25 Mayıs 2020 Pazartesi

Prof. Dr. Baskın Oran Mülakatı


Emekli Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Baskın Oran (İzmir, 1945), 1968’de bitirdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’de (Mülkiye) asistanken 1971 ve 1980 cuntaları tarafından toplam 9 yıl süreyle üniversiteden atıldı; her seferinde Danıştay’da kazanarak akademiye geri döndü. 1999-2009 arasında Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) nezdinde ulusal irtibat görevlisi idi. Ekim 2004’te Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu’nu yazınca mahkemeye verildi ve beraat etti. 2006’da erken emekliliğini isteyerek Oxford (2006) ve Harvard (2009) üniversitelerinde bir dizi konferanslar verdi. Aralık 2008’de “Ermenilerden Özür Kampanyası”nı başlatan dört kişi arasında yer aldı. Nisan 2013’te Kürt Barışı çerçevesinde “Akil İnsanlar” Ege bölgesi heyetinde bulundu. Ocak 2016’da 1.128 akademisyenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayanlardan biriydi. Mülkiye’de vermekte olduğu lisansüstü dersleri Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL döneminde yasaklandı. Haftalık yazıları AgosT24Artigerçek ve Ahval’de yayınlanıyor. Bugüne kadar 80’i aşkın bilimsel makalesi yayınlandı.
Türkiye’de sırayla şu kitapları basıldı: Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği – Kara Afrika Modeli; Türk-Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu; Atatürk Milliyetçiliği – Resmî İdeoloji Dışı Bir İnceleme; Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları (2 cilt); Nerde O Eski Mahpushaneler; Devlet Devlete Karşı; Kalkık Horoz – Çekiç Güç ve Kürt Devleti; Yunanistan’ın Lozan İhlalleri; Küreselleşme ve Azınlıklar; Türk Dış Politikası – Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (ed.), (1919-1980, 1980-2001, 2001-2012 olarak 3 cilt); Dalavera Memet’in Bodrum Tarihi (Feyhan Görgün’le birlikte); Enişte Gözüyle Bodrum; Türkiye’de Azınlıklar – Kavramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama; M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları-1915 ve Sonrası; Türkiye İnsan Hakları Bilançosu – 2006 İzleme Raporu; Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar; Türkiyeli Gayrimüslimler Üzerine Yazılar; Türk Yargısı ve Adaleti Üzerine Yazılar; Kürt Barışında Batı Cephesi – “Ben Ege’de Akilken…”; Recep Tayyip Erdoğan’ın Yazılmamış Anıları.
Yurtdışında yayınlanmış kitapları ise şunlardır: M.K., Récit d’un déporté arménien – 1915 (Editions Turquoise, Fransa); Turkish Foreign Policy 1919-2006 (ed.) (The University of Utah Press, ABD). Nisan 2018’de Farsça yayınlanacak: (ed.) Türk Dış Politikası – 2001-2012, (Tahran, Institute for Political & International Studies-IPIS).
Prof. Dr. Baskın Oran’ın önemli bir İngilizce eseri olan Turkish Foreign Policy 1919-2006 
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam, yoğun çalışmalarınıza ara vererek bize zaman ayırdığınız için öncelikle size okurlarımız adına teşekkür ederim. Size Türkiye iç siyaseti ve Türk Dış Politikası hakkında birkaç soru sormak ve değerli fikirlerinizi almak istiyorum. Türkiye’deki demokratik rejimin kalitesi konusunda son yıllarda Batı ülkelerinin akademik çevreleri ve basın-yayın organlarında yaygın bir eleştirel duruş gözlemleniyor. 15 Temmuz 2016 tarihindeki başarısız darbe girişimi ve sonrasında uygulamaya sokulan Türk tipi Başkanlık sistemiyle bu yöndeki eleştiriler daha da arttı. Siz, Türkiye’deki cari rejimi Batılı demokratik standartlar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin yer aldığı Orta Doğu coğrafyasının gerektirdiği zorluklar ve terörizmden kaynaklanan riskler de değerlendirildiğinde, sizce Türkiye’de istikrarlı bir demokratik rejim kurulması için neler yapılabilir?
Prof. Dr. Baskın Oran: Birincisi, “terörizm” derken, PKK’nin (ki bunu söyleyen bizzat İçişleri Bakanı), “dağda 300 kişi kaldığı” bir durumdan bahsediyoruz. “Türk tipi Başkanlık” rejimi derken ise, “Tek Adam” rejiminden bahsediyoruz. Çünkü Başkanlık rejimi olabilmesi için karşı dengeler şarttır; yürütme üzerinde parlamentonun denetimi ve özellikle de yargının denetimi. Oysa TBMM fiilen kapatıldı (düşünün ki iş olmadığı için şu anda kapalı), yargı da tamamen “Tek Adam“ın elinde çünkü tüm siyasal ve toplumsal yaşamı elinde tutan, bütün yasaklamalara ve tutuklamalara karar veren Sulh Ceza yargıçlarını atayan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu (HSK) tek başına AKP (AK Parti) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tayin ediyor; bir kısmını doğrudan, bir kısmını da AK Parti+MHP koalisyonu vasıtasıyla TBMM üzerinden. 1925 Şeyh Said İsyanı’nı Mustafa Kemal Paşa nasıl tüm muhalefeti bastırmak için kullandıysa (ki Nutuk’u ancak 1927’de okuyabilmiş olmasının sebebi budur), Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Allah’ın lütfu” dediği 15 Temmuz darbe teşebbüsünü aynen öyle kullandı. Ama arada 91 yıl var; böyle mi olacaktı siyasal gelişme?
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türk Dış Politikası’nda son yıllarda zorlu bir dönemden geçiliyor. Tıkanan Avrupa Birliği (AB) tam üyeliği yolunun yanı sıra, geleneksel müttefiklerden Amerika Birleşik Devletleri ile de Suriye, Kürt Sorunu ve Rusya’dan S-400 alınması gibi konularda yaşanan ciddi anlaşmazlıklar var. Ayrıca İslam dünyasında da -Katar başta olmak üzere birkaç ülke dışında, bilhassa da Körfez ülkeleriyle- ilişkilerin hız kestiğini görüyoruz. İsrail’le ilişkiler ise zaten yıllardır düşük profilde seyrediyor. Buna karşın, Türk Dünyası ile ilişkiler konusunda ciddi ilerleme ve ümitler söz konusu. Siz Türk Dış Politikası’nın yaşadığı bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Baskın Oran: Türk Dünyası ile ilişkilerin neler olduğunu bilmiyorum. Ama (Gürcistan hariç) bütün komşularımızla ve ayrıca bütün büyük devletlerle (ABD, Rusya, AB) sürekli kavga halinde olduğumuzu biliyorum. Türkiye, eğer ben dış politika biliyorsam, dış politikasında hiç bir zaman böyle bir duruma gelmemişti. Ben hiç böyle şey görmedim. Herkesle kavga ne demek yahu? “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”u kanıtlamaya mı çalışıyoruz, nedir? Katar kim, ne zaman nereden çıktı?
