22 Şubat 2019 Cuma

CFR Paneli: ABD-Kuzey Kore İlişkilerinin Geleceği


Tanınmış Amerikan düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi), 21 Şubat 2019 tarihinde “The Future of U.S.-North Korea Relations” (ABD-Kuzey Kore İlişkilerinin Geleceği) başlıklı bir panel[1] düzenlemiştir. ABD’nin eski Güney Kore Büyükelçisi ve Boeing şirketi Başkan Yardımcısı Mark W. Lippert’in moderatörlüğünü yaptığı panele, konuşmacı olarak, Güney Kore asıllı Amerikalı diplomat, akademisyen ve yazar Victor Cha, CSIS nükleer işler uzmanı Rebecca K. Hersman ve CFR Kore uzmanı Amerikalı analist Scott A. Snyder katılmışlardır. Bu yazıda, bu güncel panelde konuşulanlar özetlenecektir.


Panel kaydı

Panelin ilk konuşmacısı olan CSIS nükleer işler uzmanı Rebecca K. Hersman, öncelikle Kuzey Kore nükleer programının tarihçesi hakkında dinleyicilere bilgiler vermektedir. Kuzey Kore nükleer programının ülkedeki komünist rejim için büyük bir gurur kaynağı olduğunu belirten Hersman, ayrıca rejimin devamlılığı açısından da nükleer programın -on yıllardır ve başa geçen farklı liderlerce- kritik bir unsur olarak görüldüğüne vurgu yapmaktadır. Kuzey Kore nükleer programı konusundaki temel tartışmanın programın savunma amaçlı mı, yoksa saldırı amaçlı mı olduğu şeklinde cereyan ettiğini belirten konuşmacı, geçmişte daha çok bir pazarlık kozu (bargaining chip) olarak değerlendirilen bu unsurun şimdilerde Pyongyang için bir kabiliyet (capability) haline geldiğine dikkat çekmektedir. Hersman, Kuzey Kore rejiminin 30 ile 60 arasında değişen miktarda nükleer başlığa sahip olduğunun bilindiğini de bu noktada belirtmektedir. Hersman, ayrıca Pyongyang rejiminin kayıtdışı birçok nükleer tesisinin bulunduğunu söylemekte ve son yıllarda materyal üretiminde yaşanılan artışa dikkat çekmektedir. Nükleer denemeler konusunda Kuzey Kore’nin zaman zaman hızlanan, zaman zaman da yavaşlayan bir grafik gösterdiğini de sözlerine ekleyen Rebecca K. Hersman, nükleer silah ve balistik füze projelerinin Pyongyang rejiminin neredeyse tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleştirdiği yerli programlar olduğunu da açıklamaktadır. Hersman, son olarak, bunların dışında Kuzey Kore’nin biyolojik ve kimyasal silah anlamında da çok ileri noktada olduğunu ve bu unsurların da komşu ülkelere yönelik tehlikeler ve nükleersizleştirme (denuclearization) tartışmaları kapsamında ele alınması gerektiğini söylemektedir.

İkinci konuşmacı olan Güney Kore asıllı Amerikalı diplomat, akademisyen ve yazar Victor Cha, öncelikle Kuzey Kore’yi nükleersizleştirmek için tarafların sorunun çözümü için kapsamlı bir irade beyanı yapmasının ardından bu ülkeyle müzakereler yürütmek gerektiğini; ancak nükleer silahların varlığını reddeden Kuzey Kore rejimi ile pazarlık yapmanın çok zor olduğunu söylemektedir. Diğer yöntemin, kapsamlı bir niyet beyanı olmadan müzakerelere başlamak ve süreci ilerleterek bir uzlaşma ve yol haritası metnini açıklamak olduğunu söyleyen Cha, ABD ile Kuzey Kore heyetleri arasında Singapur’da önümüzdeki hafta yapılacak görüşmelerde bu ikinci yöntemin uygulanacağını düşündüğünü açıklamaktadır. ABD’nin bu konuda Pyongyang’ı uzlaşmaya zorlamak için en önemli manivelasının Kuzey Kore’ye son dönemde uygulanan yaptırımlar olduğunu ifade eden Amerikalı analist, bu yaptırımların sadece nükleer programla ilgili değil, insan hakları ihlalleriyle de alakalı olarak uygulandığını hatırlatmaktadır. Singapur’da haftaya yapılacak Donald Trump-Kim Jong Un görüşmesinin iki ülke lideri arasındaki ikinci önemli buluşma olacağını söyleyen Cha, bu görüşmede ilerleme kaydedilememesi durumundaysa, görüşmelerin etkisini giderek kaybedeceğini iddia etmektedir. Geçmişten farklı olarak, ülkesinin Kuzey Kore ile görüşmelerde bu defa Japonya ve Güney Kore ile koordineli olarak hareket etmediğine de vurgu yapan Cha, Japonya’nın bu görüşmelerden izole olduğuna, Güney Kore’nin ise Kuzey Kore ile doğrudan diplomasiye geçtiğine dikkat çekmektedir.  Çin’in ise bu süreçte Kuzey Kore’yi müzakerelere yönlendirmede yapıcı bir rol oynadığını vurgulayan Victor Cha, buna karşın müzakereler öncesinde ABD’nin en iyi koşullarında olmadığını ima etmektedir.

Üçüncü konuşmacı olan CFR Kore uzmanı Amerikalı analist Scott A. Snyder ise, konuşmasında, son dönemde Kore yarımadasındaki gelişmeleri anlatmakta ve bunun müzakerelere etkisini değerlendirmektedir. Konuşmasına ortada iki farklı sürecin olduğunu belirterek başlayan Snyder, bunları; ABD-Kuzey Kore nükleersizleştirme görüşmeleri ve Kuzey Kore-Güney Kore barış görüşmeleri olarak açıklamaktadır. Kuzey Kore-Güney Kore barış görüşmelerinin ABD’nin beklentisi ve isteğinin ötesinde bir hızda geliştiğini düşünen Amerikalı uzman, öncelikle bu iki sürecin birlikte götürülmesi gerektiğini düşünmektedir. Trump-Kim görüşmesinde alınabilecek mesafenin Kore içi görüşmelere de olumlu yansımalarının olacağını belirten Snyder, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in’in bu görüşmeleri Kuzey Kore’yi nükleersizleştirme sürecinden Kore içi barış sürecine doğru yönlendirdiğine dikkat çekmektedir. Buna karşın, Güney Kore’de barışa ulaşılması yönünde bazı engeller olduğunu düşünen konuşmacı, bunları; Moon Jae-in’in düşmeye başlayan popülaritesi, partisi Kore Demokratik Partisi’nin son dönemde skandallara bulaşması ve ekonomik büyümede yaşanan zorluklar olarak sıralamaktadır. Ayrıca Güney Kore’de toplumun tüm kesimlerinde Amerikan askeri varlığının ülkelerindeki devamı konusunda görüş birliğinin olduğunu kaydeden Scott A. Snyder, Güney Korelilerin 2/3’ünün -Kuzey Kore ile müzakereler aşamasında- caydırıcı Amerikan kapasitesinin geliştirilmesini gerekli olarak gördüğünü de sözlerine eklemektedir. Snyder, son olarak Güney Korelilerin Amerikan askeri varlığını Kore içi barış görüşmelerine bir engel olarak görmediğini de söylemektedir.  

