31 Ocak 2026 Cumartesi

Erhürman’dan AB’ye Doğrudan Ticaret Tüzüğü Çıkışı: 21 Yıllık Gecikmenin Sorumlusu Sizsiniz!

 

KKTC 6. Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman, geçtiğimiz gün Kıbrıslı Türk basın mensuplarıyla bir araya geldiği ortamda, Avrupa Birliği’nin (kısaca AB) 2004 yılında Annan Planı referandumu öncesinde Kıbrıslı Türklere söz verdiği Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün uygulanması önerisinin 21 yıldır hayata geçirilemediğini hatırlatarak[1], Brüksel’in verdiği sözleri yerine getirme konusunda güven vermediğini ima etti. Müzakerelerin yeniden başlanmasının olası olduğu bir ortamda söylenen bu sözler, Kıbrıslı Türk siyasi liderliğinin AB’nin dürüstlüğü ve ahde vefa ilkesine bağlılığı konusunda güven vermediğini düşündürdü. Peki, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde hayata geçirilememesinin sebebi nedir ve bu sorun nasıl aşılabilir? Bu yazıda bu sorulara birlikte yanıt arayalım.

2004 yılında Kıbrıslı Rumlarla birleşmeye ve AB üyeliğine referandumda “evet” diyen, ama Kıbrıslı Rumların fanatik milliyetçi tavırları nedeniyle bunu gerçekleştirmeyen Kıbrıslı Türklere, AB Genel İşler Konseyi ve Dış İlişkiler Konseyi tarafından ekonomik izolasyonların kaldırılması taahhüdü verilmiş ve bu konuda AB Komisyonu’ndan gerekli önlemleri ve önerileri sunması talep edilmiştir. Bunun üzerine, AB Komisyonu da, Kuzey Kıbrıs menşeli malların AB gümrük bölgesine gümrük vergileri ve harçlarından muaf olarak serbest giriş ve dolaşımını sağlayan bir tercihli ticaret düzenlemesi olarak Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü (DTT) önermiştir. Ancak 2004 yılında Annan Planı’nı reddeden Kıbrıs Rumların tek taraflı olarak AB üyeliği ile ödüllendirilmesi nedeniyle, Rum siyasetçiler, bugüne kadar AB içerisindeki avantajlı pozisyonlarını kullanarak bunun hayata geçmesini engellemişlerdir.

Bu konuda hazırlanan bir raporu alıntılamak gerekirse, AB Komisyonu, 2004 yılındaki önerisinde ve hukuki görüşlerinde, 133EC maddesinin Doğrudan Ticaret Tüzüğü (DTT) için uygun hukuki dayanak olduğunu tespit etmiştir. Lizbon Antlaşması'nın ardından, 133. madde, AB Antlaşması’nın 207. maddesine aktarılmış[2] ve Lizbon Antlaşması'nın Avrupa Parlamentosu'na daha güçlü bir rol ataması nedeniyle, Doğrudan Ticaret Tüzüğü, artık Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi'nin nitelikli çoğunluk oyuyla ortak karar almasını gerektiren olağan yasama prosedürüne tabi hale gelmiştir. O zamandan beri, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün yasal dayanağı aleyhine Kıbrıslı Rumlar tarafından şiddetle itiraz edilmiştir.

Kıbrıslı Rumların bu konuda çözüm ve entegrasyon karşıtı pozisyon almalarının nedeni açıktır. Zira önceki deneyimler, Kıbrıs Rumlarına böyle bir fırsat verildiğinde, Kıbrıs Türk toplumu ile AB arasındaki her türlü etkileşimi engellemek veya bu konudaki herhangi bir önerinin niteliğini değiştirmek için ellerinden geleni yapacaklarını göstermektedir. Bu, aşağıdaki birçok örnekten de anlaşılabileceği gibi, kesin bir gerçektir:

1-) Kıbrıs Rumlarının direnişi nedeniyle 2017 yılından bu yana engellenen ve faaliyetsiz olan AB Hazırlık için İki Toplumlu Ad Hoc Komitesi;

2-) Kıbrıs Rumlarının daha fazla kısıtlama getirme ısrarı nedeniyle kapasitesinin çok altında ve ancak sınırlı bir ölçüde uygulanan Yeşil Hat Yönetmeliği;

3-) Yıllardır engellenen Doğrudan Ticaret Tüzüğü.

Kıbrıs Rumlarının bu kısıtlayıcı müdahalelerinin, Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi olduğu AB koltukları ve unvanları kullanılarak yapılması ise KKTC kurumlarına göre son derece talihsiz bir uygulamadır. Burada, ne AB'nin, ne de uluslararası toplumun geri kalanının Kıbrıslı Türk halkının izolasyonunu talep etmediğini vurgulamak çok önemlidir; aksine, BM (Birleşmiş Milletler), AB ve Avrupalı liderler tarafından Kıbrıslı Türk halkıyla etkileşimin arttırılmasına yönelik olarak yapılmış birçok müspet açıklama ve karar bulunmaktadır. Bu bakımdan, Doğrudan Ticaret Tüzüğü, söz konusu açıklamaları ve kararları, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için somut eylemlere dönüştürecek çok yerinde bir araçtır. DTT, istihdam olanakları yaratacak, KKTC ekonomisinin AB ile uyumlu olarak yeniden yapılandırılmasını teşvik edecek, adadaki iki taraf arasındaki ekonomik uçurumu kapatmaya yardımcı olacak, Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye yakınlaştıracak ve adanın kuzeyinde mali yardıma olan ekonomik bağımlılığı da azaltacaktır. DTT’nin Kıbrıs'ta çözüme ulaşma çabalarına olumlu yansımalarının olacağı açıktır. Hatta bu konuda, dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, UNFICYP raporunda (S/2015/17) şunları belirtmiştir: "Türk Kıbrıs toplumunun ekonomik kalkınmasını engelleyen kısıtlamaların ve engellerin kaldırılması güveni arttıracaktır. Böyle bir gelişme, Kıbrıslı Türklerin izolasyon endişelerini ve birbirine bağlı bir dünyada anlamlı bir şekilde yer alamamalarını gidermeye yardımcı olacak ve böylece Kıbrıs'ı kapsamlı bir çözüme hazırlayacaktır."

Ek olarak, AB ile Tayvan arasındaki uzun süredir devam eden ticari ilişkiler, AB ile diğer siyasi entiteler arasında ticari ilişkilerin kurulmasının tanınma tartışmalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, AB, Kıbrıslı Türklerin diğer devletlerle ilişkilerini engellemek ve gelişimlerini kısıtlamak amacıyla bu tür tartışmaların kasıtlı olarak gündeme getirilmesine izin vermemelidir. Burada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in raporunda (S/2019/562) yer alan şu ifadeleri hatırlamak da önemlidir: “Topluluklar arasında daha yakın iş birliğini teşvik etme çabalarında, yerel ve uluslararası aktörler, kuzeyin statüsü ve ‘tanınma’ ile ilgili endişelerle bağlantılı zorluklar ve engellerle karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Tanınma konusundaki endişeler, iş birliğinin artırılması önünde aşılmaz bir engel teşkil etmemelidir.”  Bu bağlamda, Kıbrıs Türk halkı, AB Parlamentosu'nun DTT ile ilgili olarak Kıbrıs Türklerinin endişelerini dikkate almasını, düzenlemenin engellenmesine yol açabilecek adımlardan kaçınmasını, düzenlemeyi AB Parlamentosu'nun gündeminde tutmasını ve 2004 yılında AB tarafından Kıbrıs Türklerine verilen tercihli ticaret taahhüdünün yerine getirilmesini beklemektedir. Bu, şüphesiz Kıbrıs Türk halkına olumlu bir mesaj verecek ve AB'ye olan güvenlerini pekiştirecektir. Bu durumda, kapsamlı bir çözüme ulaşılması ihtimali de haliyle artacaktır.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erhürman’ın sözleri ve eleştirileri bizce haklıdır. Kıbrıslı Rumların sorumsuz tavırları, AB’yi Türkiye ve Kıbrıslı Türklerle karşı karşıya getirmekte ve suni bir kriz ortamı yaratmaktadır. Oysa ne Ankara, ne de Kuzey Lefkoşa, adada kapsamlı ve siyasi eşitliğe dayalı bir siyasi çözüme karşı değildir. Annan Planı ve Crans-Montana deneyimleri bunun somut ispatlarıdır. Bu nedenle, Erhürman’ın henüz kabul görmeyen 4. şartı bağlamında, DTT’nin yürürlüğe sokulması ve Kuzey Kıbrıs limanlarının AB ile ticarete açılması önerisi, yapıcı ve akılcı bir pratik çözüm formülüne dönüşebilir. Dileğimiz, Brüksel’in, fanatik Rum tutumlarından daha olgun tepkiler gösterebilecek seviyeye gelmesidir. Rumların maalesef anladığı dil güçtür ve bunun için Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Sorunu çözülene kadar Schengen bölgesinden çıkarılması da akılcı bir öneri olabilir. Sonsöz, bu ön şart konusunun eğer her iki taraf da gerçekten kapsamlı çözüm istiyorsa bu kadar önem kazanması da bizce makul değildir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n590264-erhurmandan-abye-21-yillik-hesap-kamuya-acik-sozunuz-direkt-ticaret-tuzugu-nerede.

