22 Temmuz 2013 Pazartesi

Kıbrıslı Türk Siyasetçi Hüseyin Işıksal'la Mülakat


Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hüseyin hocam merhaba, daha önce de sizinle bir akademisyen olarak röportaj yapmıştık. Bu sefer ise bir milletvekili adayı olarak yine sizinle birlikteyiz. Öncelikle adaylığınız hayırlı olsun. Bir kez daha bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Hüseyin Işıksal: Tekrardan merhaba sevgili Ozan. Öncelikle bir kez daha bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Evet 28 Temmuz’da yapılacak olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimlerinde Demokrat Parti-Ulusal Güçler Partisi Lefkoşa Bölgesi 9. sıradan milletvekili adayı gösterildim. 1977 Mağusa-KKTC doğumluyum. Orta ve lise öğrenimimi Lefkoşa Türk Maarif Koleji’nde tamamladıktan sonra 1998 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden “Yüksek Şeref” derecesi ile mezun oldum. Daha sonra British Council tarafından verilen prestijli ‘Chevening’ bursunu kazanarak 2000 yılında İngiltere’de University of Warwick Uluslararası İlişkiler bölümünden Yüksek Lisans derecemi aldım. Çalışmalarıma İngiltere’de University of Keele Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi bölümünde devam ederek doktora diploması almaya hak kazandım. Daha sonra Türkiye’ye dönerek ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde ikinci doktoramı tamamladım. 2002’den beri Türkiye, İngiltere ve Kıbrıs’ta çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapıyorum. Bir dönem Uluslararası Af Örgütü Kuzey Kıbrıs Grubu Genel Sekreterliği görevini de yürüttüm. Uluslararası hakemli dergilerde ve konferanslarda yayınlanmış 20’yi aşkın bilimsel makalem bulunmakta. Halen, Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Uluslararası İlişkiler bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak öğretim üyeliğine devam ediyorum.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hüseyin hocam hangi nedenlerden dolayı milletvekili adayı oldunuz ve size göre Kuzey Kıbrıs’ın çözülmesi gereken en temel sorunu nedir? Milletvekili seçilirseniz yapmayı hedeflediklerinizi kısaca belirtir misiniz?
Hüseyin Işıksal: Aday olmamın en büyük nedeni toplumun şu an içinde bulunduğu durumdur. Bu topraklardan yetişen ve bu devletin bursuyla eğitim almış bir birey ve akademisyen olarak bu toplumun daha iyiye gidebilmesi için elimden geleni yapmak benim için bir görevdir. Doğal olarak bunun milletvekili olarak gerçekleşmesi şart değildi ancak adaylık süreci benim topluma vermek istediğim mesajlar için bir fırsat yaratmış oldu. Vermek istediğim temel mesaj, partizanlık temeline dayanan eski siyaset anlayışının bu toplumda artık sürdürülebilir olmadığıdır. Bu bizim kaderimiz değildir ve halkımızın bu kabustan kurtulması için seçeneği vardır. Kariyerli, dürüst ve ilkeli insanlar meydanı boş bıraktıkça siyasal alanın hep yanlış örnekler tarafından doldurulduğunu görmek beni aday olmaya iten bir başka temel faktördür. Siyaset kurumu belirli kişilerin tekelinde, onların dar vizyonu ile sınırlı kalmıştır ve bunun kırılma vakti artık gelmiştir. Kişisel olarak vermek istediğim bir başka mesaj da, -aynı medeni ülkelerde olduğu gibi- düzgün ve kariyerli insanların da oy alabileceğini göstermektir. Benim için milletvekilliği bir rant mekanizması değil, layık insanlar tarafından taşınması gereken ve belli bir zaman sonra da devredilmesi gereken bir yüktür. Artık raydan çıktığı kesin olan trenin tekrar raya girebilmesi için bu yükün dürüst, prensipli ve kariyerli insanlar tarafından taşınması gerekir. Son olarak vermek istediğim mesaj, seçim sisteminin değişmesi gerekliliği ve siyasetçilerin söylemleri ile pratiklerinin tutarlı olmasıdır. Bunu da kendi bölgem dışında bir bölgeden aday olarak göstermiş olduğuma inanıyorum. Benim için seçilmekten daha önemli olan, verdiğim bu mesajlara toplum tarafından alacağım yanıttır.
