24 Ekim 2026 Cumartesi

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Türkiye Ziyareti

 

Giriş

Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump'ın yüksek gümrük tarifeleri uygulamaları nedeniyle ABD-Kanada ilişkilerinde yaşanan sorunlara yaklaşımı, Çin'e ziyareti, Avrupa Birliği (AB) geliştirdiği yakın ilişkiler ve orta büyüklükte devletlerin birlikte hareket etmelerine yönelik Davos Dünya Ekonomik Forumu'ndaki çağrısıyla gündem olan Kanada Başbakanı Mark Carney, 21–23 Ekim 2026 tarihlerinde Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Carney, bu şekilde Türkiye'yi ziyaret eden ilk Kanada Başbakanı olarak da tarihe geçmiştir. Bu yazıda, bu ziyaret ve ziyaret vesilesiyle iki devlet arasında imzalanan anlaşmalar değerlendirilecektir.

Ziyaretin Arka Planı ve Önemi

Türkiye ile Kanada arasındaki diplomatik ilişkiler uzun bir geçmişe dayanmakla birlikte, NATO müttefikliği ve çok taraflı platformlardaki iş birliği, ekonomik ve stratejik ilişkilerin potansiyelinin tam olarak değerlendirildiği anlamına gelmemiştir. Nitekim iki devlet arasındaki ticaret hacmi, 2025 yılı itibariyle henüz 3 milyar dolara dahi ulaşamamıştır. Dahası, Mark Carney'ye kadar hiçbir Kanada Başbakanı'nın Türkiye'ye resmî ziyaret gerçekleştirmemiş olması da ilişkilerdeki mesafeyi ortaya koymaktadır. Bu durum, Kanada ve Türkiye'nin muazzam potansiyelleri düşünüldüğünde, kuşkusuz oldukça sınırlı bir ilişki biçimine benzemektedir.

Bu bağlamda, Başbakan Carney’nin ziyareti sırasında Türkiye ile Kanada arasında "stratejik ortaklık" ilan edilmesi, savunma, enerji ve ulaştırma alanlarında üç ayrı belgenin imzalanması ve serbest ticaret anlaşmasına yönelik müzakerelerin başlatılması, ikili ilişkilerin artık çok daha kapsamlı bir çerçevede ele alınmaya başlandığını göstermektedir.

Ziyaretin zamanlaması da bizce ayrıca önemlidir. Küresel ticaret sisteminin korumacılık eğilimleri, büyük güçler arasındaki rekabet ve uluslararası güvenlik ortamındaki belirsizlikler nedeniyle yeniden şekillendiği bir dönemde, serbest piyasa ekonomisi savunucusu olan Kanada, ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmeye ve ABD pazarına olan yüksek bağımlılığını azaltmaya çalışmaktadır. Bir diğer serbest ticaret yanlısı devlet olan Türkiye ise, Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasındaki coğrafi konumu, geniş iç pazarı, savunma sanayii kapasitesi ve enerji ulaştırma hatları sayesinde farklı coğrafyalarla ilişkilerini derinleştirme arayışındadır. Bu bağlamda, Carney’nin ziyareti, iki ülkenin değişen uluslararası sistemde ortak çıkar alanlarını genişletme çabasının bir parçası olarak da değerlendirilebilir.

Stratejik Ortaklık: İkili İlişkilerde Yeni Bir Çerçeve

12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Mark Carney’nin 22 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirdikleri görüşmenin en önemli sonucu, Türkiye-Kanada Stratejik Ortaklığı’nın ilan edilmesi olmuştur. Üç yıllık bir eylem planıyla desteklenen bu ortaklık; ticaret ve yatırımlar, enerji, savunma ve güvenlik ile toplumlar arası ilişkiler olmak üzere 4 temel sütun üzerine kurulmuştur. İki ülkenin Dışişleri Bakanlarının uygulamayı takip etmesi ve düzenli stratejik diyalog mekanizmalarının oluşturulması da kararlaştırılmıştır.

İki ülkenin Dışişleri Bakanları Anita Anand ile Hakan Fidan

Bu gelişme, yalnızca diplomatik ilişkilerin yeni bir isim altında tanımlanması olarak görülmemelidir. Asıl önemli mesele, ilan edilen ortaklığın kurumsal mekanizmalara, somut projelere ve sürdürülebilir ekonomik ilişkilere dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Bu açıdan yıllık stratejik diyalog toplantıları, ortak ekonomik ve ticari komite mekanizması ile askerî ve siyasi istişarelerin sürdürülmesi, iki ülkenin farklı alanlardaki iş birliğini düzenli biçimde ele alabilmesi açısından önem taşımaktadır.

Bununla birlikte, stratejik ortaklık ilanı, iki ülkenin tüm dış politika meselelerinde aynı çizgide olduğu anlamına gelmez. Ankara ve Ottawa’nın güvenlik öncelikleri, bölgesel ilişkileri ve uluslararası sorunlara yaklaşımları arasında farklılıklar olabilir. Dolayısıyla, yeni çerçevenin başarısı, ortak çıkarların geliştirilmesinin yanı sıra görüş ayrılıklarının yönetilmesine de bağlı olacaktır.

Ekonomik İlişkiler ve Serbest Ticaret Anlaşması Arayışı

Ziyaretin öne çıkan başlıklarından biri, Türkiye ile Kanada arasında kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması için müzakerelerin başlatılmasıdır. İki ülke, Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında bu yönde bir süreci gündeme getirmişti. Ekim ayındaki ziyaretle birlikte müzakerelerin somut bir takvime bağlanması kararlaştırılmış ve ilk müzakere turunun 30 Kasım–4 Aralık 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacağı açıklanmıştır.

Burada önemli bir ayrım bulunmaktadır: Serbest ticaret anlaşması henüz imzalanmamıştır veya yürürlüğe girmemiştir. Ziyaret, anlaşmaya yönelik müzakere sürecinin ilerletilmesi açısından önem taşımaktadır. Tarafların gümrük tarifeleri, pazara erişim, yatırım koşulları, hizmet ticareti ve ilgili diğer düzenlemeler konusunda uzlaşması gerekecektir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmine ilişkin açıklamalar, ekonomik potansiyelin geliştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Anadolu Ajansı, ziyaret öncesindeki haberinde ikili ticaret hacmini geçtiğimiz yıl itibariyle yaklaşık 2,7 milyar dolar olarak aktarırken, Kanada basınında yıllık ticaretin yaklaşık 4 milyar dolar seviyesinde olduğuna ilişkin değerlendirmeler yer almıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ülke arasındaki yıllık ticaret hacminin önce 5 milyar dolara, uzun vadede ise 10 milyar dolara çıkarılmasını hedefleyen iddialı bir yaklaşım ortaya koymuştur. Bu hedefin gerçekleşmesi; serbest ticaret müzakerelerinin yanı sıra enerji, havacılık, savunma sanayii, madencilik ve ileri teknolojiler gibi sektörlerde yeni yatırımların geliştirilmesine bağlıdır.

Ziyaret kapsamında Kanada İhracat Geliştirme Kurumu (Export Development Canada) ile Türk Eximbank arasında üçüncü ülkelerdeki projelerde iş birliğini güçlendirmeye yönelik bir mutabakat zaptı imzalanması da dikkat çekicidir. Bu düzenleme, Türkiye ve Kanada şirketlerinin yalnızca birbirlerinin pazarlarında değil, farklı ülkelerdeki altyapı ve yatırım projelerinde de ortak hareket etmelerinin önünü açabilir.