[2] https://www.ab.gov.tr/files/pub/antlasmalar.pdf.

30 Ocak 2026 Cuma

ABD İran'ı Vuracak Mı?

 

ABD’de yeniden Başkan seçilen Donald Trump ve ekibinin, Ortadoğu bölgesindeki en önemli ABD müttefiki olan İsrail bağlamında en tehlikeli hasım devlet olarak nitelendirdiği İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik söylem ve eylemleri giderek sertleşiyor. Hatırlanacak olursa, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı ardından İsrail’in Gazze ve bölgeye yönelik müdahalelerinin ardından, iki devlet (İsrail ile İran), 2025 yılı Haziran ayı içerisinde, 12 Gün Savaşı adı verilen bir süreçte çatışma yaşamış ve hava saldırılarına dayalı olarak birbirleriyle bir tür savaş gerçekleştirmişlerdir. Ateşkesle sona eren ve kimsenin galip ilan edilmediği bu süreçte İran’ın Katar’daki ABD menşeli El Udeyd Hava Üssü’nü[1] ve İsrail’i ilk kez kendi topraklarında roketlerle vurması önemli bir gelişme olurken, İran’ın nükleer ve stratejik askeri tesislerinin vurulması da İsrail ve ABD adına önemli bir kazanım olarak not edilmiştir. Nitekim bu süreçte ABD Hava Kuvvetleri, Gece Yarısı Çekici Harekâtı ile 22 Haziran 2025 tarihinde İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer ve askeri tesislerini vurmuştur. Başkan Trump, İran’ın nükleer tesislerine büyük zarar verildiğini vurgulayarak, Tahran’ın bu süreçten dersler çıkarması gerektiği uyarısını yapmıştır.

Bu gelişmenin ardından tansiyon geçici olarak yatışırken, ABD’nin İsrail’deki aşırı sağ eğilimli hükümetin de yönlendirmesiyle İran’a müdahale isteği hiçbir zaman tamamen gündemden kalkmamıştır. Nitekim 2026 yılı başlarında İran’da gençler ve kadınların yoğun destek verdiği ve zamanla eli silahlı radikal grupların da dahil olduğu bir tür ayaklanma yaşanınca, Başkan Trump, “protestocuları öldürmesi ve idam etmesi durumunda İran’ı vurabilecekleri” tehdidini yeniden dillendirmeye başlamıştır.[2] Bu olayın ardından ise, ABD, bölgeye USS Abraham Lincoln uçak gemisi de dahil olmak üzere savaş gemilerini göndererek, olası bir savaş/müdahale için yığınak yapmaya başlamıştır.[3] Bu bağlamda, ABD-İran Savaşı ihtimali de yeniden gündeme gelmiştir.

İki devlet arasındaki gerilim hızla artarken, Washington’ın Tahran’dan talepleri 4 önemli başlıkta özetlenebilir:[4]

  1. İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu tamamen ortadan kaldırması ya da teslim etmesi,
  2. Kalan nükleer tesislerin tamamen kapatılması,
  3. İran’ın uzun menzilli füze kapasitesinden vazgeçmesi,
  4. İran kaynaklı ve İsrail’e yönelik tehditlerin ortadan kalkması.

Gerilim nedeniyle son günlerde brent petrol fiyatları Eylül 2025'ten bu yana ilk kez varil başına 70 doları aşarken[5], ABD’nin ardından Avrupa Birliği’nin de terör örgütü listesine dahil ettiği[6] İran Devrim Muhafızları, ABD’ye meydan okuyan ve savaşa hazır olduklarını belirten videolar yayınlamıştır. İran Dini Lideri Ali Hamaney ise, Uhud Savaşı ve Kuran’a referans yaparak savaşı göze aldıklarını açıklamıştır.[7]

Bu süreçte arabulucu olarak öne çıkan Türkiye ise, olası bir savaşın negatif etkilerinden çekinerek ve komşusunun ABD’ye yem edilmemesi adına, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile bir araya gelmesiyle dikkat çekmektedir.[8] ABD’nin Suriye Büyükelçisi Tom Barack ve Dışişleri Sekreteri Marco Rubio ile de sürekli temasta olan Fidan, krizi yumuşatmak ve sorunu çözmeye çalışmaktadır.[9] BBC’ye göre[10], Bakan Fidan, İranlı muhatabına şu mesajları iletmiştir:

  • Türkiye, İran'da yaşanan son dönemdeki gelişmeleri yakından takip ediyor. İran'ın güvenlik, huzur ve istikrarı Türkiye için büyük önem taşıyor.
  • Türkiye, İran'a askeri müdahalelere karşı. Böyle bir adım bölgesel ve küresel çapta riskler oluşturur.
  • Türkiye, ABD ile yaşanan gerginliğin diyalog yoluyla çözülmesi için katkı sunmaya hazır.
  • Türkiye, İran'ın nükleer programı konusunda kısa zamanda barışçıl bir çözüme ulaşılmasını destekliyor ve bu doğrultuda ihtiyaç duyulması halinde de yardım için hazır.

Bu süreçte, uluslararası basında savaşın başlamasının an meselesi olduğu yazılırken, Türkiye’de emniyet güçleri tarafından İran istihbaratına yönelik bazı operasyonların yapılması da dikkat çekmiştir.[11] Bu operasyonların İncirlik Üssü’ne yönelik keşif faaliyetleriyle alakalı olduğu açıklanmıştır. Hatırlanacak olursa, Başkan Trump’ın tehditlerinin ardından kontrolü kaybeden İran, Türkiye’deki İncirlik Üssü’nün de vurulabileceğine dair bir açıklama yapmış ve tepki çekmişti.[12]

Bundan sonraki gelişmelere dair farklı senaryolar değerlendirildiğinde, öncelikle Başkan Trump’ın İran’a yönelik yaklaşımının son derece katı ve olumsuz olduğu söylenmelidir. Nitekim ilk başkanlık döneminde Kasım Süleymani ve İranlı nükleer fizikçilere yönelik suikast operasyonlarına imza atan Trump, ikinci döneminde de bu konuda geri adım atmamaktadır. Trump, bu konuda neredeyse tamamen İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun istek ve tavsiyelerine göre hareket etmekte ve İran karşıtlığı ile Amerikan iç siyasetinde de popülarite ve desteğini arttırdığını düşünmektedir. ABD’nin İran’a yönelik olarak rejim değişikliği talebi de olmakla birlikte, bu konunun şu anda çok baskın olmadığı düşünülmektedir.[13] Bu bağlamda, asıl mesele, İran’ın İsrail’e yönelik tehdit oluşturmasının engellenmesidir.

Ancak olası bir ABD müdahalesi, bizce çok riskli olabilir. Venezuela (Maduro) Operasyonu’ndan görüldüğü üzere, ABD, artık uzun vadeli ve büyük kara operasyonlarıyla başarıya ulaşamadığını anlamıştır. Washington, bunun yerine, artık, Bin Ladin suikastı veya Maduro’nun kaçırılması gibi nokta atış operasyonlarını tercih etmektedir. Bu anlamda, bence büyük bir savaş yerine, Trump yönetimi, İran’ın nükleer tesisleri ve balistik füze sistemlerini hedef alan hava (uçak) ve roket saldırıları düzenlemeyi tercih edebilir. Ancak İran’ın buna vereceği tepkilerin sertliği de düşünülürse, olaylar zamanla kontrolden çıkarak büyük bir bölgesel savaşa dönüşebilir.

