısından da sağlıksız bir durumdur. David Easton’a göre; güvenin azalması kriz yönetimlerini zorlaştırmakta ve genel anlamda karar alma kabiliyetini azaltmaktadır. Ayrıca yine Easton’a göre; “halk desteğinin belli bir minimum düzeyin altına düşmesi durumunda, her çeşit siyasal sistemin varlığının tehlikeye düşmesi mümkündür”. Türkiye ve benzeri henüz tam anlamıyla demokratik rejimi pekişmemiş, kökleşmemiş ülkelerde ise, siyasal güven daha da önemlidir. Zira demokratik kültürün yerleşmediği bu rejimlerde, siyasal güvenin azalması demokratik rejime olan inancın azalması anlamına gelir ve tehlikeli sonuçlara (darbe, iç savaş, otoriter yönetim, terör hareketleri vs.) yol açabilir. Geleneksel olarak Türkiye halkının devlete ve onun kurumlarına karşı aşırı güven beslediği bilinmesine rağmen, Türkiye’de son yıllarda yapılan tüm kamuoyu araştırmaları, halkın hem kurumlara, hem de yönetim sürecine yönelik güveninin azaldığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Birol Akgün, Dünya Değerler Araştırması (1990-1991 ve 1996-1997) verilerine dayanarak, Türkiye’deki artan seçmen memnuniyetsizliğinin nedenlerini araştırmıştır. Bu araştırmaya geçmeden önce, siyasal güven kavramına daha yakından bakmakta fayda var.

Siyasal güven konusunda ilk ciddi çalışmaları yapan David Easton’a göre; güven, “siyasal otoritelere ya da rejime yönelik yaygın destek” olarak tanımlanabilir. Siyasal güven daha özel anlamda şöyle tanımlanabilir; “Halkın, siyasal sistemin herkes için eşit ve adil sonuçlar doğuran politikalar üretebileceğine ilişkin yaygın inancını, ya da vatandaşların kendi siyasal inanç ya da moral değerlerine göre sorumlu siyasal otoriteler ve kurumların performansının değerlendirilmesine dayanan bir yargı”. Almond ve Verba’ya göre ise; siyasal güven, “bir bütün olarak sisteme yönelik genelleşmiş tutumlar”dır. Birol Akgün’ün benimsediği Millet ve Listhaug’un tanımına göre ise; siyasal güven, “siyasal sistemin vatandaşların taleplerine duyarlı olduğuna ve sürekli bir gözetim olmasa dahi sistemin doğru olanı yapacağına ilişkin kanaatlerin bir özeti”dir.

Siyasal güvensizliği 2 ana başlık altında incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi, talep ve beklentilerin karşılanamamasından kaynaklanan hoşnutsuzluklarla açıklama yaklaşımıdır (demand overload theory). Bu yaklaşıma göre; halkın artan siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel talepleri hükümetler tarafından karşılanmadıkça, o ülkede siyasal güven azalmakta, hoşnutsuzluk ve güvensizlik ise artmaktadır. Bu nedenle, siyasal güven, hükümetin performansı ve ekonomiyle yakından alakalıdır. İkinci yaklaşım ise; güvensizliğin siyasal sistemin işleyiş sürecinde ortaya çıkan haksızlık ve adaletsizliklerden doğan hoşnutsuzluklardan kaynaklandığını savunan görüştür (procedural frustration). Bu yaklaşıma göre; güvensizliği esas doğuran politikaların kendisi değil, uygulanma süreçleridir. Halkın dışlandığı ya da hoşnutsuz olduğu siyasal prosedür ve süreçler, sonuçta halkın güvenini zedeler.

Siyasal güven araştırmaları genelde 5 ayrı kategoride incelenir. Bunlar; siyasal toplum, rejimin ilkeleri (siyasal rejim), rejimin performansı (iş başındaki iktidar), rejimin kurumları ve siyasal aktörlere yönelik güvendir. Birol Akgün, bu çalışmasında geleneksel üçlü ayrıma (siyasal toplum, siyasal rejim, iş başındaki iktidar) bağlı kalmıştır. Akgün’ün çalışmasında karşısına çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir:
  • Siyasal güveni en güçlü açıklayıcı değişken, vatandaşların hükümetin performansından ne kadar memnun olup olmadığını gösteren değişkendir. Bu anlamda, hoşnutsuzluğu demand overload theory ile açıklamak daha makuldür.
  • İkinci önemli değişken ise cinsiyettir. Buna göre; kadınlar, erkeklere göre daha şüphecidir, başka bir deyişle, hükümet kurumlarına daha az güvenmektedirler.
  • Üçüncü önemli sırada dine bağlılık gelmektedir. Buna göre; dine bağlılık arttıkça, siyasal güven duyguları da yükselmektedir. Dini inanç otoriteye saygıyı arttırdığı için, daha mutedil ve itaatkâr bir topluluk ortaya çıkmaktadır.
  • Bir diğer önemli bulgu şu şekildedir, ülkede yönetimsel süreçte haksızlıklar yapıldığında, yahut ülkede büyük çıkar grupları fazla etkili olduğunda/gözüktüğünde, siyasal güven düşmektedir. Bu da procedural frustration teorisini doğrulamaktadır.
  • Bir diğer önemli bulgu ise şöyledir; siyasal ilgi ve bilgi arttıkça (genel anlamda eğitim arttıkça), siyasal güven azalmaktadır.
  • Yine başka bir bulguya göre, kendini sağcı olarak tarif edenlerde siyasal sistem ve hükümete güven artmaktadır (hükümetlerin sağ partilerden olması da burada etkili olabilir). Kendini solcu olarak adlandıran kesim ve kişilerde ise, devlete yönelik daha şüpheci bir yaklaşım söz konusudur.
  • Çok ilginç bir bulgu ise şöyledir; gelir düzeyi ve siyasal güven, Türkiye’de büyük ölçüde ters orantılıdır. Refah seviyesi daha yüksek gruplar daha şüpheci, daha yoksul kesimler ise daha fazla güven sahibidir. Burada, genelde iktidarı alan sağ partilerin laiklik yorumlarının şehirli orta-üst sınıf seçmende yarattığı korku ve ekonomik krizlerin şehirli orta ve üst sınıfları kırsal kesime göre daha fazla etkilemesi de etkin olabilir. Zira buna benzer durumlar başka ülkelerde de görülebilmektedir, ama çok daha enderdir.
Siyasal güven ve oy verme arasında da bir etkileşim vardır. Miller ve Listhaug’a göre; hükümetin performansından memnun olmayanlar ve ekonomik krizlerden etkilenenler, kolaylıkla aşırı sağ ya da aşırı sol partilere yönelebilmektedirler. Bu anlamda, Türkiye’deki 1990’lar ve 2000’lerde yaşanan siyasal İslam ve etnik milliyetçilikler süreci bir temele oturmaktadır. Refah Partisi’nin 1990’larda ve AKP’nin 2000’lerde hızlı yükselişleri, bu nedenle yaşanan ekonomik krizler ve koalisyon hükümetlerine duyulan aşırı güvensizlikle açıklanabilir. Siyasal güveni arttırmak için, hem halkın daha fazla katılımıyla daha demokratik ve daha adil bir rejim kurulmalı, hem de demokrasinin sahne alabileceği gelir seviyesi yükselmiş bir çağdaş toplum yaratılmalıdır.

Türkiye’de Merkez Dışı Sağ Hareketlerin Oy Tabanı: Milliyetçi ve İslamcı Geleneğin Karşılaştırılması
1970’lerden bu yana Türk siyasal hayatında temsil edilen milliyetçi (MHP) ve İslamcı (MNP-MSP-RP-FP-SP) sağ partiler, her ne kadar iki farklı geleneği temsil etseler de, dayandıkları sosyal tabanları, beslendikleri ideolojik kaynakları ve örgüt yapılarının oluşum ve işleyiş biçimleri açısından pek çok ortak özelliğe sahiptir. Her iki parti de, Türk Siyaset Bilimcileri tarafından genelde “aşırı sağ” olarak sınıflandırılmaktadır. Prof. Dr. Birol Akgün, 1998 yılında VERİ araştırma kurumunun yapmış olduğu kapsamlı bir kamuoyu araştırmasının verilerini kullanarak, her iki siyasal akımın seçmen tabanlarını karşılaştırmalı olarak incelemeye çalışmıştır.

Öncelikle, her ne kadar bu akımlar ve partiler için “aşırı sağ” nitelendirmesi yapılsa da, “aşırı sağ” tanımı konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Hartmann’a göre, aşırı sağcı partilerin başlıca özellikleri; milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, demokrasi karşıtlığı ve güçlü devlet yanlılığıdır. Falter ve Schuman ise, aşırı sağı şu özelliklerle tanımlar; aşırı milliyetçilik, anti-komünizm, etnik-merkezcilik, parlamento karşıtlığı, çoğulculuğa düşmanlık, militan tutumlar, kanun ve düzen öncelikli düşünce, güçlü lider arzusu, anti-Amerikancılık ve kültürel karamsarlık. Ancak aşırı sağ partilerin hepsinde bu özellikler yoktur. Sartori’ye göre ise; aşırı sağ partiler anti-sistem yani sistem karşıtı partilerdir.

Milliyetçi Hareket Partisi

MHP geleneği: Türk milliyetçiliğinin temelleri Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine dayansa da, MHP’nin ortaya çıkışı 1969’da olmuştur. 27 Mayıs’ın önemli aktörlerinden emekli albay Alparslan Türkeş’in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin başına geçmesi ve adını MHP yapması sonrasında, o zamana dek marjinal düzeydeki bu parti, halk arasında yaygın örgütlenmeye ve yükselmeye başlamıştır. Nitekim 1969 yılından başlayarak, bu partinin oyları düzenli bir artış göstermiştir (1969’da yüzde 3, 1973’te yüzde 3,4, 1977’de yüzde 6,4). Parti, özellikle sağ değerleri temsil eden Adalet Partisi ve Demirel’in Soğuk Savaş ortamında yükselen sola karşı zayıf kaldığı düşüncesiyle halktan destek görmüş; ayrıca gençlik örgütlenmeleri legal ve illegal birçok siyasal olaya da karışmıştır. Eklektik bir ideolojik yapısı olan partinin temel referansları ise; Türk milliyetçiliği, Türkçülük, muhafazakarlık, anti-komünizm ve İslamcılık’tır (Türk-İslam sentezi).

Necmettin Erbakan

Milli Görüş geleneği: MHP kurulurken, Necmettin Erbakan önderliğinde bir başka siyasal oluşum olan Milli Nizam Partisi-MNP de eşzamanlı olarak sahne alıyordu. Erbakan önderliğindeki MNP (sonradan Milli Selamet Partisi-MSP), Anadolu’da yükselen yeni sermayeyi ve İslami değerleri temsil ediyordu. MSP, aynı zamanda modern ve laik yaşam değerlerine de başlarda eleştirel, sonrasında ise giderek artan düzeyde düşmanca yaklaşıyordu. Ancak partinin kendisi de Batı’dan kaynaklanan teknolojik unsurları (bilgisayar teknolojisi) çok iyi şekilde kullanıyordu (Refah Partisi-RP dönemi).Bu partinin eklektik ideolojisindeki temel referans noktaları ise şunlardı; İslamcılık (siyasal İslam), anti-emperyalizm, anti-komünizm ve devletçi daha adil bir ekonomik düzen.  MSP, CHP ile 1973’te koalisyon yaparak daha meşru bir zemine oturdu; zira bu koalisyon hükümeti öncesinde 12 Mart rejiminde MNP devlet tarafından kapatılmıştı. Sonrasında da, bu geleneğin partileri birçok kez kapatıldı.