İkinci turda kaldığı yerden devam eden Scott A. Snyder, ABD’nin bu süreçte Güney Kore ile lider düzeyinde bazı sıkıntılar yaşayabileceğini, ancak bunun kurumsallaşmış müttefiklik ilişkilerine zarar vermeyeceğini iddia etmektedir. Güney Kore’nin Japonya ile ilişkilerinin de son dönemde bozulduğuna vurgu yapan Snyder, ABD’nin perde arkasında işleri düzeltme kapasitesinin yüksek olmadığı bir dönemde iki ülke arasında yaşanan çeşitli krizlere örnekler vermektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Victor Cha, Güney Kore ile Japonya’nın geçmişte de sorunlarının olduğunu, ancak Kuzey Kore ve diğer önemli bölgesel meselelerde ABD’nin geçmişte bu iki yakın müttefikini daima bir araya getirmeyi başardığını söylemektedir. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın daha 1990 yılından başlayarak tüm beyanatlarında istikrarlı bir şekilde yurtdışında asker bulundurmaya sıcak bakmadığını belirten ifadeler yer aldığını hatırlatan Cha, bu anlamda Trump’ın müttefiklerine masraflara ortak olmayı öneren bir çizgide olduğunu belirtmektedir. Singapur’daki müzakerelerle ilgili bir diğer sorunun, Kuzey Kore’nin çok az taviz verme ihtimaline karşın Başkan Trump’ın zaten sıcak bakmadığı askeri harcamalar ve güvenlik taahhütleri konusunda ileri adımlar atması olduğunu düşünen Cha, bu anlamda Başkan Trump’a eleştirel bir gözle yaklaştığını belli etmektedir.

Bu turda yeniden söz alan Rebecca K. Hersman ise, Kuzey Kore rejiminin nükleersizleştirilmesinin gerçekleşmesi halinde bile bunun uzun yıllar alacağını ve bölgedeki tehlikeli durumun ABD ile Kuzey Kore arasında müzakereler yapılıyor diye unutulmaması gerektiğini söylemektedir. Bu bağlamda, müzakerelerde Pyongyang rejiminin daha önce açıklamadığı bazı nükleer tesislerini beyan etmesinin anlamlı bir ilerleme kabul edilmesi gerektiğini düşünen Hersman, yine bir veya iki uranyum zenginleştirme tesisinin kapatılmasının önemli bir adım olabileceğini belirtmektedir. Konuşmacı, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) çalışanlarının Kuzey Kore’de denetleme yapmalarına izin verilmesinin de yine benzer şekilde olumlu ve önemli bir adım olarak kabul edilmesi gerektiğini beyan etmektedir.

Sonuç olarak, Haziran 2018’de gerçekleşen tarihi görüşme ardından açıklanan deklarasyon da dikkate alındığında[2], bana kalırsa ABD-Kuzey Kore görüşmeleri konusunda gerçekçi olmak ve mucize beklememek gerekmektedir. Zira hâlihazırda nükleer güce ulaşmış olan ve bunu rejimin devamlılığı için kritik bir unsur olarak gören Pyongyang rejiminin bu konuda ciddi adımlar atması kısa sürede gerçekleşebilecek bir şey değildir. Rebecca K. Hersman’ın da söylediği gibi, bu görüşmelerde temel amaç Pyongyang rejimini kısa vadede nükleersizleştirmek değil, nükleer denemelerine son veren ve denetimler konusunda işbirliğine yönelen bir çizgiye çekmek olmalıdır. Ancak Washington tarafında bu konuda hızlı bir sonuç alınmak isteniyorsa, meseleye daha büyük bir Asya-Pasifik perspektifinden bakılmalı ve Çin Halk Cumhuriyeti ile bu konuda kapsamlı bir anlaşma gerçekleştirilerek, Kuzey Kore’nin kısa ve orta vadede nükleersizleştirilmesi için ortak bir yol haritası belirlenmelidir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

18 Şubat 2019 Pazartesi

Yeni Makale: Sarı Yelekliler Protestolarının Analizi


Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin "Sarı Yelekliler Protestolarının Analizi" adlı makalesi, BİLGESAM düşünce kuruluşunun yayımladığı Stratejist dergisinin Şubat 2019 tarihli sayısında yer aldı. Aşağıdaki linklerden bu makaleye ulaşabilirsiniz.


Chatham House’da Düzenlenen ‘Sarı Yelekliler’ Paneli


Daha 1920 yılında kurulan ve dünyanın en köklü düşünce kuruluşlarından birisi olarak kabul edilen Chatham House veya diğer adıyla Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 23 Ocak 2019 tarihinde “Une Nouvelle Révolution? Macron and the Gilets Jaunes” (Yeni Bir Devrim Mi? Macron ve Sarı Yelekliler) başlıklı önemli bir panel[1] düzenlemiştir. Fransa’da son birkaç aydır etkili olan Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) protestolarını ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un performansını konu alan ve Georgina Wright’ın moderatörlüğünü yaptığı bu panele; The Economist dergisinden Emily Mansfield, University College London’dan (UCL) Fransa ve Avrupa Politikaları uzmanı akademisyen Philippe Marlière ve Chatham House Avrupa Programı’nda görevli akademisyen Quentin Peel katılmıştır. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecektir.

Panelin video kaydı

Panelde ilk söz alan konuşmacı olan The Economist dergisinden Emily Mansfield, Sarı Yelekliler protestolarını anlamak için sözü Cumhurbaşkanı Macron’un seçildiği döneme getirmekte ve genç Cumhurbaşkanı’nın seçmenlere Fransa ekonomisini canlandırmak, kamu harcamalarını azaltmak, daha esnek bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmak ve iş piyasasını liberalleştirmek gibi vaatlerde bulunduğunu hatırlatmaktadır. Bu gibi reformlarla Macron’un amacının Fransa’yı uluslararası yatırımcılar için daha cazip hale getirmek ve yeni iş imkânları yaratmak olduğunu söyleyen Mansfield, Cumhurbaşkanı açısından en büyük sorununun ise, uzun yıllar gerektiren bu gibi yapısal reformları çok kısa sürede gerçekleştirmeye çalışması olduğunu vurgulamaktadır. Macron’un 2022 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bu reformları -en zorlarından biri olan iş piyasasının liberalleştirmesinden başlayarak- hızlı bir şekilde gerçekleştirmeye çalıştığını söyleyen konuşmacı, ancak bu süreçte Cumhurbaşkanı’nın seçmen nezdinde ciddi bir destek kaybına uğradığını ve “zenginlerin Cumhurbaşkanı” olarak algılanmaya başladığını iddia etmektedir. Sarı Yelekliler protestolarına sebep olan benzin fiyatlarındaki -vergilendirmeye dayalı- artışın aslında bardağı taşıran son damla olduğunu kaydeden Mansfield, halkın reel ücretler ve kamu hizmetleri konusunda zaten hâlihazırda sıkıntıları olduğunu (özellikle kırsal bölgelerde) söylemektedir. Sarı Yelekliler protestoları karşısında Macron’un iki önemli değişikliğe yöneldiğini belirten Mansfield, ilk olarak Cumhurbaşkanı’nın protestoculara 10 milyar dolarlık ciddi ekonomik tavizler verdiğini, ikinci olarak da bu konuda iki aylık bir kamusal tartışma başlatarak demokratik rejim içerisinde sorunu çözmeye çalıştığını anlatmaktadır. Macron’un bu süreçle birlikte daha ayakları yere basan bir politik çizgiye yöneldiğini düşünen Emily Mansfield, bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın artık “halk için” anlayışından “halkla birlikte” anlayışına geçiş yaptığını söylemektedir. Macron’un bu süreçte kısa ve uzun vadeli hedefleri olduğunu da belirten Mansfield, Cumhurbaşkanı’nın kısa vadeli hedefinin şiddetli tepkilerin sona erdirilmesi (ki bu doğrultuda bir ulusal tartışma başlatan Macron, akıllı bir stratejiyle göstericileri bir azınlık durumuna düşürmüştür), uzun vadeli hedefinin ise siyasetin dışında kalmış hisseden özellikle kırsal bölgelerdeki dar ve orta gelirli seçmenlerin siyasi süreçlere katılmalarını sağlayarak, onların aşırı sağ (Marine Le Pen) ve aşırı sola (Jean-Luc Mélenchon) yönelmelerini önlemek olduğunu düşünmektedir. Sarı Yelekliler protestoları sonrasında Fransa ve Cumhurbaşkanı Macron için iyi senaryonun hükümetin muhalefetten gelen talepleri göz önüne alarak programını reforme etmeyi ve öfkeli kesimleri memnun etmeyi başarması olduğunu söyleyen Mansfield, kötü senaryonun ise hükümetin programında yaptığı değişikliklerin göstermelik kalması durumunda Macron ve hükümetinin halk desteğinin tamamen kaybolması olduğunu belirtmektedir. Macron’un zenginlere yönelik varlık vergisini yeniden uygulamaya sokmak gibi bir düşüncesi olmadığını da sözlerine ekleyen Mansfield, buna karşın hükümetin seçici bir şekilde bazı konularda Sarı Yelekliler’e tavizler vermesini ve bazı politikalarında erteleme yapmasını yerinde bulmaktadır. Ayrıca 2019 yılı içerisinde Fransız Ulusal Meclisi’nde üç önemli konunun görüşüleceğini söyleyen Mansfield, bunları; sosyal güvenlik sisteminin reforme edilmesi, kamu emeklilik sisteminin reforme edilmesi ve kamu işlerinde kesintiye gidilmesi olarak sıralamaktadır. Bu konularda yapılacak erteleme ve verilecek bazı tavizlerin hükümetin programından sapması olarak yorumlanmaması gerektiğini belirten Mansfield, bunun daha çok bir stratejik revizyon olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve Macron’un protestolar nedeniyle ilerleyen yıllarda yapmayı planladığı merkez sola yönelik açılımını erkene çekmek zorunda kaldığını söyleyerek konuşmasını tamamlamaktadır.