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Koronavirüs (Covid-19) salgını, son birkaç aydır dünya siyasetini belirleyen en önemli konu haline geldi. Siz bu salgının dünya siyaseti ve Uluslararası İlişkilere nasıl etkileri olabileceğini düşünüyorsunuz?
Prof. Dr. Baskın Oran: 15 dakikada bir gündem ve koşullar değiştiği için birşey diyemeyeceğim doğrusu. Ama korktuğum bişey var: İnsanları cep telefonu vasıtasıyla uzaktan kontrol etmenin gerçekleşeceği bir “1984”ten çekiniyorum.
Prof. Dr. Baskın Oran’ın 3 ciltlik Türk Dış Politikası serisi
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’de yeni kurulan muhalefet partilerini (Gelecek Partisi ve DEVA Partisi) nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce muhalefetin sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma şansı var mı?
Prof. Dr. Baskın Oran: Dediğim gibi, her an her şey değişiyor bu istikrarsız ülkede; kesin birşey söylemem sadece müneccimlik olur. Fakat şunu söyleyebilirim: dünyanın en olumlu olayı, yanlış bir hareketin içinden muhalefet başlamasıdır. Bu iki parti ve ayrıca AK Parti içinden yükselmeye başlayan sesler çok sağlıklı ve çok doğal bir duruma işaret ediyor. Yol-köprü müteahhitlerini beslemek için örgütlenmiş bir iktidarın ekonomik bakımdan sıfırı tükettiği, siyasal bakımdan tüm muhalefete baskı yapılan, bu baskıların yayın yasakları ve başka şiddet yöntemleriyle örtülmeye girişildiği, dış politikada ise Suriye’nin iki parçasının ilhak edilmeye çalışıldığı bir ülkede bu iktidarın gidişi gidiş değil. Fakat CHP muhalefeti de muhalefet değil ve HDP felç edilmiş vaziyette. Durum budur. Bekleyelim biraz daha…
Doç. Dr. Ozan Örmeci: 2007 yılında bağımsız sol aday olarak milletvekili seçilmek için çok renkli ve etkili bir kampanya düzenlediniz. Ancak az bir oy farkıyla milletvekili seçilemediniz. Bir akademisyen olarak siyasi deneyimlerinizi nasıl özetlersiniz? Sizce halkımızın bilimadamlarının siyaset yapmalarına yönelik bakışı nedir?
Prof. Dr. Baskın Oran: Ben asla ve kat’a bir politikacı değilim, olamam da. Bir akademisyenin söylemi ile bir politikacının söylemi yüzde yüz farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü akademisyen ilke olarak bilimsel doğruları söyler, politikacı ise halkın duymak istediklerini söylemek zorundadır yoksa kaybeder. Bu durumda yapılacak tek şey, politikacının bilim adamının danışmanlığına başvurması ve onun söylediklerini siyasal terimlerle ifade etmesidir. Benim 2007’de aday oluşum, tamamen, yeni ortaya çıkmakta olan Türk sivil toplumunun sesini duyurmak içindi; bundan öte birşey değildi. Kazanamayışımız ise, tamamen bir siyasal hata yüzündendir: Seçim olacağı anlaşılınca, o zamanki Kürt partisinin (BDP) eşbaşkanları (Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk) evimde ziyaret ettiler; partinin beni karşıma o bölgede aday çıkartmayarak destekleyeceğini söylediler. Ben çok teşekkür ettim ve şunu söyledim: “Şimdiden konuşmalıyız: Seçilirsem bağımsız kalırım, partinize katılmam”. Buna cevapları: “Biz sizi otuz yıldır izliyoruz, böyle birşey talep etmiyoruz, sizin bizim dışımızdaki varlığınız demokrasi için daha önemlidir”. “Tamam” dedik, anlaştık. Fakat siyasal hata dediğim olay (veya, Kürt hareketinin gençlik hatası) gerçekleşti: Partinin İstanbul İl Başkanı aynı bölgeden adaylığını koydu benden sonra. Onun üzerine parti temsilcileriyle bir toplantı yaptı bizim hareket, ben de vardım, şöyle dedim: Biliyorsunuz değil mi, iki çok önemli gerçek var: 1-) Oylar bölüneceği için ikimiz de kazanamayacağız; 2-) Bunun faturası partinize yollanacak. Anlamışlardı durumu, daha fazla ısrar etmedik ve sonuç böyle oldu. Sonucun böyle olması, benim gibi bir akademisyeni bir politikacı gibi hareket etmekten alıkoydu, ayrıca ailemin düzeni de bozulmamış oldu, bunlar da şerden hayırdır.
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Genç okurlarımız için eserlerini beğendiğiniz yazar ve bilimadamlarından birkaç tanesinin ismini öğrenmek isterim.
Prof. Dr. Baskın Oran: Çok sayıda insandan, yazardan yararlandım 1964’ten beri. Aralarında tercih yapmak doğru olmaz.
Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkürler. Yeni bilimsel çalışmalarınızı merakla bekliyor ve Türkiye’de istikrarlı bir demokratik rejimin kurulması noktasında katkı ve tavsiyelerinizi talep ediyoruz.
Baskın Oran: 1923’te rejim kurulduğunda, demokrasiye geçmek çok zordu; çünkü hem bir imparatorluk yıkılıyor ve yepyeni bir düzen kuruluyordu, hem de uluslararası toplum o sırada (iki savaş arasında) faşist veya en azından faşizandı. Ama aradan 100 yıl geçti. Bir asır geçtikten sonra hâlâ otokratik bir rejim kurmaya soyunmak bu memleketi ziyan etmektir. Demokrasiden başka seçenek yoktur. Şunu da söyleyeyim: O dönemde demokrasinin tanımı “çoğunluğun iradesi” idi. Yani, bugün “çoğunlukçuluk” (majoritarianism) denilen çoğunluk diktatörlüğü ki, azınlık diktatörlüğünden daha tehlikelidir. Bugün ise demokrasinin tanımı, “azınlığa saygı”dır. Bu kadar basit.
Röportaj: Doç. Dr. Ozan Örmeci
Tarih: 25.05.2020

