10 Kasım 2019 Pazar

Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi


Giriş
2019 Libra Kitap basımı yeni bir eser olan Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi (1948-1965), bugüne kadar neredeyse hiç çalışılmamış bir konuyu akademik açıdan incelemesi açısından oldukça özgün ve faydalı bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Kitap, Siirt Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti Tarihi bölümü öğretim üyesi Dr. Resul Babaoğlu tarafından yazılmıştır.[1] Her ne kadar kitabın konusu dar bir tarihsel dönemle sınırlı gibi gözükse de, kitap için kapsamlı bir literatür taraması yapan ve bugüne kadar yayınlanmamış İngiliz diplomatik yazışmalarını inceleyen genç akademisyen, başarılı bir işe imza atmıştır. Kitaptaki bilgiler, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri tarihi açısından da faydalı olacaktır. Bu nedenle, bu kitaptan bazı bölümler bu yazıda özetlenecektir.

Dr. Resul Babaoğlu

Türkiye-İngiltere İlişkilerinin Kısa Tarihi
Yazar Dr. Resul Babaoğlu’nun da vurguladığı üzere, Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin tarihi 16. yüzyıla kadar geriye götürülebilir. İngiltere’nin diğer Avrupalı devletlere kıyasla Osmanlı ile ilişkilerinin daha geç başlaması, kuşkusuz o dönemde çok etkili bir faktör olan coğrafi uzaklıkla alakalıdır. 1583 yılında Sultan III. Murad’ın Kralize I. Elizabeth’e yazdığı ve üç İngiliz tüccara ticaret yapma imtiyazı içeren mektupla[2] başlayan ikili ilişkiler, bu anlaşmanın yürütücülüğünü üstlenen William Harborne’un (1542-1617) çabalarıyla gelişmeye başlamıştır. Harborne, aynı zamanda İngiltere’nin Osmanlı’daki ilk Büyükelçisi kabul edilmektedir. Ticarette etkili bir kişi olan William Harborne, diplomatik ilişkilerinin yanı sıra, İngiltere’nin Osmanlı ile yaptığı denizaşırı ticarette de lider konuma gelmiştir. Bu dönemde İngiltere’yi Osmanlı ile ilişkilerini geliştirme düşüncesine iten temel sebepler ise; önemli bir dünya gücü olan Osmanlı ile bağlar kurmak, Osmanlı topraklarındaki meyve, ipek ve baharat gibi ürünleri Avrupa’ya pazarlayabilmek ve Sanayi Devrimi sürecinde İngiltere’nin ihtiyacı olan ucuz hammadde ihtiyacını karşılamaktadır. Bunların yanı sıra, bir de Katolik İspanya ile sürdürülen rekabette Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmanın avantaj sağlayabileceği düşüncesi o dönemde İngilizleri etkilemiştir.

Sultan III. Murad ve Kraliçe I. Elizabeth

17. yüzyıl sonlarından itibaren iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştır. Bu hususta da yazara göre iki önemli faktör rol oynamıştır. İlk olarak, Rusya’nın güneye doğru genişlemeye başlaması İngiltere’yi rahatsız etmiş ve Osmanlı ile ilişkileri geliştirme düşüncesini gündeme getirmiştir. Zira Rusya’nın Boğazları Osmanlıların elinden alması, Britanya İmparatorluğu’nun denizlerdeki hakimiyetini riske atabilecektir. İkinci olarak da, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi sonrasında İngiltere’nin Doğu Akdeniz’le daha fazla ilgilenmeye başlaması Osmanlı ile ilişkileri geliştirmeyi cazip hale getirmiştir. Bu nedenle, Londra, özellikle 18. yüzyıl sonlarından itibaren Rusya’ya karşı zaman zaman Osmanlı’ya destek vermeye başlamıştır.

İngiliz-Osmanlı ilişkileri, o güne kadar neredeyse tamamen Hıristiyan nüfuslu ülkelerle ilişki kuran İngiltere için yeni bir deneyim olmuş ve bu süreçte ilk kez İslam kültürüyle tanışılmıştır. İkili ilişkilerde etkileşimler karşılıklı olmasına karşın, teknolojik ve ekonomik üstünlük nedeniyle İngiltere’nin ağır bastığı söylenebilir. Zira İngiltere, Osmanlı askeri modernleşmesinde yadsınamaz bir rol oynamıştır. Bilhassa Stratford Canning’in (1786-1880) Büyükelçiliği döneminde, İngiltere’nin Osmanlı askeri modernleşmesindeki rolü artmıştır. II. Mahmud döneminde Osmanlı Devleti’nin yeni bir ordu kurma düşüncesinde olduğunu Londra’ya rapor eden Canning, Bab-ı Ali’nin belli sayıda Hıristiyan subayı reddemeyeceğini vurgulayarak, Osmanlı Ordusu’na İngiliz subaylar gönderilmesini tavsiye etmiştir. Bu yıllarda ikili ilişkileri geliştiren bir diğer uygulama da, Osmanlı’nın yurtdışına öğrenci gönderme politikasının İngiltere’yi merkeze alarak gelişmesidir. II. Mahmud döneminde kurumsallaşan bu politikanın temel hedef ülkesi İngiltere olmuş; hatta İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinde görevli olan David Ross, Hassa Birliği’nde görevli Azim Bey ve Ahmet Efendi’yi de ücretsiz yurtdışında eğitime götürmüştür. Londra da eğitim faaliyetlerini Osmanlı’daki nüfuzunu arttırmak için bir şans olarak görmüştür. 1836’da Londra elçiliğine getirilen Mustafa Reşit Paşa, Paris ve Londra’ya gönderilen öğrenci sayısını arttırmıştır. Bu sayede, yüksek seviyede İngilizce bilen Osmanlı aydınları oluşmaya başlamıştır.

Stratford Canning (1st Viscount Stratford de Redcliffe)

Osmanlı/Türk modernleşmesindeki İngiliz etkisi, II. Meşrutiyet döneminde de artarak devam etmiştir. Bu süreç sonucunda İngiliz aleyhtarlığı politikası sürdüren II. Abdülhamid yönetimine son verilmiş ve birçok önemli üyesi Avrupa ülkelerinde sürgünde yaşayan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidara gelmiştir. Bu nedenle, İngiltere, bu yeni dönemde Osmanlı’ya daha sıcak yaklaşmaya başlamıştır. Osmanlı’nın yeni kurmaya çalıştığı meşruti monarşi (meşrutiyet) rejiminin İngiliz rejimine benzeyebileceği düşüncesi de bu süreçte İstanbul’a yönelik sıcak bakışı pekiştirmiştir. Ancak olumlu başlayan bu süreç sonunda, iki ülke, karşı kamplarda Birinci Dünya Savaşı’na girmek ve birbirlerine düşman olmak zorunda kalmışlardır. Bu nedenle, çok büyük umutlarla başlayan İttihat ve Terakki dönemi, birkaç yıl içerisinde İngiliz düşmanlığı politikasının daha da şiddetli biçimde dönmesine neden olmuştur. Bu politika, Cumhuriyet’in kurulması sonrasında Mustafa Kemal Atatürk döneminin ilk yıllarında bile devam etmiştir. Bunun sebebi de, kuşkusuz, İngiliz emperyalizmine duyulan öfkedir. Nitekim bilhassa Llyod George döneminde alenen Yunanistan yanlısı bir politika takip eden Londra, Osmanlı’nın parçalanması ve Ermenistan ve Kürdistan devletlerinin kurulması yönünde de aktif politikalar izlemiştir. Ancak Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve sonrasında Musul-Kerkük Sorunu’nda iki ülkenin uzlaşması sayesinde, zamanla İngilizlere duyulan öfke azalmış ve Londra ile Ankara’nın ilişkileri yeniden gelişme yoluna girmiştir. Bilhassa 1934 yılında Sir Percy Loraine’in (1880-1961) Ankara’ya İngiltere Büyükelçisi olarak atanması ve sonrasında yaptıkları, iki ülke ilişkilerini hayli olumlu etkilemiştir. Loraine’in büyük önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında tuttuğu notlar[3], 2010 yılında Prof. Dr. Hikmet Özdemir tarafından Atatürk’ün Ardından Sir Percy Loraine’in Tanıklığı adıyla kitaplaştırılmıştır. 1930’larda, iki ülke, bir ittifak kurmak için çabaları karşılıklı olarak sürdürürken, İtalya’ya yönelik farklı bakış açıları bunu engellemiştir. İngiltere, Benito Mussolini yönetimindeki faşist İtalya’ya Nazi Almanyası’na karşı kullanılabilecek bir güç olarak olumlu bakarken, Türkiye’nin asıl tehdit algılaması İtalya’dan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin bu dönemden itibaren yeniden Almanya’ya yakınlaşmaya başlaması ise İngiltere’yi alarma geçirmiş ve 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlarda kendi hakimiyetini sağlamasında İngiliz desteği de etkili olmuştur. 1936’da İngiltere Kralı VIII. Edward’ın İstanbul’u ziyareti ve İsmet İnönü’nün İngiltere Kralı VI. George’un 12 Mayıs 1937 günü gerçekleştirilen taç giyme törenine katılması da bu dönemde ısınan ilişkilerin somut kanıtlarıdır.

Sir Percy Loraine

Bu dönemde atılan tohumlar ve 1939’da İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında imzalanan ittifak anlaşması, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte daha da görünür bir hale gelmiştir. Bu dönemde Müttefik Devletlerin yanında savaşa girme konusunda ikircikli bir tavır sergileyen Türkiye’nin İngiltere ile ittifakı, yıllar sonra ilk kez askeri alana taşınmıştır. Bu yıllarda Ankara’ya ciddi askeri yardımlar yapan İngiltere, savaşın ardından da Sovyet Rus yayılmacılığı karşısında Türkiye’ye destek vermiştir. Savaşın ardından İngiltere Başbakanı Winston Churchill “demir perde”den söz ederken, Türkiye de kendisine Batı ittifakında yer bulmaya gayret etmiş ve birkaç yıl içerisinde yeni müttefiki olan ABD’nin desteğiyle NATO’ya üye olmuştur.