Savunma Sanayii ve NATO Çerçevesinde İş Birliği

Türkiye-Kanada ilişkilerinin bir diğer önemli boyutu savunma sanayii ve güvenliktir. NATO’nun iki üyesi olan ülkeler, ittifakın kolektif güvenlik mekanizması kapsamında ortak sorumluluklar üstlenmektedir. Bununla birlikte, geçmişte Kanada’nın Türkiye’ye yönelik bazı askerî ihracat kısıtlamaları uygulaması, savunma alanındaki ilişkilerin gelişmesini zorlaştırmıştı. Kanada, 2020 yılında uygulamaya koyduğu bazı kısıtlamaları 2024’te kaldırmıştır. Bu sayede, yeni iş birliği girişimleri için uygun koşullar oluşmuştur.

Carney’nin ziyareti sırasında Kanada Küresel İşler Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı arasında Savunma Sektörü Ortaklıkları Mutabakat Zaptı da imzalanmıştır. Temmuz 2026’da imzalanan savunma iş birliği niyet belgesiyle birlikte değerlendirildiğinde, bu adım, iki ülkenin savunma şirketleri arasındaki ilişkileri geliştirmek için daha kurumsal bir zemin oluşturma arayışını yansıtmaktadır.

Türkiye açısından Kanada ile savunma sanayii iş birliğinin geliştirilmesi; teknoloji, üretim ortaklıkları, ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi ve NATO standartları çerçevesindeki koordinasyon bakımından fırsatlar sunabilir. Kanada açısından ise, Türkiye’nin gelişen savunma sanayii ekosistemiyle daha yakın ilişkiler kurulması, ortak üretim ve üçüncü ülkelere yönelik projeler için yeni imkânlar yaratabilir.

Ancak imzalanan mutabakatın doğrudan belirli silah sistemlerinin ortak üretimini veya somut bir teknoloji transferini garanti etmediği unutulmamalıdır. Bu alanlardaki ilerleme, daha sonraki şirket anlaşmalarına, teknik değerlendirmelere, ihracat izinlerine ve karşılıklı güvenin güçlenmesine bağlı olacaktır.

İki liderin görüşmelerinde Ukrayna’daki savaş, Karadeniz’in güvenliği, Güney Kafkasya ve Ortadoğu’daki gelişmeler de gündeme gelmiştir. Bu başlıklar, Türkiye ile Kanada’nın yalnızca ikili ilişkiler bakımından değil, daha geniş bir Avro-Atlantik güvenlik çerçevesinde de diyaloğu sürdürmek istediğini göstermektedir. İki ülke halkının birbirlerine yönelik düşmanca bir algısının ve tarihsel husumetinin bulunmaması da bu noktada kolaylaştırıcı bir faktördür. 

Enerji, Nükleer Teknoloji ve Ulaştırma

Ziyaret sırasında imzalanan üç belgeden biri, enerji alanında iş birliğini geliştirmeye yönelik ortak bildiridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, basın toplantısında en çok enerji konusu üzerinde durmuştur. Bu çerçevede, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), sivil nükleer enerji, yenilenebilir enerji, temiz teknolojiler ve kritik mineraller öne çıkan alanlar arasındadır.

Kanada’nın zengin enerji ve doğal kaynak kapasitesi, Türkiye’nin enerji arzını çeşitlendirme ve enerji güvenliğini güçlendirme hedefleriyle örtüşebilecek bir zemin sunmaktadır. Türkiye açısından Kanada ile enerji iş birliği, yalnızca olası doğalgaz tedariki anlamına da gelmemektedir. Nükleer enerji teknolojileri, yenilenebilir enerji yatırımları, kritik minerallerin tedarik zincirleri ve madencilik alanlarında da yeni iş birliği olanakları bulunmaktadır.

Özellikle Türkiye’nin yeni nükleer enerji yatırımlarına ilişkin planları bağlamında Kanada’nın nükleer teknoloji ve ilgili hizmetler konusundaki kapasitesi değerlendirilebilir. Bununla birlikte, ziyaret sırasında imzalanan ortak bildiri belirli bir nükleer santral projesinin kararlaştırıldığı veya Kanada’nın Türkiye’deki bir projeye kesin olarak katılacağı anlamına gelmemektedir. Böyle bir gelişme için ayrıca proje bazlı anlaşmalar ve teknik müzakereler gerekecektir. Ancak ziyarette bu yönde olumlu bir havanın oluştuğu bilgisi kulislerden sızmıştır.

Ulaştırma alanında imzalanan genişletilmiş Hava Ulaştırma Anlaşması, ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayabilecek bir düzenlemedir. Anlaşma, haftalık yolcu seferi kapasitesinin her ülke için 12’den 21’e kadar arttırılmasına ve kargo uçuşlarının sınırsız biçimde gerçekleştirilmesine imkân tanımaktadır. Bu düzenleme, iki ülke arasında turizm, eğitim, aile ziyaretleri ve ticari bağlantıların güçlendirilmesini destekleyebilir. Ayrıca Kanada’nın 2027 yılında Türkiye’ye bir ticaret heyeti göndermeyi planlaması, ziyaretin yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmayıp özel sektör ilişkilerinin de geliştirilmesi hedefini ortaya koymaktadır.

Kanada’nın Küresel Stratejisi ve Türkiye’nin Dış Politika Açısından Konumu

Başbakan Carney’nin Türkiye ziyaretini anlamlandırmak için, Kanada’nın değişen küresel ekonomik koşullara verdiği tepkileri de dikkate almak gerekir. ABD ile yaşanan gümrük vergisi anlaşmazlıkları ve ticari gerilimler, Kanada’nın dış ticaret ilişkilerini çeşitlendirme arayışını güçlendirmiştir. Kanada yönetimi, rekor düzeyde ticaret yaptığı güney komşusu ABD pazarını ikame edebilecek tek bir ülkeye bağlanmak yerine, farklı bölgelerde yeni ortaklıklar geliştirerek ekonomik kırılganlıklarını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği (AB), Çin (Halk Cumhuriyeti), Birleşik Krallık ve Türkiye gibi önemli devletlerle yoğun ekonomik ilişkiler geliştirmek Kanada için rasyonel bir politikadır. 

Bu yaklaşım, Kanada’nın Avrupa ve Asya ile ilişkilerini geliştirme arayışının yanı sıra, Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan ülkelerle daha kapsamlı iş birliği kurmasını da açıklamaktadır. Türkiye, NATO üyeliği, G20 içindeki konumu, gelişen savunma sanayii ve Avrupa ile Asya arasındaki ticari bağlantıları nedeniyle Kanada açısından farklı alanlarda iş birliği yapılabilecek bir ortak niteliği taşımaktadır. Türkiye, Müslüman ve Türk dünyasına açılan kapı olarak, yalnızca kendisinden ibaret bir güç olmayıp, Türkiye sayesinde Kanada'nın Ortadoğu, Kafkasya ve Asya pazarlarına erişimi de hızlanabilmektedir. 

