20 Eylül 2017 Çarşamba

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Christiane Amanpour’a Verdiği Mülakat



New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında göreve geldiğinden beri en önemli uluslararası sınavlarından birini veren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, CNN’in tanınmış muhabiri Christiane Amanpour’a önceki gün özel bir röportaj vermiştir.[1] Bu yazıda, Macron’un bu röportajda yaptığı en önemli açıklamalar özetlenecektir.

Röportaja İran nükleer anlaşması konusunda ABD Başkanı Donald Trump’la yaşadığı görüş ayrılıklarına değinerek başlayan Macron, bu anlaşmayı iptal etmenin büyük bir hata olacağını söylemekte ve geçmişte diplomasi seçeneğinin kullanılmadığı Kuzey Kore nükleer programının günümüzde ulaştığı tehdit boyutunu örnek göstererek, İran’la benzer bir noktaya gelinmesinin dünya barışı açısından son derece tehlikeli olacağına dikkat çekmektedir. Anlaşmanın mükemmel olmayabileceğini (hatta bizzat Macron da anlaşmanın çok iyi olmadığını kabul etmektedir), ancak en azından İran’ın nükleer programı üzerinde uluslararası bir denetim sağladığına dikkat çeken Macron, anlaşmanın tamamlanması ve geliştirilmesi gerektiğini söylemekte ve 2025 sonrası için de İran’la çalışılması gerektiğini belirtmektedir. Bu anlaşmanın dünyayı daha güvenli bir yer haline getirdiğini iddia eden Macron, uluslararası normlarla uyuşmayan hükümetleri çılgın işler yapmaktan alıkoymanın tek yolunun onları sisteme entegre etmek ve üzerilerindeki uluslararası denetimi arttırmak olduğunu söylemektedir. Bu anlamda, anlaşmanın ABD Başkanı Barack Obama döneminde (2015 yılında) yapılmasının Trump’ı etkilediğini ima eden Macron, uluslararası siyasette “efficient” (etkin) olmanın gerekliliğine de dikkat çekmektedir. Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un uluslararası kurum ve normları önemsemeyen bir kişi olduğunu belirten Macron, Pyongyang üzerindeki baskıyı Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelecek ekonomik yaptırımlarla arttırmanın savaşa kıyasla daha doğru bir seçenek olacağını söylemektedir. Zira Macron, bu ülke ile ABD arasında yaşanabilecek savaşın çok maliyetli olacağını ve büyük insan kayıplarına yol açacağını düşünmektedir. Ayrıca diplomaside “multilateralism”e (çok taraflılık), müzakereye, denetime ve barış inşa etmeye inandığını belirten Macron, bunun Kuzey Kore krizi için de gerekli olduğunu belirtmektedir.

Macron ve Trump

Röportajın ilerleyen dakikalarında Amanpour’un sorusu üzerine ABD Başkanı Donald Trump’la iyi kişisel ilişkileri olduğunu belirten Emmanuel Macron, Trump’ın son derece doğrudan konuşan (direct) bir lider olduğunu ve onunla tüm meseleleri açıklıkla konuştuklarını söylemektedir. Macron, ABD’nin seçilmiş Başkanı olarak dış politikada sadece Trump’ı muhatap aldığını da bu noktada özellikle belirtmektedir. Trump’la en önemli fikir ayrılığının “iklim değişikliği” ve Paris İklim Sözleşmesi konusunda olduğunu belirten Macron, bu konuda onu ilerleyen günlerde ikna edebileceğini umduğunu, zira Trump'on kararına saygı duymasına karşın bunun yanlış olduğunu düşündüğünü söylemektedir. Paris İklim Sözleşmesi’nin gereklerini Fransa ve Avrupa’da uygulamaya başlayacaklarını ve ABD’nin de bu sürece katılması için çaba göstermeye devam edeceklerini söyleyen Macron, iklim değişikliği ile ancak küresel çapta bir mücadele ile baş edilebileceğinin altını çizmektedir. Bu anlaşmanın Trump’ın iddia ettiği gibi “kötü” bir anlaşma olmadığını da söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı, anlaşmanın tüm dünya ve ABD için de aslında iyi bir gelişme olduğunu belirtmektedir. ABD Başkanı Donald Trump ve diğer popülist sağcı liderlerin aksine korumacı-milliyetçi retoriklere prim vermeden ve diplomasiyi ve çok yanlılığı savunarak nasıl seçilebildiğinin sorulması üzerine, Macron, bu trendin sonucunun “savaş” olacağını bildiği için böyle davranmadığını söylemekte ve milliyetçi, tek yanlı, küreselleşme karşıtı ve korumacı siyasetin sonuçlarını Avrupa’da 80 yıl önce İkinci Dünya Savaşı ile bizzat yaşadıklarını hatırlatmaktadır.

İç siyaset bağlamında, iş reformu konusunda kararlı olduğunu ve bunu seçim kampanyası döneminde Fransız halkına açıkça belirttiğini söyleyen Macron, bunun popülarite kaybına neden olacağını bildiği halde bu reformları yapacağını, çünkü Fransa’nın bu reformlara ihtiyaç duyduğunu belirtmektedir. Fransa’da işsizliğin yüzde 10, genç işsizliğinin ise neredeyse yüzde 25 seviyesinde olduğunu hatırlatan Macron, siyasi sermayesini reform yönünde kullanacağını ve bu süreçten korkmadığını söylemektedir. Bunun ülkesinde protestolara neden olabileceğini bildiğini itiraf eden Macron, yine de hükümetle birlikte bu reformları kararlılıkla geçireceğinin sözünü vermektedir. Göstericilerin protesto hakkına saygı duyduğunu da belirten Macron, ancak demokrasinin sokaklarda değil, sandıkta tecelli ettiğini vurgulamakta ve Fransız halkının kendisini büyük farkla Cumhurbaşkanı seçtiğini hatırlatmaktadır. Güçlü bir ekonomi olmadan güçlü bir Fransa olamayacağını ve üretmeden tüketemeyeceklerini belirten Macron, bu reformların nedenlerini halkına samimiyetle açıklayacağını da söylemektedir. Bu sürecin alelade bir reform değil, bütüncül bir dönüşüm (transformation) olduğunu da ifade eden Fransa Cumhurbaşkanı, önceki Fransa Cumhurbaşkanlarının bu reformları halka anlatmadan hayata geçirmeye çalıştıkları için başarısız olduklarını kaydetmektedir.

Programın son bölümünde Amanpour’un sorusu üzerine Rusya konusuna odaklanan Macron, Moskova’nın son yıllarda birçok ülkedeki seçimlere müdahalede bulunduğunu ve liberalizm karşıtlarını desteklediğini hatırlatmakta ve Rusya’nın güçlü bir ülke olduğuna dikkat çekerek, Rusya ile Suriye ve Kuzey Kore krizleri başta olmak üzere birçok konuda birlikte çalışmak gerektiğini vurgulamaktadır. Rusya’ya saygı duyulması gerektiğini de belirten Macron, Suriye’deki birincil önceliklerinin cihatçıları ve teröristleri mağlup etmek olduğunu ve bunun için Rusya ile birlikte çalışacaklarını söylemektedir. İkinci önemli stratejik hedeflerinin Suriye’nin toprak bütünlüğü ve yönetilebilir olması olduğunu belirten Macron, bu bağlamda Beşar Esad’ın savaş süresince birçok savaş suçu işlediğini iddia etmekte ve gitmesi gerektiğini söylemektedir. Suriye’deki durum konusunda Türkiye, Rusya ve İran’la müzakereler yapacaklarını belirten Macron, bu anlamda bu ülkelerin masada yer aldığı Astana sürecine vurgu yapmaktadır. Rusya ve Vladimir Putin’le birlikte çalışmanın Kuzey Kore krizi konusunda da gerekli olduğunu belirten Macron, buna karşın iç siyasetlerine Moskova’nın müdahil olmasına izin vermeyeceklerini söylemektedir.

Programın son bölümünde merak edilen özel hayatına dair bazı soruları yanıtlayan Emmanuel Macron, sonuçta kararlı ve iyi bir genç lider görüntüsü çizmiş ve makamına kısa sürede alıştığını göstermiştir. Macron, ilerleyen yıllarda Fransa ekonomisini yeniden ayağa kaldırırsa, Fransa tarihinin en başarılı liderlerinden birisi haline gelebilir. Ancak önümüzdeki birkaç ay, kendisi için kesinlikle kolay geçmeyecektir. Zira Fransız halkı, ekonomik ve sosyal haklarının kesintiye uğraması konusunda son derece hassas bir toplumdur.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Röportaj şu linkten izlenebilir; http://edition.cnn.com/videos/politics/2017/09/19/intv-macron-complete-amanpour.cnn.

19 Eylül 2017 Salı

Ernst E. Hirsch’ten ‘Anılarım’


Ernst Eduard Hirsch (1902-1985)[1], ünlü bir Alman-Türk Hukuk Profesörüdür. 1933 yılında Yahudi olduğu için Nazi Almanyası’ndan Türkiye’ye iltica eden Hirsch, Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde 20 yıl süreyle ders vermiş ve Türkiye’de büyük izler bırakmıştır. Hirsch, Türk hükümetine çeşitli hukuki konularda danışmanlık da yapmış ve bazı kanunların hazırlanmasına öncülük etmiştir. Hirsch’in özellikle Türk Ticaret Kanunu’nun oluşmasında büyük katkıları olduğu söylenir. Hirsch’in orijinal Almanca adı Aus des Kaisers Zeiten durch die Weimarer Republik in das Land Atatürks. Eine unzeitgemäße Autobiographie olan hatırat kitabı, Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Ülkesi Anılarım adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir.[2] Bu yazıda, Hirsch’in kitabından Türk Siyasal Hayatı öğrencileri ve Türk akademisinin gelişimini merak eden araştırmacılar için faydalı olabilecek bazı önemli bölümler özetlenecektir.

Anılarım

Başarılı bir kariyeri olmasına karşın, Ernst Hirsch, 1933 yılında Almanya’daki işlerini kaybetmiş ve yasal bir şekilde Türkiye’ye göç etmiştir. Hirsch, o dönemde birçok Yahudi kökenli Alman vatandaşının aksine kendisinin kesinlikle tehdit edilmediğini ve aktif politikaya dâhil olmamasının da etkisiyle olsa gerek, ülkesini zorunluluktan değil, isteyerek terk ettiğini yazmaktadır. Bu noktada, Hirsch’in, Nazi rejiminin oluşturduğu anti-Semitizm duygusu üzerine kurulu baskıcı ve faşist rejimin ilerleyen yıllarda neler yapabileceğini öngörebildiği için erkenden ve henüz kendisi aleyhine somut bir tehdit oluşmadan yurtdışına gitme kararı aldığı söylenebilir. O dönemde Hirsch’in Türkiye’de iş bulmasına yardımcı olan kurum ise, Nazi Almanyası’ndan kaçan çoğu Yahudi kökenli akademisyene iş bulmalarında yardımcı olmak amacıyla Zürih’te kurulan “Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland” (Yurtdışında Alman Bilimadamları Yardımlaşma Cemiyeti) olmuştur.[3] Bu kurum aracılığıyla Türkiye’de iş bağlantısı yapan Hirsch, Almanya’dan uzakta bulunmasının daha güvenli olduğunu da düşünerek, Amsterdam’daki bir iş teklifini reddetmiş ve Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’ndeki işi kabul etmiştir. Hirsch, Türkiye’den 1933 Eylül’ünde gelen resmi yazı sonrasında, sözleşmeyi 4 Ekim 1933’te Türkiye’nin İsviçre Büyükelçisi Ekselansları Cemal Hüsnü'nün karşısında imzalamış ve İstanbul Üniversitesi’ne atanmıştır. Hirsch ve benzeri birçok Yahudi bilimadamına Atatürk’ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti tarafından o dönemde sunulan sözleşmeler 5 yıllıktır ve 550-750 Türk Lirası arasında aylık maaşlar öngörmektedir. Türkiye’nin ucuz bir ülke olduğu da düşünüldüğünde, Hirsch’e göre o dönemde yabancı bilimadamlarının maaşları gayet iyidir. Dahası, Türk devleti, Yahudi ve muhalif akademisyenlerin kütüphanelerinin nakil masraflarını da üstlenmiştir. Hirsch’e göre, her yıl devlet bütçesinin görüşüldüğü ay dışında, Türkiye'de maaşları muntazam olarak ödenmiştir. Ayrıca 5 yıllık sözleşmelerin çoğu otomatik olarak yenilenmiş ve Türkiye’ye göçen akademisyenler uzun süre bu ülkede rahat şekilde ve iş güvencesi korkusu olmadan görev yapmışlardır. Yabancı akademisyenlerin iş yükü de o dönemde şimdiyle kıyaslandığında oldukça rahattır; haftada 6 saat amfi dersi, 2 saat pratik alıştırma ve 2 saat seminer (tamamı hocanın uzmanlık alanı olan derslerde) iş yapmaları yeterlidir.

