23 Mayıs 2018 Çarşamba

Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri


Giriş
Türkiye-Fransa ilişkileri hakkında son dönemde yazılan önemli eserlerden birisi de, Prof. Dr. Haydar Çakmak editörlüğünde birçok yazarın katılımıyla hazırlanan ve 2017 yılında Efil Yayınevi tarafından yayımlanan Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri adlı kitaptır[1]. Kitapta, tarihsel süreç içerisinde Türkiye (Osmanlı)-Fransa ilişkilerinin gelişimine dair önemli bilgiler içeren farklı kitap-içi bölümlere (makalelere) yer verilmiştir. Bu yazıda, kitapta yer alan ve Türk-Fransız ilişkileri literatüründe önemli bir boşluğu dolduran iki makale özetlenecektir.

Geçmişten Günümüze Türk-Fransız İlişkileri

Erjada Progonati’den “1946-1989 Soğuk Savaş dönemi Türk-Fransız İlişkileri”
Kitapta yer alan en özgün ve dikkat çekici çalışmalardan birisi, Hitit Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi olan Arnavut akademisyen Yrd. Doç. Dr. Erjada Progonati’nin[2] “1946-1989 Soğuk Savaş dönemi Türk-Fransız İlişkileri” adlı makalesidir. Progonati, bu çalışmasında, genelde ihmal edilen bir konu olan Soğuk Savaş dönemi (1946-1989) Türk-Fransız ilişkilerini incelemiştir.

Bilindiği üzere, Türkiye, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne, 1952 yılında ise NATO’ya üye olmuş ve Batı bloğunun önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu yıllarda, ilk Cumhuriyet döneminde Türkiye’deki kurucu siyasal elitin sıcak baktığı ve hatta öykündüğü Fransız kültürünün yerini Amerikan etkisi almaya başlamıştır. Ayrıca Türkiye, bu dönemde 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamış ve AET’ye tam üyelik yolunda da önemli bir adım atmıştır. Bu dönemin Batı dünyasındaki hâkim paradigması, Türkiye başta olmak üzere tüm Batı dünyasına yönelik öncelikli bir tehdit arz eden Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvenlik ittifakının oluşturulmasıydı. Ancak bu dönemde, Türkiye-Fransa ilişkileri ilginç bir şekilde çeşitli gerilimlere de sahne olmuştur. Bunun ilk sebebi, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları eksikliklerinin Avrupalı ülkelerce zaman zaman vurgulanmasıdır. Buna karşın, Soğuk Savaş koşulları nedeniyle Avrupalı ülkelerin Ankara’ya yönelik eleştirileri tali düzeyde etkili olmuştur. İkinci önemli mesele ise Ermeni Sorunu olmuştur. Fransa’da çok etkili bir diyaspora grubu olan Ermeniler, Türkiye ile tarihsel husumetleri nedeniyle Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkilere de olumsuz etkide bulunmuşlardır. Üçüncü önemli mesele ise, iki ülkenin bazı uluslararası sorunlar karşısında farklı tutumlar göstermeleridir. Ancak bu meseleler dışında, iki ülke, özellikle Orta Doğu coğrafyasında genelde paralel tutumlar göstermişlerdir. Nitekim Fransa, günümüze kıyasla Türkiye’nin NATO üyeliği ve Orta Doğu’daki Batı’ya faydalı rolüne daha fazla vurgu yapmıştır. Yine de, yazara göre, Soğuk Savaş dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından kırılgan bir döneme işaret eder. Yazar, çalışmasında Soğuk Savaş dönemini üç zaman dilimine (1945-1960, 1960-1980, 1980-1989) ayırmış ve Türk-Fransız ilişkilerini bu üç farklı kategoride değerlendirmiştir.

1945-1960 dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından aslına bakılırsa oldukça iyi bir dönemdir. Bu dönemde temel jeopolitik değişim unsurları; Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği’nin gölgesinde kalması ve buna yönelik bazı karşı hamleler yapmaya başlaması, Türkiye’nin de Sovyet tehdidi karşısında Batı bloğu için önemli bir ülke haline gelmesidir. Nitekim 1945 Potsdam Konferansı’nda Boğazlar rejiminin değiştirilmesi konusunda ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin bazı girişimlerde bulunmasının ertesinde, Fransız hükümeti 7 Ağustos 1946 tarihinde Sovyetlere bir nota vermiş ve bu girişimin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu ve ancak uluslararası bir konferansta görüşülebileceğini bildirmiştir. Fransa’nın bu tavrı ulusal çıkarları doğrultusunda şekillense de, Türkiye tarafından da faydalı görülmüş ve desteklenmiştir. Nitekim Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında ABD ile Sovyet Rusya arasında adeta bir hakem gibi bir tür denge politikası sürdürmeye çalışan Fransa, ABD’nin Marshall Planı ile Avrupa ülkelerine kapsamlı yardımlar yapmaya başlaması ve Sovyetlerin de Avrupa’yı tehdit eden tutumu karşısında ilerleyen yıllarda NATO’nun kurucu üyelerinden biri olmuş ve Batı bloğuna dâhil olmuştur. Türkiye de, jeopolitik konumu nedeniyle kısa sürede NATO’nun güney kanadı açısından kritik bir ülke haline gelmiş ve birkaç yıl içerisinde bu örgüte üye yapılmıştır. Bugün bile, Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü olarak Batı dünyası açısından vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Ayrıca 1948 tarihli Avrupa Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi (OECE) de Paris ile Ankara’nın bu dönemde buluştuğu bir diğer uluslararası platform olmuştur. Bu örgütün yerine 1960 yılında kurulan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) vasıtasıyla bu ortaklık sürdürülmüş ve Fransa, Türkiye’ye yönelik tavırlarında genel olarak yapıcı bir üslup benimsemiştir. Bu dönemde daha çok Cezayir meselesine odaklanan Fransa, Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkmamış ve AET başvurusuna da destek vermiştir. Buna karşılık olarak, Türkiye de, Birleşmiş Milletler’de 1958 ve 1959 yıllarında Cezayir’in bağımsızlığının tanınmasına yönelik oturumlarda çekimser oy kullanmıştır. Dolayısıyla, bu yıllarda Türkiye için Fransa ile müttefikliğin bozulmaması, Müslüman Cezayir halkının bağımsızlığına destek verilmesinden bile daha önemli olarak görülmüştür. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün 16 Eylül 1959 tarihinde Cezayir’e kendi kaderini tayin (self-determinasyon) hakkı vereceğini açıklamasıyla bu sorun bizzat Fransa tarafından çözülmüş ve Türkiye, İslam dünyasında ve özellikle Cezayir’de BM nezdindeki tavrı nedeniyle tepki görmeye başlamıştır.

Valéry Giscard d’Estaing

1960-1980 dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından kısmen olumsuz bir devirdir. Bu dönemde, başta Türkiye’nin AET üyeliğine destek veren Fransa, ekonomik gerekçelerle olumsuz bir tavır takınmaya başlamıştır. Buna karşın, 1965 yılında Paris ile Ankara arasında işgücü anlaşması imzalanmıştır. Bu dönemde Fransa’daki yabancılar arasında Türkler 4. büyük grubu oluşturmaktadır ve Türkiye’nin etkisi de yadsınamayacak düzeydedir. Lakin Fransa’ya göç eden Türklerin düşük eğitimli, fakir ve kent yaşamına uygun olmayan yapıları nedeniyle, bu yıllarda Fransa’daki Türk algısı olumsuz yönde şekillenmiştir. Dini ve kültürel farklılıkların birlikte yaşamayla birlikte ortaya çıkması da Fransa’daki Türklerin durumu açısından olumsuz bir etken olmuştur. Ancak 1970 yılındaki ELCO (Enseignement de la Langue et Culture d’Origine) anlaşmasıyla, Paris, Türk çocuklara yönelik anadilde eğitim hakkını kabul etmiştir. Ayrıca Fransa’nın Yunanistan’a yakın tavrı da Türkiye ile ilişkilerini bu ara dönemde olumsuz etkilemiştir. Özellikle Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing, bu dönemde Yunan yanlısı (Prohelenik) bir siyasetçi olarak algılanmıştır. Nitekim sonraki Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand da Yunanistan’ı çok sık ziyaret etmiştir. Bunun yanında, 1981 yılında yaşanan Fransız Sosyalist Partisi (PS) ve PASOK’un çifte zaferi, Atina ile Paris arasındaki dayanışmayı daha da güçlendirmiştir. Bunun neticesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında gerilim yaratan Kıbrıs Sorunu ve Ege Sorunu gibi konular, Türk-Fransız ilişkilerini de gölgelemiştir. Özellikle Türkiye’nin 1974 yılındaki ikinci Kıbrıs müdahalesine Paris açıkça karşı çıkmış ve bu olayı kınamıştır. Ancak Fransa, Türkiye’nin Kıbrıs’taki ilk müdahalesine destek vermiş ve Ankara’nın uluslararası hukuktan doğan garantör hakkını kullanmasına itiraz etmemiştir.  Bu dönemde Fransa’nın Türk-Yunan meselesindeki tavrı, Birleşmiş Milletler (BM) kararları çerçevesinde oluşmuştur. Ayrıca bu dönemde 1915 Olayları ve Ermeni Meselesi de yeniden konuşulur olmuş ve Türklere yönelik bakışı olumsuz şekilde etkilemiştir. Fakat bunlara rağmen, Orta Doğu ve NATO politikaları konusunda iki ülkenin ilişkileri iyi düzeyde devam etmiştir. Hatta 1970’lerinin sonunda Afganistan ve İran’da yaşananlar nedeniyle, Türkiye’nin Batı bloğu açısından önemi daha da artmıştır. 1973 petrol krizi de bu dönemin en önemli gelişmelerindendir. OPEC krizi, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini sarsmış ve Türkiye’yi Arap (İslam) dünyasına yönlendirmiştir. Bu dönemde ilginç bir şekilde Fransa da ABD ile her konuda uyumlu davranmamış ve Washington’ın tavsiyelerinin aksine Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla, 1970’lerde her iki ülke de Arap dünyasına yönelmeye başlamışlar ve birçok konuda ortak tepkiler göstermeye devam etmişlerdir. 1967 Altı Gün Savaşı’na verilen ortak tepkilerin yanında, Fransa’nın İsrail’e silah ambargosu uygulaması da Paris’in hem Ankara, hem de İslam dünyasıyla ilişkilerini olumlu yönde etkilemiş ve her iki ülke de BM’nin 242 nolu kararı çerçevesinde 1967 sınırları dâhilinde Filistin Sorunu konusunda iki devletli çözüm önerisini desteklemişlerdir. 1979 yılında Türkiye Yaser Arafat’ı kabul eden ilk NATO üyesi ülke olurken, Fransa da FKÖ’yü Filistin halkının tek temsilcisi olarak tanıyarak Ankara ile benzer tepkiler vermeye devam etmiştir. Bu uyumlu çizgilerine karşın, iki ülke, ilişkilerini bir işbirliği anlaşmasıyla taçlandırmamışlar ve diğer konulardaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle müttefikliklerini somutlaştıramamışlardır.