Konuşmasında Sarı Yelekliler protestolarının yeni ve özgün olup olmadığı sorusuna yanıt arayan University College London’dan (UCL) Fransa ve Avrupa Politikaları uzmanı akademisyen Philippe Marlière, yaklaşık üç aydır devam eden protestoların popüler bir sosyal hareket olarak yeni bir fenomen olduğunu söyleyerek analizine başlamaktadır. Sarı Yelekliler’in sınıflararası geçişkenlik gösteren büyük bir kitleyi bir araya getirmeyi başardığını düşünen Marlière, buna karşın tipik bir Sarı Yelekliler göstericisinin beyaz, orta yaşlı, erkek ve orta-alt gelir grubundan olduğunu iddia etmektedir. Fransa’nın en fakir kesimlerinin veya işsizlerin bu protestoların ana gövdesini oluşturmadığını da belirten akademisyen, daha çok orta sınıfa mensup ve ekonomik beklentileri karşılanmayan beyaz ve mavi yakalı çalışan kesimlerin protesto gösterilerine katıldığını söylemektedir. Göstericilerin büyük şehirlerden değil, Fransa’nın kırsal bölgeleri ve küçük şehirlerinden geldiklerine de vurgu yapan konuşmacı, -“dégagisme” anlayışı doğrultusunda- göstericilerin, temsili demokrasiye ve klasik temsili demokrasi kurumları olan siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve sendikalara karşıt ve radikal (doğrudan) demokrasi talebinde olduklarını vurgulamaktadır. Göstericilerin kendi içlerinden bir lider çıkmasına bile tepki gösterdiğini hatırlatan Marlière, bu anlamda göstericilerin eşitlikçi ve devrimci bir duruşlarının olduğunu ortaya koymaktadır. Göstericilerin klasik sol içerikli protesto gösterilerinde olduğu gibi genel grev yapmaya çalışmadıklarını da hatırlatan konuşmacı, haftaiçi günlerde çalışan protestocuların yalnızca haftasonlarında protesto gösterilerine katılarak, bu yönleriyle de özgün bir hareket olmayı başardıklarını açıklamaktadır. Konuşmacı, Sarı Yelekliler gösterileri ile Fransa tarihinde ses getiren bazı sosyal protestolar arasında da benzerlikler kurmakta ve 14. yüzyıl ortalarındaki köylü isyanı “Jacquerie” hareketi ve Pierre Poujade önderliğinde 1953-1958 döneminde etkili olan yüksek vergilendirme karşıtı “Poujadisme” hareketini bu bağlamda öne çıkarmaktadır. Philippe Marlière, Fransa tarihinde yer alan bu gibi hareketlere de yön veren sosyoekonomik sorunlar temasının öne çıktığı gösterilerde, ayrıca son dönemde Brexit referandumu sürecinde İngiltere’de görülen elitizm karşıtlığı ve siyasetçilerin halkı dinlemediği algısının da yoğun olarak görüldüğünü belirtmektedir. Ayrıca Marlière, Sarı Yelekliler hareketinin semboller açısından da harika bir pazarlamanın ürünü olduğunu; zira her arabada bulundurulması gereken -Nicolas Sarkozy döneminde zorunlu kılınan- Sarı Yelek (gilet jaune), Fransa milli marşı La Marseillaise ve “tricolor” olarak bilinen Fransa bayrağının öne çıktığı gösterilerin tüm topluma hitap edebildiğini düşünmektedir. Bunların yanı sıra, Sarı Yeleklilerin protesto gösterileri açısından yer seçimlerinin de özgün olduğunu kaydeden konuşmacı, klasik sol protestolarda kullanılan Bastille Caddesi yerine Champs Elysées (Şanzelize) gibi zengin semtlerinde yapılan protestoların daha etkili olduğunu düşünmektedir. Göstericilerle konuştuğunda, onların kendilerini “işçi sınıfı” olarak değil, “halk” olarak tanımladığına da dikkat çeken akademisyen, bu anlamda hareketin sınıfsal temelden çok ekonomik talepler ve siyasal meşruiyet teması etrafında geliştiğini açıklamaktadır. Ayrıca Fransa’da yıllardan beri konuşulan ama buna rağmen bir türlü siyasal elitin gündemine girmeyen eşitsizlik meselesinin Sarı Yelekliler sayesinde ülke gündeminde üst sıralara taşındığını belirten konuşmacı, Macron için “Pandora’nın Kutusu”nun açıldığını ve artık Cumhurbaşkanı’nın reformlarına devam etmesinin çok zor olduğunu da sözlerine eklemektedir. Son olarak, Sarı Yelekliler’in sayıca çok fazla olmamalarına karşın böyle bir güce erişebildiklerine dikkat çeken Marlière, 1968 Mayıs olaylarında yaklaşık 13 milyon insanın gösterilere katıldığını, 1995 protestolarında 2 milyon işçinin greve dâhil olduğunu ve Sarkozy döneminde 2010 yılında düzenlenen emeklilik reformu karşıtı gösterilerde 3 milyon insanın sokaklara döküldüğünü hatırlatmakta ve Sarı Yelekliler’in en büyük gösterilerinde bile Fransa genelinde ancak 100.000 kişinin toplanabildiğine dikkat çekmektedir. Philippe Marlière, konuşmasının son bölümünde 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Fransa’nın iki büyük partisi merkez sol PS (Fransız Sosyalist Partisi) ile merkez sağ LR’nin (Cumhuriyetçiler) çöktüğünü hatırlatmakta ve bu ortamda yükselen -merkez sol ile merkez sağı birleştirme iddiasındaki- Macron ve partisi LREM’in (Cumhuriyet Yürüyüşü Partisi) Sarı Yelekliler nedeniyle zor durumda kaldığını söylemektedir. Marlière, son olarak bu durumun Fransa siyasetinde aşırı sağ RN (Ulusal Birleşme) ve onun karizmatik lideri Marine Le Pen’in işine yarayacağını düşündüğünü -üzülerek- belirtmektedir.

