19 Ekim 2020 Pazartesi

2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini Fatin Dağıstanlı'nın Programında Yorumladım


UBP'li Ersin Tatar'ın zaferiyle sonuçlanan 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve bunun Kıbrıs müzakerelerine etkisini gazeteci Fatin Dağıstanlı'nın Youtube kanalında yaptığı programda değerlendirdim. Aşağıda bu programın kaydını bulabilirsiniz.
 

18 Ekim 2020 Pazar

Doç. Dr. Ozan Örmeci, 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini Dr. Özker Kocadal ile Birlikte Değerlendirdi


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, Ulusal Birlik Partisi (UBP) adayı Ersin Tatar'ın Mustafa Akıncı karşısında zaferiyle sonuçlanan 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve bu sonucun Kıbrıs Sorunu'na ve Kıbrıs müzakerelerine etkilerini Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Özker Kocadal ile birlikte değerlendirdi. Aşağıda bu sohbetin kaydını bulabilirsiniz.



11 Ekim 2020 Pazar

KKTC'de Cumhurbaşkanlığı Seçimi İkinci Tura Kaldı

 


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) bugün yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden -beklendiği gibi- ikinci tur çıktı. İlk turda hiçbir adayın yüzde 50'nin üzerinde oy alamaması nedeniyle, önümüzde hafta (18 Ekim 2020), Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu yapılacak. Yüzde 58,29 dolaylarında katılımın olduğu ilk tur seçiminde ilk sırayı UBP (Ulusal Birlik Partisi) adayı Başbakan Ersin Tatar alırken (yüzde 32,34 oranında ve toplam 35.872 oyla), ikinci tura kalan diğer aday yüzde 29,80 oranında ve toplam 33.058 oy alan mevcut Cumhurbaşkanı ve bağımsız aday Mustafa Akıncı oldu. Seçimde üçüncü sırayı Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman yüzde 21,71 oranında oyla alırken, diğer adaylardan Kudret Özersay yüzde 5,74, Erhan Arıklı yüzde 5,41 ve Serdar Denktaş yüzde 4,17 oranında oy aldılar. Bu sonuçlar, özellikle iddialı bir siyasetçi olan Kudret Özersay için beklenmedik olumsuz bir gelişme olurken, CTP lideri Tufan Erhürman'ın ise gelecekte önemli siyasi makamlara ulaşma şansının devam ettiği ortaya çıktı. Özersay, sonuçların ardından sosyal medya hesabından siyaseti bırakabileceği yönünde bir mesaj verirken, CTP yönetimi ise ikinci turda kimi destekleyecekleri konusunda Salı günü bir açıklama yapacaklarını duyurdu. Seçimin ilk turu, Türkiye'nin desteklediği aday olarak sivrilen Başbakan Ersin Tatar'ın liderliğinde tamamlanmasına karşın, KKTC'deki mevcut siyasi atmosfer, bence ikinci turda Mustafa Akıncı'nın daha şanslı olabileceğini gösteriyor. Bu yazıda, 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turu öncesinde rol oynayabilecek bazı önemli faktörleri açıklayacağım.

Öncelikle, ilk turdaki oy oranları önemli bir veri seti olarak karşımızda duruyor. Bu oylara bakıldığında; Kıbrıs'ta federasyona dayalı çözüm isteyen sol oyların -Akıncı ve Erhürman/CTP oyları- yüzde 51-52'yi bulduğu ve yüzde 47-48'de kalan iki devletli çözüm yanlısı sağ/milliyetçi oyların daha az olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle, ilk tur sonuçları baz alınırsa, Akıncı'nın Tatar'a karşı daha şanslı olduğunu söylemek mümkün.

İkinci olarak, bu seçim öncesinde Türkiye'nin Ersin Tatar lehine seçimlere müdahil olduğu yönündeki güçlü söylentiler nedeniyle, merkezde konumlanan ve seçimin hemen öncesinde UBP ile kurdukları koalisyon hükümetinden çekilen Kudret Özersay/Halkın Partisi (HP) seçmenleri ile seçime bağımsız giren KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş'ın oğlu ve Demokrat Parti (DP) eski Genel Başkanı Serdar Denktaş'ın seçmenlerinin bir bölümünün ikinci turda sağ aday Tatar yerine Akıncı'ya oy vermeleri ihtimali karşımıza çıkıyor. Gazeteci Deniz Zeyrek'in de 9 Ekim 2020 tarihli köşe yazısında belirttiği üzere, seçimin hemen öncesinde Kapalı Maraş'ın sahil kısmının halka açılması ve geçici olarak durdurulan KKTC'ye yönelik su hattının yeniden çalışmaya başlaması gibi gelişmeler, Kıbrıslı Türkler'de, Ankara'nın Ersin Tatar'ın seçilmesi için seçimlere müdahalede bulunduğu algısını yarattı. Bu ise, Serdar Denktaş ve diğer birçok Kıbrıslı Türk siyasetçi ve basın mensubunca açıkça eleştirildi. Türkiye'nin seçime müdahale ettiği iddiaları bunlarla da sınırlı kalmadı. Öyle ki, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, yeniden Cumhurbaşkanı adayı olmaması için bazı Türkiye makamlarınca tehdit edildiğini bile iddia etti. Bu iddia, Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçiliği tarafından hemen yalanlanmasına karşın, Kıbrıslı Türklerin ikinci turda sandığa daha da tepkili gitmelerine neden olabilir. Özersay ve Denktaş'ın ikinci tur için hangi adayı işaret edecekleri de bu noktada önem kazanıyor. Ancak beklenen gelişme, her iki adayın da seçmenlerinin özgür iradelerine saygı göstermeleri ve herhangi bir adayı işaret etmemeleri. Ayrıca CTP'nin Akıncı'yı, Erhan Arıklı'nın da Tatar'ı desteklemesine kesin gözüyle bakılıyor. 