Étienne Manac'h

1980-1989 döneninde ise, Ermeni terör örgütü ASALA’nın faaliyetleri nedeniyle başlarda Paris ile Ankara'nın ilişkileri ciddi anlamda gerilmiştir. Türk diplomatlara suikast düzenleyen ASALA ile Fransız devletinin aktif mücadele içerisine girmemesi nedeniyle Türkiye’nin Fransa’ya bakışı bir ara ciddi anlamda bozulmuştur. Fransa, günümüzde de Ermeni Soykırımı’nı tanıyan ve Türkiye’yi bu konuda suçlu gören bir devlettir. Fransa’da buna benzer bir yaklaşım Kürt Sorunu konusunda da vardır. Nitekim Paris, Ermeniler ve Kürtleri “Türkler tarafından ezilen milletler” olarak görmektedir. 1980’lerde Paris Kürt Enstitüsü’nün açılması ve Kürt asıllı yönetmen Yılmaz Güney’e “Yol” filmiyle Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü verilmesi, Fransa’nın Kürt duyarlılığını göstermiş ve hatta bu duyarlılığı daha da arttırmıştır. Günümüzde de Ermeni ve Kürt meseleleri, iki ülkenin tamamen müttefik olmalarına engel teşkil etmektedir. Fransa’nın bu konudaki tavrında salt insan hakları bilinci ve duygusal sebepler değil, büyük devletlerde hep var olan çıkar odaklı yaklaşım da etkilidir. Ancak bu durumun Fransa ile ticarete zarar vermeye ve Fransız şirketlerini olumsuz etkilemeye başlaması, her dönemde Türkiye’nin bir noktada durumu toparlamasını sağlamıştır. Nitekim 1980’lerde ilişkiler kötü yönde gelişmeye başlayınca, Cumhurbaşkanı François Mitterrand özel temsilcisi Étienne Manac’h’ı Türkiye’ye göndermiş ve Ermeni konusunu Ankara ile müzakere etmesini istemiştir. Manac’h, gençliğinde Fransız Komünist Partisi üyesi olmuş ve Sovyetlere yakınlığı nedeniyle dikkat ve zaman zaman da tepki çeken bir isimdir. Buna karşın, deneyimli ve başarılı bir diplomat olan Manac’h, tıkanıklıkları kısa sürede çözmüş ve 1984’ten itibaren Türk-Fransız ilişkileri yeniden yükselişe geçmiştir. Bu nedenle, ikili ilişkiler açısından 1984 yılı önemli bir dönüm noktasıdır. Ayrıca bu dönemde de Andreas Papandreu ile François Mitterrand ikilisiyle sembolleşen Fransız-Yunan müttefikliği, Türk-Fransız ilişkilerini negatif anlamda etkilemiştir. Türkiye’nin 1999 yılında dönemin Dış İşleri Bakanları İsmail Cem-Yorgo Papandreu ikilisi sayesinde düzelen ilişkilerine kadar, Türk-Yunan ilişkileri, Türk-Fransız ilişkilerinde de sorun yaratan bir unsur olmuştur. Ancak bu tarihten itibaren de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olarak Fransa’ya rakip olacağı korkusuyla, özellikle Fransız sağında Türkiye karşıtı tavırlar devam etmiştir. Solda ve merkez siyasette Ankara’ya bakış daha olumlu olmakla birlikte, Türkiye’nin demokratik rejim, insan hakları ve basın özgürlüğü gibi konularda tepki çeken uygulamaları her daim Fransa’da eleştiri konusu olmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak, Türk-Fransız ilişkileri her zaman belli bir düzeyde korunmasına karşın, sorun yaratan unsurlar da hiçbir zaman tam anlamıyla giderilememiştir.

Kürşad Turan’dan “1991-2017 Türk-Fransız İlişkileri”
Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden Doç. Dr. Kürşad Turan[3], “1991-2017 Türk-Fransız İlişkileri” başlıklı makalesinde, belirtilen süre zarfında Türkiye ile Fransa arasındaki ikili ilişkileri yorumlamaya çalışmıştır.

1991-2016 döneminde Fransa’da 4 Cumhurbaşkanı ve 11 Başbakan, Türkiye’de de yine 11 Başbakan görev yapmıştır. Zaman zaman dalgalanmalar yaşanmasına karşın, ilişkiler yine belli düzeyde korunmuş ve hatta bazı konularda gelişmeler bile kaydedilmiştir. Ancak Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı olduğu 2007-2012 dönemi istisnai derecede olumsuz bir devirdir. Fakat bu dönemde bile Fransız devletinin resmi Türkiye politikasında çok büyük bir değişimden söz edemeyiz. Dolayısıyla, Turan’a göre, Sarkozy döneminde yapılan icraatlardan daha çok, benimsenen üslup Ankara ile Paris’in arasını bozmuştur.  Nitekim Türk akademisyene göre, uzun vadede bakılınca Türkiye-Fransa ilişkileri istikrarlı bir diplomatik seyir izlemektedir. Bu istikrar, anlaşmazlık konularının devamlılığı bağlamında bile sabittir. Ekonomik ve kültürel ilişkiler Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri belli bir seviyenin altına düşmemiş, hatta genelde gelişim seyri göstermiştir. Siyasal alanda ise, Türkiye’nin AB üyelik süreci ve 1915 Ermeni Olayları (Sözde Ermeni Soykırımı) gibi konular son yıllarda sürekli kriz çıkaran konular olmuştur. Jacques Chirac ve François Hollande gibi bazı Fransız Cumhurbaşkanları Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak yaklaşırken, Giscard d’Estaing ve Sarkozy gibi diğer bazı Fransız Cumhurbaşkanları ise buna katiyetle karşı çıkmışlardır.

Recep Tayyip Erdoğan-Jacques Chirac

Sarkozy öncesi döneme bakıldığında; François Mitterrand (1981-1995) ve Jacques Chirac (1995-2007) devirleri karşımıza çıkmaktadır. Bu iki lideri Türk-Fransız ilişkileri açısından ayıran en önemli unsur, Kürt Sorunu’na bakışlarıdır. Bu konuda Mitterrand, karısı Danielle Mitterrand’ın da etkisiyle çok duyarlı bir Devlet Başkanıyken, Chirac da bir o kadar pragmatik bir kişi olmuştur. Ayrıca Kürşad Turan’a göre, Sarkozy öncesinde iki ülkenin ABD ile ilişkileri de şaşırtıcı biçimde benzer eğilimler göstermektedir. Örneğin, Türkiye’de 1991 Körfez Savaşı öncesinde yaşanan gerilimli dönem Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Dış İşleri Bakanı Ali Bozer ve Milli Savunma Bakanı Safa Giray’ın istifasına neden olurken, Fransa’da da bu süreç Savunma Bakanı Jean-Pierre Chevènement’un istifasıyla sonuçlanmıştır. Bunların dışında, Chirac döneminde Fransa’nın Arap-İslam dünyasına açılımı somutlaşmış ve Paris’in İsrail’e yönelik eleştirel üslubu artmıştır. Olivier Guitta, Paris’in bu şekilde hem kendi Müslümanlarıyla ilişkilerini iyi seviyede tutmayı başardığını, hem de Orta Doğu siyasetinde etkin bir ülke haline gelmeyi başardığını yazmıştır. Dolayısıyla, Fransa’nın Orta Doğu’daki aktif politikaları Sarkozy ile başlamamıştır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve bölünmüş adanın tamamını temsil eder şekilde 2004 yılında AB’ye üye yapılması, Chirac döneminden itibaren ikili ilişkilerde var olan Kıbrıs Sorunu'nu daha önemli bir konu haline getirmiştir. Ancak Chirac döneminde ikili ekonomik ilişkiler istikrarlı bir gelişim göstermiş ve ticaret hacmi 5 kat artarak, 10 milyar avro (euro) düzeyine ulaşmıştır. Chirac sonrasındaki Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığında ise, iki ülke arasındaki ticaret hacmi azalmıştır.

Nicolas Sarkozy dönemi, Türk-Fransız ilişkileri açısından hem ekonomik, hem de siyasal açıdan sorunlar yaratmıştır. Bu noktada, Türk akademisyene göre iç politik faktörler de etkili olmuştur. Kürşad Turan’a göre, Sarkozy, kendisini bir önceki sağ lider Chirac’tan farklılaştırmak ve yükselen aşırı sağ dalgayı kendi kontrolüne alabilmek için, Türkiye konusunda daha sert bir pozisyon almış ve daha katı bir üslup benimsemiştir. İkinci olarak, bu dönemde her iki ülke de, zaman zaman kesişen etki alanlarında, ulusal çıkarlarını sağlama almak ve genişletmek için atak ve etkin politikalar geliştirmişlerdir. Ancak bu dönemde ekonomik ilişkilerin kısmen de olsa bozulması, her iki ülkede de olumsuz etkiler bırakmıştır. Bu dönemde NATO’nun askeri kanadına geri dönen Fransa, Françafrique ve Akdeniz Birliği gibi projelerle ulusal çıkarlarını derinleştirmeye gayret ederken, Türkiye de, kimilerince “Yeni Osmanlıcılık” adı verilen yaklaşım doğrultusunda, çok boyutlu ve bölgesinde iddialı bir dış politika yürütmeye çabalamıştır. Dolayısıyla, Sarkozy döneminde Fransa açısından “Fransız istisnası” ve “tek yanlılık” prensipleri yeniden öne çıkarılırken, Türkiye açısından da kendi kültürel kimliğini sahiplenme ve bölgesinde başat güç olma güdüsü “Osmanlı mirası” ve “Siyasal İslam” vurguları şeklinde tezahür etmiştir. Sarkozy’nin NATO’nun askeri kanadına geri dönüş kararı, kendi ülkesinde Lionel Jospin, Laurent Fabius, Alain Juppé ve Dominique de Villepin gibi bazı isimlerden eleştiriler alırken, bu karar sonrasında Fransa’nın Libya operasyonu gibi NATO hamlelerine liderlik fırsatı yakaladığı görülmüştür. Ayrıca bu karar, ABD tarafından da hararetle desteklenmiştir. Türkiye ise, Sarkozy’nin hamlelerine şüpheyle yaklaşmış; özellikle Akdeniz Birliği vasıtasıyla AB üyeliği yolunun kapatılacağından endişe etmeye başlamıştır. Bu dönemde Fransa, Tunus’taki gelişmeleri de doğru değerlendirememiş ve Türkiye’nin aksine Zeynel Abidin Bin Ali rejimine destek vermeye çalışarak zor duruma düşmüştür. Ancak Bin Ali’nin ülkesinden ayrılması sonrasında, Fransa, Tunus’ta yaşanan Yasemin Devrimi’ne hemen destek açıklamış ve konumunu yeniden sağlama almıştır. Türkiye ise, bu süreçte en baştan halk hareketlerine sıcak yaklaşması sayesinde, bir dönem “model ülke” ve demokrasiye ulaşmak isteyen Arap-İslam dünyasındaki halkların en olumlu yaklaştığı devlet olmuştur. Türkiye’de iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Ennahda hareketi arasındaki yakın ilişkiler de bu süreçte Türkiye’yi İslam coğrafyasında son derece güçlü kılmıştır. Sarkozy sonrasında Fransa da, François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Arap dünyasındaki devrimci halk hareketlerine başta koşulsuz destek vermiş ve demokratik dönüşümleri desteklemiş; ancak -ABD’ye benzer şekilde- Mısır ve Suriye’deki olumsuz gelişmeler nedeniyle daha sonra daha dengeli bir üsluba yönelmiştir. Fransa’nın Sarkozy döneminde Arap Baharı sürecinde isteksiz davranmasının bir diğer sebebi de, Tunus’taki Bin Ali ve Libya’daki Muammer Kaddafi yönetimleriyle çok yakın ekonomik ilişkilerinin olmasıdır. Fakat Türkiye de aslında bu süreçte biraz yalpalamış; örneğin, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Libya konusunda çelişkili açıklamalar yapmak durumunda kalmıştır. Sarkozy dönemi, genel olarak Türk-Fransız ilişkileri açısından karşılıklı olumsuz bir üslup, bozulan ekonomik ve siyasi ilişkiler ve güçlenen rekabet algısı olarak özetlenebilir. 

