18 Kasım 2017 Cumartesi

Necdet Pamir'den 'Enerjinin İktidarı'


21. yüzyılda dünya siyasetine yön verecek ana unsurlardan birisi de enerji politikaları olacaktır. Enerji politikaları, hem ulus-devletler temelinde karar alıcıları bazı stratejik tercihler yapmaya zorlayacak, hem de bütçeleri devasa boyutlara ulaşan küresel enerji şirketlerinin varlığı nedeniyle dünya siyasetinde etkisini hissettirecektir. Türkiye ise, jeopolitik konumu nedeniyle dünya enerji siyaseti açısından en önemli bölgelerden birisi olmaya devam edecektir. Enerji fakiri bir ülke olan Türkiye, buna karşın jeopolitik avantajı nedeniyle kuzey ve doğusundaki enerji zengini ülkelerle batısındaki enerji açığı olan ülkeler arasında bir köprü vazifesi görmeye devam edecek ve bu sayede enerji piyasasına katkıda bulunacaktır. Bu nedenle, Türkiye’de son yıllarda enerji politikaları konusunda bilimsel çalışmalar yapılmaya başlanmış, hatta Ankara’da İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nde "Enerji Ekonomisi ve Enerji Güvenliği Politikaları" adıyla bir yüksek lisans programı açılmıştır.[1] Bu program kapsamında ders veren Dr. Necdet Pamir (1954-) ise[2], Türkiye’de enerji politikaları ve enerji güvenliği konusunda ciddi çalışmalar yapan bir bürokrat, akademisyen ve siyasetçidir. Geçmişte TMMOB Genel Başkanlığı ve Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi Yönetim Kurulu üyeliği de yapmış olan Pamir, şimdilerde Cumhuriyet Halk Partisi’nde Enerji Komisyonu Başkanı olarak görev yapmaktadır. Pamir, ayrıca bu sektöre dair birikimlerini, gözlemlerini ve düşüncelerini ilk baskısı 2015 yılında yapılan ve şimdiye kadar birçok baskı yapan Enerjinin İktidarı – Enerji Kaynaklarını Elinde Tutan, Dünyayı Elinde Tutar! adlı kitapta toplamıştır.[3] Bu yazıda, bu kitapta Türkiye ile alakalı görüş ve önerilerin yer aldığı kitabın “Sonsöz” bölümü özetlenecektir.

Necdet Pamir

8 bölüm ve “Sonsöz” bölümünden oluşan ve Hayykitap Yayınevi tarafından yayımlanan kitap, toplam 631 sayfalık önemli bir kaynak vazifesi görmektedir. Kitabın birinci bölümü “Giriş/Ezber Bozumu” başlıklıdır ve yazarın enerji piyasasına dair bazı ilginç anekdotları aktardığı bir giriş bölümüdür. “Enerji Nedir ve Neden Önemlidir?” başlıklı ikinci bölüm, Pamir’in enerjinin neden küresel piyasalar ve devletler açısından bu kadar önemli hale geldiğini anlattığı ve enerjiye bağımlı olarak gelişen sektörleri incelediği bir nevi ikinci giriş bölümüdür. “Enerji Güvenliği” başlıklı üçüncü bölüm yazarın enerji güvenliği konusunu açıkladığı, “Enerji Kaynakları” başlıklı dördüncü bölüm ise yazarın dünya enerji kaynakları hakkında önemli bilgiler verdiği bölümlerdir. “Dünyadaki Enerji Kaynaklarının Kullanımında Tarihsel Süreç Nasıl Gelişti?” başlıklı beşinci bölümde, Pamir, güneş, ateş, kömür, petrol, doğalgaz, nükleer enerji ve yeni ortaya çıkan kayagazı (shale gas) gibi enerji türlerini ve bunların küresel piyasalarda nasıl ve ne ölçülerde kullandığını açıklamaktadır. “Enerji Senaryolarına Dair” adlı altıncı bölümde, Necdet Pamir, dünya enerji piyasasındaki güncel gelişmeleri özetlemekte ve geleceğe dair bazı ipuçları vermektedir. “Enerji Arenası’nın Başlıca Aktörleri ile Bu Aktörlerin Enerji Politika ve Stratejileri: Değinmeler” başlıklı yedinci bölümde, yazar, enerji piyasasındaki önemli ülkelerin (ABD, Rusya Federasyonu) ve Avrupa Birliği gibi ulusüstü bir yapının enerji stratejileri ve son yıllarda gündeme gelen önemli enerji projelerini incelemektedir. “Türkiye’nin Enerjide Genel Durumu ve Enerji Politikası” başlıklı ve kitabın en kapsamlı bölümü olan sekizinci ve son bölümde, Türkiye’nin enerji politikaları değerlendirilmektedir. Yazar, “Sonsöz” bölümünde ise Türkiye’nin enerji politikalarına dair bazı somut önerilerde bulunmaktadır.

Enerjinin İktidarı

Necdet Pamir, enerji yalnızca ekonomideki farklı sektörlerin (tarım, sanayi, ulaştırma, ticaret, kamu yönetimi vs.) gelişimi için gerekli olan bir unsur değil, aynı zamanda vatandaşların yaşam kalitesine de etki eden (sağlık, temiz su, ısınma) bir faktör olduğu için, bu konuda çok boyutlu ve bütünleşik (entegre) bir politika önermektedir. Bu nedenle, enerji politikaları oluşturulurken bu iki boyut -yani sektörlerin ve vatandaşların çıkarı- düşünülmeli ve bu doğrultuda bütüncül planlar hazırlanmalıdır. Yazara göre, son yıllarda Türkiye’de hor görülmeye başlanan “planlama” kavramı, en çok da enerji politikasında gözetilmesi gereken bir husustur. Ülke, bölge ve il ölçeğindeki enerji kaynakları belirlenmeli ve enerjide dışa bağımlılığı arttıran doğalgaz ve petrol yerine yerli ve yenilenebilir kaynakların azami biçimde değerlendirilmesine dayalı yeni bir politika oluşturulmalıdır. Elektrik üretiminde fosil yakıtların payını arttıran mevcut politikalardan acilen vazgeçilmeli ve stratejik öncelikler yenilenebilir kaynaklara dayalı projelere verilmelidir. Temel amaç; sürdürülebilir ve toplum yararı ve ulusal çıkarlara uygun bir enerji politikası olmalıdır.

Bu doğrultuda yapılacak ilk iş ise, Türkiye’nin enerji kaynakları, insan kaynakları ve mali kaynaklarının belirlenmesidir. Necdet Pamir’e göre, Türkiye kağıt üzerinde enerji fakiri bir ülke olarak durmasına karşın, aslında bu durum böyle devam etmek zorunda değildir. Zira Türkiye, doğru bir planlama ve yerinde politikalarla örneğin elektrik üretiminde çok daha yüksek seviyelere çıkabilecek bir ülkedir. Yazar, bu noktada Türkiye’deki karar alıcıların stratejik tercihlerini yerli ve yenilenebilir kaynaklardan ziyade yabancı ve yenilenebilir olmayan kaynaklardan yaptıklarını ima etmektedir.

Bir diğer önemli konu, enerji politikalarında çeşitliliğin sağlanmasıdır. Enerji güvenliği bağlamında tek bir ülkeye bağımlı olmak (Türkiye ve dünyadaki birçok ülke özelinde bağımlı olunan ülke Rusya’dır), bir ülkenin dış politikası ve güvenlik politikasında ciddi zaafiyetlere sebebiyet verebilecek olan çok riskli bir eğilimdir. Bu nedenle, Türkiye, yenilenebilir ve milli kaynakları azami ölçüde kullanmanın yanı sıra, dışarıdan ithal ettiği enerjiyi de çeşitlendirmek (ülke ve enerji çeşidi bağlamında) zorundadır. Oysa Türkiye, Rusya ve İran gibi demokratik rejimleri olmayan ülkelerle son yıllarda enerji politikası bağlamında çok yoğun bir bağımlılık ilişkisi içerisine girmiştir. Ancak Türkiye, askeri ve güvenlik politikaları açısından bu ülkelerde ziyade ABD ve Avrupa ülkelerine yakındır. Dolayısıyla, Türkiye’nin enerji çeşitliliğini sağlaması ve enerji ve güvenlik politikalarını birbirlerine uyumlu hale getirmesi, artık acil bir öncelik haline gelmiştir.

Bunlarla alakalı bir diğer önemli konu ise, enerji talep tahminlerinin doğru şekilde yapılmasıdır. Bu noktada ise devreye mutlaka “bilim” girmelidir. Gerçekçi ve bilimsel temelde yapılacak olan tahminler, Türkiye’nin enerji politikasında doğru bir rota çizmesine yardımcı olacaktır. Bu bağlamda, nüfus artışı, ekonomik büyüme, sanayileşme, kırdan kente göç, yakıt fiyatlarının olası seyri ve küresel enerji politikaları gibi unsurlar da hesaplamalarda göz önünde bulundurulmalıdır.

Enerji politikalarıyla alakalı bir diğer önemli gereksinim ise depolamadır. Talep tahminleri ve arz durumu dikkate alınarak, Türkiye’de yeni dönemde mutlaka yeterli depo kapasitesi oluşturulmalıdır. Depolamanın yanında altı çizilmesi gereken en önemli husus ise kuşkusuz finansmandır. Depolama ve finansman dışında, piyasayla uyumlu işleyen bir hukuk sistemi de Türkiye açısından çok gereklidir. Kuralların önceden tanımlanmış ve piyasa düzenine uygun olması ve devletin piyasa akışına hukukdışı müdahalelerde bulunmaması, kuşkusuz Türkiye’nin enerji politikalarını daha geçerli ve başarılı yapacaktır. Hukukun üstünlüğünün sağlanması ve piyasaya doğru mesajlar verilmesi, Türkiye’de enerji başta olmak üzere tüm piyasaların daha hızlı gelişmesini sağlayacaktır.

