13 Nisan 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci Macaristan Seçimlerini Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 13 Nisan 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan ve Hamza Çiftçi’nin sunduğu “Haber Merkezi” programında 2026 Macaristan genel seçimlerinde Peter Magyar ve Viktor Orban karşıtı muhalefetin kazandığı sandık zaferini ve bunun uluslararası siyasete etkilerini değerlendirdi.

12 Nisan 2026 Pazar

2026 Macaristan Seçimleri: Muhalefet 16 Yıl Sonra Orban'ı Geçmeyi Başardı

 

Giriş

Orta Avrupa'nın önemli devletlerinden ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gözlemci üyesi olan Macaristan, 2010 yılından bu yana ülkesini adeta avuçları içine almayı başarmış, çok güçlü ve başarılı bir sağcı popülist olan Viktor Orban tarafından yönetilmekteydi. Orban, ABD Başkanı Donald Trump, Rusya lideri Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü liderlerle kurduğu yakın ilişkiler, Avrupa Birliği (AB) içerisinde Ukrayna'ya yardım ve Rusya ile ilişkileri kesme gibi bazı konularda gösterdiği farklı tutumlar ve ülke içerisinde muhalefete ve LGBT grupları gibi kesimlere yönelik olumsuz yaklaşımlarıyla liberal çevrelerde hiç sevilmeyen bir isim olmasına karşın, kendisinin de kabul ettiği "illiberal" model, ilginç bir şekilde 16 yıldır ülkesinde başarıyla iktidardaydı. 2022 genel seçimlerinde Brüksel ve Washington'da sol-liberal kesimlerin seferberlik ilan ettiği durumlarda bile sandıktan zaferle çıkmayı başaran "Yetenekli Bay Orban", yıllar sonra ilk kez bu defa sandıkta beklenen başarıya ulaşamadı ve iktidarını kaybetti. Bu yazıda, 2026 Macaristan genel seçimleri, sahadan alınan bilgiler ve uluslararası haber ajanslarının haberleri temelinde özetlenecektir.

2026 Macaristan Seçimleri

Seçimden önce Uluslararası Politika Akademisi (UPA) olarak yayınladığımız iki farklı yazıda da, Orban karşıtı muhalefetin birleştiği merkez-merkez sağ çizgideki popülist TISZA (Saygı ve Özgürlük) partisinin, genç ve karizmatik siyasetçi Peter Magyar liderliğinde bu defa sandığa çok iddialı hazırlandığını ve özellikle AB ve AB üyesi bazı ülkelerden gelen desteğin ve Rusya ve ABD'ye yönelik tepkilerin de etkisiyle Orban'ın işinin bu defa çok zor olacağını belirtmiştik. Orban'a yönelik tepkilerin temelinde ise, ülkedeki yolsuzluk ve nepotizm vakalarının yaygınlaşması ile muhalefete yönelik baskılar vardı. Ayrıca Ukrayna'ya yardım konusunda yaşanan görüş ayrılıklarının (Orban, Trump-Putin ikilisi gibi Ukrayna'ya yardımların kesilmesini savunuyordu) damga vurduğu seçimler öncesinde, ABD Başkanı Trump'ın Başkan Yardımcısı J.D. Vance'i Orban'a destek için Macaristan'a göndermesi, bu seçimi, AB ile ABD arasında adeta bir tür bilek güreşine dönüştürmüştü. Seçim öncesindeki anketler ise, AB'ye yakın Magyar ve TISZA'mn Orban ve Fidesz partisinin yaklaşık 10 puan önünde olduğunu gösteriyordu.

Bugün (12 Nisan 2026) tarihinde huzur ve barış ortamı içinde gerçekleştirilen seçimler, öncelikle yüksek katılım oranıyla dikkat çekti. Birçok Avrupa ülkesinde genelde düşük düzeyde kalan seçime katılım düzeyi, Macaristan'ın 2026 seçimlerinde ise ülke tarihindeki en yüksek oran olan yüzde 79'u buldu. Geçtiğimiz genel seçimlerde, 2022'de bu oranın yüzde 63 olduğu düşünülürse, muhalefetin bu defa seçmenleri mobilize etmeyi başardığı söylenebilir. Ayrıca ilk defa oy kullanan gençlere Macaristan bayrağı renklerinde bileklik hediye edilmesi gibi ilginç bir uygulamayla da dikkat çeken seçimlerde, Macaristan vatandaşı olan seçmenler, parti ve seçim bölgesini temsil edecek vekil için iki farklı oy kullandılar. Ülke genelindeki yaklaşık 7,5 milyon seçmen nedeniyle, seçim sonuçlarının belli olması ancak gecenin ilerleyen saatlerinde mümkün oldu. Ek olarak, posta yoluyla gönderilen 232.000 civarında reyin (oyun), seçimlerden sorumlu NVI (Macaristan Seçim Ofisi) tarafından sandık oylarının sayılmaya başlamasından önce sayıldığı da bu noktada eklenmeli.

Peter Magyar

Henüz kesinleşmeyen seçim sonuçlarına göre, muhalefet bu defa başarılı bir performans sergileyerek Başbakan Orban ve partisi Fidesz'i geçmeyi başardı. Öyle ki, Peter Magyar liderliğindeki TISZA, Orban'ın partisi Fidesz'e yüzde 53'e yüzde 38,4'lük büyük bir üstünlük sağlayarak parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu almayı başardı. Valasztas.hu internet sitesinin projeksiyonuna göre, bu sonuçlara göre TISZA Macaristan parlamentosunda 138 milletvekilliği alırken, Fidesz-KDNP ittifakı ancak 55 milletvekilliği ile yetinecek. Aşırı sağcı Mi Hazánk (Vatan Hareketimiz) ise yüzde 5,83 civarında oyla 6 meclis sandalyesi elde edecek. Bu şekilde 199 sandalyeli Macaristan Parlamentosu'nun yeni üyeleri de belirlenmiş ve Macaristan'da iktidar barışçıl bir şekilde el değiştirmiş oldu. Viktor Orban, seçim gecesi yaptığı konuşmada yenilgiyi kabul etti ve rakibini kutladı.


Valasztas.hu internet sitesinin meclis milletvekilliği dağılımı projeksiyonu

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 Macaristan genel seçimleri, AB'nin ABD ve liberal demokrasinin popülizm karşısında kazandığı bir zafer olarak da yorumlanabilir. Zira ABD-Rusya ikilisi tarafından desteklenen 16 yıllık Başbakan Viktor Orban, tüm maharetine karşın bu defa sandıktan birinci çıkmayı başaramamış ve genç ve karizmatik siyasetçi Peter Magyar ile TISZA partisine geçilmiştir. Bu seçimin Macaristan ve AB'ye etkileri ise ancak önümüzdeki aylarda anlaşılabilecektir. Ancak genel beklenti, Macaristan'ın daha AB yanlısı, Rusya-Ukrayna çatışmasında Ukrayna'ya yakın ve ABD'deki Trump yönetimi ile Rusya'ya daha mesafeli yeni bir siyasi/diplomatik çizgiye yönelmesidir. Macaristan'ın Türkiye ve Türk soylu devletlerle ilişkilerinde ise herhangi bir gerileme beklenmemektedir. Dileğimiz, dost ve kardeş ülke Macaristan halkının en doğru kararı vermesidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

11 Nisan 2026 Cumartesi

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in Çin Ziyareti


Giriş

Son aylarda Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Donald Trump yönetiminin tek taraflı uygulamalarına gösterdiği eleştirel tavır ve direnç ile İsrail'in Gazze ve İran'a yönelik sertlik politikalarına karşı sergilediği ilkeli duruşla dünyada adından söz ettiren ve özellikle İslam dünyasında hayli popüler hale gelen PSOE'li (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) solcu İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, şimdilerde Çin Halk Cumhuriyeti'ne yaptığı ziyaretle gündemdedir. Bu yazıda, İspanya'nın sol eğilimli hükümet döneminde son yıllarda uyguladığı siyasi ve ekonomik politikalar değerlendirilecek ve Sanchez'in Çin ziyareti analiz edilecektir.

İspanya'da Solcuların İktidarı

Ülkesi İspanya'da 2017'den beri solun ana partisi olan PSOE'nin Genel Sekreteri olan 1972 doğumlu genç siyasetçi Pedro Sanchez, 2018'den beri çeşitli kesintilere rağmen ülkesinde 3 defa Başbakanlık koltuğuna oturmayı başarmış önemli bir siyasetçidir. İlk Genel Başkanlığı ve Başbakanlığı döneminde daha merkezci bir sol siyasetçi olarak görülen Sanchez, zamanla İspanya ve dünyada aşırı sağın yükselişi ve İspanya'da aşırı solun bu konudaki hassasiyeti ve gücü nedeniyle daha sol bir siyasal program ve söylemi benimsedi. Defalarca iktidardan uzaklaştırılmasına ve sağın sert eleştirilerine karşın siyasi mücadelesinden vazgeçmeyen Sanchez, partisiyle birlikte çok da başarılı olamadığı 2023 genel seçimleri sonrasında diğer küçük solcu partiler ve yerel partilerle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde bir kez daha Başbakan seçilmeyi/olmayı başardı.