Sarkozy sonrasında başa geçen François Hollande dönemi ise, ikili ilişkilerde diplomatik dilin ağırlığının öne çıktığı ve Sarkozy’den kalan olumsuz mirasın kısmen düzeltildiği bir devirdir. Bu dönemde, Cumhurbaşkanı Hollande, Türkiye’ye yönelik bazı açılım ve jestlerde bulunmuştur. Hollande’ın Türkiye ziyareti de olumlu geçmiş; lakin birçok konuda temel sorunlar çözülememiştir. Buna karşın, ekonomik ilişkilerin yeniden canlandırılması son derece faydalı olmuştur. Çalışmada, makalenin yazıldığı süreçte halen devam eden Hollande dönemi hakkında detaylı bilgilere yer verilmemiştir.

Sonuç
Sonuç olarak, Türk akademisinde son yıllarda çok popüler bir araştırma konusu olmayan Fransa-Türkiye ilişkileri konusunda yazılan bu çalışma, mevzubahis dönemdeki Fransa-Türkiye ilişkileri hakkında genel bilgi sahip olmak için son derece faydalıdır. Bu tarz çalışmaların daha kapsamlı yeni çalışmaları tetiklediği/tetikleyeceği ve ikili ilişkileri gündeme taşıyarak olumlu bir hava estirdiği de düşünülürse, akademik ve diplomatik dünyanın bu gibi çalışmalara destek vermesi gerekir.

Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Mayıs 2018 Salı

Chatham House Oturumu: ‘Empire in Retreat? The Future for the United States’


İngiltere merkezli prestijli düşünce kuruluşu Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü), geçtiğimiz günlerde Amerikan Dış Politikası temalı “Empire in Retreat? The Future for the United States” (Geri Çekilen İmparatorluk? ABD’nin Geleceği) başlıklı önemli bir oturum düzenlemiştir. Oturumda çok önemli katılımcılar yer almış ve bu platform vasıtasıyla oldukça değerli ve özgün fikirler seslendirmişlerdir. Bu kişiler arasında en dikkat çekici olanı, Chatham House Amerika programı uzmanı ve Londra Üniversitesi Ekonomi bölümü Emeritus öğretim üyesi Profesör Victor Bulmer-Thomas’dır.[1] Daha çok Karayipler ve Latin Amerika çalışmalarıyla bilinen Bulmer-Thomas, bu sene içerisinde Yale University Press tarafından yayımlanan ve bu oturuma da ismini veren Empire in Retreat: The Past, Present, and Future of the United States (Geri Çekilen İmparatorluk: ABD’nin Geçmişi, Bugünü ve Geleceği) adlı önemli bir esere[2] imza atmıştır. Konuşmacı, bu oturumda zaten kitabında anlattığı temel tezleri özetlemeye çalışmaktadır. Bir diğer önemli konuşmacı, 2015-2017 döneminde Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ekibinde yer almış olan Atlantic Council uzmanı Amy Pope’dur.[3] Oturumun son konuşmacısı ise, Chatham House’a bağlı Kraliçe II. Elizabeth Akademisi ABD ve Amerika programı Başkanı Dr. Leslie Vinjamuri’dir[4]. Oturumun moderatörü ise Chatham House’dan Jacob Parakilas’tır.

Oturum kaydı

Oturumun ilk konuşmacısı olan Victor Bulmer-Thomas, kitabından özetle ABD tarihi ve Amerikan dış politikası hakkında önemli bilgiler vermekte ve bazı dikkat çekici tespitler yapmaktadır. Bulmer-Thomas’a göre; ABD, siyasal sistemi itibariyle bir Cumhuriyet olmasına karşın, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan ettikten hemen sonra toprağa dayalı bir imparatorluk yapısına bürünmüştür. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise, ABD, uluslararası ve bölgesel kurumları kontrol etmesi sayesinde bir yarı-küresel imparatorluk halini almaya başlamıştır. İngiliz uzmana göre, günümüzde işte bu imparatorluk geri çekilmekte veya inzivaya çekilmektedir (yazar, bu durumu açıklamak için İngilizce “retreat” terimini kullanmaktadır). Bulmer-Thomas, bu noktada “imparatorluk” kavramı için Charles S. Maier’in Among Empires kitabındaki tanımını kullanmakta ve imparatorlukların sadece güç toplayarak ve toprak genişleterek değil, aynı zamanda kurumlar, kurallar ve değerler üzerinden rıza ve sadakat üreterek ayakta kalabildiklerini vurgulamaktadır. Konuşmacı, ayrıca imparatorluk kavramını reddedenlerin ABD için “küresel hegemon” (global hegemon), “öncelikli ulus” (indispensable nation), “özgür dünyanın lideri” (leader of the free world), “istisnai ülke” (exceptional country), “iyilik için kuvvet” (force for good) ve “en üst güç” (paramount power) gibi benzer başka kavramlar kullandıklarını söylemekte ve ünlü Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski’nin de ülkesi ABD için ölümüne yakın “imparatorluk” kavramını kullanmaya başladığını hatırlatmaktadır. ABD’nin toprak bağlamında 1873 Paris Antlaşması ile bağımsızlığını tamamen kazandığını ve bir imparatorluk haline geldiğini belirten Victor Bulmer-Thomas, bu süreçte Kızılderililerle (yerli Amerikalılar), Meksikalılarla ve emperyal güçlerle ciddi çatışmalar yaşandığını ve ABD’nin toprak bütünlüğünü sağlama sürecinin barışçıl bir şekilde gerçekleşmediğini dinleyicilere hatırlatmaktadır. ABD’nin kurulduktan sonra birçok yeni toprak parçasını savaş veya satın alma yoluyla kazandığını ve genişlediğini söyleyen İngiliz analist, bu bağlamda ABD’nin ilk dönemlerinden itibaren bir imparatorluk vizyonuyla yönetildiğini ve tam da bu nedenle Amerikalıların günümüzde yaşanan “emperyal geri çekilme”yi (imperial retreat) kabullenmekte zorluk çektiklerini iddia etmektedir. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve merkezi New York’ta olan Birleşmiş Milletler (BM) sistemiyle toprağa dayalı bir imparatorluktan çok daha karmaşık ve yarı-küresel bir hegemona dönüştüğünün altını çizen Bulmer-Thomas, IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası (WB) -hatta sonrasında GATT ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)- ile bu sistemin ekonomik ayağının da oluşturulduğunu ve Amerikan dolarının dünya ticaretindeki hâkim para birimi olmasıyla birlikte ABD hegemonyasının ekonomik alanda da kurumsal olarak kendisini kabul ettirdiğini sözlerine eklemektedir. 1947 Rio Antlaşması (Rio Paktı) ve sonrasında NATO’nun kurulmasıyla siyasi ve ekonomik ayaklara güvenlik unsurunun da eklendiğini anımsatan konuşmacı, Amerikan imparatorluğunun dördüncü unsuru olarak da sivil toplum kuruluşları ve çok uluslu şirketleri işaret etmektedir. Amerikan imparatorluğunun bu çok unsurlu sofistike yapısına rağmen, ABD’nin, kendi geçmişinde var olan anti-emperyalist eğilimler ve uluslararası sistemde düzeni sağlamak için gösterilen büyük çabanın halkta yarattığı tepki nedeniyle zaman zaman kendi içine dönebildiğini ve izolasyonist (içe kapanmacı) dış politika vizyonunun güçlenebildiğini kaydeden yazar, ekonomik anlamda da ABD’nin yakın gelecekte Çin Halk Cumhuriyeti’nin ardında kalacağını vurgulamaktadır. Bu anlamda, emperyal geri çekilmenin siyasi temelini küresel politik istikrarı sağlamak için çok büyük efor harcama, kan dökme ve dolar harcamanın -hem de diğer devletlerin sadakat garantisini sağlamadan- içeride yarattığı tepkiler olarak açıklayan konuşmacı, ekonomik ayağını ise ABD’nin ekonomik gelişimine devam etmesine rağmen -kendisine göre çok hızlı büyüyen- Çin ve benzeri ülkelere göre etkisinin azalması olarak yorumlamaktadır. ABD’nin yüksek borç oranına da dikkat çeken Victor Bulmer-Thomas, küresel ekonomik gidişatın Çin Halk Cumhuriyeti’nin çok daha güçlü olacağı yeni bir düzeni işaret ettiğini ima etmektedir. ABD’nin son dönemde yönetim ve liderlik anlamında da bir tür duraklama yaşadığını iddia eden konuşmacı, Washington’ın önemli bazı uluslararası anlaşma ve kuruluşlardan çekildiğini (JCPOA-İran nükleer anlaşması, Paris İklim Sözleşmesi ve Trans Pasifik Ortaklığı ilk akla gelenlerdir) ve uluslararası platformlarda yalnız kaldığını (Büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı) söylemekte ve bunun da emperyal geri çekilmeyi hızlandırdığını vurgulamaktadır. Bu geri çekilmenin Donald Trump’la başlamadığını da sözlerine ekleyen İngiliz yazar, ancak Trump döneminde bunun hızlandığının altını çizmektedir. ABD’nin Trump dönemindeki politikalarını stratejiden yoksun taktik hamleler olarak yorumlayan Victor Bulmer-Thomas, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı eserinde asırlar önce belirttiği şekilde, stratejisi olmayan taktiklerin mağlubiyetin habercisi olduğunu vurgulamaktadır. Bu geri çekilmenin en temel sebebi olarak Çin’in yükselişini işaret eden konuşmacı, bu yükselişin sadece ekonomik değil, siyasi-kurumsal boyutunun da olduğunu söylemekte ve Çin’in yakın gelecekte -hiç şüpheye mahal vermeyecek şekilde- Asya-Pasifik’te bir bölgesel hegemon haline geleceğini iddia etmektedir. İkinci önemli sebep olarak Çin ile Rusya’nın -Soğuk Savaş dönemindeki “Sino-Soviet Split” (Çin-Sovyet Uyuşmazlığı) hatasının aksine- halen devam eden stratejik ortaklığını işaret eden konuşmacı, ABD’nin emperyal geri çekilmesinin üçüncü sebebi olarak da ABD ile Avrupa (Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık) arasındaki yakın bağların zedelenmesini öne sürmektedir. Bu konuda dördüncü önemli neden olarak ABD’nin kendisine bağlı devletlerin (client state) sayısında büyük düşüş yaşamasını sıralayan Bulmer-Thomas, son olarak emperyal geri çekilmenin bir ulus-devletin yaşadığı gerilemeden farklı olduğuna dikkat çekmekte ve ABD’nin emperyal geri çekilme sürecinde belki de daha güçlü bir ulus-devlet haline gelebileceğini söylemektedir.