Hirsch, Türkiye’ye gelmeden önce Viyana’dan Almanlara Türkçe öğreten ve yeni çıkmış olan bir kitap satın almıştır. Uzun tren yolculuğu sırasında bu kitabı okumuş ve en azından birkaç önemli Türkçe cümleyi öğrenmiştir. Hirsch, sözleşmesine göre ilk 3 yılda Almanca ders verecektir; ancak 4. yıldan itibaren Türkçe ders verebilmek zorundadır. Bu nedenle, vakit kaybetmeden Türkçe’yi öğrenmek istemiştir. Zira Türkçe hiç de sanıldığı kadar kolay bir değildir ve Türkiye’de büyüyen Ermeni, Rum, Yahudi ve Levanten gibi azınlıklar bile Türkçe’yi aksanlı konuştukları için halk arasında alay konusu olmaktadırlar. O nedenle, Türkçe’yi kusursuz konuşabilmesi için öncelikle vakit kaybetmeden bu dili iyice öğrenmeli, sonra da kendisini geliştirerek aksansız bir Türkçe konuşmalıdır. Bunun içinse, öncelikle Türkçe düşünmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Ancak Almanca ile Türkçe arasında ciddi farklılıklar vardır. Örneğin, “haben” fiilinin Türkçe bir karşılığı yoktur. O yıllarda Hirsch’e göre Türk entelektüelleri ve devlet adamları daha ziyade Fransızca dilini bilmektedirler ve Almanca bilenlerin sayısı son derece azdır.

Hirsch’i uzun yolculuğu sonrasında Sirkeci Tren Garı’nda aile dostu ve eski öğrencisi Hans Kitzinger karşılamıştır. Kitzinger de Hitler’den kaçarak İstanbul’a gelmiş olan bir Alman Yahudisidir. Paradan tasarruf etmek için, Kitzinger, Hirsch’e bir süre kendi evinde bir odada kalmasını teklif etmiştir. Hirsch, Türkiye’nin o dönemdeki biyolojik çeşitliliğinden etkilenmiştir. İstanbul’da dolaşırken karşılaştığı insanların birbirlerinden farklı olması ve canlılıkları, adeta Nasyonal Sosyalizm’in dayandığı ırk teorisini çürütür niteliktedir. O yıllarda, Hirsch’e göre, Atatürk’ün tüm laiklik çabalarına karşın, İslam dininin sıradan Türk halkının yaşamındaki rolü hala çok güçlüdür ve Müslüman İstanbul’da azınlıklar içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Kozmopolit ve gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı semtler ise elbette mevcuttur. Örneğin, yabancıların Pera dedikleri Beyoğlu böyle bir semttir. Bu semtte neredeyse herkes Fransızca bilmektedir ve çok sayıda yabancıyı görmek mümkündür. Bebek ve Moda da dönemin diğer önemli kozmopolit semtleridir. Hirsch, o dönemde ülkesinden kaçmak zorunda olan bir bilimadamı olarak ziyaret gittiği Dolmabahçe Sarayı’nda yaşadığı ruh halini şöyle anlatmaktadır: “Kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, ‘aşağılık’ ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini yurdunu terk edip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, ‘mülteci’ ben, ‘dünyanın bir ucundaki Türkiye’de’, nice billûrlarla, mermerler, somaki taşı, su mermeri, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldayan, nice değerli mobilyayla, halıyla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekânda, ülkenin ilk bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman Profesör sıfatıyla hazır bulunmaktaydım!”…

Ernst Hirsch Türkiye’de ders anlatırken

1933-1934 eğitim-öğretim yılında, Türk Bağımsızlık Savaşı Profesörü Hikmet Bayur’un yaptığı konuşmayla başlayan akademik açılış töreni ardından, Hirsch’in Türkiye’deki akademik kariyeri başlamıştır bile. Hirsch’e göre, o dönemde Türkiye’deki modernist yönetimin etkisiyle, üniversiteler, gerçeği araştıran ve derinleştiren, bilgi toplayan, düzenleyen, çoğaltan ve yayan kurumlar olarak yapılandırılmakta ve bilimsel araştırmalara büyük önem verilmektedir. Ancak Hirsch’e göre, önceki dönemden kalan ve İslami düşünceye bağlı akademisyenlerle Atatürk’ün yeni Türkiye’sine bağlı akademisyenler arasında hala bir gerginlik bulunmaktadır. Dahası, Türkler her işe ne kadar şevkle başlasalar da, Hirsch’e göre zamanla gevşer ve disiplinsizlik nedeniyle beklenen ilerlemeyi kat edemez ve hayal kırıklığına uğrarlar. Zaten bu nedenle, ülkedeki en ünlü deyişlerden biri “Türk gibi başla, Alman gibi sürdür, İngiliz gibi sebat et” şeklindedir. Hatta bu nedenle, Hirsch’e göre bazı Türk akademisyenlerde yabancılara yönelik kıskançlık (futterneid) duygusu da hâkimdir. Bunun maddi bir temeli de vardır; zira yabancı akademisyenler, Türklere kıyasla çok daha fazla maaş almaktadırlar. Hirsch, ilerleyen yıllarda Türkçe’yi öğrenmiş ve hatta Türkçe’sini -hazırlandığı ve düzenli olarak verdiği dersler sayesinde- çok ilerleterek, ülkedeki en iyi Türkçe bilen yabancı akademisyen kabul edilmeye başlanmıştır. Ancak Hirsch’in öğrenmeye çalıştığı dil (Türkçe), o yıllardaki yoğun dil reformları nedeniyle hızla değişmektedir. 1932, 1934 ve 1936 kongrelerinde Türk dilini Arapça ve Farsça’dan arındırmak ve öz Türkçe sözcükler kullanmak için çalışmalar yapılmıştır. Bunlar çok radikal reformlar olmasına ve Türkiye’nin geçmişiyle bağlarını zedelemesine karşın, bir yandan da çok düşük olan okuma seviyesini hızla yüksek oranlara ulaştırmayı başarmış etkileyici hamlelerdir. 

Ernst Hirsch, bu yıllarda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bazı sorunlarla da karşılaşmıştır. Türkiye’nin çok hızlı ve büyük bir değişimden geçmesi ve bunun doğal olarak üniversitelere de yansıması ilk ciddi sorundur. Nitekim Hukuk Fakültesi derslerinde İslam Hukuku (Şeriat) hala çok önemli bir kaynak durumundadır. Ancak bu durum, yeni rejimin ideolojisiyle hiç uyuşmamaktadır. Hukuk alanındaki akademisyenlerin çoğunun İslam Hukuku’nu bilmeleri ve buna göre formasyon yapmış olmaları da bir diğer önemli sorundur. Bu bağlamda, Hirsch’e göre, Türk Hukuku’nda bugün bile ciddi bir terminoloji (dil) sorunu vardır. Fransız ve Alman eğitim ve sınav sistemleri arasında yaşanan farklılıklar da bir diğer ciddi meseledir. Türk akademisyenlerin birçoğu Fransız eğitim sistemine uygun hareket eder ve böyle bir sınav sistemi oluştururken, gelen yabancı akademisyenlerin çoğu Alman oldukları için Alman eğitim ve sınav sistemini bilmektedirler. Ancak bu tip sorunlar, üniversite içerisinde ve akademisyenler arasında kolaylıkla halledilebilmiştir. Kütüphanelerin zayıf olması da bir diğer ciddi sorundur. Hirsch’e göre, o dönemde Türk üniversitelerinde doğru düzgün bir kitaplık yoktur ve ciddi bilimsel çalışmalar bulmak hiç de kolay değildir. Neyse ki, Türk devletinin masrafları üstlenmesi neticesinde birçok bilimadamı kendi kitaplarını Almanya’dan getirtebilmişlerdir. Yeni oluşmakta olan Türk Hukuk sistemi nedeniyle, o yıllarda ders kitabı bulmak da imkânsızdır. Bu nedenle, Hirsch ve benzeri yabancı akademisyenler, kendi Almanca ve diğer dillerdeki kaynaklarını Türkçe’ye çevirerek öğrencilerine kaynak yaratmaya çalışmışlardır. Ders verme tekniği de ciddi bir kriz konusu olmuştur. Hirsch, derslerini simültane tercüman aracılığıyla ve öğrencilerle etkileşim içerisinde (soru sorarak ve soru alarak) yapmak istemiş, ancak mevcut Dekan, akademisyenlerin kendi ders metinlerini önceden tercümana vermelerini ve tercümanın derste hoca masasında otururken bu metinleri okumasını istemiştir. Hirsch, öğrencilerle kişisel bağ kurmasını engelleyecek bu sistemi benimsememiş ve sonunda istediği şekilde ders vermeye hak kazanmıştır.

Recep Peker

Ernst Hirsch’in o dönem Türk siyasetine dair gözlem ve tanıklıkları da oldukça önemlidir. Öncelikle, Hirsch’in, CHP’nin etkili isimlerinden ve katı devletçiliğiyle bilinen Recep Peker’i “Hitler’i sevmeyen bir Alman dostu” olarak değerlendirmesi dikkat çekicidir. Almanca ve Fransızca bilen Peker, Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve Atatürk’ün sonsuz güvenine sahip bir kişidir. Peker, sert bazı fikirleriyle tanınsa ve iriyarı fiziğiyle korku salsa da, aslında halka yakın ve babacan bir kişi olmuştur. Ayrıca bahçe işleriyle ilgilenmeyi seven ve Almanya’dan getirdiği özel fidan ve tohumlarla Sultanahmet Camii’nin bitişiğindeki bahçeyi canlandırmak için kişisel gayret gösteren renkli bir insandır. CHP’nin Genel Sekreterliğine kadar yükselen ve hatta 1946-1947 yıllarında Başbakan bile olan Recep Peker, o dönemde yabancı akademisyenlere en çok yardım eden ve kol kanat geren siyasetçilerden birisi olmuştur. Ayrıca Hirsch’in bu dönemde Türkiye'nin resmi ideolojisi olan Kemalizm’le ilgili tespitleri de oldukça manidardır. Hirsch, Kemalizm’i dünyevi işleri kavrayışı bağlamında Avrupalı, ama temeli bağlamında Türk olarak değerlendirmiştir. Ona göre, Kemalizm, Türk devletini İslam dininin zincirlerinden kurtarmak ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak için oluşturulmuş modernist bir ideolojidir. Kemalizm, Burhan Belge’nin La Turquie Kemaliste’in bir sayısında yazdığı gibi, “Anadolu’yu yeniden kültür ve medeniyet kalesi yapmak” amacındadır. Ancak Kemalizm’in iddialı devrimci programı Hirsch’in de endişeye kapılmasına neden olmuştur. Zira ona göre, Atatürk’ün yaptığı çok hızlı ve kapsamlı reformlar (özellikle laiklik bağlamında), daha çok seçkin dar bir zümre tarafından kabul görmüş ve halkın büyük çoğunluğu tarafından dirençle karşılanmıştır. Bu anlamda, Hirsch, Kemalizm’in bir süreç olduğunu ve Kemalist Türkiye eserinin henüz tamamlanmadığını yazmıştır. Bu değişim, ona göre Atatürk’ün koyduğu hedeflere varıncaya kadar sürecek ve Türkiye’yi geliştirmeye devam edecektir.