Türkiye açısından da Kanada ile ilişkilerin geliştirilmesi, Batılı ülkelerle ekonomik ve teknolojik bağlantıların çeşitlendirilmesi açısından önemlidir. Özellikle savunma sanayii ve enerji gibi stratejik sektörlerde alternatif ortaklıkların geliştirilmesi, Ankara’nın dış ekonomik ilişkilerinde hareket alanını genişletebilir. ABD ile zaman zaman yaşanan sorunlar ve özellikle ABD Kongresi'nde Ankara'ya yönelik hasmane tutum, Türkiye'yi Birleşik Krallık, Kanada ve bazı Avrupalı devletlerle ilişkilerini geliştirmeye yönlendirmektedir. Bu bağlamda, Kanada, güvenilir ve saygı duyulan bir devlet olarak Ankara için ideal Batılı partnerlerden birisidir. 

Bununla birlikte, iki ülkenin ekonomik ilişkileri geliştirilirken insan hakları, demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğü gibi konulardaki farklı yaklaşımlar da göz ardı edilmemelidir. Nitekim Kanada basınında çıkan bazı haberlerde, uluslararası insan hakları kuruluşlarının Türkiye’de gazeteciler, aktivistler ve muhalif siyasetçilere yönelik uygulamalara ilişkin eleştirilerine yer verilmiştir. Bu husus, ekonomik ve güvenlik iş birliğinin gelişmesinin, tarafların tüm siyasi ve normatif konularda uzlaştığı anlamına gelmediğini göstermektedir. Ancak bu, kuşkusuz iki devletin iş birliği yapmasına engel değildir; zira Türkiye de, kriz dönemleri haricinde rejimini Batılı demokratik standartlara yükseltmek isteyen bir devlet görünümündedir. Ancak son yıllarda yaşanan darbe girişimi, Türkiye etrafındaki çatışmalar ve ülke içerisindeki sert kutuplaşma gibi sorunlar, Türkiye'de, devleti, geçici otoriter çözümlere yönlendirmektedir. Bu bağlamda özellikle PKK'nın tasfiyesi ve Kürt Sorunu'nun çözümünü amaçlayan "Terörsüz Türkiye" süreci, başarıyla tamamlanabilirse, Türkiye'nin yeniden demokrasiye dönüşüne de uygun koşullar oluşturabilir. 

Sonuç

Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Türkiye ziyareti, Türkiye-Kanada ilişkilerinin ticaret, savunma, enerji ve diplomatik koordinasyon eksenlerinde daha kapsamlı bir çerçeveye taşınması bakımından önemli bir gelişmedir. Stratejik ortaklık ilanı, üç iş birliği belgesinin imzalanması, serbest ticaret anlaşması müzakerelerine yönelik takvimin belirlenmesi ve Kanada’nın 2027 yılı için ticaret heyeti planı, iki ülke arasındaki ilişkileri somut projeler üzerinden geliştirme arayışını ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, ziyaretin uzun vadeli etkileri yalnızca imzalanan belgelerle ölçülemez. Serbest ticaret anlaşmasının hangi koşullarda sonuçlanacağı, savunma sanayii iş birliğinin hangi projelere dönüşeceği ve enerji alanında ne ölçüde yatırım yapılacağı belirleyici olacaktır. Aynı şekilde, stratejik ortaklığın düzenli istişare mekanizmaları aracılığıyla sürdürülmesi ve iki ülke arasındaki siyasi farklılıkların yönetilebilmesi de önem taşımaktadır.

Sonuç itibariyle, Mark Carney’nin Ankara ve İstanbul temasları, değişen uluslararası sistemde orta ölçekli güçlerin ve bölgesel aktörlerin ekonomik ve stratejik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışının bir örneği olarak değerlendirilebilir. Türkiye ve Kanada’nın bu yeni çerçeveyi ne ölçüde somut ekonomik kazanımlara, sürdürülebilir savunma iş birliğine ve enerji projelerine dönüştürebileceği ise önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken temel mesele olacaktır. Ancak şurası bir gerçektir ki, Justin Trudeau gibi karizmatik bir Başbakan'ın ardından gelmesi nedeniyle zorlanacağı düşünülen Carney, şimdiye kadar ülkesini mükemmel temsil etmiş ve ölçülü üslubu ve politikalarıyla dünyada saygı ve güven kazanan bir isim olarak öne çıkmıştır. Aynı şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da, içeride yaşadığı sorunlara karşın, dış politikada oldukça aktif ve başarılı bir performans sergilemeye devam etmekte ve bu şekilde seçmenlerden olumlu puan toplamaktadır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

23 Ekim 2026 Cuma

Kitap Analizi: 'Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion'

Giriş

21. yüzyılın başından itibaren dijital teknolojilerin hızla yaygınlaşması, uluslararası ilişkiler ve ulusal güvenlik literatüründe siber alanın stratejik rolüne ilişkin hararetli tartışmaları beraberinde getirmiştir. İlk dönem siber güvenlik çalışmaları, siber alanın askeri dengeleri kökten değiştireceğini, geleneksel caydırıcılık kuramlarını işlevsiz kılacağını ve "Siber Pearl Harbor" veya "Siber Kıyamet" gibi yıkıcı felaket senaryolarının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. Ancak zamanla toplanan ampirik veriler, siber devrimci olarak adlandırılan bu yaklaşımın dramatik öngörülerinin gerçeklikle tam olarak örtüşmediğini göstermiştir.

Brandon Valeriano, Benjamin Jensen ve Ryan C. Maness tarafından yazılan Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion (2018) başlıklı Oxford University Press kitap, siber alanın ulusal güvenlik ve uluslararası politika boyutunu ampirik veri odaklı ve stratejik bir perspektiften ele alan dönüm noktası niteliğinde bir çalışmadır. Yazarlar, siber çatışmaları felaket senaryoları veya sansasyonel söylemler yerine uluslararası politikanın kriz yönetimi ve zorlama (coercion) dinamikleri içinde konumlandırmaktadır.

Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion

Eserin temel argümanı, siber stratejilerin devletler tarafından bir "devrim" yaratmak amacıyla değil, geleneksel askeri güç kullanımının getirdiği risk ve tırmanma (escalation) maliyetlerinden kaçınmak için kullanıldığıdır. Yazarlar; siber gücün bir kitle imha silahı ya da belirleyici bir savaş kazanma aracı olmaktan ziyade, rakip devletleri yıpratma, bilgi toplama ve sınırlı siyasi sinyaller verme işlevi gören düşük yoğunluklu bir "siyasi savaş" (political warfare) enstrümanı olduğunu savunmaktadır. Bu makalede, söz konusu eserin bölüm özetleri sunulacak, ardından teorik ve ampirik katkıları eleştirel bir süzgeçten geçirilecektir.

1. Kitabın Özeti

Bölüm 1: Giriş - Siber Stratejiler Zorlayıcı mıdır? (Introduction: Are Cyber Strategies Coercive?)

Kitabın "Giriş" bölümü, siber çatışma literatüründeki temel teorik ayrışmayı ortaya koyarak başlar: "Devrimciler" (Revolutionaries) ve "Evrimciler" (Evolutionaries). Devrimci kanat siber gücün güç dengesini kökten sarstığını iddia ederken, evrimciler siber alanın mevcut güç ilişkilerinin ve diplomasinin devamı olduğunu savunur. Yazarlar, bu bölümde kendi özgün yaklaşımlarını tanımlar; siber alan, devletlerin taviz koparmak veya stratejik avantaj elde etmek için başvurduğu, ancak etkileri sınırlı ve tırmanma riski düşük bir zorlama mecrasıdır. Eserin metodolojik temelleri ve ana soruları bu bölümde açıklanır.