Bence ülkenin öncelik sırasına göre çözülmesi gereken en temel sorunu ‘adalet’ kavramının toplumun her biriminde yeniden tahsis edilmesidir.  Ülkemizin en büyük problemlerinden biri adama göre iş değil, işe göre adam alınmasıdır. Partizanca yapılan uygulamalar sadece kamu sektöründe değil, eğitimden sağlığa kadar toplumun her sektöründe etkin hale getirilmiştir. Kişisel görüşüme göre sosyal adalet kavramı bir toplumun temel taşıdır. Bu temelin zarar görmesi toplumun çöküşüne çanak tutar. Bu nedenden dolayı bence çözülmesi gereken temel sorun budur. Seçildiğim takdirde en büyük mücadelem sosyal adalet mekanizmalarının yeniden inşa edilmesi için olacak. Ayrıca yıllardır edindiğim eğitim, bilgi ve tecrübeler ışığında özellikle dış politika konusunda önemli katkılar koyabileceğimi düşünüyorum.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Dikkatimizi çeken bir başka konu da Kuzey Kıbrıs’taki seçim sisteminin Türkiye’den daha farklı olduğu. Buradaki seçim sistemini bizim için kısaca açıklar mısınız?
Hüseyin Işıksal: Evet, Kuzey Kıbrıs’taki seçim sistemi Türkiye’ye göre biraz daha farklı. Türkiye’de parti yönetimleri milletvekili adaylarını belli bir hiyerarşiye göre diziyor ve bu milletvekili seçiminde belirleyici oluyor. Bence bu çok demokratik bir sistem değil, çünkü siz partiye oy verdiğinizde size adaylar dayatılmış oluyor ve en baştaki adayları hiç tasvip etmeseniz bile adeta istemeyerek de olsa seçmiş oluyorsunuz. KKTC’deki seçim sistemi size hem parti içerisindeki adaylar arasında seçim yapma hakkını, hem de tercihe bağlı olarak dilerseniz farklı partilerdeki farklı adaylara aynı anda oy verme olanağını tanıyor. Böylelikle partinin yaptığı sıralamanın pek bir önemi kalmıyor.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam siz Demokrat Parti Ulusal Güçler’den (DP-UG) Lefkoşa Bölgesi 9. sıra milletvekili adayı oldunuz. Bildiğimiz kadarı ile Girne bölgesinde ikamet eden oldukça geniş bir aileniz var ve aynı zamanda yıllardır Girne Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyorsunuz. Peki neden seçilme şansınızın daha yüksek olduğu Girne’den değil de Lefkoşa’dan aday olmayı tercih ettiniz?
Hüseyin Işıksal: Öncelikle bu soru için çok teşekkür ederim sevgili Ozan. Pek çok insan da bana benzer soruyu sordu. Yukarıda da belirttiğim gibi bence KKTC’deki seçim sistemi değişmeli. Bunu pek çok kez TV programlarında dile getirdim. Zaten nüfusu çok fazla olmayan böylesine küçük bir ülkede 5 seçim bölgesi olması normal değil. Ayrıca bölgelerin küçük olması bölgeselciliği ve seçilen adayların da partizan odaklı siyaset yapmalarını adeta teşvik ediyor. Böylece bir bölgeden seçilen milletvekili ve bakanlar gelecek dönemde de seçilme kaygısıyla ülke menfaatlerini değil, şahsi ve bölge menfaatlerini ön plana çıkarıyor. Bunu engellemek için kanaatimce tek bir seçmen listesi olmalı ve Kıbrıs’taki her seçmen bu listeye oy vermeli. Böylelikle hem ülke yararlarını ön plana çıkaran dürüst ve kariyerli adaylar ön plana çıkacak, hem de seçim öncesi bölgesel bazda verilen siyasi rant ve vaatler büyük ölçüde engellenecektir.
Daha önce de belirttiğim gibi yeni siyaset anlayışında siyasetçilerin söylemleri ile pratiklerinin tutarlı olması gerekmektedir. Bu bağlamda belki de KKTC tarihinde ilk defa kendi bölgesi dışında aday olan biri olarak adaylığım öncesi söylediklerimle pratiğimin tutarlı olması benim karakterim ve ilkelerime ne denli bağlı olduğum konusunda sanırım seçmene bir mesaj vermiştir. Ayrıca şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki, Lefkoşa seçmeni benim çok saygı duyduğum, bölgeselciliğin ve kökenciliğe göre oy vermenin en az etkili olduğu seçim bölgesidir. Ayrıca ülkenin siyasi merkezi ve siyasetin kalbinin attığı yer olarak hem tüm siyasi partilerin genel başkanları ve en kıdemli adayları ile yarışmak kanaatimce başkent Lefkoşa’yı diğer seçim bölgelerine göre çok daha anlamlı kılmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: DP-UG’nin size göre diğer partilerden farkı nedir? Neden DP-UG’den aday oldunuz?