Panelin son konuşmacısı olan Chatham House Avrupa Programı’nda görevli akademisyen Quentin Peel ise, Fransa’da 2019 Ocak ayında yapılan son yapılan anketlerde Macron’a verilen desteğin Aralık 2018’deki yüzde 23’ten yüzde 27’ye yükseldiğine dikkat çekerek, Cumhurbaşkanı’nın bu süreci o kadar da kötü yönetmediği mesajını vermektedir. Buna karşın, Fransa genelinde Cumhurbaşkanı’ndan memnun olmayanların halen yüzde 72 seviyesinde (Aralık ayında yüzde 76 düzeyindeydi) olduğunu belirten Peel, Cumhurbaşkanı Macron’un ulusal tartışma önerisi ve bazı tavizlerle bu süreci halen atlatma şansının olduğunu vurgulamaktadır. 2019 Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Marine Le Pen ve partisi Ulusal Birleşme’nin birinci parti olmasının kimseyi şaşırtmayacağını belirten Quentin Peel, Ocak 2019 tarihli son anketlerde Macron’un partisinin yüzde 23 oyla birinci sıraya yükseldiğini (Aralık 2018’de yüzde 18 düzeyindeydi) ve Le Pen’in partisi RN’nin yüzde 21’le ikinci sıraya gerilediğini (Aralık 2018’de yüzde 24’le birinci sıradaydı) söylemektedir. Aynı anketlerde PS’nin yalnızca yüzde 4 düzeyinde, Mélenchon’un La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) partisinin yüzde 9,5, Cumhuriyetçiler (LR) partisinin ise yüzde 10 düzeyinde kaldığını belirten Peel, Nicolas Dupont-Aignan liderliğindeki pek bilinmeyen bir Gaullist sağ parti olan Débout la France’ın (Fransa Ayağa) ise yüzde 7,5 gibi tarihinin en yüksek desteğine ulaştığını belirtmektedir. Daha sonra Macron’un siyasi çizgisini değerlendirmeye başlayan Peel, Macron’un Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası süresince tutkulu bir AB yanlısı gibi hareket ettiğini ve seçildikten sonra Sorbonne’da yaptığı önemli konuşmada da AB için ortak bir savunma mekanizması (AB Ordusu), ortak bir savcılık makamı ve ortak bir sınır kontrol gücü önererek AB’nin daha da derinleşmesi konusundaki vizyonunu ortaya koyduğunu söylemektedir. Bu vizyonuyla Macron’un AB içerisinde yeni ve daha güçlü bir Alman-Fransız ortaklığı inşa etmeye çalıştığını iddia eden konuşmacı, Almanya’nın ise bu konuda halen çekinceleri olduğunu düşünmektedir. Macron’un AB vizyonu ve Marine Le Pen karşıtı duruşuyla makamındaki ilk haftalarında hem ülkesinde, hem de Avrupa’da büyük bir sempati yaratmayı başardığını söyleyen Quentin Peel, buna karşın, Cumhurbaşkanı’nın ihtiraslı AB bütünleşmesi programını yavaşlatması gerektiğini düşünmektedir. Peel, bunun hem Avrupa’daki reel politik gerçekler, hem de Sarı Yelekliler protestolarından kaynaklandığını belirtmektedir. Genç, dinamik, zeki ve tutkulu bir AB yanlısı olarak Emmanuel Macron’un halen Avrupa genelinde desteklendiğini düşünen konuşmacı, buna karşın sözünü dinletebilme anlamında Macron’un eskisi kadar etkili olamadığı kanaatindedir. Sarı Yelekliler’in temsil ettiği büyük şehirlere karşı kırsal bölgeler, siyasal elit sınıfına karşı geniş halk kitleleri ve sermayeye karşı emek vizyonunun Fransa ile sınırlı kalmadığını ve benzer protestoların Avrupa’nın birçok yerinde düzenlenmeye başlandığını da söyleyen Peel, bunun sebebinin Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın küçük şehirlerinde süpermarketlere yenilen işletmelerin iş yapamaz hale gelmesi olduğunu iddia etmektedir. Macron’un 2018 bütçesinde yüzde 3’ün üzerinde (yüzde 3,4) bir bütçe açığı vermek zorunda kaldığını da belirten Peel, Sarı Yelekliler’e verdiği tavizler sonrasında bunun 2019’da daha da artabileceğini; buna karşın Almanya ve AB’nin reformlara devam etmesi durumunda Macron’a bu konuda destek verebileceklerini düşündüğünü -AB Komisyonu yetkilisi Günther Oettinger’ın bir sözüne referans yaparak- söylemektedir. Ayrıca Macron’un Fransa’da yaşadığı zorlukların benzerini yakında Almanya’da Angela Merkel ve CDU’nun da yaşayabileceğini düşünen Peel, bu sene içerisinde Almanya’nın doğusundaki üç eyalette seçimlerin yapılacağını ve bu seçimlerde AB karşıtı aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) ve aşırı sol Die Linke (Sol Parti) gibi partilerin başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyerek konuşmasını tamamlamaktadır.

Oldukça faydalı olan bu panelde bazı dersler çıkarmak gerekirse, bunlar şöyle sıralanabilir:
  • Fransa için çok ihtiraslı bir ekonomik reform programı ve AB bütünleşmesi vizyonu ortaya koyan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Sarı Yelekliler protestolarıyla birlikte reelpolitik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu durum, Macron için, demokratik sınırlar içerisinde iddialı reform programlarının çok hızlı bir şekilde yapılamayacağının ispatı olmuştur.
  • Macron, protestolar karşısında paniğe kapılmayarak akıllıca hareket etmiş ve göstericilere devletle diyalog imkânı yaratarak ve bazı tavizler vererek ortalığı yatıştırmayı -şimdilik- başarmıştır.
  • Fransa’nın bütçe açığı sorunu ciddi bir meseledir ve bu konuda Sarı Yelekliler’in talepleri tamamen yerine getirilirse, Fransa ekonomisi çok zor duruma düşebilir.
  • Macron’un partisi LREM, halen Fransa siyasetinde en çok destek alan siyasi parti durumundadır. Köklü merkez partiler PS ve LR’nin (eski UMP) oy oranları ise hiç de yüksek değildir. Ancak daha önce hiç iktidar şansı bulamamış Débout la France’ın anketlerdeki hızlı çıkışı, Fransız seçmenlerinin halen bir arayış içerisinde olduğunu göstermektedir. Macron’un en büyük şansı ise, en güçlü rakibinin toplumdaki her kesimce (AB yanlıları, Müslümanlar, Afrikalı veya Arap göçmenler) çok sevilmeyen ve sahiplenilmeyen Marine Le Pen olmasıdır.
  • Sarı Yelekliler, sadece Fransa’ya özgü bir durum değil, Avrupa genelinde küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde yaşayan insanların tepkilerini yansıtan genel bir Avrupa sorunudur. Bu, Avrupa’da yaşanan kalkınma farklılıkları ve kamu hizmetlerine erişim dengesizliklerinden kaynaklanmaktadır.
  • Fransa ve Almanya, AB’nin başarısı için birlikte hareket etmeye devam etmelidirler.
  • AB, fazladan bürokrasi (kırtasiyecilik), aşırı kuralcılık gibi olumsuz özelliklerini törpülemeli ve daha önemli sorunlara (ekonomi, güvenlik ve dış politika, yeni üye alımları, Rusya ile ilişkiler vs.) odaklanmalıdır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Bakınız; https://www.chathamhouse.org/event/une-nouvelle-r-volution-macron-and-gilets-jaunes.