Pedro Sanchez

Bu şekilde koltuğa zorlukla oturan Sanchez, Başbakan olduktan sonra ise, önceki iki dönem Başbakanlık deneyiminin de etkisiyle, oldukça özgüvenli ve iddialı işler yaparak gücünü konsolide etmeye başladı. Ülkesinde halkının ve bilhassa öncelikli seçmen tabanı olan solcuların insan hakları konusundaki duyarlılıklarını ve özellikle ezilen kesimlere yönelik empatik tutumunu iyi bilen Sanchez, bu bağlamda siyasal/diplomatik alanda daima uluslararası hukuk ve barış yanlısı, yeni ve iddialı bir söylem benimseyerek ismini hızla tüm dünyada duyurmaya başladı. Sanchez, 7 Ekim saldırısı sonrasında İsrail'in Gazze'ye yönelik operasyonları yayılmacı ve soykırımcı bir nitelik kazanınca, İsrail'e karşı -İrlanda ile birlikte- oldukça eleştirel bir tutum benimsedi. Nitekim İspanya, bu süreçte Avrupa Birliği içinde Filistin Devleti'ni resmen tanıyan ilk ülkelerden biri oldu. İspanya'nın bu kararı, zamanla Fransa, Birleşik Krallık ve Kanada gibi İsrail'le yakın ilişkileri olan büyük devletler de dahil olmak üzere birçok devletin aynı yönde karar almasını tetikledi.

Diğer konularda da daima barış ve uluslararası hukuku savunan Sanchez iktidarı, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik özel askeri operasyonunu ve yine son dönemde ABD ile İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını da şiddetle kınadı. Ancak bunları yaparken Sanchez, ilkeli davrandıklarını ve İran'daki rejimin aşırı niteliklerini savunmadıklarını da ısrarla belirtti. Bu süreçte ABD Başkanı Donald J. Trump ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun sert eleştirilerine maruz kalan Sanchez, bu eleştiriler karşısında da asla geri adım atmadı ve kendisine yönelik sataşmalara aynı şekilde cevap verdi. Sanchez'in bir diğer dikkat çektiği konu ise, ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO üyeleri için belirlediği yüzde 5 harcama önerisine karşı çıkması ve eğitim ve sağlık politikalarındaki öncelikleri nedeniyle kendi düzeylerinin yüzde 2,1 seviyesinde kalacağını belirtmesi oldu. Başkan Trump, bu konu nedeniyle İspanya'nın NATO'dan atılması gerektiğini dahi önerdi. Ancak bu durumda bile geri adım atmayan Sanchez, dünyada ABD karşıtı ve sol çevrelerde giderek bir kahraman figürü gibi algılanmaya başladı. Son olarak Başkan Trump'ın ticari ilişkileri kesmekle tehdit ettiği İspanya'dan Trump'a Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares tarafından verilen cevapta, bu tehditlerden korkulmadığı açıklanmıştı.

İspanya'nın son yıllardaki ekonomik büyüme oranları

Ekonomi alanında diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha başarılı bir grafik sergilemeyi başaran Sanchez iktidarı, iktidara geldiğinden beri ekonomiyi her çeyrekte yüzde 2,5-3 civarında büyütmeyi başardı. ABD Başkanı Donald Trump'ın ticareti kısıtlayan gümrük tarifeleri uygulamalarına karşı çıkan Sanchez, özellikle İspanyolca konuşan çok sayıda Latin (Güney) Amerika ülkesinden gelen göçmen işçiler ve yeni vatandaş olan topluluklar sayesinde ülkesinde toplumsal bir dinamizm yaratmayı da başardı. Bu süreçte İspanya'da 1,2 milyon düzeyinde yeni insanın yerleşmesi, İspanya'yı Avrupa'nın en dinamik ve demografik olarak gelişen ülkesi durumuna getirdi.

Kültürel olarak daima ilerici politikaları savunan Pedro Sanchez, LGBT haklarını, her türlü topluluğun dil ve kültürel alan başta olmak üzere demokratik özgürlüklerini ve her insanın insanca yaşamasını sağlayacak sosyoekonomik hakları savunmasıyla önemli bir siyasetçi haline geldi. Buna karşın, ABD ve Avrupa'nın büyük devletlerinin de etkisiyle, Sanchez'e yönelik ülkesinde ciddi tepkiler ortaya çıkmaya başladı.

Sanchez'in Çin Ziyareti 

ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gerildiği bir dönemde, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, 11-15 Nisan 2026 tarihlerinde gerçekleşecek 5 günlük Çin ziyaretine başladı. Sanchez'in, bu ziyaret vesilesiyle Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Başbakan Li Çiang ve Meclis Başkanı Cao Licı ile görüşeceği açıklanırken, bu görüşmelerde İspanya-Çin ilişkilerinin farklı boyutlarıyla geliştirilmeye çalışılacağı bildirildi. Sanchez'in son 4 yıldaki 4. Çin ziyareti, şimdilerde uluslararası basında dikkat çeken bir gelişme olarak öne çıkıyor.

 

İspanya'nın en büyük ihracat pazarları
(Yüzdelik Dilim)
2024
Fransa%14,5
Almanya%10
İtalya%8,4
Portekiz%8,2
Birleşik Krallık%6
ABD%4,6
Hollanda%3,1
Belçika%3,1
Fas%3,1
Polonya%2,5

 

Sanchez'in son yıllardaki çabalarına karşın, İspanya-Çin ilişkileri, günümüze kadar gerçek potansiyelinin oldukça altında kalmış gibi görünüyor. Zira Çin, İspanya'nın en büyük 2. ithalatçısı olmasına karşın, ihracat pazarı olarak İspanyol firmalarına henüz yeterince fırsat sağlamamış gibi gözüküyor. Nitekim dünyanın üretim merkezi olan Çin, İspanya için de Almanya'dan sonraki en büyük ikinci ithalatçı olurken, İspanya'nın ihracat pazarı olarak ilk 10 listesinde yer almıyor. Çin'in 1,4 milyarlık devasa nüfusuyla çok büyük bir pazar olduğu düşünülürse, Sanchez'in girişimleriyle İspanyol firmalarının Çin'de daha yoğun iş yapabilmeleri olası bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.

 

İspanya'nın en büyük ithalat kaynakları
(Yüzdelik Dilim)
2024
Almanya%10,8
Çin%10,3
Fransa%8,2
İtalya%6,6
ABD%6,5
Hollanda%4,5
Portekiz%3,7
Birleşik Krallık%2,4
Belçika%2,3
Fas%2,2

 

İran Savaşı'nın ateşkes anlaşmasıyla durakladığı bir dönemde gerçekleşen ziyaret, Pakistan'ın arabuluculuğunda sağlanan bu ateşkeste payı olduğu düşünülen Çin'in barışçıl politikalarına destek olarak da değerlendirilebilir. Zira ilk günden beri savaşa karşı çıkan Başbakan Sanchez, İsrail'in yalnızca İran'a değil, Lübnan'a yaptığı askeri müdahaleleleri de eleştiriyor ve bunların Ortadoğu'daki daha büyük çatışmaları tetikleyebileceğini düşünüyor. Sanchez, Çin'in bu konudaki politika ve söylemlerine de daima övgüyle yaklaşıyor. Ayrıca Sanchez'in Çin-Brüksel (AB) ilişkileri bağlamında daha önemli roller üstlenmesi de bu ziyaret vesilesiyle gündeme gelebilir. Zira yakın geçmişte Yunanistan, Birleşik Krallık ve İtalya gibi ülkelerle Avrupa'daki güvenilir bir partner olarak yakın ilişkiler geliştirmeye çalışan Pekin, bu ülkelerdeki iktidarların değişimi nedeniyle birçok konuda sonradan geri adım atılmasına tepki göstermişti.

