Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü ve ESUPA Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, Daily Sabah gazetesinden Yusuf Ziya Durmuş’un yazdığı “Bolstered by Israel defense deal, Greece stokes tensions with Türkiye" (İsrail ile yapılan savunma anlaşmasıyla güçlenen Yunanistan, Türkiye ile gerilimi tırmandırıyor) başlıklı haberinde Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney'le birlikte Türk-Yunan ilişkilerine dair görüşlerini paylaştı. Aşağıdaki linkten bu haberi okuyabilirsiniz.
7 Eylül 2026 Pazartesi
Interview with Prof. Herbert Reginbogin: Germany, Türkiye-Israel Relations, Turkish-American Relations, and U.S. Domestic Politics
6 Eylül 2026 Pazar
Almanya'da AFD Depremi
Avrupa'nın en önemli devletlerinden ve ekonomilerinden olan Almanya'da, yıllardır yükselişi bir türlü durdurulamayan aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin önüne set çekilmesi konusunda yapılan tüm girişimlere karşın, bu parti, hem merkez sol (SPD) ve merkez sağ (CDU/CSU) siyasetin son yıllarda yeterli olamaması, hem de partinin devlet tarafından sürekli engellenmesinin seçmende yarattığı tepkinin etkisiyle giderek güçleniyor. Öyle ki, ortalama Alman seçmenlerin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Nazi dönemini çağrıştıran bazı söylem ve politika önerileri nedeniyle çok çekindikleri parti, Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini yüzde 44 düzeyinde rekor bir düzeyde oyla ve açık farkla kazanmayı başardı. Oylarını önceki seçime kıyasla neredeyse ikiye katlayan AfD'nin ardından ikinci olan Başbakan Friedrich Merz'in partisi CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi) ise ancak yüzde 17,7 oy alabildi. Bu başarıya karşın, partinin eyalette iktidara gelip gelemeyeceği henüz kesin değil; zira bu yüksek oy bile partinin tek başına çoğunluk sağlamasına yeterli olmuyor.
AfD'nin seçim performansları incelendiğinde; 2013 federal seçimlerinde yüzde 4,7 oyla barajın hemen altında kalan partinin oy oranını 2017'de yüzde 12,6'ya yükselttiği, 2021'de ise yüzde 10,3'e gerilediği görülmektedir. AfD karşıtı hukuki önlemler ve medyadaki olumsuz söylemlerin etkisiyle o dönemde yükselişi kısmen durdurulmuş gibi gözükmesine karşın, parti, yılmamış ve 2024 eyalet seçimlerinde Thüringen, Saksonya ve Brandenburg gibi doğu eyaletlerinde yüzde 30 bandını aşarak sandıktan birinci veya ikinci parti olarak çıkmış ve geleneksel merkez partileri koalisyon krizlerine sürüklemiştir. Buna karşın, parti karşıtı ön yargı ve korkuların ağır basmasıyla, AfD'nin herhangi bir eyalette hükümeti kurması formülüne diğer partiler tarafından izin verilmemiştir. AfD, 2025 federal seçimlerinde de oyunu yüzde 20,8'e yükseltmiş ve Bundestag'da 152 sandalye elde ederek, artık Almanya'nın merkez partilerinden biri haline geldiğini bir kez daha ispatlamıştır. Bundan sonra artık federal iktidar yürüyüşünün başlamasından endişe edilen AfD, nitekim 2026 Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimini de yüzde 44 gibi rekor düzeyde oyla kazanmıştır. Bu trendin sürmesi halinde, SPD ve CDU'nun kötü performans gösterdiği bir düzlemde, sonraki federal seçimlerde AfD'nin iktidara gelmesi artık yüksek olasılıklı bir senaryo haline gelmiştir.
Buna karşın, AfD'ye yönelik hukuki mücadele de sürmektedir. "Militan demokrasi" anlayışı temelinde yürütülen mücadele kapsamında, Almanya anayasası-temel yasanın (Grundgesetz) 21. maddesi uyarınca, partinin anayasal düzeni ortadan kaldırma tehdidi nedeniyle kapatılması halen gündemdedir. Nitekim Berlin merkezli Özgürlük Hakları Derneği'nin (GFF) bir raporuna göre, AfD, kullandığı ırkçı kavramlar ve siyasi rakipleri yıldırma yoluyla anayasayı ihlal etmektedir. Bu nedenle, bu aşamadan sonra partinin kapatılması da gündeme gelebilir. Ancak şurası bir gerçektir ki, Türkiye'nin geçmişte İslamcı ve Kürt kimliği temelinde siyaset yapan partilere karşı geliştirdiği bir anayasal çözüm olan parti kapatma, genelde bu tarz hareketlere en fazla zaman kaybettirmekte, hatta zaman zaman seçmende oluşan mağdur imajı nedeniyle bu tarz partilerin işine bile gelebilmektedir. Tam da bu nedenle, birçok Alman uzman da parti kapatma yöntemine sıcak yaklaşmamaktadır. Örneğin, Alman anayasa uzmanı Prof. Dr. Ulrich Battis ve Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Berlin Eyalet Meclisi üyesi Dr. Ersin Nas gibi isimler de, önceki açıklamalarında, partiyi kapatmak yerine siyaseten mağlup etmek gerektiğini ifade etmişlerdir.
Bu nedenle, daha güvenli ikinci yöntem, partinin Almanya'nın iç istihbarat servisi olan Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) tarafından yakından gözlemlenmesi ve suça ve anayasaya aykırı eylemlere karışan kişilerin cezalandırılarak partinin seçmen nezdinde gözden düşürülmesidir. Nitekim yapılan çalışmalar sonucunda, partinin Thüringen, Saksonya ve Saksonya-Anhalt eyalet teşkilatları, yerel istihbarat birimleri tarafından yasal olarak "kesinleşmiş aşırı sağcı oluşum" olarak tescil edilmiştir. Bu durum, partinin anayasa karşıtı faaliyetlerinin hukuki olarak belgelenmesini kolaylaştırmaktadır.
Üçüncü bir yöntem, partinin maddi kaynaklarının kesilmesi olabilir. Daha önce aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti'ye (NPD) uygulanan bu yöntemde, partinin hazine yardımı kesilerek siyasi faaliyetlerine engeller çıkarılmakta ve bu şekilde aşırı sağcı yükselişin önüne geçilmeye çalışılmaktadır.
Dördüncü bir yöntem ise, kuşkusuz, partiye oy getiren karizmatik liderlerin karıştıkları bireysel suç eylemlerinin araştırılarak onlara el çektirilmesi yolu olabilir. Nitekim partinin eski karizmatik kadın lideri Frauke Petry'e geçmişte bu şekilde yaklaşılmış ve partiden ayrılarak yeni bir parti kurması sağlanmıştır. Keza partinin kurucu lideri Alexander Gauland'e de yakın geçmişte vergi kaçakçılığı nedeniyle bir soruşturma başlatılmış ve siyaseten önü kesilmiştir. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin mevcut lideri Alice Weidel hakkında yasa dışı bağış aldığı yönünde geçmişte bir soruşturma yürütülmüş; ancak Weidel'e bir ceza verilmemiştir.
Bu noktada en garantili beşinci yöntem ise, kuşkusuz, akademi, medya, sanat ve kültür yoluyla aşırı sağcı fikirler ve Nazi döneminin olumsuzluklarının sürekli olarak Alman halkına hatırlatılması ve günümüzün demokratik, çağdaş ve gelişmiş Almanya'sının geçmişe kıyasla çok daha başarılı olduğunun vurgulanmasıdır. Ayrıca, merkez sağ ve merkez sol partilerde daha karizmatik ve ideolojik genç liderlerin yetiştirilmesi (ABD'de Cumhuriyetçiler için J.D. Vance, Demokratlar için Zohran Mamdani örneğinde olduğu gibi), liberaller (FDP) ve aşırı solun (Die Linke) desteklenmesi gibi öneriler gündeme alınabilir.