Farklılıklar: İki parti arasında temel ayrılma noktalarının başında dünya görüşleri gelmektedir. İslamcı görüş ideolojik kaynağını Tanrı’nın kutsal öğretilerinden alırken, milliyetçi ideolojinin kökeni insanların kendi milletlerinin diğer milletlerden üstün olduğuna ilişkin felsefi düşünceden alır. Dolayısıyla, milliyetçilik insan aklıyla alakalı laik bir akımken, İslamcılık teokratik bir akımdır. Her iki gelenekte de devlete itaat ön planda olmasına karşın, zamanla, özellikle İslamcı görüş laiklik konusu temelinde devlete meydan okuyan bir çizgiye kaymıştır. Milliyetçilerde de 12 Eylül sonrası devletçilik düzeyi azalmıştır. Her iki siyasal gelenekte de son yıllarda daha liberal bir devlet-toplum anlayışının kısmen geliştiğini görmek mümkündür. Her iki partinin geleneğinde de organik toplum ve ulus anlayışı genel olarak kabul görür. Ulusal birlik, bütünlük ve dayanışma bireylerden önce gelir. Ancak zamanla İslamcı hareketin millet yapısı konusundaki görüşleri milliyetçilerden farklılaşmıştır. İslamcı hareket Müslüman kimliğini ön plana aldığı için, Türk kimliği konusunda milliyetçilerle çizgileri oldukça ayrışmıştır. Zira MHP’nin etnosanktrik bir Türk kimliği anlayışı vardır. Bu anlayış, zamanla Atatürk milliyetçiliğine evrilmiştir. Her iki parti ve gelenek için de liderler demokratik yaşamın ötesinde kutsallaştırılmıştır. Erbakan ve Türkeş, bu partilerde otoriteleri sorgulanamayan otoriter liderler olmuşlardır. Din konusunda da partiler ayrışmıştır. Zira MHP geleneği dini daha çok özel alanda değerlendirir ve devlet yönetimine sokmak istemezken, İslamcı gelenekte dini değerlerin yayılması ve her alanda uygulanması anlayışı vardır. İki parti başörtüsüne-türbana olumlu bakış konusunda uzlaşırlar. Kürt Sorunu ve terör konusunda da milliyetçi gelenek olaya daha militarist çözümler geliştirirken, İslamcı hareket çoğu zaman diyaloğu ön plana alır. Ordu ile ilişkiler konusunda MHP fazla sıkıntı yaşamazken, İslamcı partilerin hareketleri Türkiye’de daima ordu ve halkın bir bölümü nezdinde şüpheyle izlenmiştir. Dış politikada MHP geleneği Türkiye’nin Batı ittifakını ve İsrail’le ilişkilerini ulusal çıkarlar doğrultusunda revize etmek ve Türk dünyası ile ilişkileri geliştirmek isterken, İslamcı gelenek daha Batı karşıtı ve İslamcı bir dış politika yanlısıdır. Her iki gelenekte de oldukça disiplinli, hiyerarşik ve lider merkezli bir yapı ve merkezi karar alma sistemi vardır. Parti içi demokrasi ise çok sınırlıdır.

1970’lerde bakıldığında bu iki partinin de desteği daha çok azgelişmiş İç ve Doğu Anadolu illerinden gelmektedir. Her iki parti de hedef olarak kendisine Sünni Müslüman muhafazakâr kitleleri seçmiştir. MSP, Güneydoğu Anadolu bölgesinde de Kürtlerden epey destek bulmayı başarmıştır. Zamanla her iki gelenekte de büyük şehirler ve gelişmiş şehirlerde de seçmen tabanı yaratmayı başarmışlardır. MHP ve FP seçmenleri, sosyal karakterleri bakımından hem birbirlerinden, hem de genel seçmen kitlesinden bazı yönlerden önemli ölçüde ayrılmaktadır. Birol Akgün’ün çalışması bu anlamda önemli bazı bulgulara ulaşmıştır. Öncelikle, her iki parti de erkek egemen, erkek ağırlıklı siyasal yapılardır. Bu, hem parti içerisinde, hem de seçmen kitlesinde belirgindir. Her iki partinin de nispeten genç kesimlerce desteklenmesi önemli bir veridir. Bunun nedeni, 12 Eylül’ün yarattığı milliyetçi-muhafazakâr düzendir. Zira bu iki eğilim daha yaşlı kesimlerde oldukça zayıf kalmaktadır. Her iki parti de düşük eğitimli seçmenlerden oy alırken, özellikle FP’de bu durum çok baskındır. Her iki partinin seçmen tabanı Avrupa’daki aşırı sağ partilere benzer şekilde küçük işletme sahipleri, esnaf, tüccar, mavi yakalı, çiftçi gibi meslek gruplarından oluşmaktadır. Birol Akgün’ün bulgularına göre; İslami bir yönetim (şeriat) isteyenler FP tabanında çok yaygınken, MHP tabanında daha az düzeydedir. Her iki partiye oy veren seçmenler de kendilerini sağcı olarak tanımlamaktadır. Bu partilere oy verenlerin önemli bir bölümü işlerin kötüye gittiğini düşünen karamsar seçmenlerdir. MHP’liler çözülmesi gereken en önemli sorunlar olarak terörü, ekonomi ve işsizliği görürken, FP’liler için en önemli sorunlar türban meselesi ve bazı insan hakları konularıdır. Her iki partinin tabanında da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasına olumsuz bakılmaktadır. Ancak FP tabanında bu daha yaygındır.

Bu iki partinin bazı yönlerden aşırı sayılabilecek düşüncelerine rağmen bu denli ilgi görmelerini, Seymour Martin Lipset’in savunduğu “mahrumiyet hipotezi” ile açıklayabiliriz. Buna göre; ekonomik ve sosyal modernizasyon sürecinden olumsuz etkilenen bazı kişi ve gruplar, ekonomik durumlarının kötüleşmesi nedeniyle aşırı sağ partilerin çekimine kapılırlar. Özellikle geleneksel orta sınıf mensupları (esnaf, tüccar) kriz zamanlarında aşırı sağa yönelebilirler. Bu anlamda, Faroz Ahmad’e göre, Erbakan hareketi İslami retoriği altında aslında küçük burjuvaziyi temsil ediyordu. Benzer şekilde, MHP için de Batı kültürü ve tekelci kapitalizme karşı gelişen tepkisel hareket tanımı yapan çalışmalar olmuştur. Ancak mahrumiyet hipotezi de, Türkiye’deki durumu tam anlamıyla açıklayamaz. Öncelikle Türkiye’deki anti-komünist fanatizm döneminde politize olan Sünni muhafazakâr kitleler, bu iki hareketin tabanını oluşturmuştur. Bu iki parti, bu sayede kendi sosyolojik tabanlarını oluşturmuş ve saman alevi gibi yükselip kaybolan popülist partiler olmadıklarını ispatlamışlardır. Bu iki partinin yükselişinde, Türkiye’de 12 Eylül ile başlayan neo-liberal süreçte kaybeden geniş kitlelerin aşırı sağa yönelmesi de temel faktörlerden biri olmuştur. Aşırı solun ve solun zayıflaması da aşırı sağın yükselişini kolaylaştırmıştır. Ayrıca artan terör ve Kürt tartışmaları, din çatışmaları (Bosna, Çeçenistan), Türkiye’nin sorunlu AB ilişkileri ve dinin dünyada 11 Eylül saldırıları sonrası ön plana çıkması da bu gelenekleri güçlendirmiştir.

3 Kasım 2002 Seçimleri: Türk Siyasetinde Süreklilik ve Değişim
3 Kasım 2002’de biraz da sürpriz bir şekilde erken genel seçimler yapılmış ve kayıtlı 41,4 milyon seçmenden yüzde 79’unun sandığa gittiği bu seçiden iki partili bir meclis yapısı ortaya çıkmıştır. 2001’de kurulan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP yüzde 34 oyla birinci parti olurken, bir önceki seçimde baraj dışı kalan CHP yüzde 19 oyla ikinci ve meclise giren öteki parti olmuştur. 9 bağımsız aday meclise girmiş olmasına karşın, yüzde 10 barajına yaklaşan Doğru Yol Partisi-DYP ve Genç Parti-GP gibi partilerin meclis dışı kalması sebebiyle, oyların yarıya yakını mecliste temsil edilememiş ve büyük bir temsil sorunu oluşmuştur. Türkiye’deki seçim oynaklığı (electoral volatility) açısından da ibretlik bir seçim olan 2002 genel seçimlerinde, DSP yüzde 21, MHP yüzde 10 puan oy kaybına uğramış, CHP ise yüzde 10 oy kazanmıştır. Dolayısıyla, 2002 genel seçimlerinde Türk siyasetinde bir realignment (yeniden hizalanma) olduğu iddia edilebilir. Bu anlamda, 50 yıl sonra yeniden iki partili sisteme dönüş olduğu da iddia edilebilir (sonradan bu tez yanlışlandı). Aynı zamanda, tam 15 yıl sonra yeniden tek parti iktidarına da dönüş olmuştur. Siyasal istikrar açısından olumlu olan bu faktör, toplumdaki muhalif kesimlere yönelik tavırlar açısından daha önce riskli sonuçlar doğurmuştur (DP dönemi). Dahası, oylarının yarısına yakınının heba olması siyasal güveni zedeleyici bir faktördür. Zira AKP oylarının üçte birini alarak mecliste üçte ikilik büyük bir güce ulaşmıştır.

Karşılaştırmalı Politika alanında siyasal dengeleri köklü biçimde değiştiren seçimlere “kritik seçimler” adı verilmektedir. Bu kavramı Biyaset Bilimi literatürüne kazandıran V. O. Key’e göre; kritik seçimler, partilerin oy tabanında ve seçmenlerin partilere yönelik tutumlarında köklü ve az çok kalıcı değişiklikler meydana getirir. Bazı siyasi partiler bazı sosyal grupların desteğini tamamen kaybederken, kendisine bazı yeni gruplar sağlayabilir. Bu nedenle, 3 Kasım 2002 seçimleri de kritik seçimler kategorisine dâhil edilebilir. Elbette bu sonucun ortaya çıkmasında 15 yıldır devam eden koalisyon hükümetlerine duyulan güvensizlik ve tepki, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin yarattığı tahribat, Başbakan Ecevit ve hükümetin yönetmeye yetersiz görüntüsü ve AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın mağdur imajıyla aniden bir umut olarak ortaya çıkışı etkili olmuştur. 2002 seçimleri siyasal katılım açısından incelendiğinde; öncelikle 41,4 milyon seçmenden yalnızca 31,5 milyon seçmenin sandığa gittiğini (yüzde 79) ve bu nedenle 9 milyon (yüzde 21) seçmenin demokratik seçimlere katılmadığını görmekteyiz. Bu, Türkiye için son 30 yılın en düşük katılım oranıdır ve bir depolitizasyon durumu olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun nedeni tepki vs. başka şeyler (siyasal yabancılaşma) de olsa, siyasal katılımın azalması demokrasi için olumsuz bir gelişmedir. Bu seçimde oy kullanmayan seçmenler üzerinde yapılan bir çalışmada, oy kullananlara göre tüm kurumlara güvenlerinin daha az olduğu, ancak yine de oy kullanan seçmenlerde olduğu gibi en çok orduya güvendikleri karşımıza çıkmıştır. Oy kullanmayan seçmenleri etkileyen depolitizasyon faktörleri ise şunlar olarak karşımıza çıkmıştır;

1-) Siyasetçileri inandırıcı bulmamaları (yüzde 30,5).
2-) Seçimlerin önemli bir değişiklik getireceğine inanmamaları (yüzde 23).
3-) Daha önce oy verdikleri partilerin vaatlerini yerine getirmemeleri (yüzde 10).
4-) Liderlere güvenmemeleri (yüzde 9).