Bu yeni dönemde, kültürel alanda da ilişkiler gelişmeye başlamıştır. 1940-1958 dönemine bakıldığında; ilk olarak 1941’de British Council’ın[4] Türkiye’de teşkilatlanması çok önemli bir gelişmedir. Konsey’in Türkiye’deki ilk temsilcisi olan Michael Grant’ın girişimleriyle Ankara Koleji’nde İngiliz öğretmenlerin görevlendirilmesi de ilk kültürel etkileşimlerden birisidir. Takip eden yıllarda, British Council, Milli Eğitim Bakanlığı ve Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerle yakın ilişkiler kurmaya başlamıştır. Konsey tarafından Halkevleri’nde İngilizce dersleri vermesi için öğretmenler görevlendirilmesi de bu yıllarda yaşanan önemli bir gelişmedir. 1942 yılında 45 Halkevi binasında 3.000 civarında kişiye İngilizce kursu verilmiştir. İngilizce dilinde yazılan kitaplara duyulan ihtiyaç nedeniyle, 1941’de Ankara ve İzmir’de kitap sergilerinin açılması da önemli bir olaydır. 1942 yılında Londra Halkevi’nin kurulması ise İngiliz kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Bir yıl içerisinde 5.600 kişinin ziyaret ettiği Halkevleri’nin Londra şubesi, birçok kişinin Türkçe öğrenmesine vesile olmuştur. Bu yıllarda çeviri faaliyetleri de hızla gelişmiştir. N.A. Miller adında bir İngiliz mühendisin Mlli Eğitim Bakanlığı’nda teknik danışman olarak görevlendirilmesi de bu dönemin ilginç bir detayıdır. 1943 yılında ikinci danışman olan Mr. Ritchie’nin atanması sonrasında, üniversitelerdeki İngiliz akademisyen sayısında hızla artış yaşanmıştır. 1942 yılı sonunda İstanbul Üniversitesi’nde 9 Bizans uzmanı ve Ankara Üniversitesi’nde 3 okutman İngiliz akademisyen görev yapar hale gelmiştir. British Council da aynı dönemde şubelerini yaygınlaştırmış ve “Do you speak English” adlı süreli yayınını çıkarmaya başlamıştır. Pozitif gelişmeler, Profesör E.V. Gatenby’nin (1892-1955) Gazi Eğitim Enstitüsü’ne İngilizce eğitimi danışmanı ve Talim Terbiye Kurulu’na da yine danışman olarak atanmasıyla devam etmiştir. Eşzamanlı olarak Dr. Fahir İz de Londra Üniversitesi School of Oriental and African Studies’e Türkçe dersleri vermek üzere davet edilmiştir. Hatta British Council, ilk ciddi İngilizce-Türkçe sözlük çalışması için Mr. H.C. Hony adlı bilimadamını Türkiye’ye davet etmiş ve Oxford, Cambridge, Edinburg ve Durham gibi köklü Britanya üniversitelerinde Türkiye hakkında çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.

E.V. Gatenby[5]

1943 yılındaki bir diğer önemli gelişme, Sağlık Bakanlığı’nın girişimleriyle üç Türk doktorun İngiltere’deki sağlık sistemini incelemek için British Council’ın davetlisi olarak İngiltere’ye gitmeleridir. Hatta bu yıl içerisinde İngiltere’de Yozgatlı öğrencilerin çalışmalarının yer aldığı bir resim sergisi de açılmıştır. Akademik alanda ise en büyük gelişmeler sosyal bilimler alanında yaşanmıştır. Profesör Sir Steven Runciman (Bizans Tarihi ve Sanat Tarihi uzmanı), Profesör R. Syme (Klasik Filoloji uzmanı) ve O.R. Davies (Arkeoloji uzmanı) gibi birçok önemli İngiliz akademisyen, bu yıllardan itibaren İstanbul Üniversitesi’nde görev yapmaya başlamışlar ve 3. Türk Tarih Kongresi’nde tebliğ de sunmuşlardır.

H.C. Hony tarafından hazırlanan ilk kapsamlı İngilizce-Türkçe sözlük

1944-1945 eğitim yılında British Council’ın İngilizce eğitimi verdiği öğrenci sayısı 10.000’i bulmuştur. Ayrıca yine bu dönemde İngiltere’nin ünlü jinekologlarından Dr. W.C.W. Nixon’ın Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmaya başlamasıyla Türkiye’deki ilk İngiliz doktor da ortaya çıkmıştır. Kısa zaman içerisinde buradaki İngiliz doktor sayısı 6’ya yükselmiştir. 1945’te Michael Grant’ın Londra’ya dönmesiyle, British Council'da yeni dönem için yeni bir yol haritası belirlenmiştir. Öncelikle, Konsey’e yeni binalar tahsis edilmiş ve buralarda kütüphane ve okuma salonları oluşturulmuştur. Ayrıca İngiltere’den 110.000 kitap getirtilerek, kütüphaneler iyi seviyeye getirilmiştir. 1947’de Ankara’da  İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün kurulması ve Anatolian Studies adlı bir süreli yayına başlaması da çok önemli bir gelişme olarak not edilmelidir. 1948-1949 döneminde ise, Türkiye’de düzenlenen Türk-İngiliz Müzik Festivalleri kapsamında Sir Arthur Bliss, George Weldon ve Noel Mewton-Wood gibi önemli müzisyenler Türk dinleyicilere konserler vermişlerdir. Aynı dönemde Lord Moran ve Hamilton Baynes gibi önemli sağlık bilimciler de Türkiye’de geniş katılımlı konferanslar düzenlemişlerdir. 1954 yılında ise, Türkiye’de Ticaret Bakanlığı’nın izniyle British Council’ın İngilizce kitap satabilmesinin gerekli yasal koşulları oluşturulmuştur. Bu yıllarda, İngiltere’nin Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerle Türkiye’deki nüfuz mücadelesi konusunda rekabete girdiği görülmektedir. Ancak bu rekabette üstün olan taraf daima Almanya olmuştur; zira tarihsel mirasın da etkisiyle, Almanya’ya gönderilen öğrenci sayısı daima daha fazla olmuş ve Türk-Alman Dostluk Cemiyeti de çok aktif faaliyetler yürütmüştür. Bu nedenle, 1950’lerdeki bazı British Council yazışmalarında Türkiye’deki Almanya etkisinden duyulan rahatsızlık ve endişe ifade edilmektedir. Bu konu, kısa süre içerisinde İngiliz Dış İşleri Bakanlığı’nın da ilgisine mazhar olacak ve Almanya’nın özellikle Türk üniversitelerindeki etkisinin “teutonic slant” (Alman nüfuzu) sonucuna neden olmasından kaygı duyulduğu ifade edilecektir. Bu dönemde İngiltere’nin temel sorunu ise maddi kaynak yaratmakta zorlanmasıdır. Ayrıca İngiliz akademisyenlerin düşük maaş ödenen Türk üniversitelerinde çalışmaya sıcak bakmamaları da diğer bir sorundur.

Türkiye’nin Soğuk Savaş Dönemi Kültür Hayatında İngiliz Etkisi (1948-1965)

Kitabının sonraki bölümünde, 1948-1965 dönemindeki kültürel faaliyetleri mercek altına alan yazar, öncelikle 1948-1951 döneminde Ankara’da düzenlenen Türk-İngiliz müzik festivallerini incelemiştir. Yazara göre, bu festivaller Türkiye’de büyük heyecan yaratmış ve bizzat dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve ailesi de bu festivallere destek vermiştir. Öyle ki, İnönü, 10-17 Nisan 1948 tarihleri arasında düzenlenen I. Türk-İngiliz Müzik Festival’inde sahne alan müzisyenleri iki defa makamında kabul etmiştir. Festivalden akıllarda en çok Noel Mewton-Wood’un piyano resitali kalmıştır. Wood dışında, Sir Arthur Bliss, George Weldon, Henry Purcell, Benjamin Britten, Edward Elgar ve David Zirkin gibi sanatçılar da bu ilk festivalde sahne almışlardır. 24-29 Nisan 1949 tarihli II. Türk-İngiliz Müzik Festivali ise, ilk organizasyon kadar başarılı olamamıştır. Bu festivale orkestra şefi Clarence Raybould, viyolonist Frederick Riddle, William Walton ve Vaughan Williams gibi önemli isimler katılmışlardır. 16-22 Nisan 1950 tarihleri arasında düzenlenen III. Türk-İngiliz Müzik Festivali’nde tanınmış orkestra şefi Norman del Mar ve mezzo-soprano Nancy Evans gibi popüler isimlerin yer alması, festivalin daha başarılı geçmesini sağlamıştır. Festival nedeniyle İngiltere Büyükelçisi Sir Noel Charles da evinde bir koktely düzenlemiştir. Festivalde performansı en çok beğenilen sanatçı ise Thomas Eastwood olmuştur. 14-22 Nisan 1951 tarihli IV. Türk-İngiliz Müzik Festivali de yine aynı düzeyde başarılı olmuş, ancak ertesi sene organizasyona Konsey’in bütçesinden pay ayrılamaması nedeniyle etkinlik bir daha düzenlenememiştir.