Ernst Hirsch’in o dönemde yaptığı geziler de anılarında önemli bir yer tutar. Hirsch, anılarında özellikle Büyükada ve Heybeliada’ya yaptığı gezilerden söz etmiştir. Ayrıca Yalova’da zaman zaman gittiği kaplıcalar da Alman bilimadamının anılarında yer etmiştir. Anadolu şehirlerine yaptığı geziler de Hirsch’i son derece etkilemiştir. Ancak Hirsch ve karısı, İstanbul’daki sosyal hayata fazla karışamamışlardır. Bunun nedeni, Alman akademisyenin evinde müzikle ya da bilimle ilgilenmekten daha fazla keyif almasıdır. Bu nedenle, karısının zaman zaman gittiği sinema dışında, dışarıya sadece toplu olarak gidilen yemekler için çıkmışlardır. Bu gibi aktivitelere ise kendisi gibi Almanya’dan gelen akademisyenlerle birlikte çıkmış ve daha çok onlarla sosyalleşmiştir.

Hirsch, 1943 yılında Ankara Üniversitesi’nde çalışmaya başlamış ve İstanbul’dan Ankara’ya taşınmıştır. Bu dönemde Türk vatandaşlığına da geçen Hirsch, bu şehirde de İstanbul’daki gibi ilginç gözlemler yapmıştır. İstanbul Üniversitesi’ndeki yoğun çalışmaları sayesinde geliştirdiği Türkçesi ve oluşturduğu ders müfredatı sayesinde, Hirsch, Ankara Üniversitesi’nde daha ilk günden itibaren öğrencilerine ve diğer akademisyenlere büyük katkı sağlayabilmiş ve önceki emeklerinin ödülünü almaya başlamıştır. Ankara’dayken ayrıca oğlu Enver Tandoğan doğmuştur. Enver adı, elbette Almanya-Türkiye (Osmanlı) tarihi açısından çok önemli bir figür olan Enver Paşa’dan gelmedir; “nur” sözcüğünden türetilmiş ve “aydınlanmış” anlamına gelen bir isimdir. “Tandoğan” ise öz Türkçe bir kelimedir ve “şafak vakti doğan” anlamına gelmektedir. Bu yıllarda iyi Almanca bilen ve sonradan Başbakan bile olan Sadi Irmak ve Prof. Dr. Hüseyin Avni Göktürk’le tanışan ve İşçi Sigortaları Kanunu ile ilgilenen Hirsch, daha sonra ise Türk Hukuk Lûgatı’nın hazırlanmasına katkı yapmıştır.

Hirsch’in anılarının genel bir değerlendirmesi yapıldığında, o yıllarda Türkiye’deki modernist ve devrimci ruhun yoğunluğu ve hızından etkilendiği ve bu ülkede kendisini Yahudi bir Alman olarak son derece rahat hissettiği anlaşılmaktadır. Türkiye’de bilimin gelişimine katkı yapması da Hirsch’i son derece memnun etmiş ve bir devletin sıfırdan yeniden oluşum sürecine katkı yapmak ona büyük heyecan vermiştir. Türkiye’nin bu dönemde teknolojik ve ekonomik açıdan geri bir ülke olmasına karşın Batı dünyasında makbul görülmesi ise, kuşkusuz Büyük Atatürk ve devrimci arkadaşlarının diplomasideki başarısına işaret etmektedir. Ayrıca kanımca bu gibi anı-hatırat eserleri, Türk Siyasal Hayatı yazılırken ve anlatılırken daha fazla değerlendirilmeli ve bu eserlerden edinilen izlenimler ve dönemin ruhu da akademik şablon ve bilgiler dışında öğrencilere sunulmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[3] Bu kurumun Başkanlığını kendisi de bir dönem Türkiye’de çalışan ünlü Macar akademisyen ve nöropatolog Philipp Schwartz üstlenmiştir. 



16 Eylül 2017 Cumartesi

Cumhuriyetçi Muhafazakârlar


Tek parti döneminde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içerisinde 1930’larda belirmiş farklı Kemalizm anlayışlarından birini temsil eden Cumhuriyetçi Muhafazakârlar[1], o yıllarda küçük ve etkisiz bir grup olarak kalsalar da, o dönemde savundukları bazı fikirlerle 12 Eylül sonrasında Türkiye’de adeta bir resmi ideoloji haline getirilen Türk-İslam sentezi anlayışına yön vermiş ve ilerleyen yıllarda büyük önem kazanmışlardır. Aslına bakılırsa, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Peyami Safa gibi popüler isimleri de bulunan Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, modernizm karşıtı gerici bir tutum benimsememiş ve daha çok dönem koşullarının da etkisiyle Kemalizm’in iliklerine kadar işleyen modernist radikalizm (Kemalist devrimcilik) ve dinsel dogmatizm (İslamcı gericilik) arasında bir orta yol bulmaya çalışmışlardır. Bu yazıda, Cumhuriyetçi Muhafazakârların hikâyelerini ve düşüncelerini mercek altına alacağım.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1926 yılı kongresinde “Kamalizm”[2] doktrininin ilkelerinin belirlenmesi sonrasında, Kemalizm’i tam anlamıyla bir ideolojiye dönüştürmek için çabalar yoğunlaşmıştı. CHP içerisinde liberal İş Bankası grubu (Celal Bayar ekibi) ve devletçi bürokratik grup (İsmet İnönü kanadı) arasında kıyasıya bir rekabet devam ederken, Kadro Dergisi (Hareketi) ve Recep Peker’in liderliğinde oluşan Ülkü Dergisi (Hareketi) de Kemalizm’i kendi düşünceleri doğrultusunda ideolojik bir temele oturtmaya çalışıyorlar ve entelektüel rekabete girişiyorlardı. İşte pozitivizmin ve radikal modernizmin ağır bastığı bu yıllarda, Kemalizm’in bu derece devrimci ve halka uzak bir şekilde yorumlanması, CHP içerisinde küçük bir grup olan Cumhuriyetçi Muhafazakârları telaşlandırıyor ve bu şekilde düşünen insanların İsmail Hakkı Baltacıoğlu önderliğinde bir araya gelmesine neden oluyordu. 1930’ların yarışan Kemalizm anlayışlarında en geride kalmasına rağmen, Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında merkez sağın, Siyasal İslam’ın ve muhafazakârlığın ortaya çıkışıyla beraber önem kazanan Cumhuriyetçi Muhafazakârların önemli isimlerine şimdi birlikte bir göz atalım.

İsmail Hakkı Baltacıoğlu (İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu)

Cumhuriyetçi Muhafazakârların en önemli ismi ve lideri kabul edebileceğimiz İsmail Hakkı Baltacıoğlu (1886-1978)[3], 1908 yılında Darülfünun’dan mezun olduktan sonra devlet tarafından eğitimine devam etmesi için Fransa’ya gönderilmiştir. Yüksek lisansı sonrası yurda dönerek Selanik ve İstanbul gibi şehirlerde ilk ve ortaokul seviyelerinde ders veren Baltacıoğlu, İttihat ve Terakki okullarında çalışıyor ve Batı tipi bir eğitmenlik anlayışı güdüyordu. 1913 yılında Darülfünun’da bayan öğretmenler için açılan özel bölümde pedagoji ve psikoloji dersleri veren Baltacıoğlu, başarıları nedeniyle kısa sürede yükseliyor ve önce ilköğretim genel müdürü daha sonra da yüksek öğrenim genel müdürü makamlarına getiriliyordu. Mustafa Şekip Tunç’la da burada tanışan Baltacıoğlu daha sonra Darülfünun edebiyat fakültesinde dekan pozisyonuna atanıyor, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında da hem Milli Eğitim Bakanlığı yönetim kurulunda görev yapıyor, hem de İstanbul Üniversitesi’nde güzel sanatlar, teoloji, edebiyat, sosyoloji ve psikoloji gibi çok farklı bölümlerde dersler veriyordu. Baltacıoğlu aslında dekanlığa da devam edebilirdi, ancak 1925 yılında öğrencilerin zam gelmiş tren fiyatlarını protesto etmek için yaptığı gösterilere destek verdiği için görevinden istifa etmeye zorlanmıştı. 1933 yılındaki üniversite reformu nedeniyle bir süre kesintiye uğrasa da, Baltacıoğlu akademisyenliğe hayatı boyunca devam etmiştir. Kendisi ayrıca 1930 yılında Serbest Fırka’nın kurulması çalışmalarına da aktif olarak katılmış ve partinin önemli isimlerinden biri olmuştur. Ahmed Ağaoğlu ile yakınlaşmaları da bu döneme rastlar. Ancak bilindiği üzere Serbest Fırka deneyimi çok uzun sürmeyecek ve dahası pek hayırlı olmayacaktır. Daha sonra çalışmalarına devam eden Baltacıoğlu, 1934-1978 yılları arasında Yeni Adam dergisini yayınlamış ve bu dergi sayesinde Cumhuriyetçi Muhafazakârlar olarak adlandırabileceğimiz grubun bu dergi çevresinde kümelenmesine ön ayak olmuştur. Atatürk’ün yaşadığı dönemde din konusundaki reformlarında baş danışmanlarından biri olmuş Baltacıoğlu, İsmet İnönü’nün isteğiyle Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin de kurulma çalışmalarını yürütmüştür. 1942-1950 yılları arasında ise CHP’den milletvekilliği yapmıştır. Baltacıoğlu’nun görüşlerine Batıya Doğru kitabından alıntılar yaparak daha sonra yakından bakacağız, ancak şimdi Mustafa Şekip Tunç’un hayat hikâyesine göz atalım.

Mustafa Şekip Tunç

Mustafa Şekip Tunç (1886-1958)[4], kariyerine Kosova’da devlet memuru olarak 1908 yılında başlamış ve daha sonra aynı Baltacıoğlu gibi eğitim sisteminin çeşitli kademelerinde görev yapmıştır. “Hoca” lakabıyla bilinen Tunç, psikoloji eğitimi için devlet tarafından İsviçre’ye yollanmıştır. Dönüşünden sonra üniversite reformu dönemindeki kısa bir araya rağmen İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yapmış ve profesörlüğe kadar yükselmiştir. Türk Felsefe Derneği’nin de eski başkanlarından olan Tunç, Peyami Safa’nın kardeşi İlhami Safa ve Hilmi Ziya Ülken’in çıkardığı Kültür Haftası isimli dergide de yazarlık yapmıştır.

Ahmed Ağaoğlu

Cumhuriyetçi Muhafazakârlardan siyasete en çok bulaşmış kişi olan Ahmed Ağaoğlu veya Ahmet Ağaoğlu (1869-1939)[5], Karabağ’da doğmuş ve ilk, orta, lise eğitimleri sonrası 1889 yılında Paris’e giderek Sorbonne Üniversitesi’nin tarih ve filoloji bölümünden mezun olmuştur. Yurtdışında İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleriyle tanışma şansı yakalayan Ağaoğlu, Azerbaycan’da öğretmenlik yaparken Türkçü düşünceyle tanışmış ve Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için “Difai” isminde bir siyasi dernek kurmuştur. Bakü’de Terakki başta olmak üzere birçok dergi ve gazete çıkaran Ağaoğlu, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra 1909 yılında İstanbul’a gelmiş ve İttihat ve Terakki ve Türk Ocakları ile olan bağlarını güçlendirmiştir. Hakikat gazetesindeki yazılarıyla dikkat çeken ve Türkçü düşüncenin önderlerinden biri haline gelen Ağaoğlu, önce İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkez üyesi daha sonra da Afyonkarahisar mebusu seçilmiştir. İstanbul’un işgali sonrası İngilizler tarafından birçok İttihatçı gibi Malta’ya sürülen Ağaoğlu, 2 yıl sonra İstanbul’a dönmüş ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin başyazarı olarak Milli Mücadele’ye büyük destek vermiştir. CHP’den Kars milletvekili olarak TBMM’ye de giren Ağaoğlu, partinin devrimci ve devletçi ekonomi doğrultusundaki görüşleri nedeniyle istifa ederek 1930 yılında Serbest Fırka’nın kurucularından olmuştur. Serbest Fırka sonrası siyaset hayatına nokta koyan Ağaoğlu, ölene kadar birçok esere imzasını atmıştır.