Bir diğer önemli husus ise çevre güvenliğidir. Özellikle nükleer santral gibi projeler bağlamında, çevre güvenliği konusu ciddiye alınmalı ve yer ve teknoloji seçiminde hata yapılmamalıdır. Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporları dikkate alınmalı ve halkın karşı çıktığı projeler gerçekleştirilmemelidir. Ayrıca çevre güvenliği konusunu Türkiye’deki hükümetlerin bir engelleme aracı olarak görmekten kurtulması ve bunun gelecek nesiller adına bir zorunluluk olduğunun bilincine varması gerekmektedir.

Enerji piyasasında tekelleşme de Necdet Pamir’in dikkat çektiği bir diğer önemli sorundur. Serbest piyasa mantığında teoride sermayenin tabana yayılacağı iddia edilmesine karşın, Türkiye’de uygulanan özelleştirme politikaları sonucunda ilginç bir şekilde enerji piyasasında sermaye tabana yayılmamış, tersine hem istihdam oranları düşmüş, hem tekeller ortaya çıkmış, hem de enerji fiyatları hızla artmıştır. Dolayısıyla, Türkiye’de uygulanan politikaların piyasa ekonomisine uygun olmadığı ve devletin stratejik tercihlerle piyasayı kontrol ettiği ve bunun Türk halkının lehine olmadığı görülmektedir. Bu durumun acilen değiştirilmesi gerekmektedir.

Bunların dışında, dış politika da enerji politikaları açısından çok önemlidir. Türkiye, dış politikada başka ülkelerde rejim değişikliğini hedefleyen maceracı politikalardan artık uzak durmalıdır. Elbette, Türkiye, halklarla tankların karşı karşıya kaldığı durumlarda söylemsel olarak demokrasi vurgusunu sürdürmelidir; ancak ulusal çıkarlarına zarar verecek ve dış politikada Türkiye’yi zor durumlara düşürecek politikalara da sürüklenmemek gerekir. Türkiye’nin mutlaka komşu ülkelerinde istikrar sağlayıcı politikalara yönelmesi gerekir; bunun nasıl olacağı ise Dış İşleri Bakanlığı ve güvenlik birimlerince belirlenmelidir.

Sektörle alakalı bir diğer önemli öneri ise EPDK’nın gerçek anlamda özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır. Siyasal aidiyet ve yakınlıkların rol oynamadığı ve tamamen teknik ölçütlere dayalı bir lisans verme süreci oluşturulmalı ve EPDK üzerindeki siyasal baskı ortadan kaldırılmalıdır. Bu bağlamda, Ulusal Enerji Platformu’nun oluşturulması ve Ulusal Enerji Strateji Merkezi’nin kurulması da Necdet Pamir’in kitabında yer verdiği dikkat çekici önerileri arasındadır. Pamir, TPAO girişimleriyle yeni ve iddialı bir petrol arama hamlesi başlatılmasını da önerileri arasında saymaktadır. Ancak daha çok üzerinde durduğu konu, yenilenebilir (güneş, su, rüzgar) enerji kaynaklarının Türkiye’de geliştirilmesidir. Türkiye, bu konuda çok avantajlı bir ülke olmasına karşın, stratejik tercihlerde yenilenebilir kaynaklar en son sırada gelmektedir. Bu ise, Türkiye’yi dışa bağımlı kılan bir unsur haline gelmeye başlamıştır. Böyle devam edilmesi halinde, Türkiye, birkaç on yıl sonrasında tamamen Rusya ve İran gibi ülkelerin yörüngesine giren ve Batı demokrasilerinden uzaklaşan bir görüntü arz etmeye başlayabilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; http://w3.bilkent.edu.tr/www/eeps/.
[2] Hakkında detaylı bilgiler için; http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3651.
[3] Kitabı almak için; http://www.dr.com.tr/Kitap/Enerjinin-Iktidari/Necdet-Pamir/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0000000677931.

16 Kasım 2017 Perşembe

Çin Siyasi Kültürü


Dünyanın en büyük 2. ekonomisi olan[1] ve yakında ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesi beklenen Çin Halk Cumhuriyeti, kültürel olarak da kendine özgü ve farklı bir devlettir. Bu yazıda, Michael G. Roskin’in Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür eserinden[2] özetle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin siyasetine de bazı açılardan yön veren Çin siyasal kültürü çözümlenmeye çalışılacaktır. Yazıda, Roskin’in kitabındaki bilgilere tarafımdan güncel gelişmeler doğrultusunda yapılan bazı eklemeler de mevcuttur.

Çin kültürüne dair Roskin’in kitapta üzerinde durduğu ilk olgu, yüzlerce yıllık Konfüçyüsçülük inancının etkisiyle, Çinlilerin nazik ve saygılı insanlar olmalarıdır. Çin Komünist Devrimi’nin lideri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mao Zedong, Çinlilerin fakir ve boş olduklarını ve doğru değerlerle adeta bir “tabula rasa” (boş levha) gibi sıfırdan doldurulabileceklerini iddia etse de, Konfüçyüs öğretisinin sonucu olan bazı değerler Çinlilere fazlasıyla nüfuz etmiş ve bugün bile varlığını korumaktadır. Çin kültürüne dair bir diğer ilginç olgu ise başkent Pekin’le ilgilidir. Komünistler, 1949’da iktidarı ele geçirince Pekin’i tekrar başkent yapmış ve başkenti milliyetçilerin seçtiği Nanjing’den olması gereken yere getirerek, eski bir sembolü yerine koymuşlardır. Zira Çin tarihi açısından Pekin her zaman ayrıcalıklı bir yer olmuş ve Tiananmen Meydanı (Tanrısal Barış Kapısı) ve Yasak Şehir gibi özel yerler -aynı Moskova’daki Kızıl Meydan gibi- Pekin’de kurulmuştur.

Yasak Şehir

Çin siyasi kültürüne dair bir diğer çok önemli konu ise bölünmeye yönelik korkulardır. Çin tarihi boyunca birlik ve asla bölünmeme düşüncesi çok etkili olmuş ve yönetici hanedan ve kişileri derinden etkilemiştir. Nitekim Qing (Mançu) hanedanı döneminde ve ancak 1683’te Tayvan’ı Çin’e katmalarına karşın, Çin halkı açısından Tayvan bölünmez bir parçalarıdır ve bu uğurda güç kullanılması fikrine halk tepki göstermemektedir. Bugün Çin’in Tibet ve Doğu Türkistan politikaları incelenirse, temelde bir etnik ya da dini inanca düşmanlıktan ziyade, yine aynı tip bölünme korkularının etkili olduğu görülecektir. Bunun dışında, Roskin’e göre, Çinlilerde kendilerini bilge ve lider olarak görme eğilimi de hayli yüksektir. Bu nedenle, Çin tarihinde, Komünist Parti iktidarında bile yaşlı ve bilge liderlere güven yüksektir. Öyle ki, 70’li yaşlarında Çin’deki başarılı reform sürecini başlatan Deng Xiaoping, 90’lı yaşlarında sağır ve güçsüzken bile Çin siyasetine belli ölçülerde yön verebilmiştir. Ancak bu durum zaman zaman gerontokrasiye (yaşlıların gençleri ezmesi) sistemine de dönüşebildiği için, Çin Komünist Partisi son yıllarda partinin yönetici kadrolarını gençleştirmeye çalışmaktadır.

1899 Boxer Ayaklanması

Çin siyasal kültürü açısından kuşkusuz en baskın faktörlerden biri de -rejim komünist olmasına karşın- Çinlilerin son derece milliyetçi olmalarıdır. Çin milliyetçiliği, 100 yılı aşkın bir süredir ülkede ve toplumda çok etkili olan ve Batılı ülkeler karşısında küçük düşürülmüş bir ulusun[3] savunmacı refleksi olarak düşünebilecek bir milliyetçilik türüdür. 1899 Boxer Ayaklanması’ndan beri, Çin halkında Batı karşıtlığı ve anti-emperyalizm güçlü bir eğilimdir. Günümüzde bile, Çinliler, sömürgeci uluslara yönelik olarak eleştirel ve katı bir bakış açısına sahiptirler. Çinlilerin uzay çalışmalarında ileri gitmeleri, dünyanın en büyük ekonomisi olmaları için yoğun şekilde çalışmaları, Yeni İpek Yolu gibi çok büyük ve stratejik bir ticaret projesi geliştirmeleri ve 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları’nda görüldüğü gibi uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yapmak istemeleri, işte bu milliyetçi eğilimlerinin dışavurumu olarak da görülebilir. Çinli milliyetçiler, geçmişte -Japon milliyetçilere de benzer şekilde- Batılıların teknolojilerini alarak ve kendi öz kültürlerini koruyarak onları geçmeye ant içmişlerdir. Japonların daha 1868’de Meiji Restorasyonu ile başlattığı bu sürece, Çin, ancak son birkaç on yılda dâhil olabilmiştir. Dolayısıyla, Çin milliyetçiliğinin ana teması Batı’ya yetişme ve onları geçme güdüsüdür. Komünist rejim de milliyetçiliği belli ölçülerde topluma empoze etmektedir. Çinliler açısından eşitlik ve bağımsızlık son derece önemli bir konudur; bu nedenle zaman zaman yabancı düşmanlığı ve komplo teorilerine varan Batı karşıtı fikirlere kapılabilirler. 1999’da Belgrad’da ABD jetlerinin Çin Büyükelçiliğini bombalaması ya da 2001’de ABD gözetleme uçağının Çin hava sahasında Çin jetiyle çarpışması gibi kazalara dayalı olaylar da bu tip düşünceleri güçlendirmektedir. Ancak Çinliler açısından Japonya’ya yönelik öfke ve olumsuz düşünceler, ABD ve Batı’ya yönelik öfkeden bile daha öndedir. Çinliler, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Japonların yaptıkları katliamları unutmamış ve özellikle “Nanjing tecavüzleri” gibi simgesel olaylar nedeniyle bu millete derinden bir öfke beslemeye devam etmişlerdir. Her ne kadar 2005’te Japon İmparatoru Akihito ve bazı Japon Başbakanları Çinlilerden geçmişte yaşanan olaylar nedeniyle özgür dileseler de, bu öfke tam anlamıyla yatışmamıştır. Örneğin, yakın geçmişte, 26 Aralık 2013 tarihinde Japonya’nın Başbakanı Şinzo Abe’nin Tokyo’da Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmesi, iki ülke arasında yeni bir diplomatik kriz yaratmıştır.[4] Ancak Çin Komünist Partisi, Batı ve Japonya karşıtı milliyetçiliği bir ölçüde teşvik ederken, kitlesel sokak gösterileri ve protesto yürüyüşlerinin 1989 Tiananmen Olayları gibi kendisine yönelik bir eyleme dönüşmesinden de korktuğu için, genelde milliyetçiliğe belli ölçütlerde izin vermektedir.