Sonuç

Sonuç olarak, dünyada jeopolitik dengelerin hızla değiştiği bir dönemde farklı bir kulvar benimseyen İspanya, solcu Başbakanı Pedro Sanchez ve sosyalizan eğilimli iktidarıyla ilginç bir politika izlemekte ve şimdilik bu politikasında kayda değer başarılar başarılar kazanmaktadır. Ancak Sanchez'e ülke içinde yükselen tepkiler ve ABD ile İsrail gibi etkili ülkelerle yaşanan polemik ve sorunlar, sonraki seçimin zor geçeceğini düşündürmektedir. Şurası bir gerçektir ki, çok kutupluluk bir gerçek olma yolundadır. Bu bağlamda, Çin Halk Cumhuriyeti gibi dev bir ülkeyle çeşitli düzeylerde ilişkiler kurmak çok faydalı ve gereklidir. Ancak böyle sert bir dönemde, Batı ittifakının geleceği tartışmalı hale gelmişken, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda ABD ve Batılı ülkelerden daha geride olan ülkelerle kurulacak ittifaklarda dikkatli ve seçici olmak da Batılı liderlerin dikkat etmesi gereken bir husustur. Bizce Sanchez hükümeti bu hassas dengeyi tuttaracak kalibrededir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

9 Nisan 2026 Perşembe

Doç. Dr. Oğuzhan Göksel Mülakatı: 2026 İran Savaşı'nın Motifleri ve Sonuçları

 

7 Nisan 2026 Salı

İsrail İstanbul Başkonsolosluğuna Saldırı Girişimi

 

Dün (7 Nisan 2026), Türkiye’nin ekonomik merkezi ve en kalabalık şehri olan İstanbul’un göbeğinde, Beşiktaş’a bağlı Levent bölgesindeki İsrail Başkonsolosluğu’nun[1] binasına yönelik ciddi bir terör eylemi girişimi yaşandı. Gazze trajedisi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la vardığı anlaşmayla 2 haftalık ateşkes kararının alındığı İran Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde İsrail Devleti ve Yahudilere yönelik Türkiye’deki basın-yayın kuruluşları ve halk arasında tepkilerin yükseldiği bir dönemde gerçekleşen bu saldırı, Türk Emniyeti’nin başarılı müdahalesiyle herhangi bir kayıp yaşanmadan atlatılsa da, kuşkusuz ülkedeki hassas fay hatları ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin kurumsal bir temele oturtulması yönündeki zorlukların anlaşılması açısından önemli bir gelişme olarak not edildi.


Olay yerinden Türk televizyon kanallarının geçtiği görüntüler

BBC’nin haberine göre[2], Türk yetkililerin ismini açıktan vermediği radikal dinci bir terör örgütü tarafından gerçekleştirilen (IŞİD/DEAŞ olduğu tahmin ediliyor) eylem, Kocaeli/İzmit’ten kiralık bir araçla İstanbul’a gelen 3 kişilik bir terörist ekibi tarafından gerçekleştirildi.[3] Konsolosluk binası yakınlarında polisle çatışmaya giren teröristler, Türk güvenlik birimlerinin başarılı müdahalesiyle biri ölü, ikisi yaralı olarak etkisiz hale getirilirken, çatışmada iki polis de hafif şekilde yaralandı. Teröristlerin hedefinin binanın 7. katındaki İsrail Başkonsolosluğu olduğu düşünülüyor.[4] Ancak Gazze krizine bağlı olarak Türkiye-İsrail diplomatik ilişkilerinin gerilmesiyle, daha önce de çeşitli tacizlere maruz kalan[5] İsrail Başkonsolosluğu zaten uzun süredir boş durumda.

Olayın yaşandığı bölge ve İstanbul’un haritası[6]

Yıllardır kesintisiz (2003-) Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak iktidarda olan 12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, lanetlediği bu terör saldırısını kınarken, bu tarz eylemlerin provokatif amaçla ve Türkiye’nin güvenlik iklimine zarar vermek amacıyla yapıldığını söyledi.[7] İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ise, “Teröristlerin kimlikleri tespit edilmiştir. İzmit’ten kiralık araçla İstanbul’a geldikleri tespit edilen şahıslardan birinin dini istismar eden örgüt irtibatı olduğu; ikisi kardeş olan iki teröristten birinin de uyuşturucu kaydı olduğu belirlenmiştir.” açıklamasını yaptı.[8] T.C. İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran ise, olay hakkında, “Bu hain saldırı, ‘Terörsüz Türkiye’ ve ‘terörsüz bölge’ hedefimize olan inancımızı ve kararlılığımızı asla zayıflatamayacaktır. Devletimiz, her türlü tehdide ve provokasyona karşı mücadelesini azim ve kararlılıkla sürdürmeye devam edecektir.” açıklamasını yapmıştır.[9]

Polisin başarılı müdahalesine karşın, bu tarz terör olaylarıyla mücadelede istihbaratın kritik rolü düşünüldüğünde, son yıllarda ülkeye çok sayıda (4 milyon civarında) kayıtlı ve kayıtdışı göçmeni kabul eden ve İslamcı siyasetin son yıllardaki popülaritesi nedeniyle karanlık mahvillerde radikalleşmeye uygun ekonomik sorunları olan yaygın genç nüfusa kaynaklık eden Türkiye’nin İsrail’e yönelik söylem ve eleştirilerini insani, vicdani ve uluslararası hukuk temelinde geliştirilmesi gerektiği ve İslamcı bir söylemin dünyada olumsuz bir algı yaratabileceği bir kez daha teyit edilmiştir. Zira Cumhurbaşkanı ve devlet yetkililerinin ölçülü tavır ve açıklamalarına karşın, özellikle medyada körüklenen Yahudi ve İsrail karşıtlığı, komplo teorileri ve abartılı duygusal yaklaşımlarla desteklenerek ülke içerisinde ciddi bir tehdit kaynağı olabilmektedir. Bunu önlemenin yolu, sorunun Yahudilerle ve İsrail Devleti ile değil, İsrail’deki mevcut iktidarın bazı hukuk-dışı uygulamalarıyla olduğunun net bir biçimde ortaya konmasıdır. Bu, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman yoğunluklu devlet olan Türkiye’nin tarihsel mirası, resmi dış politikası ve söylemi ve toplumsal dokusuyla da gayet uyumludur.

Dileğimiz, ekonomik gelişimini sürdürmek isteyen Türkiye’nin her türlü radikallikten uzak, tüm vatandaşlarını kapsayan ve kucaklayan ve dünyada hiçbir devletle düşman olmayan barışçıl bir çizgide ilerlemesidir. Zira Büyük Atatürk’ün ifade ettiği gibi, Türklerin amacı, “Yurtta sulh, cihanda sulh”tur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] https://www.eagvs.com/israil/istanbul-baskonsoloslugu.

[2] https://www.bbc.com/news/articles/c3exp8j7yz4o.

[3] https://www.youtube.com/watch?v=K8K8MqTPImM.

[4] https://tr.euronews.com/2026/04/07/istanbuldaki-israil-baskonsoloslugu-cevresinde-silahli-saldiri-sorusturma-acildi.

[5] https://www.youtube.com/shorts/UKeqSZ2AwjM; https://www.aa.com.tr/tr/gundem/israilin-istanbul-baskonsoloslugu-yakininda-silahla-havaya-ates-acildi/3562532.

[6] https://www.bbc.com/news/articles/c3exp8j7yz4o.

[7] https://tr.euronews.com/2026/04/07/istanbuldaki-israil-baskonsoloslugu-cevresinde-silahli-saldiri-sorusturma-acildi.

[8] https://medyascope.tv/2026/04/07/israil-baskonsoloslugu-saldiri-girisimi-su-ana-kadar-bildiklerimiz/.

[9] https://ankahaber.net/haber/detay/israilin_istanbul_baskonsoloslugu_yakinlarinda_catisma_burhanettin_duran__saldiri_terorsuz_turkiye_surecimize_inancimizi_zayiflatmayacak_303426.

Kıbrıs'ta Liderler Arası Görüşmeler Devam Ediyor

 

Giriş

KKTC'de federal çözüme sıcak bakan CTP'li hukukçu ve sosyal demokrat siyasetçi Dr. Tufan Erhürman'ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle yeniden gündeme gelen Kıbrıs barışı girişimleri, henüz resmi müzakereler için uygun koşullar oluşmasa da, liderler arası temas ve görüşmelerle hız kesmeden ilerlemeye devam ediyor. Nitekim Erhürman ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti) Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis, önceki gün (6 Nisan 2026) Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ara bölgede görüştüler.

6 Nisan Görüşmesi: Güven Arttırıcı Önlemler Gelişme Bekleniyor

Türk basınına göre, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Khassim Diagne'nin ev sahipliğinde ara bölgedeki Misyon Şefi'nin konutunda yapılan görüşme yaklaşık 1,5 saat sürdü. Görüşmeye dair iki liderden herhangi bir basın açıklaması gelmezken, BM yetkilileri, basın mensuplarına, görüşmenin olumlu geçtiğine dair bilgi verdiler.

Kıbrıs Rum basınında geniş yer eden görüşme, genelde Rumlarca olumlu karşılanırken, Fileleftheros, Politis ve Haravgi gibi Rum basın-yayın organları, ay sonuna kadar iki liderin çabasıyla güven arttırıcı önlemlerde ilerleme kaydedilmesini beklediklerini belirttiler. İki liderin Nisan ayı sonunda yeniden bir araya gelmeleri bekleniyor.