DP 1992’de kurulduğundan beri hiçbir zaman tek başına iktidara gelmemiş, girdiği ilk seçimler hariç genellikle hükümetin küçük ortağı olarak verdiği sözleri yerine getirmeye çalışmıştır. Benim kişisel görüşüme göre DP-UG nin bu seçimlerdeki en büyük farkı kendi konusunda uzman kişiler tarafından hazırlanmış olan yol haritasıdır. Bu uzman kadro ilgili sivil toplum örgütleri, öğretim üyeleri ve halkla birebir istişare ederek halkın gereksinimleri doğrultusunda seçim kitapçığını hazırlamıştır. İkinci olarak, DP-UG daha önce değişik partilerde de yer almış veya benim gibi hiç bir partiye üye olmayan kişilere de kapısını açarak yelpazesini genişletmiş ve kendi konusunda uzman kişilerin partiye katkı koymasına olanak sağlamıştır. Bu noktada belirtmekte yarar var ki, 50 milletvekili adayının 37’si ilk kez seçimlere girecek olan yeni ve dinamik adaylardır. Üçüncü olarak kanaatimce geçmişteki siyasi tecrübeler ve önceki iktidarların verdikleri sözleri yerine getirememeleri DP-UG’yi bu konuda kamçılamış ve artık yeni siyaset anlayışında kalıcı olabilmek için verilen sözlerin tutulması gerektiği net bir şekilde anlaşılmıştır. Bence bu üç temel faktör DP-UG’yi diğer partilerden ayıran en temel nedenlerdir. Sonuç olarak; DP-UG’nin diğer tüm partilere nazaran daha iyi bir programa, kadroya, vizyona ve lidere (Serdar Denktaş) sahip olduğuna inandığım için DP-UG’den aday oldum.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: DP-UG iktidara geldiği takdirde öncelikle hangi sorunları nasıl çözmeyi planlıyor?
Anayasal ve kamusal reformlar ve ekonominin canlandırılması DP-UG tarafından en öncelikli sorunlar olarak tanımlanmıştır. Bu amaçla öncelikli olarak seçim ve halk oylaması yasası ile siyasi partiler yasası ele alınacak ve gerekli yasal düzenlemeler yapılacaktır. Bu sistem içerisinde başkanlık sistemine geçiş de yer bulabilecektir. Kamu harcamaları şeffaflık ve hesap verirlik ilkesi ışığında düzenlenecek, önceliğini yitirmiş projeler tavsiye edilecektir. Ayrıca yerel üretimin teşvik edilmesi ve kamu personelinin uzmanlaşmış oldukları kadrolarla istihdam edilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması planlanmaktadır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Kuzey Kıbrıs’takı ekonomik sorunlar ve Türkiye’ye bağlılığı muhalefet partileri tarafından çok sık gündeme getirilen konular arasında. DP-UG kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi kavramından ne anlıyor, TC-KKTC Ekonomik İşbirliği Protokolü’nü uygulamaya devam edecek misiniz?
Hüseyin Işıksal: Kendi ayakları üzerinde durma kavramı DP-UG’nin en çok üzerinde durduğu kavramdır. DP-UG hem ülkenin reforma ihtiyacı olduğunu, hem de bu reformu kendimizin yapması gerektiğine inanmaktadır. DP-UG TC-KKTC Ekonomik İşbirliği Protokolü’nü hedef olarak kabul etmekte ancak hedeflere ulaşma yöntemleri açısından farklı düşünmektedir. DP-UG’nin öncelikli hedefleri ekonomiyi kayıt altına almak, vergi reformları, Türkiye pazarının etkin bir şekilde kullanımı, birim maliyetlerinin düşürülmesi ile ekonomik çarkların hızlandırılması temeline dayanmaktadır. Hedef 3-4 yılın sonunda kendi ayakları üzerinde duran ve kendi cari harcamalarını karşılayan bir devlet yapısı oluşturmaktır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sevgili hocam size bu mülakat için size teşekkür eder, seçimlerde bol şans dileriz. Böyle bir dönemde Kuzey Kıbrıs’ın sizin gibi genç, dinamik, kariyerli ve belki de en önemlisi ilkeli milletvekillerine çok ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Umarım KKTC halkının hayrına bir sonuç çıkar. Biz Türkiye Cumhuriyeti’nden gelenlerin en büyük isteği Kıbrıs Türklerinin mutluluğu ve refahıdır. 
Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 22.07.2013