Bu seçimleri etkileyen en önemli faktörler seçmen nezdinde; ekonomi (yüzde 72) ve işsizliktir (yüzde 47). Daha sonra ise, AB ile ilişkiler (yüzde 20), demokrasi ve insan hakları (yüzde 10) ve adalet (yüzde 8) gelmektedir. Seçmenlerin oy verdikleri partiyi neden tercih ettiklerine ilişkin sonuçlara bakıldığında görülen en önemli etkenler ise; partinin ideolojisi ve felsefesi (yüzde 36,8) ve partinin liderleri (yüzde 13,5) olarak karşımıza çıkmaktadır. Akgün’ün bulgularına göre, AKP ve Genç Parti için parti lideri daha baskın rol oynarken, MHP ve CHP’de daha düşük düzeyde etkili olmuştur. Sonuçlarda, Türk seçmeninin kendisini nasıl tanımladığı da etkili olmuştur. Türk seçmeni kendisini daha çok merkezde görmektedir.  Kendisini aşırı solcu (yüzde 4) veya aşırı sağcı (yüzde 6,8) olarak görenlerin oranı düşüktür. Merkez sağ seçmen yüzde 23,5’la ağır basarken, merkez solda da yüzde 15 seçmen olduğu görülebilir. Ayrıca yüzde 25,8 dolayında bir seçmen kendisini ne sağcı, ne solcu olarak tanımlamaktadır. AKP’ye oy veren seçmenler daha çok kendilerini aşırı sağ, merkez sağ ve merkezde gören kesimlerden oluşmaktadır. CHP’ye oy verenlerde ise merkez sol, aşırı sol ve merkez tanımlamaları görülmektedir. Eğitim durum açısından genellikle eğitimli seçmenlerin CHP’ye daha fazla yöneldiği ve eğitim seviyesi azaldıkça AKP oylarının arttığı gözlemlenmektedir. Yaş grupları açısından AKP seçmenlerinin büyük çoğunluğu 25-44 yaş arası sosyal gruplardan, CHP seçmenlerinin büyük çoğunluğu ise 44 yaş ve üstü gruplardan oluşmaktadır. MHP ise daha çok 18-24 yaş grubunda etkilidir.

28 Mart 2004 Yerel Seçimleri
28 Mart 2004 Pazar günü yapılan yerel seçimlerde Türkiye’de oy kullanma hakkına sahip 43,5 milyon kayıtlı seçmenden yalnızca yüzde 76’sı sandık başına giderek, köy ve mahalle muhtarları, belediye başkanları ve meclis üyeleri ile il genel meclisi üyelerini seçmiştir. Yerel seçimler elbette ki merkezi yönetimin değişmesi sonucunu doğurmaz; ancak 1989 yerel seçimlerinde olduğu gibi aldığı oy oranına göre iktidar partisinin konumunu zayıflatabilir ya da güçlendirebilir. Bu anlamda, belediye başkanlığı seçimlerinin kazanılmasında etkili olan faktörler şöyle sıralanabilir:

1-) Siyasal partilerin o ildeki toplumsal tabanı.
2-) Belediye başkanı adaylarının kişisel nitelikleri ve yerel gruplarla bağlantıları.
3-) Beldenin sosyokültürel ve etnik yapısı.
4-) İktidar ve muhalefet partilerinin seçmeni etkileyebilmek için kullanacağı taktik ve stratejilerdir.

28 Mart 2004 yerel seçimleri 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden yalnızca 17 ay sonra yapılmıştır. 2002 seçimlerinin yarattığı büyük deprem ve umut ortamında, seçimler, iyileşen ekonomik ortam içerisinde AKP’nin lehine bir konjonktürde gerçekleşmiş ve parti, bu seçimlerde yüzde 42 civarında oyla önemli bir zafer kazanmıştır. Bu başarıda, AKP’nin geliştirdiği AB ile tam üyelik müzakereleri uyum süreci kapsamında yapılan demokratikleşme reformları, 2001 ekonomik krizi sonrası dibe vuran ama sonrasında hızla iyileşen yaşam şartları ve ekonomik tablo ve ana muhalefet partisi CHP’nin duruşu önemli rol oynamıştır. O dönemde seçimi yorumlayan birçok yazara (Ahmet İnsel, Fuat Keyman vs.) göre, CHP’nin güvenlik eksenli, dış politikada statükocu ve laiklik söylemi odaklı yaklaşımı toplumdaki geniş yığınlara hitap etmemekte ve seçmeni AKP’ye muhtaç bırakmaktadır. 1980 sonrası tüm genel seçimlere kıyasla en düşük katılım olduğu bu seçimlerde, CHP’nin seçmenini sandığa gitme konusunda yeterince motive edemediği de iddia edilmiştir. Seçimlerden büyük farkla birinci çıkan AKP, böylece siyasal İslamcı bir gelenekten gelmesine karşın kendisini merkez sağın temel partisi olarak Türk seçmenine tescil ettirmeyi başarmıştır. İl genel meclisi seçimleri oy oranları şöyleydi; AKP yüzde 41,6, CHP yüzde 18,2, MHP yüzde 10,4, DYP yüzde 9,9, DEHAP-SHP yüzde 5,1, SP yüzde 4, GP yüzde 2,6, ANAP yüzde 2,5, DSP yüzde 2,1. Bu sayede, AKP 12 büyükşehir, 46 il merkezi, 468 ilçe merkezi ve 1247 beldede seçimi kazanarak seçimlere damgasını vurmuştur. CHP yalnızca 2 büyükşehir, 7 il merkezi, 125 ilçe merkezi ve 334 beldede seçimi kazanmıştır. MHP ise 4 il merkezi, 70 ilçe merkezi ve 168 beldede seçimleri alabilmiştir.

Kazanılan zafer büyük olmasına karşın, seçim öncesi anketlerde başarı oranı yüzde 50 civarında beklenen AKP’nin yüzde 41’lerde kalması moralleri bozmuştur. Bu durumda, Kıbrıs konusunda AKP’nin attığı adımlara karşılık CHP ve MHP gibi partilerin geliştirdiği ulusalcı ve milliyetçi muhalefetin etkili olduğu iddia edilmiştir. Genel olarak, son yıllarda sol tabanda daralma olmasına karşın CHP’nin genel seçimlerden bu yana oyunu arttıramaması, parti liderliğine duyulan tepki, buna bağlı da olarak CHP’nin seçmenini sandığa gitme konusunda yeterince motive edememesi ve partinin geniş kitleleri kucaklayıcı bir söylemin olmamasına bağlanmıştır. MHP ise, 1999 seçimlerindeki büyük başarısı ve sonrasında 2001 ekonomik krizi ve 2002’de koalisyon hükümetinin dağılması neticesinde yüzde 8-10’luk geleneksel tabanına dönmeyi başarmıştır. Seçimlerin sonuçları incelendiğinde şu çıkarımlar yapılabilir:

1-) Türk seçmeni iyi hizmet beklentisiyle siyasal istikrardan yana oy kullanmıştır.
2-) AKP’nin ekonomik rahatlama ve büyümenin getirdiği ortamda yaptığı demokratikleşme reformları halktan destek bulmuş ve AKP seçimlerde güven tazelemiştir.
3-) Muhalefet partilerinin söylem ve politikaları ve aday seçimleri seçmen nezdinde yeterince başarılı görülmemiş olmalı ki oyları azalmış ya da büyük oranda artmamıştır. Dolayısıyla, muhalefet partileri başta CHP olmak üzere seçmene umut verememiştir.
4-) Aşırı sağdan gelen yöneticiler etrafında kurulan AKP kendisini merkez sağ olarak kabul ettirmiştir.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
Ülkemizde seçimler denilince, akla daha çok milletvekilleri genel seçimleri ve mahalli idare seçimleri gelmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de devlet başkanları yani Cumhurbaşkanları da 1923’ten bu yana seçimle işbaşına gelmektedir. Parlamenter rejimlerde aslında daha ziyade sembolik yetkileri olan devlet başkanlığı makamı, ülkemizde bazı tarihi, kültürel sebepler (Türklerde devletin başı olmanın tarihi ve kültürel olarak büyük bir öneminin bulunması, ordunun başkomutanı olması vs.) ve 1982 anayasasının Cumhurbaşkanlığı makamına tanıdığı özellikle atamalara yönelik önemli yetkileri sayesinde ülkemizde çok daha önemli bir konumdadır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı seçimleri büyük önem arz eder ve siyasal tarihimizde birçok defa krizin yaşanmasına neden olmuştur.  TBMM’nin Cumhurbaşkanını seçememesi 12 Eylül darbesinin de önemli sebeplerinden biri olmuştur.

1923’ten bu yana 11 Cumhurbaşkanımız olmuştur. Bunların altısı Harp Akademisi mezunu ve asker (Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk ve Kenan Evren), ikisi sivil meslekten (Celal Bayar, Ahmet Necdet Sezer), üçü ise politikacı kökenlidir (Turgut Özal, Süleyman Demirel, Abdullah Gül). Tayyip Erdoğan’la birlikte 12 Cumhurbaşkanı ve dördü politikacı kökenli olmuştur. 1924 anayasasının tek-parti döneminde karizmatik güçlü liderler olan Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü karşısına rakip çıkmamıştır. Ancak az sayıda da olsa bazı vekiller oylamalara katılmayarak muhalif duruşlarını göstermişlerdir. 1950 yılında iktidarın el değiştirmesi sonrası ise iktidar partisinin güçlü ismi Celal Bayar partisinin meclisteki çoğunluğu sayesinde 3 defa üst üste Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bayar, aynı zamanda asker kökenli olmayan ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. 1960 ihtilali sonrası 1961 anayasasıyla birlikte asker kökenli Cumhurbaşkanlarına geri dönüş olmuş ve üst üste üç kez asker kökenli Cumhurbaşkanı (Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk) seçilmiştir. Ancak bu dönemde de AP ve CHP bu geleneğin oluşmaması adına bazı mücadeleler vermişlerdir. Mesela 1973 yılında Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in seçilmemesi için Demirel hükümetinin büyük gayreti olmuştur ve sonucunda Gürler’in önü kesilerek ordunun destek vereceği başka bir asker kökenli isim olan Fahri Korutürk üzerinde uzlaşma sağlanmıştır. 1982 anayasasının çok yeniş yetkiler tanıması sayesinde Cumhurbaşkanlığı daha da gözde bir makam haline gelmiş, Kenan Evren’in kendisi için düşünerek tanıdığı geniş yetkiler bu makamı daha politize bir hale getirmiştir. Kenan Evren sonrasında iki sivil politikacı isim Turgut Özal ve Süleyman Demirel bu makama seçilmiş; ancak politize kimlikleri özellikle tarafsızlığına şüpheyle bakılan Özal için sorun teşkil etmiştir. 28 Şubat sürecinin ardından Demirel’in Cumhurbaşkanlığı sonrası 2000 yılında eski Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer göreve seçilmiştir. 2007 yılında yalnızca yüzde 34 oyu olmasına karşın meclisteki yüzde 66’lık çoğunluğuna dayanarak seçimlerine yapılmasına birkaç ay kala AKP’nin Cumhurbaşkanı seçmesi gayretleri ise öncelikle 367 olayı, sonrasında ise 27 Nisan muhtırası ya da e-muhtıra olarak bilinen sürece neden olmuş ve Türkiye demokrasisi küçük bir sarsıntı geçirmiştir. Sarsıntı sonrası yapılan seçimlerde ezici bir üstünlük sağlayan AKP, partinin ağır toplarından eski Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül’ü bu makama seçmiştir.