Bu pozitif gelişmeler, Güney Kıbrıs'ta düzenlenen EOKA anma gösterileri ve ikiye bölünmüş durumdaki başkent Lefkoşa'daki Yiğitler Burcu'nda Kıbrıslı Türklere yapılan münferit bazı saldırılarla gölgelenirken, bu olayların geçişlerin serbest olduğu ve ciddi toplumsal gerginliklerin yaşanmadığı adada toplum genelini yansıtan eylemler olmadığının altını çizmek gerekiyor. 

Yeni Geçiş/Sınır Kapılarının Açılması Mümkün

Liderler arası görüşmelerde gündeme gelen güven arttırıcı önlemler konusunda ise, yerinden bilgi aldığım bazı Kıbrıs uzmanları, özellikle müzakerelerin başlaması anlamında olumlu bir sinyal olarak da kabul edilebilecek geçiş kapıları konusunu öne çıkarıyorlar. Cumhurbaşkanı Erhürman'ın da seçildiği günden beri vatandaşların yaşamlarını zorlaştıran bir husus olarak sürekli gündemde tuttuğu bu konu, her iki bölgede yaşayan Rum, Türk ve diğer ülke vatandaşlarının yaşamlarını kolaylaştırabilecek önemli bir gelişme olacaktır.

Bilindiği üzere, halihazırda KKTC-Güney Kıbrıs geçişi 9 sınır kapısından sağlanmaktadır. Bunlar; Lefkoşa'daki Metehan, Ledra Palace ve Lokmacı sınır/geçiş kapıları, Güzelyurt'taki Bostancı sınır/geçiş kapısı, Lefke'deki Aplıç ve Yeşilırmak sınır/geçiş kapıları ve Gazimağusa'daki Akyar, Beyarmudu ve Derinya sınır/geçiş kapılarıdır.

KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman, başkent Lefkoşa'da Haspolat, Çağlayan ve Akıncılar'da yeni kapıların açılmasıyla toplumlar arası ekonomik ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesini ve bunun müzakere sürecine de olumlu yansımasını ummaktadır. Erhürman, bu yaklaşımında haklıdır; zira geçiş kapıları, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların günlük hayatlarını kolaylaştırdığı ve ticareti geliştirdiği gibi, daima Kıbrıs müzakerelerinde çözüm ve barış umudunun arttığı dönemlerde açılmış ve yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2004 Annan Planı referandumu öncesinde ilk kez Ledra Palace'tan başlayan geçişler, zamanla giderek yaygınlaşmış ve toplumlar arası ilişkiler gelişmeye başlamıştır. Kıbrıs müzakerelerinde federal çözüm umudunun ivmelendiği Mehmet Ali Talat-Dmitris Hristofyas döneminde Lokmacı başta olmak üzere başka sınır kapıları açılırken, benzer şekilde Mustafa Akıncı-Nikos Anastasiades döneminde de Derinya ve Aplıç kapılarının açılması başarılmıştır. Bu anlamda, yaz aylarında yeniden başlaması beklenen Kıbrıs müzakereleri öncesinde, yeni geçiş kapılarının açılması toplumlara doğru ve güzel bir mesaj olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, Ortadoğu'nun alev topuna döndüğü sert bir zamanda Kıbrıs müzakereleri konusunda elbette hayalci olmak hatalı olur. Ancak Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayı başarmış ve gelişmiş bir devleti, Soğuk Savaş döneminin geri kalmış küçük bir devleti ile halen aynı standartlarda zannetmek de bence doğru ve hakkaniyetli bir yaklaşım değildir. Elbette Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye'nin haklarının korunması hususunda azami ölçüde dikkat edilmelidir. Zaten Cumhurbaşkanı Erhürman da öne sürdüğü ön şartlarla bu konudaki tavrını belli etmektedir. Ancak bu kadar yüksek oy ve destekle seçilmiş bir Cumhurbaşkanı'nın politikalarını ve girişimlerini engellemeye çalışmak, kuşkusuz Türkiye'ye diplomaside prestij ve saygınlık getirmez. Burada yapılması gereken, blokaj veya engelleme değil, koordinasyon ve uyarı mekanizmasının geliştirilmesidir. Dileğimiz, Kıbrıs Türklerinin özgür, gelişmiş ve tanınan bir devlette yaşamalarıdır. Bunu sağlamak ise, siyasetçiler ve diplomatların görevidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

6 Nisan 2026 Pazartesi

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Asya Turu

 

Giriş

2027 yılı Nisan ayında ikinci ve son Cumhurbaşkanlığı dönemi sona erecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 9 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde iç siyasetten ziyade dış politikada iz bırakmış bir lider olarak tarihe geçmiştir. Öyle ki, özellikle Avrupa Birliği'nin geleceği ve stratejik özerkliği adına yapmış olduğu uluslararası konuşmalarla hatırlanacak olan Macron, sık sık dış temaslar yaparak ülke içerisindeki sıkıntıları ve kendisine yönelik protestoları unutturmaya ve ülkesini uluslararası siyasetin gündeminde tutmaya çalışmıştır. Bu yazıda, Macron'un 31 Mart-3 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ve Japonya ile Güney Kore'yi kapsayan Asya turu değerlendirilecektir. Bu analiz öncesinde, Fransız reis-i cumhurunun ziyaret frekansları da analiz edilecektir.

Macron'un uluslararası ziyaretleri: AB temelli 'Küresel Güç' olma isteğinin tezahürü

Fransa Beşinci Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron, Avrupa Birliği (AB) odaklı düşünen ve hareket eden ve liberalizm ve küreselleşme savunusuyla dikkat çeken bir Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Macron, güçlü Avrupacı eğilimlerinin ve AB toplantılarının doğal sonucu olarak, 9 yıllık süreçte en çok (58 defa) AB'nin başkenti kabul edilen Brüksel'i içeren Belçika'yı ziyaret etmiştir. İkinci sırada yer alan Almanya'yı 37 defa ziyaret eden Macron, AB dışında olmasına karşın Avrupa güvenliği açısından kritik konumdaki Birleşik Krallık'ı da tam 13 defa resmi olarak ziyaret ederek bu ülkeye verdiği önemi teyit etmiştir. İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne 11'er defa giden 8. Fransız Cumhurbaşkanı, İsviçre'yi 8, İspanya ve Mısır'ı 6, Hollanda, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni 5, Portekiz, Vatikan, Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan'ı ise 4'er kez ziyaret etmiştir.

Cumhurbaşkanı Macron'un dış ziyaret frekansı (açıktan koyuya doğru sayı artıyor)

Yukarıdaki haritadan da anlaşılabileceği üzere, Emmanuel Macron, dış ziyaretlerini daha çok Avrupa ülkeleri ve ABD'ye yaparken, Batıcı eğilimlerini sergilemiş; ayrıca Fransız ve AB çıkarları açısından önemli olan bazı Ortadoğu (Mısır, Katar, BAE) ve Asya (Çin, Japonya, Hindistan, Rusya) ülkelerini sık sık ziyaret etmeyi tercih etmiştir. İlginçtir ki, Türkiye'ye hiçbir devlet veya çalışma ziyaretinde bulunmayan Macron, yalnızca 2018'in Ekim ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın düzenlediği Suriye özel zirvesine katılmış ve Ankara ile yaşadığı görüş ayrılıklarını ve ülkemizle bozulan ilişkileri net şekilde ortaya koymuştur. Macron, bu Avrupacı ve Batıcı çizgisiyle, bizce, Cumhurbaşkanlığı sonrasında Batılı bir uluslararası kurumda üst düzey görev yapmaya da aday durumdadır.

Macron'un 2026 Asya Turu: Japonya ile sıcak ilişkiler, Güney Kore ile diplomatik ilişkilerinin tesisinin 140. yıldönümünde ilk ziyaret

Asya turuna 31 Mart-2 Nisan 2026 tarihleri arasında 3 gün süren 4. Japonya ziyareti ile başlayan Emmanuel Macron, bu ziyaretinde Japon İmparatoru Naruhito ve ailesini ziyaret etmiş ve Japonya'nın yeni LDP'li Başbakanı Sanae Takaichi ile de bir çalışma yemeği yiyerek ikili ilişkileri değerlendirmiştir. İyi geçen bu temaslar, daha çok medyatik yönleriyle uluslararası basında yer etmiştir.