İngiliz mezzo-soprano Nancy Evans (1915-2000)

Soğuk Savaş dönemi Türk-İngiliz kültürel ilişkileri açısından çok önemli bir dönüm noktası Türk-İngiliz Kültür Anlaşması’dır. 1950 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürü Kadri Yürükoğlu ile İngiliz yetkili K.R. Johnstone arasındaki görüşmede ilk kez gündeme gelen kültür anlaşması, daha sonra iki ülke Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ile Ernest Bevin arasındaki mektuplaşmada İngiltere’nin Belçika ile yaptığı kültür anlaşması örnek alınarak taslaklaştırılmış ve 1956 yılında imzalanarak, 7 Haziran 1957 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 23 maddeden oluşan anlaşmanın devamında, 15-18 Aralık 1958 tarihinde bir Karma Komisyon toplantısı yapılmıştır.

Kültürel ilişkilerin kurumsallaşmasında bir diğer etkili kurum, 1951 yılında kurulan Türk-İngiliz Kültür Derneği (Turco-British Association-TBA) olmuştur.[6] Bu kuruluş, daha çok British Council’ın bir yan kuruluşu olarak düşünülmüştür. Derneğin Türkiye’den 100, İngiltere’den de 40 üye sayısına sahip olması uygun bulunmuş; Türk üyelerin İngilizce konuşma becerilerinin üst düzeyde olması şart koşulmuştur. Derneğin Başkanlığına bir Türk getirilirken, Başkan Yardımcılığına da bir Türk, bir de İngiliz üye getirilmiştir. CHP’nin tek parti döneminin sonlarında kurulan dernek, Demokrat Parti iktidarında da herhangi bir sorun yaşamadan faaliyetlerine devam etmiştir. Dernek, bir yan kuruluş hüviyetinde olduğu için başlarda pek etkili olamasa da, daha sonraları İngilizce-Türkçe dil kurslarının açılması, dil öğreniminin teşvik edilmesi, karşılıksız burslar sağlanması, konferans, sergi ve film gösterimlerinin yapılması gibi faydalı faaliyetler yapmıştır.

Anglo-Turkish Society ise[7], Türk-İngiliz Kültür Derneği’nin iki ülke arasındaki kültürel ilişkileri istenilen düzeye çıkaramadığı düşüncesiyle gündeme gelmiş farklı bir sivil toplum kuruluşudur. Londra Kent Meclisi Başkanı Edwin Bayliss’in yoğun çabalarıyla, eski Büyükelçiler, parlamento üyeleri, ticari kuruluşlar ve işadamlarından destek almayı başaran bu girişim, British Council’ın da desteğiyle 1953 yılının Aralık ayında resmen kurulmuştur. Anglo-Turkish Society’nin üye sayısı ilk başta 160 düzeyindeyken, 1954 yılında 300’e ulaşmıştır. Cemiyetin Başkanlığını Sir David Kelly üstlenmiş, kuruluşta büyük hizmetleri olan Edwin Bayliss ise (1894-1971) ikinci başkanlık görevini üzerine almıştır. Kurulduktan sonra ilk faaliyeti 28 Haziran 1954’te Avam Kamarası’nda yemekli bir toplantı düzenlemek olan cemiyet, daha sonra ticaret ve sanayi alanlarında faaliyet göstermek üzere iki farklı altkomite oluşturmuştur. 1957 yılında, cemiyet, Londra’da kendisine tahsis edilen bir binaya kavuşmuştur. 1958-1959 yıllarında, dernek, en yoğun faaliyetlerini gerçekleştirmiştir. Derneğin Başkanlığına daha sonra geçen Lord Davidson ise, maddi zorluklar ve ilgisizlik gibi sorunlarla karşılaşmıştır.

Edwin Bayliss

İkili kültürel ilişkiler açısından tarihsel öneme haiz olan İngiliz Arkeoloji Enstitüsü ise, 1947 yılında Ankara’da kurulmuştur. Derneğin Kurucu Başkanı Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nün de kurucusu olan ünlü İngiliz arkeolog John B.B. Garstang -John Garstang- (1976-1956) olmuştur. Garstang’ın seçilmesinin sebebi, İngiltere’nin ilk ciddi Hititler uzmanı olan ve Mersin’de yaptığı büyük kazı sonrasında Prehistoric Mersin adlı önemli bir kitaba imza atan Garstang’ın Türkiye’yi iyi bilmesidir. Derneğin Ankara’da kurulmasının sebebi ise, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Ankara Arkeoloji Müzesi’nin burada bulunması ve Ankara’nın başkent olmasıdır. Garstang, ilk iş olarak coğrafyanın tanınması için geziler düzenlenmesi gerektiğini düşünmüştür. İlk kazı ise Polatlı’da yapılmıştır. Kazılar bir yıl sonra Harran’da devam etmiştir. Enstitü, bir süre sonra Bayındır Sokak’a taşınmış ve birçok ünlü arkeologun (Profesör Sir William Calder, Sir William Ramsay ve D.G. Hogarth) buluşma noktasına haline gelmiştir. 1949’da Garstang emekli olunca, yerine Seton Lloyd geçmiştir. Sık sık bina değiştiren Enstitü, Kavaklıdere ve Meşrutiyet Caddesi gibi farklı yerlere taşınmıştır. Enstitü’nün bu dönemde Sultanahmet Camii çevresinde, Beycesultan’da ve Çatalhöyük’de önemli kazı faaliyetleri olmuştur.

John B.B. Garstang

Sonuç
Kitapta, bu gibi faydalı bilgilerin yanı sıra, Türk-İngiliz Kültür Anlaşması sonrasında gerçekleştirilen öğrenci değişim programları, karşılıklı öğretmen/akademisyen görevlendirmeleri ve İstanbul’daki İngiliz okulları (İngiliz Kız Ortaokulu ve İngiliz Erkek Lisesi) gibi konularda da faydalı bilgilere yer verilmiştir. Bu nedenle, 183 sayfalık bu kitabın Birleşik Krallık-Türkiye ilişkileri çalışan akademisyen, araştırmacı ve öğrencilerce dikkatle okunması ve içerisindeki bilgilerden faydanılması kanımca yerinde olacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; http://www.siirt.edu.tr/profil/dr-ogr-uyesi-resul-babaoglu/2465A63A-D26E-4AC7-8184-3D36E3FFE384.html.
[2] Bu mektubu uzun yıllar sonra 2010 yılında Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, dönemin İngiltere Başbakanı David Cameron’a takdim etmiştir. Bakınız; https://www.worldbulletin.net/diplomacy/turkey-presents-ottoman-sultans-letter-to-elizabeth-i-to-uk-h61878.html.
[3] Bu notlardan çarpıcı bir bölüm Buradan okunabilir; http://www.hurriyet.com.tr/ingiliz-raporu-39272813.
[4] Web sitesi için; https://www.britishcouncil.org.tr/.
[5] Hakkında bazı bilgiler için; https://warwick.ac.uk/fac/soc/al/research/collections/elt_archive/halloffame/gatenby/life/.
[6] Dernek faaliyetlerine halen devam etmektedir. Web sitesi için; http://www.tba.org.tr/.
[7] 1953 yılında kurulan dernek halen faaliyetlerine devam etmektedir. Web sitesi için; http://angloturkishsociety.org.uk/.

9 Kasım 2019 Cumartesi

Birleşik Krallık'ın Brexit Seçimi


Son birkaç yıldır Brexit sürecinde büyük bir belirsizlik ortamında yaşayan Birleşik Krallık’ta, 2019 Temmuz ayında Theresa May yerine Başbakan olan Muhafazakâr Partili Boris Johnson’ın da süreci neticelendirememesinin ardından, 12 Aralık 2019 tarihinde erken genel seçim yapılmasına karar verildi. Böylelikle, Birleşik Krallık, 1923 yılından beri ilk kez Noel döneminde yapılan bir genel seçime sahne olacak.[1] Yapılacak seçim, ülkedeki yeni hükümeti belirlemesinin yanı sıra, Brexit sürecini de sonuca bağlayacak olması açısından Birleşik Krallık siyasi tarihi açısından önemli bir vazife görecek. Bu nedenle, bu seçimin son derece önemli ve hatta kritik olduğunu söylemek mümkün. Bu yazıda, 2019 Birleşik Krallık genel seçimi analiz edilecektir.

Birleşik Krallık’ta 2015 ve 2017 yıllarında düzenlenen son iki genel seçime bakıldığında; geleneksel olarak 20. yüzyıl başlarından beri iki partinin (Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi) birbiriyle yarıştığı ve dönemsel olarak domine ettiği ada siyasetinde, 2010 yılından beri Muhafazakâr Parti’nin üstün durumda olduğu görülmektedir. 2015 genel seçimini David Cameron liderliğinde yüzde 36,9 oy ve 330 sandalye alarak -yüzde 30,4 oy ve 232 sandalye kazanan Ed Miliband liderliğindeki İşçi Partisi önünde- rahat kazanan ve tek parti hükümeti kuran Muhafazakârlar, Theresa May liderliğinde girdikleri 2017 genel seçimini de yüzde 42,4 oy ve 317 sandalye kazanarak -yüzde 40 oy ve 262 sandalye sayısında kalan Jeremy Corbyn’li İşçi Partisi’nin önünde- birinci bitirmiş ve Kuzey İrlanda merkezli Demokratik Birlik Partisi’nin (DUP) dışarıdan desteğiyle bir “azınlık hükümeti” kurmayı başarmıştı. 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 9 civarında oy alarak büyük hayalkırıklığı yaratan Muhafazakâr Parti, buna karşın bu seçimde seçmenlerinin Nigel Farage liderliğindeki Brexit Partisi’ne oy vermesini adeta teşvik etmişti. Brexit sürecinde bu seçimde ada halkının tepkisel davrandığı da düşünüldüğünde, Muhafazakâr Parti adına işlerin halen iyi gittiğini söylemek mümkün. Nitekim anketler de, bunu doğrularcasına, Muhafazakârların bu seçimi rahat kazanacağını gösteriyor. Henüz seçime bir ay kadar uzunca bir süre olsa da, Kasım ayı başında yapılan tüm anketlerde[2] Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Parti’nin yüzde 36-40 arasında bir oyla seçimi birinci sırada bitireceği öngörülüyor. Ancak dar bölge seçim sisteminin uygulandığı Birleşik Krallık’ta, genel oy oranından ve yüzdesinden ziyade, elbette 650 sandalyeli Avam Kamarası’nda hükümeti kurmak için gerekli olan 326 milletvekili sayısına ulaşmak daha önemli.