Mao Zedong

Çin siyasal kültürü söz konusu olunca, kuşkusuz Maoizm etkisinden de söz etmek gerekir. Maoizm, günümüzde eski etkisini kaybetse de, Çinlilerin düşünce sistematiğine hala belli ölçülerde etki yapan Marksizm varyantı bir ideolojidir. Maoizm, daha çok Mao’nun gerilla savaşı stratejilerinden ve Marksizm’in Çin’in köylü toplumuna uygun yorumundan oluşur. Ancak Sovyet tipi bir Marksizm’den uzak durmak isteyen Mao, 1960’lardan itibaren bürokrasiyi yok etme, Kültür Devrimi ve sosyalist yenilenme gibi fikirlere kapılınca, az kalsın kendi kurduğu devleti yok olma noktasına getirmiştir. Bu nedenle, Mao, Deng döneminden başlayarak Çin’de daha çok bir kurucu lider olarak anlatılmaya ve aşırıcı düşünceleri törpülenmeye çalışılmıştır. Günümüzde ise, Çin’de, Devlet Başkanı Şi Cinping’in anayasaya da yazılan yeni bir düşünce sistematiği kabul edilmiş durumdadır. Bu nedenle, Mao, artık bir düşünce kaynağından ziyade Çin’in birliğini temsil eden bir sembol haline gelmiştir.

1989 Tiananmen Olayları

Çinlilerde bir ütopya ve hayal peşinde koşma eğilimi de oldukça yaygındır. Fakir bir toplumu çalışmaya teşvik etmek açısından, bu gibi eğilimler faydalı olarak görülebilir. Başlarda bu ütopyalar emperyal güçleri ve Japonları topraklarından atmak şeklindeyken, daha sonra Mao döneminde komünist ve eşitlikçi bir toplum yaratmak halini almıştır. Deng Xiaoping zengin ve yarı-kapitalist bir ülke hayalini halka başarıyla satarken, 1989 Haziran’ında Tiananmen Meydanı olayları sonrasında birçok Çinli umutsuzluğa kapılmıştır. Ancak Çin’in son yıllardaki hızlı ekonomik büyümesi ve Şi Cinping’in liderliğinde süpergüç haline gelecekleri inancı sayesinde, son dönemde Çinlilerde yeniden bir umutlanma süreci başlamıştır. Konfüçyüs değerlerinin büyük ölçüde silindiği ve Maocu değerlerin ıskartaya çıktığı bir dönemde, Çinlileri motive eden unsurlar artık bireysel açıdan zengin olma ve iyi yaşama ve ülkelerini süpergüç yapma hayalleridir.

Falun Gong

Batı toplumlarına kıyasla Çin’de hiç gelişmemiş bir olgu ise sivil toplumdur. Birçok Batılı düşünüre göre, demokrasinin altyapısını oluşturan kilise, sendika, firma ve gönüllü gruplar gibi sivil toplum oluşumları, Çin’de neredeyse hiç var olmamış, dahası devlet tarafından daima tehlikeli olarak görülmüştür. Nitekim son yıllarda tek örgütlü grup olan dini Falun Gong (Budist Kanun) hareketi, Çin rejimi tarafından yasaklanmış ve çok sert tedbirlerle yayılmasının önüne geçilmiştir.[5] Bu hareketin kısa sürede yakaladığı büyük başarı ve popülarite, Çinlilerin manevi değerlere aç olduğunu da göstermektedir. Bu nedenle, son yıllarda Çin’de Hıristiyanlık inancı da yayılmaktadır. Ancak devlet, bu tip hareketler karşısında hala fazlasıyla otoriter ve şüphecidir. Keza iş dünyasında sivrilen ve zenginleşen gruplar da devlet otoritesi tarafından kolaylıkla tüm güçlerinden edilebilmektedir. Çin siyasal kültürü açısından bir diğer önemli konu da başta ABD olmak üzere yurtdışına eğitime giden Çinli öğrencilerdir. Bu giden kişilerden birçoğu yeni gittikleri ülkelere yerleşmekte ve geri dönmemektedirler. Bu nedenle, rejim tarafından zaman zaman sınırlamalar yapılabilmektedir. Ancak geri dönüp Çin’in gelişimine katkıda bulunan öğrenciler de çoktur ve Çin’in son yıllardaki ekonomik kalkınmasında yurtdışında eğitim alanların pozitif etkisinden de söz edilebilir. Ayrıca topluma bir rol model olarak sunulan Çinli lider Şi Cinping de bir dönem ABD’de bulunmuş ve eğitim almıştır.

Şi Cinping

Çinlilerin siyasal kültürlerinde bir de “nei jin, wai song”, yani “dış görünüşte sükûnet ve içindekini saklı tutmak” anlayışı vardır. Rejim tarafından izlendiklerini bilen Çinliler, bu nedenle kendilerini daima sakin davranmak zorunda hissederler. Örneğin, yabancılarla temaslarında siyasi konulara girmemeye özen gösterir ve kişisel görüşlerini açık etmekten hoşlanmazlar. Lakin bu durum, bazı bireylerin içlerinde büyük bir öfke biriktirmesine de neden olabilmektedir. Öyle ki, Çin’de internet bile denetim altındadır ve Çin halkı, devletin baskıcı uygulamalarına yönelik olarak internet üzerinde zaman zaman alaycı şakalar yapmaktadırlar. Giderek zenginleşen, şehirleşen ve orta sınıflaşan Çin’de, kuşkusuz bireysel özgürlük talepleri giderek artacaktır. Komünist Parti’nin bu süreci nasıl yöneteceği ise 21. yüzyılda Çin açısından en kritik konu olacaktır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[3] Çinliler, 1839-1949 yıllarını kapsayan ve Çin’in emperyalistler tarafından kontrol altına alındığı döneme “Küçük Düşme Yüzyılı” adını verirler.

14 Kasım 2017 Salı

Alman Siyasi Kültürü


ABD, Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya’dan sonra dünyanın en büyük 4. ekonomisi olan[1] ve Avrupa Birliği’nin lider ülkesi kabul edilen Almanya, son yıllarda istikrarlı ekonomisi ve demokratik siyasetiyle dünyada takdir toplamaktadır. Bu yazıda, Michael G. Roskin’in Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür[2] eserinden özetle, Almanya’nın siyasal hayatına yön veren Alman siyasal kültürü açıklanmaya çalışılacaktır. Yazıda, Roskin’in kitabındaki bilgilere tarafımdan güncel gelişmeler doğrultusunda yapılan bazı eklemeler de mevcuttur.

Roskin’e göre; İkinci Dünya Savaşı’na kadar Weimar Cumhuriyeti gibi cılız bir demokrasi geleneği ve deneyimi olan Almanya, bu dönem sonrasında da liberal demokrasinin ahlaki gereklerini benimsemek konusunda zorlanmıştır. Nazi dönemi ise, Almanya’da derin bir ahlaki boşluk bırakmış ve onu doldurma süreci halen devam etmektedir. Nazi kökenli kimselerin savaş sonrasında da devlette görev yapmaya devam etmesi, Almanya'da özellikle genç insanlarda tepkilere neden olmuştur. Müttefik kuvvetler devlet kadrolarını Nazilerden temizlemeye çalışsalar da, 177 Nazi savaş suçlusu dışında (ki bunların 25’i idama mahkum edilmiştir) birçok Nazi Latin Amerika’ya kaçmış, birçoğu da Müttefik devletlere hizmet etmeleri için işe alınmıştır. Roskin’e göre, savaş sonrasında Nazilerle kesin bir hesaplaşma yapılamamasının nedeni, sıcak savaşın ardından hemen Soğuk Savaş’ın başlaması ve Nazilerin sahip oldukları bilgi birikimi nedeniyle Alman devleti ve Müttefik kuvvetlerce (başta ABD) yararlı olarak görülmeleridir. Zira bu dönemde asıl düşman Sovyetler Birliği ve komünist yayılmacılıktır ve Washington’a göre Nazilerle hesaplaşmak adına Almanların daha fazla burunlarını sürtmeye gerek yoktur. Nitekim yeni kurulan Federal Almanya’da, iki Cumhurbaşkanı-Kayzer (FDP’den Walter Scheel ve CDU’dan Karl Carstens) ve bir Başbakan-Şansölye (CDU’dan Kurt Kiesinger) eski Nazi Partisi üyesidirler.

Holokost pişmanlığı, Alman siyasi kültürünü şekillendiren en önemli olaydır

Alman siyasi kültürü ve kolektif psikolojisine yön veren en önemli olay, hiç kuşkusuz Nazi deneyimidir. Alman ulusu, aslında toplumun tamamını temsil etmeyen Naziler ve Nazi Partisi nedeniyle uzun yıllar toptan bir utanç ve dışlanma hissiyle karşılaşmışlar ve vicdan azabı çekmişlerdir. Batı Almanlar bu süreci Nazi dönemini tarihin derinliklerine gömerek aşmayı, Doğu Almanlar ise Nazilerin tam zıttı bir ideolojiye dayalı yeni bir devlet kurmayı ve Nazi dönemini Batı Almanya ile özdeşleştirmeyi deneyerek yaşamışlardır. Nazi dönemi Batı Almanya'da uzun yıllar bir tabu olarak kalmış, ama 1970’ler ve 1980’lerden itibaren Amerikan televizyon dizileri ve filmleriyle Almanya’da daha çok konuşulur ve eleştirilir hale gelmiştir. Bu yıllarda Alman ders kitapları değiştirilmiş ve müfredata Holokost ve Nazi dönemiyle ilgili daha detaylı bilgiler eklenmiştir. Batı Almanlar, uzun süre Nazi dönemini görmezden gelerek savaş sonrası gelişen ekonomilerine odaklandılar ve maddi zenginlikle ahlaki ve tarihi boşluklarını doldurmayı denediler. Ancak materyalizm her Alman’ı tatmin etmeyecekti; bu nedenle zaman içerisinde kimi aşırı sol ve “Yeşil” siyasete, kimi de Hıristiyan değerlere yöneldi. İlginçtir ki, son dönemde bu ülkede Nazileri çağrıştıran aşırı sağ bazı görüşlere de artan bir ilgi söz konusudur ve Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin artan oy oranı bu durumu tescil etmektedir. Nazi dönemine duyulan öfke, Almanya’da bir dönem aşırı solun da özellikle gençler arasında kök bulmasına yol açmıştır. Örneğin, bir döneme damgasını vuran Baader-Meinhof çetesi, ülke içerisinde yaşanan fakirlik ve yabancılaşmadan ziyade, iyi eğitimli ve hümanist değerleri benimseyen yeni nesil Almanların -Nazi dönemine de tepkiyle- radikalleşerek katıldıkları bir aşırı sol terör örgütü olmuştur. Tüm bu çabalara karşın, Amerikalı yazar William Faulkner’in söylediği gibi, “Geçmiş hala bizimle birlikte, hatta o geçmiş bile değil”dir ve Almanlar için Nazi dönemi daima bir utanç ve suçluluk kaynağı olmaya devam edecektir.