Macron çifti Japon İmparatorluk Sarayı'nda

Eşi Brigitte Macron ile Japon İmparatoru Naruhito ve eşini 2021 Tokyo Olimpiyatları sonrasında ilk kez ziyaret eden Macron, sembolik görevi olan Japon İmparatoru ile daha ziyade diplomatik nezaket ve kültürel ilişkilere dayalı kısa bir görüşme gerçekleştirmiştir. Macron'un Başbakan Takaichi ile görüşmeleri ise devletler arası ekonomik ve siyasi ilişkileri kapsayan ve İran Savaşı konusunu içeren daha yoğun bir gündeme sahip olsa da, uluslararası basına daha ziyade iki liderin birbirlerine yaptıkları "Dragon Ball" çizgi filmi hareketiyle konu olmuştur. Geçtiğimiz Aralık ayındaki Çin ziyareti sonrasında Macron'un Japonya'ya yaptığı ziyaret, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın teyidi ve Çin'le ilişkileri gerilen Japonya'ya verilen destek anlamında oldukça önemlidir.

Uluslararası siyasetin 'Dragon Ball' gündemi!

Japonya ziyareti sonrasında Güney Kore'ye geçen Macron, burada da Başbakan Lee Jae-myung ile görüşmüş ve Fransa-Güney Kore resmi diplomatik ilişkilerinin kurulmasının 140. yıldönümünde ilk kez bu ülkeyi ziyaret etmiştir. Bu ziyaret vesilesiyle Paris ile Seul arasındaki ilişkileri enerji, güvenlik ve yapay zekâ alanlarında geliştirmeyi amaçlayan bazı anlaşmalara imza atılmış ve "stratejik ortaklık" görüşü teyit edilmiştir. Emmanuel Macron, ayrıca Güney Kore ziyareti sırasında yine gündem yaratan bazı açıklamalara imza atmış ve 21. yüzyılda Avrupalı devletlerin ABD veya Çin güdümüne girmemek için birlikte üçüncü ve bağımsız bir blok oluşturmaları gerektirdiğini ifade etmiştir. Macron, ayrıca hem Japonya, hem de Güney Kore ziyaretinde İran Savaşı'na değinmiş ve askeri değil, diplomatik yöntemlerin tercih edilmesi noktasında her iki ülkeyle de mutabık olduklarını kaydetmiştir.

Macron ile Lee Jae-myung

Sonuç

Sonuç olarak, önümüzdeki günlerde 2026 NATO Zirvesi için ikinci kez Türkiye'ye gelecek olan Emmanuel Macron, Türkiye-Fransa ilişkilerinin iyi olmadığı bir dönemde görev yapan Avrupacı bir Fransız Cumhurbaşkanı olmuştur. Macron, ilişkilerin daha da bozulmaması adına Cumhurbaşkanı Erdoğan'la diyalog kanallarını açık tutarak ikili ilişkilerde olası bir kopmayı önlese de, ilişkileri geliştirme konusunda pek de başarılı olamamış ve 9 yıllık Cumhurbaşkanlığının özellikle ilk yıllarında Türk-Fransız ilişkileri sürekli krizlerle anılır olmuştur. Son olarak, Nisan ayında Vatikan, Ermenistan ve Kıbrıs'ı ziyaret edecek olan Macron'un demokrasiye verdiği önem nedeniyle Türkiye ile ilişkilere çok sıcak yaklaşmadığı ve dış siyaset ve ekonomik girişimlerinde öncelikle demokratik rejimleri olan ülkeleri tercih ettiği belirtilebilir. Buna karşın, Macron'un ABD-Çin dengesi konusunda yaptığı açılımlar ve yine Avrupa Birliği'nin özerkliği ve kendi savunmasını sağlaması konusundaki girişimleri oldukça önemli ve tarihsel niteliktedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Nisan 2026 Pazar

Prof. Dr. Ozan Örmeci Anadolu Ajansı Rusça Edisyonuna Konuştu: "İran'ı çevreleyen kriz, Moskova ve Pekin'in stratejik fırsatlarını genişletiyor"

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2 Nisan 2026 tarihinde Anadolu Ajansı Rusça edisyonuna 2026 İran Savaşı'nın Rusya ve Çin'e etkilerini değerlendiren bir röportaj verdi. Marina Mussa imzalı röportaja buradan ulaşabilirsiniz.

4 Nisan 2026 Cumartesi

AB-Avustralya Serbest Ticaret Anlaşması

 

Giriş

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Donald Trump yönetiminin Danimarka Krallığı’na bağlı Grönland’ı kendi topraklarına katmak istemesi, Avrupalı devletlerin dış ticaretlerini olumsuz etkileyen yüksek gümrük tarifeleri uygulamaları ve Avrupalı devletlerin karşı çıktığı İran Savaşı'nı başlatması nedeniyle Washington-Brüksel ekseninde ilişkiler hızla gerilir ve gerilerken, bu süreçte Avrupa Birliği (AB) de hareketsiz kalmıyor ve imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları ile 21. yüzyılda ABD’siz özerk bir yapı olarak da ayakta kalabileceğini ispatlamaya çalışıyor. Bu bağlamda, AB, geçtiğimiz günlerde Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı) ve Hindistan’la iki önemli serbest ticaret anlaşmasına imza attıktan sonra, Mart 2026 itibariyle Okyanusya kıtasındaki Batılı devletlerden Avustralya ile de önemli bir serbest ticaret anlaşmasına imza attı. Bu yazıda, bu anlaşma ve etkilerini değerlendirmeye çalışacağım.

2026 AB-Avustralya Serbest Ticaret Anlaşması

8 yıl süren kapsamlı müzakerelerin ardından, 24 Mart 2026 tarihinde Avustralya'nın başkenti Canberra'da Avustralya Başbakanı Anthony Albanese ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında imzalanan AB (Avrupa Birliği)-Avustralya serbest ticaret anlaşması, kıta Avrupası ile Okyanusya kıtasının hâkim gücü arasındaki ticareti düzenleyen önemli bir jeoekonomik ve jeopolitik hamle/gelişmedir.

Anthony Albanese ile Ursula von der Leyen

Avrupa Komisyonu resmi internet sitesi, anlaşmanın içeriğini takipçilerine şu şekilde özetlemiştir: Anlaşma;

  • AB'nin Avustralya'ya yaptığı ihracattaki gümrük vergilerinin %99'undan fazlasını kaldıracak,
  • İki taraf arasında kritik hammaddelere erişimi iyileştirecek,
  • Hint-Pasifik ile stratejik bağları güçlendirecektir.

Bu anlaşma, AB'nin küresel ticaret ortaklıklarını çeşitlendirme ve tedarik zincirlerini güçlendirme stratejisinin önemli bir parçası olup, Avustralya ile iş birliği geniş kapsamlı ve güvenlik ve savunma, araştırma ve inovasyon, eğitim, dijitalleşme, iklim ve çevre gibi çok çeşitli alanları kapsamaktadır. AB ve Avustralya, bu anlaşmanın yanında ayrıca bir de Güvenlik ve Savunma Ortaklığı anlaşması imzalamışlardır.

Avrupa Komisyonu verilerine göre, AB ve Avustralya halihazırda yıllık 89,2 milyar euro-avronun üzerinde mal ve hizmet ticareti yapmakta ve bu da AB genelinde 460.000 kişiye istihdam sağlamaktadır. Bu nedenle, ticareti hızlandıracak ve kolaylaştıracak bu anlaşmanın AB ekonomisi üzerinde güçlü ve olumlu bir etki yaratması beklenmektedir. Rakamların ötesinde, anlaşma şunları sağlayacaktır:

  • AB ihracatçıları için yıllık 1 milyar avroya kadar gümrük vergisi tasarrufu,
  • Önümüzdeki on yılda AB yıllık ihracatında %33 düzeyinde artış beklentisi,
  • 2030 yılına kadar AB GSYİH'sinde 4 milyar avroluk beklenen artış,
  • AB şirketlerine istikrarlı ve öngörülebilir kurallar aracılığıyla yasal güvence,
  • Her ölçekteki işletmenin Avustralya'da uzun vadeli büyüme planlamasına yardımcı olmak,
  • Kritik hammaddeler için tedarik zincirlerini güvence altına almak,
  • AB fikri mülkiyetinin korunmasını güçlendirmek sahteciliği ve diğer ihlalleri önlemeye yardımcı olmak.