Doç. Dr. Ozan Örmeci, Türkiye-AB İlişkilerini DHA İçin Yorumladı


İKV tarafından yapılan araştırmaya göre, AB ile ilişkilerde yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen Türk halkının üyeliğe desteği yüzde 78,9 oldu. Destek oranının yüksek olmasını değerlendiren Doç. Dr. Ozan Örmeci, ekonomik kriz algısının AB'yi 'kurtarıcı' olarak gösterdiğini söyledi.

İktisadi Kalkınma Vakfı'nın (İKV) 18 ilde, 1311 kişi ile yüz yüze görüşme metodu ile yapılan ve Ocak 2018'de açıklanan AB algısının ölçüldüğü bir araştırmasının sonuçlarına göre, AB üyeliğine olan desteğin yüzde 78,9 ile oldukça yüksek bir düzeyde gerçekleşti. Daha önce yapılan araştırmaya kıyasla destek oranı bir önceki seneye göre yüzde 3 artış gösterdi. Aynı kişilere Türkiye'nin yakın bir gelecekte AB üyesi olacağına inanıp inanmadıkları sorulduğunda ise olumlu beklenti oranı yüzde 31,2 olarak gerçekleşti. Türkiye'nin AB üyeliğini destekleme sebepleri arasında, yüzde 48,3 ile en başta refah ve ekonomik kalkınma beklentisi geldi. Onu yüzde 38,1 ile AB'de serbest dolaşım, yerleşme ve eğitim imkânı izledi.


KATILIMCILARIN ÜÇTE BİRİ YAKIN ZAMANDA ÜYELİĞİN GERÇEKLEŞMESİNİ BEKLEMİYOR
AB üyeliğine verilen destekteki artışın son derece doğal bir durum olduğunu belirten İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Ozan Örmeci, "Bir sene içerisinde yüzde 3’lük artış küçümsenemeyecek bir yükseliş grafiğidir. Turizm faaliyetleri ve gezi programları sayesinde Avrupa’daki yüksek yaşam standartlarının Türk halkınca fark edilmesi de bu durumda etkili olmuş olabilir. Zaten anket sonuçlarının devamında, AB’ye olan desteğin refah ve ekonomik gerekçeler (yüzde 48,3) ve serbest dolaşım, yerleşim ve eğitim imkânları (yüzde 38,1) temelinde olduğu görülüyor. Buna karşın, anket sonucunda ortaya çıkan AB üyeliğine yönelik yüzde 78,9 oranındaki muazzam destek, bence toplumdaki gerçek dengelerin üzerinde bir rakam. Bunun sebebi de ekonomik kriz algısı nedeniyle toplumun bir kurtarıcı araması ve bu umudu Avrupa Birliği’nde görmesi olabilir. Lakin aynı ankette Türk halkının AB üyeliği beklentisi ve umudu yüzde 31,2’de sınırlı kalıyor ki, bu noktada Ankara kadar Brüksel ve diğer Avrupalı başkentlerin de hatalarını sorgulamaları lazım." şeklinde konuştu. "Türkiye, genç nüfusu ve büyüyen rekabetçi ekonomisiyle, Avrupa ekonomisine dinamizm katmak ve rekabet gücünü yükseltmek anlamında ideal bir partnerdir" ifadelerini kullanan Doç. Dr. Ozan Örmeci, "Türkiye, tam üyelik durumunda Avrupa’ya muazzam bir bilgi dağarcığı ve deneyim fırsatı da katacaktır" dedi.

"TÜRKİYE'NİN AB'YE ÜYELİĞİ TÜM SEKTÖRLERDE FIRSAT YARATABİLİR"
Doç. Dr. Ozan Örmeci sözlerine şöyle devam etti: "Somut birkaç örnek vermek gerekirse tam üyelik ve entegrasyon durumunda, Avrupalı sosyologlar ve genel olarak sosyal bilimciler için İslami ve seküler yaşam tarzlarının bir arada olduğu İstanbul ve Anadolu şehirlerinde yoğun gözlem ve bilimsel araştırma yapma imkânları ortaya çıkacaktır. Bu sayede Avrupa’nın İslam dünyası ile ilişkilerini geliştirmesi, Müslüman toplumları daha iyi anlaması ve Avrupalı bilim insanlarının yaratıcı ve özgün bilimsel yayınlar yapması konusunda eşsiz bir fırsat doğacaktır. Bu gibi örnekleri hayatın tüm alanında ve tüm sektörlerde düşünebiliriz. Mesela Avrupalı bir müzisyen için de (geçmişte Amerikalı ünlü caz sanatçısı Dave Brubeck’in Türkiye’deki ayakkabı boyacılarının ritimlerinden etkilenmesi gibi) Türkiye’de uzun süre ve rahatça yaşama/çalışma fırsatlarının oluşması müthiş bir sentez ve yaratıcılığa neden olabilir. Aynı şey tabii ki Avrupa’ya gidecek Türk bilim insanları ve sanatçıları için de geçerli olacaktır. Dahası, şimdilerde PESCO girişimi ile hız verilen AB Ordusu konusunda da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin deneyimi ve Türkiye’nin demografik gücü Avrupa için başlı başına bir avantajdır. Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaştırılması ise, diğer bloklara yanaşması durumunda 'kelebek etkisi' şeklinde Avrupa ve dünya için beklenmedik ve olumsuz etkilere neden olabilir."

YENİ PAZAR İMKÂNLARI DOĞACAK
AB’nin bir 'Hıristiyan Kulübü' değil de, evrensel ve seküler bir medeniyet projesi olduğunu ispatlamak için Müslüman halklara kapısını açması gerektiğini vurguluyan Doç. Dr. Ozan Örmeci, "AB tam üyelik durumunda, Türkiye’ye müthiş bir uluslararası saygınlık, Türkiye’nin ticaret yapmasını kolaylaştıracak kural ve düzenlemeler ve tabii ki daha kolay ulaşılabilir büyük bir pazar imkânı sunacaktır. Türkiye’nin AB üyeliği, Medeniyetler Çatışması tezini körüklemek ve Müslüman-Hıristiyan çatışması yaratmak isteyenlere de harika bir cevap olacaktır" açıklamalarında bulundu.

"AB'NİN ELEŞTİRİLERİNİ OLUMLU KARŞILAMAK GEREKLİ"
Türkiye’nin AB'ye üyeliğinin bazı olumsuzluklara da yol açabileceğini söyleyen Doç. Dr. Ozan Örmeci, "Türkiye, 80 milyonu aşkın nüfusu ve Avrupa standartlarına kıyasla daha ucuz ve esnek olan işgücü nedeniyle Avrupa’daki çalışan kesimlere yönelik endişe kaynağı oluşturabilir. Avrupa’daki sağ ve aşırı sağ siyasetlerin bunu körüklemesi de önyargı ve korkuları güçlendirmektedir. Türkiye’nin neredeyse tamamı Müslüman olan nüfusu da Avrupalılar için bir endişe kaynağıdır. Ancak Türkiye’nin en seküler Müslüman toplumlardan birisi ve Türkiye’nin de tüm sorunlara rağmen halen laik bir devlet olduğu düşünülürse, bu konuda aşırı korkulara gerek yoktur.