Peyami Safa

1899 İstanbul doğumlu ünlü edebiyatçı ve düşünürümüz Peyami Safa (1889-1961) ise[6], şair İsmail Safa’nın oğludur ve küçük yaşta edebiyata merak sarmıştır. Düzenli bir eğitim almamış ve kendi kendini kitaplar vasıtasıyla yetiştirmiştir. Genç yaşlarından itibaren öğretmenlik ve gazetecilik yapmıştır. 1961 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Daha çok romanlarıyla ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da, kendisi aslında Kemalist Devrim’i kendi muhafazakâr perspektifinden yorumlamaya ve siyasal bir düzlem üzerine oturtmaya çalışmış önemli bir düşünürdür. Ancak kabul etmeliyiz ki, kendisinin siyasi görüşleri bazı açılardan tutarsızdır. 1950 ve 1960’larda Soğuk Savaş dönemi koşullarında giderek milliyetçilik ve muhafazakârlığının dozunu arttırmış ve 1930 ve 1940’larda yazdıklarını rejim zoruyla yazdığını iddia ederek yan çizmiştir. Safa’nın düşüncelerine daha sonra yakından göz atacağız. Nazım Hikmet’le girdiği polemiklerle de hatırlanabilecek olan Peyami Safa, aslında Türk edebiyatının en önemli isimlerinden birisidir. Fatih-Harbiye ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu sanırım hepimizde derin izler bırakmış eserlerdir. Hatta yazarın Fatih-Harbiye eseri henüz 1940’larda Zwischen Ost und West (Batı ile Doğu arasında) adıyla Almanca’ya çevrilmiş ve Avrupa’da büyük ilgi görmüştür. 1950 yılında kendisi CHP’den milletvekili adayı olmuş, ancak görüşlerinin çok daha yakın olduğu Demokrat Parti’nin seçimi kazanması üzerine TBMM’ye girememiştir.

Hilmi Ziya Ülken

Cumhuriyetçi Muhafazakârların bir diğer önemli ismi Hilmi Ziya Ülken[7] (1901-1974) ise, tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve coğrafya dersleri veren ve Mustafa Kemal’in isteğiyle daha sonra İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümüne öğretim görevlisi olarak atanmış değerli bir aydınımızdır. Türk Felsefe Cemiyeti’nin kurucularından olan Ülken, Kültür Haftası ve İnsan isimli dergiler de çıkarmış ve Türk Sosyoloji Derneği’nin kurulmasında önemli payı olmuştur. Değişik alanlarda yazdığı onlarca eserle hatırlanabilecek olan Ülken, 1974 yılında vefat etmiştir. Cumhuriyetçi Muhafazakârların en tanınmış olanları ve hareketin ideolojik çizgisine yön veren isimler ise İsmail Hakkı ve Peyami Safa’dır. Dolayısıyla, bu yazıda bu ikilinin önemli eserlerinden bazı alıntılarla Cumhuriyetçi Muhafazakârları anlatmaya çalışacağım. Ancak daha önce hareketin genel çizgisi ve Henri Bergson etkisi üzerine birkaç söz edelim.

Henri Bergson

İttihat ve Terakki döneminden başlayan ve Cumhuriyet döneminde etkisi yükselerek devam eden katı pozitivizm ve modernizm anlayışlarına tepki olarak Cumhuriyetçi Muhafazakârlarda görülen temel özellik, Henri Bergson[8] ve “sezgicilik”ten etkilenerek yaptıkları itirazlardır. Bu nedenle, Türk aydınına temel referans kaynağı olan Ziya Gökalp’i hedef seçen Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, yapıtlarında Gökalp’in pozitivist yaklaşımlarına karşı mistisizmi, bilimselliğine karşı da gelenek-görenekleri ön plana çıkararak CHP içerisinde yandaş toplamaya çalışmış, ancak etkileri çok sınırlı düzeyde kalmıştır. Onlara göre, dinsel dogmatizm ve modernist radikalizm arasında pek bir fark yoktur; çünkü her iki yaklaşım da kendisinin tek doğru olduğunu iddia eden ve mistisizmi küçümseyen makro gerçek iddialarıdır. Oysa Cumhuriyetçi Muhafazakârlara göre, gerçekten daha önemli olan, toplumda var olan eğilimler, gelenek-görenekler ve mikro yapılardır. İşte modernist söylemin bilimsel ve ikna edici argümanlarına karşı çıkmakta zorlanan Muhafazakârlar, bu noktada Henri Bergson ve sezgiciliği kendilerine kalkan yapmaya çalışmış, ancak bunda pek de başarılı olamamışlardır. Cumhuriyetçi Muhafazakârların bir diğer çabası da, kendilerini İslamcılardan ayrıştırmak olmuştur. Muhafazakârlar, Kemalist Devrim’i reddetmemiş ve temelde ona olumlu yaklaşmış, ancak devrimin ve yeni devletin bu ani ve gelenek-görenekten beslenmediğini iddia ettikleri hızlı dönüşüm çabalarından rahatsız olmuşlardır. Recep Peker, Kadro Hareketi yazarları gibi kişileri modernist radikalizm şeklinde bir uç kutup olarak gören Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, diğer uca da kökten dinciliği ve radikal İslamcılığı koymuşlardır. Peyami Safa’nın Türk İnkılâbına Bakışlar (Reflections on the Turkish Revolution) adlı eseri bu anlayışı ortaya koymak açısından oldukça faydalıdır.

Türk İnkılâbına Bakışlar

Türk İnkılâbına Bakışlar eserinde Batı ve Doğu’yu birbirinden ayrı iki kutup olarak değerlendiren Safa’ya göre, Batı dünyasının gelişmesinde etkili olan üç ana unsur; (1) Antik Yunan aklı ve felsefesi, (2) Roma İmparatorluğu hukuku ve devlet geleneği ve (3) Hıristiyanlık geleneği ve ananeleridir. Batı, genel olarak aklı, çalışmayı, bilimi ve ilericiliği temsil ederken, Doğu geri kalmışlık, atalet ve sefaletin temsilcisidir. Bu konuda fazlasıyla oryantalist olduğunu görürüz Safa’nın. Ancak Batı’ya yönelik bu hayranlığı, onu enteresan bir formülasyona sürüklemiştir. Türk İnkılabına Bakışlar kitabında coğrafya ve iklimin insan davranışına etkisi konusunu oryantalist bir bakış açısından etkilenerek dile getiren Safa’ya göre, Kuran-ı Kerim ve İslam özünde akla, çalışkanlığa prim vermekte ve İncil’den ve Hıristiyanlıktan bile daha ileri olmaktadır. Ancak zaman içerisinde iyi özelliklerini Batı’ya veren Doğu İslam geleneği, Doğu coğrafyasında Hindu-İran geleneğiyle yer değiştirmiş ve bu nedenle İslam dünyası geri kalmıştır. Yani Batı’ya aklı ve mistisizmden kurtulmayı öğreten İslam olmasına karşın, İslam kendi içerisinde diğer bir İslam türüne yenik düşmüş ve geri kalmıştır. Bu noktadan hareketle, Safa, Kemalizm’in ananelere karşı değil, ananeler üzerinden yükselen Doğu’ya uygun ve evrimleşmiş bir hareket olduğunu ve bu nedenle desteklenmesi gerektiğini savunur. Modernitenin sadece yasaları ve giyimi taklit etmekle olmayacağını en iyi anlayanlardan biri olarak Safa, moderniteyi reddetmemek için modernitenin aslında İslam’ın özünde olduğunu ispatlama çabasına girişmiştir. Fatih-Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve diğer birçok edebi eserinde gördüğümüz depresif hava bu teorisinde olmamasına karşın, bu coşkunun da biraz yapay olduğu ve aslında Batı hayranlığındann kaynaklandığı görülecektir. Safa’nın gelenek-görenekler üzerinde durması ise, kuşkusuz aslında CHP’nin devrimci ideoloji ve metotlarından kurtularak daha demokratik ve muhafazakâr bir çizgiye çekilmesi adınadır.

Batıya Doğru

İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Batıya Doğru eseri de Cumhuriyetçi Muhafazakârları anlamak açısından önemli bir kaynaktır. Dönemin koşulları ve aldığı eğitimin de etkisiyle eserinde fazlasıyla determinist bir yöntem kullanan Baltacıoğlu, ilk olarak “medeniyet” kavramı üzerinde durmuştur. Baltacıoğlu’na göre, “medeniyet”, “kültür”den farklı olarak “her ulusun hiç de kendine özgü olmayan, öbür uluslarla ortaklaşa taşıdığı bilgisi, bilimi, fenni, zanaatidir” (Baltacıoğlu: 13). Bu nedenle, Batılılaşmak ya da Avrupalılaşmak dediğimiz olgu Batı’nın tekniğini, bilimini ve zanaatini almak, “Batı medeniyetine gitmek için Garp tekniğine gitmek” demektir (Baltacıoğlu: 15). İşte daha önceleri Ziya Gökalp’in de söz ettiği kültür-medeniyet ayrışımı, bu noktada Baltacıoğlu’nun Batı’ya olan bakışını çok güzel belirlemektedir. Ona göre; Türkler, kendi kültürlerini, değerlerini, dinlerini, sosyal yapılarını korumalı ve Batı’nın ileri tekniğini alarak modernleşmelidir. Baltacıoğlu’nun muhafazakârlığı kültür alanında ortaya çıkmış ve aslında modernist bir kişi olmasına karşın, kendisinin Osmanlı toplumundan kalan ve kimi noktalarda modern yaşamla uyuşmayan bazı olgulara yönelim yapmasına neden olmuştur. Baltacıoğlu, eserinin ilerleyen bölümlerinde nüfustan, eğitime, tiyatrodan spora birçok alanda fikirlerini beyan etmiştir.