Bölgede, İran’ın kendisinden öte, Yemen’deki Husiler ve Lübnan’daki Hizbullah gibi etkili vekil güçleri bulunmaktadır. Ancak önceden Tahran’ın sahip olduğu Filistin’deki Hamas ve Irak-Suriye’deki Haşdi Şabi gibi güçler neredeyse yok edilmiştir. Hatta İsrail’in Lübnan’daki saldırıları neticesinde Hizbullah’a da çok ağır darbeler vurulmuştur. Bu nedenle, İran, günümüzde büyük ölçüde yalnız bir devlettir. Çin ve Rusya gibi büyük devletlerin İran lehinde savaşa girmesi ise bizce gerçekçi değildir. Daha ziyade, bu devletler, ABD’ye karşı İran’a ekonomik, siyasi, askeri ve istihbari destek sağlayabilecek durumdadırlar. ABD ise, İsrail ile birlikte, İran içerisindeki ve dışarısındaki muhalifler, Şah yanlıları ve PJAK mensubu Kürtler gibi desteklere sahiptir. Körfez Arap devletleri ise savaşa dahil olmak konusunda isteksizdirler. Arap devletleri arasında en İran karşıtı olan ise Ürdün’dür.[14] Ancak Ürdün’den de bir savaş hamlesi beklenmemektedir. Lakin olası bir ABD saldırısı ardından İran’ın geçmişte olduğu gibi Suudi Arabistan’ı vurması halinde[15], Riyad ve diğer bazı Arap devletlerinde de yeniden müdahaleci eğilimler başlayabilir. Bu, bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği için bizce çok tehlikeli bir tırmanma sürecine neden olabilir. O yüzden, bizim tavsiyemiz, ABD’nin İran’la mücadelesini zorlayıcı diplomasi yöntemleriyle sürdürmesi ve bir savaşa sürüklenmemesidir. Zira her ne kadar İran rejiminin birçok aşırılığı olsa da, olası bir bölgesel savaş küresel ekonomi ve bölgesel siyasi istikrarı olumsuz etkileyeceği için, tüm bölge devletleri için kaybet-kaybet koşulları yaratacaktır. Bu yaklaşım, İran yanlılığı değil, bölgesel istikrar tercihidir. Zira İran’ın nükleer programı zaten ciddi anlamda geriletilmiş ve İsrail’in güvenliği büyük ölçüde sağlanmıştır. Balistik füze programı konusu ise müzakerelerle hallolabilecek niteliktedir.

Sonuç olarak, dileğimiz, bölgede yeni bir büyük savaşın çıkmaması ve İran’ın reformlar yoluyla rejimini yumuşatarak, zaman içerisinde dünyaya açılması ve entegre olmasıdır. Zira modern ve eğitimli bir nüfus olan İran halkı bunu fazlasıyla hak etmektedir. ABD yönetimi, akılcı davranmalı ve diplomasiye ağırlık vermelidir. Türkiye’nin de savunduğu bu duruş, kesinlikle İran yanlılığı değil, dünya dengeleri adına sağduyulu ve barışçıl bir yaklaşımdır. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da reformist kanada yakın olduğu unutulmamalı ve bizce diplomasiye bir şans verilmelidir…

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/clye0445180o.

[2] https://www.7deniz.net/trumptan-irana-sert-mesaj-nukleer-silah-yok-protestoculari-oldurmeyi-birakin.

[3] https://www.dunya.com/dunya/trumptan-irana-gozdagi-guclu-gemilerimiz-yolda-kullanmak-zorunda-kalmayalim-haberi-813309.

[4] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/abd-iran-krizinde-ankaranin-sessiz-diplomasisi-uclu-gorusme-formulu-43095159.

[5] https://www.vietnam.vn/tr/gia-dau-brent-vuot-moc-70-usd-khi-cang-thang-my-iran-leo-thang.

[6] https://www.bbc.com/turkce/articles/c5y4z9k9krgo.

[7] https://www.cnnturk.com/video/dunya/iran-liderinden-uhud-hatirlatmasi-kuran-yumrugu-munafika-indi-2390680.

[8] https://www.haberturk.com/abd-iran-gerilimi-artarken-turkiye-de-kritik-gorusme-3857609.

[9] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/abd-iran-krizinde-ankaranin-sessiz-diplomasisi-uclu-gorusme-formulu-43095159.

[10] https://www.bbc.com/turkce/articles/c62v1l8vk6lo.

[11] https://www.trthaber.com/haber/gundem/mit-ve-emniyetten-casusluk-operasyonu-6-gozalti-932793.html.

[12] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/iran/140120263.

[13] https://www.hurriyet.com.tr/dunya/orta-doguda-savas-canlari-caliyor-abd-irana-saldirir-mi-bolgeyi-ne-bekliyor-uzmanlar-hurriyete-degerlendirdi-43095965.

[14] https://english.elpais.com/international/2024-04-16/jordan-the-only-arab-country-that-neutralized-irans-attack-despite-its-disputes-with-israel.html.

[15] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suudi-arabistan-aramco-saldirisinda-irani-suclamasinin-gerekcelerini-acikladi/1587704.

Book Launch Talk: The Dynamics of Turkish Foreign Policy

 

Üsküdar University staff and International Political Academy (UPA) founding Coordinator Prof. Dr. Ozan Örmeci was interviewed by Shaghayegh Mohebkhodaee about his newly published book The Dynamics of Turkish Foreign Policy (Peter Lang, 2026).

28 Ocak 2026 Çarşamba

Kıbrıs’ta Barış Müzakereleri Yeniden Başlıyor Mu?

 

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar’ın önceki gün liderlerle yaptığı temasların ardından, bugün (28 Ocak 2026), Kıbrıs’ta başkent Lefkoşa’daki ara bölgede bulunan BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü (UNFICYP) Misyon Şefi Khassim Diagne’nin ikametgâhında bir araya gelen iki toplum lideri Dr. Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis, Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlaması konusunda görüş alışverişinde ve değerlendirmelerde bulundular.[1]

Kıbrıs Postası’nın haberine göre, yerel saatle saat 11:00’de başlayan görüşmelerde, KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman’a Müsteşar Mehmet Dânâ, Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) Devlet Başkanı Hristodulidis’e ise Rum müzakereci Menelaos Menelau eşlik ettiler.[2] Bu şekilde, Kıbrıs Sorunu’nun çözümü konusunda tarihi bir fırsat yakalayan iki lider, 11 Aralık 2025 tarihinden sonra ilk kez yeniden bir araya gelmiş oldular. BM temsilcisi Holguin, bu görüşmelerle güven arttırıcı önlemler konusunda ilerleme sağlamaya çalıştıklarını belirterek, bu sorunları aşmadan garantör devletlerin de katılacağı kapsamlı bir müzakere masasının kurulamayacağını vurguladı.[3]

Cyprus Mail gazetesine göre[4], görüşme öncesinde, Rum lider Hristodulidis, karşı tarafta niyet olması durumunda görüşmelere Crans-Montana’da kaldıkları yerden devam etmeye hazır olduklarını belirterek, 5 maddelik yeni planıyla Erhürman’ın 4 ön şartına cevap verir nitelikte yapıcı bir öneri ortaya koyduğunu açıkladı. Hristodulidis’in bu 5 maddelik önerisi ise şöyleydi:[5]

  1. Kıbrıs Sorunu’nda çözüm temelinin yeniden teyit edilmesi,
  2. Birleşmiş Milletler himayesinde bugüne kadar sağlanan yakınlaşmaların kayıt altına alınması ve her iki tarafça kabul edilen unsurların müzakere belgesinde korunması,
  3. Resmî ve çok taraflı bir konferansın ilan edilmesi,
  4. Bu konferansta dört yeni geçiş noktasının açılmasının açıklanması ve Kıbrıslı Türklere yönelik bazı tek taraflı güven arttırıcı adımların duyurulması,
  5. Kıbrıslı Türk lider Tufan Erhürman ile, BM Temsilcisi Maria Angela Holguin’in katılımı olmaksızın, iki lider olarak yeniden bir araya gelinmesi.

2 saati bulan görüşmede, Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlatılmasına yönelik ön koşullar ve izlenebilecek yol haritası ele alınırken[6], Kıbrıs Türk basınında Rum lider Hristodulidis’in Erhürman’ın 4 ön şartından 3’üne onay verdiği, ancak Rum tarafının masayı terk etmesi halinde statükoya dönülmemesini öngören dördüncü maddeyi reddettiği iddia edildi.[7]

Görüşmenin ardından kameraların karşısına geçen Türk lider Dr. Tufan Erhürman, öncelikle diyalog ve diplomasinin her zaman faydalı olduğunu belirterek, iki tarafın birbirlerini artık daha iyi anladıklarını söyledi. Güven arttırıcı (güven yaratıcı) önlemler konusunda henüz arzu edilen noktada olmadıklarını itiraf eden Erhürman, Hristodulidis’in 5 maddelik önerisinin yeni olmadığını da sözlerine ekledi. Buna karşın, yeni geçiş noktaları önerisinin yeni olduğunun altını çizen KKTC Cumhurbaşkanı, etkili katılım ve dönüşümlü Başkanlığı da içeren “siyasi eşitlik” konusunun kendileri açısından bir prensip meselesi olduğunu açıklayarak, bu konuda bir ilerleme sağlanmaması halinde müzakerelerin başlamayabileceğini ima etti. 4 ön şartının esaslı müzakerelere geçiş için halen geçerli olduğunu kaydeden Kıbrıslı Türk lider, bu konuda henüz tam bir mutabakata varılamadığının sinyallerini verdi. Buna karşın, Erhürman, müzakereler için kapıyı kapatmazken, ilerleyen günlerde yapılacak yeni görüşmeleri işaret etti ve BM Temsilcisi olmadan da iki liderin bir araya gelebileceklerini söyledi. Erhürman, bu konuda 2 hafta içerisinde yeni bir görüşme olabileceğini de sözlerine ekledi. Erhürman, görüşmenin “verimli değil ama yararlı” olduğunu da özel olarak ifade etti.