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Les Perceptions du Peuple Turc sur la Pandémie de Covid-19

Introduction
La pandémie de Covid-19 ou le coronavirus a déstabilisé la vie quotidienne des gens en Turquie comme dans les autre pays. Même si l’état turc a montré son pouvoir en organisant des aides médicales destinées aux autres pays incluant le Royaume-Uni, l’Espagne et les Etats-Unis, il y a presque 4.000 morts en Turquie jusqu’à maintenant. Le gouvernement turc impose régulièrement un couvre-feu pendant les week-ends et préfère travail à distance. Les firmes privées aussi préfèrent que ses employés travaillent a distance (de la maison) pour arrêter la dispersion du virus. L’Université de Kadir Has à Istanbul d’autre part a récemment publié les résultats d’une recherche scientifique pour mesurer les perceptions du peuple turc.[1] Dans cet article, je vais résumer les résultats.

Méthodologie
Le coordinateur de ce projet est Mustafa Aydın, un professeur des relations internationales connu à l’Université de Kadir Has. Les autres membres du projet sont Mitat Çelikpala, Sinem Akgül Açıkmeşe, Aslı Çarkoğlu, Soli Özel et Sabri Deniz Tığlı, tous professeurs de l’Université de Kadir Has. Le projet est basé sur des interviews face à face ou virtuel par l’ordinateur avec 1,000 personnes dans 26 différentes villes de Turquie. Le data est collecté du 3 Avril 2020 au 17 Avril 2020. La marge d’erreur de cette recherche est de 3 % parmi l’équipe scientifique du projet.

Les Résultats
Il y a deux résultats importants concernant les professeurs de sciences politiques et de relations internationales parmi cette recherche. Le plus important résultat se concentre sur la perception du peuple turc concernant la performance du gouvernement pendant la crise. 30.3 % du peuple turc considère le gouvernement turc « assez performant » pour la gouvernance de la crise. En plus, 9.6 % des gens turcs considère le gouvernement turc « très réussi ». Alors ces résultats montrent que le gouvernement de l’AKP (Parti de la justice et de développement) a encore 40-41 % d’appui parmi le peuple turc. On doit rappeler ici que le gouvernement turc a établi le Conseil Scientifique Coronavirus (Koronavirüs Bilim Kurulu) sous la présidence du ministre turc de la Santé, Monsieur Fahrettin Koca à Ankara et a commencé à prendre des mesures préventives rapidement. La Turquie semblait avoir mieux réussie pendant la crise comparée aux autres pays européens avec son système de santé assez développé concernant la capacité des hôpitaux et aussi les masques respiratoires et ses citoyens humanistes qui ont décidé d’aider les gens âgés au lieu de les abandonner. C’est pour ça que même si la crise économique va arriver dans des mois prochains, le gouvernement turc et le président de la République Monsieur Recep Tayyip Erdoğan peuvent garder leur popularité après la crise. Mais l’état d’esprit dans le monde peut être facilement plus gauchiste après cette pandémie comme tout le monde a bien compris que la santé est le plus important service d’un état. Alors, le parti gauchiste et socio-démocrate le CHP (Parti républicains de peuple) peut aussi augmenter ces voix pour l’élection prochaine. Le CHP déjà dirige les municipalités des trois plus grandes métropoles de la Turquie (Istanbul, Ankara et Izmir) et ces municipalités ont essayé d’organiser des campagnes pour aider les victimes de la crise.

Le ministre turc de la Santé Fahrettin Koca est devenu un homme politique populaire pendant la crise

Deuxième résultat politiquement important c’est la perception du peuple turc sur la cause de la pandémie. 41.3 % des turcs considère cette crise comme une conséquence naturelle de la nutrition chinoise. On ne sait pas vraiment si c’est la cause réelle de Covid-19 ; mais ça montre que beaucoup de turcs ont des préjugés envers la culture chinoise. Alors on peut dire que cette pandémie va mettre en circulation plus de clichés sur les chinois en Turquie surtout après les avis du Président des Etats-Unis Donald Trump accusant la Chine et le problème politique entre la Chine et des Ouïghours, un peuple turc qui vit en Chine. Même si la Chine et la Turquie ont augmenté leur commerce rapidement durant les dernières années, cette crise peut créer une petite pause à cause des mesures extraordinaires. Si une crise politique se déroule, ça peut même diminuer le taux de commerce bilatéral. Un footballeur connu turc de Beşiktaş, Burak Yılmaz qui est resté en Chine quelque mois a même dit à cause de la nutrition chinoise bizarre et l’absence d’hygiène dans les bazars de nouvelles épidémies peuvent émerger en Chine.[2] Les turcs historiquement aiment les coréens du sud et les japonais plus que les chinois. Les turcs aussi supportent des autres peuple turcs asiatiques comme les Ouïghours, les Kazakhs, les Kirghizes, les Ouzbeks, les Turkmènes etc. Alors cette crise peut se transformer en une crise politique si les gouvernements de deux pays provoquent des sentiments nationalistes. Mais jusqu’à maintenant, les gouvernements et les peuples de ces deux pays ont bien dirigé la crise et ont montré la solidarité au lieu du nationalisme.

La Conclusion
Finalement, les résultats de cette recherche organisée par l’Université de Kadir Has à Istanbul sont importants pour la politique intérieure et extérieure de la Turquie. On voit que le gouvernement turc a encore 40 % d’appui mais ce n’est pas suffisant pour gagner l’élection présidentielle ou on doit avoir 50 % + 1 des votes pour être élu. En plus, le gouvernement Chinois peut organiser des campagnes de relations publiques en Turquie car presque la moitié des gens en Turquie accuse la Chine d’être responsable de cette pandémie.