Cumhuriyetçi Muhafazakârlar için genel bir değerlendirmek yapmak gerekirse, sanıyorum şu özellikleri ön plana çıkacaktır. Öncelikle Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, ilk Cumhuriyet aydınları arasında yer alan ve kendileri fazlasıyla Batılı bir eğitim almış, ancak Kemalist Devrim’in ani dönüşüm projesinden ürkmüş insanların oluşturduğu anti-modernist olmayan ancak yavaş değişim yanlısı (reformist) kimselerden oluşmaktadır. Bu noktada, Peyami Safa yıllar ilerledikçe çok daha ırkçı ve İslamcı bir çizgiye geçse de, çıkışı itibariyle o da bir ilerlemecidir. Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, Milli Mücadele’ye büyük destek vermiş ve Kurtuluş Savaşı öncesi ve süresince emperyalizme destek vermiş gerici hareketlerle kendilerini ayrıştırmak için büyük bir gayret göstermişlerdir. Baltacıoğlu başta olmak üzere tüm muhafazakârlar, devletin çeşitli kademelerinde görev almış ve Kemalizm’i sahiplenmişlerdir. Ancak muhafazakârların güçleri -aynı sosyalistler gibi- devletçi ve liberallerin çetin savaşına sahne olan CHP’de çok sınırlı bir düzeyde kalmıştır. Cumhuriyetçi Muhafazakârlar, bilimselliğin karşısına romantizm, pozitivizmin karşısına sezgicilikle çıkmaya çalışmış ve bu yolda Nazım İrem’e göre Henri Bergson’u kendilerine koruma kalkanı yapmışlardır. Türk entelektüel hayatına getirdiği yeniliklerin yanında, Cumhuriyetçi Muhafazakârların tarihsel misyonları devrim ve karşı-devrim arasında bir üçüncü yol aramak ve radikal dönüşüm nedeniyle devletle toplum arasındaki bağların daha da kopmasına engel olmaya çalışmak olmuştur. Diğer dikkat çekici nokta ise, Henri Bergson ve sezgicilik etkisiyle modernizm eleştirisine soyunan Cumhuriyetçi Muhafazakârların bazı tezlerinin günümüzdeki post-yapısalcı Kemalizm ve modernizm kritikleriyle benzerlikler göstermesidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR
  • Aydın, Ertan (2004), “The Peculiarities of Turkish Revolutionary Ideology in the 1930s: The Ülkü Version of Kemalism, 1933-1936”, Middle Eastern Studies, 40: 5.
  • Baltacıoğlu, İsmayıl Hakkı (1945), Batıya Doğru, 1945, İstanbul: Sebat Basımevi.
  • İrem, Nazım (2002), “Turkish Conservative Modernism: Birth Of A National Quest For Cultural Renewal”, International Journal of Middle East Studies, 34: 1.
  • Özbudun, Ergun (1981) “The Nature of the Kemalist Political Regime”, içinde Atatürk: Founder of a Modern State, editörler: Ergun Özbudun ve Ali Kazancigil, ss. 79- 102. London: C. Hurst and Company.
  • Safa, Peyami (1999), Reflections on the Turkish Revolution, Ankara: Atatürk Supreme Council for Culture.
[1] Ertan Aydın ve Nazım İrem gibi akademisyenler, bu dönem Kemalizm’ini incelerken, temel olarak devletçi-bürokratik İsmet İnönü kanadından ve Celal Bayar ve arkadaşlarının oluşturduğu liberal İş Bankası grubundan söz ederler. Diğer ve daha etkisiz küçük gruplar ise, Kadro Hareketi’nden esinlenen sosyalist kanat ve Cumhuriyetçi Muhafazakârlardır. Bu anlamda, Ergun Özbudun’un da dikkat çektiği üzere, Kemalizm (tek-parti) döneminde bile Türkiye’de aslında TBMM’de çok sesli bir siyasi yapı vardır ve birçok siyasal ideoloji parlamentoda ve hükümet içerisinde temsil edilmiştir. Bakınız; Özbudun, Ergun (1981) “The Nature of the Kemalist Political Regime”, içinde Atatürk: Founder of a Modern State, editörler: Ergun Özbudun ve Ali Kazancigil, ss. 79- 102. London: C. Hurst and Company.
[2] Büyük ünlü uyumuna uygun olması açısından bu yıllarda Kemalizm’e Kamalizm deniyordu.
[3] İsmail Hakkı Baltacıoğlu (28 Şubat 1886-1 Nisan 1978), Türk eğitimci, yazar, hattat ve siyasetçi. Türk eğitim tarihinde büyük önemi olan bir düşünür ve bilimadamıdır. “Eğitim Reformu Akımı”nın Türkiye’deki en büyük temsilcisidir. Bir pedagog, oyun yazarı ve uygulamacı olarak Cumhuriyet dönemi tiyatro tarihinin de önemli kişilerinden birisidir. 1923 yılında Darülfünun emini seçilerek Cumhuriyet’in ilk üniversite rektörü oldu. Haftalık düşün ve sanat gazetesi Yeni Adam’ı 1934’ten itibaren 46 yıl boyunca yayımladı. VII. ve VIII. yasama dönemlerinde TBMM’de milletvekili olarak görev yaptı. Sosyoloji, psikoloji, sanat, eğitim ve felsefe alanlarında 100′e yakın eser ve inceleme; deneme ve fıkra türünde yazılar yayınladı. Aynı zamanda hikâye, oyun, roman, piyes yazıp, oyun sahneledi. Hat sanatında bir buluş yaparak “alev yazısı”nı buldu. Türk Dil Kurumu’na Terim Kolu Başkanı olarak hizmet verdi (1942-1957). Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0smail_Hakk%C4%B1_Baltac%C4%B1o%C4%9Flu.
[4] Mustafa Şekip Tunç (d. 1886 İstanbul, ö. 17 Ocak 1958 İstanbul) psikoloji ve felsefe alanında önemli faaliyetlerde bulunmuş bir Türk akademisyendir. Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_%C5%9Eekip_Tun%C3%A7.
[5] Ahmet Ağaoğlu ya da doğum adıyla Ahmet Bey Ağayev (Azerbaycan Türkçesi: Əhməd bəy Ağayev, Aralık 1869, Şuşa - 19 Mayıs 1939, İstanbul), Azerbaycan Türk’ü siyaset adamı, hukukçu, yazar ve gazetecidir. 1930 yılında Türkiye’nin ilk çok partili hayata geçiş denemesinde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın teorisyeni olarak üstlendiği rol ile Türk siyasetine damgasını vurmuş liberal ve Türkçü bir siyasetçidir. Siyasetçiliğin yanı sıra, profesyonel gazetecilik ve akademisyenlik gibi alanlarda da faaliyet gösteren Ağaoğlu, 1930 öncesinde de Türk düşünce ve siyasi hayatında etkin olmuş bir isimdir. Hayatının on yıllık Bakü döneminde Azerbaycan Türklerinde milliyetçilik ve Türkçülük bilincinin gelişmesine çalışmıştır. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelip Türk Yurdu ve Türk Ocağı cemiyetlerinin kurucuları arasında yer almış; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi isimlerle birlikte Türkçülük akımının önderleri arasına girmiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde Ankara’ya giderek mücadeleyi destekleyen ve TBMM’de II. ve III. dönem milletvekili olarak görev yapan Ahmet Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında devletin kurucusu Mustafa Kemal’e devrimler konusunda danışmanlık yapmıştır. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın içindeki ağırlığı, görüşleri ve faaliyetleri ile partinin kurucusu Fethi Bey’in (Fethi Tevetoğlu) yanındaki en önemli isimdir. Parti kapandıktan sonra aktif siyasetten çekilen Ahmet Ağaoğlu, ölümüne kadar yazılarıyla milliyetçiliği ve liberal düşünceyi savunmaya devam etmiştir. Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu’nun, eğitimci ve milletvekili Tezer Taşkıran’ın, elektrik yüksek mühendisi ve işadamı Abdurrahman Ağaoğlu’nun; siyasetçi, edebiyatçı ve hukukçu Samet Ağaoğlu’nun ve tıp doktoru Gültekin Ağaoğlu’nun babasıdır.Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_A%C4%9Fao%C4%9Flu.
[6] Peyami Safa (2 Nisan 1889-15 Haziran 1961), Türk yazar ve gazeteci. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Yalnızız gibi psikolojik türdeki eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ön plana çıktı. Yaşamı ve fikri hayatındaki değişimlerini eserlerine de yansıttı. “Server Bedi” takma adıyla birçok roman kaleme aldı. Cingöz Recai tiplemesini Fransız yazar Maurice Leblanc'ın Arsen Lüpen karakterinden esinlenerek yarattı. Aynı zamanda çeşitli kurumlarda gazetecilik mesleğini sürdürdü ve ağabeyi İlhami Safa ile birlikte Kültür Haftası gibi çeşitli dergiler çıkardı. Peyami Safa'nın ismini şair Tevfik Fikret koydu. Küçük yaşlarda babasını kaybedince, annesi ve ağabeyi ile zor şartlar altında yaşadı. Sağ kolunda kemik veremi hastalığı baş gösterdi. O yıllardaki psikolojisini otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda işledi. İlk edebi ürünlerini Vefa İdadisi’ndeki öğrenimi sırasında verdi. Kısa bir süre öğretmenlik yaptı. Asrın Hikâyeleri başlığı altında yayımladığı hikâyeleri ilgi gördü ve teşvik edici tepkiler aldı. Dönemin önemli edebiyatçılarıyla kalem kavgalarına girdi. Yaşamında pozitivist, materyalist, mistik, milliyetçi, muhafazakâr, antikomünist ve korporatist tutumlar sergileyerek çeşitli değişimler yaşadı. Fransızca bilmesiyle Batı kültür ve yeniliklerini yakından takip etti. İlk dönemlerinde Maupassant ve Rousseau gibi isimlerden tercümeler yaptı. Sonraki eserlerinde mekân olarak hep İstanbul'u seçti. Doğu ile Batı’nın sentez ve tahlilinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerde eleştirel üslupla yazılar yayımladı. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek ile olan iyi ilişkileri zamanla kalem kavgalarına dönüştü. İlk başta Cumhuriyet Halk Partisi’ne, sonrasında Demokrat Parti’ye yakınlaştı. Küçük yaşta başladığı yazın hayatını ölümüne kadar sürdürdü. Ağırlıklı olarak milliyetçi ve muhafazakâr bir tutum içinde oldu. Fatih-Harbiye ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserleri Türkiye'de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen 100 temel eser listesinde yer aldı. Eserleri çeşitli dönemlerde sinemaya ve dizilere uyarlandı.Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Peyami_Safa.
[7] Hilmi Ziya Ülken, (d. 3 Ekim 1901, İstanbul - ö. 5 Haziran 1974, İstanbul), Türk düşünce yaşamında ve Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oluşmasında büyük etkisi olmuş felsefeci ve sosyolog. Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Hilmi_Ziya_%C3%9Clken.
[8] Henri-Louis Bergson (18 Ekim 1859 – 4 Ocak 1941), Fransız filozof. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuştur. Bergson, birçok düşünürü, gerçekliği kavramak için sezgi süreçlerinin soyut rasyonalizm ve bilimden daha anlamlı olduğuna ikna etmiştir. 1927 yılında “zengin ve hayat verici fikirleri ve bu fikirlerin sunulmasında kullandığı parlak yeteneği” sebebiyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür. 1930 yılında Fransa tarafından Legion d’honneur nişanı ile ödüllendirilmiştir. Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Henri_Bergson.

13 Eylül 2017 Çarşamba

Tanıl Bora’dan ‘Türkçülük ve Ülkücülük’


Türkiye’de son dönemde entelektüel hayata yaptığı özgün katkılarla dikkat çeken Tanıl Bora[1], geçtiğimiz aylarda Cereyanlar – Türkiye’de Siyasi İdeolojiler adıyla[2] Türkiye’deki ideolojik akımların geçmişini incelediği 926 sayfalık faydalı bir eser kaleme almıştır. İletişim Yayınları tarafından basılan kitap, “Geç Osmanlı Zihniyet Dünyası”, “Modernleşme, Batı ve Batıcılık”, “Kemalizm”, “Milliyetçilik”, “Türkçülük ve Ülkücülük”, “İslamcılık”, “Liberalizm”, “Sol”, “Feminizm” ve “Kürt Ulusal Hareketi” başlıklı 11 bölümden oluşmakta ve bu bölümlerde adı geçen ideolojik akımların Türkiye’deki geçmişi ve öncüleri araştırılmaktadır. Kitabın, ilerleyen yıllarda önemli bir kaynak kitap haline gelmesi ve çeşitli yüksek öğretim derslerinde akademisyenler tarafından yardımcı kaynak olarak kullanılması muhtemeldir. Bu yazıda ise, kitaptaki Türkçülük ve Ülkücülük” bölümü özetlenerek, tarafımdan yapılacak çeşitli eklemelerle Türkiye’deki Türkçülük hareketinin geçmişi kısaca anlatılacaktır.

Tanıl Bora

Cereyanlar

Tanıl Bora, “Türkçülük ve Ülkücülük” bölümüne Rıza Nur’la başlamaktadır. Bora’ya göre; “Balkan Savaşları döneminin milli kin ve teyakkuz ruhunu kronikleştiren bir milliyetçilik anlayışını benimseyen Rıza Nur (1879-1942), hem Osmanlı Türkçülüğüyle Cumhuriyet dönemi Türkçülüğü arasında devamlılığı temsil eder, hem de resmi milliyetçilikle ırkçı Türkçülük arasındaki geçişliliği”. Nur, 1930’lar ve 1940’larda ırkçı düşüncenin tüm dünyada ve Türkiye’de legalleştiği dönemde yeniden gündeme gelmiştir. Ancak 1920-1923 döneminde Bakanlık yapmış olan Nur, Mustafa Kemal Atatürk’le olan ihtilafı ve İzmir Suikastı Davası'nın kendisi aleyhinde kullanılması ihtimaline daha önce karşı yurtdışına kaçmıştır. Bu yıllarda 1960’dan önce yayınlanmaması kaydıyla kaleme aldığı ve Atatürk karşıtı en önemli eser kabul edilen Hayat ve Hatıratım’ı yazmıştır. Kitap, sansürlü olarak bile ancak 1967’de yayınlanabilmiştir. Atatürk’ün vefatı ardından yurda dönen Rıza Nur, Tanrıdağ dergisini yayınlamış ancak 1942’de vefat etmiştir. Nur’un Türkçülüğü, ırk ve kan bağını önceleyen ve kültürü ikincil bir konu olarak gören aşırı bir tür milliyetçiliktir ve ırkçı bir damarı vardır. Bu nedenle, Kemalist milliyetçiliği Fransız tipi kültüre dayalı bir milliyetçilik varyantı olarak yetersiz görmüş ve çok sert eleştirmiştir. Ayrıca yurtdışındayken yayınladığı Türkbilik Revüsü’nde cumhuriyetçi, laik ve içtimai temellere dayanan bir Türkçü siyasi program da hazırlamıştır. Türklük Duası’nda yer alan “Tembel Türk’ü hemen öldür” sözünü şiar edinen Nur, korporatist-solidarist bir ekonomi anlayışına sahiptir. Ayrıca Nur’un ırkçı yaklaşımına göre, Türk vatandaşlığına geçen kişiler ancak ikinci nesilde ve anadillerini unuttuktan sonra mebus ve zabit olabilirler.