AB’nin Türkiye’ye yönelik eleştirilerinin olumlu karşılanması gerektiğinin altını çizen Doç. Dr. Ozan Örmeci şunları söyledi: "Zira bu eleştiriler Türkiye halkının yaşam standartlarını geliştirmek için ve büyük ölçüde iyi niyetle yapılmaktadır. Lakin şunu da belirtmek gerekir ki, AB içerisinde de demokrasi standartları veya ekonomik gelişmişlikleri yüksek olmayan bazı üye ülkeler bulunmaktadır. Türkiye’de halkın ve devletin bürokratik prosedür ve kurallar konusunda AB’nin katı yaklaşımlarına uyum sağlamakta zorlanması gibi sorunlar da mevcuttur."

"BREXİT, TÜRKİYE İÇİN OLUMLU BİR SÜRECE DÖNÜŞEBİLİR"
Brexit sürecinin Türkiye'nin AB üyeliğine desteğini olumsuz etkilediğini belirten İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Ozan Örmeci, sözlerini şu şekilde tamamladı: "Zira Birleşik Krallık, Türkiye’nin AB’ye üyeliğine açık ve aktif destek veren ülkelerden birisiydi. Bu ülkenin yokluğunda, Türkiye’nin üyeliğini savunan ülkelerin sayısı iyice azalmış ve Türkiye karşıtlığı AB’nin genel duruşu haline gelmiş durumda. Brexit sürecinin etkilerinin Türkiye-AB ilişkilerine nasıl olacağını henüz tam olarak hesap edemiyoruz ancak AB, Türkiye ve Birleşik Krallık’ı ortak olarak ilgilendiren konularda, bunun etkileri mutlaka hissedilecektir. Fakat bu olumsuz orta ve uzun vadede olumlu bir şeye de sebep olabilir. Yıllardır Türkiye’yi üyelik için kapısında bekleten ve Birleşik Krallık gibi en önemli üyelerinden birini kaybeden AB, bu şekilde devam ederse daha da kan kaybedeceğine kanaat getirirse, belki hızlı bir şekilde toparlanma sürecine girebilir ve Türkiye’nin üyeliği yönünde olumlu adımlar atabilir. AB’nin nasıl bir birlik olmayı tasarlayacağı da bu noktada çok önemli. Türkiye’nin üyeliği konusunda en kritik mesele ise Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesi ve Türk-Yunan ilişkilerinin geliştirilmesidir."

15 Şubat 2019 Cuma

CFR Paneli: İran’ın Emperyal Dış Politikası


1979 İran İslam Devrimi’nin 40. yıldönümünün kutlandığı şu günlerde, ABD yaptırımları nedeniyle son birkaç aydır ekonomisi oldukça kötüye giden İran İslam Cumhuriyeti’ndeki siyasi, ekonomik ve sosyal durum hakkında uluslararası platformlarda çeşitli tartışmalar yapılıyor ve paneller düzenleniyor. Bu paneller arasında en dikkat çekici olanlardan birisi de, Council on Foreign Relations’ın (Dış İlişkiler Konseyi) 7 Şubat 2019 tarihinde düzenlediği “İran’ın Emperyal Dış Politikası” (Iran’s Imperial Foreign Policy) başlıklı akademik oturumdur.[1] Mona Aboelnaga Kanaan’ın moderatörlüğünü yaptığı panele, ABD’deki tanınmış İran uzmanlarından Philip H. Gordon, Michael Rubin ve Karim Sadjadpour katılmışlardır. Bu yazıda, bu panelde konuşulanlar özetlenecektir.

Panelin video kaydı

Moderatör Mona Aboelnaga Kanaan’ın “İran İslam Devrimi’nin 40. yılında İran’ın 1979 İslam Devrimi sonrasında benimsediği emperyal dış politikanın başarılı olup olmadığı” sorusuyla başlayan panelde, sözü, ilk olarak Carnegie Endowment for International Peace uzmanı[2] Karim Sadjadpour almaktadır. Sadjadpour, konuşmasına Henry Kissinger’ın ünlü “Iran has to decide whether it’s a nation or a cause” (İran bir dava mı, yoksa bir devlet mi olduğuna karar vermelidir) sözüne referans vererek başlamakta ve İran’ın İslam Devrimi sonrasında ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden bir milli devlet gibi değil, yüce idealler (Şiilik) peşinde koşan bir dava fedaisi gibi davrandığını söylemektedir. İran’ın bu doğrultuda bazı başarılar kazandığını kabul eden konuşmacı, Orta Doğu’da İran nüfuzunu birçok ülkeye yaymayı başaran Hizbullah’ı bu bağlamda ilk somut örnek olarak vermektedir. Hizbullah’ın özellikle ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirmesi sonrasında ve Arap Baharı sürecinde güçlendiğine ve bölgesel siyasette başarılı olduğuna vurgu yapan uzman, buna karşın İran’ın ekonomik ve sosyoekonomik gelişme bağlamında devrim sonrasında geri kaldığına dikkat çekmektedir. Sosyal sermayesi, zengin yeraltı kaynakları, büyüklüğü ve stratejik açıdan çok önemli coğrafi konumu nedeniyle İran’ın normalde G-20’de yer alması gereken bir ülke olduğunu vurgulayan Sadjadpour, devrim öncesinde İran’ın gayrisafi milli hâsıla (GDP) açısından gerisinde olan Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin bugün G-20’de yer aldıklarını dinleyicilere hatırlatmaktadır. Bu doğrultuda, İran’ın İslam Devrimi sonrasında küresel bir oyuncu olmaktansa bölgesel bir yağmacı (spoiler) olmayı tercih ettiğini iddia eden konuşmacı, Şah dönemiyle bugünkü İran arasında büyük farklılıklar olduğunu ve İran rejiminin halkının iyiliği anlamında başarısız bir noktada bulunduğunu söylemektedir.

Daha sonra söz alan American Enterprise Institute for Public Policy Research uzmanı[3] Michael Rubin, öncelikle Karim Sadjadpour’un görüşlerini destekleyerek, İran hükümetinin göstermeye çalıştığının aksine, İran İslam Cumhuriyeti’nin devrimin 40. yılında başarısız bir noktada olduğunu iddia etmektedir. İran’ın birkaç sene önce Atlantik Okyanusu’na gemi göndermeye çalışırken yaşadığı başarısızlığa vurgu yapan Rubin, bu bağlamda İran’ın katı ideolojik eğilimleri ve pragmatizm arasında yaşadığı ikilemlere dikkat çekmektedir. 1970’lerde İran’da “ne Doğu, ne Batı, İslam Cumhuriyeti’nin yolu” şeklinde bir dış politik eğilimin güçlü bir şekilde var olduğunu, ancak günümüzde İran siyasal elitinin Doğu (bilhassa Rusya) yöneliminin ağır bastığını düşünen Amerikalı uzman, sıradan İran halkının ise geçmişten gelen Rus emperyalizmi hatıraları nedeniyle Rusya konusunda daha mesafeli düşündüğünü söylemektedir. Çin konusunda da benzer tartışmaların İran’da sürdüğünü söyleyen Rubin, eski İran Devrim Muhafızları Komutanı ve Dini Lider Ali Hamaney’in askeri danışmanı olan Yahya Rahim Safavi’nin İran büyük stratejisinin ABD ve İsrail antipatisi nedeniyle Rusya ve Çin’e dayanması gerektiğini belirten sözünü de bu noktada dinleyicilere aktarmaktadır. Ayrıca bu turdaki konuşmasının son bölümünde İranlıları Amerikalılara benzeten Michael Rubin, Amerikalılar gibi İranlıların da zaman zaman kendilerini dünyanın merkezine koyarak strateji geliştirdiklerini; oysa İran’ın Rusya veya Çin konusundaki planlarının o ülkelerin İran’a yönelik planlarıyla her zaman örtüşmeyebileceğini söylemektedir. 
      