Sonuç olarak, Kıbrıs müzakerelerinin başlaması için uygun koşullar oluşmuş gibi gözükmekle birlikte, halen iki taraf arasında bazı pürüz konularının var olmaya devam ettiği söylenebilir. Yine de, ilerleyen haftalarda sanki esaslı müzakerelerin başlaması olasıdır. Bu da, Kıbrıslı Türklerin çok lehine bir durumdur çünkü statüko kesinlikle Kıbrıslı Türklerin lehine değildir. Kıbrıslı Türklerin de, kuşkusuz, tüm diğer halklar gibi tanınmış bir devlette yaşamaları en doğal haklarıdır. Bu konuda büyük özen ve çaba gösteren Kıbrıs Türk liderliği de kuşkusuz kutlanmalı ve desteklenmelidir. Umuyoruz ki, bu süreç sonucunda ya diplomatik uzlaşı ile federal çözüm, ya da tüm dünyanın Kıbrıslı Türklerin haklılığına destek vereceği bir tanınma süreci oluşur. Bu konuda umut ve azmimiz tamdır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://giynikgazetesi.com/cumhurbaskani-erhurman-ve-rum-yonetimi-lideri-hristodulidis-holguin-ev-sahipliginde-ara-bolgede-bir-araya-geldi/.

[2] https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n590119-erhurman-ve-hristodulidis-holguin-ev-sahipliginde-ara-bolgede-bir-araya-geldi.

[3] https://cyprus-mail.com/2026/01/28/christodoulides-takes-five-point-plan-to-trilateral-talks.

[4] https://cyprus-mail.com/2026/01/28/christodoulides-takes-five-point-plan-to-trilateral-talks.

[5] https://www.kibrispostasi.com/c58-GUNEY_KIBRIS/n590134-hristodulidisten-5-maddelik-yol-haritasi-yeni-gecis-noktalari-ve-tek-tarafli-acilimlar-iceriyor.

[6] https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n590133-liderlerin-gorusmesi-tamamlandi-muzakere-on-kosullari-ve-guven-artirici-onlemler-ele-alindi.

[7] https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n590129-hristodulidisten-erhurmanin-4-maddelik-metodolojisine-yanit-uc-maddeye-uzlasi-dorduncuye-ret.

AB’nin Stratejik Özerklik Arayışları: Mercosur ve Hindistan’la Serbest Ticaret Anlaşması

 

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Donald Trump yönetiminin Danimarka Krallığı’na bağlı Grönland’ı kendi topraklarına katmak istemesi ve Avrupalı devletlerin dış ticaretlerini olumsuz etkileyen yüksek gümrük tarifeleri uygulamaları nedeniyle Washington-Brüksel ekseninde ilişkiler hızla gerilir ve gerilerken, bu süreçte Avrupa Birliği (AB) de hareketsiz kalmıyor ve imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları ile ABD’siz ayakta kalabileceğini göstermeye çalışıyor. Bu bağlamda, AB, geçtiğimiz günlerde Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı) ve Hindistan’la iki önemli serbest ticaret anlaşmasına imza atarak, gelecek için oluşturduğu stratejik özerklik (otonomi) vizyonunu somutlaştırmaya ve küresel siyasette iddialı bir güç olduğunu göstermeye başladı.

Yaklaşık 25 yıllık uzunca bir müzakerenin ardından, AB ile bazı Güney Amerika ülkelerinin oluşturduğu ortak pazar olan Mercosur (Güney Amerika Pazarı) bloku, iki bölge arasındaki ticareti arttırmak ve gümrük vergilerini karşılıklı olarak düşürmek için tarihi bir anlaşmaya imza attılar. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Mercosur üye devletleri Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Bolivya[1] ile Avrupa Parlamentosu’nun onayından da geçmesi gerekiyor.[2] 17 Ocak 2026 tarihinde akdedilen[3] ve Avrupa Birliği Komisyonu resmî web sitesine göre “kazan-kazan” mantığına göre hazırlanan anlaşma, şu amaçlara ulaşmayı hedeflemektedir:

  • İki taraflı olarak ticaret ve yatırımı arttırmak ve özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için gümrük vergileri ve gümrük dışı ticaret engellerini azaltmak;
  • Fikri mülkiyet hakları (coğrafi işaretler dahil), gıda güvenliği standartları, rekabet ve iyi düzenleme uygulamaları gibi alanlarda daha iyi ve daha güçlü kurallar aracılığıyla ticaret ve yatırım için daha istikrarlı ve öngörülebilir kurallar oluşturmak;
  • İşçi haklarının güçlendirilmesi, iklim değişikliğiyle mücadele, çevrenin korunmasının sağlanması ve sorumlu iş davranışının teşvik edilmesi dahil olmak üzere ortak değerleri ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek.

AB Konseyi Başkanı Antonio Costa, Hindistan Başbakanı Narenda Modi ve AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen[4]

Bu anlaşmanın mürekkebi henüz kurumamışken, Brüksel, yükselen ekonomik dev Hindistan’la da tarihi bir anlaşmaya imza atarak küresel siyasette önemli bir oyuncu olma çabasını bir kez daha teyit etti. Yaklaşık 20 yıllık uzunca görüşmelerin ardından akdedilen anlaşma, AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin Yeni Delhi'de katıldıkları törende imzalanırken, iki tarafta da büyük memnuniyet yarattı.[5] Von der Leyen, anlaşmayı “tüm anlaşmaların anası” olarak değerlendirerek, büyük bir işe imza attıklarını ima etti.[6] Başbakan Modi de anlaşma için “tarihi” ifadesini kullandı.[7] Nitekim DW’nin derlediği verilere göre; AB ile Hindistan, toplam 2 milyarlık ortak nüfuslarıyla dünya gayrisafi hasılasının dörtte birini oluşturuyor. AB verilerine göre, 2024'te 120 milyar avroluk ticaret ve yüzde 11,5'lik payla, AB, Hindistan'ın en büyük ticaret ortağı konumunda.[8] AB, bu serbest ticaret anlaşması sayesinde Hindistan'a ihracatını 2032'ye kadar ikiye katlamayı hedefliyor. AB Komisyonu resmî web sitesine göre[9], anlaşma şu hususları içeriyor:

  • Hindistan, diğer ticaret ortaklarının hiçbirine tanınmayan gümrük vergisi indirimlerini AB'ye tanıyacaktır. Örneğin, otomobillere uygulanan gümrük vergileri kademeli olarak %110'dan %10'a düşürülecek, otomobil parçalarına uygulanan gümrük vergileri ise 5 ila 10 yıl içinde tamamen kaldırılacaktır. Makinalara uygulanan ve %44'e varan, kimyasallara uygulanan ve %22'ye varan ve ilaçlara uygulanan ve %11'e varan gümrük vergileri de büyük ölçüde kaldırılacaktır.
  • Ayrıca, küçük AB işletmelerinin yeni ihracat fırsatlarından tam olarak yararlanabilmeleri için anlaşmada özel bir bölüm de yer almıştır. Örneğin, her iki taraf da KOBİ'lere Serbest Ticaret Anlaşması ile ilgili bilgileri sağlamak ve Anlaşma hükümlerini kullanmaya çalışırken karşılaşabilecekleri her türlü özel konuda onlara yardımcı olmak için özel irtibat noktaları oluşturacaktır. Buna ek olarak, KOBİ'ler, özellikle Anlaşma'nın sağladığı gümrük vergisi indirimlerinden, düzenleyici engellerin kaldırılmasından, şeffaflıktan, istikrardan ve öngörülebilirlikten yararlanacaklardır.
  • Anlaşma, AB'nin tarım-gıda ürünleri ihracatına uygulanan genellikle çok yüksek gümrük vergilerini (ortalama %36'nın üzerinde) kaldırıyor veya azaltıyor ve Avrupalı çiftçilere devasa bir pazar açıyor. Örneğin, Hindistan'ın şaraplara uyguladığı gümrük vergileri, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle %150'den %75'e düşecek ve sonunda %20'ye kadar inecek, zeytinyağına uygulanan gümrük vergileri 5 yıl içinde %45'ten %0'a düşecek, ekmek ve şekerleme gibi işlenmiş tarım ürünlerine uygulanan %50'ye varan gümrük vergileri ise tamamen kaldırılacaktır.
  • Ancak sığır eti, tavuk eti, pirinç ve şeker gibi ürünler anlaşmada serbestleştirme kapsamı dışında tutulduğundan, hassas Avrupa tarım sektörleri tam olarak korunacaktır. Hindistan'dan yapılan tüm ithalatlar da, AB'nin sıkı sağlık ve gıda güvenliği kurallarına uymaya devam etmek zorunda olacaktır. Buna paralel olarak, AB ve Hindistan, şu anda Coğrafi İşaretler (GI) konusunda ayrı bir anlaşma müzakere ediyorlar. Bu anlaşma, taklitler şeklinde haksız rekabeti ortadan kaldırarak, geleneksel ve ikonik AB tarım ürünlerinin Hindistan'da daha fazla satılmasına yardımcı olacaktır.
  • Anlaşma, AB şirketlerine finansal hizmetler ve deniz taşımacılığı gibi kilit sektörler dahil olmak üzere Hindistan hizmetler pazarına ayrıcalıklı erişim hakkı tanıyacaktır. Anlaşma, Hindistan'ın diğer ortaklarına verdiği taahhütlerin ötesine geçen, herhangi bir ticaret anlaşmasında Hindistan'ın finansal hizmetler konusunda verdiği en iddialı taahhütleri içeriyor.
  • Anlaşma, telif hakları, ticari markalar, tasarımlar, ticari sırlar ve bitki çeşitliliği hakları dahil olmak üzere fikri mülkiyet haklarının yüksek düzeyde korunmasını ve uygulanmasını sağlıyor. Mevcut uluslararası fikri mülkiyet anlaşmalarını temel alıyor ve Hindistan ile AB'nin fikri mülkiyet kanunlarını birbirine yakınlaştırıyor. Bu, fikri mülkiyete dayanan AB ve Hindistan şirketlerinin birbirlerinin pazarlarında ticaret ve yatırım yapmasını kolaylaştıracaktır.
  • Anlaşma, çevre korumasını güçlendiren ve iklim değişikliğini ele alan, işçi haklarını koruyan, kadınların güçlendirilmesini destekleyen, ticaretle ilgili çevre ve iklim konularında diyalog ve iş birliği için bir platform sağlayan ve etkili uygulamayı garanti eden özel bir ticaret ve sürdürülebilir kalkınma bölümünü de içermektedir.
  • AB ve Hindistan, ayrıca, iklim eylemi konusunda iş birliği ve destek için bir AB-Hindistan platformu kurulmasını amaçlayan bir Mutabakat Zaptı imzalayacaklardır. Platform, 2026 yılının ilk yarısında faaliyete geçecektir. Ayrıca, AB'nin bütçe ve mali kuralları ve prosedürlerine tabi olmak kaydıyla, Hindistan'ın sera gazı emisyonlarını azaltma ve uzun vadeli sürdürülebilir endüstriyel dönüşümünü hızlandırma çabalarına yardımcı olmak için önümüzdeki 2 yıl boyunca 500 milyon avroluk AB desteği öngörülmektedir.

AB Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ile Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar tarafından imzalanan Güvenlik ve Savunma Ortaklığı, AB ile Hindistan arasındaki stratejik ilişkilerde yeni bir sayfa açmaktadır[10]

Bu anlaşmaya ek olarak, Brüksel ile Yeni Delhi, savunma alanında da bir anlaşmaya imza atmış ve ortak gelecekleri konusunda stratejik uyumlarını ortaya koymuşlardır. Güvenlik ve savunma alanlarını kapsayan stratejik ortaklık anlaşması, savunma sanayii iş birliğinin yanı sıra, korsanlıkla mücadele için ortak deniz tatbikatları gibi somut adımları ve siber ile hibrit tehditlere karşı mücadeleyi kapsamaktadır.[11] Anlaşmanın iki maddesi şu şekilde akdedilmiştir:[12]

1-) AB ile Hindistan, giderek zorlaşan bir güvenlik ortamında, birbirleriyle bağlantılı ve bağımlı durumdaki Avrupa ile Hint-Pasifik bölgelerindeki iki önemli siyasi antite olarak, güvenlik ve savunmada daha yoğun diyalog ve iş birliğine ihtiyaç duymaktadırlar. Değişken siyasi/güvenlik ortamında, güvenlik konusu artık geleneksel askeri/savunma konularından ibaret olmayıp, siber güvenlik, deniz güvenliği ve uzay güvenliğiyle ilgili hibrit tehditler ve terörizm gibi hususları da içermektedir. Bu bağlamda, her iki taraf da BM Tüzüğü’nü desteklemekte, devletlerin egemen eşitliği ilkesini savunmakta, devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüklerine saygı göstermekte ve devletlerin siyasi bağımsızlıklarını tanımakta ve uluslararası ihtilaflarda güç ve güç kullanımı tehdidine karşı çıkmaktadırlar.

2-) AB ile Hindistan, paylaşılan ortak demokratik değerler, karşılıklı ekonomik bağımlılık, kurallara dayalı uluslararası düzenin devamı ve BM Tüzüğü-BM Şartı’na saygı gibi temeller üzerinden uzun vadeli bir partnerliğe yönelmişlerdir. Bu birlikteliğin temelleri 1994 AB-Hindistan İş Birliği Anlaşması ve 2004 Stratejik Ortaklık Anlaşması’dır. İlerleyen dönemde imzalanan “AB-Hindistan Stratejik Ortaklığı: 2025 İçin Yol Haritası” anlaşmasıyla iki taraf arasında stratejik ve güvenlik alanında da iş birliği ortamı oluşmaya başlamıştır.

Avrupa Dış İlişkiler Servisi-EEAS’ye göre, iki taraf arasındaki iş birliği alanları ise şunlar olarak belirlenmiştir:[13]

  • Deniz güvenliği,
  • Siber sorunlar,
  • Yapay zekâ ve yeni ortaya çıkan ve yıkıcı teknolojiler,
  • Hibrit tehditler,
  • Kritik altyapının dayanıklılığı ve korunması,
  • Terörle mücadele ve şiddet içeren aşırılıkçılığın önlenmesi,
  • Organize suçla mücadelenin dış boyutları,
  • Durum farkındalığı ve bilgi alışverişi,
  • Çok taraflı koordinasyon,
  • Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve silahsızlanma,
  • Uzay güvenliği ve savunması,
  • Güvenlik ve savunma alanlarında ortaklar için kapasite geliştirme,
  • Savunma sanayii ile ilgili konular dahil olmak üzere savunma girişimleri,
  • Uluslararası barış ve güvenlik,
  • Eğitim ve öğretim,
  • Konsolosluk konuları,
  • Kadınlar, barış ve güvenlik.

IMEC projesi[14]

AB-Hindistan anlaşmasının önemli bir boyutu ise, Hindistan ile Avrupa arasında alternatif dev bir ticari hattın oluşmasına imkân sağlayarak, IMEC (Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru) ile AB’nin geliştirdiği Küresel Geçit (Global Gateway) jeoekonomik vizyonlarını entegre etmesidir. IMEC, jeopolitik olarak, Küresel Geçit ise standartları belirleyen paradigma olarak bu bağlamda yeni bir vizyon/strateji oluşturmaktadır. Bu ise, Türkiye’nin dahil olmadığı bir denklemde Ankara aleyhine de şekillenebilecek yeni bir meydan okumadır. Brüksel, bu şekilde, hem ABD’siz düzene alışmaya çalışmakta, hem de iyi ilişkiler sürdürmek istediği Çin’in Kuşak Yol Vizyonu (BRI) ile küresel ekonomide hâkimiyet kuracağı bir düzene de direnmeye çalışmaktadır.

Son olarak, AB’nin bu girişimleri son derece önemli ve hatta tarihi nitelikte olmakla birlikte, güvenlik konusunun küresel siyasette önemini koruduğu ve NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin önceki gün “AB’nin ABD’siz kendisini koruyamayacağını” söylediği[15] düşünülürse, Trump döneminin daha ziyade bir “anomali” olarak kalması ve ilişkilerin ilerleyen dönemde yeniden düzelmesi mümkün gözükmektedir. Elbette bu, birbirleriyle iç içe geçmiş derin jeostratejik ve jeoekonomik çıkarların doğal bir sonucudur ve bunun değiştirilmesi ancak on yıllar içerisinde mümkün olabilecektir. Ancak AB'nin Mercosur ve özellikle Hindistan adımları bence çok bilinçli ve bir anlamda sembolik olup, ABD'ye yaklaşan yeni dünya düzeninde Transatlantik ilişkilerde çok daha özenli olması gerektiğini belli eder niteliktedir. Bunun sebebi ise, küresel ekonomide Çin ve Hindistan gibi yeni devlerin ortaya çıkmasıdır. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.mfa.gov.tr/guney-ortak-pazari.tr.mfa.