1933 Almanya seçimlerinde Nazi Partisi’nin oy oranı

Almanların yaşadığı ahlaki boşluğa dikkat çekmek isteyen Katolik yazar Heinrich Böll, 1950’lerde “Vergangenheitsbewaltigung” (geçmişin hakimiyeti, Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmaya başlaması) terimini icat etmiştir. Birçok Alman entelektüel, Nazi geçmişiyle yüzleşilmesini Alman demokrasisinin yeşermesi ve kök salması için bir zorunluluk olarak kabul etmiştir. Cumhurbaşkanı Richard von Weizsacker ve solcu yazar Günter Grass, bu konuda Alman halkını uyarmış ve geçmişle yüzleşmezlerse yeniden akılsız milliyetçilerin elinde demokrasilerinin çökebileceğine işaret etmişlerdir. Nazi döneminin mirasını Batı Almanya’ya yıkmaya çalışan Doğu Almanya (Demokratik Almanya) ise, ilginç bir şekilde bu konuda federal Cumhuriyet’in bile gerisinde kalmıştır. Sonuçta, bugün ırkçı aşırı sağ hareketlerin Doğu Alman şehirlerinden yükselmesi şaşılacak bir durum değildir.[3] Üstelik 1933 parlamento seçimlerinin ispatladığı üzere[4], Nazi döneminde de Doğu Almanya’da Nazilere büyük destek verilmiştir.

Nazi deneyimi, Almanya’da kuşaklar arasında da ciddi bir farklılaşmaya neden olmuştur. Almanlar söz konusu olduğunda, genç nesiller yaşlılara kıyasla çok daha Avrupalı, çok daha özgürlükçü ve çok daha demokratiktir. Bu nedenle, Avrupa Birliği projesine en yüksek destek veren halklardan birisi de Alman halkıdır. Nazi döneminde “kinder, küche, kirche” (çocuk, mutfak, Kilise) üçlüsüne hapsedilen Alman kadınları da artık sosyoekonomik ve siyasal hayata katılmış ve erkeklerle eşit statüdedirler. Dolayısıyla, günümüzdeki Almanya’nın artık Nazi dönemiyle hiçbir alakası kalmamış ve demokratik değerlerin diğer Avrupa toplumlarının bile üzerinde olduğu yeni bir millet yaratılmıştır. Öyle ki, bir dönem saf ırk savunucusu olan Almanya, günümüzde yüzde 4’ün üzerinde Müslüman ve yüzde 9 civarında Alman olmayan nüfusa sahip çok etnikli ve çok kültürlü bir devlettir.[5] Siyasal kültür alanındaki çalışmalarıyla bilinen akademisyen Sidney Verba, Alman siyasi kültürünü inceledikten sonra şöyle bir analiz yapmıştır; Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler gibi her koşulda demokrat olmasalar da, işler iyi gittiği sürece demokrattırlar ve özellikle sistemin yarattığı başarılı sonuçlardan ve ürünlerden (iş, güvenlik, teknoloji, eşya vs.) büyük keyif alırlar. Ancak bu tespit henüz 1960’larda yapılmıştır ve günümüz Almanları artık bulutlu havalarda da demokrat olarak kabul edilebilirler. Verba, Gabriel Almond’la beraber yazdığı ünlü The Civic Culture çalışmasında[6] ise, Alman halkının İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyasete oy vermenin ötesinde katılmak istemediklerini ve daha çok sistemin bütünüyle ilgilendiklerini keşfetmiştir.

Günümüzde, Almanların büyük çoğunluğu Nazi dönemiyle bir alakalarının kalmadığını ve yeterince bedel ödediklerini düşünmekte ve bu nedenle geçmişe ilişkin bir suçluluk ve sorumluluk hissetmemektedirler. Bu, Almanya’nın normalleşmesi adına olumlu bir gelişme olarak görülebilir; lakin Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde son yıllarda giderek artan bir şekilde göçmenlere, azınlıklara ve diğer milletlere yönelik düşmanca tutumların gelişmeye başlaması, aşırı sağ tehlikesinin hafife alınmaması gerektiğini göstermektedir. Ayrıca Almanya’nın İsrail’e yönelik eleştirel tavırları da kolaylıkla Nazizm ve anti-Semitizm’in yeniden doğuşu olarak yorumlanabilmektedir. Örneğin, 2002 yılında Hür Demokrat Parti (FDP) Başkan Yardımcısı Jürgen Mölllemann Filistinlileri koruyan ve İsrail devletini eleştiren sert bir açıklama yapınca, bu, hemen kendisi ve ülkesi aleyhinde kullanılmıştır. Bu nedenle, İsrail’e yönelik eleştiriler konusunda Alman siyasetçileri son derece ihtiyatlıdırlar. Ayrıca Almanya’da genç nesillerin siyaset konusunda ilgisiz olması da bir dönem sıklıkla yazılıp çizilmiş ve Roskin’in de kitabında dikkat çektiği bir konudur. Siyaset, bu ülkede halen bile daha çok orta yaşlıların ve yaşlıların bir işi olarak görülmektedir. Son yıllarda CDU ve SPD gibi iki büyük partinin düşen oy oranları dikkate alınırsa, bu durumun geçerli ve etkili olduğu görülebilir. Keza son yıllarda FDP ve Yeşiller gibi partilerin çıkışında da genç adaylara daha çok yer vermelerinin etkisi olabilir.

Alman dış politikası da günümüzde Soğuk Savaş dönemine kıyasla hayli değişmiştir. Nitekim ABD Başkanı John F. Kennedy’nin Berlin Duvarı’nı ziyaret ederek “Ich bin ein Berliner” dediği günler artık çok gerilerde kalmış ve ekonomik olarak düzlüğe çıkan ve Avrupa Birliği projesiyle küresel siyasete meyleden Almanya, artık dış politikasında Amerikan gölgesinden kurtularak kendi başına hamleler yapmaya başlamıştır. Özellikle ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgali, genç nesil Almanları Amerika konusunda olumsuz bir düşünceye yönlendirmiş ve ABD’yi savaş karşıtı eleştirilerin odak noktası haline getirmiştir. Bugüne kadar bu düşünceleri daha çok merkez sol SPD, aşırı sol Die Linke ve Yeşiller Partisi üstlense de, son yıllarda CDU/CDU gibi merkez sağ Hıristiyan Demokratlar ve aşırı sağ AfD gibi partilerde de ABD’ye yönelik eleştirel söylemlerin arttığı gözlemlenmektedir. Ancak Die Linke ve AfD gibi iki aşırı uçtaki parti dışında, diğer partilerin Washington’a yönelik muhalefetleri ılımlı ve yapıcıdır. “Ostpolitik” (Doğu siyaseti) ise, Willy Brandt döneminden başlayarak Alman dış siyasetinin kalıcı bir teması haline gelmiştir.

Berlin Duvarı’nın yıkılması

Batı Almanya-Doğu Almanya farklılıkları da Alman siyasi kültüründe halen önemli bir konudur. Duvar yıkıldığında başta büyük bir iyi niyet söz konusu olsa da, Wessilerle Ossilerin ilişkileri zamanla bozulmaya başladı. Wessiler (Batı Almanlar), Ossileri (Doğu Almanlar) kendi zenginliklerine ortak olmaya çalışan yoksul akrabaları olarak görmeye ve Doğu Almanlara özgü klişeler ve şakalar yaratmaya başladılar. Duvar yıkıldığında görüldü ki, Ruslar, Doğu Almanya’ya hiçbir yatırım yapmamıştı ve ülkenin ekonomik durumu çok kötüydü. Bu nedenle, birleşme sonrasında birçok eski tip fabrika kapatıldı ve Doğu Alman şehirlerinde işsizlik hızla yükseldi. Başta buna olumlu yaklaşan Batı Almanlar, daha sonraları ise kendilerinden alınan vergilerle Doğu Alman şehirlerinin fonlanmasına tepki göstermeye başladılar. Günümüzde bakıldığında, Doğu Almanya’da partizan siyasal aidiyetlerin Batı Almanya’ya kıyasla hala daha zayıf olduğu ve insanların kolaylıkla bir seçimden diğerine başka bir siyasal partiye yönelebildiği görülmektedir. Başta komünizme tepki nedeniyle bu bölgede CDU öne çıksa da, daha sonra SPD birinci parti olmuş, son yıllarda ise “Ostalgie” (Doğu nostaljisi) nedeniyle Sol Parti’ye (Die Linke) yönelim artmıştır. Son seçimlerde ise, Die Linke dışında AfD de Doğu Alman şehirlerinde yüksek oy oranlarına ulaşmıştır.[7] Dolayısıyla, işsizlik ve ekonomik sorunlar nedeniyle bu bölgenin radikal siyasi akımlara daha açık olduğu rahatlıkla söylenebilir. Son dönemde Alman entelektüelleri özellikle ırkçı ve neo-Nazi gruplar konusunda uyarılarda bulunmaktadırlar. Nitekim Solingen faciası ve “Dönerci Cinayetleri”[8] gibi olaylar, Almanya’da hala tehlikeli bir ırkçı potansiyel olduğunu göstermektedir.