Üçüncü olarak, her ne kadar Kıbrıslı Türklerde bu gelişmeler ve adada yarım asırdır devam eden çözümsüzlük nedeniyle Türkiye'ye yönelik bazı tepkiler olsa da, KKTC'yi dünyada tanıyan tek devletin ve yine KKTC ekonomisini ayakta tutan tek devletin Türkiye olduğu gerçeğinden hareket edilirse, Ankara'nın ikinci tur öncesinde Ersin Tatar'ı desteklediğinin bilinmesi, ekonomik refah arayışında olan merkezdeki ve ideolojik olmayan seçmenlerin Akıncı'nın ikinci defa seçilmesini risk olarak görmelerine neden olabilir. Bu nedenle, Türkiye'nin açık desteği, Başbakan Ersin Tatar için halen daha siyasal bir koz olarak ikinci turda etkili olacaktır.

Dördüncü olarak, Kıbrıs adasının diğer yarısında hüküm süren Kıbrıslı Rumların temsilcisi ve mevcut Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) Devlet Başkanı Nikos Anastasiades'in Kıbrıs müzakerelerinin bir an önce yeniden başlatılması için Mustafa Akıncı'ya destek açıkladığı bilinen bir gerçek. Rumların da adanın kuzeyinde son dönemde ekonomik olarak etkili olmaya başladıkları ve Kıbrıs'ı dünyada temsil ettikleri düşünülürse, Rum desteği ve çözüm istenci, adada Akıncı'nın şansını arttıran diğer faktörler olarak belirtilebilir. 

Beşinci olarak, Türkiye kamuoyunda Azerbaycan'ın Ermenistan'a karşı işgal altındaki topraklarını kurtarmak için verdiği haklı mücadele sayesinde medya, akademi ve siyasi çevrelerde uluslararası hukukun hatırlanması ve Kıbrıs'ta BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarına bakıldığında uluslararası kamuoyunca daima federatif bir çözümün teşvik edilmesi, seçim öncesinde Akıncı hanesine yazılan bir diğer avantaj unsuru olarak gözüküyor.

Sonuç olarak, 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turuna bence Mustafa Akıncı daha şanslı giriyor. Zira Türkiye'nin bu süreçte seçime çok müdahil olmasının Kıbrıslı Türklerin bir bölümünde tepki yarattığı anlaşılıyor. Bu nedenle, Ersin Tatar'ın aslında kazanmaya yakın olduğu bir seçimi şimdi zora soktuğunu ve Akıncı'nın daha şanslı olduğunu söylemek mümkün. Lakin ekonomik krizin Türkiye'de olduğu gibi yakından hissedildiği KKTC'de, anavatanla zıtlaşmanın ekonomik kayıplara neden olabileceğini idrak eden insanlar da var. Bu nedenle, Akıncı'nın favori aday haline geldiğini ama halen herşeyin mümkün olduğunu söylemek mümkün. Bizim temennimiz ise, Kıbrıslı Türklerin en doğru kararı vermeleri ve bağımsız bir devlet gibi hareket etmeleridir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

7 Ekim 2020 Çarşamba

Kıbrıs’ta Siyasi Çözüm Neden Türkiye’nin Lehinedir?

 


Giriş

Yalnızca Türkiye’nin tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC), Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu 11 Ekim 2020 tarihinde yapılacak. Tam 11 adayın[1] (Ersin Tatar/Ulusal Birlik Partisi, Tufan Erhürman/Cumhuriyetçi Türk Partisi, Erhan Arıklı/Yeniden Doğuş Partisi, Fuat Çiner/Milliyetçi Demokrasi Partisi, Arif Salih Kırdağ/Bağımsız, Ahmet Boran/Bağımsız, Mustafa Ulaş/Bağımsız, Alpan Uz/Bağımsız, Kudret Özersay/Bağımsız, Mustafa Akıncı/Bağımsız ve Serdar Denktaş/Bağımsız) yarışacağı seçimin, ilk turda hiçbir adayın yüzde 50’ye ulaşamayacak olması nedeniyle ikinci tura kalması ve 18 Ekim 2020 tarihinde yapılacak olan ikinci turda UBP adayı Başbakan Ersin Tatar ya da mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi bekleniyor. KKTC seçimleri hakkında yaptığı isabetli tahminlerle bilinen Gezici Araştırma Merkezi Sahibi Murat Gezici, Akıncı’nın görev yaptığı 5 yıllık dönemde Kıbrıs’ta çözüm yönünde mesafe kaydedememesi ve halkın genelinin iki devletli çözüme destek vermesi nedeniyle, 18 Ekim’de yapılacak ikinci turda milliyetçi siyasetçi Ersin Tatar’ın Akıncı’ya karşı yüzde 53’e karşı yüzde 47’lik oranla üstünlük sağlayacağını ve Cumhurbaşkanı seçileceğini belirtiyor.[2] Ancak bence iki adayın şansları eşit ve seçim çok az bir farkla sonuçlanacak. 