Bölüm 2: Rakip Devletler Siber Stratejiyi Nasıl Kullanır? (How Rival States Employ Cyber Strategy)

Bu bölümde siber stratejinin teorik taksonomisi oluşturulur. Yazarlar, devletlerin siber eylemlerini üç ana stratejik kategoriye ayırır:

Bozma/Aksatma (Disruption): Düşük seviyeli, kamuoyuna yönelik sembolik saldırılar (örn. web sitesi tahrifatı, DDoS saldırıları).

Casusluk (Espionage): Hassas verilere erişim sağlama, istihbarat toplama ve stratejik bilgi avantajı elde etme.

Bozunma/Tahrip (Degradation): Fiziksel veya işlevsel zarar vermeyi hedefleyen siber saldırılar (örneğin Stuxnet vakası).

Bölümde zorlama stratejilerinin (zorlama ve caydırıcılık) siber alandaki sınırlılıkları ve siber eylemlerin sinyal verme (signaling) kapasitesi incelenmektedir.

Bölüm 3: Siber Stratejinin Ampirik Analizi (The Correlates of Cyber Strategy)

Bu bölümde, yazarlar tarafından geliştirilen İkili Siber Olaylar Veri Seti (Dyadic Cyber Incident and Dispute Dataset/DCID) veri seti tanıtılmakta ve nicel analizler sunulmaktadır. DCID veri seti, 2000-2014 yılları arasındaki devletlerarası siber olayları kapsar. Ampirik bulgular şunları göstermektedir:

  • Siber saldırıların büyük çoğunluğu (yüzde 70'ten fazlası) düşük seviyeli casusluk ve aksatma eylemlerinden oluşmaktadır.
  • Yıkıcı ve tahrip edici siber eylemlerin oranı son derece düşüktür.
  • Siber saldırıların rakip devletlerden politika değişikliği veya taviz koparma başarı oranı son derece sınırlıdır.

Bölüm 4: Birleşik Strateji Olarak Siber Zorlama (Cyber Coercion as a Combined Strategy)

Dördüncü bölüm, siber araçların tek başına mı yoksa geleneksel diplomasi ve askeri güç ile birleştiğinde mi etkili olduğunu inceler. Nitel Karşılaştırmalı Analiz (QCA - Crisp Set Method) metodolojisi kullanılarak yapılan incelemeler, siber stratejilerin tek başlarına kaldıklarında politik sonuçlar üretme kapasitelerinin son derece zayıf olduğunu ortaya koyar. Siber zorlama, yalnızca konvansiyonel askeri tehditler, diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımlarla "birleşik" (combined) bir stratejinin parçası olarak kullanıldığında sınırlı bir başarıya ulaşabilmektedir.

Bölüm 5: Komiserler ve Hırsızlar - Rusya’nın Siber Zorlama Stratejisi (Commissars and Crooks: Russian Cyber Coercion)

Beşinci bölüm, Rusya Federasyonu'nun siber güç kullanımını vaka analizi kapsamında ele alır. Rusya'nın siber operasyonları, geleneksel "bilgi savaşı" (informatsionnaya voyna) ve "maskirovka" (yanıltma) doktrinlerinin bir uzantısıdır. Çalışmada, 2007 Estonya saldırıları, 2008 Gürcistan müdahalesi ve 2016 ABD Başkanlık seçimlerine müdahale vakaları analiz edilir. Rusya'nın siber araçları devlet dışı aktörler (hacker grupları, suç örgütleri) üzerinden kullanarak inkar edilebilirlik sağladığı ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmeyi hedeflediği vurgulanır.

Bölüm 6: Çin ve Teknoloji Açığı (China and the Technology Gap)

Bu bölümde, Çin Halk Cumhuriyeti'nin siber stratejisi mercek altına alınır. Çin'in siber yaklaşımının temelinde zorlayıcı güç gösterisinden ziyade siber casusluk ve fikri mülkiyet hırsızlığı yatmaktadır. Çin; Batı ile arasındaki teknolojik ve askeri açığı kapatmak, ekonomik büyümesini desteklemek ve iç güvenlik kontrolünü sağlamak amacıyla siber araçlara başvurmaktadır. Titan Rain ve OPM veri ihlali gibi vakalar üzerinden Çin'in uzun vadeli ve sabırlı bilgi toplama stratejisi örneklendirilir.

Bölüm 7: Amerika Birleşik Devletleri ve Felç Edici Hassasiyet Tercihi (The United States: The Cyber Reconnaissance-Strike Complex)

Yedinci bölüm, dünyadaki en gelişmiş siber kapasiteye sahip ülke olan ABD'nin siber stratejisini inceler. ABD'nin siber alandaki yaklaşımı, "kesif-vuruş kompleksi" (reconnaissance-strike complex) ve hassas angajman doktrini çerçevesinde şekillenmiştir. ABD, siber araçları, genellikle taktiksel istihbarat ve İsrail'le birlikte icra edildiği düşünülen İran siber nükleer sabotajında (Stuxnet) görüldüğü üzere, son derece hedef odaklı, fiziksel yıkımı engellemeye yönelik tahrip operasyonları için kullanmaktadır. Ancak ABD'nin kendi altyapısının karmaşıklığı, onu siber misillemelere karşı kırılgan hale getirmektedir.

Bölüm 8: Sonuç - Sınırlı Etkili Siber Siyasi Savaş (Conclusion: Renewed Political Warfare)

"Sonuç" bölümünde, kitabın ana bulguları özetlenir. Siber alan, beklenen "siber savaş" dehşetini yaratmamış; bunun yerine Soğuk Savaş dönemindeki "siyasi savaş" (political warfare) örtülü operasyonlarının dijital boyuta taşınmasına zemin hazırlamıştır. Siber stratejiler, büyük güçler arasındaki doğrudan askeri çatışma riskini azaltan ve krizleri şiddet tırmanışına yol açmadan yönetmeye yarayan bir "emniyet supabı" işlevi görür.

2. Eleştirel Analiz

Valeriano, Jensen ve Maness'in literatürü zenginleştiren bu eserleri, uluslararası güvenlik ve siber çatışma literatürüne son derece kritik katkılar sunmakla birlikte, bazı teorik ve yöntemsel sınırlılıkları da barındırmaktadır. Bu bölümde, eserin literatüre katkıları ve bazı sınırlılıkları mercek altına alınacaktır. 

2.1. Eserin Güçlü Yönleri ve Literatüre Katkıları

Ampirik Veri Odaklılık: Eserin en büyük gücü, siber güvenlik alanındaki spekülatif ve sansasyonel söylemleri somut ampirik verilerle (DCID Veri Seti) çürütmesidir. Yazarlar, soyut felaket senaryoları yerine devlet davranışlarını istatistiksel ve nitel yöntemlerle analiz ederek literatüre metodolojik bir standart kazandırmıştır.

Kriz Yönetimi ve Tırmanma Dinamikleri: Kitap, siber operasyonların devletler tarafından neden tercih edildiğini "tırmanma kontrolü" (escalation control) kavramıyla mükemmel bir şekilde açıklar. Siber alan, devletlere konvansiyonel savaş riski almadan rakiplerini baskılama imkânı sunduğu için stratejik bir çekim merkezidir.