Correcteur d’orthographe et de grammaire : Françoise Barere Yörük

Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] http://www.mustafaaydin.gen.tr/source/Covid19%20KamuoyuAlg%C4%B1lar%C4%B1_6May202011.pdf.
[2] https://www.hurriyet.com.tr/sporarena/galeri-orada-daha-cok-hastalik-cikar-diyen-burak-yilmaz-cinde-gundem-oldu-41504101.

A Research on Turkish People's Perceptions of Coronavirus Disease


Introduction
Turkish Studies Group (Türkiye Çalışmaları Grubu) from Istanbul based Kadir Has University conducted a new scientific research about Turkish people’s perceptions of the coronavirus disease.[1] The findings of the research were published as a report on May 6, 2020. Due to its political implications, this research deserves to be analyzed carefully.

Researchers and Methodology
The coordinator of the project is Professor Mustafa Aydın, a well-known Turkish scholar of International Relations. The other members of the project are Kadir Has University staff including Professor Mitat Çelikpala, Professor Sinem Akgül Açıkmeşe, Associate Professor Aslı Çarkoğlu, famous journalist Soli Özel, and Sabri Deniz Tığlı. The aim of the research was to understand and interpret Turkish people’s perceptions about the coronavirus disease. The field research for the study was conducted between April 3 and April 17, 2020 in 26 different Turkish cities. According to the methodology adopted by the researchers, 1,000 people over 18 years were interviewed face-to-face or through computer. Error margin of the study was declared as 3 %.  

Findings
The first and one of the most important political findings of the research is that 41.3 % of Turkish people interpret coronavirus disease as the consequence of Chinese people’s food and nutrition habit. Whether this claim is scientifically correct or not, it shows that prejudices against Chinese people continue to exist in Turkish society despite developing economic relations in recent years and Turkish people are strongly affected from U.S. President Donald Trump’s accusations towards China as well as recent political problems between Uyghur Turks (Uyghurs) and the Chinese State. 18.4 % of Turkish people on the other hand view the coronavirus disease as a biological attack. In addition, 10.1 % of Turkish people think that the coronavirus is the natural consequence of the disappearance between human life and wild life.

The second important finding of the research reveal that most of the Turkish people are either anxious (40.9 %) or very anxious (32.4 %) about the coronavirus disease, which shows that the government’s performance in handling the issue might be a strong political factor in the next Presidential and parliamentary election. Interestingly, Turkish women seem more anxious compared to Turkish men according to study.

The third interesting finding is that 47.6 % of Turkish people think that they have fifty-fifty chance to get sick due to contagion. Another 20.6 % people think there are high risks to get sick whereas 9.7 % people claim that there are very high risks. This shows that return to ordinary economic and social life will not be easy; it will be gradual and it will take a long time to reach full-capacity production and social interaction.

The fourth finding is about personal precautions to fight against the coronavirus. The findings show that Turkish people take the coronavirus very seriously and almost all of them obey to the advices of the Coronavirus Scientific Advisory Board (Koronavirüs Bilim Kurulu). Hand-washing with soap (96 %), staying at home maximum as possible (95.4 %), not shaking hands (93.1 %), keeping the social distance (92.9 %), using mask (92 %), using cologne (91.8 %), and using disinfectant (90.5 %) are most popular measures adopted by Turkish people. Using gloves on the other hand is not a very popular precautionary mechanism with only 19.2 % people doing it.

The fifth and maybe the most important political finding of the research is about Turkish government’s success in handling the issue. 30.3 % of Turkish people find Turkish government successful in terms of dealing with the disease in addition to another 9.6 % people who consider the government as “very successful”. This shows that the AK Parti government keeps its 40 % strong electoral base but this might not be enough for winning the next Presidential election. 29.5 % of Turkish people consider Turkish government “neither successful, nor unsuccessful” whereas 18.4 % of people find it “unsuccessful” and 12.2 % of people think “very unsuccessful”. Interestingly, Turkish women’s support to government is higher compared to men.

The sixth finding is about a complementary question on whether the governmental precautions are enough or not. 29.6 % of people think that measures taken by the government are enough in addition to 10.5 % of people who think it’s highly proficient. This proves the earlier question's findings and shows that the government has 40 % solid support at the moment.

The seventh question is about the type of precautions taken by the government and whether people support them or not. According to research’s findings, suspending schools and universities temporarily is the most popular measure taken by the government with 89.5 % support. The other popular precautions are: banning over 65 age people to go out in the street (88.5 %), suspending sports matches (88.4 %), putting people coming from other countries into quarantine (88.1 %), closing down restaurants, cafes, and other stores temporarily (88 %), suspending public prayers in mosques (87.6 %), implementing quarantine measures in some parts of cities or some cities (87.5 %), closing down all stores except pharmacies and markets (85.7 %), and nation-wide ban on going out into the street (84.6 %).

Conclusion
The findings of this research prove that Turkish people are not religious fanatics (support given to suspending public prayers is a proof for this) and they do take health issues very seriously. In addition, China’s image in Turkey is not very good due to cultural differences and nationalist arguments (situation of Uyghurs). In addition, Turkish government still has considerable support and President Recep Tayyip Erdoğan has high chance to get reelected if he could manage this crisis successfully and fix economic problems until the next election. Since perceptions do matter in democracies as well as non-democracies, all political parties should take this study very seriously.


Assoc. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


6 Mayıs 2020 Çarşamba

Understanding Official Turkish Stance on the Question of Eastern Mediterranean through Rear Admiral Cihat Yaycı’s New Book


Introduction
“Cyprus Dispute and the Eastern Mediterranean Question” is still considered as one of the most important topics in Turkish Foreign Policy. The issue needs a clarification since Turkey officially supports peace talks and settlement negotiations between Turkish Cypriot and Greek Cypriot administrations, but at the same time continues to invest -both politically and economically- in the very existence and development of Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), a state that was founded in 1983 and recognized until now only by Turkey.