Ancak şurası bir gerçektir ki, günün birinde yeniden Almanya'da aşırı sağcı bir iktidar oluşabilir. Bu durumda, ülkenin 1930'lara dönmemesi adına en garantili yöntem ise, hukuki önlemlerin şimdiden alınması, anayasal ve yasal düzenlemelerin zorlaştırılması, AfD'nin aşırılıklarının ayıplanması vs. şeklinde olmalıdır. Almanya'da demokrasinin düşmesi, kuşkusuz tüm dünya adına bir felaket olabilir. O nedenle, bu konuya salt bir Almanya meselesi olarak bakılmamalı ve tüm Batı medeniyetinin geleceği adına dikkatli olunmalıdır. İyimser bir yorum yapmak gerekirse ise, İtalya'daki Meloni iktidarının korkulduğu kadar sert politikalar izlememesini de örnek göstererek, Almanya'da olası bir AfD veya Fransa'da olası bir RN (Jordan Bardella-Marine Le Pen) iktidarının bir distopya olmama olasılığını tartışmak da meşrudur. Ancak kuşkusuz, Almanya örneğinde bu durum Nazi geçmişi nedeniyle daha da büyük tedirginlik yaratmaktadır.
Bu nedenle, dileğimiz Alman demokrasisinin gerekli önlemleri alması ve aşırı sağa teslim olmamasıdır. Bu noktada diğer devletlerin, özellikle de ABD, Fransa ve diğer Avrupalı devletlerin de Almanya'da Nazi dönemini çağrıştıran bir partiyi desteklemek konusunda dikkatli olmaları gereklidir. Türkiye de, Türk kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Almanya'da aşırı sağcı bir hükümeti desteklemez, desteklememelidir...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
ABD'nin Ukrayna'da Çözüm Çabaları Sürüyor
Yeniden seçildiği günden beri Rusya'nın saldırısıyla 2022 yılının ilk aylarında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nı sonlandırmak adına önemli girişimlerde bulunan 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump, bu konuda farklı stratejiler izlemektedir. Trump, ilk olarak Ukrayna üzerindeki baskıyı arttırmış; özellikle Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yi 2025 yılı Şubat ayı sonunda Beyaz Saray'da ağırladığı görüşmede ona yönelik diplomatik teamülleri aşan saldırgan bir üslup kullanarak, Kiev'i barışa engel olan taraf gibi lanse etmiş ve bu şekilde Ukrayna'nın savaşma azmini azaltarak Rusya ile bir tür uzlaşma koşulları sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu stratejisinin Avrupalı müttefiklerde kabul görmemesi üzerine soruna zamanla daha farklı yaklaşmaya başlayan Trump, bu defa da özel temsilcisi Steven Witkoff ile damadı ve özel danışmanı Jared Kushner ikilisinin girişimleriyle Moskova'yı çözüm konusunda ikna etmek için diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Trump, bu girişimlerin üzerine 2025 yılı Ağustos ayında Alaska'da Rus lider Vladimir Putin'le de bir araya gelmiş; ancak bu görüşme sonrasında savaşın sonlandırılması adına somut bir gelişme yaşanmamıştır.
Şurası bir gerçektir ki, tamamen ABD iç politikası temelinde düşünen ve hareket eden Başkan Trump'ın konuya bakışı geleneksel Transatlantik güvenlik kalıplarından oldukça farklıdır. Trump, meseleyi Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit veya Rusya'nın güçlenmesine yol açabilecek bir jeopolitik mücadeleden ziyade, ABD'ye yüklü ekonomik külfet çıkaran bir sorunun halledilmesi olarak görmektedir. Bu bağlamda, Ukrayna'ya yapılan mali yardımlar Başkan Trump ve ekibi adına olumsuz bir husustur. Dahası, savaş Demokrat Başkan Joe Biden döneminde çıktığı ve Biden'ın oğlu Hunter Biden'ın Ukrayna ile çok yakın ilişkileri olduğu için, Trump bu konuya oldukça soğuk yaklaşmaktadır. Rus lider Vladimir Putin'i anlaşılabilecek güçlü bir lider olarak gören Trump, Ukrayna'nın NATO'ya üye yapılmaması ve Moskova'nın tahrik edilmemesi durumunda Rusya'dan Avrupa güvenliğine yönelik doğrudan tehditler yaşanabileceği konusunda da oldukça iyimserdir. Trump'ın görüşlerini şekillendiren temel hususlar ise, Rusya'nın demografik ve ekonomik gücünün Sovyetler Birliği dönemine kıyasla oldukça kısıtlı olmasıdır. Üstelik Trump ekibi, daha ciddi bir rakip olarak gördükleri Çin'in dengelenmesi adına da Rusya'nın tamamen karşı cepheye itilmesine karşı durmaktadır.
Bu bağlamda, Trump ekibi, bu hafta Moskova ve Kiev'e yeni bir çıkarma yaparak savaşın sonlandırılması adına bir teklifte bulunmuştur. Önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşen ABD Başkanı Donald Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'in yaklaşık 3 saat süren Putin'le bu 6. görüşmelerinde ciddi meselelerin ele alındığı Rus makamlarınca açıklanmıştır. Kremlin, görüşme sonrasında Amerikalı heyetin Kiev'deki temaslarını güvenli bir şekilde yürütebilmesi amacıyla Kiev'e yönelik bombardımanları 3 gün süreyle durdurma talimatı verildiğini ilan etmiştir. Ukrayna lideri Volodimir Zelenski de, bu süreçte Amerikalı elçilerin lojistik güvenliğinin sağlanması için yoğun İHA operasyonları yürüttükleri Rus hava sahasındaki saldırılarını durduracaklarını açıklamıştır.
İkili, bu görüşme sonrasında ise Kiev'e geçerek Ukraynalı lider Zelenski ile görüşmüşlerdir. Witkoff, burada yaptığı açıklamada, Başkan Trump'ın kendilerine savaşın bitirilmesi ve soruna kalıcı çözüm bulunması konusunda kesin talimat verdiğini de açıklamıştır. Witkoff, ayrıca görüşme sonrasında ümitli açıklamalarda bulunmuştur. Öyle ki, Amerikalı diplomatların bu süreçte iki tarafa da savaşın bitirilmesi adına somut bir plan sundukları iddia edilmektedir. Ancak bu planın nasıl şekillendiği ve en önemlisi Kiev veya Moskova adına ne gibi tavizler verilmesini gerektirdiği gibi hususlar henüz bilinmemektedir. Başkan Trump, konuya daha ziyade ekonomik yaklaştığı için, Rus kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı bazı Ukrayna bölgelerinin Rusya kontrolüne bırakılacağı ve bunun karşılığında Ukrayna'nın ABD'nin de dahil olacağı somut güvenlik garantileri alacağı bir formül basında ve kulislerde speküle edilmektedir.