Victor Bulmer-Thomas’ın dikkat çekici yeni kitabı

Oturumdaki ikinci konuşmacı olan Amy Pope, Amerika’nın bir imparatorluk olup olmadığı tartışmalarına girmeden, ABD Başkanı Donald Trump’ın “America First” (Önce Amerika) sloganına uygun şekilde ABD’nin son dönemde uluslararası arenadan kendisini geri çekmesini analiz etmeye çalışmaktadır. Barack Obama döneminde Beyaz Saray’da görev yapmış olan Pope, düşüncelerinin ABD perspektifinde şekillendiğini samimiyetle söylemekte; ancak Başkan Trump’tan farklı olarak, kendisinin Amerikan çıkarlarını savunmak için uluslararası platformlara daha fazla katılmayı savunduğunu açıklamaktadır. Bu bağlamda önceki konuşmacı Victor Bulmer-Thomas’ın emperyal geri çekilmeyi Amerikan halkının istediği yönündeki tespitine katılmayan Amy Pope, Amerikan halkının bu durumu anladığını ve birçok kişinin Trump ve ekibi gibi düşünmediğini söylemektedir. Bu noktada günümüz dünyasının inanılmaz ölçüde küresel olduğunu ve 1930’larla bir kıyaslama yapılamayacağını söyleyen Amerikalı konuşmacı, günümüzde küreselleşmenin yadsınamaz etkileri nedeniyle sınır kavramının anlamını yitirdiğine de dikkat çekmektedir. Günümüzde teknoloji nedeniyle ulusal güvenlik tehditlerinin çok çeşitli hale geldiğini salgın hastalık ve siber saldırı örnekleriyle açıklayan Pope, bu nedenle Başkan Trump’ın Meksika sınırına duvar önerisini emperyal geri çekilmeyi en iyi şekilde sembolize eden görsel olarak tanımlamaktadır. Sınıra duvara dikmektense Meksika hükümeti ile birlikte çalışmanın yasadışı göç ve suçla mücadelede çok daha iyi bir yöntem olduğunu söyleyen Amerikalı güvenlik uzmanı, Rusya’nın ABD Başkanlık seçimlerine müdahalesini örnek göstererek, ABD’nin müttefikleriyle birlikte daha etkili bir sınır-aşan ortaklık kurması gerektiğini vurgulamaktadır.

Oturumdaki üçüncü konuşmacı olan Leslie Vinjamuri ise, imparatorluk ifadesinin ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında veya günümüzdeki konumu için uygun olmadığını düşünmekte ve bu bağlamda Victor Bulmer-Thomas’a karşı çıkmaktadır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu düzenin tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar çok-taraflı (multilateral) olduğunun altını çizen Vinjamuri, ABD’nin bugün uluslararası platformlardan ve anlaşmalardan çekilmesinin diğer ülkelerde endişe yaratmasının da Amerika’nın kurduğu düzenin başarısına işaret ettiğini iddia etmektedir. Birçoğu ABD ve Batı ülkeleri merkezli çok uluslu şirketler, sivil toplum kuruluşları ve düşünce merkezlerinin (think-tank) genelde Amerikan gücünün bir uzantısı olarak algılandığını kabul eden Amerikalı konuşmacı, buna karşın bu tarz girişimlerin aslında tüm devletlere ve uluslararası sisteme hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Daha sonra ABD hakkındaki geri çekilme iddialarını reddeden konuşmacı, Donald Trump’ın sanıldığı gibi dış politikada izolasyonist değil, sert güç kullanımını savunan bir Başkan olduğunu söylemekte ve Kuzey Kore ve İran örneklerinden de anlaşılabileceği üzere, Trump’ın aslında daha iyi anlaşmalar yapmak ve çözüm üretmek için bazı meselelerde köşeli davrandığını ima etmektedir. Son olarak, yeni dönemde aslında sadece ABD'nin işleri alışılageldiği şekilde yapma tarzını değiştirdiğini söyleyen Vinjamuri, bu belirsiz süreçte diğer ülkelerin ABD liderliği olmadan uluslararası sistemde neler yaşanabileceğine yönelik tepkilerinin geleceğin belirlenmesinde etkili olacağını vurgulayarak konuşmasını tamamlamaktadır.

Son derece faydalı bu oturumun genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; öncelikle konuşmaya Victor Bulmer-Thomas’ın ABD’nin imparatorluk olduğu ve son dönemde bir tür emperyal geri çekilme yaşadığı tezlerinin damgasını vurduğu söylenmelidir. Ancak Bulmer-Thomas’ın bu tezleri elbette hayli iddialı ve tartışmaya açıktır. Zira diğer konuşmacıların da belirttiği üzere, Trump döneminde beklenmedik hamleler yapan ABD’nin niyetlerinin ve stratejilerinin ne olduğu henüz net değildir. Bulmer-Thomas, bir kumarbaza benzettiği Trump’ın bu tarz taktiklerinin strateji olmadan başarı kazanamayacağını ileri sürmektedir. Lakin Kuzey Kore konusunda Trump’ın tehditlerinin Çin’in yaptırımlarıyla birleştiğinde ortaya koyduğu başarı ortadadır. Benzer gelişmelerin İran nükleer programı (anlaşması) ya da Filistin Sorunu’nda da yaşanmayacağını ise kimse garanti edemez. Çünkü Trump, farklı tarzı ile siyasal rakiplerini kendi istediği koşullarda bir anlaşma yapmaya zorlamaktadır. Bir diğer önemli konu ise, şirketlerin, kültürlerin, popüler imgelerin yani herşeyin küreselleştiği bir çağda siyasetin rolünün abartılmasıdır. Zira şu bir gerçektir ki, Trump’ın ya da Obama’nın Başkan olması ABD’nin dünyada en merak edilen ve imrenilen ülkelerden biri olmasını değiştirmemiştir. Zira Amerika’yı Amerika yapan, siyaset kurumundan ziyade ekonomisi, teknolojisi, şirketleri, yaratıcı insanları, sanatçıları ve halkıdır. Bu nedenle, ABD’nin emperyal geri çekilme yaşadığı iddiasını somutlaştıracak veriler henüz yetersizdir. Kimi gelecek projeksiyonlarında 21. yüzyılda ABD’nin yerine geçmesi beklenen Çin’in tek parti sistemine, otoriter lider imgesine ve kendisine özgü kültürüne dayanan modeli ise henüz Amerikan Rüyası ile boy ölçüşebilecek kapasitede değildir. Ancak bu belirsiz süreçte ABD’nin endişeli davranması ve hatalar yapması durumunda, emperyal geri çekilme tezi hakikaten de günün birinde gerçekleşebilir. Bu nedenle, ABD’nin yapması gereken en makul şey, dünyada var olan uluslararası sistemi ayakta tutabilecek ve daha iyiye götürebilecek olan adımları atmaktır. Bunu sağlarken hangi unsurların (yumuşak güç, sert güç vs.) daha etkili olacağını ise Amerikalı uzmanların hesap etmesi gerekmektedir. Ayrıca popüler bir Başkan olan Barack Obama sonrasında bu makama gelen agresif Donald Trump'ın, farklı tarzı ile ABD açısından kısmi bir sempati eksikliği yarattığı gerçektir. Ancak sert güç unsurlarının etkili olduğu bir düzende, sempati ve popülarite sıralamada çok daha arka planda kalacak unsurlardır. Bir diğer önemli konu, Çin'in yükselişini bugüne kadar daima ABD ile uyumlu gelişme göstererek sağlamış olmasıdır. Dolayısıyla, ABD-Çin rekabetinin rekabeti aşar ölçüde bir düşmanlık noktasına gelmesi durumunda, bundan hem ABD, hem de Çin olumsuz yönde etkilenecektir.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Victor_Bulmer-Thomas.
[2] Bakınız; https://www.amazon.com/Empire-Retreat-Present-Future-United-ebook/dp/B07B51FHGG.
[3] Hakkında bilgiler için; http://www.atlanticcouncil.org/about/experts/list/amy-pope.
[4] Hakkında bilgiler için; https://www.soas.ac.uk/staff/staff36950.php.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Elizabeth Economy’den ‘The Third Revolution’