Boris Johnson, Brexit’i gerçekleştirecek Başbakan olacak gibi gözüküyor

Muhafazakâr Parti lideri Boris Johnson, yıllardır sert Brexit yanlısı duruşuyla partisinde ve ülke siyasetinde sivrilen bir isim. Yakın geçmişte uzunca bir süre Londra Belediye Başkanlığı (2008-2016) yapan Johnson, oldukça tanınan ve sevilen bir Muhafazakâr Partili. Johnson, Başbakan olduktan sonra Brexit sürecini tamamlamak ve Avrupa Birliği’nden daha iyi koşullar elde etmek için epey mücadele verdi. Örneğin, Johnson, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması sonrasında üçüncü ülkelerle AB’nin dahli olmadan serbest ticaret anlaşmaları yapabilmesini sağladı.[3] Ayrıca Britanya’dan Kuzey İrlanda’ya girecek ticaret metalarının AB vergilerine maruz kalmasına, ama İrlanda Cumhuriyeti’ne veya diğer AB ülkelerine gitmemesi durumunda bu vergilerin hükümet tarafından sübvanse edilmesi konusuna açıklık getirdi.[4] Diğer konularda ise, önceki Başbakan Theresa May’in AB ile vardığı anlaşmanın uygulanmaya devam edilmesi anlayışını benimsedi. Johnson, revize edilen bu anlaşmayı 19 Ekim 2019 tarihinde Avam Kamarası’na getirerek parlamentodan geçirmeyi ve Brexit sürecini önceden planlandığı şekilde 31 Ekim’de tamamlamayı planlıyordu. Ancak AB’den çıkış anlaşmasını oylamak üzere toplanan parlamentodaki milletvekilleri Johnson’a bir karşı hamle yaparak, verilen bir önergeyle oylamayı engelleyip AB'den yeni bir uzatma talep ettiler.[5] İktidardaki Muhafazakâr Parti’den ihraç edilen milletvekillerinden Oliver Letwin’in verdiği önerge, Johnson’ın AB ile vardığı revize edilmiş anlaşmanın -uygulanmasına yönelik ilgili tüm yasa tasarılarının Parlamento’dan geçmesine dek- oylanmamasını öngörüyordu.[6] Avam Kamarası üyeleri, bu önergeyi 306’ya karşı 322 oyla kabul etti. Bu gelişme de, Johnson’ı istemeye istemeye AB’den erteleme talep etmeye mecbur kıldı. Bu nedenle, Başbakan Johnson, AB liderlerinden yeni bir erteleme isteyen mektubu imzasız olarak Brüksel’e gönderdi ve -AB liderlerinin de onayıyla- Brexit sürecinin 31 Ocak 2020’ye kadar uzamasına vesile oldu. Bu gelişme üzerine, Johnson, parlamentoda daha büyük bir çoğunluk elde etmek ve Brexit anlaşmasını 31 Ocak 2020’den önce rahatça geçirebilmek için erken genel seçim talep etme kararı aldı. Seçim kararı için 2/3 çoğunluğa ihtiyacı olan Johnson, ilk üç denemesinde bunu başaramasa da, sonraki denemede seçim kararı aldırmayı başardı. Birleşik Krallık’ın Brexit sürecindeki politikası Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker tarafından “Everyone understands English, but nobody understands England” (Herkes İngilizce anlıyor; ancak kimse İngiltere’yi anlamıyor”[7] sözüyle eleştirilse de, AB’nin de, aynı Britanya’daki Brexit yanlıları gibi, artık bu süreci hızlı bir şekilde tamamlamak istediği ve Brexit yorgunluğundan sıkıldığı anlaşılıyor.[8] Bu durum, Johnson’ın seçimde yüzde 40’lar düzeyinde yüksek bir desteğe ulaşmasını sağlayabilir; zira Britanya halkları, neredeyse yarısı halen AB’den ayrılmaya sıcak bakmasalar da, belirsizliktense Brexit’in gerçekleşmesini yeğler gibi gözüküyorlar. Bu nedenle, Boris Johnson’ın Genel Başkan olarak girdiği ilk seçimde iyi bir sonuç alması hiç de şaşırtıcı olmayacak. Şu da söylenmeli ki, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail’le yakın ilişkileri de, Boris Johnson’ı karar alıcı stratejik çevreler açısından önemli ve tercih edilir bir figür haline getiriyor. Johnson, ayrıca binlerce yeni polis istihdam edilerek suçla etkin bir şekilde mücadele edilmesi gibi klasik sağ politikalar ve sağlık sisteminin iyileştirilmesi gibi -eski Başbakanlardan Benjamin Disraeli’yi çağrıştıran- sol politikalarla seçmenlerini motive etmeye çalışıyor.[9] Ancak Johnson’ın bu politikasını riskli bulanlar da var; zira James Forsyth’in belirttiği şekilde, Johnson seçimi yüzde 40 civarında bir oyla kazansa bile, seçim sonrasında koalisyon ortağı bulmakta çok zorlanabilir.[10] Çünkü İşçi Partisi ve Liberal Demokratlarla Brexit konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle koalisyona girmesi asla beklenmeyen Johnson, DUP desteğini de bu defa elde edemeyebilir. Bu nedenle, Johnson, bu seçimi tek parti hükümeti kurabilecek çoğunlukla kazanmak zorunda.

Boris Johnson anketlerde açık farkla önde ama hükümeti kurması kolay olmayabilir[11]

Adada iktidarın bir diğer gediklisi olan İşçi Partisi ise, sosyalizm çizgisinde siyaset yaptığı eleştirilerine maruz kalan Jeremy Corbyn liderliğinde yakaladığı oy artışını bu seçim öncesinde koruyamamış gibi görünüyor. Nitekim 2017 genel seçiminde yüzde 40 oy alan ve büyük bir çıkış gerçekleştiren sosyal demokrat çizgideki köklü parti, anketlere göre bu defa en fazla yüzde 25-30 arasında bir oy oranına ulaşabilecek durumda.[12] 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 13,6 oyla Brexit Partisi ve Liberal Demokratların ardından üçüncü parti olan Labour, bu seçimi yüzde 30 civarında bir oyla ikinci sırada tamamlayacak gibi duruyor. İşçi Partisi’nin en temel sorunu, AB yanlıları ve karşıtları ve sosyalizme yakın sol ve liberalizme yakın sol anlayışlar arasındaki bölünmüşlüğü. Partinin lideri Jeremy Corbyn’in merkezdeki seçmeni Liberal Demokratlara kaçırabilecek kadar sert bir sol çizgisinin olması bence ciddi bir sorun. Corbyn’in -belki de ülkesini büyük bir kutuplaşma ortamına sürüklememek adına sorumluluk sahibi bir şekilde- bugüne kadar Brexit konusunda karşıt bir pozisyon almaması da partinin büyük bir çıkış yapmasına engel oldu. Bu nedenle, İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlara oy kayışı durumu ortaya çıktı ve İşçi Partisi’nin iktidar umutları bir kez daha ertelendi. Bu durumu düzeltmek adına, Corbyn, seçim sonrasında hükümeti kurmaları durumunda ikinci bir Brexit referandumu düzenleme vaadini ortaya attı.[13] Eğer bu talep toplumda karşılık bulursa, İşçi Partisi’nde 12 Aralık’a kadar bir toparlanma durumu yaşanabilir ve partinin oy oranı -Liberal Demokratlara ve Birleşik Krallık Değişim Partisi-Change UK’ye kaçan oyların geri gelmesiyle- yeniden yüzde 35-40 bandına ulaşabilir. Jeremy Corbyn, ayrıca “sistem karşıtı muhalif lider” konumunu güçlendirircesine, seçmenlere yozlaşmış düzenle mücadele etmeyi, kamu hizmetlerini iyileştirmeyi ve çevrenin korunması konusunda daha iyi politikalar geliştirmeyi öneriyor.[14] Ancak çağdaş bir sosyal demokrat partiden zaten her daim beklenen bu önemli vaatler, Brexit sürecinde biraz makro siyasi tartışmaların gölgesinde kalmışa benziyor.