It is a fact that the Cyprus Dispute has evolved into a more complex political/diplomatic issue with the discovery of natural gas resources in the Eastern Mediterranean and Greek Cypriot administration’s (officially named as the Republic of Cyprus or Cyprus Republic) success in bringing big energy companies from France (Total), Italy (ENI), South Korea (KOGAS), and the United States (Noble Energy, ExxonMobil) to this region as well as exclusive economic zone agreements made between Nicosia and some countries including Egypt, Greece, and Israel (negotiations are continuing with Lebanon and Syria as well). Turkey responded to Greek Cypriot efforts by an exclusive economic zone agreement made with TRNC and a recent maritime jurisdiction zone agreement made with officially recognized Libyan government (represented by Prime Minister Fayez al-Sarraj). That is why, the issue still on the agenda as a hot topic although it is less spoken these days due to coronavirus disease.

In order to understand Turkey’s official position in terms of Cyprus Dispute and the Eastern Mediterranean Question, it is necessary to read and grasp Rear Admiral Cihat Yaycı’s new book (2020, Kırmızı Kedi Yayınevi) entitled Doğu Akdeniz Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye (Eastern Mediterranean Allocation Struggle and Turkey). Due to copyright issues, a short summary of this book covering the main ideas will be provided here in order to enlighten international (non-Turkish speaker) readers.

The Author
Rear Admiral Cihat Yaycı (1966-) is Turkish high-rank soldier who is known with his books on Turkish-Greek Relations, Aegean Dispute, and Eastern Mediterranean Question.[1] He has MA degree in Engineering Physics and Electronic Engineering from Naval Postgraduate School (NPS), California and PhD degree in International Relations from Istanbul University. Yaycı speaks English and Russian languages. As a natural consequence of his profession, Read Admiral Cihat Yaycı defends Turkish interests and puts forward a Turkish outlook while analyzing these issues. Since he is an important soldier on active duty, it is very beneficial to understand the essence of Yaycı’s views in order to interpret Turkish Armed Forces’ official positioning in terms of Cyprus Dispute and Eastern Mediterranean Question.

Cihat Yaycı

The Brief Summary of the Book
According to author, the Eastern Mediterranean is very important for strategic reasons such as neighboring the Middle Eastern region which contains more than half of world’s oil reserves, big countries’ military and logistic settlements within this region[2], being a very dynamic transit location in terms of international naval trade, and recently becoming a new potential energy center with oil and gas discoveries made around Cyprus, Israel, and Egypt (Yaycı, 2020: 19-29). The author claims that Eastern Mediterranean hydrocarbon resources could respond to Turkey’s natural gas need for 572 years or Europe’s natural gas needs for 30 years (Yaycı, 2020: 28). Moreover, it is worthy to note that there could be new discoveries made within this region in the near future. However, riparian states within this region so far could not agree on a partition plan to draw the lines of maritime jurisdiction zones as well as exclusive economic zones. That is why, it is an urgent need to understand riparian states’ diverging positions, the stance of international law on this matter and to work on how to create consensus in order to avoid a possible clash.

Doğu Akdeniz Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye (Eastern Mediterranean Allocation Struggle and Turkey)

Cihat Yaycı analyzes the issue first from the perspective of international law. As the author mentions (Yaycı, 2020: 32), the 1982 United Nations Convention on the Law of the Sea (UNCLOS) limits countries' exclusive economic zones to 200 nautical miles from the baselines from which the breadth of the territorial sea is measured (Article 57). In order to claim rights over a maritime zone, countries need to declare their own economic economic zones (münhasır ekonomik bölge/MEB in Turkish), draw detailed maps including the coordinates and submit a copy of these to the Secretary-General of the United Nations in accordance with the Article 75 of the UNCLOS. Moreover, Article 83 of the UNCLOS states that "the delimitation of the continental shelf between States with opposite or adjacent coasts shall be effected by agreement on the basis of international law, as referred to in Article 38 of the Statute of the International Court of Justice, in order to achieve an equitable solution". However, there is no article in the UNCLOS that interdicts states to declare their exclusive economic zones unilaterally. 

Eastern Mediterranean Disputes

In relation to this issue, Yaycı criticizes the Greek Cypriot administration's declared exclusive economic zones on the basis of the fact that they are violating the rights of Egypt, Israel, Turkey, and Turkish Cypriots (TRNC) (Yaycı, 2020: 40-41). According to author, the problem between Ankara and Nicosia emerges due to clash taken place in the 7th parcel (Nicosia gave the rights of drilling in this parcel to Italian ENI and French Total) in addition to 2nd, 3rd, 8th, and 9th parcels which were licenced to Turkey's TPAO by the TRNC government (Yaycı, 2020: 42). As a legal and political argument, Yaycı puts forward two main ideas: (1) exclusive economic zone declared by Nicosia clashes with Ankara's plans (although Turkey until now did not officially declare its official exclusive economic zone in the Eastern Mediterranean, Turkish media and retired Turkish soldiers frequently publishes articles on this matter) on the 7th parcel, (2) Greek Cypriot administration acts as the only people on the island in declaring exclusive economic zone by ignoring the rights of Turkish Cypriots (Yaycı, 2020: 47). Yaycı later proposes Turkish government to declare its exclusive economic zone with a detailed map and declare it to the world (Yaycı, 2020: 78). The author also underlines that in order to guarantee peace and stability in the Eastern Mediterranean, all countries should act responsibly and make their steps by creating consensus with other states. In that sense, Yaycı criticizes Eastern Mediterranean (EastMed) pipeline project initiated by Greece, Cyprus, and Israel.  

Conclusion
Finally, in my opinion, Rear Admiral Cihat Yaycı's book is crucially important to understand Turkish security bureaucracy's look towards recent developments taking place in the Eastern Mediterranean. It is fact that Turkey might have its own democratic problems, but as a country that makes more humanitarian help (aid) than any other country in the world in the last few years, Turkey's voice deserves to be heard by Athens, Nicosia, and Jerusalem (Tel Aviv) in order to avoid a possible clash in the near future. The solution is not impossible; all we have to do is to bring all riparian states' delegates and experts together for an international conference to reach consensus and encourage them to act responsibly and give some concessions to protect peace and stability in the Mediterranean. 