Büyüklük ve Güç Kavramının Yeniden Tanımlanması: Siber güç kapasitesinin konvansiyonel askeri güç gibi doğrudan siyasi sonuçlara veya kesin zaferlere dönüşmediğini göstererek, "siber alanda küçük devletler büyük devletleri felç edebilir" mitini geçersiz kılmıştır.

2.2. Eleştirel Yaklaşımlar ve Zayıf Noktalar

Veri Setinin Zamansal ve Tematik Sınırları: Kitapta kullanılan DCID veri seti, 2014 yılına kadar olan olayları kapsamaktadır. Ancak 2016 sonrası Rusya'nın dezenformasyon operasyonları, kritik altyapılara yönelik hibrit siber saldırılar (örneğin Ukrayna elektrik şebekesi saldırıları, NotPetya ve SolarWinds) ve fidye yazılımı (ransomware) aktörlerinin devletleşmesi dikkate alındığında, siber eylemlerin yıkıcılık potansiyelinin yazarların öngördüğünden daha hızlı evrildiği söylenebilir.

Casusluk ve Etki Operasyonlarının Hafife Alınması: Yazarlar siber casusluğu ve bilgi operasyonlarını "sınırlı etkili" veya "düşük seviyeli" olarak nitelendirme eğilimindedir. Ancak 2016 ABD seçimleri ve sonrasındaki demokrasilere müdahale süreçleri göstermiştir ki, siber casusluk yoluyla elde edilen verilerin sızdırılması (hack-and-leak), toplumların siyasal meşruiyetini ve demokratik kurumlarını sarsacak boyutta felç edici sonuçlar doğurabilmektedir.

Devlet Dışı Aktörlerin Rolü: Çalışma ağırlıklı olarak "devletlerarası rekabet" (dyadic rivalry) üzerine odaklanmıştır. Ancak siber alanda devlet sponsorlu vekiller (proxies), siber suç çeteleri ve hacking topluluklarının gri alanda yarattığı belirsizlik, devlet merkezli analiz çerçevesini bazen yetersiz bırakabilmektedir.

Sonuç

Brandon Valeriano, Benjamin Jensen ve Ryan C. Maness'in Cyber Strategy: The Evolving Character of Power and Coercion başlıklı eserleri, siber alandaki güç ve zorlama ilişkilerini soğukkanlı, veriye dayalı ve gerçekçi bir bakışla ortaya koymaktadır. Kitap, siber alanın bir "kıyamet alanı" değil, uluslararası politikanın ve devletlerarası rekabetin devamı olduğunu göstermektedir.

Eserin ulaştığı temel sonuç; siber stratejilerin tek başlarına belirleyici bir stratejik zafer veya nitelikli tavizler üretmekte yetersiz kaldığı, ancak konvansiyonel, diplomatik ve ekonomik araçlarla birleştirildiğinde etkili bir siyasi savaş enstrümanına dönüştüğüdür. Günümüz hibrit tehditler ve büyük güç rekabeti çağında, siber güvenlik politikalarını anlamak ve gerçekçi stratejiler geliştirmek isteyen akademisyenler, karar vericiler ve stratejistler için bu kitap vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır.

Sonsöz, siber stratejilerin henüz tamamlayıcı bir unsur olarak düşünülmesi ve Siber Kıyamet senaryolarının gerçekçi bulunmaması, kuşkusuz yapay zekâ ve buna dayalı uygulamaların hayatımıza girmeye başladığı 2025/2026 döneminden öncesine ait bir tespittir. Ancak yapay zekâ uygulamalarının çok yaygın hale gelmesi beklenen 2030'lu yıllarda, örneğin, siber saldırılarla düşman/hasım devlete çok daha büyük zararlar verilmesi mümkün hale gelebilir ki, bu da yapay zekâ ve siber güvenlik gibi alanlarda devletlerin yerli ve milli kaynaklara güvenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu da, başta ABD'deki Donald Trump fenomeni ve genel olarak dünyada düşüşe geçen uluslararasıcılık ve çok boyutluluğun nedenlerine dair önemli bir saptamadır. Maalesef bu konuda gerekli uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler hayata geçirilemezse, devletler giderek daha milliyetçi ve içe kapanık bir yönelime girecek ve dünya, yeni ve iki kutbun çok daha ötesinde bir Soğuk Savaş dönemine doğru yönelebilecektir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Ekim 2026 Perşembe

Türk Dış Politikasında 'Bedir İttifakı' Dönemi

 

Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin ilerlememesi nedeniyle başlattığı çok boyutlu dış politika yönelim sürecinde bu yılın Ağustos ayında Suudi Arabistan ve Pakistan'la oluşturulan Mekke İttifakı'nın yanı sıra, şimdi de Katar, Pakistan ve Endonezya ile "Bedir İttifakı" olarak adlandırılan bir mutabakat zaptının imzalanması dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Bu yazıda, Bedir İttifakı olarak adlandırılan bu mutabakat zaptının içeriği ve önemi değerlendirilecektir.

Ekim 2026'da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya gibi Müslüman nüfuslu etkili devletler arasında imzalanan ve savunma sanayisi ve askerî iş birliğini güçlendirmek amacındaki çok taraflı bir stratejik pakt olan Bedir İttifakı, Türkiye'nin son yıllarda Avrupa ile yaşadığı sorunlar temelinde Türk ve İslam dünyasına yönelmesinin bir diğer emaresi olmuştur. Katar'ın başkenti Doha'da, önceki gün Katar Başbakan Yardımcısı ve Savunma İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Şeyh Saud bin Abdulrahman bin Hasan Al Sani, Endonezya Savunma Bakanı Yardımcısı Yusuf Jauharı, Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammed Asıf ve Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından imzalanan pakt, üye devletler arasında askerî üretim alanında iş birliğini teşvik etmeyi, dört ülkenin askerî kabiliyetlerini güçlendirmeyi ve teknik, askerî, eğitim, araştırma ve geliştirme konularında iş birliğini desteklemeyi amaçlamaktadır. Milli Savunma Bakanlığı, bu konudaki açıklamasında, paktın askeri üretimde iş birliğini teşvik etmeyi, dört ülkenin askeri kabiliyetini güçlendirmeyi ve teknik askeri eğitim ile AR-GE konularında iş birliği yapmayı amaçladığını duyurmuştur.

İttifaka adını veren "Bedir" sözcüğü, Arapça'da "dolunay" anlamına gelmekte olup, bu dört ülkenin birleşimiyle gökyüzünde tam bir dolunayın oluşmasını simgelemektedir. Bu mutabakat, daha önce Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke İttifakı'nın ardından İslam dünyasındaki ikinci büyük stratejik savunma adımı olarak öne çıkmaktadır. Ankara, bu şekilde son dönemde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi ikilisi nedeniyle AB ile yaşanan sorunlar temelinde, KKTC'nin yaşatılması, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin deniz yetki alanlarının korunması ve gelişmekte olan Türk savunma sanayisine yeni pazarlar bulunması temelinde İslam dünyasına yönelimini sürdürmektedir. Ancak bu, kuşkusuz, Türkiye'nin laik devlet yapısından vazgeçtiği anlamına gelmemekte ve dış politikada ulusal çıkarların maksimize edilmesini amaçlayan realist bir ton taşımaktadır. 