Jeremy Corbyn

Bu seçimde çıkışı beklenen bir diğer parti ise Liberal Demokratlar. Lib Dems, Vince Cable liderliğinde girdikleri 2019 Avrupa Parlametosu seçimlerinde yüzde 20’ye yakın bir oyla Brexit Partisi’nin ardından ikinci olmuş ve büyük bir sürprize imza atmışlardı. Ancak o seçimde seçmenlerin tepkisel oy verdikleri düşünüldüğü için, Liberal Demokratların bu defa üçüncülükten öteye geçmesi beklenmiyor. 2019 Avrupa Parlametosu seçimlerinde de, bu seçimde de hararetli bir şekilde AB’de kalınmasını savunan Liberal Demokratlar, ayrıca Galler merkezli Plaid Cymru ve İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi (Green Party of England and Wales-GPEW) ile seçim ittifakına yönelerek, birçok seçim bölgesinde ortak aday çıkarma kararı aldı.[15] Yeni lideri -1980 doğumlu genç kadın siyasetçi- Jo Swinson ile ilk kez bir seçime katılacak olan Liberal Demokratlar, anketlere göre yüzde 15-18 arasında yüksek bir oy oranına ulaşabilir. Dolayısıyla, Plaid Cymru’nun Galler’den getireceği ekstra sandalyeler ve Yeşiller’in kazandırabileceği birkaç koltukla birlikte, Liberal Demokratlar, yıllar sonra ilk kez bu seçimde ciddi bir çıkış gerçekleştirebilir. Ancak Brexit sürecini durdurmak şu an için çok zor gözüktüğü için, Liberal Demokratların AB yanlısı duruşlarının gelecek adına siyasal konjonktürde çok da avantajlı olmadığını bu noktada belirtmek gerekiyor. Dahası, oy oranı yükselse de, partinin yüksek milletvekili sayısına ulaşması hiç de kolay değil.

Jo Swinson, Liberal Demokratların lideri olarak ilk kez bir seçime girecek

Yeni kurulmasına karşın, 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerini yüzde 30’un üzerinde bir oy oranıyla ve açık farkla ilk sırada tamamlayan Nigel Farage liderliğindeki Brexit Partisi ise, bu seçimde ciddi bir çıkış gerçekleştirme imkânı olmasına karşın, daha çok Muhafazakâr Parti’nin oy oranının artmasını sağlayacak gibi gözüküyor. Zira partinin popülist ve etkili lideri Nigel Farage, beklenmedik bir şekilde seçim öncesinde kendisinin milletvekili adayı olmayacağını açıkladı.[16] Anketler, Brexit Partisi’nin yüzde 7-11 arasında bir oy alabileceğini gösterse de, Farage olmadan bu partinin Muhafazakâr Parti gibi çok köklü bir siyasi parti karşısında varlık gösterebilmesi kolay gözükmüyor. Ayrıca partinin oy oranının yüzde 10’ları aşması durumunda bile, kazanacağı sandalye sayısının çift hanelere ulaşması (geçmişte UKIP örneğinde olduğu gibi) beklenmiyor. Bunun nedeni ise, dar bölgeli seçim sisteminde küçük partilerin pek bilinmeyen adaylarıyla başarıya ulaşmalarının çok zor olması.

Nigel Farage

Son yıllarda yükseliş trendinde olan ve özellikle 2015 genel seçimlerinde beklenmedik kadar çok sandalye sayısına (56) ulaşan, ancak 2017 genel seçimi sonrasında 35 sandalye ile yetinmek zorunda kalan İskoç Ulusal Partisi-SNP ise, bu seçimi ikinci bir bağımsızlık referandumuna hak kazanmak için fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyor. Partinin lideri Nicolas Sturgeon, Brexit sürecinde 2020 yılında İskoçya’yı Birleşik Krallık’tan kopararak AB üyesi bağımsız bir ülke yapabilmek için çalıştıklarını açıkça söylüyor.[17] Ancak 2014 bağımsızlık referandumundan çıkan “hayır” yanıtı sonrasında, bu konjonktürde böyle bir referandumun gerçekleşmesi ve referandumdan “evet” yanıtı çıkması o kadar da kolay gözükmüyor. Yine de, SNP’nin Birleşik Krallık siyasetinde giderek daha etkin bir siyasi aktör haline gelmesi, şimdi değilse bile gelecekte ada demokrasisinin yaşayabileceği ciddi bir soruna (İskoç ayrılıkçılığı) işaret ediyor.

Nicola Sturgeon

Sonuç olarak, Birleşik Krallık’ın Brexit sürecindeki kaderini belirleyecek olan seçim hakkında şu an için gözüken, Muhafazakâr Parti’nin seçimi birinci sırada bitirmesi ve İşçi Partisi ile Liberal Demokratların da ikinci ve üçüncü sırayı almalarıdır. Ancak Muhafazakâr Parti’nin tek başına hükümeti kurup kuramayacağı, bundan sonrasına dair adadaki en önemli konu olacak ve Brexit sürecinin de kaderini belirleyecektir. Boris Johnson’ın istediği çoğunluğu alması durumunda, Brexit süreci kanımca 31 Ocak 2020’de tamamlanacak ve Birleşik Krallık AB’den ayrılacaktır. Bir diğer iktidar alternatifi ise, son düzlükte oy artışı sağlaması durumunda İşçi Partisi ile Liberal Demokratların bir koalisyon hükümeti kurmasıdır. Bu durumda, Brexit konusunda ikinci bir referandum gündeme gelecektir. Bu referandumdan ne çıkabileceğini öngörmek ise oldukça zordur. Zira ada halklarını adeta ortadan ikiye bölen bu konu, tüm Britanya ve Avrupa’yı çok yormuş ve artık bir şekilde neticelendirilmek zorundadır. Hiçbir partinin tek başına veya koalisyon yoluyla hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşamaması durumunda ise, bir kez daha sandık başına gidilmesi durumu ortaya çıkabilir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA

[1] BBC Türkçe (2019), “İngiltere Parlamentosu'nda 12 Aralık'ta erken genel seçim talebi onaylandı”, 29 Ekim 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/amp/haberler-dunya-50229357.
[2] 6-8 Kasım 2019 tarihli Panelbase anketinde (https://www.drg.global/wp-content/uploads/W14242w4-GE-Poll-Tables-for-publication-081119.pdf) Muhafazakâr Parti’nin oy oranı yüzde 40, 5-6 Kasım 2019 tarihli YouGov/The Times/Sky Survey anketinde (https://d25d2506sfb94s.cloudfront.net/cumulus_uploads/document/df8cjzcpgw/TheTimes_Sky_VI_191106_w.pdf) yüzde 36, 1-4 Kasım 2019 tarihli YouGov/The Times anketinde (https://d25d2506sfb94s.cloudfront.net/cumulus_uploads/document/egvvgqz3yk/TheTimes_VI_191104_ww.pdf) yüzde 38 ve son olarak 1-4 Kasım 2019 tarihli ICM/Reuters anketinde de (https://www.icmunlimited.com/wp-content/uploads/2019/11/ICM-Voting-intentions-Data-tables-01-04-Nov-19.xlsx) yine yüzde 38 olarak öngörülmektedir. Bakınız; Wikipedia (2019), “Opinion polling for the 2019 United Kingdom general election”, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/2019_United_Kingdom_general_election.
[3] BBC (2019), “Brexit: All you need to know about the UK leaving the EU”, 29 Ekim 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/uk-politics-32810887.
[4] BBC (2019), “Brexit: All you need to know about the UK leaving the EU”, 29 Ekim 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/uk-politics-32810887.
[5] BBC Türkçe (2019), “İngiltere Başbakanı Johnson, AB'ye imzasız 'Brexit'i erteleme' mektubu gönderdi”, 20 Ekim 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50115238.
[6] BBC Türkçe (2019), “İngiltere Başbakanı Johnson, AB'ye imzasız 'Brexit'i erteleme' mektubu gönderdi”, 20 Ekim 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50115238.
[7] “BREXIT FATIGUE - EU boss Juncker mocks: Everyone understands English but nobody understands England”, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.youtube.com/watch?v=OnlOknJ_ewc.
[8] Bristol Law School’dan Profesör Phil Syrpis da bu görüştedir. Bakınız; Dilek Yiğit (2019), “EINSTEIN: "Hiçbir Sorun Onu Yaratan Bilinç Seviyesiyle Çözülemez”, Söyledik.com, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: http://soyledik.com/tr/makale/7978/einstein-hicbir-sorun-onu-yaratan-bilinc-seviyesiyle-cozulemez--doc-dr-dilek-yigit.
[9] Milliyet (2019), “Brexit İngiltere seçimlerinin kaderini belirleyecek”, 4 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: http://www.milliyet.com.tr/dunya/brexit-ingiltere-secimlerinin-kaderini-belirleyecek-6071537.
[10] James Forsyth (2019), “General election 2019: can Boris Johnson succeed where Theresa May failed?”, The Spectator, 2 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.spectator.co.uk/2019/11/general-election-2019-can-boris-johnson-succeed-where-theresa-may-failed/.
[11] Fotoğraf, https://www.spectator.co.uk/2019/11/general-election-2019-can-boris-johnson-succeed-where-theresa-may-failed/ adresinden alınmıştır.
[12] Wikipedia (2019), “Opinion polling for the 2019 United Kingdom general election”, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/2019_United_Kingdom_general_election.
[13] BirGün (2019), “Corbyn: Seçimi İşçi Partisi kazanırsa ikinci bir Brexit referandumu düzenlenecek”, 1 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.birgun.net/haber/corbyn-secimi-isci-partisi-kazanirsa-ikinci-bir-brexit-referandumu-duzenlenecek-274815.
[14] Milliyet (2019), “Brexit İngiltere seçimlerinin kaderini belirleyecek”, 4 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: http://www.milliyet.com.tr/dunya/brexit-ingiltere-secimlerinin-kaderini-belirleyecek-6071537.
[15] Kate Proctor (2019), “Lib Dems, Greens and Plaid Cymru reveal remain election pact”, The Guardian, 7 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/politics/2019/nov/07/lib-dems-greens-and-plaid-cymru-reveal-remain-election-pact ; Dilek Yiğit (2019), “Anti-Brexit İttifakı ve Johnson’ın Farage’a Yanıtı”, Kafkassam, 8 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://kafkassam.com/anti-brexit-ittifaki-ve-johnsonun-faragea-yaniti.html.
[16] BBC (2019), “General election 2019: Nigel Farage will not stand as candidate”, 3 Kasım 2019, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/election-2019-50280848.
[17] “Nicola Sturgeon: I want independence for Scotland in 2020”, Erişim Tarihi: 09.11.2019, Erişim Adresi: https://www.youtube.com/watch?v=dGwO5XWVGOo.