Nitekim daha önce basına sızan Trump'ın 28 maddelik barış planında; a-) Donbass ve Kırım'da toprak tavizleri, b-) ordunun küçültülmesi, c-) Ukrayna'nın NATO'ya üyelik sürecinin durdurulması, ç-) ABD'nin garantörlüğü ve d-) Rusya'ya yönelik ekonomik yaptırımların kademeli olarak kaldırılması gibi hususlar yer almıştır. Bu haliyle, plan, kuşkusuz Rusya adına daha ciddi kazanımlar (toprak elde etmek, Ukrayna Ordusu'nun küçültülmesi ve Kiev'in NATO üyeliğinin engellenmesi gibi) içermektedir. Ancak Ukrayna'nın içerisinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle savaşın sonlandırılması Ukrayna halkı adına da ciddi ve hatta hayati bir kazanım olarak düşünülebilir. Zira ancak silahların susması durumunda Ukrayna'da hayat normale dönecek ve yeniden dış yardım ve yatırımlarla bu ülke gelişmeye başlayabilecektir. Çünkü Avrupalı devletlerin desteğine karşın, Ukrayna'nın uzun süre dayanması kolay değildir.
ABD açısından da, kuşkusuz, bu, jeopolitik bir kazanıma dönüşebilir. Zira daha önce Azerbaycan-Ermenistan çatışmasından kısaca "Trump Koridoru" olarak bilinen TRIPP (Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası) kazanımıyla çıkan ABD, bu süreçte Ukrayna'yı Avrupa'ya kaptırmadığı gibi, anlaşmayla Avrasya'nın merkezinde çok önemli bir mevzi elde edebilir. Bu süreç, İran karşısında elde edilemeyen galibiyet nedeniyle imajı sarsılan Başkan Trump'a da ara seçimler öncesinde yeniden bir avantaj sağlayabilir. Rusya tarafında ise, barış süreciyle birlikte ekonomik yaptırımların kaldırılması sayesinde halkın içerisine düştüğü ekonomik darboğazdan çıkılması ve yakında yapılacak Duma seçimleri öncesinde Putin'e yönelik desteğin arttırılması gibi somut faydalar akla gelebilir.
Dolayısıyla, zor bir denklem olsa da, herkes adına belirli kazanımların sağlanacağı bir barış süreci Ukrayna'da halen mümkündür. Ancak elbette bu konuda nihai kararı Ukrayna halkı ve liderliği vermelidir; zira topraklarını savunduğu için bir halka karşı çıkmak -kuşkusuz- hakkaniyetli bir tavır değildir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
5 Eylül 2026 Cumartesi
Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) Yayın Hayatına Başladı
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) ekibince, Prof. Dr. Ozan Örmeci önderliğinde, AKSAV (Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı) bünyesinde ve vakıf Başkanı Hasan Kerem Ünsal'ın destekleriyle kurulan Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) adlı düşünce kuruluşu, UPA ile beraber Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG) adlı yeni akademik dergiyi yayımlamaya başladı. Aşağıda, USSG hakkındaki bilgilere erişebilirsiniz.
Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG)
USSG, 2026 yılı Eylül ayında Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) tarafından kurulan hakemli bir akademik e-dergidir. Derginin kurucuları, ESUPA’nın da kurucuları olan Prof. Dr. Ozan Örmeci ve AKSAV Başkanı Hasan Kerem Ünsal’dır. Dergi, Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin 2012’de başlattığı Uluslararası Politika Akademisi (UPA) akademik platformu tarafından da desteklenmektedir.
Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), Sosyal Bilimlerin temel branşları olan Siyaset Bilimi, Kamu Yönetimi, İktisat, İşletme, Uluslararası Ticaret, Lojistik ve Uluslararası İlişkiler gibi disiplinlerle Türkiye’de yeni gelişmeye başlayan Siber Güvenlik, Dijital Teknolojiler, Yapay Zekâ ve Otomasyon Çalışmaları gibi alanları harmanlayarak, Türkiye’nin “Siber Vatan” doktrini doğrultusunda ve T.C. Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Siber Güvenlik Başkanlığı önderliğinde 21. yüzyılda atacağı adımlara akademik açıdan öncülük etmek için oluşturulmuştur. Bu nedenle, derginin yayınları devlet kurumlarına da iletilecek ve Türkiye’nin teknoloji politikasına katkı sağlanması amaçlanacaktır. Bunun yanında, dergi, hiçbir siyasi ve ideolojik motivasyon ya da husumet içermeden, Türkiye’nin tüm kesimlerinden ve diğer tüm devletlerden Türkiye’ye hasmane duygular beslemeyen tüm araştırmacı ve akademisyenlere açık bir yayın organı olacaktır.
Uluslararası Siyaset ve Siber Güvenlik Dergisi (USSG), yılda iki defa (Haziran ve Aralık aylarında) yayımlanacaktır. Derginin yayın dilleri Türkçe ve İngilizce olarak belirlenmiştir. Dergi hakkındaki tüm bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Macron'un Londra Çıkarması ve Paris-Londra Hattında Esen Sıcak Rüzgarlar
Günümüzde Avrupa Birliği (AB) çatısı altında barış içerisinde ortak bir gelecek kurma hedefine kenetlenmelerine karşın, Avrupalı devletlerin tarihleri, birbirlerine yönelik savaşlar, tehditler ve husumetlerle dolu oldukça çatışmalı ve kanlı bir süreçtir. Bu bağlamda, Brexit süreciyle AB'den ayrılan, ancak Brüksel ve üye devletlerle ilişkilerini iyi seviyede sürdüren Birleşik Krallık ile AB'nin siyasi lideri konumundaki Fransa arasındaki ilişkiler daha da ilginçtir. Öyle ki, Paris ile Londra arasındaki ilişki, bir tür sevgi-nefret ilişkisine (love and hate relationship) benzetilebilir. Karşılıklı olarak birbirinin diline, kültürüne, mutfağına ve yaşam tarzına duyulan ilgi ve hayranlığın yanında, tarihsel rekabetle şekillenen ciddi bir rekabet ve husumet algısı da güçlüdür. Bu ambivalans, bir ölçüde haklı ve doğaldır; zira uzun yıllar dünya hâkimiyeti için rekabet eden bu iki eski emperyal güç, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş gibi ciddi jeopolitik süreçlerde daima müttefik olmuşlardır. Bu ikili ruh hali, örneğin Brexit sürecinde ciddi rakiplerinden İngiltere'yi AB dışında bırakan Fransa'da ciddi bir memnuniyet uyandırırken, İngiltere'nin özel ilişkilere sahip olduğu ABD ile yakınlaşması ve kıta Avrupası'nın istikrarına yardımcı olmaması durumunda ciddi bir telaşa da neden olabilmektedir. Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçtiğimiz gün gerçekleştirdiği iki günlük Londra ziyareti oldukça önemli ve semboliktir. Bu yazıda, bu ziyaretin detayları özetlenecektir.
Kral III. Charles ile Macron (2021)
Görev süresinin son yılına giren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un İngiltere ziyareti, hem siyasi, hem de kültürel bazı hedeflerle temellendirilmiştir. 2 Eylül Çarşamba günü başlayan ziyaret, Macron'un Birleşik Krallık monarkı Kral III. Charles ile görüşerek, Orta Çağ’a ait ünlü Bayeux Halısı'nın (Bayeux İşlemesi) 900 yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez İngiltere’ye getirilmesi vesilesiyle British Museum'da özel bir sergi açılması vesilesiyle olmuştur. 10 Eylül'de halka açılacak serginin özel ön gösterimi için bir araya gelen iki Devlet Başkanı, Orta Çağ'ın en önemli eseri kabul edilen ve 1066 yılındaki Hastings Muharebesi ile sonuçlanan Normanlar'ın İngiltere'yi fethini konu alan bu esere ve genel olarak birbirlerinin geçmiş ve kültürlerine duydukları saygıyı bu şekilde bir kez daha göstermişlerdir. Yaklaşık 1000 yıl sonra İngiltere'ye getirilen ve normalde Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Bayeux şehrinde bulunan Musée de la Tapisserie de Bayeux'de sergilenen eser nedeniyle Paris'in yaptığı jesti karşılıksız bırakmayan Londra da, Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşlarını sergilenmesi için Fransa'ya göndermiştir. Kral Charles da, bu vesileyle yaptığı konuşmada iki devletin yakınlığının en iyi göstergesi olan bu süreci övmüş ve Fransa ile ilişkilerin iyi seviyede olduğunu vurgulamıştır.