Bu arada, yarın (8 Ekim 2020) Kapalı Maraş bölgesinin yıllar sonra yeniden turizme açılacak olmasını Başbakan Ersin Tatar’ın siyasi bir şova dönüştürdüğünü ve kendilerine bu konuda bilgi verilmediğini iddia eden KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay ve partisi Halkın Partisi’nin hükümetten çekilmesi nedeniyle, seçim öncesinde KKTC’de bir hükümet krizi/boşluğu da başgösterdi.[3] Ben, bu yazıda, KKTC iç politikasından ziyade, Türkiye’de kimsenin konuşmaya cesaret edemediği, fakat Türkiye’nin uluslararası siyasette ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde konumunu zora sokan Kıbrıs Sorunu’nda neden çözüm yönünde tavır göstermesi gerektiğine dair değerlendirmemi paylaşacağım. Ancak kuşkusuz, çözüm yönünde tavır göstermek ve müzakerelerden kaçmamak, KKTC’nin varlığını ve Kıbrıs Türk’ünün haklı varoluş mücadelesini görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Bunu da, yazının içerisinde açıklamaya çalışacağım.

Uluslararası Hukuk ve Kıbrıs Sorunu

Türkiye, şu sıralar Azerbaycan ile Ermenistan arasında devam eden çatışmalarda Azerbaycan’dan yana güçlü tavır gösterebiliyor ve tüm dünyaya meydan okuyabiliyorsa, kuşkusuz, bunun temel sebebi, uluslararası hukukun Azerbaycan’ın yanında olmasıdır. Nitekim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1993 tarihinde bu konuda aldığı 4 önemli karar bulunmaktadır. 822, 853, 874 ve 884 nolu kararlarda, açık bir şekilde, Dağlık Karabağ ve işgal altında olan Azerbaycan topraklarında işgalci durumunda olan Ermenistan güçlerinin geri çekilmesi gerektiği ifade edilmiştir.[4]

Ancak BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs konulu kararlarında da Türkiye’nin pozisyonu eleştirilmektedir. Bu konuda birçok karar olmasına karşın[5], somut iki örnek vermek gerekirse; 1983 tarihli 541 nolu BM Güvenlik Konseyi kararında[6] 1974 tarihli 365 nolu karar ile 1975 tarihli 367 nolu karara vurgu yapılarak, KKTC’nin tanınmaması gerektiği vurgulanmış, 1984 tarihli 550 nolu BM Güvenlik Konseyi kararında[7] ise önceki kararlara atıfta bulunularak, KKTC’deki seçim ve referandum girişimleri eleştirilmiş ve Kapalı Maraş bölgesinin halka açılmasına dair uluslararası topluma yönelik tehditlerden endişe duyulduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla, Kıbrıs Sorunu’nda, uluslararası hukuka göre, Kıbrıs adası Kıbrıs Cumhuriyeti adlı Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türklerden oluşan halkın devletidir ve Türkiye’nin adadaki konumu ve KKTC ile ilişkileri uluslararası hukuka uygun değildir.

Uluslararası hukukun bu konuda Kıbrıslı Türkler ve Türkiye’ye yaklaşımının adil olmadığı ortadadır; zira Türkiye adanın garantör devletlerindendir ve Türkiye’nin adaya 1974 yılındaki askeri müdahalesi, Kıbrıslı Türklerin 1963’ten beri Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin siyasi makamlarında temsil edilmediği ve 1974 yılında yapılan hukuk-dışı askeri darbe ile Kıbrıslı Türklere yönelik etnik temizlik hareketinin başlamasından sonra gerçekleşmiştir. Bu anlamda, Kıbrıs Barış Harekâtı uluslararası hukuka uygundur; ancak daha sonra devletleşme sürecine gidilmesine yönelik olarak uluslararası toplumdan henüz destek alınamamıştır. Bu ortamda, uluslararası toplumun 1974’ten beri devam eden müzakerelerde sonuç alınamadığı ve 2004 Annan Planı’nı Kıbrıslı Rumların reddettiği gerçeğinden hareketle -kuşkusuz- daha farklı bir tavır alması beklenebilirdi. Ancak maalesef, henüz bu konuda bir aşama kaydedilememiştir. Bu nedenle, Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun olarak Kıbrıs’taki barış müzakerelerini desteklemesi her şekilde kendisi adına olumlu olacaktır.

Neden Türkiye Kıbrıs’ta Müzakereleri ve Çözümü Desteklemelidir?

İlk önemli neden, Birleşmiş Milletler’in kurucu devletlerinden birisi ve uluslararası toplumda genelde saygı gören bir devlet olan Türkiye’nin, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından oluşturulan dünya ile uyumlu yeni çizgisiyle alakalıdır. Türkiye, kurulduğu günden bu yana, uluslararası düzen ve istikrardan yana olan, BM düzenini destekleyen ve revizyonist olmayan (yayılmacı toprak talepleri olmayan) bir devlettir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Batı dünyası ve uluslararası kamuoyunda bu şekilde algılanmaya devam etmesi, Irak, Suriye ve Libya’daki haklı askeri girişimlerinin de işgal değil, terörle mücadele ve ikili anlaşmalar kapsamında yapıldığının anlaşılması bağlamında son derece faydalı olacak ve Türk Devleti ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin meşruiyetini yükseltecektir. Dahası, Türkiye’nin bu konumu, Azerbaycan’a yönelik dünyadaki desteği de arttıracaktır. Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği “Dünya Beşten Büyüktür” söylemi ve siyasetini ise, yeni bir tür yayılmacılık olarak değil, uluslararası hukukun uygulanmasına yönelik engelleri kaldırma amaçlı siyasi bir söylem (girişim) olarak görmek gerekir.