29 Ekim 2019 Salı

Dr. Aurélien Denizeau ile Söyleşi


Dr. Aurélien Denizeau, doktorasını Paris INALCO - Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civilisations Orientales) almış olan bir Tarih, Jeopolitika ve Uluslararası İlişkiler uzmanıdır. Denizeau’nun doktora tezi, Türkiye’de Siyasal İslam’ın iktidardayken geliştirdiği stratejik doktrin üzerinedir. Araştırmacı, Türkiye’yi düzenli olarak ziyaret etmektedir. Denizeau’nun bilgi sahibi olduğu diğer araştırma konuları; Ortadoğu ve Kafkasya’daki stratejik dengeler, modern Türkiye tarihi, Türkiye-İran ilişkileri ve Türkiye’nin Afrika politikasıdır. Dr. Aurélien Denizeau, aynı zamanda Fransa’nın en ünlü ve prestijli düşünce kuruluşu IFRI – Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Institut français des relations internationales) için çalışmaktadır. 

Dr. Ozan Örmeci: Merhaba Aurélien. Birkaç ay önce Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu döneminde Türk Dış Politikası’nı incelediğin doktora tezini INALCO’da başarıyla savundun ve doktora derecesine hak kazandın. 2016’da görevden ayrılmasının ardından baktığımızda, Ahmet Davutoğlu’nun stratejisini nasıl değerlendirebiliriz? Nasıl oldu da “komşularla sıfır sorun” çizgisinden Suriye’de iç savaşta taraf olunan bir noktaya gelindi?

Dr. Aurélien Denizeau: Merhaba Ozan. Bence Davutoğlu’nun iktidarda olduğu dönemdeki stratejisi üç farklı dönemde incelenmeli. İlk olarak 2002-2011 döneminde (özellikle 2007'den sonra), Davutoğlu, Türkiye’yi bölgesinde “merkez ülke” yapmak için serbest ticarete yönelik hamleler yaptı. Bu doğrultuda, komşu ülkelerle ilişkileri geliştirmesi ve Afrika, Ortadoğu, Asya ve Rusya’ya açılması -Avrupa Birliği ile bağlarını koruyarak- gerekiyordu.

Arap Devrimleri (Arap Baharı) sonrasında, Davutoğlu, yeni bir strateji geliştirdi. Bu modelde, Türkiye, isyanların yaşandığı Arap ülkelerine bir model ülke olmaya çalıştı. Bunun için de, Davutoğlu, Müslüman Kardeşler hareketleriyle yakın ilişkiler kurdu. Türkiye, bu tarz oluşumları Tunus, Mısır ve Suriye’de destekledi.

Ancak 2013 yılından itibaren bu yöndeki umutlar azalmaya başladı. Gezi Parkı Olayları Türkiye’nin demokratik model ülke olarak imajını bozarken, Mısır’da bir darbe yaşandı ve Suriye’de de Beşar Esad avantajlı konuma geçmeye başladı. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve danışmanları kontrolü yeniden kendi ellerine aldılar ve Davutoğlu etkisini kaybetti.

“Komşularla sıfır sorun” çizgisinden “model ülke” çizgisine doğru geçerken, Türkiye, bir anda kendisini Ortadoğu'daki sorunların ortasında ve özelikle Suriye'de çatışma içerisinde buldu. Bence Türkler, İngilizler ve Fransızlara benzer şekilde, Beşar Esad’ın iktidardan kolayca düşeceğini bekliyorlardı. Bu hata, sonraki olumsuz gelişmelerin temelini oluşturdu.

Dr. Ozan Örmeci: Yıllardır Türkiye’yi düzenli olarak ziyaret ediyorsunuz. Sizce vatandaşların günlük yaşamı ve Siyasal İslam’ın durumu bağlamında endişe verici gelişmeler var mı?

Dr. Aurélien Denizeau: Aslında Siyasal İslam bağlamında son dönemde ilginç bir çeşitlenme yaşanıyor. Öncelikle AK Parti’de temsil edilen modern ve küreselleşmeye açık bir Siyasal İslam çizgisi varken, eski tip anti-emperyalist Siyasal İslam çizgisi de Saadet Partisi’nde temsil edilmeye devam ediyor. 2009-2011 döneminden itibaren, Siyasal İslamcı gruplar içerisinde Fethullah Gülen hareketi ile AK Parti arasında bir ayrışma yaşanmaya başladı. Hatta zamanla AK Parti içerisinde de farklılaşmalar başladı; bu nedenle Ali Babacan, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi üst düzey kişiler partilerinden ayrıldılar.

Toplumun İslami pratikleri açısından önemli bir değişim görmüyorum; bence Türkiye’de muhafazakârlaşma günümüzden ziyade daha çok 1980’lerde yaşanmıştı. Hatta günümüzde ülkenizde genç insanlarla konuştuğumda, dinden uzaklaştıkları izlenimine kapılıyorum. Birçok genç, açık şekilde teist (deist) ve agnostik olduklarını söylüyorlar.

İnsanların günlük hayatları bağlamında 2010’dan bu yana gözlemlediğin en temel mesele, elbette ekonomik sorunların artması. Bu, gerçek bir paradoksa işaret ediyor; zira son yıllarda Türkiye’de altyapı koşulları inanılmaz gelişti ve Türkiye ekonomisi halen dinamik, ama bir yandan da insanlar fakirleştikleri algısına sahipler.

Dr. Ozan Örmeci ve Dr. Aurélien Denizeau 28 Mayıs 2019’da İstanbul Gedik Üniversitesi’nde

Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği “Barış Pınarı Harekâtı” Fransa’da nasıl algılandı? Fransa bu operasyona neden karşı çıkıyor ve Fransa’nın Suriye’deki belirgin hedefleri nelerdir?

Dr. Aurélien Denizeau: Operasyon, Fransa’da ve dünyada farklı sebeplerle eleştirildi. Fransa’da YPG ve PYD gibi gruplara yönelik güçlü bir sempati var; bunun nedeni, Kobane Savaşı başta olmak üzere IŞİD’e karşı kazandıkları başarılarla ilgili. Fransızlar, PYD’nin yenilmesi durumunda IŞİD’in yeniden güçlenebileceği ve eylemlerine başlayabileceğinden endişe ediyor. Ayrıca PYD’nin kontrolünde cihatçı militanlar var ve bunlar arasında Fransız cihatçılar da mevcut. Fransa’da, PYD’nin bu militanları serbest bırakması durumunda ülkeye dönmelerinden endişe edenler var.

Ayrıca bu konuda Fransa’da farklı bakış açıları mevcut. Örneğin, anti-kapitalist Boyun Eğmeyen Partisi’nin lideri Jean-Luc Mélenchon, açık şekilde PYD ve PKK’ya destek veriyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve hükümeti, IŞİD’e karşı PYD ile müttefik durumda; ancak PKK’ya destek vermiyor ve Türkiye ile bir kriz yaşansın istemiyorlar. Ayrıca PYD ile mücadele eden Suriyeli muhaliflere de destek veriyorlar. Bu nedenle, Macron’un net bir pozisyon alması zor oluyor. Milliyetçiler ise bu konuya mesafeli yaklaşıyorlar; Türkiye’ye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olumsuz yaklaşımlarına karşın, Fransa’nın PYD lehine pozisyon almasını da istemiyorlar. Onlara göre, Suriye’de bir çözüm için Rusya ile müzakere etmek daha mantıklı.

Dr. Ozan Örmeci: François Hollande döneminde yaşanan kısmi ilerlemeye karşın, Nicolas Sarkozy döneminden beri Türkiye-Fransa ilişkilerinde kriz ve polemikler devam ediyor. Cumhurbaşkanları değişse bile, iki ülke arasında kriz ve iki ülke liderleri arasında polemik yaratan konular sorun olmaya devam ediyor. Türkiye-Fransa ilişkilerini geliştirmek için sizce neler yapılmalı?

Dr. Aurélien Denizeau: Nicolas Sarkozy dönemindeki gibi bir kriz noktasında olduğumuzu düşünmüyorum. Sorunlara rağmen, Macron ve Erdoğan diyaloğu sürdürüyor ve ikili ilişkiler için bir işbirliği modeli arayışına devam ediyorlar. Ayrıca ekonomik ilişkiler de hep olumlu yönde ilerliyor.

Buna rağmen, iki ülke arasında gerçekten görüş ayrılıkları yaşanan bazı konular mevcut. Bu bağlamda ilk başta Suriye krizi geliyor. Suriye’de barış olması durumunda, ikili ilişkilerde krizlerin yatıştırılması ve  ilişkilerin düzeltilmesinde kolaylık yaşanabilir. Ayrıca görüş ayrılıkları yaşanan konuları da abartmamak gerek; 1915 olayları (Ermeni Sorunu) önemli bir konu, ama o da sembolik bir mesele ve güncel ilişkileri doğrudan etkilemiyor.

Ayrıca Ankara ile Paris’in işbirliği yapabilecekleri birçok alan mevcut. Örneğin, her iki ülke de ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarına karşı çıkıyor ve ekonomik bir çıkış yolu arıyorlar. Bu bağlamda, iki ülkenin bu duruşlarını savunmak için yakınlaşmaları çıkarlarına uygun gözüküyor. Bunun dışında, Cumhurbaşkanı Macron Rusya’ya yakınlaşmaya çalışıyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Rus lider Vladimir Putin’le çok iyi ilişkileri var. Bunun da ilişkileri kolaylaştırabileceğini düşünebiliriz.