Bayeux İşlemesi (Halısı)
Macron, bu görüşmenin ardından, 3 Eylül Perşembe günü ise Birleşik Krallık'ın yeni Başbakanı Andy Burnham ile Downing Sokağı 10 numaradaki Başbakanlık konutunda görüşmüş ve bunu yapan ilk yabancı lider olmuştur. Macron, Burnham görüşmesi, hem dış politikada henüz pek deneyimli olan yeni İngiliz Başbakan'ın koltuğuna alışması, hem de kritik bazı konuların görüşülmesi anlamında önemlidir. Nitekim önemli haber kuruluşlarının analizlerine göre, görüşmede, Manş Denizi'nde yaşanan düzensiz göç hadiseleri, Birleşik Krallık-AB ilişkilerinin farklı boyutlarıyla geliştirilmesi ve Ukrayna ve İran'da devam eden çatışmalar gibi konular ele alınmıştır. Görüşmeden somut olarak Manş Denizi'ndeki düzensiz göç olaylarını önlemek adına Fransa'nın kuzey kıyılarında 45 ek polis memurunun görevlendirilmesi gibi somut bir kazanım elde edilmiştir. Ek olarak, iki lider, İngiliz teknolojisini kullanarak Ukrayna'da SCALP uzun menzilli füzeleri için bir montaj hattı kurulması yönündeki sonraki adımları ele almışlardır.
Andy Burnham ile Emmanuel Macron Downing Sokağı 10 numarada
Bu bağlamda, Paris ile Londra'nın bu tarz kritik konularda son dönemlerde benzer tepkiler vermeleri ve ABD'den ziyade birbirlerine yakın olmaları dikkat çekicidir. Öyle ki, ABD'deki Donald Trump yönetimi Ukrayna'ya verilen desteği azaltarak Rusya'nın lehine olabilecek hızlı bir barışı tercih ederken, Fransa, Birleşik Krallık ve neredeyse tüm diğer Avrupa devletleri Ukrayna'nın savaşta üstün geleceği ana kadar Kiev'e verilen desteğin arttırılarak sürdürülmesinden yanadır. Keza İran konusunda da, ABD, İsrail etkisiyle daha şahin bir görüntü çizer ve rejim değişikliği temelli bir politika takip ederken, İngiltere ve Fransa için savaşın bir an önce sonlandırılması ve küresel ekonominin düzlüğe çıkarılması daha acil bir ihtiyaçtır. Bu bağlamda, daha ekonomi odaklı bu iki devlet için NATO ve kollektif Batı'nın temel hasmı Rusya iken, ABD'de küresel liderlik bağlamında daha ciddi bir rakip olarak görülen Çin'in dengelenmesi stratejisi Rusya'nın yarattığı risklere kıyasla daha ön plandadır.
Sonuç olarak, AB'den ayrılmasına karşın Londra-Paris hattında ilişkilerde bir gerilim olmadığının görüldüğü bu ziyaret, daha ziyade kültürel boyutuyla (Baeyux İşlemesi) dikkat çekse de, tarihsel düşmanlıkların çok geride kaldığı ve Birleşik Krallık-Fransa ve Birleşik Krallık-Avrupa ilişkilerinde iş birliklerinin artacağı ve yoğunlaşacağı yeni bir dönemin başladığının anlaşılması adına önemli ve semboliktir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
4 Eylül 2026 Cuma
Dr. Nikolaos Stelgias Mülakatı: Kıbrıs'ta Hareketli Günler ve Olaylar
Dr. Nikolaos (Nikos) Stelgias (Stelya), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Türkiye’deki siyasi partileri 1918-1938 döneminde merceği altına aldığı doktora çalışmasını Yunanistan’daki Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünde 2011 yılında tamamlayan Stelya, 2012-2023 döneminde İngilizce, Helence, Türkçe ve İngilizce olmak üzere birçok akademik makale ve kitaba imza attı. Stelya, şimdilerde bilimsel uğraşlarının yanı sıra Kıbrıs Haber Ajansı‘nda ve The Levant Files internet sitesinde gazetecilik faaliyetlerini sürdürüyor. Akademik alanda ise Stelya’nın yeni dönemde Yunanistan Komünist Partisi’nin tarihine odaklanan bir Türkçe kitap çalışması ve Türkiye-İran ilişkilerinin güncel gelişimini incelediği bir çalışması devam ediyor.
Prof. Dr. Ozan Örmeci, 4 Eylül 2026 tarihinde, Dr. Stelgias ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde geçtiğimiz gün yaşanan feribot kazası, yaklaşan KKTC yerel ve genel seçimleri, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ziyaretiyle yeniden gündeme oturan Kıbrıs müzakereleri ve Türk-Yunan ilişkileri hakkında bir mülakat yaptı.
Şanghay İşbirliği Örgütü'nün 25. Yıldönümü Kırgızistan Zirvesi'nde Kutlandı
Giriş
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Devlet Başkanları Zirvesi, örgütün kuruluşunun 25. yıldönümünde 31 Ağustos - 1 Eylül 2026 tarihleri arasında Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te gerçekleştirildi. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov'un başkanlık ettiği zirve, "ŞİÖ'nün 25 Yılı: Sürdürülebilir Barış, Kalkınma ve Refah İçin Birlikte" temasıyla düzenlendi ve başarıyla tamamlandı. Zirveye, üye devletler (1) Belarus/Beyaz Rusya (2024'te katıldı), (2) Çin Halk Cumhuriyeti (Kurucu Üye), (3) Hindistan (2017'de katıldı), (4) İran İslam Cumhuriyeti (2023'te katıldı), (5) Kazakistan (Kurucu Üye), (6) Kırgızistan (Kurucu Üye), (7) Özbekistan (2001'de katıldı), (8) Pakistan (2017've katıldı), (9) Rusya Federasyonu (Kurucu Üye) ve (10) Tacikistan'ın Devlet Başkanlarının yanı sıra (Kurucu Üye), Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, ŞİÖ'nün diyalog ortağı statüsündeki Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yine örgütün diyalog ortaklarından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev katılmışlardır. Bu yazıda, ŞİÖ'nün Bişkek Zirvesi temelinde, örgütün bugüne kadar başardıkları değerlendirilecektir.
ŞİÖ haritası
25. Yılında ŞİÖ
Hükümetlerarası bir uluslararası bölgesel kuruluş statüsündeki ŞİÖ veya İngilizce SCO (Shanghai Cooperation Organization), kuruluşunun ardından geçen 25 yıllık süreçte önemli bazı işler başarmıştır. Bu mânâda yapılacak ilk önemli tespit, örgütün Avrasya coğrafyasında en kritik devletleri ya tam üye, ya diyalog ortağı, ya da gözlemci üye yaparak, -bir şekilde- bu bölgedeki en önemli uluslararası platformlardan biri haline gelmeyi başarmasıdır. Bu şekilde neredeyse tüm Avrasya coğrafyasına yayılmayı başaran örgüt, yalnızca 10 tam üyesiyle değerlendirildiğinde bile 3,5 milyar civarında devasa bir insan grubunu kapsayan ve Birleşmiş Milletler ile BRICS'in ardından dünyanın en büyük uluslararası kuruluşu hüviyetindedir. Gözlemci üyeler ve diyalog ortakları da hesaba katılırsa, ŞİÖ'nün BRICS'le birlikte dünyanın en büyük uluslararası kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır. Bu, kuşkusuz, etki alanı ve insanlara ulaşabilme açısından önemli bir kazanımdır. Bu iş birliği, kuşkusuz üye devletlerin halkları arasında sağladığı yakınlaşma nedeniyle ekonomik çarpan etkisini de tetiklemektedir.