22 Temmuz seçimleri sonrası yaşanan krizlere tepki olarak 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan anayasa referandumu ile Türkiye Cumhuriyeti’nde, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi başta olmak üzere bir takım anayasa değişiklikleri yapıldı. Referandumda “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, aynı kişinin iki kez Cumhurbaşkanı seçilebilmesi (5+5), görev süresinin 7 yıldan 5 yıla indirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin, görev süresi bitmeden önceki 60 gün içinde tamamlanması, genel seçimlerin 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılması, TBMM’de, seçimler dahil tüm oturumların 184 milletvekiliyle açılması” gibi değişiklikler oylandı. Değişikliklere ülke genelinin yüzde 31,05’i yani 8.744.947 kişi “Hayır” oyu verirken, ülke genelinin yüzde 68,95’i yani 19.422.714 kişi “Evet” oyu verdi. 2014 yılında ilk kez halkoyuyla yapılan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise, ilk turda oyların yüzde 51,79’unu alan Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu (yüzde 38,44) ve Selahattin Demirtaş (yüzde 9,76) önünde seçildi ve Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı oldu. 2019 yılında Türkiye’de yeni bir Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır.

Sonuç
Prof. Dr. Birol Akgün’ün “Türkiye’de Seçmen Davranışı, Partiler Sistemi ve Siyasal Güven” adlı kitabı, az sayıda bilimsel çalışmanın olduğu bu alanda çok önemli bir eser kabul edilebilir. Lakin bu tip çalışmaların yeni veriler ışığında güncellenmesi gerekmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



1 Aralık 2016 Perşembe

Zbigniew Brzezinski'den 'Büyük Çöküş'


Zbigniew Kazimierz Brzezinski (d. 28 Mart 1928 Varşova)[1], Polonya kökenli ABD’li ünlü ve etkili bir Siyaset Bilimci ve devlet adamıdır. Dünyanın en önemli stratejistleri arasında ismi sayılan Brzezinski[2], ABD’de, 1977-1981 yılları arasında, Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik yardımcılığını yapmıştır. Brzezinski, bugün de dünya siyasetine dair ne dediği dikkatle dinlenen çok önemli bir isimdir. Brzezinski’nin unutulan bir kitabı ise, orijinal ismi “Grand Failure: The Birth and Death of Communism in the Twentieth Century[3] olan ve Türkçe’ye 1990 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından “Büyük Çöküş” adıyla Gül Keskin ve Gülsev Pakkan tarafından çevrilen[4] 1989 tarihli eseridir. Kitap, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmaya başladığı bir dönemde yazılmış önemli bir komünizm eleştirisi ve kapsamlı bir jeopolitik değerlendirmedir. Bu nedenle, bu kitabı yakından incelemek bilimadamları ve öğrenciler açısından oldukça faydalı olacaktır.

Büyük Çöküş

“Önsöz”, “Yazarın Notu”, “Giriş” ve “Sonsöz” bölümleri haricinde 6 bölümden oluşan 235 sayfalık kitabın ilk bölümünün başlığı “Büyük Çöküş” şeklindedir. Bu başlığın altında da 4 bölüm (“Lenin’in Mirası”, “Stalinist Felaket”, “Durgun Stalinizm”, “Reform Paradoksu”) yer almaktadır. “Lenin’in Mirası” adlı ilk bölüm, Bolşevik Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin’in (1870-1924) fikirleri ve eylemlerinin eleştirel bir gözle incelendiği bölümdür. Yazara göre; Rusya’da sosyalist demokrasi için koşulların uygun olmadığını ve bu nedenle sosyalizmin ancak proleter diktatörlük yoluyla kurulabileceğine inanan ve bunu konuşmalarında açıkça belirten Lenin, tam da bu nedenle Bolşevik Partisi’ni topluma yol gösterecek öncü bir parti olarak örgütlemiş ve yönetmiştir. Bolşeviklerin ve Lenin’in demokratik sosyalizmi benimsemiş gözükmeleri, onlara Batı’daki sosyalistlerden de destek gelmesini sağlamıştır. Lenin dönemi, siyasal açıdan baskıcı olmasına karşın, Rusya’da sanat ve kültür hayatında önemli yeniliklerin yaşandığı entelektüel açıdan zengin ve verimli bir dönem de olmuştur. Yeni Ekonomi Politikası (NEP) ile halkın en azından karnını doyurmayı başaran Lenin, buna karşın, terörün kullanımını meşru bir siyasal enstrüman olarak görüyordu. Öyle ki, Brzezinski’nin iddiasına göre, yeni bir toplum yaratmak isteyen Lenin, yalnızca siyasal muhaliflere değil, yeterince iyi çalışmayan ve tembellik eden işçilere karşı bile terör metotlarını kullanabiliyordu. Lenin’in Rusya’nın siyasal ve ekonomik sorunlarına çözüm önerisi ise, "yüce parti" olmuştu. Bu anlamda, Stalin’i yaratan da bir ölçüde Lenin’di.

Lenin

“Stalinist Felaket” adlı birinci bölümün ikinci alt başlığı, SSCB'de Lenin sonrasında yaşanan Stalin dönemini incelemektedir. Stalin, Brzezinski’ye göre, Lenin mirasının anlamını asıl şekilde kavrayacak bir zekaya sahipti ve rakibi Leon Troçki (Trotsky) gibi iç devrimi global bir değişikliğe duyulan sürekli istekle bağdaştırmaya çalışma yanlışını da yapmıyordu. Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” anlayışı, zamanla Trotsky’nin “sürekli devrim” stratejisine göre realpolitik açıdan daha başarılı algılanmaya başlandı. Ayrıca Stalin’in şiddet kullanımı konusunda Lenin’e benzer şekilde meşrulaştırıcı bir rol oynaması da, onu daha iyi bir Bolşevik lideri haline getiriyordu. Artık herşey diktatöre ve onun yönettiği devlete bağlıydı; şiirlere konu olan, adına şarkılar bestelenen, heykelleri yapılan Stalin, ülkede her yerdeydi ve herşeyi yönetiyordu. Güç ve yetki piramidi, Stalin’in en yakın yoldaşına bile kişisel güveni tümüyle yıkan terör sistemiyle destekleniyordu. Hiç kimse, diktatörün kaprisinden kaçamıyordu; Stalin’in en sevdiği ve güvendiği Politbüro elemanlarının bile yargılanması ve öldürülmesi mümkündü. A.A. Voznesensky’nin başına gelenler bunun somut bir ispatıydı. Stalin’in yaptığı katliamların ve kurduğu terör rejiminin boyutunu bugün bile tam olarak bilemiyoruz. Milyonlarca Ukraynalının kıtlık nedeniyle ölümüne neden olan Stalin, on binlerce muhalifi de çekinmeden öldürtmüştür. 1937-1938 yılları arasındaki kısa dönemde sadece ordu mensubu 37.000 subayın idam edilmiş olması, durumun vahametini göstermektedir. Ayrıca Gulag’a yollanan muhaliflerin sayısı da yüzbinleri aşıyordu. Stalin rejimi, zamanla Leningrad Yahudilerini de hedef haline getirdi ve onları da katletmeye başladı. Stalin döneminde yaşanan katliamlar nedeniyle 20 milyon civarında insanın öldüğü tahmin edilmektedir. Bu rakamı 40 milyona kadar yükseltenler vardır. Bu anlamda, Stalin, Hitler’den bile daha büyük ve acımasız bir despot olarak tarihe geçmiştir. Ancak Stalin’in başarılı diplomasi atakları ve kurduğu propaganda mekanizması sayesinde, kendisi, Batı dünyasında Rusya’yı endüstrileştiren bir lider olarak görülüyor ve katliamları pek bilinmiyordu. Hakikaten de, bu görüş eksik ama kısmen doğrudur; zira Stalin döneminde Rusya’da ağır sanayi ciddi anlamda gelişmiştir. Bu nedenle, Stalin’in vefatı ardından başlayan anti-Stalinist dönem, Batı’da ilk başta şaşkınlıkla karşılanmıştır. Stalin’in dehşet verici katliamlarını bilmeyen Batı tarafından, ülkesini endüstrileşen ve savaştan zaferle çıkaran bir lidere karşı Kruşçev döneminde başlayan karalama kampanyası oldukça anlamsız bulunmuştur. Dahası, Princeton Üniversitesi’nden Cyrill Black’in “Sovyet Toplumu: Karşılaştırmalı Bir Bakış Açısı” adlı araştırması net olarak ortaya koymuştur ki; Stalin döneminde yapılan atılımlara rağmen, Rusya, 1917’den beri hiçbir ülkeyi kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla konusunda geçememiştir. Bunlara ek olarak, Nikita Kruşçev (Kruşçov) döneminden itibaren Stalin’in gaddarlıkları da yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlamış ve Aleksandr Solzhenitysyn’in “The Gulag Archipelago” (Gulag Takımadaları)[5] eseri sayesinde de geniş kitlelerce öğrenilmiştir. Fakat Stalin’in felaketlerle dolu mirası, aslında Lenin döneminin doğrudan bir sonucudur ve onun kurduğu öncü parti sistemine ve terör metotlarını çekinmeden ve sıklıkla kullanan acımasız gizli polis teşkilatına bağlıdır.  

Stalin

“Durgun Stalinizm” adlı üçüncü alt başlık, Kruşçev döneminde başlayan modernizasyonun Leonid Brejnev döneminde durması ve bu yıllarda yaşanan yarı-Stalinist restorasyonla alakalıdır. Brejnev döneminde görülmüştü ki, Sovyet tarihinin neredeyse üçte ikisini kapsayan Stalin dönemi, artık kalıcı hale gelmişti ve onu değiştirmek mümkün değildi. Kalıcıydı; çünkü ayrıcalıkların, kontrolün, ödüllerin ve kazanılmış hakların iç içe girdiği bir düzen haline gelmişti. Yarım asırdır beyni yıkanan Rus halkı da bu rejime bir alternatif göremiyordu. Sovyet tarihçi Leonid Batkin, 1988’de Nedelya’nın 26. sayısında yazdığı bir makalede, Sovyet döneminde “politikanın silindiğini ve herşeyin politik olduğunu” yazmıştı. Bu, büyük bir durgunluk demekti. ABD ile Rusya arasında giderek açılan gelişmişlik farkını izleyen Sovyet eliti, sistemin çürümesi ve çöküşü nedeniyle çaresiz hale gelmişti. Oysa Kruşçev döneminde Sovyetler’de yeniden bir iyimserlik hakim olmuş ve uzay çalışmalarında gösterilen başarılarla da ABD’yi geçme düşüncesi somut bir temele oturmuştu. Ancak Kruşçev’in ABD’yi kişi başına düşen gelirde geçebileceklerini iddia etmesi, asla gerçekleşmeyecek ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir iddiaydı. 1970’lere kadar dünya ekonomisinde hep ikinci sırada olan Sovyetler, bu yıllarda Japonya’ya da geçildi ve üçüncü sıraya geriledi. Ülkede teknolojik ilerleme de durmuş ve endişe ve üzüntülü bir ruh hali elitlere hakim olmaya başlamıştı. Ekonomideki verimsizlik ve israf düzeni, sorunun sistemsel olduğunu gösteriyordu. Dahası, gıda malzemelerinin bir kısmı hala karne ile alınıyor ve bazı tüketim mallarını tedarikte sıkıntı yaşanıyordu. Alkolizm yaygınlaşmaya devam ederken, sağlık hizmetleri de aksamaya başlıyordu. Bu nedenle, ABD’de 71,5 olan ortama yaşam süreci Brejnev döneminde Sovyetler’de 66’dan 62’ye kadar düşüyordu. Daha çok gelişmemiş ülkelere özgü bir sorun olan bebek ölümlerinde bile seviye hızla artıyordu. Rus halkı da, artık yaşam koşulları olarak Doğu Avrupa’ya kıyasla bile ne ölçüde geride olduklarını anlamaya başlamıştı. Resmi böbürlenmelere rağmen, halk, durumdan hoşnutsuz hale gelmeye başlamıştı. Rus elit kesimi ise, bunun ordunun gücünü kaybetmesiyle doğrudan alakalı olduğunu düşünüyordu.