11 Temmuz 2013 Perşembe

Kıbrıs Tv'de Katıldığım Program


11 Temmuz 2013 tarihinde Kıbrıs Tv'de Teleskop programına katıldım ve Pınar Gözek Dervişağa'nın Mısır darbesi, Türk dış politikası ve Kıbrıs sorunu konularındaki sorularını cevaplandırdım. Aşağıda bu programın görüntülerine ulaşacağınız linki bulabilirsiniz. Sevgiler.



Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



7 Temmuz 2013 Pazar

Mısır Darbesi ve Jeopolitik Oyunlar


Geçtiğimiz hafta İslam dünyasının en önemli ülkelerinden Mısır’da gerçekleşen ve Hüsnü Mübarek iktidarının ardından ülkenin demokratik yollarla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesine yol açan askeri darbe, ülkemizde daha çok üstyapısal faktörlere dayalı siyasal İslamcılık-laiklik perspektifinden değerlendirilmiş ve medyada bu yönde yorumlar yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarına da bakıldığında, olaya salt bu idealizm eksenli değerler perspektifinden yaklaşıldığı ortaya çıkmaktadır. Oysa bugün uluslararası ilişkilere ve dünya siyasetine daha derinden bakıldığında temel çelişkilerin bu üstyapı faktörleri kadar ülkelerin güvenliği, ekonomileri ve enerji politikalarına dayalı jeopolitik oyunlardan kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır. Mısır darbesi de işte bu açıdan değerlendirildiğinde daha anlamlı olacaktır.

Şüphesiz ki Mısır’da gerçekleşen olay bir siyasi darbedir ve Batı dünyasının bu olaya yaklaşımı utanç vericidir. Ancak Batı dünyasının bu yönde adımlar atmasının esas sebebi İslamofobi ve Mursi’yi destekleyen ve geçmişte terör faaliyetlerine karışmış İhvan – Müslüman Kardeşler hareketine yönelik tepkiler değildir. Olayın jeopolitik açıdan değerlendirildiğinde ilk sebebi, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere tüm Batı dünyasının Orta Doğu’daki en güvenilir ve önemli müttefikleri olan İsrail’in güvenliğiyle ilgilidir. İsrail devleti son dönemde Arap Baharı sürecinde Mısır’da yaşanan iktidar değişimi ve İran’ın artık son aşamaya gelen nükleer programı nedeniyle oldukça sıkışmış durumdadır. İsrail’in varlığına bir tehdit olarak gördüğü İran’ın nükleer programı konusunda son derece kaygılı olduğu ve İran’ın yeni seçilen reformist Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de henüz bu kaygıları gideremediği görülmektedir.[1] İsrail’in bir savaş sebebi olarak gördüğü İran’ın nükleer programı yanında Mısır’da iktidara gelen Muhammed Mursi’nin “Mübarek gibi itaatkâr olmayacağız” benzeri açıklamaları da[2] Batı dünyasında İsrail’in güvenliği açısından alarm zillerinin çalmasına neden olmuştur. Nitekim askeri darbenin ardından atanan yeni Cumhurbaşkanı Adli Mansur’un ilk icraatlarından biri Refah sınır kapısının kapatılması[3] olmuş ve Batı dünyasına açık bir uzlaşma mesajı verilmiştir. Mısır’ın bu şekilde hareket etmesinde kuşkusuz Mısır Ordusu’nun ve genel olarak ülkenin ABD ve Batı dünyasına ekonomik bağımlılığı ilk sırada gelmektedir. Öyle ki darbenin ardından Mısır’da borsa % 5 oranında yükselmiştir![4] İşte bu nedenle Batı dünyası şimdiye kadar darbeye darbe diyememiş ve tarafsız görüntüsünün altında darbeye destek olmuştur. Darbe sonrası yaşanan gelişmeler jeopolitik açıdan değerlendirildiğinde ise İsrail’in batı sınırlarını güvence altına aldığı söylenebilir.