ŞİÖ logosu
İlk kez 1996 yılında Şanghay Beşlisi adıyla kurulan ŞİÖ, genişlemenin yanı sıra, derinleşme ve sorun çözme anlamında da bazı somut başarılar elde etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden alıntılamak gerekirse: "Örgütün en somut ilk başarısı, Çin ile eski Sovyet Cumhuriyetleri (Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) arasındaki uzun yıllara dayanan sınır anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla tamamen çözüme kavuşturmasıdır." Bu şekilde, üye devletlerin sınır sorunlarının çözülmesiyle sınır bölgelerindeki askeri güçlerin silahsızlandırılması ve/veya azaltılması sağlanarak, örgüt sayesinde bölgesel istikrarın zemini oluşturulmuş ve askeri kaynakların daha efektif kullanımı için uygun koşullar sağlanmıştır.
ŞİÖ'nün Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu (RATS)
Örgüt adına önemli bir girişim ise, Taşkent merkezli olarak 2004 yılında faaliyete geçen Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu'nun (kısaca RATS), örgütün en işlevsel yapılarından biri olarak kurulmasıdır. Bu yapı sayesinde bugüne kadar binlerce terör eylemi engellenmiş; üye devletler arasında suçluların iadesi ve istihbarat paylaşımı yapılarak stratejik iş birliği kurumsallaştırılmıştır. ŞİÖ, bölgedeki istikrarı tehdit eden üç unsur olarak "terörizm, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılık" unsurlarına karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemiş; bu sayede bu bölgede, Ortadoğu bölgesine kıyasla, görece daha istikrarlı bir ortam oluşmasını sağlamıştır. Bölgedeki aşırıcı bazı akımların toplumsal gücü de düşünüldüğünde, RATS'ın üye devletlerin istikrarına olumlu etkide bulunduğu açıktır.
ŞİÖ sayesinde elde edilen bir diğer önemli kazanım, üye ülkeler arasında askeri koordinasyonu ve savunma kapasitesini arttırmak amacıyla düzenli olarak büyük ölçekli ortak askeri tatbikatların gerçekleştirilmesi, üye ülkeler arasında askeri alanda standartlaşmanın sağlanması ve iş birliğinin artmasıdır.
ŞİÖ Enerji Kulübü
ŞİÖ adına çok önemli bir diğer girişim ise ŞİÖ Enerji Kulübü olup, bu alt kuruluşun temel amaçları; üye ve ortak ülkeler arasında enerji stratejilerini uyumlu hale getirmek, enerji güvenliğini güçlendirmek ve bölgesel iş birliğini teşvik etmektir. İlk olarak 2006 yılında Rusya'nın önerisi ve Kazakistan'ın girişimleriyle temelleri atılan kulüp, resmi olarak 2013 yılında faaliyete geçen ŞİÖ Enerji Kulübü, Türkiye'nin 2017 yılında kuruluşun dönem başkanlığını üstlenmesi nedeniyle oldukça dikkat çekmiş ve dünya çapında konuşulmuştur. ŞİÖ Enerji Kulübü, enerji iş birliği ve yeni enerji rotalarının belirlenmesinde kritik roller üstlenebilecek önemli bir diğer kazanımdır.
Örgüt adına yapılabilecek son önemli tespit ise, ŞİÖ sayesinde ortak bir platform oluşturan demokrasi-dışı, otoriter eğilimli devletlerin (bu bağlamda Hindistan bir istisnadır), örgütün sağladığı kalkan sayesinde ABD ve Avrupalı devletlerle ilişkilerinde daha güçlü bir pozisyonda olmaya çalışmasıdır. Bu şekilde tek seçeneklerinin Batı olmadığını göstermeyi başaran ŞİÖ üyeleri, Batı ile ilişkilerinde daha cazip koşullar oluşturmayı da başarmaktadır.
Örgüt adına yapılabilecek en temel eleştiri ise, Batı dünyasıyla genelde sorunlu ilişkileri olan ve Hindistan dışında demokrasiden uzak devletlerin bir araya gelmesiyle oluşan bu platformun Batı kamuoyunda "diktatörler kulübü" olarak algılanmasıdır. Nitekim üye devletlerin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti gibi konulardaki düşük performansları, bu eleştirilerin haksız olmayabileceğini düşündürmektedir.
2026 Bişkek Zirvesi: Örgütün Derinleşme Sürecinde Diğer Liderlerden Rol Çalan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
ŞİÖ'nün 25. yıldönümünde düzenlenen Bişkek Zirvesi ise, bazı açılardan dikkat çeken ve önemli anlaşmaların imzalandığı bir zirve olarak tarihe geçmiştir. Öncelikle, Zirve kapsamında tam 28 belgenin imzalanması dikkat çekicidir. Pakistan'ın Lahor şehrinin 2026-2027 dönemi için Turizm ve Kültür Başkenti ilan edilmesine de karar verilen Zirvede, terörle mücadele, yapay zekâ, uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele, enerji ve diğer alanlarda iş birliğine ilişkin farklı belgeler imzalanarak, üye devletlerin ilişkilerinin derinleştirilmesi ve kurumsallaştırılması amaçlanmıştır. Bu belgeler arasında özellikle uyuşturucuyla mücadele konusuna büyük önem verilmesi dikkat çekmiş ve üye devletlerin bu konudaki kamu sağlığı temelindeki duyarlılıklarını ortaya koymuştur.