Dr. Ozan Örmeci: Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande 2014 yılı Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret etmişti. Sizce Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da ilk döneminde (2017-2022) Türkiye’yi ziyaret edebilir mi?

Dr. Aurélien Denizeau: Buna cevap vermek zor. Ancak bir ziyaret olması mantıklı gözüküyor. Cumhurbaşkanı Macron, iktidarının ilk aylarında Almanya’ya çok güveniyordu; ama sonradan daha şüpheci davranmaya başladı. Macron, Almanya dışında da yeni ortaklar aradığı için, Türkiye ziyareti bu çerçevede düşünülebilir. Suriye krizine bir çözüm bulunması durumunda, bu durum, iki lider arasındaki iletişimi geliştirebilir.

Dr. Ozan Örmeci: Emmanuel Macron’un 2022’de yeniden seçilmesi ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Aurélien Denizeau: Bence Macron’un yeniden seçilmek için yüksek şansı var. Macron, eski çatlakları derinleştirerek kendi liberal duruşunu belirginleştirdi ve sağlam hale getirdi. Macron’un siyasal rakiplerinden Jean-Luc Mélenchon ve Marine Le Pen sağ-sol ekseninde bir pozisyon belirlemeye çalışıyor ve büyük sözler söyleyemek istemiyorlar. 2022’deki seçimde, Macron’un Le Pen karşısında ikinci turda yüzde 55 gibi bir oyla yeniden seçileceğini öngörmek mümkün.

Ancak siyasette gelecek hakkında konuşurken ihtiyatlı olmak lazım. Sarı Yelekliler gibi büyük bir krizin çıkması durumunda, bunun Macron’u zayıflatması mümkün. Ayrıca 2017’de Macron’un ortaya çıkması gibi, yeni adayların da çıkabileceğini hesaba katmak lazım.

Dr. Ozan Örmeci: Türkiye siyasetini iyi anlamak için takip ettiğiniz önemli uzman ve analistler kimlerdir?

Dr. Aurélien Denizeau: İdeal olan, farklı analist ve uzmanları okuyarak bir görüşe ulaşmaktır. Fransız düşünce kuruluşlarından Dorothée Schmid ve Didier Billion gibi Türkiye uzmanları ülkeniz hakkında bir görüşe ulaşmamı sağlıyorlar. Türk Dış Politikası konusunda genç bir araştırmacı olan Jana Jabbour kısa süre önce çok ilginç bir teze imza attı. Bayram Balcı’nın da bu konuda çalışmaları var. Ayrıca Ariane Bonzon Türkiye siyasetini çok iyi biliyor ve inceliklerini anlamamızı sağlıyor. Aynı şekilde Tancrède Josseran’ın da İslami hareketlerle ilgili önemli çalışmaları var.

Dr. Ozan Örmeci: Bu röportaj için size teşekkür ediyoruz.

L’Entretien avec Dr. Aurélien Denizeau


Dr. Aurélien Denizeau, chercheur en histoire, géopolitique et relations internationales est titulaire d’un doctorat de l’INALCO en Langue, civilisation et sociétés turques. Sa thèse porte sur la doctrine stratégique de l’islam politique au pouvoir en Turquie, pays où il séjourne régulièrement. Ses recherches portent également sur les équilibres stratégiques au Moyen-Orient et au Caucase, l’histoire de la Turquie contemporaine, les relations turco-iraniennes et la stratégie d’implantation turque en Afrique. Dr. Aurélien Denizeau est aussi un chercheur pour l’IFRI - Institut français des relations internationales, le plus connu think-tank de la France.

Dr. Ozan Örmeci : Salut Aurélien. Tu as terminé tes études doctorales sur la politique étrangère de la Turquie pendant Ahmet Davutoğlu à l’INALCO avant quelques mois. Apres sa démission en 2016, comment on peut analyser la stratégie de Davutoğlu ? Comment la stratégie de « zéro problème avec les voisines » était transformée en une guerre civile à Syrie ou la Turquie était devenue un parti ?

Dr. Aurélien Denizeau : Bonjour Ozan. Je pense que la stratégie d’Ahmet Davutoğlu au cours de ses années au pouvoir doit être analysée en trois temps. Il y a eu une première période, de 2002 (et surtout 2007) jusqu’à 2011, durant laquelle il a développé l’idée d’un « merkez ülke », la Turquie comme centre d’une vaste zone de libre-échange. Cela nécessitait de pacifier les relations avec les pays voisins, et de s’ouvrir à l’Afrique, au Moyen-Orient, à l’Asie, à la Russie, tout en gardant des liens avec l’Union Européenne.

Après les révolutions arabes (le printemps arabe), Ahmet Davutoğlu a développé un nouveau modèle, dans lequel la Turquie pouvait devenir un modèle pour les pays arabes en révolte. Pour cela, elle devait s’appuyer notamment sur la confrérie des Frères Musulmans. Le gouvernement turc a alors soutenu ces derniers en Égypte, en Tunisie et en Syrie.

Mais 2013 a brisé cet espoir. Les événements de Gezi ont abimé le « modèle » démocratique que pouvait représenter la Turquie. Le coup d’État en Égypte a chassé les Frères Musulmans du pouvoir, et Bachar al-Assad a repris l’avantage en Syrie. Recep Tayyip Erdoğan et ses conseillers ont alors repris la situation en main, et Ahmet Davutoğlu a perdu son influence.

C’est en renonçant à la stratégie de « zéro problème » et en préférant celle de « modèle démocratique », en Syrie spécialement, que la Turquie s’est retrouvée impliquée dans le conflit. Je pense que les Turcs (comme les Français ou les Britanniques) s’attendaient à ce que Bachar al-Assad quitte rapidement le pouvoir. Cette erreur de diagnostic a été à l’origine de tous les problèmes rencontrés ensuite.

Dr. Ozan Örmeci : Tu visites la Turquie régulièrement depuis des années. Est-ce qu’il y a une transformation inquiétante concernant l’islam politique et la vie quotidienne des citoyens ? Quelles sont vos remarques sur ce sujet ?

Dr. Aurélien Denizeau : Concernant l’islam politique, le phénomène le plus intéressant de ces dernières années est sa fragmentation en différentes familles. Il y avait déjà une fracture entre l’AKP, qui incarnait un islam modernisé et adapté à la mondialisation, et le Saadet Partisi (Parti de la félicité ou Parti du bonheur), fidèle au discours classique anti-impérialiste et conservateur. À partir de 2009-2011, il y a eu aussi une rupture entre le parti au pouvoir et la confrérie de Fethullah Gülen. Désormais, c’est à l’intérieur même de l’AKP qu’on observe des divisions : le départ ou les critiques de figures comme Ali Babacan, Abdullah Gül ou Ahmet Davutoğlu sont des éléments intéressants à observer.

Personnellement, je n’ai pas constaté de changement important concernant la pratique religieuse : je pense que le retour à une société plus conservatrice date davantage des années 1980 que d’aujourd’hui. Au contraire, quand je parle avec les nouvelles générations de Turcs, j’ai l’impression d’y voir plus de détachement vis-à-vis de la religion… Beaucoup de jeunes Turcs de mon âge, désormais, se disent ouvertement déistes ou agnostiques.

Pour ce qui est de la vie quotidienne des citoyens, le gros changement que j’ai observé au cours des années 2010, c’est bien sûr l’augmentation des problèmes économiques. C’est un vrai paradoxe : les infrastructures se sont développées de façon spectaculaires, l’économie turque est toujours dynamique, mais beaucoup de citoyens ont la sensation d’un appauvrissement.

Dr. Ozan Örmeci et Dr. Aurélien Denizeau à l’Université de Gedik en Mai 28, 2019

Dr. Ozan Örmeci : Comment l’opération de « Source de Paix » est considérée en France ? Pourquoi la France critique l’opération et quelles sont les objectives claires de la France en Syrie ?

Dr. Aurélien Denizeau : Globalement, l’opération a été plutôt critiquée en France, pour des raisons différentes. Il y a en France une forte sympathie envers le PYD et les YPG, car ils sont considérés comme les combattants qui ont battu Da’esh, en particulier lors de la bataille de Kobane. Les Français ont peur qu’en cas de défaite du PYD, Da’esh retrouve sa force et puisse commettre de nouveaux attentats. De plus, beaucoup de militants djihadistes sont prisonniers du PYD. Certains sont des Français. Si le PYD les libère, la France craint qu’ils puissent retourner sur le territoire et constituer un danger.

Cependant, tout le monde n’a pas exactement la même vision. Traditionnellement, les mouvements anti-capitalistes, comme la France Insoumise de Jean-Luc Mélenchon, soutiennent le PKK et le PYD.
Emmanuel Macron et son gouvernement sont alliés au PYD, contre Da’esh, mais ils dénoncent en revanche le PKK et ne veulent pas une crise avec la Turquie. De plus, ils soutiennent aussi les rebelles syriens, qui combattent le PYD. C’est pourquoi Emmanuel Macron a eu du mal à prendre une position claire. Chez les nationalistes, il y a une certaine prise de distance. Ils ont un discours critique envers la Turquie et surtout envers le président Erdoğan, mais ils refusent également que la France s’engage en faveur du PYD. Pour eux, il faudrait plutôt négocier avec la Russie pour essayer de trouver une solution.

Dr. Ozan Örmeci : Sauf un petit progrès pendant la présidence de François Hollande, les relations franco-turques sont encore crise depuis la présidence de Nicolas Sarkozy. Même si les présidents change, les sujets politiques qui créent des problèmes entre les deux pays et aussi des polémiques entre les politiciennes de deux cotés encore continuent. Qu’est-ce qu’on doit faire pour un progrès pour la future des relations franco-turques ?