İkinci olarak, Türkiye, Kıbrıs’ta müzakereleri ve çözümü destekleyerek, KKTC üzerindeki yükü ve baskıları hafifletebilmektedir. Nitekim 1974’te uluslararası kamuoyunca bir muhatap olarak kabul edilmeyen Kıbrıslı Türkler varken, bugün KKTC devletinin yöneticileri, henüz Türkiye dışında bir devletçe tanınmasalar da, birçok AB yetkilisi ve farklı ülkeden devlet adamlarıyla görüşebilen ve uluslararası topluma fikirlerini özgürce açıklayabilen bir konuma gelmişlerdir. Bunu sağlayan, Kıbrıs’ta çözüme yönelik kategorik bir reddetme pozisyonunda olunmaması ve müzakere masasına Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile karşılıklı oturabilen eşit bir konuma gelinmesidir. Bu şekilde, müzakereler sayesinde KKTC’nin uluslararası toplum ve kamuoyundaki görünürlüğü ve etkisi de giderek artmaktadır. Hatta bu konuda 2004 Annan Planı referandumu sürecinde Rumların gösterdiği çözüm ve barış karşıtı tavrın siyaseten yeterince kullanılamamış olması da, Türk Devleti ve dönemin hükümeti adına büyük bir eksiklik olarak belirtilebilir.

Üçüncü olarak, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenleyen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve o dönemin siyasi iradesi doğru anlaşılmalıdır. Başbakan Ecevit, Kıbrıs’a müdahaleyi duyururken, basın mensuplarına, “İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” demiştir.[8] Dolayısıyla, Türk Devleti tarafından adanın işgalinin değil, EOKA’cı darbeciler tarafından işgal altında olan devletin kurtarılmasının amaçlandığı bizzat Türk Başbakanı tarafından açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle, aziz şehitlerimiz ve gazilerimizin mirasına da ihanet etmemek için, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın çizgisiyle siyaseten uyumlu hareket edilmeye devam edilmelidir.

Dördüncü olarak, Türkiye’nin bugün girmiş olduğu ekonomik krizin önemli sebeplerinden birisinin uluslararası toplum ve özellikle Batı toplumlarında yanlış algılanması olduğu ortadayken, Türkiye’nin Kıbrıs’ta çözüm ve barış yönünde hareket etmesi, Ankara’ya yönelik olumsuz algıları ve kötü imajı düzeltecek ve Türkiye’ye olan destek ve sempatiyi arttıracaktır. Bu şekilde, dış yatırımların ve sıcak paranın akışından tutun, Türkiye’ye yönelik yaptırımlara kadar birçok konuda, Ankara, çözüm yönünde hareket ederse daha güçlü ve avantajlı bir konumda olacaktır.

Beşinci olarak, Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesi, Türkiye-AB ilişkilerini ve Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini de çok müspet yönde etkileyecektir. Zira Türkiye’nin AB üyelik sürecinin fiilen donmasının temel sebebi, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla birliğe üye olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik Ek Protokolü uygulamaması nedeniyle, Kıbrıs Sorunu’nun 8 fasıl için açılış kriteri, diğer tüm fasıllar için de kapanış kriteri olarak belirlenmesidir. Bu nedenle, Kıbrıs Sorunu çözülürse, Türkiye’nin birçok faslı kapatması yönündeki engeller ortadan kalkacak ve üyelik yolu yeniden açılacaktır. Bu, elbette tam üyelik hemen gerçekleşecek anlamına gelmemektedir; zira Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerin de ülkemize yönelik bazı engellemeleri söz konusudur. Ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi en büyük engel ortadan kalkarsa; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin karar mekanizmalarında Kıbrıslı Türklerin yer alacak olması nedeniyle bu devletin artık Türkiye karşıtı hareket etmeyeceği ve Yunanistan’ın da bu durumda pozisyon değiştirmek zorunda kalacağı hesap edilirse, Türkiye’nin AB üyelik şansı ciddi anlamda artacaktır. Ayrıca Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerini normalleştirmesi, bu ülkenin terör örgütleri ve Türkiye karşıtı devletlere ve gruplara verdiği desteği de azaltacaktır. Dahası, bu şekilde -Bulgaristan Türklerinden sonra- Kıbrıs Türkleri de AB içerisinde Türkiye destekçisi bir halk olarak konumlanmış olurlar.

Altıncı olarak, Türkiye, Kıbrıs’taki mevcudiyetini ve gücünü zaten KKTC’deki yatırımlarıyla fazlasıyla sağlamış durumdadır. KKTC’deki otellerin, casinoların, eğlence mekânlarının, restoranların, inşaatların ve hatta üniversitelerin birçoğu Türk işadamları ve şirketleri tarafından sahiplenilmiştir. Dahası, Türkiye, “Barış Suyu” veya “Can Suyu” adı verilen proje ile KKTC’ye su da göndermektedir. Kıbrıs’ta çözüm olması durumunda, Türkiye’nin tüm Kıbrıs’ın su tedarikçisi olma ihtimali de hayli güçlüdür. Bu durumda, Türkiye, adadaki gücünü ve hâkimiyetini ekonomik yatırımları sayesinde rahatlıkla koruyabilecektir. Hatta Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ta da yatırımlarını arttırarak, bir AB ülkesinde ilk kez ekonomik açıdan hâkim duruma geçmesi durumu bile ortaya çıkabilir. Ayrıca, böylelikle, adada Türklerin kurduğu üniversiteler de Avrupa üniversiteleri haline gelir ve daha büyük bir pazara hitap etme şansı yakalarlar.