Zirvede en çok dikkat çeken husus ise, daha birkaç hafta önce başkent Ankara'da çok önemli ve tarihi bir NATO Zirvesi'ne başarıyla ev sahipliği yapan ŞİÖ'nün diyalog ortağı Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın örgüte yönelik sıcak yaklaşımları, buradaki temasları ve açıklamaları olmuştur. Zirvede huzur, barış, istikrar ve refah mesajları veren Erdoğan, enerji arzı güvenliği ve güvenli ulaşım koridorları gibi konularda ŞİÖ'nün önemli roller üstlenebileceğini vurgulamış; bu bağlamda Doğu (Avrasya)-Batı (Avrupa) yönümlü ekonomik ve ulaşım ilişkilerinin güçlendirilmesi gerektiğinin altını çizerek, Batı karşıtı bir imaj çizmemeye gayret etmiş; hatta tam tersine ilişkileri geliştirme yönünde katkı sağlamaya çalışan yapıcı bir görüntü sergilemiştir. Erdoğan, ŞİÖ'yü "yükselen bir yıldız" olarak tanımlayarak, örgüte sıcak yaklaştığını da açıkça ortaya koymuştur. Daha önce örgüte tam üyelikten söz ederek Batı dünyasından eleştiriler alan Erdoğan (ki bu eleştiriler NATO üyesi Türkiye'nin askeri boyutu olan ŞİÖ'ye tam üyeliği halinde oluşabilecek güvenlik risklerine ve istihbarat açıklarına dayanıyordu), bu defa tam üyelik yerine derinleşen iş birliği olgusunu öne çıkarmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Beyaz Rusya Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le samimi görüntüleri ile yine Putin'le ikili görüşmesinde yaptığı ilginç açıklamalar, Türkiye medyası ve uluslararası kamuoyunda oldukça dikkat çekmiştir. Putin'le görüşmesinde Rus lidere verdiği önemi belirten Erdoğan, Türk-Rus ilişkilerinin önceki dönemlere kıyasla çok daha iyi durumda olduğunu söylerken, özellikle yaz aylarında Türkiye'yi sıklıkla ziyaret eden Rus turistlere vurgu yapmış ve Antalya'nın turizm sektörünün gelişmesinde Rusya'nın katkılarından övgüyle söz etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca Mersin-Akkuyu Nükleer Santrali'nin iki ülke ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olacağını vurgulamış ve santralin artık bitirme aşamasına geldiğini belirtmiştir. Erdoğan, bu santral sonrasında yeni santraller konusunda da Moskova ile iş birliği yapılabileceği mesajını verirken, tarım ve enerji alanlarını da potansiyel iş birliği alanları olarak işaret etmiştir. Bu şekilde, Erdoğan, tarihi NATO Zirvesi sonrasında da Rusya ile ilişkileri bozma niyetinde olmadığını göstermiştir. Buna karşın, Türkiye'nin Ukrayna ile savaş konusunda Moskova ile aynı görüşte olmadığını vurgulamak gerekir.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Türkiye ile ikili ilişkileri sıklıkla gözden geçirdiklerini söylerken, Türkiye'nin Rusya için öncelikli ve imtiyazlı bir ekonomik partner olduğunu vurgulamış ve ekonomik ilişkilerin çok iyi bir seviyede olduğunu ifade etmiştir. Putin de, Erdoğan gibi, Akkuyu Nükleer Santrali'ne vurgu yaparken, Rosatom'a verilen talimat uyarınca santralin yıl sonuna kadar tamamlanacağını belirtmiştir. Kültürel alanda da ilişkilerin çok iyi olduğunu belirten Rus lider, Rus turistlerin son birkaç yılda Türkiye'yi rekor düzeyde ziyaret ettiklerini hatırlatarak, tüm bu konuları ikili görüşmelerde ele alacaklarını vurgulamış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'la görüşmekten memnuniyet duyduğunu ifade etmiştir. Bu şekilde, iki devletin Suriye ve Ukrayna gibi ciddi bazı konularda yaşadıkları ihtilaflara karşın çatışma niyetinde olmadıkları bir kez daha teyit edilmiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Bişkek açıklamaları ve temasları, Türkiye'nin çok boyutlu dış politikasında devam ettiğini ve NATO Zirvesi ile Batı cephesini güvence altına aldıktan sonra Doğu cephesini tahkim ettiğini ortaya koymaktadır. Bu, çatışmalara aktif olarak girmeden gelişmek ve büyümek isteyen Ankara'nın stratejisine uygun bir yöntemdir. Ancak burada kritik unsur, Batılı devletler veya onların bölgesel uzantılarıyla (örneğin İsrail) aktif çatışmaya girmemektedir. Bunun için de, ABD ile koordinasyon ve uyum sağlanması şarttır ki, Türkiye, özellikle Donald Trump yönetimiyle bunu kısmen başarmıştır.
Sonuç
Sonuç olarak, 25. yıldönümünde gelişmeye devam eden ŞİÖ'nün tarihi Bişkek Zirvesi'nde, tüm diğer liderlerden rol açan örgütün diyalog ortağı Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik yoğun ilgi, Türkiye'nin gücü ve çok boyutlu dış politikasındaki başarısını ortaya koymaktadır. Bu başarının eksik kısmı ise ekonomik refah, demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki gerekli atılımlardır. Bunlar da sağlanırsa, Türkiye zaten Avrupalı devletlerin çok ötesinde bir gelişmişlik düzeyine erişmiş ve hem Batı, hem de Doğu ile yakın iş birliği geliştirebilen çok güçlü bir devlet haline gelecektir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
1 Eylül 2026 Salı
Mekke İttifakı Birinci Zirvesi İstanbul'da Yapıldı
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de gerçekleştirdikleri üçlü zirvenin ardından imzalanarak resmen yürürlüğe giren yeni bir savunma paktı olan Mekke İttifakı veya resmi adıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç Sünni Müslüman devleti ilginç ve yeni bir düzlemde bir araya getiren çok ilginç bir platform olarak yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da ciddi ses getirmiştir. Sünni İslam dünyasının en gelişmiş ve en güçlü orduya sahip devleti olan Türkiye, İslam aleminde en zengin mali kaynaklara ve en yoğun enerji rezervlerine sahip devletlerinden biri olan Suudi Arabistan ve Müslüman dünyanın tek nükleer gücü olan Pakistan gibi üç başat devletin girişimiyle oluşturulan ittifak, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesinin ve Hint Pasifik'e yönelmesinin konuşulduğu bir düzlemde, bizce çok zamanlı ve doğru bir adımdır. İttifakın diğer ittifak girişimlerine (örneğin, Türkiye'nin dahil olduğu NATO ittifakı) karşıt bir unsuru olmadığı gibi, müzakere ve diyaloğa dayalı -NATO'nun 5. maddesini anımsatan- kollektif güvenlik anlayışı da herhangi bir saldırı halinde otomatik devreye giren nitelikte değildir. Ayrıca ittifakın herhangi bir üçüncü ülkeye karşı yapılmadığı da (İsrail veya İran gibi) Türk makamlarınca defalarca dile getirilmiştir.
Harita üzerinde Mekke İttifakı'nın oluşturduğu stratejik üçgen
Buna karşın, Türkiye'nin güçlenmesinden rahatsız olan odaklar, her zamanki gibi bu konuyu da iç politik perspektiften değerlendirme hatasına düşmüş ve Türkiye'nin İslam dünyasında bir ittifaka önderlik etmesini laiklikten sapmak olarak yorumlamaya çalışmışlardır. Oysa Hıristiyan devletlerin dahi jeopolitik ve jeoekonomik çıkarları gereği yoğun ve yakın ilişkiler kurdukları İslam devletleriyle, Müslüman nüfusu yoğun laik bir devlet olan Türkiye'nin yakın ilişkiler geliştirmemesi kuşkusuz ciddi bir eksiklik olacaktır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, yıllar öncesinde belirttiğim üzere, Türkiye'nin yeni ve çok boyutlu dış politikasında artık tek öncelik Batı ittifakı, Türk Dünyası (Türk Devletleri Teşkilatı), İslam dünyası, Balkanlar, Afrika ülkeleri, Avrasyacı blok veya Latin Amerika vb. değil; bunların hepsidir. Elbette NATO ittifakı içerisinde askeri niteliğin ve güvenlik kaygılarının ön planda olması ve yine Avrupa devletleri ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yoğun ekonomik ilişkileri nedeniyle, Türkiye için öncelik hâlen Batı dünyası olmakla birlikte, Ankara için 21. yüzyılda tek bir çıpaya bağlı kalmamak ve tek bir rotaya odaklanmamak, ulusal çıkarlarını maksimize etmek yolunda en önemli unsurdur. Sadece şu örnekler bile yeni dönem Türkiye'sinin dış politika çapının genişliğini anlatmaktadır: Daha birkaç hafta önce Ankara'da tarihi bir NATO Zirvesi'ne başarıyla ev sahipliği yapan Türkiye, dün Mekke İttifakı'nın ilk toplantısını İstanbul'da düzenlerken, bugün de (1 Eylül 2026) diyalog ortağı olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kırgızistan Zirvesi'nde en üst düzeyde (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aracılığıyla) temsil edilmekteydi. Tesadüfi değildir ki, Türkiye'nin PKK terör örgütünü tasfiye etmek ve Kürt meselesini demokratik yollarla çözmek için attığı stratejik adımları (Terörsüz Türkiye süreci) içeride haksız şekilde eleştiren çevreler, sürecin Türkiye ile sınırlı olmayıp Suriye'de de benzer şekilde bir jeopolitik trend ve zorunluluk olduğunu anladıklarında, Ankara'nın planlarının küresel siyasetle ne derece uyumlu olduğunu -geç de olsa- idrak edebilmişlerdir.