Avustralya hükümeti ise, anlaşmayı resmi internet sitesinden şu şekilde izah etmiştir: Avustralya ile Avrupa Birliği (AB), 18 Haziran 2018'de serbest ticaret anlaşması  müzakerelerine başlamıştır. Başbakan Anthony Albanese ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıkladığı üzere, müzakereler, 24 Mart 2026'da sonuçlanmış ve anlaşmayla taçlanmıştır. Bu kapsamlı, dengeli ve ticari açıdan anlamlı anlaşma, Avustralya ekonomisine genel faydalar sağlayacak ve Avustralyalı ihracatçılar, üreticiler ve nitelikli profesyoneller için önemli yeni fırsatlar yaratacaktır. AB, 2025 yılında nominal GSYİH'si 21,1 trilyon ABD doları olan yaklaşık 450 milyonluk devasa ve yüksek gelirli bir pazardır. Bir blok olarak, Avustralya'nın üçüncü büyük iki yönlü ticaret ortağı ve toplam yabancı yatırımın ikinci büyük kaynağıdır. Anlaşma, hem Avustralya, hem de AB için ekonomik ve stratejik açıdan önemlidir ve Avustralya malları ve hizmetleri için son derece önemli bir pazarda yeni fırsatlar sağlayacaktır. Anlaşma, Avustralya mallarına uygulanan AB gümrük vergilerinin kaldırılmasını sağlayacak ve Avustralyalı ihracatçılara iş yapacakları yer konusunda daha fazla seçenek sunacaktır. Avustralyalı tüketiciler ve şirketler, daha düşük fiyatlarla daha geniş bir ürün yelpazesinden faydalanacaklardır. Serbest Ticaret Anlaşması, Avustralya'nın değerlerini paylaşan küresel bir güç olan AB ile ekonomik ve stratejik ortaklığı daha da güçlendirecektir. Anlaşma, iki ekonomi (taraf) arasındaki uzun süreli bağlara dayanmaktadır ve açık ve şeffaf kurallara dayalı ticarete olan karşılıklı bağlılığın net sinyallerini vermektedir.

Yorum: Batı İttifakı'nın Durumu

21. yüzyılda Çin Halk Cumhuriyeti'nin devam eden ekonomik ve siyasi yükselişi nedeniyle tartışılmaya başlanan Batı üstünlüğü, farklı bileşkeler üzerinden aslında gücünü korumaktadır. Batı ittifakını birkaç katmanda analiz etmek gerekirse; bir dönemler AB'nin kurucu babalarından Jean Monnet'in "demokrasinin cephaneliği" (arsenal of democracy) olarak tanımladığı ABD ve NATO ittifakı, Batı'nın askeri/güvenlik eksenini oluşturmaktadır. Bu temel yapı dışında, elbette, Batı ittifakı içerisinde AUKUS, QUAD, Beş Göz (Five Eyes) ve AB eksenli PESCO, E2I ve SAFE gibi çeşitli farklı güvenlik bileşenleri yer almaktadır. Batı'nın siyasi ve ekonomik unsurlarını ise, G7, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Dünya Ekonomik Forumu ve bu tarz serbest ticaret anlaşmaları oluşturmaktadır. Batı ittifakı, Asya'da yer alan ABD ve Avrupa müttefiki Japonya ve Güney Kore ile Kuzey Amerika'daki Kanada ve Meksika gibi başka bazı etkili devletleri de kapsamaktadır. Bu anlamda, Batı ittifakı içerisindeki anlaşmazlık ve pürüzlere ve ABD'nin son dönemde geliştirdiği NATO'dan ayrılma tehdidine karşın, ittifakın dağılması yakın gelecekte bizce gerçekçi bir senaryo değildir.

Bu mânâda, Avustralya, son yıllarda hem ABD ve Birleşik Krallık gibi tarihsel müttefikleriyle kurduğu AUKUS güvenlik paktı, hem de Avrupa ülkeleriyle geliştirdiği yakın ve dostane ilişkilerle (Avustralya, Eurovision şarkı yarışmasına bile 2015'ten beri düzenli katılım göstermektedir) Batı ittifakının Okyanusya ve Asya-Pasifik'teki önemli bir unsuru haline gelmiştir. Çin'e oldukça yakın ve bu ülkeyle güçlü bağları olan Avustralya, ABD-Çin rekabeti açısından da kritik bir öneme ve konuma sahiptir.

Batı ittifakı, bunun dışında, günümüzde bazı konularda sorunlar yaşamaktadır. Bunların başında, ABD ile AB arasında son dönemde gelişen zıtlaşma bulunmaktadır. Bu, elbette Trump yönetiminin farklı taktikleri ve söylemleriyle alakalı olup, genelde daha da büyük bir krize dönüşmesi ve kalıcı olması beklenmemektedir. Ancak Trump dönemlerinin yarattığı tatsızlık nedeniyle, Brüksel, giderek artan ölçüde stratejik özerklik elde etmeye çalışmakta, bu da Washington-Brüksel hattında ilişkileri germektedir.

Batı ittifakı açısından bir diğer çok ciddi sorun, ABD'nin İsrail'le özel ilişkilerinin diğer müttefikleriyle arasını açmaya başlamasıdır. Her ne kadar demokratik bir devlet olarak Ortadoğu'da varlığını sürdürmek için sert yöntemler benimsemesi kısmen anlaşılır olsa da, İsrail, son yıllarda artık hiçbir uluslararası hukuk ve normu dinlemeyen aşırıcı ve revizyonist bir devlet haline gelmiştir. Gazze'de yaşanan büyük soykırım, bunun en açık ispatı ve insanlığa karşı işlenmiş ciddi bir suçtur. Bu da, Batı dünyasında Türkiye ve İspanya gibi insani ve vicdani değerleri temsil eden ülkeler başta olmak üzere birçok devlette halk ve devlet katında ciddi tepkilere neden olmaktadır.

Batı dünyası açısından üçüncü ciddi sorun ise ülkemiz Türkiye ile ilişkilerdir. Türkiye'nin AB ile tam üyelik vizyonu gelişemeyen sorunlu ilişkileri, güçlü tarihsel, ekonomik ve kültürel bağlara karşın, Ankara'nın tam bir Avrupalı devlet olmasını engellemektedir. Bu bağlamda, Kıbrıs Sorunu, Yunanistan'la ilişkiler ve Avrupa'da Müslüman Türklere yönelik küçümseyici yaklaşımlar en temel sorunlardır. Türkiye, ABD ile de İsrail ve Yunanistan'la ilişkiler başta olmak üzere Müslümanlara yaklaşım gibi konular üzerinden bazı sorunlar yaşamakta ve tam anlamıyla bir ABD muhibi de olamamaktadır. Bu anlamda, "Batı'nın çirkin ördeği" durumundaki Türkiye, farklı ve zor bir müttefik olarak Rusya ve Çin'le yakın ilişkiler kurarak Batı'daki konumunu korumaya çalışmaktadır. Ancak bu, zaman zaman oldukça zor ve riskli hale gelebilmektedir.

Sonuç olarak, Avustralya-AB serbest ticaret anlaşması, Batı ittifakının halen devam eden stratejik bütünleşme çabasının bir sonucu olup, 21. yüzyılı şekillendirecek çok önemli bir hamledir. Türkiye de, mutlaka Batı'nın ekonomik ve siyasi kurumlarına dahil olmalı ve yaşam standartları ile insan hakları, hukuk devleti ve demokrasinin dünyada uzak ara en gelişmiş olduğu bu İttifakı tercih etmelidir. Zira diğer alternatifler oldukça riskli ve bizim çağdaş değerlerimize uzaktır... 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Nisan 2026 Perşembe

Prof. Dr. Ozan Örmeci, ABD-İran Eksenli Gelişmeleri A Haber'de Yorumladı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2 Nisan 2026 tarihinde A Haber kanalında yayınlanan "Ajans Bugün" programında Haktan Uysal'ın konuğu oldu ve ABD-İran eksenli gelişmeleri yorumladı.


A Haber haber linki 1 - https://www.ahaber.com.tr/video/gundem-videolari/the-economisten-cin-eksenli-kapak

1 Nisan 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Okay Deprem'in YouTube Kanalında Programa Katıldı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, gazeteci Okay Deprem'in "Eurasian Geopolitics" adlı YouTube kanalına konuk olarak İran Savaşı'na dair gelişmeleri yorumladı.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'nı BRT'de Yorumladı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 1 Nisan 2026 tarihinde KKTC merkezli BRT kanalında yayınlanan ve Şaziye Serteş Borankan yönetiminde Kıbrıslı Türk akademisyenler Mustafa Çıraklı, Murat Tüzünkan ve Sait Akşit'in sundukları "Reel Politik" programında 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı ve Türk Dış Politikası'na dair merak edilenleri yorumladı.

31 Mart 2026 Salı

2026 İran Savaşı'nda Son Gelişmeler

 

28 Şubat 2026 tarihinde başlayan 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı veya kısa ismiyle 2026 İran Savaşı, bugün (31 Mart 2026) itibariyle 32. gününü dolduruyor. İsrail ile ABD'nin, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in de dahil olduğu üst düzey dini/siyasi ve askeri lider kadrosuna yönelik suikastları ve askeri stratejik tesislerinin vurulmasıyla başlayan savaş, ilerleyen günlerde İran'ın Amerikan üslerine ve tesislerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri ile Irak ve Ürdün gibi diğer bazı Arap devletlerine yaptığı saldırılarla daha da kızışmıştı. ABD ve İsrail, bu karşı saldırılara rağmen İran'daki stratejik hedefleri vurmaya devam etmiş ve bu ülkede büyük bir tahribata yol açmıştı. Küresel ekonomik istikrarı bozmak adına Hürmüz Boğazı'nı ABD'ye yakın devletlerin gemilerin geçişlerine kapatan İran ise, bu şekilde dünyada enerji fiyatlarının çok yükselmesine ve ABD yönetiminin (Başkan Trump) üzerindeki "savaşı durdur" baskısının artmasına yol açmıştı.