[2] https://ticaret.gov.tr/blog/sektor-haberleri/ab-ve-mercosur-25-yillik-muzakerelerin-ardindan-ticaret-anlasmasi-imzaladi#:~:text=AB%20ve%20MERCOSUR%2C%2025%20Y%C4%B1ll%C4%B1k%20M%C3%BCzakerelerin%20Ard%C4%B1ndan%20Ticaret%20Anla%C5%9Fmas%C4%B1%20%C4%B0mzalad%C4%B1,-19%20Ocak%202026&text=AB%20ve%20G%C3%BCney%20Amerika%20blo%C4%9Fu,b%C3%BCy%C3%BCk%20ticaret%20anla%C5%9Fmas%C4%B1n%C4%B1n%20yolunu%20a%C3%A7t%C4%B1.

[3] https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_26_113.

[4] https://www.dw.com/tr/ab-hindistan-serbest-ticaret-anla%C5%9Fmas%C4%B1-ne-%C3%B6ng%C3%B6r%C3%BCyor/a-75681378.

[5] https://www.dw.com/tr/ab-hindistan-serbest-ticaret-anla%C5%9Fmas%C4%B1-ne-%C3%B6ng%C3%B6r%C3%BCyor/a-75681378.

[6] https://www.bbc.com/news/articles/crrnee01r9jo.

[7] https://www.bbc.com/news/articles/crrnee01r9jo.

[8] https://www.dw.com/tr/ab-hindistan-serbest-ticaret-anla%C5%9Fmas%C4%B1-ne-%C3%B6ng%C3%B6r%C3%BCyor/a-75681378.

[9] https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_26_184.

[10] https://www.eeas.europa.eu/eeas/security-and-defence-eu-and-india-sign-security-defence-partnership_en.

[11] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ab-ile-hindistan-guvenlik-ve-savunma-ortakligi-anlasmasi-imzaladi/3811927.

[12] https://www.eeas.europa.eu/eeas/security-and-defence-partnership-between-european-union-and-republic-india_en.

[13] https://www.eeas.europa.eu/eeas/security-and-defence-eu-and-india-sign-security-defence-partnership_en.

[14] https://www.turkiyearastirmalari.org/2024/04/24/yayinlar/analiz/analiz-koridor-savaslari-kusak-yol-kalkinma-yolu-imec/.

[15] https://www.youtube.com/shorts/7BC0pQs_mN8.

27 Ocak 2026 Salı

ABD’nin 2026 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi

 

Giriş

2025 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi Beyaz Saray tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayınlanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD)[1], Savaş Bakanlığınca hazırlanan 2026 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni de geçtiğimiz gün ilan etti.[2] “Restoring Peace Through Strength for a New Golden Age of America” (Amerika'nın Yeni Altın Çağı için Güç Yoluyla Barışı Geri Kazanmak) başlıklı 24 sayfalık rapor, Trump yönetiminin aktüel ulusal güvenlik meselelerine nasıl baktığı ve bu yönde nasıl politikalar geliştirebileceklerini anlamak açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle, bu yazıda önce bu belge özetlenecek, daha sonra da analiz edilecektir.

Amerika'nın Yeni Altın Çağı için Güç Yoluyla Barışı Geri Kazanmak

“Giriş” bölümünde, ilk olarak, Donald Trump’ın ilk Başkanlığı döneminde ve Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönmesinin ardından ABD Ordusu’nu dünyanın en güçlü ordusu haline getirdiği vurgulanarak, Trump’ın iktidara geldiğinde ABD’nin oldukça güvensiz bir durumda olduğu iddia edilmiştir. Öyle ki, belgeye göre, Başkan Trump Ocak 2025'te ABD tarihindeki en tehlikeli güvenlik ortamlarından biri sürerken göreve başlamıştır. Buna göre, yurt içinde Amerika'nın sınırları aşılmış, uyuşturucu teröristleri ve diğer ABD düşmanları Batı Yarımküre'de giderek güçlenmekte ve ABD'nin Panama Kanalı ve Grönland gibi stratejik bazı bölgelere erişimi giderek şüpheli hale gelmekteydi. Ayrıca, Başkan Trump'ın ilk döneminde NATO müttefiklerini savunma konusunu ciddiye almaya yönlendirdiği Avrupa'da, Biden yönetimi Avrupalı devletleri kolaycılığa yapmaya teşvik ederek, İttifak'ın Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline karşı caydırıcı veya etkili bir yanıt vermesini engellemiştir. Ortadoğu'da ise, İsrail, 7 Ekim'deki Hamas saldırılarının ardından kendini savunma yeteneği ve isteği olduğunu göstermiş ve örnek bir müttefik olduğunu kanıtlamıştır. Ancak önceki yönetim İsrail'i güçlendirmek yerine, onun ellerini bağlamaya çalışmıştır. Bu arada, Çin ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu, dünyanın en büyük ve en dinamik pazar bölgesi olan Hint-Pasifik bölgesinde daha da güçlenmiş ve bu durum Amerikalıların kendi güvenlikleri, özgürlükleri ve refahları için negatif etkilere neden olmuştur.

Oysa bunların hiçbiri önceden belirlenmiş değildi. ABD, Soğuk Savaş'tan dünyanın en güçlü ülkesi olarak çıkmış, kendi yarımküresinde güvende, savaşa odaklanmış ve diğerlerinden çok daha üstün bir orduya sahip ve kendisine bağlı müttefikleri ile güçlü bir sanayisi vardı. Ancak bu zor kazanılmış avantajları korumak ve geliştirmek yerine, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası liderliği ve dış politika kurumu tüm bunları heba etti. Soğuk Savaş sonrası Amerikan yönetimleri, Amerikalıların çıkarlarını korumak ve ilerletmek yerine, ABD’nin sınırlarını kontrolsüzce göçmenlere açtılar, Monroe Doktrini'nin bilgeliğini unuttular, Amerika kıtasındaki nüfuzu kaybettiler ve Amerika'nın endüstrisini ve ordusunun dayandığı savunma sanayi altyapısının dışarıya taşınmasına göz yumdular. Dahası, aynı beceriksiz yönetimler, Amerika'nın evlatlarını, dünyanın öbür ucundaki rejimleri devirmek ve ulus inşa etmek için gereksiz savaşlara gönderdiler ve böylece ABD Ordusu’nun hazırlık durumunu zayıflattılar ve modernizasyonunu ertelediler. Daha da kötüsü, bu yönetimler ABD’nin kahraman savaşçılarını kınadılar ve dünyanın gıpta ettiği bir orduyu yenilmez yapan savaşçı ruhu eleştirdiler ve ihmal ettiler. Bu yönetimler, kısacası, ABD’nin kurnaz düşmanlarının daha da güçlenmesine izin verdiler ve Amerikan müttefiklerini ortak yerine bağımlı gibi davranmaya teşvik ederek aslında onları da zayıflattılar. Bu şekilde, hem ABD, hem de Avrupalıları daha savunmasız hale getirdiler.

Şimdilerde ise herşey değişmektedir. Başkan Trump'ın liderliğinde, Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde ortaya konan vizyon ve yönelimle uyumlu olarak, ABD Savaş Bakanlığı (eski adıyla Savunma Bakanlığı), güç yoluyla barışı yeniden tesis etmeye odaklanmıştır. Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi, Başkan Trump'ın yaklaşımı, dünyaya net bir bakış açısıyla bakan, esnek ve pratik bir gerçekçilik (Realizm) türevi yaklaşımdır ve bu yaklaşım Amerikalıların çıkarlarına hizmet etmek için gereklidir.

Bu doğrultuda, ABD Savaş Bakanlığı için bazı önemli ilkeler bulunmaktadır. Bunlar:

ABD'nin ana karasını savunmak: ABD Savaş Bakanlığı, Amerika'nın sınırlarını ve deniz yollarını güvence altına alacak ve “Golden Dome for America” programı ile insansız hava araçlarının oluşturduğu tehditlere karşı yeniden odaklanarak ABD’nin hava sahasını savunacaktır. Bu sayede, ABD Savaş Bakanlığı, Amerika’ya yönelik stratejik tehditleri göğüsleyebilecek güçlü ve modern bir nükleer caydırıcılık sağlayacak, güçlü siber savunma sistemleri kuracak ve ABD ana karasına saldırı yeteneği ve niyeti olan İslamcı teröristleri avlayıp etkisiz hale getirecektir. Aynı zamanda, Batı Yarımküre'de Amerika'nın çıkarlarını aktif ve korkusuzca savunacaktır. ABD Ordusu’nun ve ticari kuruluşlarının, özellikle Panama Kanalı, Amerika (Meksika) Körfezi ve Grönland gibi önemli bölgelere erişimini de garanti altına alacaktır. Ayrıca, Bakanlık, Başkan Trump'a, nerede olurlarsa olsunlar uyuşturucu teröristlerine (narko-teröristlere) karşı kullanabileceği güvenilir askeri seçenekler sunacaktır. ABD, Kanada'dan Orta ve Güney Amerika'daki ortaklara kadar komşularıyla iyi niyetle ilişki kuracak, ancak aynı zamanda onların da ortak çıkarları savunmak için üzerlerine düşeni yapmalarını ve saygı göstermelerini sağlayacaktır. Bunu yapmadıkları durumlarda ise, ABD'nin çıkarlarını somut olarak ilerletecek kararlı önlemler almaya hazır olacaktır. Bu, Monroe Doktrini'ne Trump Eki’dir.