Yedinci olarak, Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesi durumunda, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının Batı’ya Türkiye üzerinden arzı ihtimali çok güçlü bir seçenek haline gelecektir. Öyle ki, bu bölgede deniz yetki alanlarının ve münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi ve İsrail, Mısır ve Kıbrıs gibi devletlerin doğalgaz kaynaklarının Türkiye’de konuşlu hatlar üzerinden Avrupa ülkelerine arzı kolaylıkla gerçekleştirilebilir bir siyasa/proje haline gelecektir. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de çatışma ve fakirlik yerine, barış ve zenginlik içeren yeni bir dönem de Kıbrıs’ta çözüm ile başlayabilecektir.

Sekizinci olarak, Türkiye’nin Kıbrıs’ta müzakerelere ve çözüme karşı durmaması, Rumların her istediğine “evet” deneceği anlamına gelmemelidir. Türkiye, Kıbrıslı Türklerin haklarını sonuna kadar savunacak ve ancak onlar için avantajlı bir anlaşma ihtimali belirirse bu süreci destekleyecektir. Bu ise, iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasal eşitliğin olduğu bir federatif siyasi düzenle mümkündür. Bu durumda, toplumların çok kısa sürede ve alışmadan karşı karşıya gelmeleri iki bölgeli siyasi yapıda engellenebilecek, Kıbrıslı Türklerin on yıllardır süren eşitlik mücadelesi başarıya ulaşmış olacak ve bu sayede Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi büyük devlet adamlarının mücadeleleri de heba edilmemiş olacaktır. Ayrıca Kıbrıslı Türklerin mallarının garanti edilmesi ve Türkiye’nin garantör hakkının muhafaza edilmesi gibi konular da muhakkak Rumlarca kabullenilmelidir.

Dokuzuncu olarak, Türkiye, Kıbrıs’taki askeri varlıklarını adada bir çözüm durumunda yasal ve kalıcı hale getirme şansına sahip olacaktır. Şu an için Kıbrıs’taki Türk askeri varlığı ve Türkiye'ye ait denizaşırı askeri üsler sadece fiili güce dayalı durumdayken, eğer Kıbrıs’ta çözüm olursa, anlaşma maddeleri arasına eklenebilecek ve İngiltere’nin Güney Kıbrıs’taki askeri varlığına benzer bir askeri üs anlaşmasıyla, hem Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığı yasal hale gelir, hem de adada 1963-1974 dönemine benzer bir çatışma olması durumunda Türkiye’nin kolaylıkla olaylara müdahale edebilmesi garanti altına alınır.

Onuncu olarak, Kıbrıs Sorunu’nda Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin pozisyonunun giderek güçlenmesinden hareketle, bundan sonra asıl çekinen tarafın Kıbrıslı Rumlar olması gerekmektedir. Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ ve işgal altındaki topraklarını kurtarması durumunda KKTC’yi tanıma ihtimalinin hayli yüksek oluşu, Türk Keneşi veya Türk Konseyi içerisinde KKTC’ye yönelik ilginin her geçen gün artması gibi sebeplerle, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan’ın artık Kıbrıs’ta bir çözüme karşı durmaları akılcı olmayacaktır. Bu nedenle, Rumların müzakere masasında artık Türkiye’nin askeri varlığını kabullenmelerine uygun bir ortam oluşabilir. Zira aksi takdirde, KKTC’nin Türkiye müttefiki ülkelerce tanınabileceği yeni bir konjonktüre girilebilir.

Sonuç

Sonuç olarak, iç kamuoyundaki milliyetçi cereyanların akılcı ve reelpolitik düşünceyi gölgelemesi nedeniyle şu an için fazla dillendirilemese de, Kıbrıs’ta çözüm, önümüzdeki dönemde mutlaka yeniden gündeme gelecektir. Bu, birçok büyük enerji şirketinin ve bu şirketlerin desteklediği ülke hükümetlerinin de gündemindedir. İlerleyen yıllarda bu yönde güçlü bir irade oluşabileceği de hesap edilirse, Türkiye, Kıbrıs’ta pozisyonunu dengeli konumlandırmalıdır. Ayrıca KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de bu duruma malzeme etmemek gerekir. Nitekim milliyetçi Ersin Tatar veya sol görüştü Mustafa Akıncı’nın seçilmesi durumunda, nüanslarda farklılık olabilir; ancak koşullar öngördüğüm şekilde gelişirse, siyasi konjonktür asıl belirleyici olacak ve büyük bir farklılık da yaşanmayacaktır. Sonuçta, her şekilde Türkiye, Kıbrıslı Türklerin haklarını uluslararası hukuk ve insan haklarına dayalı olarak savunmaya devam edecektir. Çünkü Türkler, hukuka saygılı ve büyük bir millettir...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

 

[1] Bakınız; https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n350491-11-adayli-cumhurbaskani-secimi-gelecek-hafta.

[2] Bakınız; https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/secim-oncesi-dikkat-ceken-anket-kibris-turku-turkiyesiz-bir-gelecek-istemiyor-6048060/.

[3] Bakınız; https://www.hurriyet.com.tr/gundem/kktcde-koalisyon-ortagi-hukumetten-cekildi-41629649.

[4] Bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_United_Nations_Security_Council_resolutions_on_the_Nagorno-Karabakh_conflict.

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_United_Nations_Security_Council_resolutions_concerning_Cyprus.

[6] Bakınız; http://www.mfa.gov.tr/data/DISPOLITIKA/KIBRIS/BMGuvenlikKonseyiKarari1983541544.pdf.

[7] Bakınız; http://www.mfa.gov.tr/data/DISPOLITIKA/KIBRIS/BMGuvenlikKOnseyiKarari1984550553559.pdf.