Kharg adası

İşte bu düzlemde, İran'ın enerji üretimi ve ticareti açısından en kritik noktası olan Kharg (Harg) adasına yönelik kara unsurlarını (Özel Kuvvetler) içeren bir askeri operasyonun gündemde olduğu bir anda, 45. ve 47. ABD Başkanı Donald J. Trump, Tahran yönetimine önce 5 gün, daha sonra da 10 gün ek süre vererek, Tahran'da oluşan yeni diyalog kanallarıyla, özellikle Pakistan'ın arabuluculuğunda, görüşmek ve sorunu daha fazla şiddete yol açmadan çözebilmek için bir fırsat kapısı aralamıştı. Ancak İranlı yetkililerin Trump'ı yalanlayan "müzakere yok" açıklamalarıyla bu sürecin kolay olmadığı en başından anlaşılmış, dahası ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan da İran tarafında tepki yaratmıştı. ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan kısaca şöyleydi:

ABD'nin talepleri:

  • Natanz, İsfahan ve Fordo nükleer tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi,
  • İran'ın nükleer faaliyetlerinin şeffaflığının sağlanması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından izlenmesi,
  • İran'ın bölgedeki silahlı vekil grupları terk etmesi ve bunların finansmanını ve silah tedarikini durdurması,
  • Mevcut nükleer kapasitelerinin ortadan kaldırılması,
  • Nükleer silah edinme girişiminde bulunmama taahhüdü,
  • İran topraklarında zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve zenginleştirilmiş tüm malzemenin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na teslim edilmesi,
  • Hürmüz Boğazı'nın açık tutulması ve "serbest denizcilik bölgesi" oluşturulması,
  • Füze programına ilişkin nihai kararların ileri bir tarihe ertelenmesi, ancak füzelerin sayısı ve menzili sınırlı olacağı ve yalnızca savunma amaçlı kullanılacağı konusunda mutabakat.

İran'ın alacağı şeyler:

  • ABD, Buşehr'de elektrik üretimi için sivil bir nükleer proje geliştirilmesine yardım edecek,
  • Tüm yaptırımların kaldırılacak,
  • Yaptırımların uzatılması tehdidi ortadan kalkacak.

Bu plana cevaben, İran tarafı ise 5 maddelik bir ateşkes önerisi ortaya koydu. İran basınına göre, üst düzey İranlı bir yetkili, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın sonlandırılması için 5 şart öne sürdü. Bu şartlar şöyle sıralanabilir:

  1. Saldırı ve suikastların sona erdirilmesi,
  2. savaşın tekrar başlamayacağının garanti edilmesi,
  3. İran'a tazminat ödenmesi,
  4. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğinin tanınması,
  5. İran ile birlikte çatışmalara katılan vekil gruplarına yönelik saldırıların durdurulması.

Bu anlamda, önümüzdeki 6 günlük süreçte tarafların bu uzlaşması imkânsız gibi duran beklentileri yerine getirilmez ve bir uzlaşı sağlanamazsa, savaşın ABD'nin Kharg adasına yapacağı bir operasyonla çok daha kanlı ve tehlikeli yeni bir eşiğe geçeceği iddia edilebilir. Böyle bir senaryoda ise, Amerikan askerlerinin hayatlarını kaybetmesi nedeniyle ABD'nin vereceği tepkilerin daha da sertleşmesi olası gözüküyor. Nitekim Başkan Trump, önerileri kabul edilmezse İran'ın enerji altyapı tesislerini yok edeceklerini açıkça söylüyor. Savaşı varoluşsal bir mücadele olarak gören İran yönetimi ise, bu çok tehlikeli gelişmelere rağmen geri adım atmaya yanaşmıyor ve ABD hedeflerine saldırılarını sürdürüyor

Tüm bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki birkaç günde bir mucize olmazsa, 2026 İran Savaşı'nın çok daha tehlikeli bir tırmanma sürecine gireceği öngörülebilir. Bu, Hürmüz Boğazı ve Kharg adası eksenli çok daha kanlı çatışmalara neden olabilecek gibi gözüküyor. Dileğimiz, tarafların Pakistan arabuluculuğunda daha fazla kan ve gözyaşına sebep olmadan bir orta yol bulmalarıdır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

25 Mart 2026 Çarşamba

La Turquie et Israël deviendront-ils les principaux ennemis du nouveau Moyen-Orient ?

 

Introduction

Alors que la guerre en Iran se poursuit malgré une trêve de cinq jours décrétée par le président américain Donald Trump afin de privilégier les négociations avant de cibler les infrastructures énergétiques critiques de la République islamique, une joute verbale intéressante s'engage également entre la Turquie et Israël, deux alliés traditionnels des États-Unis dans la région, dont les relations sont tendues depuis la fin des années 2000.

Dans cet article, j'analyserai les récentes déclarations hostiles de certains hommes d'État des deux camps afin de comprendre comment la relation entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem) pourrait se dessiner dans le nouveau Moyen-Orient qui émergera après la fin de la crise de Gaza et de la guerre en Iran.

Relations turco-israéliennes dans les années 2000 : problématiques, mais pas totalement rompues

Après l’arrivée au pouvoir de Recep Tayyip Erdoğan, homme ambitieux issu du courant islamiste, au début des années 2000, Ankara a adopté une politique étrangère plus affirmée dans son voisinage immédiat, notamment en Europe, dans les Balkans, au Caucase, au Moyen-Orient et en Afrique. La création des Instituts Yunus Emre en 2007 et de la Présidence des Turcs de l’étranger et des communautés apparentées (YTB) en 2010 a marqué cette nouvelle orientation. La Turquie entendait s’appuyer sur l’identité sunnite, l’héritage ottoman, ainsi que l’identité et la culture turques pour accroître son influence auprès de son proche étranger. Cette transformation exigeait des hommes d’État turcs qu’ils soient plus fiers et mieux informés de leur passé, plus sensibles aux sensibilités du monde turcophone et islamique (problème palestinien ainsi que protection des États/minorités turcophones et musulmans dans le monde ; par exemple, le problème du Haut-Karabakh, la situation des musulmans de l’Arakan au Myanmar, la promotion de l’État de facto des Chypriotes turcs, la RTCN, la situation des Ouïghours en Chine, etc.), et plus critiques envers Israël en raison de son problème de longue date avec les Palestiniens.

Cette période a malheureusement coïncidé avec la transformation d'Israël, d'une démocratie de type européen en un État fondé sur une identité moyen-orientale, l'« État juif », caractérisé par une hostilité croissante, tant dans ses discours que dans ses actes, envers les Palestiniens, la République islamique d'Iran, ainsi que les gouvernements islamistes du monde entier, y compris la Turquie. Dans ce contexte, la concurrence intense et la rivalité entre Erdoğan et Netanyahu remontent à longtemps, et la première crise sérieuse entre les deux pays a éclaté en 2009, lors du Forum économique mondial de Davos. Le Premier ministre turc de l'époque, Recep Tayyip Erdoğan, avait alors interpellé le président israélien Shimon Peres avec véhémence dans le discours « d'une minute ». Ce discours a fait d'Erdoğan un héros aux yeux de millions de musulmans à travers le monde, car il s'agissait de la première contestation sérieuse d'Israël par un dirigeant d'un pays musulman puissant depuis la mort de Gamal Abdel Nasser. La crise s'est intensifiée en 2010 lorsque la flottille Mavi Marmara, organisée par le Mouvement Free Gaza et la Fondation turque pour les droits de l'homme, les libertés et l'aide humanitaire (İHH), transportant de l'aide humanitaire aux Palestiniens et visant à forcer le blocus israélien de Gaza, a été attaquée par la marine israélienne. Cette intervention brutale a coûté la vie à neuf civils turcs et à un civil turco-américain, plongeant Israël dans une situation délicate aux yeux de l'opinion publique internationale. Bien que la crise ait été résolue en 2013 grâce à la médiation du président américain Barack Obama et à l'accord du Premier ministre israélien Benjamin Netanyahu de verser des indemnités aux familles des victimes, ainsi qu'à des excuses présentées au Premier ministre turc Recep Tayyip Erdoğan, les relations entre les deux alliés traditionnels des États-Unis n'ont jamais retrouvé leur pleine normalité après cet incident (connu sous le nom d'incident de la flottille ou crise du Mavi Marmara).