Kruşçev

“Reform Paradoksu” adlı dördüncü alt başlık, Sovyetlerin içerisine düştüğü stagnasyon durumundan kurtulmak için Brejnev dönemi sonrasında benimsediği reform stratejisini mercek altına almaktadır. Reform gerekli ama zordu; çünkü bir ölçüde Stalin ve özellikle de Lenin dönemi, devlet ve parti açısından hala tabu niteliğindeydi. İlk reform atağını Yuri Andropov yaptı; ama etkisi kısa süreli ve sınırlı oldu. Can çekişmekte olan sisteme Konstantin Chernenko tarafından verilen umut da uzun soluklu olmadı. Ancak bu iki ismin ardından gelen Mikhail Gorbaçov (Gorbachev), reform konusunda daha kararlı ve kendisinden emin gözüküyordu. Gorbaçov’un başa geçmesi tesadüfi değildi; çünkü Rus halkı, devletin tüm propaganda çalışmalarına karşın, oldukça iyi eğitimli ve kültürlü bir halktı ve gerçekleri görebiliyordu. Gorbaçov’un “glasnost” politikası ile, devlet yönetiminde açıklık ve şeffaflık ilkeleri benimsendi. Bu sayede, gizli polis teşkilatına ve Stalinist döneme dair eleştiriler ortaya çıktı. Lakin Stalin dönemine dair tüm mirasın reddedilmesinden korkuldu; zira bunun, bütün sistemi çöküşe götürmesinden endişe edildi. 1987 yılında, siyasi reformlar “perestroika” adı verilen ekonomik reformlarla da desteklenmeye başladı. Ekonomiyi yeniden biçimlendirme programı olan “perestroika”, Gorbaçov’un cesur reformist konuşmalarının da etkisiyle toplumda bir umut yarattı. Ancak Gorbaçov’un zannettiğinin aksine, Rus siyasal kültüründe değişiklik yapmak salt Sovyet mirasını değiştirmekle ilgili değildi; bu konu, çok daha derine ve Rus tarihine gidiyordu. Marquis Astolphe de Custine’in Rusya’ya yaptığı uzun bir gezi sonrasında 1839’da kaleme aldığı eseri, bu anlamda önemli bir tarihi vesikadır. Bu eserin bir yerinde Marquis de Custine şöyle yazmıştı; “Ağızları mühürlenen Rus halkı konuşma özgürlüğünü nihayet ele geçirince o kadar çok konuşacaklar ki, bütün dünya şaşıracak, kıymet gününün geldiğini sanacak”. Bu sebeple, Gorbaçov’un yapabilecekleri de sınırlıdır. Stalinizm reddedilse bile, mevcut sistem içerisinde Leninizm’den vazgeçmek mümkün değildir. Gorbaçov’un demokrasi ile Leninizm’i bağdaştırmaya çalışması bu anlamda manidardır. Fakat Sovyet sistemini sosyal demokrasiye dönüştürmek de çok zor bir iştir. Zira komünizm, uluslararası cazibesini kaybetmiştir ve Sovyet Rusya da, tüm reform çabalarına karşın, komünist esaslar üzerine kurulu bir devlettir.

Brejnev

Kitabın “Sovyetlerde Çözülme” adlı ikinci bölümü de 3 alt başlığa ayrılmıştır: “Revizyona Geçiş”, “Çözülmenin On Sebebi” ve “Komünizm Güç mü Kazanıyor, Güç mü Kaybediyor?”. “Revizyona Geçiş” adlı ilk alt başlık, Rusya’da Gorbaçov döneminde izlenen reform politikalarını incelemektedir. Reform sürecinin ilk yıllarında yaşadıkları, Gorbaçov’da daha köklü revizyonlar gerektiği inancını oluşturmuştu. Ancak revizyonizm sözünün Sovyet tarihinde olumsuz bir tarihi vardı; bu kelime, parti doktrini ve Marksizm-Leninizm esaslarından kopanlar için adeta “dönek” kelimesine benzer şekilde kullanılıyordu. Revizyonizm düşmanlığı Sovyetlerde öyle keskin bir hal almıştı ki, Tito gibi bir sosyalistin deneyimleri ya da Macaristan (1956) ve Çekoslovakya’daki (1968) yenilikler bile rejim açısından düşman olarak kabul edilmişti. Buna karşın, Gorbaçov, reform konusunda kararlı ve iyimserdi. Ona göre; perestroika sayesinde ekonomi zaman içerisinde canlanacak, glasnost da yıllar içerisinde demokratik bir kültürün oluşmasını ve Sovyet yönetiminin demokratikleşmesini sağlayacaktı. Ancak partinin şahin isimleri, Gorbaçov’un programıyla Alexander Dubcek’in “Aksiyon Programı” arasındaki benzerlikleri görünce endişelendiler; zira onlara göre, Gorbaçov’un öngöremediği şey, böylesi bir değişimin partide ve devlette toptan bir çözülmeye neden olabilmesi riskiydi.

Gorbaçov

“Çözülmenin On Sebebi” adlı ikinci alt başlık, Sovyetler Birliği’nde reform sürecinin çözülmeye neden olmasını 10 ana maddede toplamaktadır. 

1-) Ekonomik Reform: 1988 Ocak ayına gelindiğinde, Sovyet endüstriyel teşebbüslerinin yüzde 60’ında yeni ekonomik sistem benimsenmişti. Bu sayede, ekonomik teşebbüsler, merkezi planlamaya dayalı olmadan kendi üretim planlarını kendileri yapıyor ve kendi fiyatlarına da bir ölçüde kendileri karar vererek kâr elde etmeye başlıyorlardı. Ancak reformlar, ekonominin temeli olan kolektif ziraata henüz ulaşamamıştı. Ayrıca ilk birkaç aydaki hareketliliğin ardından, ekonomide durgunluk yine devam etti. Artan işsizlik ve devlet çiftliklerin akıbeti en önemli meselelerdi ve bunları reformlarla düzeltmek o kadar da kolay gözükmüyordu.

2-) Sosyal Öncelikler: Batı’daki yaşam tarzı öğrenildikçe, Sovyetler’de reform konusunda öncelik sosyal meselelere verilmeye başlandı. Plana göre; sosyal standartlar yükseltilmeli ve ağırlık ağır sanayiye değil, tüketim ürünlerine verilmeliydi. Sovyet yönetimi, bu doğrultuda Batı ülkelerinin gözüne girmeye çalışıyordu. Ama Batı’nın gözüne girmek için sadece dış politikada uzlaşma yetmiyordu; aynı zamanda yabancıların mülkiyetine izin verilmesi ve patronluk taslamalarının kabulü de şarttı. Ayrıca eşitlikçi bir toplum yaratabilmek için, Komünist Parti üst düzey mensuplarının da imtiyazlarına veda etmesi gerekiyordu. Artık özel dükkanlar, tatil merkezleri, bedava biletler, özel şoförlü arabalar, villalar ve özel hastaneler olmayacaktı. Bunlardan kolaylıkla vazgeçebileceğini söyleyen Boris Yeltsin’in parti birinci sekreterliğinden ayrılmaya zorlanmasında, bu ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen parti mensuplarının korkuları başrolü oynamıştı. Dahası, komünist toplumda bir anda zengin olma meraklılarının türemesi, toplumsal istikrar ve sosyal barış açısından da olumsuz bir faktör olmuştu.

3-) Politik Demokratizasyon: Yasallığa verilen önemle birlikte, parti yetkilileri ve KGB, yaptıklarının sorgulanmaya başladığı yeni bir siyasi atmosferle karşı karşıya kalmışlardı. KGB’nin o dönemdeki Başkanı olan Viktor M. Chebrikov, bu süreçte teşkilatının bozulduğuyla ilgili yapılan haberler karşısında hoşnut değildi. Demokratizasyonun bir diğer sonucu, ülkenin her tarafında, kendiliğinden organize olan binlerce muhalif siyasi grubun kurulmasıydı. Bu, Sovyet Rusya gibi katı merkezi bir devlet teşkilatı için en kötü kabustu! Parti yönetimine göre, bu yeni grupların birçoğu iyi niyetli ve yararlı da değildi. Bu gruplar sadece demokratik sol temelde örgütlenmiyordu, milliyetçi-sağ ideolojiler de ülkeye girmeye başlamıştı. Örneğin “Pamyat” adlı gençlerden oluşan bir Ortodoks grup, halk arasında epey etkili olmaya başlamıştı. Milliyetçi ve dini duyguları tetikleyen bu grup, Marksizm’in içine sızmış Masonik-Siyonist unsurlardan söz ediyordu. Bu nedenle, reform sürecinin çöküş sürecine dönüşmesinden endişe edilmeye başlanmıştı.

4-) Partinin Rolü: Bu konuda iki temel soru vardı:

(1) Partinin kendisi ne ölçüde demokratikleştirilmeliydi?

(2) Toplumun demokratikleşmesi, partinin elindeki yetkiye ne ölçüde tesir edecekti?

Bu doğrultuda, parti içerisindeki rekabet körüklendi ve bu konuda bir uzlaşmaya varıldı. Alt düzey parti sekreterlikleri için gizli oyla seçim yöntemi tercih edilmeye başlandı. Ayrıca, Gorbaçov’un önerisiyle, önemli pozisyonlardaki görev süresi 1 yıl ile sınırlandırıldı ve parti ile devlet görevlerinin birbirinden ayrılması kararı verildi. Yeni politik organizasyonlardan da söz edilmeye başlanmıştı; bu sayede sisteme bir nebze olsun taze kan pompalanıyordu, ama bir yandan da sistem çökmekteydi.

5-) İdeoloji, Din ve Kültür: Partinin karşılaştığı en büyük çıkmaz inanç alanındaydı. Yegor Ligachev gibi bazı kimseler, yaratıcı toplum sayesinde “sosyal iyimserlik” sağlanabileceğini düşünüyordu. Basın-yayın organlarında ve edebiyat alanında görülen yoğun heyecan, manevi boşluk eleştirileriyle birleşiyordu. Bu, toplumda sinisizmi yaygınlaştırmıştı. Cengiz Aytmatov gibi bazı yazarlar, açıkça, 70 yıllık Sovyet baskısının Hıristiyan değerleri yok ettiğini ama yerine başka değerler koyamadığını ifade ediyordu. Daniil Granin de, Sovyet siyasal sistemindeki merhamet eksikliğine dikkat çekiyor ve bu durumdan dert yanıyordu. Bu moral çöküntü ve milli tarih duygusunun uyanması, Rus Ortodoks Kilisesi’ne yeniden ilgi duyulmasına ve dinin keşfedilmesine yol açtı. Ancak Rus Ortodoks Kilisesi, Vatikan gibi bir siyasi güç sahibi olmadı ve daima siyasetin sıkı kontrolü altında kaldı. Gorbaçov da, partinin ateist felsefesinin çöktüğünü 1988 yılındaki bir konuşması ile kabul etti ve dini inanca saygı duyulması gerekliliğinden söz etti.

6-) Tarih (Stalinizm): Stalinizm konusu, yönetim kadrosu ve politik sistem için hala bir ikilem yaratıyordu. Gorbaçov, Stalin ve Stalinizm’i sert sözlerle eleştirirken, detaylı olaylar ve örneklere yer vermeyerek, kendince bir denge tutturuyordu. Ancak bu konuda kapı aralanınca, Stalin dönemi mağdurları anılarını paylaşarak yaşadıkları zulümleri gözler önüne serdiler. Stalin’in şeytanlaştırılması, bu dönemde görev yapan devlet memurlarının kendilerine yönelen “Schuldgrafe” (suçluluk sorusu) hislerinden kurtulmalarına engel olamıyordu. Dahası, Stalinizm’i Leninizm’in bir ardılı olarak görmemek ve bu ikisini ayrıştırabilmek de kolay bir iş değildi.