Konumuza dönmek gerekirse, Mekke İttifakı'nın ilk Zirvesi İstanbul'da düzenlenirken, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından temsil edilen Türkiye'nin öncülüğünde, İttifak içerisinde Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nin çalışmaları doğrultusunda kalıcı ve kurumsal bir güvenlik mekanizmasına dönüşmek için şu ana başlıklar ele alınmıştır:
- Savunma Kapasitesi ve Uyum: Üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasında birlikte çalışabilirliğin arttırılması.
- Savunma Sanayii İş Birliği: Ortak Ar-Ge faaliyetlerinin, teknoloji paylaşımının ve ortak üretim imkânlarının derinleştirilmesi.
- Kurumsallaşma: İttifak faaliyetlerini yürütecek bir resmi Sekretarya'nın kurulması ve yol haritasının netleştirilmesi.
- Terörle Mücadele: Bölgesel tehditlere karşı müşterek çabaların güçlendirilmesi.
Zirveye Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Dışişleri ve Savunma Bakanları ile askeri komuta kademeleri katılım sağlamıştır. Üst düzey konuklar arasında Türkiye'den Hakan Fidan, Yaşar Güler ile birlikte Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu; Suudi Arabistan'dan Prens Faysal bin Ferhan, Prens Halid bin Salman ve Orgeneral Fayyadh bin Hamed Al Ruwaili; Pakistan'dan ise İshak Dar, Khawaja Muhammad Asıf ve Mareşal Syed Asım Münir yer almıştır.
İttifaka dair en önemli gündem, bunun diğer Müslüman devletleri de bünyesine dahil ederek kapsamlı bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Başta Mısır olmak üzere birçok Müslüman devletin bu ittifaka dahil olması, İttifakı çok etkin ve güçlü bir hale dönüştürebileceği gibi, İttifakı gevşek, dağınık, hantal ve etkisiz bir bünye haline de getirebilir. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) örneğinde görülen bu durum, örgüt çok genişlerse Mekke İttifakı için de geçerli olabilir.
Bir diğer ciddi konu, Türkiye ile çeşitli sorunları olan bölgesel devletlerin ve ABD ile Avrupa Birliği (AB) gibi yapıların tepkileridir. Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi, şimdilik bu konuda en tedirgin ülkeler arasında yer almaktadır. Bunun sebebi, Doğu Akdeniz'de Türkiye karşıtı hayalci bir ittifaka yönelen bu üçlünün İslam dünyasıyla karşı karşıya gelmeleri riskini yakından hissetmeye başlamalarıdır. ABD ise, Ortadoğu'dan çekildiği bir düzlemde, Türkiye'nin bölgede güçlenmesinden -İsrail'le polemikleri aşan ciddi bir sürtüşme ve çatışma içerisine girmediği sürece- gayet memnundur. Bu konuda özellikle mevcut Donald Trump yönetimi Ankara adına oldukça destekleyici bir pozisyon almaktadır. Ancak elbette İttifakın nükleer teknoloji paylaşımı boyutu devreye girerse, bu konuda Washington'dan farklı ve daha eleştirel yaklaşımlar gelebilir. Washington, İran, Çin veya Rusya etkisi altına girecek bir Ortadoğu'dan ziyade NATO üyesi Türkiye'nin bölgede güçlenmesini rahatlıkla destekleyebilir. Bunun tek kriteri ise Türkiye'nin bölgedeki ABD müttefikleriyle uyumlu hareket etmesidir.
Sonuç olarak, Mekke İttifakı, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ile birlikte Türkiye'nin 21. yüzyılda taşlarını yeni döşediği ciddi bir girişim olma potansiyeline sahip ve Ankara'nın çok boyutlu dış politik heveslerini yansıtan önemli bir girişimdir. Bu girişimin tarihi başarılar kazanacak kritik bir platform olup olmayacağını elbette zaman gösterecektir. Ancak gidişat, kesinlikle olumludur...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
31 Ağustos 2026 Pazartesi
2026 İsveç Genel Seçimleri
Freedom House benzeri kuruluşların hazırladığı demokrasi endekslerinde daima en üst sıralarda yer alan nitelikli bir demokrasi olan İsveç, sembolik düzeyde yetkileri olan bir monarşinin hüküm sürmeye devam ettiği, ancak özünde parlamenter sisteme dayalı demokratik bir rejimin uygulandığı ileri bir devlettir. Yıllık 63.000 doları aşan gayri safi milli hasıla düzeyiyle, İsveç, aynı zamanda ekonomik olarak da fazlasıyla gelişmiş bir devlet durumundadır. 1995'te Avrupa Birliği (AB) üyesi olan İsveç, 2024 yılı içerisinde NATO'ya da katılmıştır.
Uzun yıllar boyunca göçmen dostu ve özellikle kendi ülkelerinde eziyet gören siyasi mahkumlara yönelik dostane tavrıyla bilinen ve tüm dünyada saygı gören İsveç, son yıllarda ise artan göçmen karşıtlığı ve Rusya tehdidi nedeniyle yükselen milliyetçi/ırkçı/militarist eğilimler nedeniyle daha zor ve daha kompleks bir döneme girmiştir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkedeki refah devleti veya sosyal devlet modelini kuran ve mükemmelleştiren, toplamda 74 yıl (1932-1976, 1982-1991, 1994-2006, 2014-2022) iktidarda kalan ve Olof Palme gibi dünya çapında bir lider yetiştirmeyi başaran İsveç Sosyal Demokrat Partisi-SAP'ın zayıflamasıyla, bu ülkedeki ırkçı-aşırı sağ eğilimler güçlenmeye başlamıştır. Özellikle Jimmie Åkesson liderliğindeki göçmen karşıtı İsveç Demokratları (SD) partisi, bu süreçte ülkenin geleneksel siyasal dengelerini altüst etmeyi başarmıştır. 2022 genel seçimleri sonrasında SAP'ın ülkedeki birinci parti konumu korunsa da, Ulf Kristersson liderliğindeki , Başbakan Ulf Kristersson liderliğindeki Ilımlı Muhafazakâr Parti-M'nin Liberal Parti (L) ve Hıristiyan Demokrat Partisi (KD) ortaklığıyla kurduğu üçlü koalisyon hükümeti neticesinde 2014'ten beri süren SAP iktidarı sona ermiştir. Bu süreçte üçlü koalisyonun meclis çoğunluğunu sağlamasında, SAP iktidarının göçmen politikalarına karşı çıkan SD'nin dışarıdan destek tavrı da belirleyici olmuştur.