Assoc. Prof. Ozan ÖRMECİ

BIBLIOGRAPHY
  • Yaycı, Cihat (2020), Doğu Akdeniz Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

[1] His books can be seen from here; https://www.sozcukitabevi.com/cihat-yayci.
[2] For instance, the United Kingdom has two military bases in Cyprus (Akrotiri and Dhekelia), the United States has a naval base in Crete, Russian Federation has a logistic base and naval facility in Tartus/Syria, and France has been recently given the right to use Andreas Papandreou Air Base in Paphos as well as Evangelos Florakis Naval Base near Zygi, between Limassol and Larnaca.

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Koronavirüs Salgını Sonrası Dünya Düzenine Dair Bazı Fikirler


Giriş
2020 Mart ayından beri dünyadaki tüm ülkelerin ana gündem maddesi haline gelen koronavirüs (Covid-19) salgınının dünya tarihinde iz bırakacak ve tarih kitaplarına girecek kadar zorlu bir döneme neden olduğu artık yadsınamayacak bir gerçek. Kuşkusuz, yakın gelecekte bu karanlık döneme dair birçok kitap (bilimsel eser, roman vs.) yazılacak ve yeni filmler/diziler çekilecektir. Daha da önemlisi, bu süreç, pandemileri artık ulusal ve uluslararası siyasetin temel konularından birisi haline getirecek ve devletler, firmalar ve insanlar açısından kalıcı bazı değişim ve dönüşümleri tetikleyebilecektir. Bu yazıda, koronavirüs salgınının durumuyla ilgili yapılan bazı çalışmaların bulgularını özetleyecek ve bu sürecin etkilerini Siyaset Bilimi açısından değerlendireceğim.

Salgının Geleceğine Dair Öngörüler
Kuşkusuz, henüz salgının devam ettiği böyle sıkıntılı bir dönemde en önemli konu, salgının geleceğiyle ilgili yapılan çalışmaları incelemek olmalı. Bu bağlamda, Singapur Teknoloji ve Tasarım Üniversitesi (Singapore University of Technology and Design/SUTD) araştırmacılarınca bağımsız olarak hazırlanan ve tamamen güncel verilere dayalı bir çalışmada[1] ortaya konan bulguları okurlarımızla paylaşmak istiyorum.

SUTD araştırmasına göre dünyadaki gidişat

Singapur Teknoloji ve Tasarım Üniversitesi (SUTD) araştırmacıları tarafından devletlerin açıkladıkları verilere dayalı olarak yapılan çalışma sonucunda; dünya genelinde 8 Temmuz 2020 tarihinden itibaren salgının kontrol altına alınacağı ve 2020 Aralık ayı ortalarında salgının sona ereceği öngörülüyor. Dünyadaki genel trende benzer şekilde, araştırma, Türkiye’de de Haziran ayında risklerin ciddi anlamda azalacağını ve 2020 Ağustos ayı sonunda salgının tamamen sona ereceği öngörüsünü yapıyor. ABD’deki Washington Üniversitesi’nin (University of Washington) yaptığı bir çalışmada ise[2], bu ülkede salgının 2020 Temmuz ayından itibaren tamamen kontrol altına alınacağı öngörülüyor. Bu durumda, 2020 ABD Başkanlık seçimi takviminin de normal akışında ilerleyeceği öngörülebilir.

SUTD araştırmasına göre Türkiye’deki gidişat

Koronavirüs Salgını ve Seçim Süreçleri
Koronavirüs salgınının siyaset açısından kısa vadedeki en önemli etkisi, bazı ülkelerdeki seçim süreçlerinin ertelenmesi oldu. Onlarca ülkeyi kapsayan bu durumun Türkiye açısından en önemli ve dikkat çekici olanlarını sıralamak gerekirse; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimi (11 Ekim’e ertelendi), Rusya’daki anayasal referandum süreci, İran (ikinci tur), Suriye, Sırbistan, Kuzey Makedonya ve Hindistan’daki parlamenter seçimler ve Fransa (ikinci tur), Romanya, Kırgızistan, Avusturya, Güney Afrika, Endonezya ve Tunus’taki yerel seçimlerin ertelendiğini belirtebiliriz.[3] Amerika Birleşik Devletleri’nde de salgın nedeniyle Demokrat Parti’nin düzenlediği bazı önseçimler ertelenirken[4], Başkanlık seçiminin şimdilik ertelenmeyeceği düşünülüyor. Ancak salgın nedeniyle, mektupla oy verilebilmesi yönündeki talepler artıyor. Öyle ki, yapılan bir araştırmaya göre, Amerikan halkının yüzde 60’ı mektupla oy vermeye sıcak bakıyor.[5] Ancak böyle bir durumda seçim hilelerin önüne nasıl geçilebileceği de ayrı bir seçim güvenliği konusu olarak karşımıza çıkıyor.

Koronavirüs nedeniyle ertelenen seçimlerin olduğu ülkeler

Seçimlerini erteleyen ülkelerden farklı olarak, Asya’nın ender demokrasilerinden olan Güney Kore ise, salgına rağmen, olağanüstü güvenlik koşulları sağlayarak, 300 sandalyeli parlamentonun yeni üyelerini belirlemek için yapılan genel seçimini ertelemedi ve zamanında yaptı. Salgına karşı mücadelede en başarılı ülkelerden biri olarak gösterilen Güney Kore’de halkın yüzde 66,2 gibi yüksek bir oranda katılımının sağlandığı seçim sonucunda, mevcut Devlet Başkanı Moon Jae-in’in liderliğindeki Kore Demokrat Partisi (Deobureominjudang) 163 sandalye kazanarak zaferini ilan etti.[6] Güney Kore, bu süreçte koronavirüs ve benzeri salgın hastalıklar döneminde de siyasal yaşamın devam edebileceğine dair güzel bir örnek sergiledi ve dünyada öncü bir ülke olarak ön plana çıktı.