Willy Brandt

Okullar bağlamında değerlendirme yapılırsa, Almanya’da ABD, Birleşik Krallık ya da Fransa gibi ünlü okullardan ve onların siyasete ve iş yaşamına yoğun etkilerinden söz edilemez. Hatta Alman siyasetinde ön plana çıkan Willy Brandt gibi bazı liderler üniversite mezunu bile değillerdir. Alman siyasetçileri genelde Hukuk eğitimi almış kişilerdir. Kuralcı ve sistemsel düşünceyi ön plana alan bir toplum için, bu seçim, oldukça doğru bir yaklaşımdır. Ancak yaratıcılık ve toplumsal dönüşümler konusunda Hukuk branşından gelenlerin diğer alanlardan yetişenlere kıyasla geriden gelmesi ve normatif formasyonları nedeniyle değişim konusunda direnmeleri, ilerleyen yıllarda bir sorun teşkil edebilir. Alman siyasetinde hukukçular dışında ekonomistler de üst düzey görevlere sıklıkla gelebilmişlerdir. Ekonomi odaklı gelişen bir devlet olan Federal Almanya için, bu da anlaşılır ve gayet makul bir durumdur. Örneğin Ludwig Erhard’ın Ekonomi alanında doktorası vardır. Helmut Schmidt de SPD’li bir Şansölye olarak geçmişte çok başarılı olmuş ve Almanya’da işsizlik ve enflasyonu düşük tutmayı başarmıştır.

Roskin’e göre, Alman kişiliğinde romantizm ile realizm arasında bir bölünmüşlük söz konusudur. Almanlar, çoğu zamanlar çalışkan, tutumlu, temiz, düzenli, kuralcı, işbirliğine hazır ve aileye düşkün pragmatik gerçekçidirler. Ancak zaman zaman romantik bir damarları da ortaya çıkabilmektedir. Volkgeist’tan zevk alan besteci Richard Wagner, 19. yüzyıl Alman entelektüelleri, 1000 yıllık bir Reich inşa edeceklerini zanneden Nazi gençliği ve 1970’lerin aşırı solcu idealistleri, aslında kağıt üzerinde çok farklı siyasal çizgilerde olsalar da, işte hep bu Alman romantizminden beslenen kişi ve gruplardır. Son Alman romantikleri ise endüstri ve kirlenmeden uzak bir pastoral kır yaşamını özleyen “Yeşiller”dir. Ancak bu romantizm yönü dışında, Almanlar için başarı da çok önemli bir konudur. Sıkı çalışmak, daha fazla üretmek ve bunu başkalarına bildirmek Almanların köklü bir karakteristiği haline gelmiştir. Alman disiplini ve üretim başarısı, günümüzde de hem bilimsel çalışmalara, hem de sosyal medya esprilerine konu olan somut bir gerçekliktir.

Angela Merkel

Bunların dışında, Federal Almanya’da koalisyon hükümetleri kültürünün geçen yıllar içerisinde çok iyi oturduğunu ve bunun toplumda bir zayıflık olarak görülmediğini belirtmek gerekir. Otoriter rejimlerinin sakıncalarını çok iyi bilen Alman halkı, Angela Merkel gibi çok güvendikleri bir lider başta olsa bile, tüm gücün bir kişide toplanmasına karşıdır, hatta koalisyon hükümetlerinin daha başarılı sonuçlar üretebileceklerine samimiyetle inanmaktadırlar. Alman halkı, bu konuda şimdiye kadar yanılmamış ve ülkedeki bazı koalisyon hükümetleri gayet başarılı performanslar gösterebilmişlerdir. Ayrıca Almanya deyince bira ve futbol konularını da siyaset bağlamında bile gündeme getirmek mümkündür. Zira Türkiye’ye benzer şekilde futbolun çok sevildiği bu ülke, ayrıca dünyada en çok Oktoberfest olarak bilinen bira festivaliyle tanınmakta ve sempati uyandırmaktadır. Bunlar (bira ve Bundesliga), Almanya'nın son dönemde gelişen en önemli yumuşak güç unsurları olarak da değerlendirilebilir. 


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

13 Kasım 2017 Pazartesi

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın Mülakatı


Prof. Dr. Erdoğan Taşkın (1956-)[1], Beykent Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü Başkanı olan bir Türk akademisyendir. Taşkın, lisans derecesini 1981 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İşletme ve Maliye bölümlerinden, yüksek lisans derecesini 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme anabilim dalından ve doktora derecesini 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İşletmecilik anabilim dalından almıştır. 2001 yılında Doçent, 2007 yılında Profesör olan Taşkın, Beykent Üniversitesi’nden önce İstanbul Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi ve Haliç Üniversitesi’nde görev yapmış deneyimli bir akademisyendir. Prof. Dr. Erdoğan Taşkın’ın yurtiçi ve yurtdışında yayınlanmış birçok bilimsel makale ve bildirisi bulunmaktadır. Taşkın’ın ayrıca Pazarlama ve İşletme alanlarında birçok kitabı da bulunmakta[2] ve bu kitaplar çeşitli üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Prof. Dr. Erdoğan Taşkın’la Beykent Üniversitesi’nde ofisinde gerçekleştirdiğimiz mülakatın metnini aşağıda bulabilirsiniz.

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam mülakat teklifimizi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz. Öncelikle uzmanı olduğunuz pazarlama konusundan başlamak isterim. Pazarlamanın ayrı bir bilim dalı olarak akademide yer bulması ve Türkiye’de gelişimi hakkında bize kısaca bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın: Birinci Dünya Savaşı öncesinde Amerika’da Ürün Bilgisi dersi içinde pazarlama (marketing) kavramına rastlanmıştır. Zamanla, pazarlama ve satış konuları piyasadaki uygulamalardan ders kitaplarına girmeye başlamıştır. Pazarlama ve satışın bilimsel yönünün ağırlık kazanması ise, savaş sonrası önce Amerika'da, daha sonra da Batı Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Robert Kolej ve ardından Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nda “Marketing” bir ders olarak verilmiştir. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İşletme kürsüsünde, 1956 yılında, Prof. Dr. Mehmet Oluç'un “Pazarlama” başlığını taşıyan ilk pazarlama kitabının yayınlanmasının ardından, Pazarlama bir bilim dalı olarak öğretilmiş ve geniş kitlelere yayılmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bir pazarlama uzmanı akademisyen gözüyle Türkiye’deki siyasete baktığınızda, Siyaset Bilimcileri ilgilendirebilecek önemli hangi noktaları görüyorsunuz? Sizce bu konuda başarılı olan siyasetçiler ve siyasi partiler var mı?

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın:  Siyaset Bilimcileri ilgilendirebilecek önemli nokta, konumuz açısından uluslararası ticaret olarak görünmektedir. Küresel ticaret, dış siyasetin ve uluslararası ilişkilerin günümüzde en önemli bir boyutu olmuştur. Özellikle ihracatı desteklemesi gereken siyasal partiler ve parti yönetimlerinin dalgalı siyasi söylemleri, gerek iç, gerekse dış piyasada pazarlama yapan bütün işletmeleri olumsuz yönde etkilemiş ve son yıllarda satışları ciddi şekilde düşmüştür. Oysa siyaset, bir toplumun tümünü ilgilendiren veya toplumun iktisadi boyutunu oluşturan işletmeler ve dış ülkeler arasındaki ilişkileri kazanç sağlama yönünde düzenlemeliydi. Ülkemizde işletmeleri etkileyen siyaset olgusu, kimin neyi, ne zaman ve ne şekilde karar alacağının bilinmediği bir görünümdedir. Uluslararası pazarlama açısından, siyaset, ülkenin kıt kaynakları üzerinde egemenlik ve iktidar çekişmesini, diğer bir açıdan ise çatışan talep ve çıkarları bağdaştırmak ve genel toplum sistemi içinde uyumu sağlamak ve korumak zorundadır. Ulusal siyasi ve yasal çevre, devletin ve siyasi iktidarın uluslararası pazarlamaya yönelik doğrudan veya dolaylı uygulamalarını kapsar.

Dünya çapındaki pazarlama için en önemli konu, uluslararası piyasalara girişi zorlaştıran bu piyasalar önündeki engeller veya duvarlardır. Stratejik olarak uluslararası piyasalara girebilmek için, pazarlama karmasının 4 P’sine ek olarak 2 P’ye daha ihtiyaç vardır. Bu yeni P’ler; güç (Power) ve halkla ilişkiler (Public Relations) şeklindedir. Philip Kotler, bu stratejik düşünceyi “mega marketing” olarak isimlendirmektedir. Pazarlamada hedef, müşterilerin ihtiyaçlarını karşılarken, onlara kârlı tekliflerin sunulmasını düzenleme görevidir. Bununla birlikte, bazen müşteri olmayanlara da doğru zamanda ve doğru miktarda bir baskı ile ek yararların yaratılması gerekir. Bu nedenle, mega veya büyük pazarlama, belirli piyasalara girmek ve bu piyasalarda faaliyet gösterebilmek için gereken beceri ve kaynaklara daha geniş bir açıyla bakılmasını gerektirir. Piyasaya girişte engel yaratanları aşmak ve bu piyasadaki müşterilere cazip teklifler sunmak gerekir. Bunun için, mega pazarlama belirli piyasalara girmek ve bu piyasalarda faaliyet gösterebilmek için stratejik olarak uyumlaştırılmış, iktisadi, siyasi, psikolojik ve halkla ilişkilerle ilgili birçok becerinin kazanılması olarak tanımlanır. Mega pazarlama, hem iç, hem de uluslararası durumlarda mücadelede bulunmaktır. 