7-) İç Meseleler: Stalin döneminde, Rus olmayan bağımsız görüşlü bütün liderler öldürülmüştü. Ama Stalinizm’in reddedildiği bir ortamda, bağımsızlık hareketleri ve milli duygular yeniden hortladı. Rus olmayan halklar, Moskova’daki Ruslar tarafından yönetilmekten şikayetçilerdi. Milliyetçi taşkınlık, özellikle Baltık ülkelerinde hızla artıyordu. Ayrıca anti-Stalinizm, kısa sürede anti-Rus duygu ve eleştirilere dönüşebiliyordu. Örneğin, Ukraynalı bir yazar olan Oleksa Musiyenko, “canavar” Stalin’in milyonlarca Ukraynalıyı açlığa sürükleyerek öldürdüğünü ve Ukraynalı aydınları yok ettiğini açıkça yazabilmişti. Dinlerin canlandığı bir ortamda, Müslüman halkların da tepkileri çok daha belirgin hale gelmeye başlamıştı. Gürcü, Ermeni ve Azeri gibi Stalinist dönemde tümüyle bastırılan küçük uluslar da, bu ortamda milli kimliklerini yeniden keşfediyorlardı. Nitekim Dağlık Karabağ bölgesinde başlayan Azeri-Ermeni çatışması, kısa sürede bu iki ulusun da çok daha milliyetçi olmalarına neden olacaktı. Dolayısıyla, Gorbaçov’un reform politikaları, iç meselelerin su yüzüne çıkması nedeniyle kısa sürede çöküş sebeplerine dönüşmüştü.

8-) Afganistan’daki Savaşla İlgili Endişeler: Afganistan Savaşı’nda verilen şehitlerin hızla artması, zamanla halk tepkilerini arttırdı. Tepkiler, sadece evlatlarını toprağa vermek zorunda kalan halkla da sınırlı değildi. Entelektüeller de bu savaşın anlamını ve maliyetini sorgulamaya başlamışlardı. Örneğin, 16 Mart 1988’de dış politika uzmanı akademisyen O. Bogolomov, Literaturnaia Gazeta’da yayınlanan açıklamasında dış politikaya yönelik açık eleştiriler yapıyordu. 22 Mayıs 1988’de Moskova Radyosu’nda konuşan A. Bovin de, bundan böyle “Sovyet silahlı kuvvetlerini yurtdışına savaşmak üzere göndermeden önce ülkenin en yüksek yasama organlarında tartışma yapmak ve onay vermek” gerektiğini söylüyordu. Sovyet Ordusu da, Afganistan’da uzun vadede yenilgiye uğrayabileceklerini görmekten çok rahatsız olmuştu.

9-) Dış Politika ve Savunma Politikası: Dış politikada Afganistan Savaşı dışında genel olarak da muhalif fikirler yayılmaya başlamıştı. Bu dönemde, geçmiş olaylara yönelik tahminler gözden geçiriliyor ve olaylara yeni bir düşünce tarzı ile bakma eğilimi gelişiyordu. Fransız Sovyetolog Michel Tatu, bunu geçmişteki “düşünce yoksunluğu”na bir alternatif olarak değerlendiriyordu. Yevgeny Primakov, bu dönemde yazdığı “Yeni Dış Politika Felsefesi” makalesi ile adından söz ettiriyordu.

10-) Sovyet Bloğu ve Dünyadaki Komünist Hareket: Gorbaçov’un Sovyetlerin dünyadaki komünist hareketlere önderlik etmediğini söylemesi, partinin klasik tezleriyle taban tabana zıt çizgideydi. Bu konulardaki tartışmalar, genelde komünizmin, özelde de Sovyet modelinin değer kaybetmesine yol açtı. Stalin döneminde yaşananların açığa çıkmasıyla birlikte, Batı’nın Sovyet sistemine yönelik eleştirileri daha da güçlü ve geçerli hale gelmişti.

“Komünizm Güç mü Kazanıyor, Güç mü Kaybediyor?” adlı üçüncü alt başlık, Gorbaçov’un reformları sonrasında komünizmin durumunu tartışmaktadır. Brzezinski’ye göre; mesele, artık Gorbaçov’un iktidarda kalıp kalmayacağı değildir. Zira Gorbaçov ölse bile, reform süreci devam edecektir. Artık mesele, Sovyetlerin dünya sahnesinde başrol oynamaya devam edip edemeyeceği ile ilgilidir. Ancak fasit bir daire içerisine girilmiştir: reformsuzluk milletin infialine sebep olurken, reformlar da Rus olmayanların daha fazla yetki elde etme hırsını teşvik edebilir. Özellikle Baltıklıların ve Sovyet Müslümanlarının özerklik kazanma eğilimleri, Sovyetler Birliği’nin birliği ve bütünlüğü için gelecekte de büyük bir tehdit oluşturabilir. 50 milyon nüfuslu Sovyet Ukrayna’sında başlayan milliyetçi hareket de Sovyetlerin geleceği için son derece tehlikelidir. Çernobil felaketine yönelik tepkilerle de birleşen Ukrayna’daki Rus aleyhtarlığı, bu ülkede hızla yükselen bir siyasal akımdır. Sovyet sisteminin en zayıf karnı ise milletler meselesidir. Bunlara ek olarak, devlet güdümlü bir ekonomiyi desantralize etmek, siyasi sistemin de desantralize edilmesini gerektirir; ama siyasal sistemde desantralizasyon, milletler meselesinde risklerin derinleşmesi demektir. Bu gerçekler ışığında, Brzezinski’ye göre Sovyetlerin geleceği konusunda 5 ihtimal vardır:
  1. Reformların tam anlamıyla başarıya ulaşmasını beklemek.
  2. Uzun vadeli ama sonuçsuz karışıklıklar.
  3. Reformların hız kaybetmesi sonucunda yeniden başlayacak durgunluk.
  4. Gerileme ve buna tepki olarak baskı yanlısı siyasi darbe.
  5. Parçalanma/Çöküş.
Zbigniew Brzezinski imzalı “Büyük Çöküş” kitabının üçüncü bölümünün başlığı “Sistemin Reddedilişi”dir. 5 alt başlığı olan bu bölümün ilk alt başlığına, yazar tarafından “İdeolojik Transplantasyon ve Transmutasyon” adı verilmiştir. Yazara göre; Marksizm-Leninizm, Doğu Avrupa’ya zorla tanıştırılmış olan bir doktrindir ve yaygın halk desteğine sahip değildir. Marksizm’in Rusya’nın despot siyasal kültürüyle birleşmesi sonucunda oluşan Bolşevizm, Doğu Avrupa uluslarına esasen zorla kabul ettirilmişti. Sovyet Rusya, bu sistemde tahakküm eden devlet olduğu halde, kültürel olarak üstünlüğünü de Doğu Avrupa’ya kabul ettirememişti. Doğu Avrupalılar, Ruslara kültürel olarak kendilerinden aşağı gözüyle bakıyorlardı. Oysa Roma, Britanya ve Fransa imparatorlukları, kültürel üstünlüklerini kabul ettirebilmeleri sayesinde uzun yıllar ayakta kalabilmişlerdi. Bunun farkında olan Moskova, Doğu Avrupa’nın ekonomik istikrarı ve askeri güvenliği açısından yeni tedbirler almaya çalışmaktadır. Buna karşın, Paul Lendvai’nin 1987’de basılan “Das Eigenwillige Ungern” kitabında da görüldüğü üzere, Sovyetlerin Doğu Avrupa’da komünizmi yerleştirirken uyguladığı yöntemler son derece sert ve yıkıcı olmuştur. Terörün sistematik bir şekilde kullanılması, buradaki milletlerde müthiş bir Rus antipatisine dönüşmüştür. Buna karşın, 1956 Macaristan ve 1968 Prag olaylarının bu milletlere verdiği temel ders, Sovyetler güçlü olduğu sürece onları tehdit etmemektir. Zira Batı, zor durumdayken onlara yardım etmiyordu ve Sovyetler halen güçlüyken onların saldırganlığını teşvik etmek de akıllıca bir strateji değildi.

“Polonya Halkının Kendini Kurtarışı” adlı ikinci alt başlık, Sovyet sistemine en büyük tehdidin yöneldiği ve Brzezinski’nin de memleketi olan Polonya’daki siyasi durumu incelemektedir. Polonya, Doğu Avrupa ülkeleri arasında en homojen olanıdır. Dahası, modern siyasal tarihi, Rus yönetimine başkaldırı sahneleri ile doludur. Leh halkı tamamıyla Katolik Hıristiyandır ve bu da komünizme tepkili olmalarındaki ilk ve en önemli unsurdur. Milli duygularını korumayı başaran bir halk olan Lehler, aslında Sovyet sistemine karşı hep tepkili olmuşlardı. 1956 Poznan işçi isyanı, bunun somut bir göstergesiydi. 1970’ler ve 1980’lerde Polonya işçi sınıfının bilinçlenmesi ve Kardinal Stefan Wyszynski’nin Polonya’ya sahip çıkması neticesinde, bu ülkede komünist rejime rağmen Rusya karşıtlığı alabildiğine güçlendi. Lech Walesa gibi karizmatik bir işçi önderi de ortaya çıkınca, Polonya’nın bağımsızlığı güçlü bir ihtimal haline geldi. Köylü bir ailenin çocuğu olarak koyu dinci bir atmosferde yetişen Walesa, yıllarca Gdansk’ta liman işçisi olarak çalışmış ve 1970’lerden itibaren anti-komünist hareketin önderlerinden ve sembol isimlerinden birisi olmuştur. Solidernosc (Dayanışma) hareketine liderlik eden Walesa, Polonya’daki muhalefeti canlandırdı ve Sovyet karşıtlığını karizmatik liderliğiyle daha da güçlü hale getirdi.

Lech Walesa

“Sosyal Dayanışmadan Politik Çoğulculuğa” adlı üçüncü alt başlık, yine Polonya’daki siyasi hareketlerle ilgilidir. Yazara göre; Polonya’da siyasi hayatın yeniden doğuşu, komünizmin yenilgisini sembolize etmektedir. Bu, Sovyet deneyiminin de başarısızlıkla sonuçlandığını gösterir. 1980’lerde Polonya’da yeraltı yayın patlaması yaşandı. Sosyal demokrat gruplar dışında, tutucu Katolikler ve milliyetçi sağ kesim de bu muhalif yayınlarda başı çekiyorlardı. Anti-komünist ve anti-totaliter çizgideki tüm bu gruplar, aynı zamanda somut siyasi programlar ve projeler de ortaya koyarak gizlice güçleniyor ve halk desteklerini arttırıyorlardı. Marksizm Polonya’da hızla itibar kaybederken, durgun ekonomik tablo içerisinde performans anlamında da eleştiriliyordu. Ekonomik başarısızlık, komünistlerin ele geçirdikleri devleti iyi yönetemediklerini halka göstermiş ve desteklerinin azalmasına neden oluyordu. Böylelikle, Polonya komünist sistemi yöneticileri bir karar aşamasına gelmişlerdir: ya herşeyi yok edebilecek bir ihtilalle karşılaşmayı göze alacaklar, ya da taviz verecek ve sistemde reform yapacaklardır.   