Mısır darbesinin ikinci önemli sebebi, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin Arap Baharı sürecinde Arap dünyasında iyice derinleşen demokrasi talepleri karşısında paniklemeleri ve Mısır’da demokratik modelin oturması halinde yakın bir zamanda kendi ülkelerinde de bu tarz taleplerin gelişmelerinden endişe etmeleridir. Suudi Arabistan darbe sonrası yeni yönetimi tanıyan ilk ülke olurken, üzerinde etkili olduğu Selefi hareketi ve Nur Partisi’nin de darbeye destek vermesini sağlamıştır. Bu ülkeler böylelikle Amerikalı ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington’ın “demokrasi dalgası”[5] adını verdiği bir akımın kendi coğrafyalarına yayılmasına yönelik bir set çekmişlerdir. Elbette demokrasinin kolay bir rejim olmadığı ve yerleşmesinin on yıllar aldığı salt Türkiye’nin demokrasi tecrübesine bakarak bile kolaylıkla anlaşılabilir. Ayrıca Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin de 1 sene görev yaptığı süreçte ekonomik ve siyasal açıdan oldukça başarısız olduğu ve İslamcı korkuları tetiklediği ortadadır. Ancak sonuç olarak Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri de Mısır darbesi konusunda demokratik açıdan sınıfta kalmışlardır. Batı dünyasının darbeye desteğinde bir diğer önemli etken de, ABD müttefiki olan bu ülkelerin Arap Baharı’na yönelik korkularıdır.

Mısır’da gerçekleşen darbenin 3. ve belki de en önemli jeopolitik sebebi ise enerji politikaları ile ilgilidir. Bilindiği üzere son birkaç yılda Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla Avrupa Birliği üyesi olmuş Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Doğu Akdeniz’de başlattığı enerji arama çalışmaları neticesinde Akdeniz açıklarında doğal gaz kaynakları bulunmuş ve Rum yönetimi Amerikan Noble şirketiyle bu yönde anlaşmalar imzalamıştır. Rumlar ayrıca Mısır ve Akdeniz’e kıyısı olan bazı ülkelerle de ikili anlaşmalar imzalayarak Akdeniz’i münhasır ekonomik bölge yapmak yönünde ciddi adımlar atmışlardır. Türkiye’nin gösterdiği sert tepki neticesinde Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile ülkesi Mısır’ın Mübarek döneminde yaptığı bu anlaşmayı iptal etmiştir. Mısır’da işbaşı yapan yeni yönetimin bu konuda ne yapacağı ise henüz meçhuldür. Türkiye’nin Mısır’ın yeni yönetimine tepki gösterirken kuşkusuz bu faktörü de hesaba katması gerekmektedir. Ancak Türkiye’den henüz Başbakan Erdoğan’ın bu konuda bilinç sahibi olduğu yönünde sinyaller gelmemektedir. Bu noktada Başbakan’ın danışmanlarının ve Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarının jeopolitik gelişmeleri okumak konusunda son derece yetersiz oldukları dikkat çekmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs politikası son dönemde son derece ikircikli bir hal almıştır. Türkiye’nin KKTC’nin veya başka bir isimle Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığını mı, yoksa Rumların bulduğu enerji kaynaklarından pay almayı mı tercih ettiği net değildir. Türk yönetimi bu konuda net bir karar alarak, bu yönde daha kararlı adımlar atmalıdır. Enerji gelirleri son derece cazip bir faktör olabilirken, senelerdir dünyanın tanımadığı KKTC’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin tanınır bir devlete sahip olmaları da aynı ölçüde önemli bir kazanım olabilir. Bu noktada Türk hükümetinin kararlı adımlar atması ve ne yaptığının bilincinde olması gerekmektedir.