Council on Foreign Relations (CFR) Asya çalışmaları uzmanı[1] olan Elizabeth C. Economy[2], özellikle Çin Halk Cumhuriyeti iç ve dış politikası ve çevre politikaları üzerine yazdıklarıyla tanınan bir kişidir. Economy, daha önce The River Runs Black: The Environmental Challenge to China’s Future (Cornell University Press, 2004) ve Michael Levi ile beraber By All Means Necessary: How China’s Resource Quest is Changing the World (Oxford University Press, 2014) adlı kitaplara imzasını atmıştır. Economy’nin son çalışması ise, Şi Cinping önderliğinde bir süpergüce dönüşme sinyalleri veren yeni Çin Halk Cumhuriyeti devleti ve sistemini incelediği The Third Revolution: Xi Jinping and the New Chinese State (Oxford University Press, 2018)[3], yani Türkçesiyle “Üçüncü Devrim: Şi Cinping ve Yeni Çin Devleti” adlı kitaptır. Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından geçtiğimiz aylarda yayımlanan eser hakkında, yazar, geçtiğimiz gün bir CFR oturumuna katılmış ve kitabı hakkında bazı bilgi ve tüyolar vermiştir. Bu yazıda, Economy’nin bu konuşması özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Elizabeth Economy, CFR Başkanı Richard N. Haass’ın moderatörlüğünde gerçekleşen kitabı hakkındaki konuşmasına, geçtiğimiz günlerde bir CFR delegasyonu ile gittiği Çin Halk Cumhuriyeti’nde ilk kez Çinli üst düzey bir yetkilinin ülkesinden “süpergüç” olarak söz ettiğini duyduğunu söyleyerek başlamaktadır. Çin’in yaklaşık 20 yıldır sürekli gelişen ve büyüyen bir ekonomi olarak dünyada gayet iyi bilindiğini ve Şi Cinping döneminde de büyük bir devlet olarak tescil edildiğini, ancak yine de süpergüç iddiasının yeni bir aşama olduğunu ima eden Economy, bu durumun Çinli yetkililerin artık -ABD ile birlikte- dünya siyasetine yön verebilecek kapasitede bir devlet olduklarını düşünmeye başladıklarını gösterdiğini söylemektedir. Bu yaklaşımın Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in -Economy'nin “Üçüncü Devrim” adını verdiği- reformlarıyla yakından alakalı olduğunu söyleyen Amerikalı yazar, Şi Cinping düşüncesinin temelinde Çin’in dünya siyasetinin merkezinde olması gerektiğine dair hak iddiasının bulunduğunu iddia etmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un 1949-1950 yıllarında Komünist Çin’i (Çin Halk Cumhuriyeti) kurarak ilk devrimi yaptığını hatırlatan Economy, Deng Xiaoping’in dünyaya açılma hamleleri ve piyasa reformlarıyla Çin’deki ikinci büyük devrimi gerçekleştirdiğini, şimdi de Şi Cinping’in devlet ve parti (Çin Komünist Partisi) otoritesini kendi şahsında yeniden güçlendirerek ve Deng’in düşük profilli/alçak gönüllü davranma geleneği tersyüz edip, daha iddialı bir dış politika vizyonu oluşturarak Çin’deki üçüncü büyük devrimi gerçekleştirdiğini söylemektedir. Daha sonra soru üzerine Şi Cinping’in bizzat böyle bir ifade (Üçüncü Devrim) kullanmadığını kabul eden Economy, ancak “Şi Cinping düşüncesi” yaklaşımını Çin anayasasına yazdırarak (geçmişte sadece Mao Zedong’un yaptığı bir şeydir), Cinping’in eylemleriyle bunu kanıtladığını açıklamaktadır. Yine soru üzerine bu dönüşümün nedenlerini açıklamaya başlayan Economy, Şi Cinping’in Deng Xiaoping’den bu yana Çin’deki en güçlü ve vizyon sahibi lider olduğunu söylemekte ve Şi’nin kişisel hırsları ve ihtiraslı vizyonunun Çin’in bu dönüşümünde en etkili sebep olduğunu belirtmektedir. Economy, Şi Cinping’in başa geçer geçmez Çin ulusunun yeniden canlandırılması ve Çin Komünist Partisi’nin toplum nezdinde güven tazelemesi hedefleri doğrultusunda büyük bir yolsuzluk operasyonu başlattığını hatırlatmakta ve operasyonların her sene derinleşerek devam ettiğini sözlerine eklemektedir. Yine bir soru üzerine bu dönüşümün aynı zamanda Çin’in daha da otoriterleşmesi anlamına gelip gelmediğini açıklamaya başlayan Economy, Şi Cinping’in yaptığı reformların Çin tarihinde karşılığı olduğunu kabul etmektedir. Örneğin, Çin’deki sansür uygulamaları ve yolsuzluk karşıtı operasyonların Çin tarihinde oldukça yaygın olduğunu söyleyen Amerikalı uzman, Mao Zedong’un da geçmişte iktidarını bu tarz hamlelerle güçlendirdiğini anımsatmaktadır. Otoriterleşme ve içe kapanmanın da Çin tarihinde pek çok örneği olduğunu söyleyen Elizabeth Economy, Şi Cinping’in komisyonlar ve komiteleri kontrolü altına alarak Çin devletinde ipleri eline almayı başardığını, ancak entelektüeller, girişimciler ve sivil toplum bağlamında (özellikle feministler ve lgbt hareketi) Çin’de halen Cinping’in reformlarına bazı tepkiler olduğunu savunmaktadır.

Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Çin Halk Cumhuriyeti ve Şi Cinping’in 3 temel meseleye yaklaşımının ilerleyen yıllarda önemli olacağını söyleyen Economy, bunları; (1) çevre sorunları, (2) fakirlik ve (3) ekonomi (risk algılamalarının azaltılması) olarak sıralamaktadır. Son dönemde Çin’in rekor düzeydeki ekonomik büyümesinde yavaşlama olduğunu belirten Economy, bunun Cinping’in popülaritesinde kısmi bir azalmaya neden olduğunu iddia etmektedir. Otoriter bir lider olmanın aynı zamanda tüm sorumluluğu üstlenmek olduğunu söyleyen Amerikalı analist, bu bağlamda Şi Cinping’in büyük bir başarısızlık durumunda ülkesinde daha sert bir muhalefetle karşılaşabileceğini iddia etmektedir. Ayrıca Şi Cinping’in iki dönem Başkanlık kuralını değiştirmesinin halk nezdinde bazı tepkilere neden olduğunu da belirten Elizabeth Economy, insanların yeni sistemde eleştirilerini devlet katına iletememekten rahatsızlık duymaya başladıklarını sözlerine eklemektedir. Bu yaşananların kendisini şaşırtıp şaşırtmadığının sorulması üzerine, Economy, Şi Cinping’in başa geçtiğinde ülkesinde bile pek fazla bilinmeyen bir kişi olduğunu söylemekte, ancak o güne kadar 2008 Pekin Olimpiyatları’nın düzenlenmesi ve Çin’in Güney Çin Denizi politikasını belirlemek gibi sorumluluklar üstlenmiş olan Cinping’in tüm bu vazifeleri başarıyla yerine getirmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca Cinping’in ülkesinde en baştan beri yolsuzluk karşıtı bir isim olarak bilindiği ve desteklendiğini söyleyen Economy, Cinping’in hatalı bir şekilde başlarda bir siyasi reformcu gibi algılandığını, ancak geçen zaman içerisinde ülkesindeki otoriter sistemi daha da güçlendirdiğini anlatmaktadır. Buna karşın, Şi Cinping’in dediklerini yapan bir kişi olduğunu belirten Economy, bu nedenle Şi’yi anlamak için en iyi yöntemin onun konuşmalarını detaylı bir şekilde okumak/incelemek olduğunu kaydetmektedir. Şi Cinping’i olumlu veya olumsuz yönde etkileyen figürlerin/olayların sorulması üzerine sözü Sovyetler Birliği'nin son lideri Mihail Gorbaçov’a getiren Economy, Şi Cinping’in Gorbaçov deneyiminden önemli dersler çıkardığını ve bu nedenle siyasi açıklık yerine daha devletçi/baskıcı bir sisteme yöneldiğini söylemektedir.