Malgré la persistance des relations diplomatiques et économiques, ainsi que des efforts diplomatiques ponctuels de médiation entre les deux pays, comme en 2016 à Rome et lors de la rencontre Erdoğan-Netanyahu à New York en 2023, l'évolution structurelle du Moyen-Orient et une « main invisible » ont toujours empêché une normalisation complète des relations bilatérales. Cela est devenu flagrant lorsque Erdoğan et Netanyahu ont convenu de renforcer leurs relations à New York en septembre 2023, mais le processus a été brutalement interrompu, puis anéanti, quelques jours plus tard, par les attentats du 7 octobre (opération 'Al-Aqsa Flood') contre des citoyens israéliens. Bien que les causes de cet échec restent floues, il semble presque certain que des groupes radicaux des deux camps, opposés à un rapprochement, ont instrumentalisé l'attaque du Hamas contre Israël pour détériorer les relations bilatérales. En conséquence, quelques mois après l'attaque, les deux pays sont passés de la normalisation à la rupture des liens économiques et au maintien de relations diplomatiques et politiques minimales. Dans ce contexte, la rhétorique anti-terroriste s’est intensifiée dans les médias et dans les discours des hommes d’État des deux pays, à commencer par la violation flagrante des normes internationales par Israël à Gaza, dans le cadre de sa lutte contre le terrorisme.

Il convient d'ajouter que la Turquie est le premier pays à majorité musulmane au monde à avoir reconnu Israël en 1949 et qu'elle entretient une longue histoire d'amitié avec les Juifs et l'État d'Israël. La décision ottomane d'accueillir les Juifs sépharades après leur expulsion d'Espagne en 1492 symbolise l'amitié turco-juive traditionnelle. De plus, les deux pays, alliés indéfectibles des États-Unis, ont souvent coopéré sur de nombreux sujets, notamment la lutte contre les groupes radicaux au Moyen-Orient. En 1996, Süleyman Demirel est devenu le premier président turc à se rendre en Israël. Par ailleurs, après le tremblement de terre de Marmara en 1999, Israël a apporté une aide économique et humanitaire substantielle aux citoyens turcs. L'image d'Israël et des Juifs turcs s'est considérablement améliorée en Turquie, à l'instar de celle qui jouit d'une image positive et digne de confiance en Israël et aux États-Unis. Les relations ont même atteint un point culminant stratégique lors du « processus du 28 février » en 1997, lorsque l'armée turque est intervenue dans la vie politique face à l'islamisation croissante de la politique étrangère et du tissu social du pays. À cette époque, Çevik Bir et Martin Sherman ont présenté ce couple comme « une formule de stabilité » au Moyen-Orient, et de nombreux journalistes et universitaires ont fait l'éloge du modèle de « démocratie militaire » dans ces pays.

Polémiques récentes

Les tensions entre les deux pays se sont intensifiées ces derniers jours. Il convient toutefois de noter que ces polémiques ont été alimentées par d'éminents hommes d'État qui n'occupent plus aujourd'hui de fonctions importantes. Le premier exemple nous vient d'Israël, lorsque l'ancien Premier ministre israélien (2021-2022) a qualifié la Turquie de « nouvel Iran » dans la région. Bennett a déclaré : « Une nouvelle menace turque émerge. Je tiens à être très clair : la Turquie et le Qatar ont étendu leur influence en Syrie et cherchent à en étendre ailleurs, partout dans la région. Et je le dis haut et fort : la Turquie est le « nouvel Iran ». Erdoğan est un homme sophistiqué et dangereux qui cherche à encercler Israël. Tandis que certains hauts responsables israéliens sont à la solde du Qatar, ce dernier et la Turquie alimentent le monstre des Frères musulmans, qui grandit et pourrait devenir aussi dangereux que celui créé par l'Iran. La Turquie et le Qatar gagnent en influence non seulement en Syrie, mais aussi à Gaza, par des voies détournées et partout ailleurs, et tentent de créer un nouvel étranglement. La Turquie essaie de retourner l'Arabie saoudite contre nous et d'établir un axe sunnite hostile avec le Pakistan, une puissance nucléaire. »

En réponse à Bennett, qui pourrait prochainement remplacer le Premier ministre Netanyahu à la tête de la droite israélienne, l'ancien ministre turc de l'Intérieur et homme politique populiste influent, Süleyman Soylu, a déclaré : « Nous pourrions donner 300 000 à 400 000 martyrs, mais il ne restera plus aucun pays appelé Israël ». Soylu a déclaré avec précision : « Pendant que nous célébrons, nous sommes tous témoins de ce qui se passe à Gaza, de la douleur causée par la mosquée Al-Aqsa. Nous assistons au massacre de civils au Liban. Parallèlement, nous sommes témoins du meurtre brutal, délibéré et intentionnel de 165 jeunes filles en Iran. Je tiens à dire ceci à cette salle : leur seul défaut, de l'autre côté, c'est d'être musulmans. Ils n'ont aucun autre défaut ; c'est uniquement leur appartenance à l'islam qui les définit. Et ce n'est pas le moment des "mais", des "cependant", des "c'était comme ci ou comme ça", ou des "il y avait un camp adverse juste sous leurs yeux". Les infidèles attaquent les musulmans. C'est très clair et évident. Et la position adoptée par notre Président – ​​déterminée, résolue, et en même temps prudente et avisée, forte de son expérience et de son savoir – contre ceux qui veulent entraîner la Turquie dans la guerre, est un exemple pour le monde entier. Mais je tiens à le souligner, je le dis très fort.  Clairement : nous avons quelque chose à dire à Israël, qui cherche à nous entraîner dans ce brasier par ses provocations : peut-être le savent-ils, mais nous sommes voisins d'Israël. Je le dis très clairement : nous partageons une frontière. Peut-être ne s'en rendent-ils pas compte, mais je le répète, nous partageons une frontière. Par Dieu, s'ils tentent de nous infliger la même oppression qu'ils infligent aux musulmans, je le dis en tant que fils de ce pays, en tant que personne pour qui le martyre est un honneur depuis l'enfance, oui, Israël est à cinq heures d'ici. Nous perdrons peut-être 300 000, 400 000 martyrs, mais avec la permission de Dieu, il ne restera plus aucun État appelé Israël. »

Il convient toutefois de préciser que ces déclarations provocatrices ne sont pas le fait de personnalités politiques en charge de la politique étrangère. Dans cette optique, une approche optimiste consisterait à les considérer comme des discours politiques populistes tenus par deux politiciens de droite, partisans d'une ligne dure, qui cherchent à rallier l'opinion publique à leur cause en vue d'un éventuel remplacement du dirigeant du pays. À cet égard, il faut reconnaître que si le président turc Recep Tayyip Erdoğan et le ministre des Affaires étrangères Hakan Fidan critiquent eux aussi les violations récentes du droit international commises par Israël, ils n'ont jamais employé de termes aussi durs et provocateurs que ceux de Soylu. De plus, M. Fidan a récemment signé, au Qatar, un communiqué, conjointement avec les ministres des Affaires étrangères d'autres pays voisins, condamnant également l'Iran pour ses attaques contre d'autres États. Ainsi, la Turquie privilégie toujours une politique étrangère fondée sur l'équilibre et la neutralité active, plutôt qu'une approche anti-israélienne ou anti-américaine. Cette position est d'ailleurs logique, car la Turquie a elle aussi été récemment la cible de tirs de roquettes iraniennes à plusieurs reprises, même si ces attaques ont été interceptées par les forces de l'OTAN.

Conclusion

Dans une perspective schmittienne, la formation d'un État hostile est un phénomène courant, voire nécessaire à l'accumulation de puissance. Carl Schmitt définissait le « politique » comme la « distinction entre amis et ennemis ». Dans cette optique, bien que la récente escalade des hostilités de part et d'autre constitue un danger potentiel, il me semble prématuré de parler d'une hostilité réelle, concrète et imminente entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem). En effet, ces deux pays sont désormais voisins en Syrie, ce qui pourrait exiger une coopération plutôt qu'un conflit, à condition que les États-Unis redoublent d'efforts en ce sens. Par ailleurs, la situation de l'Iran requiert une coopération régionale, non seulement entre la Turquie et Israël, mais aussi entre tous les États de la région. Afin de prévenir les répercussions d'un effondrement de l'Iran, Israël devrait renoncer à ses ambitions de « changement de régime » à court terme et se concentrer davantage sur les problèmes urgents. Cela implique la fin de la guerre par un cessez-le-feu et le renforcement de la protection des infrastructures critiques des pays arabes voisins de l'Iran. La Turquie et Israël devraient également prendre des mesures pour normaliser leurs relations, à la suite des efforts déployés par les États-Unis pour reconstruire Gaza et résoudre le conflit palestinien, vieux de plusieurs décennies, par un accord définitif. Il ne s'agit pas d'un rêve, car le président Trump possède toutes les qualités et le courage nécessaires pour mettre fin au conflit grâce à un accord final équitable.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