Salgının Siyasete Etkileri
Koronavirüs salgının siyasi etkileri hakkında kapsamlı bir şekilde düşünmek gerekiyor. Elbette bu konu felsefi referanslar da içerecek başlı başına bir kitap konusu olmalı. Ancak kabaca bir kategorizasyon yapmak gerekirse; salgına yönelik siyasi tepkileri iki grupta toplamak mümkün. İlk tepki, ABD Başkanı Donald Trump’ın gösterdiği “milliyetçi” reaksiyon olarak yorumlanabilir. Bu yaklaşımda, salgının Çin kaynaklı olarak dünyaya yayıldığına dikkat çekilerek (hatta Trump koronavirüsünü “Çin Virüsü” olarak yorumlamıştır[7]), bu ülkeye yönelik tepkiler dile getirilmekte ve salgınla mücadele için devletçi ve milliyetçi tedbirler (çok sıkı sınır kontrolleri, yabancı ülkelerle temasın kesilmesi, ticaretin yavaşlatılması, göçmenlerin kabul edilmemesi vs.) önerilmektedir. Trump, zamanla işi daha da ileri götürerek, Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) ABD’nin yaptığı ekonomik yardımları da durdurduğunu açıklamıştır.[8] Trump’ın yaklaşımını desteklercesine, ABD’deki bazı eyaletler[9], İngiltere’deki bazı siyasiler[10] ve Almanya’nın[11] da Çin’e yönelik bir tazminat davası açılmasını gündeme getirmeleri dikkat çekiyor. Ancak Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olduğu ve salgından kendisinin de olumsuz etkilendiği düşünülürse, bu ülkeye yönelik hukuki yaptırım taleplerinin bir sonuca ulaşması zor gözüküyor.

Salgına yönelik ikinci tepki ise, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaptığı gibi, bu tarz salgın ve diğer uluslararası sorunlara karşı bölgesel ve küresel işbirliklerini teşvik eden “küreselleşmeci” yaklaşım olarak belirtilebilir. Öyle ki, Macron, Avrupa Birliği’nin bu süreçte “bir parçasını terk ederse tüm AB projesinin tehlikeye gireceğini” vurgulamıştır.[12] Macron’un yaklaşımına benzer şekilde, Türkiye de, İspanya, İngiltere ve ABD gibi gelişmiş demokrasilere bile tıbbi yardım malzemeleri desteği sağlayarak, bu süreçte dünya siyasetinde yardımsever bir devlet olarak ön plana çıkmayı başarmıştır. Hatta bu nedenle, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Türkiye’ye bir teşekkür mesajı bile iletmiştir.[13]

Bu iki tepki biçimini kıyasladığımızda; kısa vadede milliyetçi ve içe kapanmacı yaklaşımların hem risk analizi, hem de psikolojik açıdan daha doğru olduğu; zira hastalığın sona erdirilmesi için mutlaka karantina uygulamaları ve diğer ülkelerle temasın kontrol altına alınması gerektiği, ancak orta ve uzun vadede bu tarz tedbirlerin hiç de olumlu sonuçlar üretmeyeceğini düşünüyorum. Bunu daha somut bir şekilde izah etmek gerekirse; örneğin bir ülkenin koronavirüsle mücadele için bir aşı geliştirmesi durumunda bunu siyasal ya da ekonomik şantaj ya da avantaj haline getirmesi, kuşkusuz, diğer ülkelerin tepkisini çekecek ve binlerce/on binlerce hastanın yok yere ölümüne sebebiyet verecektir. Bu durum, hiç şüphesiz, tıpçıların (doktorların) Hipokrat yeminine ve bilimin paylaşımcılık (communalism) ilkesine de aykırı bir tavır olacaktır. Ancak o ülkelerin siyasi ve ekonomik menfaatleri açısından (ulusal çıkarlar) açısından değerlendirildiğinde, bu durum, gayet meşru ve akılcı bulunabilir. Bu nedenle, yeni dönemde devletlerin daha fazla dayanışma ve paylaşım içerisine girmeleri daha doğru bir tavır olacaktır. Bu bağlamda, yakın gelecekte uluslararası dayanışma, ticaret ve paylaşımlar koronavirüs öncesi döneme kıyasla daha da artabilir; ancak aynı esnada, güvenlik gerekçeleri nedeniyle, bunların daha kontrollü bir ortamda gerçekleşmesi düşünülebilir.

Çin’e yönelik tepkiler konusunda da burada ayrı bir parantez açıp değerlendirme yapmakta fayda var. Bu konuda da tepkilerin iki yönlü olarak geliştiği görülüyor. İlk tepki, hastalığın Çin çıkışlı olması sebebiyle, bu konuda Pekin yönetimini suçlayan ve Çin’i küresel siyasal ve ekonomik sistemden dışlamaya yönelik talepleri içeren bir yaklaşım olarak görülüyor. Hakikaten de, 1970’lerin dünyasında olsaydık, bu hastalık büyük ihtimalle daha çok Asya kıtasıyla sınırlı kalacak bir salgın olabilirdi. Zira o dönemde Batı dünyası ile Çin’in siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkileri yok denecek kadar sınırlıydı. İkinci tepki biçimi ise, hastalığın hava yoluyla da kolaylıkla bulaşabildiği ve sınır tanımadığı da göz önünde bulundurulursa, Çin başta olmak üzere tüm devletleri uluslararası sisteme entegre etmek ve uluslararası denetime açmak yönünde gelişebilir. Zira Dünya Sağlık Örgütü (WHO) uzmanlarının gerekli çalışmaları ve araştırmaları yapması durumunda, bu hastalığın neden ve nasıl kaynaklandığını ve bir saldırı veya kaza olup olmadığını öğrenebiliriz. Çin’deki veya diğer ülkelerdeki tüm tesislerin uluslararası denetime açık olduğu küreselleşmiş bir düzen, kuşkusuz, bize bu anlamda büyük güvence sağlayacaktır. Aynı şekilde Kuzey Kore gibi uluslararası denetime kapalı ülkeler ya da KKTC ve benzeri tanınmamış devletlerin de bir şekilde uluslararası sisteme dâhil edilmelerinin bir güvenlik gereksinimi olduğu bu süreçte ortaya çıkmıştır. Zira küresel güvenlik, ancak devletlerin işbirliği ve uluslararası kuruluşların tüm dünyada etkin hale gelebilmeleriyle sağlanabilir. Bu anlamda, Çin’e yönelik tepkilerden de ikinci tepki türü bana kalırsa daha doğrudur. Yapılması gereken Çin’i dışlamak değil, Çin’in uluslararası kurumlara katılımını ve uluslararası denetimlere açık hale getirilmesini sağlamaktır.