İlk turun son konuşmacısı olan CFR Orta Doğu uzmanı[4] Philip H. Gordon ise, diğer konuşmacıların aksine, İran’ın komşuları üzerindeki etkisi açısından bakıldığında, bu ülkenin İslam Devrimi sonrasında uyguladığı dış politikada başarılı olduğunu iddia etmektedir. İran ve Suudi Arabistan çekişmesi temelinde devam eden bölgesel Sünni-Şii ve Arap-Fars rekabetinde Tahran’ın birçok Arap ülkesinde (Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen) nüfuz alanları yaratarak üstünlüğü ele geçirdiğini belirten Gordon, dış politikanın diğer ülkeler üzerinde etki elde etmek için yapıldığını; bu nedenle İran dış politikasının başarılı olarak algılanması gerektiğini söylemektedir. Gordon, İran’ın artan bölgesel etkisi karşısında ABD, İsrail ve Suudi Arabistan üçlüsünün ise (hatta moderatör Mona Aboelnaga Kanaan Mısır’ı da dördüncü bir devlet olarak İran karşıtı bu üçlüye dâhil etmektedir) tehdit algılaması geliştirdiğini sözlerine eklemektedir.

Philip H. Gordon’dan sonra söz alan Michael Rubin, Gordon’un sözlerine cevaben, İran’ın son yıllarda artan bölgesel etkisine -ABD, İsrail, Suudi Arabistan üçlüsü dışında- bu etkiye muhatap olan ülkelerden de çeşitli tepkiler yükseldiğini; örneğin Irak’ta oluşan tepkiler nedeniyle Basra’da İran Başkonsolosluğu’nun halk tarafından yakıldığını hatırlatmaktadır. İran tarafından devletlerinin kontrol edilmesinin Arap halklarında bir tür gücenme (resentment) duygusuna neden olduğunu belirten Rubin, özellikle İran’ın bu ülkelere yönelik müdahalelerinin tahakküm (overbearingness) noktasına geldiği anlarda halkın tepkisel bir psikoloji içerisine girdiğini düşünmektedir.

Karim Sadjadpour ise, bu görüşlere ek olarak, İran’ın aynı anda üç önemli ülkeyle (ABD ile Irak, İsrail ile Lübnan ve Suudi Arabistan ile Yemen konusunda) vekâlet savaşları içerisine girmiş durumda olan dünyadaki tek ülke olduğunu vurgulamaktadır. Bu üç cephedeki savaşların hepsinin de sıcak savaşa dönüşme ihtimali olduğunu vurgulayan konuşmacı, ayrıca İran’ın -nüfus anlamındaki dezavantajına karşın (Müslüman dünyanın yüzde 85’i Sünni ve ancak yüzde 15’i Şii’dir)- Şii radikalizmi sayesinde bu rekabette görece üstün bir konuma sahip olduğunu düşünmektedir. Şöyle ki, konuşmacının görüşüne göre, dünyadaki tüm Şii radikaller İran için savaşmayı ve ölmeyi göze alırken, Sünni radikaller Suudi Arabistan rejimine destek olmayı değil, onu devirmeyi hedeflemektedir. Suudi Arabistan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ancak maddi gücüyle kendisi adına vekâlet savaşları yürütebilecek gruplara nüfuz edebildiğini söyleyen konuşmacı, bu nedenle, radikalizm söz konusu olduğunda Tahran’ın Riyad karşısında önemli bir avantajı olduğunu düşünmektedir.

İkinci turda ABD’deki Cumhuriyetçi Donald Trump yönetiminin Orta Doğu ve özellikle İran konusundaki politikalarını değerlendirmesi istenen yorumculardan ilk sözü alan kişi olan Philip H. Gordon, Trump’ın bir yandan İran konusunda elinden geleni yaptığını ve bu ülkeyi dizginlediğini açıklaması, diğer taraftan da İran’ın “dünyanın en büyük terörizm sponsoru” olarak bölgedeki ABD müttefiklerinin aleyhine yaptığı kötülükleri her gün vurgulamasını bir çelişki olarak yorumlamakta ve bu çelişkiden yola çıkarak Trump yönetiminin -kendi kriterlerine göre- başarısız olduğunu düşünmektedir. Dizginlenmiş ve ABD tarafından hizaya sokulmuş bir İran’ın Trump’ın şikâyet ettiği bu cüretkâr politikaları asla gerçekleştiremeyeceğini düşünen Amerikalı uzman, Trump yönetiminin İran nükleer anlaşmasını (JCPOA) feshederek Obama yönetimine kıyasla hakikaten ciddi bir farklılık yarattığını, ancak daha sonra Suriye’deki askeri birlikleri İran’ı çevrelemek için kullanmak yerine geri çekme kararı alarak stratejik açıdan beklenmedik ve tutarsız bir yol izlediğini söylemektedir. Trump’ın uygulamaya soktuğu ekonomik yaptırımların ise İran’ı ekonomik olarak gerçekten yaraladığını düşünen Philip H. Gordon, buna karşın henüz bu politika için de “başarılı” ifadesini kullanamayacağını, zira bu konuda sonuçları görmek gerektiğini belirtmektedir. Gordon, başarılı olarak tanımlanabilecek bir İran politikasının sonuç alıcı bir diplomasi (İran’ın nükleer programına son vermesi ve bölgesel nüfuzunu arttıran politikaları bırakması) olması gerektiğini de sözlerine eklemektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Michael Rubin, mesleğinin Tarihçilik olduğunu vurgulayarak, İran İslam Cumhuriyeti’nin yakın geçmişte iki defa Ayetullah Humeyni ve rejimin söz verdiği politikalardan baskılar nedeniyle caydığını anımsatmaktadır. Rubin’e göre bunun ilk örneği Amerikalı rehinelerin salıverilmesi, ikincisi de İran-Irak Savaşı’nın sonlandırılmasıdır. İran İslam Devrimi sonrasında İran’da alıkonulan Amerikalı rehinelerin Ronald Reagan’ın Başkanlığının ilk gününde salıverildiğini söyleyen Rubin, bunu Irak’ın İran’a saldırması sonrasında Tahran’ın dünyadan daha fazla izole olmamak adına yaptığı bir açılım olarak değerlendirmekte ve kararlı Amerikan diplomasisinin bu konuda sonuç aldığına vurgu yapmaktadır. İkinci olarak İran’daki rejimin Irak Savaşı’nı sonlandırmayı kabul etmesini bu duruma örnek gösteren Amerikalı analist, Humeyni’nin meşhur konuşmasında bu kararı açıklamak zorunda kaldığını, zira savaşın maliyetinin rejimin devamlılığını riske atacak noktaya ulaştığını gördüğünü söylemektedir. İran’a yaptırımlar konusunda Demokrat Bill Clinton yönetiminin de 1994-1995 döneminde çok sert bir duruşunun olduğunu hatırlatan Rubin, yaptırımlar konusunda ayrıca -Irak’ta yapılan hatalı politikada olduğu gibi- ekonominin rejim değişikliği sonrasında bile toparlanamayacak duruma getirilmesi fikrine karşı durmaktadır. ABD’nin İran’daki olası bir rejim değişikliğinin sorumlusu olmayacağını söyleyen Michael Rubin, son olarak Başkan Trump’ın İran’ın faaliyetlerini gözlemlemek için Irak’ta kalmaya devam edeceklerini açıklamasının kamuoyu görüşünün önemli olduğu Irak’ta bazı tepkilere neden olduğunu söylemekte ve İran’ın bunu Amerikan karşıtlığını yaymak için kullanabileceğini ima etmektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Karim Sadjadpour, Trump yönetiminin Paris İklim Sözleşmesi, İran nükleer anlaşması ve Suriye’den çekilmesinin büyük bir stratejinin uzantısı olarak alınmış kararlar olmadığını ve Trump yönetiminin daha çok dürtüsel (impulsive) olarak hareket ettiğini iddia etmektedir. Buna karşın, Trump’ın İran politikasının henüz bir “başarısızlık” olarak da değerlendirilemeyeceğini vurgulayan konuşmacı, ABD’nin İran konusunda başarı elde etmek için Soğuk Savaş döneminden dersler çıkarması gerektiğini söylemektedir. Bu noktada John Lewis Gaddis’in Strategies of Containment kitabına referans yapan Sadjadpour, ABD’nin Soğuk Savaş stratejisinden üç önemli ders çıkarılabileceğini söylemektedir. Bunlardan ilki, bölgedeki Amerikan müttefiklerinin -İran’ın gücünü dengelemek adına- güçlendirilmesidir. Konuşmacıya göre, Trump yönetimi bu konuda henüz fazla bir başarı elde edememiştir. (Bölge ülkelerinin silah satışlarıyla askeri olarak güçlendirilmesi ve Arap NATO’su girişimleri burada konuşmacı tarafından vurgulanmamaktadır.) İkinci önemli ders, Soğuk Savaş’ta komünist hareketin bölünmesi/parçalanmasıdır. Ancak günümüzde Şii dünyası içerisinde bir parçalanma olmadığı gibi, İran’ın etkisi her geçen gün daha da artmaktadır. Üçüncüsü de, hedef alınan ülke (Soğuk Savaş’ta SSCB, şimdiyse İran İslam Cumhuriyeti) içerisindeki grupları farklı hareket etmeye zorlamaktır. Yani İran özelinde konuşmak gerekirse, İran’ın bir Şii davası olarak sürmesini isteyen mollalar ve İslami rejime karşı, İran’ın bir ulus-devlet gibi hareket etmesini isteyen güçler arasındaki ikiliği derinleştirmektir. Bu bağlamda, konuşmacı, Trump’ın politikalarının İran’da ikiliğe değil, dış tehditlere karşı ulusal birleşmeye neden olduğunu ve bu nedenle başarılı olma ihtimalinin de zor olduğunu düşünmektedir.