Donald Trump

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: İşadamı Donald Trump, geçtiğimiz yıl kendisine hiç şans tanınmamasına karşın ABD Başkanı seçildi. Trump, seçim kampanyasında pazarlama ve reklamcılık metotlarından yararlandı ve klasik Siyaset Bilimi teorilerinden ziyade halka en yakın gelen ve dikkat çekebilecek söylem ve hareketlere yer verdi. Trump’ın kampanyasını bir uzman gözüyle değerlendirdiğinizde bize neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın: Donald Trump Başkanlık kampanyasının en önemli konusu sosyal medya araçlarının kullanımıdır. Donald Trump'ın seçim ekibi, geleneksel pazarlama yerine sanal pazarlama uygulamalarından geniş ölçüde yararlanmış ve bu şekilde başarılı olmuştur.

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın'dan "Uluslararası Pazarlama"

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam, pazarlama alanında Türkiye ve dünyada önemli kişiler kimlerdir? Okurlarımıza kimleri okumalarını tavsiye edersiniz?

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın: Kitaplar ve yazarlar çok. Öncelikle okunması gereken liste ise çok uzun. Aşağıda size detaylı bir liste sunmaya çalışayım
  • Arıkan, Rauf & Odabaşı, Yavuz, Tüketici Davranışı ve Tüketicilik Bilinci, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, 1992.
  • Doyle, Peter, Değer Temelli Pazarlama, Çev. Gülfidan Barış, 3.Baskı, MediaCat Yayını, İstanbul, 2003.
  • Hollensen, Svend, Marketing Management: A Relationship Approach, Second Edition, Prentice Hall, 2010.
  • Karatani, Kojin, Dünya Tarihinin Yapısı-Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına, Çev. Ali Karatay, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.
  • Kim, W. Chan & Mauborgne, Renée, Blue Ocean Strategy: How to Create Uncontested Market Space and Make Competition Irrelevant, Harvard Business Publishing, Boston, 2005.
  • Kotler, Philip & Armstrong, Gary, Principles of Marketing, Global 13th Edition, Pearson Prentice Hall, New Jersey, 2010.
  • Kotler, Philip, “Mega marketing”, Harvard Business Review,  March-April 1986, ss. 117-118.
  • Kurtuluş, Kemal, Pazarlama Araştırmaları, Genişletilmiş Yedinci Basım, Literatür Yayıncılık, İstanbul, 2004.
  • Lambert, Douglas M. & Stock, James R. & Ellram, Lisa M., Fundamental of Logistics Management, Irwin McGraw-Hill, Boston, 1998.
  • Lovelock, Christopher & Wirtz, Jochen, Services Marketing-People, Technology, Strategy, Seventh Global Edition, Pearson, New Jersey, 2011.
  • Ludwig, George, Power Selling: Seven Strategies for Cracking the Sales Code, Dearborn Trade, A Kaplan Professional Company, Chicago, 2004.
  • Mucuk, İsmet, Pazarlama İlkeleri, Türkmen Kitapevi, İstanbul, 2004.
  • Oluç, Mehmet, “Tutundurma-Promotion İletişim-Communication”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl 3, Sayı: 17, (Eylül/Ekim)1989, ss. 10-12.
  • Oluç, Mehmet, "Pazarlama Sözcüğünün Ortaya Çıkması ve Pazarlama Düşüncesindeki Gelişme", Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1, (Ocak-Şubat)1987, ss. 3-4.
  • Oluç, Mehmet, "Satın Alıcıların Davranışlarının Dinamikleri I", Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 27, (Mayıs-Haziran) 1991, s. 2.
  • Oluç, Mehmet, “Satış İşlerinin Nitelikleri ve Türleri", Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 26, (Mart-Nisan) 1991, ss. 13-15.
  • Reece, Monique, Real Time Marketing for Business Growth-How to Use Social Marketing, and Create a Culture of Execution, Pearson, New Jersey, 2010.
  • Solomon, Michael R., Consumer Behavior-Buying, Having, and Being, Ninth Global Edition, Pearson, New Jersey, 2011.
  • Spurling, David, İş Dünyası ve Ticaret, Çev. Nurettin Turan, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1995.
  • Sukhdev, Pavan, Corporation 2020-Transforming Business for Tomorrow’s World, Island Press, Washington, 2012.
  • Sundarajan, Arun, The Sharing Economy-The End of Employment and the Rise of Crowd Based Capitalism, MIT Press Cambridge, Massachusetts, 2017.
  • Taşkın, Erdoğan, Müşteri İlişkileri Eğitimi, Üçüncü Basım, Papatya Yayıncılık, İstanbul, 2005.
  • Taşkın, Erdoğan, Satış Arkadaşınız-Kişisel Satış ve Satış Yönetimi, Üçüncü Basım, Türkmen Kitapevi, İstanbul, 2010.
  • Taşkın, Erdoğan, Satış Teknikleri Eğitimi, Sekizinci Basım, Papatya Yayıncılık, İstanbul,2006.
  • Taşkın, Erdoğan, Satışçıların Yönetimi, Üçüncü Basım, Erko Yayıncılık, İstanbul, 2007.
  • Taşkın, Erdoğan, Yönetim Pazarlama Satış, Dördüncü Basım, Türkmen Kitapevi Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Zichermann, Gabe & Linder, Joselin, Game-Based Marketing: Inspire Customer Loyalty Through Rewards, Challenges, and Contests, John Wiley, New Jersey, 2010.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize vakit ayırdığınız için size okurlarımız adına teşekkür ederim.

Prof. Dr. Erdoğan Taşkın: Ben de size içtenlikle teşekkür ederim. Şen ve esen kalın…



Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 13 Kasım.2017



[1] Hakkında bilgiler için; http://www.beykent.edu.tr/beykent/akademisyen/480/prof-dr-erdogan-taskin.
[2] Kitaplara şu linklerden bakılabilir;

9 Kasım 2017 Perşembe

Doç. Dr. Kutay Karaca ile Çin Halk Cumhuriyeti Mülakatı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 9 Kasım 2017 tarihinde Nişantaşı Üniversitesi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü Başkanı Doç. Dr. Kutay Karaca ile Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşanan güncel gelişmelerle alakalı bir mülakat gerçekleştirdi. Aşağıda bu mülakatın ses kaydını ve dökümünü bulabilirsiniz.



BİRİNCİ BÖLÜM
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Kutay hocam kısa bir süre önce Çin Halk Cumhuriyeti’nde Komünist Parti’nin 19. Kongresi’ne bir ziyaret gerçekleştirdiniz. Daha önce de kitaplarınızdan bildiğimiz kadarıyla defalarca bu ülkeye ziyarette bulundunuz. Benim merak ettiğim, Çin üzerine yeni çalışmaya başlayan bir akademisyen olarak, geçen yıllar içerisinde bu uzun seyahatlerinizde gözlemlediğiniz toplumsal değişimler -en önemlileri- ve  Türkiye’ye kıyasla benzerlik ve farklılıklar ve tabii ki son Kongre’nin yarattığı -dünya medyasında da gündem olan- bu Çin Komünist Partisi’nin 19. Büyük Kongresi’nin yarattığı halktaki tepkileri merak ediyoruz.

Doç. Dr. Kutay Karaca: Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim; 99’dan beri Çin çalışıyorum, o dönem Çin çalışmaya başladığımda Türkiye’de literatür yoktu. Yani şöyle; literatür yoktu derken bir yanlış anlama olmasın, kültürel ve tarihsel yazım vardı ama Çin dış politikası, Çin siyasi yapısı gibi konularda çok az, özellikle Ankara Siyasal odaklı bir yazı ile karşılaşıyorduk. Tabii burada şöyle bir etki var; Türkiye ile Çin, Soğuk Savaş’ta iki ayrı kutupta ideolojik olarak birbirinden ayrılar. Türkiye’de Maocu yapılanma diye bir yapılanma dönemsel olarak ortaya çıkmış ve Türkiye’nin Çin’e bakışı 1971’e kadar tamamen Milliyetçi Çin’i yani Tayvan’daki Kuomintang partisini tanımak üzerine oluşmuş. Ama 71’den sonra değişiyor tabii… Şimdi, 99’da Çin çalışmaya başladığımda ve ilk Çin’e gittiğimde gördüklerimle sonrasında defalarca gözlemlerim, benin Çin Halk Cumhuriyeti’nin nasıl bir gelişim gösterdiğini çok iyi analiz etmemi sağladı. Neden? Çünkü 99’da Çin çalışmaya başladığımda, merkez Çin’de satın alma paritesi 230 dolarlar seviyesindeydi. Bugün 1400-1500 dolarlar merkez Çin’de, yani Çin’in orta bölgesi için konuşulan rakamlar. Ama Şanghay’a baktığınız zaman 20.000 dolarlardan bahsediyoruz, Pekin’e baktığımız zaman 14.000 dolarlara çıkan bir seviye var. Şimdi tüm bunlar tabii bir şekilde halkın refah seviyesinin artmasını sağladı. Çünkü Deng Xiaoping’in ortaya koyduğu büyük stratejinin birinci parçası, birinci ayağı ekonomiyi geliştirmekti. Ekonomiyi geliştirirken, Çin, bir anda dünyanın bacası oldu, yani tüm üretim Çin’e kaydı. Çinlilerin tarih boyunca en büyük korkusu kıtlık ve bunun yarattığı açlık ve bunların bağımlı olduğu işsizliktir. Çin’de isyanlara baktığınız zaman, İmparatorluk dönemi de dâhil olmak üzere, isyanların hepsinin bu açlık, kıtlık ve işsizlik üçgeninin içerisinde çıktığını görürsünüz. Dolayısıyla, Çin Halk Cumhuriyeti’nde öncelik, halkın refahını arttırırken işgücünü hiçbir zaman kısıtlamamak. Şimdi, tabii dünyanın bacası olunca da, en önemli nokta insanlarınıza iş imkânı sunmanız. Ama tabii burada Batı kaynaklı büyük tenkitler var, işte işçi hakları konusunda. Bu da benim hani senelerce boyunca gördüğüm değişen sistemlerden biri. Örneğin Çin’de çalışmaya başladığım zaman, kaçak çalışma oranları 15 saate kadar çıkabiliyordu. Şimdi artık 8 saatlik bir süreç var; yani bu şekilde 3 periyot yapıyorlar, 3 vardiya yapıyorlar ve bunların her birisi, bütün o işçi güvenliği konusunu içerisine alacak şekilde yapılıyor.