Dr. Aurélien Denizeau : Je ne sais pas si c’est vraiment pire que sous Nicolas Sarkozy. Globalement, malgré les crises, Emmanuel Macron et Recep Tayyip Erdoğan ont maintenu le dialogue et cherché une forme de coopération. De plus, les relations économiques sont toujours bonnes.

Cependant, il existe de vrais sujets de désaccord, notamment sur la question syrienne. Je pense que si un accord de paix est trouvé en Syrie, les choses pourraient s’apaiser et ça pourrait faciliter la relation entre la France et la Turquie. En effet, à part cette question, il n’y a pas vraiment de sujet majeur d’opposition. Il y a bien des tensions au sujet de 1915, mais c’est un sujet symbolique, qui n’est pas très présent.

De plus, il y a plusieurs domaines dans lesquels Paris et Ankara pourraient coopérer. Par exemple, ils sont tous les deux hostiles aux sanctions américaines contre l’Iran, et cherchent une solution économique. Ils ont donc intérêt à se rapprocher pour défendre cette position. D’autre part, Emmanuel Macron souhaite se rapprocher de la Russie et le président Erdoğan a une bonne relation avec Vladimir Poutine… On peut imaginer que ça facilite les contacts.

Dr. Ozan Örmeci : François Hollande a visité la Turquie en janvier 2014. Est-ce qu’il y aura une visite officielle pendant la présidence d’Emmanuel Macron dans son premier mandat ?

Dr. Aurélien Denizeau : C’est difficile à dire. Mais ce serait en tout cas assez logique. Emmanuel Macron comptait beaucoup sur l’Allemagne dans les premiers mois de sa présidence, mais il semble désormais beaucoup plus méfiant. Il cherche de nouveaux partenaires, et une visite en Turquie pourrait parfaitement s’inscrire dans ce cadre. Cependant, il faudrait pour cela que la crise syrienne ait trouvé une solution, afin de faciliter le contact.

Dr. Ozan Örmeci : Comment vous évaluez la chance de Président Macron pour réélire en 2022 ?

Dr. Aurélien Denizeau : Je pense qu’Emmanuel Macron a plutôt de bonnes chances. Il a bousculé tous les anciens clivages, et il a assumé ouvertement sa posture libérale. Parmi ses adversaires, Jean-Luc Mélenchon et, dans une moindre mesure, Marine Le Pen cherchent à se placer sur un axe « droite-gauche » qui ne veut plus dire grand-chose. Cette incohérence risque de les affaiblir pour 2022. On peut penser qu’Emmanuel Macron sera au second tour face à Marine Le Pen, et qu’il gagnera, avec par exemple 55 % des voix.

Cependant, on ne peut jamais trop prédire l’avenir, surtout en politique. S’il y a une nouvelle grosse crise, comme celle des Gilets Jaunes, il est possible qu’elle affaiblisse considérablement Emmanuel Macron. On ne peut pas exclure non plus l’émergence de nouveaux candidats, qui changeraient les règles du jeu – comme en 2017.

Dr. Ozan Örmeci : Quels sont les analystes et politologues vous considère important pour comprendre la politique de la Turquie ?

Dr. Aurélien Denizeau : L’idéal est de lire plusieurs analyses différentes, pour avoir un regard nuancé. Les chercheurs des centres de recherche, comme Dorothée Schmid ou Didier Billion, permettent une bonne compréhension du pays. Sur la politique étrangère turque, une jeune chercheuse, Jana Jabbour, a fait récemment une thèse très intéressante. Bayram Balcı a également travaillé sur ce sujet, notamment Ariane Bonzon connaît très bien la politique turque et permet de comprendre ses subtilités. Même remarque pour Tancrède Josseran, qui a notamment travaillé sur les mouvements conservateurs turcs.

Dr. Ozan Örmeci : Merci beaucoup pour cet entretien.

22 Ekim 2019 Salı

Kanada'da İkinci Justin Trudeau Dönemi


Kuzey Amerika’nın ABD gölgesinde kalan önemli ülkesi Kanada’da, dün yapılan genel seçimler sonucunda, birinci sırayı, Kanada Liberal Partisi ve onun lideri ve -2015 yılından beri- Başbakan olan Justin Trudeau aldı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile birlikte merkez (liberal) siyaseti temsil ederek başarı kazanan ender siyasetçilerinden olan ve daha çok yakışıklılığı ve sempatikliği ile uluslararası basında adından söz ettiren Trudeau, buna karşın, bu seçimde kısmen oy kaybına uğradı. Zira 2015 genel seçimlerinde, yaklaşık yüzde 39,47 oyla, 338 sandalyeli Kanada Parlamentosu’nda 184 sandalye elde ederek sürpriz bir zafer kazanan ve Stephen Harper ve Kanada Muhafazakâr Partisi’nin 2006-2015 dönemindeki uzun iktidarına son vererek Başbakan olan Trudeau, kesinleşmeyen seçim sonuçlarına göre, bu defa yüzde 33 oy ve 156 sandalye ile yetinmek zorunda kalacak gibi gözüküyor. Bu durumda, Trudeau’nun bir azınlık hükümeti veya koalisyon hükümeti kurması gibi seçenekler karşımıza çıkıyor.

Kesinleşmeyen seçim sonuçları[1]

Diğer partileri değerlendirdiğimizde; seçime Andrew Scheer liderliğinde giren Kanada Muhafazakâr Partisi, 2015 seçimlerinde yüzde 31,89 olan oy oranını yüzde 34,4’e yükseltti ve 122 civarında milletvekili çıkarmayı başardı. Bir diğer önemli parti olan -Hint asıllı Jagmeet Singh liderliğindeki ve sosyal demokrat çizgideki- Yeni Demokrasi Partisi ise, yüzde 15,9 oyla oy kaybına devam etti ve 24 meclis koltuğu ile yetinmek zorunda kaldı. Frankofon Quebec bölgesi merkezli yerel bir parti olan -Yves-François Blanchet liderliğindeki- sol milliyetçi Quebec Bloğu (Bloc Québécois-BQ) ise, bu seçimde halk desteğini arttırarak, yüzde 7,8 oyla 32 sandalye kazanmayı başardı. Elizabeth May liderliğindeki Kanada Yeşiller Partisi de yüzde 6,4 oyla 3 milletvekili çıkarmayı başardı. Parlamentodaki son koltuk ise bağımsız bir aday tarafından kazanıldı.

Trudeau, çocuklarıyla birlikte sandık başında oy kullanırken

Seçim sonuçları, Başbakan Trudeau için bir başarıyı ifade etmesine karşın, kendisinin halk desteğini medyatikliği ölçüsünde koruyamadığını göstermesi açısından bir uyarı olarak da kabul edilebilir. 5 yıllığına bir kez daha seçilen Trudeau, aslında bugüne kadar ekonomik olarak kötü bir performans göstermedi. 2017 yılında Kanada’nın ekonomik büyüme oranını yüzde 4 seviyelerine çıkaran Trudeau, ortalama olarak da yüzde 2’lik bir ekonomik büyüme oranı yakalayarak başarılı bir performans sergiledi. Trudeau, ayrıca oldukça sert bir müzakereci olarak bilinen ve serbest ticaret anlaşmalarına mesafeli yaklaşan ABD Başkanı Donald Trump’ı da NAFTA anlaşmasının yenilenmesi konusunda ikna etmeyi başardı. Meksika’nın da katılımıyla USMCA anlaşması olarak genişletilen bu serbest ticaret anlaşması, buna karşın ABD ve Kanada meclislerinde onaylanmak zorunda.[2] Kadın hakları, azınlık hakları ve göçmen kabulü gibi konularda da mesajları dünya genelinde olumlu algılanan 47 yaşındaki genç siyasetçi, buna karşın geçtiğimiz haftalarda gençken yüzünü siyaha boyamış olarak çektirdiği bir fotoğraf nedeniyle eleştiriler almıştı. Bunu ırkçı bir motifle yapmadığını söyleyen Trudeau, buna rağmen tepkiler üzerine kamuoyundan özür dilemek zorunda kalmıştı.[3]

2016 Ocak-2019 Mayıs döneminde Kanada’nın ekonomik büyüme oranları[4]

Seçim sonrası duruma bakıldığında; sosyal demokrat Yeni Demokrasi Partisi’nin dışarıdan desteği veya olası bir liberal-sosyal demokrat koalisyon formülüyle Trudeau’nun Başbakanlığa devam etmesi en makul formül olarak karşımıza çıkıyor.[5] Ancak Quebec’te milliyetçi oyların yükselişe geçmesi, Kanada için alarm niteliğinde bir gelişme. Sonuç olarak, gelişmeye devam eden ve yeni vatandaşlara ihtiyacı olan bir ülke durumundaki Kanada’yı yurtdışında oldukça başarıyla temsil eden Trudeau’nun Başbakanlığa devam etmesi, bu ülke açısından en iyi seçenek olarak gözüküyor. Ayrıca Trudeau'nun bir siyasetçi olarak başarısı değerlendirilirken unutulmamalıdır ki, onun liderliği öncesinde Kanada'nın iki büyük partisi durumunda Kanada Muhafazakâr Partisi ve Yeni Demokrasi Partisi varken, Trudeau etkisiyle son iki seçimdir Kanada Liberal Partisi ülkenin açık ara en popüler partisi haline gelmiştir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] https://www.bloomberg.com/graphics/2019-canada-election-results/.
[2] https://www.vox.com/2018/10/3/17930092/usmca-mexico-nafta-trump-trade-deal-explained.
[3] https://www.bbc.co.uk/newsround/47218511.
[4] https://www.ceicdata.com/en/indicator/canada/real-gdp-growth.
[5] https://www.latimes.com/world-nation/story/2019-10-21/canada-election-justin-trudeau-andrew-scheer.