Çin'i Hint-Pasifik bölgesinde çatışma değil, güçle caydırmak: Başkan Trump, Çin ile istikrarlı bir barış, adil ticaret ve saygılı ilişkiler kurmak istemektedir ve bu hedefleri gerçekleştirmek için Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping ile doğrudan görüşmeye hazır olduğunu göstermiştir. Ancak, aynı Başkan Trump, güçlü bir konumdan müzakere etmenin ne kadar önemli olduğunu da göstermiş ve ABD Savaş Bakanlığı'na bu doğrultuda görev vermiştir. Başkanın yaklaşımıyla tutarlı olarak, Savaş Bakanlığı, bu nedenle, Pekin ile stratejik istikrarı desteklemeye ve daha genel olarak çatışmaları önlemeye ve gerilimi azaltmaya odaklanarak, Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile daha geniş bir askeri iletişim yelpazesi arayacaktır. Ancak, Çin'in tarihi askeri güçlenmesinin hızı, ölçeği ve kalitesi konusunda da net ve gerçekçi olunacaktır. Bunu yaparken temel amaç, Çin'i domine etmek ya da boğmak ya da küçük düşürmek değildir. Aksine, amaç basittir: Çin dahil hiç kimsenin ABD’yi ya da müttefiklerini domine etmesini önlemek, yani herkesin makul bir barışın tadını çıkarabileceği bir güç dengesi sağlamak için gerekli askeri koşulları oluşturmaktır. Bu amaçla, Birinci Ada Zinciri (FIC) boyunca güçlü bir reddetme savunması kurulacaktır. Ayrıca, önemli bölgesel müttefikler ve ortaklar, kolektif savunma için daha fazla çaba göstermeye teşvik edilecek ve onlara bu imkân sağlanacaktır.  Bu şekilde, Başkan Trump'ın ABD için uygun şartları müzakere edebileceği bir askeri güç pozisyonu oluşturulacaktır. Bu bağlamda, ABD, yeni dönemde güçlü olacak, ancak gereksiz yere çatışmacı da olmayacaktır.

ABD'nin müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını arttırmak: ABD’nin stratejisi yeni bir izolasyon stratejisi değildir. Bu strateji, Amerikalıların somut ve pratik çıkarlarını ilerletmeye yönelik net bir bakış açısıyla yurtdışında odaklanmış bir angajman stratejisidir. Bu mantıkta, Amerika'nın müttefikleri ve ortakları önemli bir rol oynamaktadır; ancak önceki neslin bağımlılıkları olarak değil. Aksine, Bakanlığın öncelik verdiği iç güvenlik ve Çin'i caydırma konusunda, diğer tehditler devam edecek ve müttefikler de bunların hepsiyle başa çıkmak için çok önemli olacaktır. Müttefikler, bunu ABD’ye iyilik olarak değil, kendi çıkarları için yapacaklardır. Müttefiklerin özgür ve açık bir bölgesel düzen arzusunu paylaştığı Hint-Pasifik'te, müttefiklerin ve ortakların katkıları Çin'i caydırmak ve dengelemek için hayati önem taşıyacaktır. Avrupa ve diğer sahnelerde, müttefikler Amerikalılar için daha az ciddi, ancak kendileri için daha ciddi olan tehditlere karşı öncülük edecek ve ABD’den kritik ancak daha sınırlı destek alacaklardır. Her durumda, müttefiklerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerinin acil bir ihtiyaç olduğu ve bunu gecikmeden yapmanın kendi çıkarlarına olduğu dürüstçe ve açıkça belirtilecektir. ABD, onları teşvik edecek ve adım atmalarını sağlayacaktır. Bu, geçmişteki üslup ve tavrın değiştirilmesini gerektirecektir; ancak bu sadece Amerikalılar için değil, müttefikler için de gereklidir. Çok uzun süredir, müttefikler, ABD’nin onların savunma harcamalarını sübvanse etmesinden memnuniyet duyuyorlardı. ABD’nin siyasi kurumları övgüyü toplarken, faturayı sıradan Amerikalılar ödediler. Fakat Başkan Trump ile yeni bir yaklaşım yürürlüğe girdi. Başkan Trump, NATO'nun Lahey Zirvesi'nde savunma harcamaları için yeni bir küresel standart belirledi: gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYİH) %3,5'i düzeyinde temel askeri harcamalar ve %1,5 düzeyinde güvenlikle ilgili harcamalar olarak, toplamda GSYİH'nin %5 düzeyinde savunma harcamaları. ABD, müttefiklerinin bu standardı sadece Avrupa'da değil, tüm dünyada karşılamalarını savunmaktadır. Müttefikler bunu yaptıkça, dünya çapında güç yoluyla kalıcı barış için uygun koşullar oluşacaktır.

ABD’nin savunma sanayi tabanını güçlendirmek: Başkan Trump, yüzyılda bir kez görülen bir Amerikan sanayi canlanmasına öncülük etmekte ve stratejik endüstrileri ABD’ye geri getirerek, önceki nesillerin yurtdışına taşıdığı endüstrileri yeniden canlandırmaktadır. Bu tarihi girişim, ABD ve müttefiklerin yararınadır. Zira bu sayede, ABD, yeniden dünyanın önde gelen silah deposu haline gelecek ve sadece kendisi için değil, müttefikleri ve ortakları için de büyük ölçekte, hızlı ve en yüksek kalitede üretim yapabilen bir silah deposu olacaktır. Bunu başarmak için, ABD savunma üretimine yeniden yatırım yapacak, kapasiteyi arttıracak, yenilikçileri güçlendirecek, Yapay Zekâ (AI) gibi yeni teknolojik gelişmeleri benimsemeyecek ve eski politikalar, uygulamalar, düzenlemeler ve Ortak Kuvvetlerin öncelikler için ihtiyaç duyduğu üretim türü ve ölçeğine engel olan diğer faktörleri ortadan kaldıracaktır. Bu stratejinin temel mantığı, Başkan Trump'ın tarihi ve gerekli değişikliğiyle tutarlı olarak, Amerikalıların çıkarlarını somut ve pratik şekilde öncelikli kılmaktır. Bu, karşı karşıya olunan tehditlerin yanı sıra, bu tehditlerle mücadele etmek için hem Amerikalıların, hem de müttefiklerin kullanabileceği kaynaklar konusunda net bir bakış açısına sahip olmayı gerektirir. Bu, Amerikalılar için en önemli olan şeylerin ve çıkarlarına yönelik en ciddi ve en önemli tehditlerin nerede olduğunun önceliklendirilmesini gerektirir. ABD, ütopik idealizmden uzaklaşıp, sert gerçekçiliğe yönelmelidir. Bu, Savaş Bakanlığı olarak benimsenecek bir misyondur. Başkan Trump, ABD’yi yeni bir altın çağa götürmektedir. Bunu yaparken, sık sık barışı yeniden tesis etmekten bahsetmektedir; ancak Trump, bunun ancak güçlü bir konumdan yapılabileceğini de aynı derecede açık şekilde ifade etmektedir.

“The Security Environment” (Güvenlik Ortamı) başlıklı bölümde, Washington’ın güvenlik öncelikleri maddelendirilmekte ve detaylandırılmaktadır. Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin de belirttiği üzere, “Önce Amerika” (America First) stratejisinin özünde değerlendirme, sıralama ve önceliklendirme yatmaktadır. Bu strateji, amaçları, yolları ve araçları gerçekçi bir şekilde pratik olarak birbiriyle ilişkilendirmelidir. Bu yaklaşıma uygun olarak, bu strateji, Amerikalıların karşı karşıya olduğu tehditleri ve bu tehditlerin Amerikan çıkarlarına uygun şekilde ne kadar gerçekçi ve pragmatik bir şekilde ele alınabileceğini açıkça anlamaya yönelik gerçekçi ve pratik bir yaklaşımla tanımlanmaktadır. Bu strateji, Amerikan halkının pratik çıkarlarına somut bir odaklanmadan kopuk olan geçmiş Soğuk Savaş sonrası yönetimlerin görkemli stratejilerinden temelden farklıdır. Bu strateji, Amerikalıların çıkarlarını dünyanın geri kalanının çıkarlarıyla birleştirmez; yani dünyanın öbür ucundaki bir kişiye yönelik bir tehdidin bir Amerikalıya yönelik tehdit ile aynı olduğunu varsaymaz. Ayrıca, Amerikalıların yaşam tarzını zorla dayatmanın gerekli olduğunu da düşünmez. Hatta dünyadaki tüm sorunları çözmeyi de amaçlamaz. Aksine, Amerikalıların güvenliği, özgürlüğü ve refahına yönelik gerçek ve inandırıcı tehditlere pratik yollarla odaklanır. Bunu yaparken, bazı tehditlerin –ABD ana karasına yönelik tehditler gibi– diğerlerinden daha doğrudan ve içgüdüsel olduğunu kabul eder. Ancak, uzak hissedilebilecek tehditlerin –dünyanın en büyük pazar alanı olan Hint-Pasifik'e ABD'nin erişimini sürdürmenin önemi gibi– yine de ABD’nin hayati çıkarları için son derece gerçek, hatta temel önemi olduğunu kabul eder. Bu, ABD'nin dış politikasının temelini oluşturan ilkelerle uyumludur.