Neler değişiyor Çin’de? Çin’de çok şey değişiyor… Çin’de bankacılık sistemi değişiyor, sigortacılık değişiyor, emeklilik sistemi değişiyor, halkın refah seviyesi sürekli yükseliyor. Peki, Şanghay gibi büyük şehirleri tekrardan yapılandırmaya girdiler 1994 itibariyle. Ve 5-6 yıllık bir süreçte de bu yapılandırmayı büyük bir oranda hallettiler. Örneğin Pekin’i 7 parçaya böldüler ve her parçadaki oturanları bir şekilde başka yere sürerek -çünkü Çin’de mülkiyet hala çok kısıtlı- yeni bir Pekin yarattılar. Bugün Pekin’e gittiğiniz zaman, devasa bir gökdelenler şehri haline gelmiş durumda. Ben ilk gittiğimde komünler vardı; küçük küçük evler, içlerine girdiğiniz zaman pislik, işte herşeyi görebilirdiniz. Şimdi bunların hiçbirini göremiyorsunuz… Ama şöyle bir şey var; 99’daki Çin Halk Cumhuriyeti’nde hiç yemek yenecek yer bulamazken, bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nde özellikle büyük şehirlerde, Guangzhou, Pekin, Şanghay, Makao, Yünnan gibi şehirlerde, Sincan gibi şehirlerde, her türlü şeyi bulabilirsiniz, imkânı bulabilirsiniz. Şimdi burada şunu net olarak söylemek lazım; Çin Halk Cumhuriyeti adına bu gelişmişliği sağlayan nokta nerden geçiyor? Şimdi birincisi ekonomik gelişim. Ekonomik gelişim, mecburen giderek enerjiye bağımlı hale geldi; çünkü 2009’dan itibaren Çin’in enerji ithalatı yüzde 50 sınırını geçti, yani enerji güvenliğini tamamen yok etmiş bir Çin Halk Cumhuriyeti’nden bahsediyoruz. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin enerji bağlamında dışa bağımlılığı yüzde 69. Şimdi enerjiyi sorunsuz almak Çin dış politikasında artık en önemli argümanı. Enerjiyi sorunsuz aldığınız zaman, ekonominizin devamlılığını sağlıyorsunuz, çünkü ekonominiz bu enerjiye bağlı. Ama ekonominizin devamlılığını sağladığınız zaman da, Komünist Parti rejiminin devamlılığını sağlıyorsunuz. Dolayısıyla, enerji güvenliği tamamen parti veya rejimin güvenliğiyle eşdeğer hale geldi Çin Halk Cumhuriyeti için. Şimdi son döneme geldiğimiz zaman, bir anda Şi Cinping’in ilk dönemlerinde, ilk başladığında herkes Şi Cinping’in çok düzgün eğitim gören, çok doğru yönetebilecek ve dürüstlüğünden bahsediyordu ki, Şi Cinping gelir gelmez dedi ki, “biz bu bürokratik engelleri ortadan kaldırmak için ilk yok edeceğimiz nokta yolsuzluk”. Ve yolsuzluk hamlesi halktan inanılmaz olumlu bir sinyal aldı ve 10.000’e yakın insan hapse atıldı, hatta bir kısmı idam edildi, 400 tane çok üst düzey bürokrat içeriye atıldı. Şimdi 19. Parti Kongresi’nde hemen önce Mart’ta yapılan Ulusal Halk Kongreleri’nde de, Şi Cinping nasıl bir delege istediğinin şeklini verdi. Ve bunu da oturduğu yerden yapmadı, neredeyse tüm Çin’i tek tek dolaşarak yaptı. Ve ziyaretlerini de işte fabrikalara yaptı, eğitim kuruluşlarına yaptı.

Şi Cinping

İKİNCİ BÖLÜM
Doç. Dr. Kutay Karaca: Şi Cinping tüm ülkeyi dolaştı. Ve nasıl bir delegasyon istediğini de beyan etti. Ve şimdi Ulusal Halk Kongresi çok önemli, çünkü oradan çıkacak Ulusal Halk Komitesi, anayasayı değiştirebilen tek organ Çin Halk Cumhuriyeti’nde. Ve 3 saat 24 dakika süren bir konuşma, tüm dünyaya yapılmış, gerek iç Çin’e, gerek… Şimdi önce bir lider noktasından bakalım olaya. Ben bunu çok düşündüm; acaba Mao’dan sonra mı, ya da Deng Xiaoping’den sonra mı gelen en güçlü lider diye. Teraziye koyduğum zaman, Deng’den daha güçlü bir lider profiliyle karşılaştım ve bana göre Şi Cinping, Mao’dan sonra gelen en güçlü lider profili sergileyen lider. Çin Halk Cumhuriyeti’nde Deng Xiaoping’den sonra oluşan iktidar yapısı, bir kolektif yönetimi gerektiren iktidar yapısıydı; yani parti ve lider beraber yönetiyordu. Ama lidere etki parti tarafından yapılıyordu, dolayısıyla partinin organlarına dağılmış bir yönetim tarzı vardı. Bugün ama Şi Cinping’in istediği bir yönetim tarzı var, ancak o yetkileri parti organlarına dağıtıyor. Buradan bakacağız… Neden Mao’dan sonraki en önemli lider? Yeni bir ideoloji ortaya koydu; dedi ki, “Çin karakteristiğiyle yoğrulmuş yeni bir Marksizm yaratmamız gerekir” dedi. Şimdi burada şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya; Marksizm, yeni bir Çin karakteriyle Marksizm, bu acaba Çin’in izlediği ekonomi politikalarının ismiyle nasıl örtüşüyor? Yani sosyalist piyasa ekonomisi; sosyalizmle piyasa yan yana geliyor, yani sosyalizmle kapitalizm esasında yan yana gelecek iki kavram değil. Ama bu ikisi bir araya getirilmiş bir Çin Halk Cumhuriyeti’nden bahsediyoruz. Şimdi Çin karakteriyle yoğrulmuş bir Marksizm de acaba bu ekonomik isimlendirmenin bir unsuru mudur? Buna bir bakmak lazım. Ve acaba Çin karakteriyle yoğrulmuş Marksizm, yeni bir ideoloji olarak dünyada özellikle gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri için bir örnek teşkil edebilecek mi? Eğer bu başarılır ise, o zaman Soğuk Savaş’ın ideolojik yapısı gibi bir ideoloji savaşı tekrar mı başlayacak? Buna da en çok Amerikalılar sevinir, bunu da aç parantez söyleyeyim… Hani belki o zaman bizim İslami terörizm falan kavramı da ortadan kalkmış olur.

İkinci nokta, Şi Cinping’in koyduğu, benim hiçbir liderden duymadığım çalışmaya başladığımdan beri ve öncesinde, net bir rakam var. Diyor ki, 100. yılda, yani 1 Ekim 2049’da Çin Halk Cumhuriyeti tüm Çinlilerin bütün dünya çapında gurur duyacağı bir ülke olacaktır. Ve bizim dedi, “2050’ye kadar küresel güç olma hedefimiz var”. Şimdi ilk defa bir Çinli lider “küresel güç” vurgusu yaptı. Bu zamana kadar hiç kabul etmiyorlardı. “Peaceful rise”ı bile “peaceful development” olarak değiştirdiler. Peki, bu “küresel güç” olgusu acaba Deng Xiaoping’in o ekonomiyi geliştirme birinci şart bitti, ikinci şart bölgesel güç olma ve o bölgedeki tüm enerji kaynaklarını kontrol edebilme ve Tayvan’ı anakıtaya katabilme ideasının ikinci safhasını -Tayvan’ı bir kenara koyarsak- “o da mı tamamlandı”ya getirir bizi. Görüntü itibariyle evet. Güney Çin Denizi’ndeki yaratılan ortamı gördüğümüz zaman, Çin’in tamamen bir hâkimiyeti vardır ve bu hâkimiyet de Çin’in oradaki enerji kaynaklarına, offshore kaynaklara elde etmesine, Orta Asya’nın enerji kaynaklarının boruyla Çin’e gönderildiğini düşünün, onları da elde etmesi anlamındadır. Geriye bir Tayvan kalıyor; burada herkes Tayvan evet kendisine bağlı değil, ama Amerika dâhil Çin’in bir “tek Çin politikası”nı benimsemesinden dolayı olduğu görülüyor. Şimdi burada acaba Tayvan bağımlı mı? Evet, son döneme baktığımız zaman günde 24 tane uçak inip kalkıyor Tayvan’a. En çok Çin’e yatırım yapan işadamları Tayvanlı. Tayvan’ın ihracat ve ithalatında Çin Halk Cumhuriyeti vazgeçilmez, birinci sırada. Dolayısıyla, Tayvan zaten ekonomik olarak bağlanmış durumda.