Bu konuşmanın ardından söze giren Philip H. Gordon ise, Trump’ın İran’a yönelik dış politikasının henüz tamamlanmadığını belirtmekte ve bu bağlamda üç konuyu öne çıkarmaktadır. Bunlardan ilki, İran nükleer programı konusunda Trump’ın geri çekildiği JCPOA anlaşmasından daha iyi bir anlaşmayı yapmasıdır. İran nükleer programı konusunda gerçekten daha iyi koşullarda bir anlaşma yapabilirse, Trump, bunu başarı hanesine yazdıracaktır. İkinci önemli husus, İran’ın bölgesel politikalara karışması ve diğer ülkelere müdahale etmesidir. Bunu önleyebilir ve İran’ı durdurabilirse, Trump, yine başarılı bir iş yapmış sayılacaktır. Üçüncü olarak, İran’daki katı İslami rejimi değiştirebilirse, bu, kuşkusuz Trump yönetimi ve ABD için büyük bir başarı olacaktır. Gordon’a göre, ilk iki konuda sonuç alınamasa bile, ortaya çıkan nükleer anlaşma belirsizliği ile bölgesel politikalara yön vermeye çalışmanın ve Amerikan yaptırımlarına maruz kalmanın bedeli olarak ekonomik açıdan diz çöken İran’da bir rejim değişikliği gerçekleştirilebilirse, bu, ABD ve Trump için yine büyük bir başarı olacaktır. Zira yeni rejim her halükarda ABD ile diğer konularda da müzakere ve anlaşmaya daha açık olacak ve yine her halükarda daha açık, demokratik, insancıl ve işbirliğine açık bir pozisyon alacaktır. 

Gordon’un ardından söze giren Michael Rubin ise, ABD’nin İran konusunda istihbarat anlamında iyi bir performans gösteremediğini; zira tüm unsurlarının türdeş olmadığı belirtilen İran Devrim Muhafızları içerisinde hangi kliklerin ve kişilerin öne çıktığının Washington’da iyi bilinmediğini ve İran siyasetinde etkili olan muhafazakârlar ve reformistler konusunda da ABD’nin bilgi dağarcığı ve istihbaratının sınırlı olduğunu söylemektedir. Bu nedenle, Rubin, 40 yıl sonra bile ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti’ni anlamak konusunda daha çok çalışması gerektiğini vurgulamaktadır. Son olarak, ABD istihbarat dünyasının İran konusunda Başkan Trump’a yardımcı olmak adına neler yapabileceği sorusuna cevap veren Michael Rubin, İran nükleer programı konusunda üç önemli unsura dikkat çekmektedir. Bunlar; nükleer başlık dizaynı, uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve teslimattır. Bu konularda tutarlı bir politika geliştirilmesi gerektiğini kaydeden Rubin, ayrıca kendisi desteklememesine karşın İran’a yönelik askeri operasyonlar konusunda hazırlık yapılmaya başlanması gerektiğini de belirtmektedir. İran’a yönelik olarak düzenlenen 1988 yılındaki “Operation Praying Mantis”in üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtiğini ve her iki ülkenin de geçen zaman içerisinde çok değiştiğini anlatan Rubin, sanılanın aksine Orta Doğu’daki savaşların petrol ya da su kaynakları yüzünden değil, bir tarafından kendine aşırı güvenmesinden kaynaklandığını da sözlerine eklemektedir.

Sonuç olarak, ABD’nin en önemli İran uzmanlarının katıldığı bu panel oldukça faydalı bir tartışmaya sahne olmuş, ancak somut politikalar önermek ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunmak konusunda başarıya ulaşamamıştır. Burada daha başarılı ve verimli bir akademik panel ya da istihbarat raporu için bence şu gibi hususlara yanıt aranmalıdır:

ü  ABD’nin İran’a yönelik ekonomik yaptırımlarının somut ekonomik ve siyasal etkileri nelerdir?
ü  İran’da yakın gelecekte rejim değişikliği beklemek yerinde olur mu? (Ben bu ihtimalin henüz oluşmadığını düşünüyorum.)
ü  2021 İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri için potansiyel adaylar kimlerdir?
ü  İran nükleer programı ne aşamadadır ve Tahran rejimi JCPOA anlaşmasına uygun hareket etmeye devam etmekte midir?
ü  AB ülkelerinin İran'a yönelik politikaları ılımlı nasıl değiştirilebilir/yönlendirilebilir?
ü  İran Devrim Muhafızları içerisindeki önemli kişiler/klikler kimlerdir? (Bu soruyu Michael Rubin de konuşmasında vurgulamıştır.)
ü  Olası bir ABD hava saldırısında İran’ın tepkisi ne olacaktır? (İran rejiminin önceki açıklamaları da düşünüldüğünde, İsrail’e yönelik bir saldırı ihtimali ağır basmaktadır.)
ü  ABD’nin bölgesel müttefiklerinden İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerin İran’a yönelik operasyon konusundaki tavırları nedir?
ü  İran’ın çevresindeki devletlerde (başta Irak ve Lübnan olmak üzere) İran’daki rejime muhalif gruplar daha fazla nasıl desteklenebilir? 


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