İngilizce olarak "Badr Agreement" adı verilen ittifak, çatışmaların ve belirsizliklerin arttığı bir dönemde, Müslüman devletlerin birbirlerine yönelerek, güvenmedikleri Batı dünyasıyla ilişkilerini çeşitlendirme girişimlerini de yansıtmaktadır. Ancak elbette bu tarz yeni ittifak girişimlerinin başarısı ve ciddiyeti, ancak zaman içerisinde çeşitli zorluklarla test edildiğinde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, bu güzel girişim nedeniyle Türkiye'yi kutlarken, klasik dış politika parametrelerinin de bir anda gözden çıkarılmaması gerektiğini hatırlatıyoruz. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin Hit.az Mülakatı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 22 Ekim 2026 tarihinde Azerbaycan haber portalı Hit.az'ye verdiği mülakatta 2026 ABD ara seçimleri, Başkan Donald Trump'ın siyaseti, İsrail genel seçimleri ve Rusya-Ukrayna Savaşı hakkında bir mülakat verdi. Aşağıdaki linkten bu mülakatı okuyabilirsiniz. 

20 Ekim 2026 Salı

Kitap Analizi: 'Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace'

 

Giriş

Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace (Siber Kalıcılık Teorisi: Siber Uzayda Ulusal Güvenliği Yeniden Tanımlamak), Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett (ve kitaba katkıda bulunan Paul M. Nakasone) tarafından yazılmış ve 2022 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmış çığır açıcı bir siber güvenlik kitabıdır. Kitap, "cyber persistence" veya Türkçe adıyla "siber kalıcılık" olarak adlandırılan yeni bir teoriyi ortaya koyarak, bu kavramı alandaki literatüre sokmayı başarmıştır. Bu yazıda, bu kitap özetlenecek ve değerlendirilecektir.

Yazarlar

Kitabın yazarları, ülkeleri ABD'de siber güvenlik alanında uzmanlaşmış önemli isimlerdir.

Michael P. Fischerkeller, Savunma Analizleri Enstitüsü (Institute for Defense Analyses - IDA) bünyesinde araştırmacı ve siber strateji uzmanıdır. Kendisi, ABD Savunma/Savaş Bakanlığı (Pentagon), Genelkurmay Başkanlığı ve istihbarat birimlerine stratejik konsept geliştirme alanında uzun yıllardır danışmanlık yapmaktadır.

Emily O. Goldman, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) bünyesinde siber stratejist olarak görev yapmış, daha önce ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Siber Strateji Direktörlüğü ve Dışişleri Bakanlığı'nda siber danışmanlık gibi üst düzey görevler üstlenmiş bir politika uzmanıdır.

Richard J. Harknett, Cincinnati Üniversitesi Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu'nda Profesör ve Siber Strateji ile Politika Merkezi Direktörüdür. Aynı zamanda Ohio Siber Menzil Enstitüsü’nün eş direktörlüğünü yürütmektedir.

Kitabın üç yazarından biri olmayan ama kitaba katkı sağlayan Paul M. Nakasone ise, ABD Ordusu'ndan emekli dört yıldızlı bir Generaldir. 2018–2024 yılları arasında ABD Siber Komutanlığı (USCYBERCOM) komutanlığı ile Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) ve Merkezi Güvenlik Servisi başkanlıklarını yürütmüş ve Fischerkeller, Goldman ve Harknett’in kaleme aldığı Cyber Persistence Theory kitabına Önsöz bölümü ve stratejik saha tecrübesiyle katkı sunmuştur.

Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace

Bölüm 1: Teori ve Politikanın Yanlış Uygulanan Kesişimi (The Misapplied Nexus of Theory and Policy)

Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett tarafından yazılan Cyber Persistence Theory: Redefining National Security in Cyberspace (Siber Kalıcılık Teorisi: Siber Uzayda Ulusal Güvenliği Yeniden Tanımlamak), uluslararası ilişkiler ve ulusal güvenlik çalışmalarında siber alana dair hakim olan Soğuk Savaş kökenli paradoksları sarsan, köklü bir yapısal teori sunmaktadır. Yazarlar, siber alanın stratejik mantığını açıklamak için kullanılan geleneksel kavramların —özellikle caydırıcılık (deterrence), zorlama (coercion) ve savaş (war)— siber alandaki ampirik gerçeklikle köklü bir uyumsuzluk (misalignment) içinde olduğunu savunmaktadır.

Kitabın temel analitik önermesi ve hipotezi şöyle özetlenebilir: Siber alan öncelikle bir zorlama (coercion) veya fiziksel yıkım ortamı değil, bir "sömürü/istismar" (exploitation) ortamıdır. Siber alanda stratejik kazanç elde etmek, rakibin rızasını, taviz vermesini veya karar alma kalkülüsünün değişmesini gerektirmez.

1.1. Paradigma Kayması ve Thomas Kuhn Çerçevesi

Kitap, Thomas Kuhn'un "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" eserinde ortaya koyduğu paradigma değişimi kavramını güvenlik çalışmalarına uygular. Mevcut ulusal güvenlik bürokrasileri ve akademisi, siber alanı nükleer veya konvansiyonel silahların yönetildiği nükleer caydırıcılık ve tırmanma yönetimi kalıplarına zorla sokmaya çalışmıştır. Bu durum, gözlemlenen olgu ile kuramsal beklenti arasında bir uyumsuzluk yaratmıştır. Siber Kalıcılık Teorisi, siber alanın kendine özgü teknik ve operasyonel dinamiklerine dayanan alternatif bir paradigma sunar.

1.2. Savaş, Zorlama ve Caydırıcılık Paradoksu

1980'lerden bu yana siber alan, askeri doktrinlerde bir "savaş alanı" (domain of warfare) olarak tanımlanmaktadır. Literatür, onlarca yıl boyunca felaket getirecek bir "Siber Pearl Harbor" ve stratejik altyapıların tamamen çökertilmesi ile "siber savaş" (cyberwar) senaryolarına kilitlenmiştir. Ancak son 20 yıllık ampirik veri incelendiğinde ortaya çıkan tablo şudur:

Silahlı Çatışma Eşiğinin Altında Kalma: Devlet destekli siber operasyonların ezici bir çoğunluğu, konvansiyonel anlamda silahlı saldırı (armed attack) veya güç kullanımı (use of force) eşiğinin altında kalacak şekilde titizlikle kalibre edilmektedir.

Zorlama Yerine Sömürü/İstismar: Devletler, siber imkanları karşı tarafı bir eyleme zorlamak veya caydırmak için değil; daha ziyade fikri mülkiyet hırsızlığı, ekonomik casusluk, yaptırımları delme, bilgi manipülasyonu ve tedarik zinciri müdahaleleri için kullanmaktadır.

Tırmanma (Escalation) Yokluğu: Yoğun siber operasyon ve kampanyalara rağmen, siber alandaki rekabet sıcak çatışmaya veya nükleer bir tırmanışa yol açmamıştır.

Bölüm 2: Stratejik Ortamların Yapısı (The Structure of Strategic Environments)

Uluslararası güvenlik ve güç mücadelesi, günümüzde devletlerin eşzamanlı olarak yönetmek zorunda olduğu üç farklı "Stratejik Ortam" bünyesinde gerçekleşmektedir. Bir ortamı "stratejik" kılan, kullanılan teknolojinin uluslararası güç dağılımını bağımsız olarak etkileme ve değiştirme kapasitesidir.