Rıza Nur

Göçmen Türkçüler
Rıza Nur’la aşağı yukarı aynı tarihlerde Türkiye’ye dönen bir diğer önemli Türkçü muhalif Zeki Velidi Togan’dır (1890-1970). Türk Tarih Tezi’ni reddettiği ve Orta Asya Türklüğüne yoğun bir ilgi gösterdiği için devletle uzlaşamayan ve yurtdışına gitmek zorunda kalan Togan, bu ekol içerisinde müstesna bir yere sahiptir. Orta Asya ve Kafkasya (özellikle Azerbaycan) kökenli birçok göçmen aydın da bu dönemde Türkçü düşüncenin gelişimine katkı sağlamışlardır. Kemalist rejime sadakatle hizmet eden Yusuf Akçura ve Sadri Maksudi Arsal dışında, bunlar büyük ölçüde rejime muhalif ve çizgi dışı kalmış isimlerdir. Abdülkadir İnan (1889-1976), Cafer Seydahmet Kırımer (1889-1960), Akdes Nimet Kurat (1903-1971), Kadircan Kaflı (1889-1969), Ahmet Caferoğlu (1889-1975), Muharrem Fevzi Togay, Abdullah Battal Taymas (1883-1969) ve Mustafa Çokayoğlu bu isimler arasında sayılabilir.

Bu tip Türkçü radikal yayınların altın yılları ise 1940’lardır. Nazilerin Sovyet Rusya’ya saldırması, hala Türk dünyası ile bütünleşme hayalleri kuran Türkçülerde büyük heyecan yaratmıştır. Bu yıllarda H. Emir Erkilet, Alman cephesini ziyaret ederek Hitler’i yakından gözlemlemiş ve ona övgüler düzmüştür. Bu dönemde Türkçüler arasında fraksiyonlar da oluşur; örneğin, Zeki Velidi Togan, Almanların Özbekler ve Kazakları merkeze koyan politikalarına karşı çıkar. Türkçülüğün piri kabul edilen Nihal Atsız ise, müstakil oluşum ve gruplara karşı çıkarak “büyük Türk ili” fikrini savunur. Nazi Almanyası’nın mağlubiyeti sonrasındaysa Türkçüler için zor bir dönem başlar. Nitekim 1944 Türkçülük-Turancılık Davası’na nispeten ılımlı fikirleri olan Zeki Velidi Togan bile dâhil edilir. Togan, aslında İngilizlerin “commonwealth”ine benzer bir tür çatı Türk birliğini savunmuştur. Bu dönemlerde Türkçülük fikri ve Türk Dünyası ırkçı sağcı grupların tekelinde kalmış ve Türkiye’nin görece güçsüz bir ülke olmasının da etkisiyle, bu tip yaklaşımlar ütopik ve aşırıcı olarak değerlendirilmiştir. MİT’in desteğiyle 1961’de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün kurulmasıyla biraz hareketlilik sağlansa da, bu konu daha çok sağ-aşırı sağ bir siyasi bağlama hapsedilmiş ve ana akım partilerin ilgisini fazla cezp etmemiştir.

Zeki Velidi Togan

Türkçü Dergiler ve Çınaraltı
Türkçü dergiler arasında Rıza Nur’un Tanrıdağ’ı, Nihal Atsız’ın Atsız Mecmua ve Orhun’u, Reha Oğuz Türkkan’ın Ergenekon, Bozkurt ve Gökbörü’sü en önemli yayınlar olarak seçilirler. Bu dergiler, tirajları öyle çok yüksek olmasa da, Türkçü düşünceyi entelektüel kesimler arasında sevdirmeyi kısmen başarmıştır. Öyle ki, Gökbörü dergisinde bir dönem ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin bile yazmış ve “tek Kâbe’sinin Türk milleti” olduğunu belirten bir yazı yayınlamıştır. 1941’de ise Çınaraltı yayınlanmaya başlamış ve 1948’e kadar yayını sürdürmüştür. Bu dergi, devleti kızdırmadan ve Türkçülükle resmi milliyetçiliği harmanlamaya çalışan sentez çizgisiyle dikkat çekmiş ve uzun süre yayınlanabilmiştir. Dergi, özellikle Türkçü düşünceleriyle sivrilen Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na büyük destek vermiştir. Dergi, “Varlık Vergisi” gibi gayrimüslimlere yönelik anti-demokratik uygulamaları savunmuştur. Dergini sahibi ve Yusuf Ziya Ortaç’la birlikte başyazarı Orhan Seyfi Orhon’dur. Orhon, anti-komünist düşünceleriyle Türkçülüğü masumlaştırmaya çalışmıştır. Dergide insanları gerekirse yüksek millet idealleri için zorla çalıştırmak gibi Faşist ve Nasyonal Sosyalist rejimlerde görülen temalar sıklıkla yer almıştır. Bu dergide yazan Hüseyin Namık Orhun (1902-1956), Türklerde kendilerine özgü bir aristokrasi olduğunu savunmuş ve Ziya Gökalp’in mutedil ve demokratik milliyetçiliğine karşı çıkmıştır. Orhun, Türk soyunun saflığı ve üstünlüğü üzerine de yazıp çizmiştir. Reha Oğuz Türkkan da benzer şeyler yazmıştır. Türkkan, Peyami Safa’nın aksine Türkçülüğün mânâ boyutuyla ele almaya karşı çıkar ve fiziki ırkçılığı savunur. Ona göre, güçlünün sözünün geçmesi doğanın bir kanunudur ve toplumlar bu şekilde yenilenmektedir. Sosyal Darvinist vurgularıyla dikkat çeken ve demokrasiye de karşı çıkan Türkkan, kuşkusuz zamane Avrupalı düşünürlerden etkilenmiştir.[3] Türkçü yazar Nurullah Barıman (1919-2006) ise, işi daha da ileri götürerek, 1941’de yayınladığı bir risalede en az 3 kuşak saf Türk kanı taşıyanların yer alabileceği bir genç lider yetiştirme projesinden söz etmiştir. Bu tip kan ve ırk vurguları, aslında o yıllarda büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de bazı sözlerinde görülür.[4] Ancak Atatürk’ün farkı, millete bir kimlik ve özgüven kazandırmak için bu sözleri kullanırken, reel siyasette hiçbir grubu dışlamamaya gayret etmesi ve aşırılığa hiçbir zaman yönelmemesidir.

Reha Oğuz Türkkan

Hüseyin Nihal Atsız
Türkçü düşünce deyince ilk akla gelen isim kuşkusuz Nihal Atsız’dır (1905-1975). Rıza Nur’un manevi evladı ilan ederek el verdiği Atsız, soyadını da eski Türklerde henüz nam salamamış genç erkeklerin benimsediği “Adsız” sözünden uyarlayarak seçmiş ve Türkçülük davasında bir nefer olduğunu göstermiştir. Atsız, Kemalist rejimle barışık şekilde propaganda yapan Türkçülerden farklı bir kişidir. O, meydan okuyan ve devrimci argümanlar kullanan radikal bir Türkçü olmuştur. Çıkardığı dergiler de son derece radikaldir; Atsız, yayınlarında Kemalizm’i “safsata” olarak değerlendirmiş, ama Mustafa Kemal’in Türklüğe ve Türkçülüğe yaptığı hizmetleri de takdirle anmıştır. Resmi milliyetçiliğe meydan okuması nedeniyle meslek yaşamında da kendisine birçok zorluk çıkarılmıştır. Atsız, tarih boyunca Türk soyunun farklı sülalelerinin hâkim olduğu tek bir Türk devletinden söz eder. Elbette Atsız’ın düşünceleri, kendisinin de kabul ettiği üzere, ırkçı argümanlar üzerine kuruludur. Oğluna bıraktığı vasiyet[5], onun dünyayı ırkçı algılamasının somut göstergesidir. Ancak Atsız, ırkçılığı o dönem birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bilimsel temellerde şekillendirmeye çalışmıştır. Türk kafatasını belirleme çalışmaları ona göre doğru bir adımdır. Ayrıca Atsız’ın Reha Oğuz Türkkan’daki gibi salt biyolojik bir Türkçülük algılaması da yoktur; metafizik öğeler de ırkçı düşüncesinde yoğunlukla sezilir. Bu metafizik öğeler, kahramanlık, fedakârlık, adanmışlık gibi öğeler üzerine kuruludur. Bu değerler ise, “ülkü” kavramında billurlaşır. Türkçülüğü önce kan, sonra dil, sonra da dilekte arayan Atsız, İslamcılık karşıtı birçok yazı da yazmış ve İslamcılığın Türkleri milli yönelimden alıkoyduğunu belirtmiştir. Bu tip eğilimleri “ümmetçilik” olarak değerlendiren Atsız, tıpkı komünizm gibi İslamcılığı da “beynelmilel” (uluslararası) bir hareket olarak görür ve eleştirir. Bu nedenle, Nurculuk eleştirisi yaparken Kemalist rejimle benzer argümanlar kullanır.

Hüseyin Nihal Atsız

Atsız’ın zihin haritasında milliyetçilik dinden bile üstündür. Milliyetçiliğin yükseklik ölçüsü ise adanmışlık ve fedadır. Nazi hayranlığıyla itham edilen Atsız, hakikaten de Hitler vari saç kesimi ve hareketleriyle buna uygun koşullar yaratmıştır. Lakin Atsız bir Türk ırkçısı olmuş ve aslında Nazilere (Almanlara) de karşı çıkarak onları da düşman saymıştır. Atsız’ın Kürtlere yönelik tavrı ırkçı siyasetinin en açık göstergesidir. Farsça’nın bozulmuş bir lehçesini konuştuğunu iddia ettiği Kürtleri aşağılayan Atsız, onlarla birlikte zenciler (Afrikalılar veya Afrika kökenliler) hakkında da aşağılayıcı sözler kullanmıştır. Atsız, 1915’te Ermenilere, 1922’de Rumlara yapılanları onaylar ve bunları “Türk ırkının ayranının kabarması” olarak açıklar. Atsız’a göre en önemli meslek ise askerliktir. Zira askerlik, yaşamaya hak kazanmanın bilimidir. Nitekim Ruh Adam romanının kahramanı Selim Pusat, askerliği bir inanç olarak kabul eder. Atsız, solcu Sabahattin Ali’ye yönelik eleştirileri ve saldırılarıyla da 1940’larda oldukça ünlenmiştir. Şiddet vurgusu ve erkeklik yüceltisi, Atsız’ın duygu ve düşünce dünyasında ön plandadır. Türk’ü az konuşmak, sert bakışlar ve gülmemekle karakterize eder. Kadınlarla erkeklerin fazla bir arada bulunmasının erkekleri yumuşatacağından endişe eder ve bu nedenle buna karşı çıkar. Cinsiyet kimliklerinin karışması da onun için tehlikelidir. En bilinen eserleri olan Bozkurtların Ölümü (1946) ve Bozkurtlar Diriliyor (1949) romanlarında romantik öğelerle birlikte hamaset ve erkeklik fantezileri dikkat çeker. Bu romanlarda kadınlar bile erkeksi özellikleri ve sertlikleriyle güzellenirler. Atsız, aslında modernliğe de karşı çıkar. Geçmişte Çin kültürü karşısında benliğini kaybeden ve mankurtlaşan Türklere atıfla, Atsız, günümüzde de Batı medeniyetini yayan modernizm karşısında Türklerin benliklerini kaybetme riskleri olduğuna dikkat çeker. Bu nedenle, öz (Orta Asya) Türk kültürüne dönüşü savunur. Atsız, 1944 Türkçülük-Turancılık Davası sayesinde şöhrete kavuşur; bu dava sayesinde hem ünlenir, hem de bir mağduriyet kazanır. Atsız ve arkadaşlarına yapılan tabutluk işkenceleri, ilerleyen yıllarda Türkçü-Ülkücü düşüncenin yükselişinde önemli bir propaganda malzemesi haline gelir ve Kemalist rejimin sağ tabanda gayrimilli algılanmasında önemli rol oynar.