[8] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=b_B2eYytG-A.


30 Eylül 2020 Çarşamba

2020 ABD Başkanlık Seçimi Öncesindeki İlk Televizyon Tartışmasında Donald Trump ile Joe Biden Karşı Karşıya Geldiler

 

Giriş

3 Kasım 2020 tarihinde düzenlenecek olan ABD Başkanlık seçimi öncesinde, mevcut Başkan Cumhuriyetçi Donald Trump ile önceki Başkan Yardımcısı ve Demokratların Başkan adayı Joe Biden, dün (29 Eylül 2020) Cleveland-Ohio’da Case Western Reserve Üniversitesi’nin Sağlık Eğitimi Kampüsü’nde ilk televizyon tartışmaları için bir araya geldiler. Fox News kanalından Chris Wallace’ın moderatör olarak görev yaptığı tartışma, yaklaşık bir buçuk saat sürdü. BBC’den Anthony Zürcher’e göre[1], tartışma boyunca sakinliğini ve soğukkanlılığını kaybetmeyen Joe Biden, tartışmadan avantajlı ayrıldı. Anketlerde de, Biden’ın Trump’a kıyasla halen daha epey farkla önde olduğunu bu noktada hatırlatmak gerekiyor. Ancak Trump'ın son dönemde atak yaparak aradaki farkı kapatmaya başladığı da anketlerde görülebilen bir gelişme. Bu nedenle, seçimlerin oldukça kıyasıya geçeceğini ve kazananın henüz belli olmadığını söylemek mümkün. Bu yazıda, Trump ile Biden arasında yapılan bu ilk tartışmada konuşulanları özetleyecek ve değerlendireceğim.

 

Tartışmanın kaydı

Tartışmadaki Önemli Konular

Öncelikle, tartışmada, genel olarak Başkan Trump'ın söz kesme eğiliminde olduğu, ancak zaman zaman Joe Biden'ın da söze girerek tartışma kurallarına tam olarak riayet etmediğinin görüldüğü söylenebilir. Daha önemli olan ise, Trump'ın tartışmaları kişiselleştirmek için sık sık rakibine sataşmada bulunmasıdır. Bu tarz durumlara örnek olarak; Trump'ın Biden'ın akıllı olmadığı yönündeki iddiası ve 47 yıldır siyasette hiçbir şey yapmayı beceremediği yönündeki sataşması verilebilir. Ancak Joe Biden da zaman zaman popülist hamleler yapmış ve özellikle Trump'ın zenginliği ve golf tutkusunu sık sık gündeme getirerek ve Başkan'ın ülkeyi golf sahasında yönetmeye çalıştığını belirterek, onu halka uzak bir siyasetçi olarak lanse etmeye çalışmıştır. Biden, ayrıca tartışmanın bir anında Başkan Trump için "clown" (palyaço) ifadesini de kullanmıştır.

Tartışmadaki ilk konu, ABD Yüce Mahkemesi (Supreme Court) yargıcı Yargıcı Ruth Bader Ginsburg’in vefatı ardından, seçimlere bir ay kalmasına karşın Başkan Trump’ın genç ve koyu Katolik bir kadın hukukçu olan Amy Coney Barrett’ı onun boşalan koltuğuna aday göstermesi olmuştur.[2] Cumhuriyetçi Parti’nin halihazırda 5’e 3 üstünlüğü olan Yüce Mahkeme’de, Barrett’ın da Senato’dan onay alarak göreve başlaması durumunda -ki Senato’da da 53’e 47 Cumhuriyetçi üstünlüğü bulunuyor-, muhafazakâr üstünlüğünün 6’ya 3 olacağı biliniyor. Başkan Trump, bu durumu anayasal bir hak olarak değerlendirirken, rakibi Joe Biden ise bunun gücü kötüye kullanmak olduğunu savunuyor. Bu konuda görüşleri sorulan Başkan Trump, 2016 yılındaki seçimi kazandıklarını ve Senato’da çoğunluklarının olduğunu, Amy Coney Barrett’ın liberallerden de destek alan saygın ve çok iyi bir aday olduğunu, kendilerinin yerinde Demokratların olması durumunda onların da aynı şekilde hareket edeceklerini ve bu konudaki eleştirilerin geçersiz olduğunu söylerken, Joe Biden ise Amerikalıların Yüce Mahkeme’ye seçecekleri kişiyi tanımaya haklarının olduğunu, ancak bunun bir seçim sürecinde mümkün olmadığını, zira ülkede seçimlerin çoktan başladığını ve birçok insanın posta yoluyla önceden oy verdiğini hatırlatarak, bu sürecin bekletilmesi gerektiğini ve Trump’ın politikasının doğru olmadığını iddia etmektedir.

Tartışmadaki ikinci önemli konu, ABD’deki sağlık sistemiyle ilgiliydi. Moderatör Chris Wallace’ın, Başkan Trump’ın “Obamacare” olarak bilinen ve önceki Başkan Barack Obama tarafından uygulamaya sokulan sağlık sistemini çok sert eleştirmesine ve bunu ortadan kaldırmak için uğraş vermesine karşın, bu konuda bir plan ortaya koyamadığını sorması üzerine, Trump, Obamacare’in kötü bir uygulama olduğunu, kendi dönemlerinde ABD’de ilaç fiyatlarının çok ucuzladığını ve bunun çok önemli bir gelişme olduğunu söyleyip, insülin örneğini vermekte ve Joe Biden’ı Bernie Sanders gibi Amerikan sağlık sistemini sosyalistleştirmeye çalışan radikal bir siyasetçi olarak takdim etmektedir. Joe Biden ise, Obamacare’in Trump’ın aktardığı gibi devlet kaynaklarını israf eden sosyalist bir proje olmadığını, yalnızca çok zor durumda olan kişilere “Medicaid” adıyla ilaç ve sağlık harcamalarını karşılayan bir program uyguladıklarını, bu sayede 20 milyon insanın ülkelerinde sağlık sistemine erişim sağlayabildiğini, Trump döneminde ilaç fiyatlarının ucuzlamadığını ve bu konuda hiçbir planı olmayan Başkan Trump’ın halka açıkça yalan söylediğini vurgulamaktadır.