Sonuç olarak Türkiye’de basın ve akademi dünyasının siyasal gelişmeleri yalnızca demokrasi ve insan hakları perspektifinden değerlendirmeleri hatası Mısır darbesinde de somut olarak karşımıza çıkmıştır. Demokrasi kuşkusuz Türkiye’nin savunduğu ve yayılmasını istediği bir yönetim biçimidir. Ancak ulusal çıkarların ve Kıbrıslı Türkler olmak üzere tüm dünyadaki Türklerin haklarının savunulması da Türkiye’nin önemli bir dış politika unsuru olmalıdır. Bu noktada Türkiye ve Mısır gibi ülkelerdeki siyasal İslamcı iktidarların yalnızca kadın hakları ve özgürlükler konusunda değil, kendi halklarını kendi ülkelerine yabancılaştırdıkları için dış politikada da ülkelerine ve halklarına büyük zararlar verdikleri hemen fark edilmelidir. Görüldüğü üzere halkı kutuplaştıran siyasal İslamcı iktidarlar ülkelerini ikiye bölmekte ve dış politikada halkın kararlı ve tek bir ses vermesini imkânsız kılmaktadırlar. Bu nedenle Türkiye’nin ivedilikle yapması gereken şey, artık iyice kontrolden çıkan hükümete bir çekidüzen vermek ve ulusal çıkarlarını korumak olmalıdır. Aksi takdirde kaybeden yine Türkiye ve Türk halkı olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Örnek bir yaklaşım için; Landau, Emily B., “Hassan Rohani, West’s false hope for a nuclear deal with Iran”, Haaretz, Erişim Tarihi: 07.07.2013, Erişim Adresi: http://www.haaretz.com/opinion/hassan-rohani-west-s-false-hope-for-a-nuclear-deal-with-iran.premium-1.533302.   
[2] “Mursi: Mübarek Gibi İtaatkâr Olmayacağız”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 07.07.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/mursi-mubarek-gibi-itaatkar-olmayacagiz/.
[3] “Mısır Refah Sınır Kapısını Kapattı”, Aktif Haber, Erişim Tarihi: 07.07.2013, Erişim Adresi: http://www.aktifhaber.com/misir-refah-sinir-kapisini-kapatti-817024h.htm.
[4] “Mısır’da sermaye darbeyi destekliyor”, Sabah, Erişim Tarihi: 07.07.2013, Erişim Adresi: http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2013/07/06/misirda-sermaye-darbeyi-destekliyor. 
[5] “Third Wave Democratization”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 07.07.2013, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Third_Wave_Democracy.

4 Temmuz 2013 Perşembe

The Need for 'Third Way' in the Muslim World


Yesterday, Egyptian Army made a coup d’état and took the control of the country against the first democratically elected Islamist-oriented President Mohammed Morsi. What happened yesterday in Egypt shows once again that there is an urgent necessity for “third way” politics in the Muslim world.
Until now, two main types of politics existed in the Muslim world. One is military-centered and secular-oriented policy which aims to protect the society from Islamic extremist movements by creating an authoritarian or semi-authoritarian regime. This type of regimes generally gives priority to modernization and secularism and approach to Islamic fundamentalism as the greatest source of evil. Although in terms of women rights, protection of other religious groups and non-believers they guarantee certain progress in the Islamic world, authoritarian model was not a cure for the solution of Islamism-democracy dilemma until now since they did not bring peaceful transitions to democracy. The only exception was Turkey’s Kemalism which was somehow successful in making peaceful transition to multi-party democracy in 1950, but later within the Cold War conditions Turkey had 3 coups in 1960, 1971 and 1980. This authoritarian model in the Muslim world generally took the support of Western countries for many decades because of fears against radical Islamism and their lack of fanaticism in the foreign policy (primarily relations with Israel and USA) and economics (privatization and the adoption of free-market economics).
The other type of politics in the Muslim world is mosque-centered and Islamic-oriented policy which aims to use democracy and free and fair elections in order to realize Islamic ideals by mobilizing large groups of people within the lines of religious, ethnic or sectarian identities. This type of regimes often seems to defend democracy in terms of elections however when it comes to issues like minority rights or women rights, they seem to forget or misunderstand the real meaning of democracy. This new model gave hope to democrats around the world during the Arab Spring where peaceful transitions were realized in Tunisia and Egypt. Previously, Turkey’s Justice and Development Party (JDP) also gave hope to world by making excessive democratic reforms between 2002 and 2007, primarily motivated by Turkey’s hopes for accession to European Union. However, starting from 2009, JDP also began to give negative signals for the success of this model although Turkey has considerably high democratic experience compared to all other Muslim dominated countries. The problem with this model is that Islamist groups do not content themselves with ruling the country but they also want to make social engineering in order to increase the role of Islam in social and political life.
Looking at these two failing models, one must clearly notice the need and space for a “third way” politics in the Muslim world. This third way politics in the Muslim world should be based on libertarian principles and should guarantee respect and security for all different views, faiths and lifestyles in the country. The aim of the third way thus should not be to change the society by using governmental power, but rather to act as a waiter state (garson devlet in Turkish) that will be ready to take orders from its citizens. The ideal of third way and waiter state in the Muslim world is not impossible to realize, only if people could give up their fanaticism and realize that democracy is better than secular or Islamic authoritarianism.
Asst. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Yeni web sitem ozanormeci.com.tr yayında!


Yeni web sitem ozanormeci.com.tr, http://ozanormeci.com.tr/ adresinde yayın hayatına başlamıştır.

Yrd. Doç.  Dr. Ozan ÖRMECİ