Milliyetçi Popülizm ve Anti-Komünizm
Tanıl Bora’ya göre, Soğuk Savaş döneminde Türkçü düşünce şekil değiştirir. Bu yıllarda milliyetçi ideologlardan Nevzat Kösoğlu’nun da dikkat çektiği “milliyetçi popülizm” olgusu ön plana çıkar. Ayrıca erken dönem Türkçülerin din (İslam) karşıtı tavırları da değişir ve giderek Türk-İslam sentezi çizgisi oluşmaya başlar. Bu dönemin en önemli teması ise komünizm karşıtlığı ve Türk halklarını esir tutan Sovyet Rusya’ya düşmanlıktır. Örnek vermek gerekirse, bu dönemin önemli isimlerinden Osman Yüksel (1907-1983), fiilen soyadı haline gelen Serdengeçti adlı dergisiyle sivrilir. Osman Yüksel Serdengeçti, daima Anadolu halkına ve Anadolu’ya selam verir ve mazlumların sesi olduğunu iddia eder. “Hakka Tapar, Halkı Tutar” sloganıyla yayınlanan dergi, yozlaşmış ve yabancılaşmış aydınlara karşı halkın yanında durduğunu iddia eder. 1969’da CMKP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) mebus adayı da olan Serdengeçti (daha öncesinde 1965’te Adalet Partisi vekili seçilmiştir), taşra tipi popülist milliyetçiliğin önemli bir temsilcisi olarak kabul edilebilir. Konuşma ve yazılarında faşist unsurlar yoğun olarak görülebilir; öyle ki, siyasi düşmanlarına karşı “Mikroplara, parazitlere karşı kullanılan ilacı kullanmak! Yok etmek!” gerektiğini bile yazar. Serdengeçti’nin “bağrı yanık Anadolu çocukları” imgesinin karşısında ise Balkan kökenli ve Anadolu halkını küçük gören Kemalist seçkinler vardır. Yabancı düşmanlığı (ksenofobi) da yapan Serdengeçti, Türklerin yabancı görünce tüylerinin ürperdiğini söyler. Yazılarında eşcinsellere düşmanlık da solculara düşmanlık ölçüsünde yoğun şekilde görülür. Kadınların öncelikli görevinin annelik olduğunu daima vurgulayan Serdengeçti, muhafazakârlığıyla da dikkat çeker. Moskofname adlı şiiri ise yabancı düşmanlığı konusundaki katı tavrını gözler önüne serer.[6] Serdengeçti, bu manada, CKMP ve sonrasında erken dönem Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) çizgisinin öncü isimlerinden olmuştur.

Osman Yüksel Serdengeçti

Anti-Komünizm
Soğuk Savaş dönemi Türkçülüğünün en önemli ayırt edici özelliği komünizm karşıtlığıdır. Türkçü gruplar ve yayınlar, bu sayede rejim nezdinde ve uluslararası platformlarda kendilerini meşrulaştırmışlar ve Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında ABD müttefiki ve NATO üyesi olmasının da sayesinde etkili olmuşlardır. Türkçüler, bu dönemde güncel Sovyetler ve komünizm düşmanlığını akıllıca bir taktikle tarihsel Rus düşmanlığıyla harmanlamış ve Türk halklarına ulaşmak ve onlarla birleşmek ülküsünü komünizmi yıkmakla eş görmüşlerdir. Bu dönemde palazlanan İslamcı hareket içerisinde de anti-komünizm yoğun olarak görülür. Büyük Doğu hareketi ve Necip Fazıl Kısakürek, ilk akla gelen örnektir. Bu dönemin Türkçü anti-komünistleri, mesela eski solcu Aclan Sayılgan (1924-2001), komünistleri “manyak, psikopat ve aldatılmış” olarak görür. Bu yıllarda yayınlanan Yol dergisi ise, komünist ideolojiyi aşağılık kompleksiyle ilişkilendirir ve ancak körlerin, topalların, veremlilerin ve sıracalıların komünist olabileceğini iddia eder. Derginin yayınlarında Türklük eksikliğinin de komünist ideolojide etken olduğu vurgulanır. Komünistlerin bu şekilde aşırı derecede aşağılanması ve şeytanlaştırılmasına dayalı anti-komünist İslamcı ve Türkçü propagandalar, ilerleyen yıllarda Türkiye siyasetini çok olumsuz etkilemiş ve bugün gelinen noktada Türkiye’yi Batı medeniyetinden iyice uzaklaştırmıştır. Ayrıca o dönemde Türkiye’de gençlerin birbirine düşman edilmesi ve yaşanan iç karışıklıklar da işte bu abartılı propagandanın bir sonucudur.

Alparslan Türkeş

MHP ve Ülkücü Hareket
Türkçülük denince elbette ilk bakılması gereken parti MHP’dir. Her ne kadar Türkçü düşünce tek parti döneminde CHP içerisinde ortaya çıksa da, bu düşünceyi ana akım ideolojisi haline getiren parti CKMP ve sonrasında MHP olmuştur. MHP, Alparslan Türkeş liderliğinde 1960’larda oluşmaya başlamış anti-komünist ve Türkçü bir partidir. Zamanla partinin seküler Türkçü çizgisi evrimleşmiş ve Ülkücülük adıyla Türkçü-İslamcı bir sentez (Türk-İslam sentezi) yaratılmıştır. Parti, devleti korumayı kendisinin öncelikli misyonu saymıştır. Türkçü düşünce dışında, eski Türk töreleri ve İslam hukuku da partiyi şekillendiren ana unsurlardandır.

Alparslan Türkeş (1917-1997), MHP’nin tartışmasız lideri ve ideologudur. “Başbuğ” olarak bilinen Türkeş, askerlikten gelme bir kişidir ve Kıbrıs kökenlidir. 1944 Türkçülük-Turancılık Davası’nda henüz çok gençken yargılanan Türkeş, 27 Mayıs İhtilali sonrasında yurtdışına (Hindistan) sürülmüş ve Türkiye’ye dönünce CKMP’nin kontrolünü ele almıştır. Sonrasında ise arkadaşlarıyla birlikte MHP’yi kurmuş ve yüksek oy oranlarına ulaşamasa da, Türkiye siyasetine daima arka plandan yön verebilen kudrette çok etkili bir isim olmuştur. Türkeş ve partisinde, “hareket”, “düşünce”ye kıyasla ön planda olsa da, hareketinin ideolojisi Dokuz Işık (9 Işık) Doktrini bağlamında incelenebilir. Altı Ok’a alternatif bir program olan Dokuz Işık’ın ilkeleri; Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık ve Endüstricilik ve Teknikçilik’tir. Bu doktrin, Atsız’dan miras kalan Türkçülükle, Türkeş’in getirdiği kalkınmacı-korporatist düşünceden izler taşır. Bu doktrinin oluşmasına Mümtaz Turhan’ın da katkı yaptığı şayiaları vardır. Dokuz Işık Doktrini, Soğuk Savaş koşullarında genç ülkücüler için adeta bir kutsal metin olmuştur. Zaten Dündar Taşer’in Başbuğ Türkeş için söylediği, “Onun yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur” sözü, MHP hareketi içerisindeki sadakat olgusunu gösterir. Türkçüler için sadakat, itaat ve devletin bekası en önemli değerlerdir. Bu doğrultuda, parti, aynı aşırı sol parti ve hareketler gibi, Soğuk Savaş döneminde demokrasi dışı grup ve kişilere kucak açmış ve siyasal kutuplaşmalarda sağ bloğun en aşırı aktörü olmuştur. Ülkücü ideoloji, bu yıllarda Osman Turan’ın eserinde iki efsunlu terim devşirmiştir; Nizam-ı Âlem (dünyaya nizam vermek) ve Devlet-i Ebed-Müddet (sonsuza kadar yaşayacak olan devlet). Nitekim hareketin/partinin fikri yayın organının adı da Devlet’tir. “Türkmen ağası” olarak bilinen emekli Kurmay Binbaşı Dündar Taşer, derginin yayın yönetmenidir.

Devlet Bahçeli

MHP, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bir değişim-dönüşüm sürecine girmiştir. 12 Eylül’den sonra -solcular kadar olmasa da- ülkücülerin de devletin tokadını yemesi, kuşkusuz hareket içerisinde katı ve koşulsuz devletçiliğin zayıflamasında etkili olmuştur. Türkeş Bey’in vefatı sonrasında başa geçen Devlet Bahçeli döneminde Türkiye'de demokratik siyasal hayatın tartışılmaz bir aktörü haline gelen parti, aşırı özelliklerini zamane dünya koşullarının zorlamasının da etkisiyle törpülemiştir. Bu bağlamda, MHP, Bahçeli döneminde birçok araştırmacı yazar ve gazetecinin belirttiği üzere aşırı sağdan merkez sağa doğru yelken açmaya başlamıştır. Ancak AK Parti’nin 2000’lerin başında yarattığı büyük sağ blok nedeniyle, parti, bugün yüzde 10 seçim barajı seviyesinde bir oy oranına düşmüştür. Nitekim PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasında 1999 yılında MHP’ye yüzde 19’la tarihinin en yüksek oyunu aldıran Devlet Bahçeli, bugün eleştirilerin odak noktasındadır. Ancak aslına bakılırsa, Bahçeli dönemindeki MHP ile Türkeş dönemindeki MHP arasında büyük farklar yoktur. Hatta MHP’nin bugünkü oy oranı, o döneme kıyasla daha bile yüksektir. Ancak MHP, o dönemde “Milliyetçi Cephe” hükümetlerinde koalisyon ortağı olarak iktidara dâhil olabilirken, bugün daha çok dışarıdan iktidara destek veren etkisiz bir aktör görünümündedir. Lakin her iki dönemde de değişmeyen şey, MHP’nin ısrarla savunduğu üniter ve ulus-devlet olgusunun hala Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer almasıdır. Ancak bağımsız Kürdistan’ın kurulması karşısında AK Parti iktidarının ve MHP’nin aktif politikalar geliştirememesi, son aylarda ülkücü tabanda rahatsızlıklara neden olmaya başlamıştır. Bu nedenle, önümüzdeki aylarda MHP tabanında bir bölünme yaşanması muhtemeldir. Hatta kanımca partinin tarihin tozlu sayfalarına karışması tehlikesi bile ciddi anlamda mevcuttur. Bu noktada MHP’nin etki alanıyla birlikte yüzde 20-25’leri bulan tabanının üç parçalı bir yapıya bölüneceği öngörülebilir. Muhtemel ilk parça, Türkçülükten cayıp tamamen İslamcılığa yönelecek ve AK Parti’ye katılacak olan milliyetçi-mukaddesatçı tabandır. İkinci parça, Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Koray Aydın gibi MHP kökenlilerin kuracağı yeni partiye katılacak olan muhalif ve merkez sağa yatkın ülkücülerdir. Üçüncü grup ise, Devlet Bahçeli’nin MHP’sine oy vermeye devam edecek olan geleneksel ülkücü tabandır. Hatta CHP'nin ulusalcılığa dönmesi durumunda, büyük şehirlerde yaşayan MHP seçmenleri ilerleyen aylarda dördüncü bir seçenek/blok olarak bu partiye de yönelebilirler.

Sonuç olarak, denilebilir ki, MHP hareketi ve Türkçü-Ülkücü düşünce, elbette demokratik açıdan eleştirilmesi gereken ve bazı aşırıcı unsurlar taşıyan bir siyasal aktör ve ideolojidir. Lakin bir dönem sosyal demokrat siyasetçi ve eski Dış İşleri Bakanı Murat Karayalçın’ın da belirttiği gibi, bu hareketi “Türkiye’nin sübabı” olarak görmek ve olası işgal ve güvenlik krizlerinde bu çizginin savunduğu vatansever ve fedakarlığa dayalı aşırı milliyetçi değerlerin ülke için gerekli olabileceğini düşünmek de zorunludur. Zaten tüm dünyada bu tip aşırı sağ hareketlerin bir devlet açısından kritik özelliği, kontrol edilebilir, devletin resmi güvenlik politikalarıyla uyumlu ve oy oranlarının çok yüksek olmamasıdır. 