Geriye Deng Xiaoping’in üçüncü noktası kalıyor. Orduyu geliştirerek, ekonomik büyümeyle beraber süpergüç olma iddiası. Acaba Çin Halk Cumhuriyeti, Şi Cinping’le beraber bu üçüncü safhayı mı uygulamaya başlayacak sorusunu sormanın zamanı geldi diye düşünüyorum ben. Ama yine de benim kendi net olarak söyleyeceğim bir şey var, Çin çalışan biri olarak, 2050’nin küresel güç iddiası için çok yakın bir zaman olduğunu düşünüyorum. Ve Çinliler bu küresel güç olgusunu hiçbir zaman gündeme getirmiyorlar, neden? Amerika sekteye uğratır diye. Bunun Trump’ın iktidarında yapılmasını da önemsiyorum; çünkü Trump hem ulusal, hem de uluslararası kamuoyu tarafından sorgulanan bir lider. Biliyorsunuz Trump dedi ki, “Amerikan ekonomisi için korumacı yasalar çıkartacağız”. Şi Cinping Davos’a gitti, biz dedi “liberal ekonomiden yanayız, serbest ekonomiden yanayız” dedi. Trump Paris Anlaşması’ndan çekildi, Şi Cinping dedi ki “Biz Paris İklim Anlaşması’na elimizden gelen her türlü desteği veririz” dedi. Dünyanın en çok yenilenebilir enerjiye yatırım yapan ülkesinin de Çin olduğunu düşünürseniz, dünya ülkeleri içerisinde uluslararası kamuoyunda da bir Çin algısında değişim yarattığını, Çinli lider algısında da değişim yarattığını söylemekte yarar var. Gelelim orduya… Dedi ki, “orduya yatırım yapacağız, daha güçlü bir ordu istiyoruz”. “Savaştığı zaman kazanmak zorunda olan bir ordu istiyorum” dedi. Şimdi burada iki tane temel nokta var dış güvenlik dışında. Birincisi, iç güvenlik. Ayrılıkçılara kesinlikle ordu en büyük teminat. İkinci nokta, enerji güvenliğinin sağlanması, çünkü rejimin teminatı enerji. Bunun sağlanmasında da ordu en önemli nokta. Ama ordu nasıl bir şekilde modernize edilecek, çünkü çok hantal bir orduya sahip Çin Halk Cumhuriyeti. Ve 89 Tiananmen Olayları’ndan sonra Batı ambargosuyla karşı karşıya, tek dayanak noktası da Rusya. Ama Ruslar da artık sattıkları malın belli bir zaman sonra Çin malı gibi taklitle ortaya çıktığını gördükleri için, örneğin SU-33’ü vermediler. Ama SU-33’yi vermediler, J-15 çıktı. Bizim Varyag geçti Liaoning oldu, şimdi onun üzerinde konuşlu. Bundan 4 sene önce Amerika’nın o zamanki Savunma Bakanı Robert Gates Çin’e giderken Washington’da dediler ki, “Çinlilerin bir hayalet uçak iddiası var, ne diyorsunuz?”. “Bu yakın zamanda, orta zamanda olacak birşey değil” dedi. Uçağı Çin’e Pekin’e indi, hayalet uçağı uçurdular, J-20. Şimdi bunu ben biraz Amerikalıların Türkiye’ye koyduğu 74-79 ambargosuna benzetirim. Amerikalılar, sonraki yazılarında, “keşke koymasaydık, Türkiye’yi çok daha bağımlı kılıyorduk, ama Türkiye kendi kendine yeten bir ülke oldu, sanayisini geliştirmek zorunda oldu” dediler. Şöyle bir nokta, aynı şey Çinliler için de geçerli. Savunma sanayiinde giderek daha etken olan bir Çin Halk Cumhuriyeti, kendi kendini modernize eden bir Çin Halk Cumhuriyeti görüyoruz. Şimdi ama “Ordu 2050’ye kadar bir küresel güç ordusu olur mu?” sorusuna ben konvansiyonel anlamda “hayır” diyeceğim. Ama Çin Halk Cumhuriyeti unutulmasın ki nükleer anlamda dünyanın en büyük güçlerinden biri ve bir caydırıcı unsur. Yine Şi Cinping’in konuşmasından bir nokta, ayrılıkçılara gözdağı verdi dedi ki, “Biz Çinliler için, bazen kan sudan incedir” dedi. Yani kan akıtmaya da, kanımızın dökülmesine de hiçbir şekilde tereddüt etmeyiz dedi bu noktada. Bu da doğrudan bir tehdit olarak algılanabilir kendi içerisinde.

Pekâlâ, hani Çin Halk Cumhuriyeti küresel güç olabilir mi veya niye olamaz yakın ya da orta vadede? Çünkü Çin anayasasında birlikte yaşamanın 5 şartı doğrudan yer alır. İşte ülkelere müdahale etmeme, iç işlerine karışmama, toprak bütünlüğüne saygı ve insanca yaşama hakkına saygı. Şimdi siz bunu söyleyerek küresel güç olamazsınız. Zaten Şi Cinping de bunun farkında, anayasayı değiştirme girişimleri başlatacaktır. Neden? Çünkü Suriye’de Çin var mı? Yok… Irak’ta Çin var mı? Yok… Yemen’de Çin var mı? Yok… Somali’de? Evet, o da Birleşmiş Milletler içerisinde. Ama Suriye’de bu kadar kan dökülürken, siz bir arada yaşamanın 5 şartı içerisinde ülkelerin iç işlerine karışmayacağım, müdahale etmeyeceğim ama küresel güç olacağım iddiasında bulunamazsınız. Bir kere birinci nokta bu… Yani bundan sonra eğer Çin dış politikasında ve Çin stratejisinde bir değişiklik beklenirse, bu noktada olacaktır. Çin de artık her şekilde müdahil olmaya çalışacaktır, olmak zorundadır zaten böyle bir iddiası varsa. İkinci nokta, küresel bir güçseniz, bölgenizde mutlak hâkimiyet gerekir. Şimdi Çin Halk Cumhuriyeti bölgesinde mutlak hâkim midir sorusunu sorduğunuz zaman, bunun cevabını “hayır”dır. Çünkü Güney Kore ve Japonya’da son nükleer krizde, çünkü Trump da akıllı davrandı, Kuzey Kore krizini bir şekilde ateşi üfledi ve harladı ama neyi sağladı? İşte Abe’nin yönetimini garanti altına aldı, Güney Kore’de asker bulundurma süresinin uzatılmasını aldı, her iki devletle de silah anlaşması imzaladı, her iki devletle de savunma anlaşması imzaladı. Bu, tamamen Çin’i çevreleme politikasının bir parçasıdır. Çinliler bunun karşılığında Kuzey Kore’yi kullanıyorlar. Ama işte ben Çinli bir dolu stratejistle, uzmanla konuşuyorum; onlara Kuzey Kore dediğim zaman, bu diyorlar Amerika ile Kuzey Kore’nin ilişkisidir. Ben de onlara diyorum ki, bak böyle söylediğiniz anda küresel güç olamazsınız. Çin Halk Cumhuriyeti bölgesinde de bir hâkimiyet sorunu yaşıyor. O yüzden kısa ya da orta vadede Çin Halk Cumhuriyeti’nin o küresel güç hedefinin çok doğru olmadığını ya da gerçekçi olmadığını söyleyebilirim.

Ama şu önemli, bugüne kadar işte Amerikalılar bozar, Batılılar bozar tedirginliğinin ortada kalktığını ve artık giderek bir kendi ayakları üzerinde rahat durabilen bir Çin yaratıldığı düşüncesi bende hâkim. Keza Şi Cinping “ekonomik olarak atılım yapacaksak” dedi, “bunun en temel noktası bu doğrudan yatırımların artık bizim tarafımızdan yapılmasıdır” dedi. Şimdi biliyorsunuz Çin Halk Cumhuriyeti en fazla doğrudan yatırım çeken ülke, ama son 2015-2016 rakamlarında bu doğrudan yatırımlar neredeyse yüzde 50 azaldı. Şimdi bu azalmanın verdiği noktanın nedeni de şu, diyor ki Şi Cinping, “biz artık markalaşmalıyız, bizim markalarımız artık burada hamle yapmalı ve bu hamleler içerisinde de biz ekonomimizi doğrudan yabancı yatırıma bağımlılıktan kurtarmalıyız” diyor. Bunu yapamadığınız zaman da küresel güç olamazsınız. Çünkü size yatırım yapan ülkelere baktığınız zaman, Asya’da Japonya geliyor en büyük ülkelerden biri. Ee tarihsel bir düşmanlığınız var; bölgenizdeki hâkimiyeti Japonya’yı bir kenara atmadan alamazsınız. Öbür türlü bakıyorsunuz; neredeyse o doğrudan yatırımların yüzde 70’i Amerikan şirketleri ya da Amerikalıların büyük ortağı olduğu şirketler tarafından yapılmış. Ee o zaman Amerika’yı da bir kenara atamazsınız. Dolayısıyla, o küresel güç olma iddiasında birçok engel olsa da, ben Çin Halk Cumhuriyeti’nin en azından bu iddiayı ortaya koyabilecek Şi Cinping’le beraber bir 5 yıllık süreci yaşayacağını düşünüyorum ki Amerika’nın Trump’la yaşayacağı dönemi de varsayarsanız, bunu da Çin’in bir şekilde uluslararası kamuoyuna kabul ettirebileceğini düşünüyorum. Ki İngiltere’nin son dönemde bu Tek Kuşak Tek Yol projesinin en temel ortağı olduğunu düşünürseniz, Orta Doğu’da Katar ve Suudi Arabistan’ın birbirine karşılıklı çıkar yarışında olduğunu düşünürseniz ki bu çıkar yarışı İngiltere-Amerika çıkar yarışıdır, bunu düşünürseniz Çinlilerin bir şekilde Amerika’yı Batı’dan uzaklaştırma politikaları izleyebileceğini de söyleyebiliriz.

Son bir nokta, Şi Cinping bir halef belirlemedi, genelde ikinci dönemlerinde bir halef olur. Çin anayasasında bir Başkan’ın iki dönem yapacağı yazmıyor. Yani bu teamül olarak devam eden birşey. Şimdi bana sorarsanız, bu 5 sene Şi Cinping’in bu koyduğu iddialar, 3 saat 24 dakikada koyduğu iddialar- öyle bir hale gelirse ki, bir başarı sağlanırsa, Şi Cinping, Mao ve Deng Xiaoping’den sonraki üçüncü lider olur, bir dönem daha görecek. Yine son bir kere, herkes Çin’in teknolojik altyapısının zorluğundan ve imkânsızlığından bahsediyor. Bakın son 2017 rakamları, Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği, dünyanın bir numaralı alanı kabul edilen alanında, Çin üniversitesi Tsinghua’nın MIT’yi geride bırakarak birinci sıraya oturduğunu gösteriyor. Ve bu durum, ilk 20 içerisinde 5 tane de Çin üniversitesi var aynı alanda. Yine söylüyorum, Times Education Ranking’in yaptığı son araştırmada, 1000 tane üniversite içerisinde 47 tane Çin üniversitesi var. Şimdi artık güneş yalnızca doğudan doğmayacak. Görüntü; gerek üretim, gerek teknolojik, gerek eğitim, gerek silahlanma yarışını düşünürseniz, galiba güneş herhalde artık doğudan batacak gibi geliyor bu yeni dönemde..

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Teşekkür ediyoruz hocam.

Doç. Dr. Kutay Karaca: Ben teşekkür ederim.


Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 09.11.2017