“Bölgede Ortaya Çıkan Huzursuzluk” başlıklı dördüncü alt başlık, Polonya’dan başlayıp tüm Doğu Avrupa’ya yayılan huzursuzluğu incelemektedir. Doğu Avrupa’da ekonomik sorunlar artmakta ve siyasi huzursuzluklar da yayılmaktadır. Bölgedeki tüm ülkeler ekonomik sorunlarla boğuşmaktadır. Gerilemiş ekonomisi, yiyecek sıkıntısı, ısı, elektrik ve tüketim eşyası yokluğu ile Romanya, bu ülkeler arasında en kötü durumda olanıdır. Rejim, çok tehlikeli bir şekilde milliyetçiliğe sarılmakta ve diktatör Nikolay Çavuşesku’yu kült lider haline getirmektedir. Romanya’nın Transilvanya’da Macar nüfusa yaptığı baskılar da Macaristan’da eleştiri konusu olmaktadır. Polonyalılar ve Doğu Almanlar arasında deniz sınırı tartışması ve Çekler ve Slovaklar arasındaki ekonomik kaynak tahsisi konusundaki anlaşmazlıklar da bölgenin sorunları arasındadır. Macaristan’da da politik hayat yeniden başlamıştır. Sıkı polis kontrolüne rağmen, Çekoslovakya ve Romanya’da da hareketlenmeler gözlemlenmektedir. Moskova bir kültür merkezi olarak reddedildikçe, Orta Avrupalı kimliği canlanmaktadır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu çağrıştıran bu kimlik, Sovyet kimliği ve modeli zayıfladıkça daha da etkili olabilecektir.    

“İmparatorlukta Kısıtlamalar” adlı beşinci alt başlık, Sovyetlerin çöküş sürecinde gösterdiği reflekslerle ilgilidir. Gorbaçov’un yakın destekçilerinden olan Aleksandr Bovin, 11 Temmuz 1987’de Izvestia’da şöyle demektedir: “Sosyalist inanca sahip birçok ülkedeki durum, kararsız görülmektedir”. 1980’lerde Sovyet Rusya’da imparatorluğu savunmak için gerekli stratejinin 3 temel boyutu belirlenmiştir: (1) askeri koordinasyon, (2) kuvvetli ekonomik işbirliği, (3) güç ve ayrıcalıktan vazgeçmede parti ileri gelenlerinin birleşmiş desteği. Ancak tüm bunlara rağmen, bölge halklarının komünizmi kendi ekonomik ilerlemeleri açısından bir engel olarak görmeye başlamaları büyük bir sorun haline gelmiştir.

Büyük Çöküş” kitabının dördüncü bölümüne “Ticari Komünizm” adı verilmiştir. Bu bölümde de 4 farklı alt başlık vardır: “Çin’in Üçlü Çabaları”, “Politik Çatışma ve Reformun Doğuşu”, “Reform Stratejisi ve İdeolojik Esneklik” ve “Gerçek Kültürel Devrim”. “Çin’in Üçlü Çabaları” isimli birinci alt başlık, Çin komünizmini mercek altına almaktadır. Çin’i yenileştirme arayışları içerisinde komünist devrimi gerçekleştiren Mao Zedong, vatanperver bir kişi olarak anılmaktadır. Buna karşın, devrim sonrasında Sovyetlerden uzmanlardan getirerek ekonomik atılımı (Büyük İleri Sıçrama-Büyük İleri Atılım hamlesi) başlatan Mao, reel anlamda bir ekonomik felakete yol açmıştır. G. C. Chow’un “The Chinese Economy” eserine göre, Mao’nun kontrolündeki Çin yönetimi, 1958-1962 yılları arasında tarım alanında üretimin yüzde 28, hafif sanayide yüzde 21 ve ağır sanayide yüzde 23 oranında düşmesine engel olamamıştır. Yine Mao’nun başlattığı Büyük Proleter Kültür Devrimi neticesinde ise, 1966-1970 arasında ise bu ülkede Sovyetlere benzer büyük tasfiyeler ve katliamlar yaşandı. Bu açıdan, Mao dönemi Stalin döneminden çok da farksız değildir. Zhou Enlai’nin çabaları ve Deng Xiaoping’in onarım süreciyle birlikte, bu dönemlerde yaşanan tahribatlar hızla azaltıldı ve Çin, bir toparlanma sürecine girdi. 1970’lerde ilan edilen “dörtlü modernizasyon” programı ile, tarım, endüstri, bilim ve teknoloji ve savunma alanlarında modernleşme hareketleri başlatıldı. Bu yola girilmesinin sonucunda, 1978’den itibaren ABD ile ilişkiler düzeltildi.

Deng Xiaoping

“Politik Çatışma ve Reformun Doğuşu” adlı ikinci alt başlık, Çin’de yaşanan reform sürecini incelemektedir. Deng Xiaoping’in Çin’de başa geçmesi ve kontrolü eline alması, 10 yıllık zorlu bir mücadelenin sonucunda oldu. Mao, 1930’lardan itibaren devrimci enerjinin kaynağı olarak köylü radikalizmini kullanmıştı. Oysa Deng, ferdi ekonomik ve ticari üretimi arttırmak amacındaydı. Buna karşın, Mao’nun “Dört Prensibi”ne bağlı olduğunu ilan etti. Bunlar; sosyalist akım, işçi-emekçi partisinin liderliği, Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong düşüncesi (Maoizm) idi. Ancak bu resmi ilanın arka planında, Deng, sistemi reforme etmek için kolları sıvamıştı. Mao’nun devrimci romantizminin olumsuz sonuçlarını gören Deng, dengeli ve uzun vadeli bir program hazırlamıştı. Bunun için, kendisinden sonrasını da planlamak ve üst yönetici kadrosunu dengeli kişiler arasından seçmek zorundaydı. Önce Hua Goufeng’i resmen yönetimden aldı ve “Dörtlü Çete”yi tasfiye etti. 12. Parti kongresinde Hu Yaobang’ı parti lideri ve Zhao Ziyang’ı hükümet başkanı olarak ilan etti. Ancak doktrin ve program meselesi henüz çözülmemişti. Tepkiler nedeniyle 1987’de Li Peng’i hükümet başına getirdi ve reformcu kanadı güçlendirmeye devam etti.

“Reform Stratejisi ve İdeolojik Esneklik” adlı üçüncü alt başlıkta, Çin’deki reform sürecinde yaşananlar Brzezinski’nin perspektifinden analiz edilmeye devam edilmektedir. Zigzaglarla devam eden Çin’deki reform süreci, 1987’deki 13. Kongre’de sona erdi. Kongre, 3 önemli gelişmeye yol açtı. Birincisi, Deng’in reformlarının başarılarını değerlendirmek için uygun bir ortam hazırladı. İkincisi, bundan sonraki reformlar için ayrıntılı bir plan yapılmasına olanak sağladı. Üçüncüsü, esnek yeni program sayesinde uzun vadede yeni bir ideolojik formasyonun doğuşuna imkan verdi. Reformlar arasında en tesirli olanlar tarım alanında elde edilmişti. Çin, yiyecek ithal eden bir ülkeden, yiyecek ihraç eden bir ülke haline gelmeyi başarmıştı. Deng’in amacı, Çin’in dünya ticaretini teşvik etmek ve ihracata dayalı ekonomik büyüme modeliyle Çin’i modernleştirmekti. Nitekim 1978’den itibaren Çin’in milli hasılası iki katına çıktı, yurtdışı ticareti de yılda ortalama yüzde 15 arttı. Ayrıca Çin’in çok sayıda yetenekli öğrenciyi yurtdışına gönderme politikası da önemli bir açılımdı. Bu, hem dünyaya açılmanın sembolü, hem de Batı’daki bilgi ve birikimin Çin’e akışı demekti. İlginç bir şekilde en çok öğrenci de ideolojik düşman durumundaki ABD’ye gönderiliyordu. Ancak hızla zengin olma arzusunun yarattığı yozlaşma, kaçakçılık, sahtekarlık ve vurgunculuk, bu yeni dönemde önemli sorunlar haline gelmeye başlamıştı. Ayrıca merkezi yönetimin zayıflamasına paralel olarak, bazı siyasi sorunlar da daha belirgin olarak su yüzüne çıktı. Çin’in Batı tipi çoğulcu bir demokrasiye dönüşmesi zaten beklenemezdi. Buna karşın, teknokrasinin ağır bastığı objektif standartlara dayalı akılcı bir yönetime dönüşmesi mümkündü.

“Gerçek Kültürel Devrim” adlı dördüncü alt başlık, Çin’de 13. Parti Kongresi sonrasında yaşanan gerçek Kültür Devrimi’ni incelemektedir. Mao’nun Kültür Devrimi’nin aksine, bu Kongre’de Batı düşman olarak değil, teknolojisi ve bilimiyle üstün ve yüceltilen bir kavram haline gelmiştir. Çinliler, hiç şüphesiz, Ruslara kıyasla reform anlamında daha başarılı olmuşlar ve çöküş yaşamamayı başarmışlardır. Burada kritik bir unsur vardı; Çin, önce “perestroika”, sonra da sınırlı ölçüde bir “glasnost” yaptı; Rusya ise ikisini aynı anda uygulamaya sokmuştu. Çin’de ekonomik gelişmenin başarısı, siyasi modernizasyona da uygun altyapı sağlamıştır. Oysa Sovyet Rusya’daki ekonomik plan, -en azından henüz- başarıya ulaşamamıştır. Lakin Çin’de de serbest bölge stratejisinin başarısı, daha sonradan sıkıntılara neden olabilir. Demokratikleşme konusu da bu ülke için her zaman potansiyel bir tehlikedir. Modernleşme nedeniyle toplumsal beklentilerin yükselmesi, bu alanda Çin yönetimini zorlayabilir. Ayrıca 1997’de Hong Kong’un Çin’e geri verilecek olması da hem bir avantaj, hem de bir dezavantaja dönüşebilir. Bu, Çin’in dünya ticaretindeki yerini güçlendirecek, ama gelişmişlik farkı nedeniyle içeride tepkilere de neden olabilecektir. Hong Kong, halihazırda çok önemli bir ticari merkezdir ve Çin ekonomisine büyük dinamizm katacaktır. Ancak Hong Kong’taki sistem ile Çin’deki sistemin uyuşması o kadar da kolay olmayabilir. Eğer bu reform yolu devam ederse, yakın gelecekte Çin’de gerçek bir Kültür Devrimi’nden söz etmek, Brzezinski’ye göre gayet mümkündür. Ancak bu başarı, kaçınılmaz bir şekilde ideolojinin zayıflaması demektir. Bu nedenle, Çin, 21. yüzyılda hala komünizmle yönetilse bile, artık komünist bir devlet olarak kalmayabilir.

Kitabın beşinci bölümünün ismi “İtibardan Düşmüş Uygulama”dır. Bu bölümün ilk alt başlığı “Devrimci Komünist Enternasyonalden Yıllık Kongreye” şeklindedir. Bu bölümde, dünya komünist hareketi tarihinde yaşanan bazı gelişmeler anlatılmaktadır. Mart 1919’da Moskova’da Birinci Komünist Enternasyonal bir araya geldiğinde, Rusya’daki şiddetli iç savaşa rağmen, toplantı, uluslararası devrimcilerle doluydu. Toplantıya katılanlar iyimser ve inançlılardı. 1920 yazında gerçekleşen İkinci Komünist Enternasyonal’de durum daha da coşkuluydu. İç savaşı kazanmış olan Kızıl Ordu, şimdi Varşova önlerindeydi ve Avrupa’nın kalbine giden yol açılmak üzereydi. Asyalı halklar da devrimci savaşın standardını sömürgeciliğe karşı yükseltmek için Bakü’de bir araya gelmişlerdi. Troçki ve Zinonyev’in cesaretli konuşmaları, dünya komünistlerine büyük coşku ve umut veriyordu. Dünyada komünistlerin disiplin ve maneviyatlarının çöküşü, Sovyetler Birliği’nin cazibesini kaybetmesiyle yakından alakalıdır. Bu noktada, önce Çin modeli üzerinde duruldu; lakin hem Mao döneminin Sovyet Rusya’yı hatırlatan aşırılık ve yanlışları, hem de Çin’in sonradan bozulmuş bir ticari komünizme yönelmesi, bu ihtimali ortadan kaldırdı. Sonraları, bir süre Vietnam ve Küba modeliyle ilgilenilse de, dünya komünistleri doğru bir model konusunda ısrarcı olamadılar. Nikaragua modelinin de başarısız olması neticesinde, komünizmin üzerine koyu bir başarısızlık perdesi çekilmiş oldu.