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] 1963 Ankara doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. 1984-1988 arasında haftalık haber dergisi Yeni Gündem’de gazetecilik yaptı. 1988’den beri İletişim Yayınları’nda araştırma-inceleme dizisi editörüdür. O zamandan beri kitap çevirmenliğiyle de meşguldür. 1993’ten 2014’e kadar üç aylık sosyal bilimler dergisi Toplum & Bilim dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. 1989’dan beri düzenli yazdığı aylık sosyalist kültür dergisi Birikim’in 2012’de yayın koordinatörlüğünü, 2016’da yayın yönetmenliğini üstlendi. Ağırlıklı çalışma alanları, Türkiye’de siyasal düşünceler, özellikle sağ ideoloji ve milliyetçiliktir. Bu konularda yayımlanmış kitapları şunlardır: Devlet Ocak Dergâh – 1980’lerde Ülkücü Hareket (Kemal Can’la birlikte – İletişim Yayınları, 1991), Milliyetçiliğin Kara Baharı (Birikim Yayınları, 1995), Türk Sağının Üç Hali(Birikim Yayınları, 1998), Devlet ve Kuzgun – 1990’lardan 2000’lere MHP (Kemal Can’la birlikte – İletişim Yayınları, 2004), Medeniyet Kaybı- Milliyetçilik ve Faşizm Üzerine Yazılar (Birikim Yayınları, 2006), Türkiye’nin Linç Rejimi (Birikim Yayınları, 2008), Sol, Sinizm, Pragmatizm (Birikim Yayınları, 2010), Cereyanlar – Türkiye’de Siyasî İdeolojiler (İletişim Yayınları, 2017).
Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Tan%C4%B1l_Bora ve http://www.iletisim.com.tr/kisi/tanil-bora/4848#.WSLVJ9SLTwc.
[2] Kitabı almak için; http://www.kitapyurdu.com/kitap/cereyanlar-amp-turkiyede-siyasi-ideolojiler/413349.html.
[3] Türkkan, Türkçülük-Turancılık Davası sonrasında ılımanlaşmış ve demokrasi içerisinde mutedil milliyetçiliği savunmaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda uzun süre Amerika’da kalan Türkkan, Soğuk Savaş bitince yeniden Türkiye’ye dönmüş ve Türkçü eserler yazmıştır. 21. yüzyılın Türkçülüğünü inşa etmeye çalıştığını iddia ettiği bu son döneminde, Türkkan, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi’ni geliştirmeye ve Amerikan yerlisi Kızılderililerin Türk olduğunu ispatlamaya çalıştı.
[4] En bilinen örnek, Atatürk’ün ünlü “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözüdür.
[5] “Yağmur Oğlum; Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol! Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun.” Bakınız; http://www.nihal-atsiz.com/yazi/h-nihal-atsizin-vasiyeti.html.
[6] “Geçmişini si…im Bulgarın da Moskofun da,
Bir domuz görmüş gibi ayaklanır hislerim
Alçakların sesini duyarken mikrofonda,
Asla gururlanma asla mağrur olma
Daha dün sen de mahvolmuştun Purut’ta
Yalnız şunu isterim
Yalnız şunu hatırla
Yatmıştı Katerina Baltacının koynunda.”
Bakınız; http://www.kisiselblog.org/osman-yuksel-serdengecti-moskofname-siiri/.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Explaining the Rise of Erdoğan and Islamic Turkey from Huntington’s Perspective


Introduction
Samuel P. Huntington (1927-2008)[1] was a prominent American political scientist and academic. Huntington spent more than half a century at Harvard University and worked as the White House Coordinator of Security Planning for the National Security Council during the Carter administration. He is best known for his 1993 theory, “The Clash of Civilizations”[2] which he first asserted in his article “The Clash of Civilizations?”[3] in Summer 1993 edition of the Foreign Affairs magazine in response to his former student Francis Fukuyama’s 1992 book, The End of History and the Last Man. Huntington later developed his views and published his chef d’oeuvre The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order in 1996 as a book[4].

The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order

Essence of the Theory
With his theory, Huntington rejected classical Marxist and liberal approaches and revitalized the Weberian tradition of superstructure by focusing on the civilizational aspects of nations and states. He thought that people’s cultural and religious identities (the civilization that they belong) will be the primary source of conflict in the post-Cold War world. He divided nations on earth into 9 main civilizational categories: Western (European and North American)[5], Orthodox (mainly Russia), Islamic, African, Latin American, Sinic, Hindu, Buddhist and Japanese. He claimed that a civilization is a cultural entity and the highest level of grouping that distances people from other people. In his view, civilization is defined both by common objective elements, such as language, history, religion, customs, institutions, and by the subjective self-identification of people. Civilizations obviously blend and overlap, and may include subcivilizations as well. Western civilization has two major variants, European and North American, and Islam has its Arab, Turkic and Malay subdivisions.


Major civilizations according to Huntington

Five Types of Countries
Samuel Huntington also categorized countries in terms of their attitude towards their own and other civilizations. There are some countries that are fully identified with one culture and civilization. These countries are called as “member states” by Huntington. For instance, Egypt is with Arab-Islamic civilization and Italy is with European-Western civilization and they are member states of their civilizations.

Some countries historically and culturally represent on the other hand the origin of one specific civilization. This is not the same as belonging strictly to a particular civilization, but rather representing the birth and origin of that civilization. These states are called as “core states”. Arab states for instance represent the origin of Islamic civilization although Pakistan or even Turkey might only be member states in Islamic civilization.

A “lone country” or a “lone state” on the other hand lacks cultural commonality with other societies. Ethiopia for example, is culturally isolated by its predominant language, Amharic, written in the Ethiopie script; its predominant religion, Coptic Orthodoxy; its imperial history; and its religious differentiation from the largely Muslim surrounding peoples. While Haiti’s elite has traditionally relished its cultural ties to France, Haiti’s Creole language, Voodoo religion, revolutionary slave origins, and brutal history combine to make it a lone country as well. Japan is also a “lone country” although it has strong political and military ties with Washington. Japanese culture is particularistic and does not have a universal religious or political aspect.

In addition, there are some “cleft countries” that include large groups of people from different civilizations. “Cleft countries” often have problems about their unity. In Sudan for instance, civil war has gone on for decades between the Muslim north and the largely Christian south. Huntington wrote that the same civilizational division has bedeviled Nigerian politics for a similar length of time and stimulated one major war of secession plus coups, rioting, and other violence. Other examples can be listed as India (Hindus and Muslims), Sri Lanka (Sinhalese Buddhists and Tamil Hindus), Malaysia and Singapore (Chinese and Malay Muslims), China (Han Chinese, Tibetan Buddhists, and Uyghur Muslim Turks) and Indonesia (Muslims and Timorese Christians).

The last category is “torn countries” and it includes states such as Turkey, Russia, Australia and Mexico.[6] Torn country concept refers to states and nations that had a strong cultural change in their history (often Westernization) due their political elite’s preferences. Peter the Great and Catherine the Great of Russia and obviously Mustafa Kemal Atatürk from Turkey are great examples of leaders that implemented a cultural change. However, their legacy is often mixed and controversial.[7]

Mustafa Kemal Atatürk

Turkish Example
Turkey is the country that in fact gives its true meaning to Huntington’s concept and theory of “torn country”. Turkey for long centuries during the Ottoman Empire represented the Islamic civilization and Ottoman Sultans carried the title of Caliphate. However, after the collapse of the Ottoman State following the First World War, Mustafa Kemal Atatürk established modern Republic of Turkey and began to implement his shocking reforms that aim to make Turkey a part of the Western civilization. Rejecting the idea of a multinational empire, Kemal aimed to produce a homogeneous nation state. Huntington wrote:

He (Atatürk) abolished the caliphate, the central source of religious authority, ended the traditional education and religious ministries, abolished the separate religious schools and colleges, established a unified secular system of public education, and did away with the religious courts that applied Islamic law, replacing them with a new legal system based on the Swiss civil code. He also replaced the traditional calendar with the Gregorian calendar and formally disestablished Islam as the state religion. Emulating Peter the Great, he prohibited use of the fez because it was a symbol of religious traditionalism, encouraged people to wear hats, and decreed that Turkish would be written in Roman rather than Arabic script. This latter reform was of fundamental importance. "It made it virtually impossible for the new generations educated in the Roman script to acquire access to the vast bulk of traditional literature; it encouraged the learning of European languages; and it greatly eased the problem of increasing literacy." Having redefined the national, political, religious, and cultural identity of the Turkish people, Kemal in the 1930s vigorously attempted to promote Turkish economic development. Westernization went hand-in-hand with and was to be the means of modernization.

Atatürk’s model of Westernization worked successfully during the Cold War since Turkey was a very important country for the Western world in terms of security. However, the end of Cold War brought some problems to Turkish model as well as Turkey’s relations with the Western world. Turkey’s geopolitical and military importance was no longer present according to some Western analysts since Soviet threat ended. The end of Cold War also dragged Turkey into a new search for identity. Islamic and Turkic identities became much more apparent and stronger in this new era. Especially the resurgence of Islam was unstoppable in Turkey and led to fundamental changes in Turkish state structure and Turkish foreign policy. Although Turkey was once hopeful about becoming a member of the European Union (EU), the idea seems rather absurd right now looking both from Brussels and Ankara. Huntington thinks that Turkish people unlike Turkish state elite began to reject the idea of Westernization and the process caused even stronger anti-Western sentiments. This is the true reason of Turkey’s Islamization process. However, Turkey’s situation is still open to discussion.

Recep Tayyip Erdoğan: Will he be a new Sultan?

Explaining the Rise of Erdoğan
Huntington also wrote that Turkey could have another transformation in the years to come since it is now in the situation of a beggar pleading for membership in the West. Moreover, its historical heritage makes Turkey a perfect candidate for transforming into a “core state” for representing the Islamic civilization. Although Turks have a long pre-Islamic history as well, Huntington believes that the strong legacy of the Ottoman Empire make this country potentially a stronger core country than Saudi Arabia, the original home of Islam. He further states that Turkey has the history, population, middle level of economic development, national coherence, and military tradition and competence to be the core state of Islam. However, Atatürk’s legacy still prevents Turkey to make such a radical shift and fully embrace its Islamic identity. In that sense, Huntington finally concluded that Atatürk’s reforms are still strong and Turkey needs a strong Islamic leader who would be of Atatürk’s caliber (a kind of second Atatürk who will be more Islamic and will reverse his reforms) and who would transform Turkey into an Islamic core state without any hesitations. He even wrote that Turkey will have to reject Atatürk as Russians rejected Lenin after the collapse of USSR in order to fully embrace this new identity.

Huntington’s this last comment in fact describe the coming of Recep Tayyip Erdoğan, an Islamist politician whose rise started in the mid-1990s as the municipal leader of Istanbul. Erdoğan is now the undisputed chef and the President of Turkey and he is a great example of “from zero to hero” model. Erdoğan is a man of the people with his aggressive, anti-Western and Islamic rhetoric and he openly opposes to Atatürk’s reforms and secularism. His electoral success shows that Erdoğan fits into Huntington’s description perfectly well, but he still represents only the half of the country. The other half of Turkey on the other hand still seems closer to Atatürk’s model.

How Turkey will manage this bipolar social and political structure will of course be a million dollar question in the 21st century and a major research subject for political scientists and sociologists. But Huntington’s prophecy is interesting since he wrote this book when political Islam in Turkey (Erbakan tradition) was weak and did not have high approval (only 20-21 percent) in the mid-1990s.


Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] For information; https://en.wikipedia.org/wiki/Samuel_P._Huntington.
[2] For details about his theory see; http://politikaakademisi.org/2015/12/21/the-clash-of-civilizations-by-samuel-huntington/.
[3] The article is here; https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/1993-06-01/clash-civilizations.
[4] The book is available at Amazon.com; https://www.amazon.com/Clash-Civilizations-Remaking-World-Order/dp/B004U522OS/.
[5] Huntington does not make any reference to Catholic-Protestant and secular-religious cleavages in Western countries which might be a major source of criticism against his theory.
[6] Ukraine is also often added to this list.
[7] Huntington wrote that for a “torn country” to successfully to redefine its civilizational identity, at least three requirements must be met. First, the political and economic elite of the country has to be generally supportive of and enthusiastic about this move. Second, the public has to be at least willing to acquiesce in the redefinition of identity. Third, the dominant elements in the host civilization, in most cases the West, have to be willing to embrace the convert.