Tartışmanın üçüncü önemli konu başlığı, Covid-19 (koronavirüs) salgını olmuştur. Moderatör Chris Wallace, ABD’de şimdiye kadar 7 milyon vakanın görüldüğünü ve 200.000’den fazla insanın hayatını kaybettiğini hatırlatırken, bu konuda görüşleri sorulan Başkan adayı Joe Biden, ABD’nin dünyadaki ölümlerin yüzde 20’sinin yaşandığı bir ülke olarak bu konuda Trump döneminde çok başarısız olduğunu ve bunun sebebinin Trump olduğunu; zira bu hastalığı önceden bilen Trump’ın onları bilgilendirmediğini iddia etmektedir. Biden, ayrıca, Trump’ın Covid-19’la mücadelede hareketsiz kaldığını ve herhangi bir planının olmadığını söyleyerek, bu konuda halka ve özellikle küçük işyeri sahiplerine daha fazla destek verilmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Donald Trump ise, Covid-19’un Çin’den kaynaklanan bir hastalık olduğunu, kendisi yerine Biden’ın Başkan olması durumunda ölüm sayılarının çok daha fazla olacağını ve Biden’ın iddia ettiği gibi en fazla ölümün ABD’de yaşanmamış olabileceğini; zira Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin bu konuda gerçek rakamları yansıtmadığını vurgulamaktadır. Trump, ayrıca aşıya ulaşmaları için haftaların kaldığını ve ölüm sayılarının giderek azaldığını belirterek, bu konuda bazı Demokratların ve senelerdir Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü'nün direktörlüğünü yapan Anthony Fauci'nin de belirttiği gibi çok iyi bir iş yaptıklarını iddia etmektedir. Trump ile Biden’ın uzlaşamadıkları en önemli konu ise, Biden’ın insanlara daha fazla imkân sağlanmasının ardından normale dönülmesi gerektiğini düşünmesi, Trump’ın ise halka yeterli desteğin verildiğini düşünmesi ve aşı konusunda son aşamaya gelindiğini vurgulayarak, hızlı bir şekilde normale dönüşü savunmasıdır. Ayrıca her iki aday maske takılması konusunda aynı görüştedirler ve maske takılmasının hastalığın yayılmasını önlemede yardımcı olduğunu düşünmektedirler. 

Tartışmada geçen dördüncü önemli konu başlığı ise ABD ekonomisinin durumu olmuştur. ABD ekonomisinin Covid-19 tedbirlerine bağlı olarak alınan "shutdown" (kapanma) kararı ardından hızlı bir şekilde toparlanma sürecine girdiğini belirten moderatör Chris Wallace’ın yorumları ardından söz alan Cumhuriyetçi Başkan adayı Donald Trump, kendisinin Başkanlığı döneminde harika bir iş çıkardıklarını ve ABD tarihinin en başarılı ekonomik performanslarından birini sergilediklerini, ancak Trump'ın "Çin hastalığı" adını verdiği Covid-19 salgını sonrasında ekonominin tüm dünyada olduğu gibi ABD'de de bozulduğunu söylemiş; buna karşın son 4 ayda milyonlarca kişiyi istihdam ederek, çok hızlı bir toparlanma sürecine girdiklerini de sözlerine eklemiştir. Joe Biden'ın Başkan seçilmesi durumunda yeniden kapanma kararı alabileceğini ve bunun ekonomiyi mahvedeceğini iddia eden Trump, ayrıca Demokrat Valilerin kapanma kararı almalarının ardında Trump yönetimindeki ekonomiyi kötü gösterme gayretinin olduğunu ve bunun Amerikan halkını olumsuz etkilediğini vurgulamaktadır. Trump, ayrıca, kapanma nedeniyle boşanma, alkol ve uyuşturucu kullanımının da arttığını savunmakta ve bu nedenle normal hayata dönülmesinin gerekli olduğunun altını çizmektedir. Demokrat Başkan adayı Joe Biden ise, Trump ve benzeri milyarderlerin Covid-19 sürecinden olumsuz etkilenmediklerini, ancak halkın bu süreçte çok kötü duruma geldiğini vurgulamakta ve Trump'ın önceki Başkan Obama döneminde yaratılan toplam iş sayısından daha az sayıda iş sayısına ulaşan ilk ABD Başkanı olarak tarihe geçeceğini iddia etmektedir. Biden, ayrıca, son dönemde ülkenin yarısında enfekte insan sayısı ve ölümlerin artmaya başladığını ve bu durumda önlemler alınması gerektiğini kaydetmektedir. Trump, bu bölümde ayrıca 2016 ve 2017 yıllarında yalnızca 750 dolar gelir vergisi ödediği iddiasını da yalanlamakta ve söz konusu dönemde milyonlarca dolar vergi ödediğini iddia etmektedir. Joe Biden ise, Trump'ın iddiasının resmi belgelere göre doğru olmadığını ve Trump'ın bir okul öğretmeninden daha az vergi ödediğini söyleyerek, Başkan seçilirse vergileri arttıracağını vaat etmektedir. Biden, ayrıca Trump'ı "ABD tarihinin en kötü Başkanı" olmakla suçlamaktadır. Biden, kendi Başkan Yardımcısı olduğu döneminde 7 milyon yeni iş yarattıklarını da belirterek, bazı alanlarda (corporate tax) vergileri yükselterek ve yerli malı tüketimini teşvik ederek ekonomiyi kısa sürede toparlayacaklarını iddia etmektedir. Bu noktada aslında her iki aday da daha az vergi alacaklarını belirtirken, Biden'ın halktan alınan vergileri, Trump'ın ise şirketlerden alınan vergileri azaltmayı ön plana koydukları anlaşılmaktadır.