2.1. Üç Stratejik Ortamın Karşılaştırmalı Analizi

Stratejik Ortam

Temel Yapısal ÖzellikTemel Güvenlik Mantığı

Temel Stratejik Hedef

Konvansiyonel Ortam

Saldırı-Savunma Avantajı DeğişkenliğiSavaşma ve Kazanma (Warfighting)Savaşı Kazanmak (Presence of War)

Nükleer Ortam

Saldırı Baskınlığı (Offense Dominance)

Caydırıcılık (Deterrence)

Savaştan Kaçınmak (Absence of War)

Siber Ortamİnisiyatif Israrı (Initiative Persistence)Sömürü / İstismar (Exploitation)

Savaşa Alternatif (Alternative to War)

 

2.2. Siber Ortamın Doğası ve Yapısal Değişkenleri

Siber stratejik ortam, bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) ve ağa bağlı bilgi işlem altyapısının teknik, taktik ve operasyonel özelliklerinden doğan iki ana ilke ve dört değişkenle tanımlanır:

Yinelemeli Basitlik (Recursive Simplicity): Yazılım ve donanımın temel kod yapılarının üst üste katmanlanarak büyümesi. Bu durum sistemlerde kaçınılmaz olarak organik güvenlik açıkları (vulnerabilities) yaratır.

Ağa Bağlılık (Interconnectedness) ve Sürekli Temas: Küresel ağlar, coğrafi mesafeleri ortadan kaldırır. Devletleri ve tüm aktörleri bir "Sürekli Temas" (Constant Contact) durumuna sokar. Sürekli temas bir tercih değil, sistemik bir koşuldur.

Erişilebilirlik ve Kullanılabilirlik (Accessibility & Availability): Sınırların ötesindeki verilere ve sistemlere eşzamanlı erişim imkânı, bilgi yönetimi krizlerini de beraberinde getirir.

Hız ve Uygun Maliyet (Speed & Affordability): OODA döngüsünün (Gözlem, Yönelim, Karar, Eylem) milisaniyelere inmesi ve siber araçların konvansiyonel silah sistemlerine göre çok daha düşük maliyetli olması.

2.3. Makro-Esneklik ve Mikro-Hassasiyet (Macro-Resilience & Micro-Vulnerability)

Siber altyapılar sistemik düzeyde "makro-esnektir" (çökmez, kendini onarır); ancak bileşenler düzeyinde "mikro-hassastır" (sürekli zafiyetler barındırır). Bu yapı, yıkıcı felaketlere yol açmadan sürekli bir istismar ve sömürü faaliyetine izin verir.

Bölüm 3: Siber Davranışlar ve Dinamikler (Cyber Behavior and Dynamics)

Siber Kalıcılık Teorisi, devletlerin siber alandaki eylemlerini açıklamak üzere yeni bir analitik kavramsallaştırma seti geliştirmiştir:

3.1. Birincil Devlet Davranışı: Siber Oldu-bitti (Cyber Fait Accompli)

Siber oldu-bitti (Cyber fait accompli); bir hedefin kayıptan habersiz olduğu, ya da müdahale edemediği/etmek istemediği durumlarda tek taraflı ve sınırlı kazançlar elde etmesidir. Karşı tarafın karar alma mekanizmasını hedeflemez (coercion değildir); doğrudan siber ortamın konfigürasyonunu değiştirerek güvenlik koşullarını kendi lehine yeniden kurar.

Tek taraflıdır ve bağımsızdır: Pazarlık veya tehdit dili içermez.

Seri halinde kampanyalar: Münferit operasyonlar zaman içinde birikerek (cumulative strategic effects) stratejik güç dengesini değiştirir.

Fırsat odaklıdır: Misilleme korkusundan ziyade, siber alandaki zafiyet bolluğu ve ödül fırsatlarıyla güdülenir.

3.2. İkincil Devlet Davranışı: Doğrudan Siber Etkileşim (Direct Cyber Engagement)

Aktörlerin kilit siber alanlar (operasyonel altyapı, komuta-kontrol sunucuları vb.) üzerinde kontrol sağlamak üzere karşı karşıya geldiği, karşılıklı bağımlı bir rekabet durumudur. Oldu-bittilere kıyasla daha düşük frekansta görülür, ancak kritik altyapıların korunmasında veya tehdidin engellenmesinde ortaya çıkabilir.

3.3. Inter-State Fenomen: Siber Anlaşmalı Rekabet (Cyber Agreed Competition)

Devletler, silahlı saldırı düzeyine varmayan (short of armed-attack equivalence) operasyonlar yürütme konusunda zımni bir uzlaşı (tacit agreement) içindedir. Devletler, tırmanma dinamiklerinden kaçınarak, silahlı çatışma altı sınırda sürekli bir "Rekabetçi Etkileşim" (Competitive Interaction) sürdürürler.

Bölüm 4: Teori ve Ampirik Kanıtlar (Theory and the Empirical Record)

Yazarlar, teorinin hipotezlerini son 20 yıla ait nitel ve nicel ampirik verilerle (vaka analizleri, iddianameler, siber güvenlik raporları) sınamaktadır:

Kuzey Kore (DPRK) ve Yaptırımları Aşma: Kuzey Kore, BM yaptırımlarını askeri güçle değil, küresel bankacılık ağı SWIFT ve kripto para borsalarına yönelik siber oldu-bitti kampanyaları (Lazarus Group) ile aşmıştır. Elde ettiği 2 milyar doları aşkın kaynakla nükleer/füze programını finanse etmiş ve stratejik bir sonuç elde etmiştir.

Çin ve Fikri Mülkiyet Hırsızlığı: Çin, "Orta Gelir Tuzağı"ndan (Middle Income Trap) kaçınmak ve küresel güç dengesini kendi lehine değiştirmek amacıyla ABD savunma ve ticari sanayisine yönelik devasa bir siber sömürü kampanyası (APT1, Cloud Hopper) yürütmüştür. Çinli firmalar (Baosteel, JA Solar vb.) çalınan verilerle 2-3 yıl içinde yerli üretim yapmış ve ABD'nin teknolojik üstünlüğünü erozyona uğratmıştır.

Doğrudan Etkileşim Örnekleri: 2014 yılında Rus APT29'un ABD Beyaz Saray ve Dışişleri ağlarına sızması üzerine NSA ile yaşanan 24 saatlik ağ hâkimiyeti mücadelesi; USCYBERCOM'un Trickbot botnet'ini çökertme operasyonları ve IŞİD/DEAŞ'e karşı yürütülen Glowing Symphony Operasyonu, doğrudan siber etkileşimin ampirik kanıtlarıdır.

Bölüm 5: Siber İstikrar (Cyber Stability)

Sürekli eylem ve siber operasyonların yer aldığı bir ortam, doğası gereği istikrarsız mıdır? Siber Kalıcılık Teorisi buna "Hayır" yanıtını verir. Siber istikrar, devletlerin silahlı saldırı eşiğini aşan eylemlere başvurmadığı durum olarak tanımlanır.

5.1. İstikrarsızlık Yaratabilecek Unsurlar

İnisiyatif Dengesizliği (Imbalance of Initiative): Bir devletin siber alandaki ısrarlı eylemsizliği veya başarısızlığı sonucu aşırı güç kaybetmesi ve çaresizlikten konvansiyonel savaşa başvurması.

Aşırı Kazanma (Winning Too Much): Bir devletin rakibini sistemik olarak tamamen felç edecek düzeyde baskılaması.

Kaza ve Yanlış Hesaplama: Siber operasyonların beklenmedik, yıkıcı sonuçlar doğurması.