Koronavirüs salgınının devletlerin içyapıları hakkında da kalıcı değişim ve dönüşümleri tetikleyebileceği düşünülmektedir. Örneğin, sosyal devletin bir gereksinim ve ücretsiz sağlık hizmetinin bir insan hakkı olduğu görüşü bu süreçte hızla yayılabilecek gibi gözükürken, bunun daha çok sol siyaseti olumlu yönde etkilemesi beklenebilir. Ancak sosyal devleti kurumsallaştıran ve destekleyen sağ/muhafazakâr partilerin de (İngiltere’deki Muhafazakâr Parti örneği) bu dönemde avantaj sağlaması mümkündür. ABD’de ise, siyasetin normal akışında Cumhuriyetçi Donald Trump karşısında hiçbir şansı olmadığı düşünülen Demokrat Başkan adayı Joe Biden, bu süreçte Obamacare’in devamı niteliğinde politika önerileriyle geniş kitlelere ulaşabilir ve bir ihtimal yeni ABD Başkanı seçilebilir. Türkiye’de de, şehir hastanelerinin açılması ve sağlık hizmetlerinin felaket seviyelerde olduğu 1990’lara kıyasla daha iyi bir duruma gelinmesi bağlamında AK Parti, sosyal devletin güçlendirilmesi bağlamında da Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) bu süreçte halktan daha büyük destek bulması makul bir sonuç olarak yorumlanabilir. Sonuçta, koronavirüs salgını nedeniyle devletlerin sol (sosyal) politikalar ve güvenlik temelinde geri dönmeleri ve büyük ölçüde piyasaya kaptırmaya başladıkları rollerini bir nebze olsun geri alabilecekleri düşünülebilir. 

Salgının Toplumsal Etkileri
Koronavirüs salgınının toplumsal etkileri de siyasal etkileri kadar kalıcı olacaktır. Öncelikle, insanlar, artık, kamusal alanda birbirlerine her anlamda daha mesafeli yaklaşacaklar ve hijyen konusuna daha büyük önem vereceklerdir. Maske takmak, eldiven giymek ve dezenfektan kullanmak gibi uygulamaların toplumda hızla yaygınlaşacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Bunun yanı sıra, özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde gördüğümüz toplu taşıma araçlarındaki kalabalık, çeşitli kural ve uygulamalarla azaltılacak ve insanlar bu tip araçlara mesafeli olarak binmek durumunda kalacaklardır. Uzunca bir süre kalabalık konserler ve toplumsal etkinliklerin yapılması da ertelenebilir. Hatta alışveriş merkezlerine gidişler de eskiye kıyasla seyrekleşecektir. Bu gibi trendler ise, insanların dijital ortamlara yönelmelerini hızlandıracak, esnek çalışma düzenleri yaygınlaşacak ve maalesef yeni nesiller sokaklarda ve bahçelerde değil, daha çok kapalı kapılar ardında (en azından bir süre) büyüyeceklerdir. Bunun psikolojik etkileri ise kuşkusuz ayrı olarak değerlendirilmelidir.

Bu süreçte toplumda sosyal devlet talepleri yükselirken, toplumsal mücadelelerin sokaklarda geniş kitlelerin bir araya geldiği miting ya da gösterilerden ziyade, kolektivist ilkeleri savunan bireysel tepkiler şeklinde gelişebileceği de düşünülebilir. Bu anlamda, sanal mitingler, siyasi parti liderleri ve ileri gelenlerinin internet yoluyla halka ulaşmaya çalışmaları, Zoom ve benzeri programlar üzerinde yapılan online toplantılar ve tartışmalar gibi uygulamalar yaygınlaşabilir. Dolayısıyla, koronavirüs salgını, siyasal açıdan sosyal-toplumsal taleplerin daha yoğun hale geldiği, ancak fiziki açıdan daha bireysel ve eve ve aileye dönük yönelimin arttığı yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

Sonuç
2020 koronavirüs salgını dünya tarihi kitaplarına girecek önemli bir olaydır. Bu olayın siyasal ve toplumsal yaşama kalıcı bazı etkileri olacaktır. Bunları kesin olarak öngörebilmek şimdilik mümkün değildir; ancak yazıda işlediğim bazı fikirlerin bu süreçte tartışılması ve değerlendirilmesi faydalı olacaktır kanaatindeyim. Bu vesileyle tüm insanlığa bu zor günlerde umut, sabır ve sağlık diliyorum...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Buradan incelenebilir; https://ddi.sutd.edu.sg/.
[2] Bakınız; https://covid19.healthdata.org/united-states-of-america.
[3] Detaylar için bakınız; https://www.idea.int/news-media/multimedia-reports/global-overview-covid-19-impact-elections#ANALYSIS.
[4] https://www.nytimes.com/article/2020-campaign-primary-calendar-coronavirus.html.
[5] https://www.ntv.com.tr/dunya/abdde-mektupla-oy-anketi-yuzde-60-sicak-bakiyor,kZyV75b1h0S3mZNCVPAK2g.
[6] Bakınız; https://www.milliyet.com.tr/dunya/guney-korede-moon-buyuk-farkla-secimi-kazandi-6190019.
[7] https://www.aa.com.tr/en/americas/trump-chinese-virus-counter-strategy-against-china/1785215.
[8] https://edition.cnn.com/2020/04/15/world/trump-who-funding-explainer-intl-hnk/index.html.
[9] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/abddeki-missouri-eyaleti-cine-dava-aciyor-5764535/.
[10] https://www.sabah.com.tr/dunya/2020/04/07/corona-virus-salgininin-faturasi-cine-kesildi-trilyon-dolarlik-tazminat-davasi-aciliyor.
[11] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/almanya-corona-virusunun-faturasini-cine-kesti-130-milyar-euro-5761250/.
[12] Bakınız; https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/almanya-corona-virusunun-faturasini-cine-kesti-130-milyar-euro-5761250/.
[13] https://www.ntv.com.tr/turkiye/abdden-turkiyeye-tibbi-yardim-tesekkuru,wOcP9cBIyUWZUA3V2H50NA.