Şi Cinping

Konuşmanın sonraki bölümünde Çin dış politikasına odaklanan Economy, Tayvan konusunda Şi Cinping’in herhangi bir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde Çin bütünleşmesini (Çin ile Tayvan’ın birleşmesi) savunduğunu, ancak bunun için uygun koşulların oluşmasını beklediğini ve bu konuda 2049 yılını işaret ettiğini söylemektedir. Şi’nin “Çin Rüyası” (Chinese Dream) olarak da bilinen “Çin ulusunun yeniden canlandırılması” (Rejuvenation of China) vizyonunda yalnızca Tayvan değil, Hong Kong ve Makao’nun (Macau) da önemli bir yer teşkil ettiğine işaret eden Amerikalı uzman, Şi Cinping’in kendisinin değilse bile sonraki Başkanların bunu başarabilmesi için ortaya bir hedef koyduğunu ve Cinping döneminde Pekin’in daha şimdiden Tayvan’ı sıkıştırmak için bazı hamleler yaptığını anlatmaktadır. Güney Çin Denizi konusunda Şi Cinping’in Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile uyumlu bir şekilde hareket ettiğini de söyleyen Economy, Şi’nin bu konuda sorumluluk aldığı 2010 yılından beri Çin’in Güney Çin Denizi’nde daha iddialı bir politika izlemeye başladığını ve bu durumun Şi’nin 2012 yılında Komünist Parti Genel Sekreteri ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı olmasıyla birlikte daha da belirgin hale geldiğini savunmaktadır. Şi Cinping’in Başkanlığı döneminde orduda reform yaparak Amerikan Ordusu’na benzer bir yapı kurmayı amaçladığını ve ordu komutanlarını sık sık ziyaret ettiğini de hatırlatan Economy, bu anlamda Çin’in Güney Çin Denizi politikasının Şi Cinping-Çin Halk Kurtuluş Ordusu ortaklığında şekillendiğini düşünmektedir. Bu bölümde Çin’in en iddialı uluslararası projesi olan ve daha çok “Tek Kemer Tek Yol” sloganıyla bilinen Yeni İpek Yolu projesini de yorumlayan Elizabeth Economy, Pekin’in bu proje ile başlangıçta sadece bir altyapı dönüşümü ve atılımı gerçekleştirmek için yola çıktığını, ancak zamanla bu projenin Çin’in 68 ülke ile ticaret bağlantısı ve ulaşımını sağlayacak çok iddialı bir jeopolitik hamle haline geldiğini söylemektedir. Kara, deniz ve dijital ayakları olan bu projenin zamanla siyasal amaçlarının ortaya çıkmaya başladığını kaydeden Economy, örneğin Çinli yetkililerin son dönemde Afrikalı yöneticilere ülkelerinde siyasal istikrar sağlamak ve propaganda yapmak konusunda tavsiyeler vererek bir tür “Çin Modeli” yaratmaya çalıştıklarını da iddia etmektedir. Bu projenin başarılı olabilmesi için proje ülkelerinde Çin’e yönelik tepkilerin azaltılması gerektiğini düşünen konuşmacı, buna karşın bu proje sayesinde Afrika başta olmak üzere birçok kıta/bölgede teknik ve teknolojik ilerlemeler sağlanabileceğini iddia etmekte ve Çin’e yönelik düşmanca bir üslup benimsememektedir. Kuzey Kore nükleer programı ve Kuzey Kore-Güney Kore/ABD yakınlaşmasına da bu bölümde değinen Economy, Pekin’in Güney Kore-Kuzey Kore (Moon Jae-in-Kim Jong-un) yakınlaşmasından rahatsız olduğunu ve bu durumu kendilerinin marjinalize edilmesi olarak yorumladığını iddia etmektedir. Buna karşın, Çin’in bu beklenmedik gelişme karşısında çok kısa sürede durumu toparladığını ve Donald Trump-Kim Jong-un görüşmesi ilan edildikten hemen sonra Kim Jong-un’un Çin’e bir ziyaret yaparak Şi Cinping’le görüştüğünü hatırlatan Economy, Kuzey Kore lideri Kim’in başta ABD-Güney Kore askeri işbirliğinin durdurulmasına yönelik herhangi bir ön koşulu olmadan nükleer programını durdurabileceğini açıklamasına karşın, sonradan bu görüşmeyi ve genel olarak Kuzey Kore-Güney Kore yakınlaşmasını bu iki ülke arasındaki askeri tatbikatları gerekçe göstererek iptal edebileceğini açıklamasını Pekin etkisi olarak yorumlamaktadır. Pekin’in ABD’nin Güney Kore’deki etkisinden rahatsız olduğunu düşünen Economy, bu bölümde son olarak ABD-Çin ilişkileri konusundaki görüşlerini açıklamaktadır. Şi Cinping döneminde ABD-Çin ilişkilerine dair iş çevrelerinin beklentilerinin gerçekleşmediğini düşünen Economy, buna karşın ABD-Çin ekonomik ilişkilerinin yakın geçmişte Çin’i olumlu yönde dönüştürmeyi başardığını ve çevre kirliliği ile mücadele ve sivil toplum faaliyetlerinin geliştirilmesi gibi konularda somut başarılar kazanıldığını söylemektedir. Bu bağlamda, Şi Cinping’in son dönemde otoriter bir yönetim modeli kurmasının gelecekte Çin’in daha fazla siyasi reform yapamayacağı anlamına gelmediğini söyleyen Amerikalı uzman, gelecekte bu ülkede pekâlâ siyasi içerikli bir “Dördüncü Devrim”in gerçekleşebileceği vurgusunu yapmaktadır.

Son olarak, Elizabeth Economy’nin konuşmasının The Third Revolution: Xi Jinping and the New Chinese State kitabı ve Çin’le ilgili düşünceleri konusunda önemli bilgiler içeren faydalı bir oturum olduğu, ancak bazı görüşlerinin daha çok Amerikan perspektifinde şekillendiği iddia edilebilir. Zira askeri açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olan ve silah satışları/savunma sanayii konusunda da dünya lideri olan ABD’nin aksine, Çin, askeri açıdan bu ülke ile rekabet edemeyeceğini gayet iyi bilen, bu nedenle daima barışı ve diplomasiyi tercih eden bir ülke olarak dünyada bilinmekte ve tam da bu sebeple diğer ülkelerden destek almaktadır. Bu nedenle, Güney Kore-Kuzey Kore yakınlaşması ve diğer konularda Çin’in sorun çıkaran bir aktör gibi sunulması kanımca hatalı/taraflıdır. Zira Pekin, Pyongyang rejimi üzerinde uyguladığı ekonomik yaptırımlar sayesinde Kim Jong-un’u müzakere masasına oturtabilmiştir. Elbette bu noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın sert politikasının da olumlu katkılarından söz edilebilir. Ayrıca elbette, ABD, Çin’e kıyasla çok daha özgür ve demokratik ülkedir ve Çin Rüyası’nın henüz Amerikan Rüyası ile rekabet etmesi imkânsızdır. Ancak ABD’nin, son Kudüs olayında da görüldüğü üzere, zaman zaman uluslararası hukuku hiçe sayan tek taraflı adımlar atması, bu gidişle Çin’i dünya siyasetinde daha da güçlü bir aktör haline getirecektir. Zira Pekin, siyasi sorunlarda daima uluslararası hukuk ve normları savunan yasalcı (legalist) bir devlettir. Buna ek olarak, ilerleyen yıllarda Çin'in Orta Doğu coğrafyasındaki ülkelerden daha yoğun şekilde petrol alacağı ve ABD'nin artık kendi petrol rezervlerini kullanacağı da düşünülürse, Pekin'in etkisi yakın gelecekte Orta Doğu'da ve Müslüman coğrafyasında da kaçınılmaz bir şekilde artacaktır. 


Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] https://www.cfr.org/experts/elizabeth-c-economy.
[2] Hakkında bilgiler için bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/Elizabeth_Economy.
[3] Amazon.com - https://www.amazon.com/Third-Revolution-Jinping-Chinese-State/dp/0190866071.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere Temasları


Giriş
Türkiye’de 24 Haziran 2018 tarihinde düzenlenecek olan Başkanlık ve parlamento seçimleri öncesinde muhalefet partileri ve Cumhurbaşkanı adaylarının ve uluslararası basının yoğun eleştirilerine maruz kalan ve döviz kurunda son haftalarda yaşanan artış nedeniyle zor durumda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkanı ve Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde İngiltere’ye giderek çeşitli temaslarda bulundu. Cumhurbaşkanı’nın üç günlük gezisine eşi Emine Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanı Berat Albayrak, İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş ve Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli de katıldılar. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temasları özetlenecek ve yorumlanacaktır.

Galler Prensi Charles’la Görüşme
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Prens Charles

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyaretinde Clarence House’da Galler Prensi ve İngiliz tahtının varisi Prens Charles’la görüştü. 40 dakika kadar süren görüşme hakkında basına herhangi bir bilgi verilmedi.[1] Erdoğan ve Prens Charles, daha önce 2015 yılında Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümü kapsamında düzenlenen bir etkinlikte de bir araya gelmiş ve sıcak sohbetleriyle dikkat çekmişlerdi. İngiltere’de tahtın ilk varisi durumundaki Prens Charles, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler konusunda daima sıcak mesajlar veren ve Türkiye ile ikili ilişkiler konusunda ılımlı bir isim olarak biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Chatham House Konuşması
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyareti kapsamında 1920 yılında kurulan köklü ve prestijli düşünce kuruluşu Chatham House ya da diğer ismiyle Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde bir konuşma yaptı. Dünyanın en önemli ve etkili kişilerine söz hakkı verilen Chatham House’daki konuşmasına, Erdoğan, Shakespeare’in Hamlet eserine referansla başladı ve Suriye’de ve Filistin’de yaşanan insanlık dramlarını dinleyicilere hatırlattı. Dünyadaki ekonomik eşitsizliklere de vurgu yapan Türkiye Cumhurbaşkanı, uluslararası toplumun bu konularda duyarsız kaldığından yakındı. Terörizm konusunda bile devletler arasında henüz bir uluslararası uzlaşının sağlanamadığını söyleyen Erdoğan, Türkiye’nin IŞİD’e en büyük darbe vuran ülke olduğunu, ama Türkiye’nin müttefiklerinin PYD-YPG teröristlerine açıktan destek verdiklerini hatırlattı. Her zaman Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunduklarını söyleyen Erdoğan, Suriye’deki olaylar nedeniyle Türkiye’de 3,5 milyon mülteciye baktıklarını ve bu konuda Avrupa Birliği’nden ciddi bir destek alamadıklarını da sözlerine ekledi. Bazı Batılı ülkelerin Kürtlere değil, teröristlere ve terörizme destek verdiklerini iddia eden Erdoğan, FETÖ terör örgütünün de büyük bir suç yapısı olduğunu ve bu konuda İngiltere’den destek beklediklerini açıkladı. Daha sonra Avrupa’daki İslamofobi akımına dikkat çeken Erdoğan, Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik adımların çok yanlış ve tehlikeli olduğunu ve bu sürecin II. Dünya Savaşı öncesine benzediğini söyledi. “Dünya 5’ten büyüktür” söylemlerinin uluslararası düzendeki haksızlıklara karşı geliştirilmiş bir slogan olduğunu vurgulayan Türkiye Cumhurbaşkanı, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi ve her ülkenin eşit olması gerektiğini de söyledi. Realizmin temelinde olan “İnsan insanın kurdudur” felsefesine karşı çıkan Erdoğan, Türkiye’nin dış politikasının “girişimci” ve “vicdani” olduğunu söyledi. İnsani yardımlar konusunda bütçesine oranla en büyük katkı yapan ülkenin Türkiye olduğunu da hatırlatan Cumhurbaşkanı, bu konuda çok cömert olmalarına karşın dünyadan yeterince destek alamadıklarını söyledi.

Erdoğan’ın Chatham House konuşması

Daha sonra konuşmasına Suriye ve Orta Doğu sorunlarıyla devam eden Erdoğan, Suriye iç savaşının büyük bir yıkıma yol açtığını ve bu konuda çözüm yönünde daima aktif çaba gösterdiklerini iddia etti. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Suriye’deki teröristleri temizlediklerini belirten Erdoğan, Suriye devletinden farklı olarak sivillere asla zarar vermediklerini de ayrıca vurguladı. Konuşmasında İran konusuna da değinen Recep Tayyip Erdoğan, İran’ın uluslararası düzene yapıcı katkılarını önemsediklerini ve İran nükleer anlaşmasının önemli bir diplomatik başarı olduğunu kaydetti. İran’la iyi ilişkiler kurmanın Irak’ın istikrarı açısından da faydalı olacağını söyleyen Erdoğan, Yemen ve Libya’daki gelişmeleri de kendi perspektifinden açıklayarak, bölgesel kaosun terör örgütlerine fayda sağladığının altını çizdi. Daha sonra Kudüs meselesine odaklanan Erdoğan, ABD’nin kararının hukuk dışı ve yanlış bir adım olduğunu ve bunu asla kabul etmediklerini açıkladı. Erdoğan, ABD’nin bu süreçte Filistin Sorunu konusunda arabulucu rolünü kaybettiğini ve uluslararası toplumun harekete geçmesi gerektiğini söyledi. Konuşmasının son bölümünde Türkiye-Avrupa ilişkilerine odaklanan Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) üyeliği hedefinden vazgeçmediklerini, ancak müzakere sürecinin AB tarafınca siyasileştirildiğini ve zorlaştırıldığını iddia etti. Türkiye’nin istikrar sağlayıcı bir aktör olarak Balkanlar’da son dönemde bir tehdit unsuru gibi gösterilmesini de kınayan Erdoğan, Kıbrıs Sorunu konusunda da Kıbrıslı Türklerin çabalarının görmezden gelindiğini hatırlattı. Kore Sorunu konusundaki barış girişimlerini öven ve destekleyen Erdoğan, ayrıca Çin’in büyük bir ülke olarak son dönemde dünya siyasetinde öne çıktığını ve kendilerinin de Yeni İpek Yolu (Tek Kemer Tek Yol) projesine destek vermek istediklerini açıkladı. Bunların yanında, Erdoğan, Ermenistan’da aklıselim bir yönetimin olması durumunda bu ülke ile de ilişkilerini geliştirmek istediklerini belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının sonlarında Afganistan ve Myanmar’daki olaylara da değindi ve dünya siyaseti hakkındaki engin bilgi ve tecrübelerini seçkin dinleyicilere göstermek istedi.