5.2. İstikrar Mekanizmaları: Zımni Pazarlık (Tacit Bargaining)

BM GGE (Group of Governmental Experts) gibi resmi ve hukuki diplomatik süreçler yavaş ve etkisiz kalmaktadır. Bunun yerine, istikrar, devletlerin eylemleri ve durum açıklamaları (opinio juris) üzerinden yürüttükleri "Zımni Pazarlık" (Tacit Bargaining) ve "Zımni Koordinasyon" (Tacit Coordination) ile sağlanır. Devletler, operasyonel pratikleriyle kabul edilebilir davranış sınırlarını çizer. 

Bölüm 6: Politika Çıkarımları ve ABD Vaka Analizi (Policy Implications & US Case Study)

Kitap, teorik çerçeveyi ABD ulusal güvenlik stratejisinin dönüşümü üzerinden somutlaştırır ve geleceğe dönük politika önerileri sunar.

6.1. ABD Siber Stratejisinin Evrimi

2010 - 2014 Dönemi: ABD, siber alanını tamamen "savunma ve kolluk kuvveti" (law enforcement) meselesi olarak görmüş, "önce zarar verme" ve pasif savunma doktrinini benimsemiştir. Bu durum, kötü niyetli rakipleri (Rusya, Çin, İran) ise cesaretlendirmiştir.

2015 - 2017 Dönemi: Siber caydırıcılık söylemi geliştirilmiş, ancak odağı felaket getirecek büyük saldırılara (Siber Pearl Harbor) kaydırılmıştır. Günlük stratejik erozyon ise göz ardı edilmiştir.

2018 Paradigma Değişimi: ABD Siber Komutanlığı (USCYBERCOM), "Command Vision" doktriniyle "Sürekli Temas" (Persistent Engagement) ve "İleride Savunma" (Defend Forward) stratejilerine geçmiştir. ABD, rakiplerinin altyapılarına henüz saldırı gerçekleşmeden girmeyi ve inisiyatifi ele geçirmeyi stratejik bir öncelik olarak kabul etmiştir.

6.2. Ulusal Güvenlik Politika Reçeteleri

Kampanya Zihniyeti (Campaign Mindset): Olay bazlı (incident-based) tepkiler yerine, sürekli ve bütüncül operasyonel kampanyalar yürütülmelidir.

İnisiyatif Israrı (Initiative Persistence): Tehditlerin gerçekleşmesini beklemek yerine, rakiplerin sömürü fırsatları önceden engellenmeli (preclusion) ve inisiyatif sürekli olarak elde tutulmalıdır.

Whole-of-Nation Plus Yaklaşımı: Siber alanda kamu, özel sektör, müttefikler ve sivil toplum entegre bir biçimde hareket etmelidir.

Analiz

Michael P. Fischerkeller, Emily O. Goldman ve Richard J. Harknett tarafından kaleme alınan Cyber Persistence Theory (2022), siber güvenlik ve uluslararası ilişkiler literatüründe Soğuk Savaş döneminden kalma pasif caydırıcılık (deterrence) ve askeri zorlama (coercion) kalıplarını kırması bakımından son derece cesur ve yenilikçi bir eserdir. Yazarların geliştirdiği "Siber Kalıcılık" çerçevesi, uluslararası aktörlerin siber alandaki günlük operasyonel davranışlarını ve "silahlı saldırı eşiğinin altında kalan" (short of armed attack) stratejik rekabeti ampirik olarak oldukça güçlü bir şekilde açıklamaktadır.

Bununla birlikte, teorinin kuramsal ve pratik katmanları eleştirel bir süzgeçten geçirildiğinde şu temel riskler ve sınırılıklar ön plana çıkmaktadır:

Tırmanma Risklerinin ve Yanlış Hesaplamaların Hafife Alınması: Teori, siber alanın "makro-esnek" (macro-resilient) yapısı ve operasyonların yıkıcı olmaması nedeniyle sürekli temasın ve eylemselliğin bir "tırmanma"ya (escalation) yol açmayacağını öngörmektedir. Ancak "İleride Savunma" (Defend Forward) ve önleyici sömürü operasyonları, karşı tarafça "savaş öncesi hazırlık" veya fiili bir saldırı olarak algılanabilir. Algılama hatalarının ve gri alandaki belirsizliklerin yüksek olduğu siber dünyada, sürekli temasın tırmanma spiralini tetiklemeyeceği varsayımı aşırı iyimser bir yaklaşım riski taşır.

Aşırı ABD / Batı Merkezli Perspektif: Kitap, "evrensel" bir yapısal teori olma iddiasında bulunsa da, analizlerin ve çözüm önerilerinin büyük bir kısmı ABD Siber Komutanlığı'nın (USCYBERCOM) doktriner gelişimine ve ABD'nin ulusal güvenlik önceliklerine dayanmaktadır. Otoriter rejimlerin, devlet dışı aktörlerin veya siber kapasitesi daha sınırlı olan orta ölçekli devletlerin "sürekli temas" doktrinine nasıl uyum sağlayacağı ya da bu durumun küresel siber rejimi nasıl parçalayacağı yeterince derinlemesine tartışılmamıştır.

Uluslararası Hukuk ve Normların Aşınması: Teori, Birleşmiş Milletler nezdindeki resmi norm arayışlarını (UN GGE/OEWG) "yavaş ve elverişsiz" bularak bir kenara itmekte; bunun yerine devletlerin fiili pratikleri üzerinden şekillenen "Zımni Pazarlık" (Tacit Bargaining) mekanizmasını öne sürmektedir. Bu yaklaşım, pratik bir gerçekçilik sunsa da, egemenlik (sovereignty) ilkelerinin ve müdahale etmeme kuralının zımnen ihlal edilmesini meşrulaştırma ve uluslararası siber hukukun gelişimini zayıflatma tehlikesi taşımaktadır.

Sivil ve Özel Sektörün Yükü: Siber alandaki kilit altyapıların ve veri merkezlerinin büyük bir kısmı özel sektöre aittir. "Sürekli temas" ve "inisiyatif alma" stratejisi, kamu ile özel sektör arasındaki sınırları belirsizleştirmekte ve şirketleri devletlerarası siber gerilimlerin doğrudan hedefi veya tarafı haline getirme riski taşımaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, Cyber Persistence Theory eseri, siber güvenliği Soğuk Savaş’ın nükleer gölgesinden çıkarıp dijital çağın dinamik, akışkan ve kesintisiz gerçekliğine uyarlayan bir dönüm noktası niteliğindedir. Eserin en büyük katkısı, siber alandaki güç mücadelesinin ana ekseninin "savaşı önlemek veya kazanmak" değil, "savaşa alternatif bir kulvarda, sömürü/istismar imkânları üzerinden inisiyatifi ve güvenlik koşullarını sürekli elinde tutmak" olduğunu somut ampirik kanıtlarla ortaya koymuş olmasıdır.

Gerek siber güvenlik akademisyenleri, gerekse de karar alıcı stratejistler için, bu kitap, klasik caydırıcılık ezberlerinin siber dünyadaki yetersizliğini idrak etmek ve "kampanya zihniyeti" ile aktif bir inisiyatif stratejisi kurgulamak adına temel bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Teori, tırmanma ve hukuki gri alanlar hususunda dikkatli bir denge gerektirse de, dijital çağda ulusal güvenliğini korumak isteyen hiçbir devletin göz ardı edemeyeceği yeni bir stratejik kulvar açmıştır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