Magdalena Andersson
İşte bir önceki seçimin yarattığı bu tablo sonrasında, İsveç'te halk, 13 Eylül 2026 tarihinde 349 sandalyeli İsveç parlamentosu Riksdag'ın yeni üyelerini belirlemek için sandık başına gidecektir. Güncel bazı anketlerin de gösterdiği üzere, Magdalena Andersson liderliğindeki sosyal demokrat SAP, 1914'ten beri düzenlenen tüm seçimlerde olduğu gibi, bu seçimlerde de ilk sırayı alacaktır. Ancak bu noktada sorun zaten SAP'ın birinci olup olmayacağı değil, hükümeti kurup kuramayacağıdır. Anketlerde oy oranı yüzde 30 ila 32 arasında değişen SAP, Sol Parti (V), Yeşiller Partisi (MP) ve Merkez Partisi (C) gibi partilerle bir koalisyon hükümeti kurarak yeniden iktidara gelebilir. Mantıklı olan da budur; zira SAP'ın oy oranı diğer partilerin çok üzerindedir. Anketler, Sol Parti-V, Yeşiller Partisi-MP ve Merkez Partisi-C'nin yüzde 6-8 düzeyinde bir oy oranına sahip olduklarını ve meclis aritmetiğine göre rahatlıkla bir sol-merkez koalisyonu kurabileceklerini göstermektedir.
Ulf Kristersson
Ancak mevcut Başbakan Ulf Kristersson liderliğindeki Ilımlı Muhafazakar Parti (M) de, İsveç Demokratları (SD), Hıristiyan Demokratlar (KD) ve Liberallerin (L) desteğiyle yeniden bir üçlü veya dörtlü koalisyon hükümetiyle iktidarını sürdürebilir. Bu modele İsveç siyasetinde "Tidö bloku" adı verilmektedir. Anketlerde M'nin oy oranı yalnızca yüzde 18-20 aralığında olmakla birlikte, aşırı sağcı SD'nin de yüzde 18-20 bandında desteğe sahip olması nedeniyle sağ koalisyon ihtimali hâlen ciddi bir olasılıktır. Hıristiyan Demokrat Parti-KD'nin yüzde 7-9 oranında seçmen desteği ve Liberallerin-L'nin yüzde 2 oyu da düşünüldüğünde, sağ-aşırı sağ koalisyon ihtimali de ilk senaryoya yakın ölçüde olmasa da halen muhtemel bir iktidar modelidir. Bu noktada ülkedeki yüzde 4'lük ulusal seçim barajı da oy dağılımını etkileyecek kritik bir unsurdur. Zira Liberal Parti'nin baraj altı ve meclis dışı kaldığı bir ortamda, Tidö ittifakının parlamento içi desteğinde kısmi bir azalma olabilir.
Jimmie Åkesson
349 koltuklu Riskdag'da hükümeti kurmak için 175 milletvekilinin desteğinin gerektiği düşünüldüğünde, sol-merkez blokun 190-196 arasında bir milletvekili sayısına ulaşarak hükümeti kurması daha güçlü bir olasılıktır. Bu durumda, 2021-2022 döneminde Stefan Löfven'in ardından bir süre Başbakanlık deneyimi olan Magdalena Andersson yeniden Başbakan olabilir. Tidö blokunun vekil sayısının ise seçim sonrasında 150-160 arasında kalacağı öngörülmektedir. Bu nedenle, bu seçimler sonucunda SAP veya kısaca S olarak bilinen ve İsveç'in tarihsel doğal iktidarı olan Sosyal Demokratların iktidara dönmesi en akla yatkın senaryodur. Ancak ağırı sağın ülkedeki istikrarlı yükselişi ve özellikle Jimmie Åkesson'un uluslararası çapta tanınan bir lider olma yolunda ilerlemesi, gelecek adına tehlikeli sinyallerdir. Zira İsveç'in uluslararası repütasyonu ve dünyadaki iyi imajı, göçmen dostu ve ilerici demokratik anayasal-siyasal düzeni ile sosyal devletinin başarısı sayesinde oluşmuştur. Şimdi bu imajı bozmak, Stockholm adına riskli olur. Ancak Batı blokunda Rusya ve Çin korkusuyla artan silahlanma eğilimi, kuşkusuz sosyal demokratların elini zayıflatmaktadır. Bu bağlamda, sosyal demokratların dengeli, istikrarlı ve seçmene ile uluslararası kamuoyuna doğru mesajlar veren bir çizgide devam etmeleri, aleyhlerinde oluşabilecek bir karşıt dalganın güçlenmesini rahatlıkla engelleyebilecektir.
Sonuç olarak, İsveç halkına en doğru seçimi yapacakları ümidiyle bu seçimlerde başarılar ve iyi şanslar diliyoruz...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
30 Ağustos 2026 Pazar
İzlanda Halkı AB Üyeliğini Referandumda Reddetti
Son dönemde Moldova ve Ukrayna gibi bazı ülkelerde artan isteklilik ve Karadağ konusunda yaşanan hızlanma nedeniyle yeniden gözde bir unsur haline gelen Avrupa Birliği'ne (kısaca AB) tam üyelik konusunda ilginç bir gelişme önceki gün (29 Ağustos 2026) İzlanda'da yaşandı. Uzun süredir beklenen referandum sonucunda, İzlanda halkı, yüzde 52,8 düzeyinde bir oyla AB üyeliğini reddetti. Bu durum, İzlanda'nın mevcut halinden memnun olduğunu ortaya koyarken, Brüksel adına da ciddi bir prestij kaybına yol açtı.
Mart ayında detaylı bir şekilde işlediğim 2026 İzlanda AB üyeliği referandumu, bu ülkenin dış politika yönelimi ve AB'nin prestiji açısından önemli bir süreç olarak değerlendirilmekteydi. O dönemde yapılan anketler, İzlanda halkının çoğunluğunun -az farkla da olsa- AB ile üyelik müzakerelerine sıcak baktığını ortaya koyuyordu. Ancak geniş bir kararsız kitlenin bulunduğu anketlerde, geçtiğimiz 4-5 aylık süreçte önemli bir dönüşüm yaşandı ve Brüksel karşıtlarının gücü arttı. Nitekim iktidardaki Başbakan Kristrún Frostadóttir liderliğindeki Sosyal Demokrat ağırlıklı koalisyon hükümetinin düzenlediği oylamada, "Evet" oyları yüzde 47,2 seviyesinde kalırken, "Hayır" oyları yüzde 52,8'i buldu. Seçime katılım oranı ise yüzde 80'leri aştı. Bu sonuçların ardından, Başbakan Kristrún Frostadóttir, AB ile üyelik müzakerelerinin rafa kaldırılacağını açıkladı.
Kristrún Frostadóttir
Bu şekilde, ilk kez 2008 küresel ekonomik krizi ardından 2009'da AB üyeliğine başvuran ada devleti İzlanda, 2013'te askıya alınan ve 2015'te sonlandırılan AB üyelik sürecini yeniden gündeme alma girişiminden vazgeçmiş oldu. Bu noktada ülkedeki en temel konu ve en güçlü argüman ise AB'nin Ortak Balıkçılık Politikaları'nın İzlandalı balıkçılara zarar verebileceği yönündeki endişeler oldu. ABD ve Rusya'nın yayılmacı eğilimlerinin (Başkan Trump'ın Grönland'ı almak istemesi ve Rusya'nın Ukrayna'da devam eden savaşı) arttığı bir dönemde ortaya çıkabilecek güvenlik riskleri ise, İzlanda'nın NATO üyeliğine devam etmesi nedeniyle yeterince güçlü bir argüman olarak halk çoğunluğunu ikna edemedi.
Bu şekilde, İzlanda, Birleşik Krallık, İsviçre, Moldova, Norveç ve bazı Balkan ülkeleriyle birlikte AB üyesi olmayan Avrupalı devletler arasında kalmaya devam etti. Ülkenin demokratik yapısı ve sistemi ise, demokrasiye ve refaha ulaşmanın tek yolunun AB üyeliği olmadığının anlaşılması açısından önemli bir faktördür.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ























.jpg)
.jpg)