Konuşmanın gayet başarılı olduğu, ancak nesnel bir gözle bakınca biraz tek taraflı kaldığı söylenebilir. Şöyle ki; İslamofobi ve dış politikada çifte standart gibi konularda Batılı ülkeleri sıklıkla eleştiren Erdoğan, bu konuda Türkiye’nin eksik ve hatalarını hiç vurgulamamaktadır. Zira insani yardımlarıyla son yıllarda dünyada takdir toplamasına karşın, Türkiye, ne yazık ki birçok açıdan kendi içerisinde demokratik gelişimi sınırlı kalmış bir ülkedir. Dini hoşgörü ve çeşitlilik açısından konuya yaklaşmak gerekirse; örneğin Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya gibi demokratik ülkelerde sağcı hükümetlerin (Nicolas Sarkozy, Theresa May, Angela Merkel vs.) kabinelerinde bile Müslüman azınlığa mensup Bakanlar aktif olarak yer alırken, Türkiye’deki AK Parti hükümetlerinde bırakın gayrimüslim Bakanları, eşlerinin başı açık ve laiklik yanlısı Sünni Müslüman veya Alevi Bakanlara bile artık pek rastlanmamaktadır. Ayrıca Türkiye’de gayrimüslimlere ve Alevilere yönelik halen birçok haksız ve ayrımcı uygulama söz konusudur. Dahası, uluslararası demokrasi endekslerine göre, Türkiye, son yıllarda artık bir demokrasi olarak kabul edilmemekte ve demokrasi ile otoriter rejim arasında “melez rejim” kategorisinde değerlendirilmektedir. Türkiye'de özellikle gazetecilere ve muhaliflere yönelik siyasi baskılar da hemen hemen herkesin kabul ettiği bir sorundur. Bunun yanı sıra, Kudüs konusunda Erdoğan birçok noktada haklı olsa bile, Türkiye de bu süreçte ABD gibi arabulucu rolünü kaybetmiş ve -İsrail ve müttefikleriyle konuşamayan- tamamen Filistin yanlısı bir ülke haline gelmiştir. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi'nin eşitliksiz yapısı açıkça ortada olmasına karşın, mevcut yapının II. Dünya Savaşı sonrasında hassas bir denge üzerinden oluştuğu unutulmamalı ve bu konuda sorumlu davranılarak, yıkıcılık değil, reform yönünde bir istenç ortaya konulmalıdır. Bu gibi noktalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında hiç vurgulanmamıştır.

Erdoğan ve Kraliçe II. Elizabeth

Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’ndaki Heyecanlı Anları
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere gezisinin en renkli anlarından birini Buckhingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth’le buluşması oluşturdu. Yaklaşık 40 dakika kadar gerçekleşen görüşme öncesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın diplomatik geleneklere uygun şekilde Kraliçe ile buluşma anı kameralara yansırken, Erdoğan çiftinin oldukça heyecanlı olduğu görüldü.[2] Şimdilerde hayatını anlatan “The Queen” adlı televizyon dizisinin de etkisiyle oldukça popüler olan Kraliçe II. Elizabeth’in “We meet again” (Yeniden karşılaştık) sözleriyle karşıladığı Erdoğan’la görüşmesine dair ise basına herhangi bir bilgi verilmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth tarafından kabul edildiği an

BBC Röportajı
Londra ziyareti kapsamında BBC'den Zeinab Badawi’nin "HARDtalk" programına konuk olan Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilmesini eleştirdi ve Barack Obama döneminde yapılan anlaşmayı savundu. Bu kararın bölgeyi olumsuz yönde etkileyeceğini kaydeden Erdoğan, kendilerinin daima bölgesel barıştan yana olduklarını ve Trump’ın kararının barışı tehdit ettiğini vurguladı. ABD, Fransa ve İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu ve nükleer silahlara toptan karşı olmak gerektiğini vurgulayan Erdoğan, bu anlamda İran’ın önümüzdeki dönemde nükleer silahlara sahip olmasına yıllar sonra ilk kez yeşil ışık yaktı. Türkiye’yi otoriterliğe yönlendirdiği yönündeki eleştirilere ise sert çıkan Erdoğan, partisinin eski Bakanı Abdüllatif Şener’in eleştirileri karşısında Şener’i kişisel olarak kötüledi ve bu konudaki soruya cevap vermekten kaçındı. Türkiye’de halkın önüne daima sandık konduğunu hatırlatan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirileri de ciddiye almadığını söyledi ve bunların ön kabuller içeren yaklaşımlar olduğunu iddia etti. Erdoğan’ın demokrasi konusundaki eleştirileri ciddiye almadığı ve sorulara yanıt vermediği görüldü.

Erdoğan’ın BBC’ye verdiği röportaj

Başbakan Theresa May’le Görüşme ve Ortak Basın Toplantısı
İngiltere ziyareti kapsamında Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May’le de bir araya gelen ve İngiliz Başbakanla ortak basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği’nin açıldığı gün yaşanan katliamın damgasını vurduğu basın toplantısına İngiliz yönetici ve makamlarına teşekkür ederek başladı. Erdoğan, Birleşik Krallık’ı “müttefik” ve “stratejik ortak” olarak değerlendirdiği basın toplantısında, İngiltere’nin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’ye destek veren ilk ülkelerden biri olduğuna dikkat çekti. Brexit sonrası Türk-İngiliz işbirliğinin artacağını vurgulayan Erdoğan, iki ülke arasındaki 16 milyar dolarlık ticaret hacminin 20 milyar dolara çıkarılması hedefinin kolaylıkla gerçekleştirilebileceğini söyledi. Türkiye Cumhurbaşkanı, iki ülkenin birlikte Türkiye’nin milli savaş uçağını (TAI TF-X) üreteceklerini, ilerleyen aylarda milli güvenlik ve istihbarat alanında terör örgütlerine yönelik yeni anlaşmaların yapılacağını ve kültürel alanda da karşılıklı yeni kültür merkezlerinin açılmasıyla ilişkilerin derinleşeceğini belirtti. Suriye ve Filistin konularının da May’le görüşmelerinde değerlendirildiğini söyleyen Erdoğan, ABD ve İsrail’in Kudüs konusunda yaptıklarını kınarken, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğuna da dikkat çekti. Filistinli şehitlere Allah’tan rahmet dileyen Erdoğan, İsrail’in 1948’den beri sürekli genişleyerek Filistinlileri küçük bir alana hapsettiğine ve “güçlüyüm öyleyse haklıyım” mantığıyla hareket ettiğine vurgu yaptı. İsrail’i “işgalci” ve “terör estiren” bir devlet olarak tanımlayan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in bu zulme karşı çıkması gerektiğini, aksi takdirde meşruiyetini kaybedeceğini vurguladı. Kudüs Sorunu nedeniyle İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında hemen harekete geçeceklerini açıklayan Erdoğan, İstanbul’daki olağanüstü toplantı ile dünyaya güçlü bir mesaj verileceğini de söyledi.

Erdoğan ve May

Başbakan Theresa May ise, basın toplantısındaki konuşmasında, her iki ülkenin de IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun önemli üyeleri ve Suriye’de istikrar, siyasi çözüm ve barıştan yana taraf olduklarını vurguladı. Kimyasal silahlarla yapılan saldırıları kınadıklarını da belirten May, Suriye’de milyonlarca insanı etkileyen ve mülteci durumuna düşüren trajedi karşısında Türkiye’nin insani yardımlar açısından büyük bir başarı kaydettiğine dikkat çekti ve Türkiye’ye yönelik ekonomik yardımların devam edeceğini vurguladı. İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin çok iyi yönde ilerlediğini söyleyen Başbakan May, bunun Brexit sürecinde daha da önemli hale geldiğini vurguladı. Türkiye’deki darbe girişimi, Suriye’deki gelişmeler ve Kürt terörizminin demokrasiye olumsuz etkide bulunduğuna dikkat çeken Theresa May, “Türkiye'de demokratik değerlerin ve uluslararası insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz” diyerek, üstü kapalı bir şekilde Türk Cumhurbaşkanı’nı eleştirdi.[3]

Erdoğan-May ortak basın toplantısı

Ancak Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May ve İngiliz hükümetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gösterdiği yoğun ilgi ve alaka, İngiliz basınında bazı eleştirilere de neden oldu. Örneğin, The Independent gazetesinde bir makalesi yayınlanan Necati Yas, Erdoğan’ın seçimleri kazanması durumunda Türkiye’de diktatörlüğe giden yolda güç kazanacağı iddia etti.[4] İngiliz siyasi liderlerini de bu vesileyle eleştiren Yas’ın makalesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asker kostümü giymiş küçük bir kız çocuğunu şehit olmaya hazır olduğu gerekçesiyle tebrik edip öptüğü bir video ile birlikte verildi. Bir diğer eleştirel makale, The Guardian gazetesi diplomasi haberleri editörü Patrick Wintour tarafından yazıldı.[5] Wintour, yazısında, Türkiye’de son yıllarda gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve insan hakları aktivistlerinin tutuklandıklarından ve Başbakan Theresa May’in -Brexit sürecinde Erdoğan’la iyi bir anlaşma yapabilmek için- Türkiye Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştirileri görmezden geldiğinden söz etti.