Yayındaki beşinci önemli tartışma konusu, ABD'deki ırklararası ilişkiler ve ırkçılık olmuştur. Daha önce Başkan Trump'ın Charlottesville'deki olaylara gösterdiği tepki nedeniyle Başkan adayı olduğunu açıklayan Joe Biden, bu konuda -ırklararası eşitliği sağlamak için- geçmişte görev yaptıkları dönemde de büyük çaba gösterdiklerini, ancak sorunu tam olarak çözemediklerini, buna karşın Trump gibi sorunu görmezden gelmediklerini vurgulayarak, Trump'ın ırkçı grupları destekleyen ve Afrikalı Amerikalıları önemsemeyen bir kişi olduğunu söylemektedir. Trump ise, Biden'ın geçmişte Afrikalı Amerikalılar için "super predator" (vahşi) ifadesini kullandığını hatırlatarak, Biden'ın aşırı sol desteğini kaybetmemek için güvenlik konusunda zayıf davrandığını iddia etmektedir. Bu konuyla bağlantılı olarak yapılan sonraki tartışmada ise, Biden, ABD'de Afrikalı Amerikalılara yönelik sistemik bir haksızlık olduğunu söylemekte ve ülkedeki büyük çoğunluğu oluşturan namuslu polislerin George Floyd ve Breonna Taylor vakalarından rahatsızlık duyduğunu ifade etmektedir. Biden, ayrıca barışçıl gösterileri desteklediğini ama şiddet eylemlerine hiçbir zaman destek vermediğinin de altını çizmektedir. Trump ise, kısa bir süre önce sona erdirdiği "racial sensitivity" (ırk hassasiyeti) eğitimlerinin aslında ırkçılığı teşvik ettiğini iddia ederek, bu tarz eğitimlerle Amerikan karşıtlığının yayıldığını iddia etmektedir. Biden ise, Trump'ın ırkçı olduğunu belirterek, bu eğitimlerin gerekli olduğunu düşünmektedir. Bu bölümde ayrıca son dönemde ABD'de artan suç olayları, protesto gösterileri ve aşırı sol ve aşırı sağ aktivizmi de (Antifa, Black Lives Matter, Ku Klux Klan vs.) tartışılmaktadır. 

Trump ile Biden arasında ilk kez yapılan Başkanlık tartışmasında öne çıkan altıncı önemli konu ise, Başkan adaylarının neden halkın kendilerini seçmesi gerektiği sorusuna verdikleri cevaplar olmuştur. Bu soruya, Trump, Covid-19 sürecine kadar ekonomik performansının tarihin en iyi performanslarından biri olduğuna vurgu yaparak ve kendisinden önceki Obama-Biden dönemini kötüleyerek cevap verirken, Biden da kendisinin Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığı 8 yıllık dönemde ülkeyi ekonomik resesyondan çıkarmayı başardıklarını hatırlatarak ve Trump döneminde yaşanan olumsuzları sayarak cevap vermiştir.

Tartışmanın son bölümünde iklim değişikliği ve seçim güvenliği konuları da gündeme gelmektedir. Trump, bu bölümde seçim güvenliği konusunda posta yoluyla oy vermede hileler yaşanabileceğine dikkat çekmekte ve bu seçimin kolay sonuçlanmayacağını belli edercesine güçlü ifadeler kullanmaktadır. Biden ise, Trump'ın seçimi kaybedeceğinden korktuğu için böyle davrandığını iddia etmektedir. Bu anlamda, 2020 ABD Başkanlık seçim sonuçlarının kesinleşmesinin haftalar sürebileceği anlaşılmakta ve bu da seçim güvenliğine gölge düşürmektedir. 

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Sonuçta, tartışmanın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; Trump'ın Biden'a kıyasla tartışmada daha agresif davrandığı ve sık sık rakibinin sözünü kestiği, Biden'ın ise biraz daha sakin ve saygılı olmakla birlikte, zaman zaman Trump hakkında olumsuz ifadeler kullandığı görülmüştür. Ayrıca tartışma düzeyi beklenenin altında kalmış ve gerekli istatistiki bilgiler ve rakamlar yeterince ikna edici bir şekilde Amerikan halkına ve uluslararası kamuoyuna sunulamamıştır. Sonuç olarak, Joe Biden'ın ilerleyen yaşına rağmen Başkan olabilecek seviyede olduğu anlaşılırken, Trump'ın da siyaseti iyice öğrendiği ve kolay teslim olmayacağı görülmüştür. En önemli konu ise, kuşkusuz, seçim güvenliği olacaktır. Posta yoluyla oy vermede hile yapılmasının engellenmesi ve seçim sonuçlarının gecikmemesi, ABD demokrasisi adına önümüzdeki süreçte en önemli konular olacaktır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