Bu bölümün ikinci alt başlığının ismi “Gelişmiş Dünyada Politik Uyumsuzluk”tur. Bu bölümde, Brzezinski, Marksist modelin çağdaş dünya siyasal sisteminde yaşadığı siyasal uyumsuzluğa dikkat çekmektedir. Marksist teoride, komünizmin gelişmiş Batı dünyasında etkili olması gerekiyordu. Ancak komünizm, tam tersine az gelişmiş Doğu toplumlarında etkili oldu. Rusya’da yaşanan siyasi başarısızlık ise çöküşü getirdi. ABD ve Kanada’da tutunamayan komünizm, Japonya’da da yüzde 10 civarında oydan daha ileri bir noktaya ulaşamadı. Japonya’da önem verilen teknoloji, özel teşebbüs gibi kavramların komünizmde olumsuz algılanması, bu ülkede komünizmin başarısız olmasında ana unsurlardandır. Komünist model, Avrupa’da da başarısız olmuştur. İtalya gibi en güçlü olduğu ülkede bile oy oranları yüzde 20’lere kadar düşmüştür. Fransız Komünist Partisi’nin oy oranları da yüzde 20’lerden yüzde 7’lere kadar inmiştir. Fransız aydınlarının Marksizm’e sırt çevirmeleri bu noktada en önemli unsurdur. Bu sayede, gençlerde de komünizme destek giderek azalmaktadır. İspanya ve Portekiz’de de durum pek farklı değildir; komünist partiler, dünyanın her yerinde oy kaybetmektedirler.

Bu bölümde yer alan üçüncü alt başlık “Gelişen Ülkelerdeki Sosyoekonomik Çöküş” şeklindedir. Bu bölümde, komünist veya kısmen komünist uygulamaların uygulandığı gelişmekte olan ülkelerde denenen modellerin başarısızlığı ve bunların sonucunda oluşan sosyoekonomik çöküş olgusu incelenmiştir. Afrika’da kapitalist beyaz dünyanın ırkçı eğilimleri nedeniyle komünizme doğal bir ilgi olmasına ve komünist modelin yeni kurulan bu devletlerde ihtiyaç duyulan güçlü merkezi devleti beslemesine karşın, ciddi başarılar kazanılamamıştır. 1970’lerde Marksizm’i benimseyen birçok Afrika ülkesinde Sovyet yardımları yetersiz kaldı ve sosyoekonomik modeller çöktü. Özellikle Etiyopya’daki durum büyük bir başarısızlıktır. Buna karşın, Kenya’da daha başarılı olunmuştur. Dolayısıyla, 1980’lerden itibaren, komünizm, üçüncü dünyada da itibar kaybetmeye başlamıştır. Komünizmin en karizmatik elçisi Che Guevara’nın güçlü siyasal ve kültürel mirasına karşın, bu durum değişmedi. Teolojik liberasyon akımı da Afrika ve Latin Amerika’da epey etkili oldu ama somut başarıları kısıtlı kaldı. Kapitalist günahların Marksist analizlerini Hıristiyanlığın mağdur olan kişilere duyduğu merhametle birleştiren bu akım, yerel halklar üzerinde bir süre epey tesirli olsa da, somut ekonomik ve siyasal başarılarla desteklenmediği için etkisi sınırlı oldu. Nikaragua’daki Sandinista liderliğinin beceriksizliği ve ülkenin giderek askerileştirilmesi, bu noktada somut bir vakadır. Ayrıca ABD’nin Latin Amerika ülkelerine daha ılımlı bakmaya ve bu kıtada da demokrasinin gelişmeye başlaması bu noktada önemli faktörlerdir. Bu nedenle, Afrika ile birlikte Orta ve Güney Amerika’da da komünizm düşüştedir.

Bu bölümün dördüncü ve son alt başlığı ise “Dünya Çapında İdeolojik Dağılma” şeklindedir. Bu bölümde, Brzezinski, komünist ideolojinin değer kaybını kısaca açıklamaktadır. Ona göre; bürokratik beceriksizlik, ideolojik hantallık ve politik hissizlik, Marksizm’in dağılma sürecini yaratan temel faktörlerdir. Moskova-Çin çekişmesi de aslına bakılırsa dağılma sürecini hızlandırmıştır. Sonuç olarak, 1980’lerden itibaren demokratik merkeziyetçilik fikri terk edilmeye başlandı. Bu nedenle, hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde başarısızlığa uğrayan komünizm, artık kapitalizme yenilmiştir ve geçmişe ait bir şey haline gelmiştir.

Kitabın altıncı ve son bölümüne, Brzezinski, “Komünizmin Can Çekişmesi” adını vermiştir. Bu bölümün ilk alt başlığı ise “Genel Kriz” şeklindedir. Bir “trajedi” olarak nitelendirdiği komünizmin can çekiştiğini iddia eden Brzezinski, bu bölümde komünizmin krizine neden olan 5 gelişmeyi sıralamaktadır:
  1. Sovyet modelinin başarısızlığı nedeniyle taklit edilebilecek bir model kalmaması.
  2. Sovyet modelinin ikilemi: ekonomik başarı ve politik dengeyi aynı anda sağlamak zordur.
  3. Doğu Avrupa’da komünizm çöküştedir.
  4. Çin’deki ekonomik başarı, komünizmin bozulmasıyla mümkün olacaktır.
  5. Komünist dünya yaratma fikri ve hayali, artık geçmişte kalmıştır.
Tüm bu nedenlerle, komünizm sönmekte ve çökmektedir. Bu, bir niyet beyanından ziyade, tarihsel bir durum tespiti ve bir jeopolitik okumadır.

İkinci alt başlık “Tarihi Sicil” şeklindedir. Bu bölümde, Zbigniew Brzezinski, komünizmin tarihsel sicilini incelemekte ve ekonomik ve siyasal performansını ölçmektedir. Komünist ekonomiler, dünya çapındaki ekonomik yarışta oldukça geride kalmışlardır. 1985’te dünya pazarlarında ABD’nin ticareti 576 milyar dolar, Japonya’nın ise 308 milyar dolar iken, Sovyetler Birliği’nin yalnızca 66 milyar dolardır. Ayrıca Moskova’nın ticareti portföyü, tipik bir üçüncü dünya ülkesi görünümü arz etmektedir. Zira ihraç mallarının dörtte üçü, doğal madenleri işleme endüstrisinden gelmektedir. Komünist ülkelerde yaşam standartları da düşmektedir: İkinci Dünya Savaşı’ndan 40 yıl kadar sonra, Sovyet hükümeti hala vesika ile et vermekte ve şekeri bile vesikaya bağlamaktadır. Resmi Sovyet istatistiklerine göre; ülkenin yüzde 40’ı ve yaşlıların yüzde 79’u fakirlik içerisinde yaşamaktadır. Ülkede sıcak su bulunmayan haneler bile mevcuttur. Komünizmin demokrasi ve insan hakları sicili ise, ekonomik performansından bile daha kötüdür. Birçok ülkede yaşanan komünist deneyimlerde daima toplu katliamlar, tasfiyeler ve sürgünler gerçekleşmiştir. Korku atmosferinin kurulması, kült liderlik, insanlara yönelik tecrit ve baskı politikaları da son derece yaygındır. Bütün bu nedenlerle, komünizm, artık halk desteğinden yoksundur.

Bu bölümün üçüncü alt başlığı “Gelecekteki İhtimaller” isimlidir. Brzezinski’ye göre, komünizm, 2017 yılına gelindiğinde, Kızıl Meydan’da kurulacak “100 Boşa Harcanmış Yıl – 50 Milyon Boşa Harcanmış Hayat” adlı bir sergiye konu olabilir. Lakin Mikhail Gorbaçov, tarihin devamlılığını sağlamayan kuvvetleri serbest bırakmış ve bundan sonra Rusya’da neler yaşanabileceği meçhuldür. Komünizm, tüm dünyada bir geri çekilme yaşamaktadır. Bunun, çöküşle sonuçlanması muhtemeldir. Ancak parçalanma ve çöküş sürecinin nasıl olacağı çok kritik bir sorudur. Bu dönemde büyük karışıklıklar ve altüst oluşlar yaşanabilir. Komünizmin tek umudu olarak, elde Çin’in ekonomik başarısı kalmıştır. Ancak Çin de artık Marksist-Leninist esaslara göre hareket etmemektedir. Bu sebeple, Çin’in bozulmuş ticari komünizmi ekonomik başarılara ulaşsa bile, siyasal açıdan diğer ülkelere bir model olamaz. Bu nedenle, komünizmin yayılma devri sona ermiştir.

Kitabın altıncı ve son bölümünde yer alan dördüncü ve son alt başlığa ise “Komünizm Sonrası” adı verilmiştir. Bu alt başlıkta, Brzezinski, komünizmin kaybolmaya yüz tuttuğu 20. yüzyılın sonlarında yaşananlar ışığında, 21. yüzyılda komünizm sonrasının nasıl olacağını tahayyül etmeye çalışmaktadır. Burada 2 önemli soru karşımıza çıkacaktır:

1-) Marksist-Leninist diktatörlükler çoğulcu demokrasilere mi, yoksa milliyetçi otoriter yönetimlere mi dönüşecekler?
2-) 20. yüzyıl komünizminin siyasi mirası ne olacak?

Şu an için çoğulcu demokrasi modeli daha düşük bir ihtimal olarak gözükmektedir. Milliyetçilik ise, komünizm coğrafyasında çok güçlü ve yükselen bir trend haline gelmektedir. Ancak bazı post-komünist toplumlar çoğulcu demokrasiye de dönüşebilirler. Çünkü çoğulcu demokrasilerin insan hakları konusundaki ısrarcı tavrı, komünizm döneminde yaşanan felaketler nedeniyle halklara cazip gelebilmektedir. Seçme özgürlüğü, komünizmde de olmayan bir şeydir ve bu nedenle milliyetçi otoriterliklerin başarı şansını halk nezdinde azaltabilir.

Kitabın “Sonsöz” bölümünde, Brzezinski, yıllardır akademisyenlerin konuşmakta çekindikleri komünizmin çöküşü konusunu bu kitabında incelediğini söylemekte ve kitapta dile getirdiği bazı fikirleri özetlemektedir. Ayrıca, Brzezinski’ye göre, komünizmin çöküşüne ağıt yakılmamalı, tersine, halkların kurtuluşu yönünde bu süreçte umutlu olunmalıdır. Ancak komünizm sonrasında milliyetçiliğin tehlikeli bir şekilde patlama ihtimali, komünizm sonrasında da birçok coğrafyada halkları zor günler beklediğinin habercisi niteliğindedir.

Sonuç olarak, Amerikalı ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Çöküş” adlı kitabı, bu alanda yazılmış en önemli eserlerden biri olarak yakından incelenmeyi hak etmektedir. Kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve komünizmin çöküşü sürecini birkaç yıl öncesinden doğru bir şekilde öngörmüştür. Kitapta Brzezinski tarafından ifade edilen fikirlerin birçoğu doğrulanmış, ancak bazı konularda da öngörüleri eksik kalmıştır. Özellikle Doğu Avrupa toplumlarının komünizm sonrasında çoğulcu demokrasiye dönüşmeleri konusunda daha karamsar bir tablo çizen Brzezinski’nin öngörüsünün aksine, bugün Doğu Avrupa ülkeleri NATO ve Avrupa Birliği üyesi olmuş ve giderek daha istikrarlı bir ekonomik model ve siyasal sistem üzerinde hareket etmeye başlamışlardır. Bunun dışında, kitap, son derece kapsamlı bir araştırmanın sonucu olan gerçek bir bilimsel başyapıt olarak değerlendirilebilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] UPA’da hakkında yayınlanan çeviriler ve analizler için; http://politikaakademisi.org/?s=zbigniew+brzezinski&x=0&y=0.