Erdoğan’ın İngiltere ziyaretine başyazılarından birini ayıran The Daily Telegraph gazetesi ise, Erdoğan’ı ağırlamanın İngiltere’nin çıkarına olduğuna ve Türkiye’nin Batı ülkeleri için kritik bir müttefik konumunda bulunduğuna dikkat çekti.[6] Gazete, bu konuda şu ifadelere yer verdi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan savunulması kolay biri değil. Kendisini eleştiren gazetecileri ve muhalefet eden siyasetçileri hapse attı. Son yıllarda Atatürk'ün kurduğu, dünyanın en başarılı Müslüman ve laik ülkesini İslam Cumhuriyeti'ne benzer bir şeye dönüştürdü. Ama Erdoğan'ı İngiltere'ye davet etmek için bu aşırılıkları savunmak gerekmiyor. Erdoğan, dünyanın en çalkantılı bölgesinde anahtar önemdeki stratejik bir konumda olan, büyük ve güçlü bir ülkenin lideri.[7] Üç günlük ziyaretin ardından Erdoğan’ın temaslarını değerlendiren BBC’den Özge Özdemir ise, uzman görüşlerine başvurduğu haberinde, Erdoğan’ın Londra ziyaretinin daha çok seçime yönelik bir hamle olduğunun altını çizdi ve Türk Cumhurbaşkanı’nın para politikasında sıkılaşmaya gitmek konusunda isteksiz bir görüntü vermesi ve Türk lirasının büyük değer kaybına yol açan kurdaki dengesizlik nedeniyle Erdoğan'ın yabancı yatırımcıları ilerleyen aylarda Türkiye'ye yeni yatırımlar yapma konusunda ikna edemediğini savundu.[8] Merkezi Londra'da bulunan BlueBay portföy yönetimi şirketinin gelişmekte olan piyasalar masasından stratejist Timothy Ash ise, bu haber kapsamında verdiği demecinde, Theresa May’in Erdoğan’a bu ziyaret vesilesiyle büyük yardımda bulunduğunu ve bu sayede Erdoğan ve partisi AK Parti’nin Batı dostu ve piyasa ile barışık bir imaj oluşturmaya çalıştığını iddia etti.

Londra’da Türk Öğrencilerle Buluşma
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere ziyaretindeki en başarılı konuşması ise, bu ülkede okuyan Türk öğrencilerle buluştuğu toplantıda oldu. Burada duygusal ve hitabet yeteneğini sergilediği bir konuşma yapan Erdoğan, İsrail’in Kudüs’te yaptığı katliamı kınarken, bu olayı “soykırım” olarak nitelendirdi. İsrail ve ABD ile birlikte bu trajik olay karşısında sessiz kalanları da lanetlediğini söyleyen Erdoğan, İsrail’i bir kez daha net ifadelerle “terör devleti” olarak tanımladı. İsrail’e yönelik olarak oldukça sert mesajlar veren Erdoğan, ölen Filistinliler için Türkiye’de 3 günlük “milli yas” ilan edildiğini ve İsrail’i telin etmek için Yenikapı’da büyük bir miting yapılacağını açıkladı. Ramazan ayı boyunca Filistinliler için İslam İşbirliği Teşkilatı kapsamında yardım kampanyaları düzenleneceğini de açıklayan Erdoğan, daha sonra Türk gençlerine yönelik milliyetçi-muhafazakâr mesajlar verdi. Erdoğan’ın mesajlarının İslami vurgular kadar milliyetçi tonlar taşıdığı da gözlemlendi.

Erdoğan’ın Türk öğrencilerle buluşması

Türk Asıllı Alman Futbolcularla Görüşme
Londra temasları kapsamında İngiltere Premier liginde futbol oynayan Türk asıllı Alman milli futbolcular Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’la birlikte birkaç ay önce İngiltere’ye transfer olan Türk milli takımının santraforu Cenk Tosun’la bir araya gelen Recep Tayyip Erdoğan, Türk asıllı Alman futbolculardan seçim kampanyası için destek mesajları aldı. Oyuncuların formalarını hediye ettikleri Erdoğan’la sıcak pozlar vermesi ise, Alman Futbol Federasyonu’ndan eleştiriler aldı.[9] Son dönemde bazı Alman gazetecilerin Türkiye’de tutuklanmaları ve Türkiye demokrasisine yönelik Avrupa genelindeki olumsuz bakış nedeniyle Almanya’da sık sık eleştirilere konu olan Erdoğan’a Türk asıllı oyuncuların verdiği destek, Sevim Dağdelen gibi Türk asıllı bir Alman milletvekilinin de tepkisine neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra’da Türk asıllı Alman futbolcular İlkay Gündoğan ve Mesut Özil’le birlikte Cenk Tosun’la bir araya geldi

Bloomberg Mülakatı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra ziyareti sırasında Bloomberg kanalından Guy Johnson’a Türkiye ekonomisinin durumu ve kendisinin ekonomi politikası konusunda önemli bilgiler içeren ilginç bir mülakat verdi. Erdoğan, mülakatında, T.C. Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ilgili olarak, “Tabii ki Merkez Bankası bağımsızdır. Ancak Merkez Bankası bu bağımsızlığı alıp, yürütmenin başındaki Cumhurbaşkanı’nın verdiği sinyalleri bir kenara koyamaz. Buna göre değerlendirmelerini yapıp, adımlar atacaktır ve ben bunun ileride çok yararlı adımlarla sonuçlanacağına inanıyorum.” ifadelerini kullandı.[10] Türkiye’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız bir ekonomi politikası ve faiz rejimi belirlenemeyeceğini söyleyen Erdoğan, bu şekilde, yeni dönemde seçilirse Merkez Bankası’nın özerkliği konusunda ileri adımlar atabileceğinin sinyallerini verdi. Ancak bu açıklamalara piyasaların verdiği ilk tepkiler gayet olumsuz oldu ve döviz kurlarındaki artış devam etti. Erdoğan’ın açıklamaları, Türkiye’nin devletçi siyasal kültürü ve politik sisteminin -hükümetlerin piyasaya kolay kolay müdahale edemedikleri- Batılı liberal demokrasilerden farkını bir kez daha açıkça ortaya koydu.

Erdoğan’ın Bloomberg mülakatı

Sonuç
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temaslarından somut ne kazanımlar elde edildiğini elbette zaman gösterecek. Ancak dünyada en çok tanınan siyasi liderlerinden biri olmasına karşın, zaman zaman bazı kesimlere yönelik baskıcı politikaları ve sert üslubu nedeniyle ülkesinin bir bölümünce ve Batı dünyasında pek sevilmeyen Erdoğan’ın, bu tarz prestijli yurtdışı temasları sayesinde moral depoladığı ve siyasi gücünü muhaliflerine gösterdiği, hatta rakiplerine gözdağı verdiği söylenebilir. Özellikle Kraliyet ailesiyle yapılan temaslar konusunda Erdoğan’ın böyle bir çaba içerisinde olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu durumun seçimler öncesinde ekonomik açıdan başarı grafiği düşen Erdoğan’ın itibarını yükselttiği gibi, siyasi rakiplerine ve halka “rakipsiz” olduğu mesajını verdiği de kesin. Hakikaten de, bilgi ve deneyimiyle Erdoğan’ın yerini doldurmak hiç de kolay bir iş değil. Üstelik Filistin konusunda son günlerde yaşanan ve Türk halkının haklı tepkisine neden olan gelişmelerin de Erdoğan'ın oylarını konsolide etmesine yol açması gayet olası gözüküyor. Ancak doların 4,5 tl’yi bulduğu ve avronun da 5,32’yi gördüğü Türkiye ekonomisinde[11] şu sıralar işlerin iyi gitmediği de ortada ve bu gidişatın devam etmesi durumunda ne Filistin halkı üzerinden yapılan İslam propagandası, ne de itibarlı yurtdışı ziyaretleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçmeni memnun etmesi için yeterli olmayacak. Dahası, Erdoğan ve partisi seçimi kazansa bile, Erdoğan’ın kabinesinin iktidarda geçen 16 yılın sonunda yıpranmış olduğu ve artık halkta ve özellikle gençlerde heyecan üretemediği görülüyor. Bu nedenle, yakın geçmişte Ali Babacan ve Abdullah Gül gibi yıldız isimlerin Bakanlık yaptığı AK Parti, bugün oldukça zayıf ve sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ayakta kalabilen bir siyasi yapı gibi algılanıyor. Bu husus ise, bir ekip işi olan politika için kesinlikle son derece olumsuz bir durum ve/veya yanlış bir strateji… İktidardaki AK Parti’nin başarılı olabilmek için yenilenmesi ve gençleşmesi gerektiği ortada. Ancak Erdoğan’ın ziyaretinin Türkiye-Birleşik Krallık (İngiltere) ilişkileri açısından olumlu bir etki yarattığından da söz etmek gerekir. Ayrıca yıllardır İngiltere'nin Türkiye'de önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü açıktan desteklediği hesaba katılırsa, bu ziyaret sonrasında Londra'nın yeni dönemde Türkiye'deki muhatabının Erdoğan olacağını hesap etmeye başladığı da iddia edilebilir.

Kapak Fotoğrafı: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Theresa May basın toplantısı sonrasında el sıkışırken.


Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Prens Charles'la bir araya geldi”, Star, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.star.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-prens-charlesla-bir-araya-geldi-haber-1342697/.
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan Kraliçe Elizabeth'le görüştü”, NTV, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.ntv.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-kralice-elizabethle-gorustu%2cjjrppHBB3UODev1Qg1_DCQ.
[3] Theresa May: Türkiye'de demokratik değerlerin ve insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44132841.
[4] Necati Yas (2018), “Theresa May's rolling out the red carpet for Erdogan is repulsive, but then again our leaders are hardly much beter”, The Independent, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.independent.co.uk/voices/erdogan-uk-visit-turkey-theresa-may-kurds-syria-a8347101.html.
[5] Patrick Wintour (2018), “Campaigners call for UK to act on rights as Turkish president arrives”, The Guardian, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/politics/2018/may/13/theresa-may-under-fire-human-rights-as-turkish-president-lands-in-uk.
[6] “It is in Britain's national interest to welcome Turkey's president Erdogan” (2018), The Daily Telegraph, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.telegraph.co.uk/opinion/2018/05/15/britains-national-interest-welcome-turkeys-president-erdogan/.
[7] “Daily Telegraph: Erdoğan'ı ağırlamak İngiltere'nin çıkarına”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/44135127.
[8] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[9] “Ozil and Gundogan's Erdogan photos cause German furore”, BBC, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-44122247.
[10] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[11] “Dolar/TL 4.50'yi gördü, Merkez Bankası'ndan açıklama geldi” (2018), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201805161033467644-dolar-tl-rekor/.