Bu bağlamda, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yönlendirdiği gibi, bu yaklaşım, tüm tehditlerin aynı derecede ciddi, ağır ve sonuçları aynı olmadığını çok açık bir şekilde kabul etmektedir. Ancak, daha az belirgin olanlar bile önemlidir ve göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle, bu strateji, ABD’nin güvenliği, özgürlüğü ve refahı için en ciddi sonuçları doğuran tehditlere öncelik verse de, aynı zamanda ABD’yi, müttefiklerini ve ortaklarını diğer tehditlere karşı etkili ve sürdürülebilir bir şekilde karşı koyacak konuma getirir. Böylelikle, sadece Başkan'ın görev süresinin geri kalanında değil, önümüzdeki uzun yıllar boyunca da güç yoluyla barış için gerekli koşulları oluşturur.

Vatan ve Yarımküre: On yıllardır, Amerika'nın dış politika kurumu ülkenin vatan savunmasını ihmal etti. Bunun nedeni, bu tür savunmanın artık gerekli olmadığı görüşüydü. Ancak bunun yanı sıra, Washington'daki karar vericilerin sınır kontrollerini gevşetme ve insanların yasadışı göçünü ve kontrolsüz ve haksız mal akışını kolaylaştırma arzusu da etkili oldu. Üzücü sonuçlar ortadadır. Son yıllarda, ABD, yasadışı göçmen akınıyla boğulmuş durumdadır. Aynı zamanda, ABD sınırlarından uyuşturucu maddeler akın akın girerek yüzbinlerce Amerikalıyı zehirlemektedir. Batı Yarımküredeki uyuşturucu kaçakçıları bu kötülükten büyük kazanç elde etmektedir. Narko-teröristlerin ABD’ye yönelik ölümcül uyuşturucu kaçakçılığı yapmasını önleme konusunda ABD yönetimi ciddi ve kararlıdır. Başkan Trump, ayrıca narko-teröristleri adalete teslim etme konusunda da ciddidir. Örneğin, devrik Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Amerikalıları cezasız bir şekilde zehirleyebileceğini düşünüyordu. Ancak “Absolute Resolve” Operasyonu ona iyi bir ders oldu ve bu dersi tüm narko-teröristler de almalıdır. Son yıllarda, Amerikan ana karasına yönelik doğrudan askeri tehditler de artmıştır. Bunlar arasında nükleer tehditlerin yanı sıra, çeşitli konvansiyonel saldırı ve uzay, siber, elektromanyetik savaş yetenekleri de bulunmaktadır. Aynı zamanda, ABD, son yıllarda El Kaide ve IŞİD gibi İslamcı terör örgütlerini ciddi şekilde zayıflatmış olsa da, bu aktörler de halen ABD ve dünyaya ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Amerikan çıkarları günümüzde Batı Yarımküre'nin tamamında tehdit altındadır. Daha 19. yüzyılın başlarında bile, günümüz Amerikalılarının ataları, ABD’nin ekonomik ve ulusal güvenliğini korumak için yarımküredeki meselelerde daha güçlü ve öncü bir rol üstlenmesi gerektiğini fark etmişlerdi. Monroe Doktrini ve ardından Roosevelt Eki’nin ortaya çıkmasına neden olan da bu görüş oldu. Ancak son yıllarda bu yaklaşımın bilgeliği kayboldu. Sonuç olarak, ABD düşmanlarının etkisi Kuzey Kutbu'ndaki Grönland'dan Amerika Körfezi'ne, Panama Kanalı'na ve daha güneydeki bölgelere kadar yayıldı. Bu durum, yalnızca ABD'nin yarımküredeki önemli bölgelere erişimini tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda Amerika kıtasını daha istikrarsız ve güvensiz hale getirerek hem ABD'nin, hem de bölgesel ortaklarının çıkarlarını zedeliyor.

Çin Halk Cumhuriyeti: Her açıdan bakıldığında, Çin, halihazırda dünyanın en güçlü ikinci ülkesi konumundadır ve 19. yüzyıldan bu yana ABD’den sonraki en güçlü devlettir. Üstelik, ne kadar Çin çok önemli iç ekonomik, demografik ve toplumsal zorluklarla karşı karşıya olsa da, gerçek şudur ki gücü giderek artmaktadır. Pekin, son yıllarda Çin Halk Kurtuluş Ordusu-PLA’ya büyük miktarlarda yatırım ve harcama yapmış ve bu harcamalar genellikle iç önceliklerin pahasına olmuştur. Yine de, Çin, isterse ordusuna daha da fazla harcama yapma gücüne sahiptir ve bunu etkili bir şekilde yapabildiğini göstermiştir. Nitekim, Çin'in tarihi askeri güçlenmesinin hızı, ölçeği ve kalitesi, Batı Pasifik'teki operasyonlar için tasarlanmış kuvvetler ve çok daha uzak hedefleri vurabilen kuvvetler de dahil olmak üzere kendini göstermektedir. Bu, Amerika'nın çıkarları için önemlidir çünkü Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin de kabul ettiği üzere, Hint-Pasifik bölgesi yakında küresel ekonominin yarısından fazlasını oluşturacaktır. Bu nedenle, Amerikan halkının güvenliği, özgürlüğü ve refahı, Hint-Pasifik'te güçlü bir konumdan ticaret yapma ve ilişki kurma becerisiyle doğrudan bağlantılıdır. Çin veya başka herhangi bir ülke bu geniş ve hayati öneme sahip bölgeye hâkim olursa, Amerikalıların dünyanın ekonomik merkezine erişimini etkili bir şekilde engelleyebilir ve bu da ABD’nin ekonomik geleceği ve yeniden sanayileşme becerisi de dahil olmak üzere, kalıcı etkiler yaratabilir. Bu nedenle, Savaş Bakanlığı, Hint-Pasifik'te askeri güç açısından kendisi lehine bir denge sağlamasını talimat vermektedir. Bunun amacı Çin'i hakimiyet altına almak, küçük düşürmek veya boğmak değildir. Amaç, bundan çok daha kapsamlı ve makuldür: Sadece Çin'in veya başka bir ülkenin ABD’yi veya müttefiklerini hâkimiyet altına alamamasını sağlamak. Bu, rejim değişikliği veya başka türde bir var oluşsal mücadele gerektirmez. Aksine, Amerikalılar için uygun, ancak Çin'in de kabul edebileceği ve altında yaşayabileceği makul bir barış mümkündür. Bu, Başkan Trump'ın Pekin ile diplomasiye yönelik vizyoner ve gerçekçi yaklaşımının akıllıca öncülüdür. Aynı zamanda, Bakanlığın çabaları bu yaklaşıma destek olacak gücü sağlayacaktır.

Rusya: Rusya, öngörülebilir gelecekte NATO'nun doğu üyeleri için kalıcı ancak yönetilebilir bir tehdit olmaya devam edecektir. Gerçekten de, Rusya, çeşitli demografik ve ekonomik zorluklarla boğuşsa da, Ukrayna'da devam eden savaşı, hâlâ derin askeri ve endüstriyel güç rezervlerine sahip olduğunu göstermektedir. Rusya, yakın çevresinde uzun süreli bir savaşı sürdürmek için gerekli ulusal kararlılığa sahip olduğunu da göstermiştir. Buna ek olarak, Rus askeri tehdidi, öncelikle Doğu Avrupa'ya odaklanmış olsa da, Moskova, aynı zamanda dünyanın en büyük nükleer silah cephanesine sahiptir ve bu cephaneliği modernize etmeye ve çeşitlendirmeye devam etmektedir. Ayrıca, ABD topraklarına karşı kullanabileceği denizaltı, uzay ve siber yeteneklere de sahiptir. Bu durum ışığında, Bakanlık, ABD kuvvetlerinin Rusya'nın ABD topraklarına yönelik tehditlerine karşı savunmaya hazır olmasını sağlayacaktır.  Moskova, Avrupa hegemonyası için bir girişimde bulunacak durumda değildir. Zira Avrupa, NATO bağları, ekonomik ölçek, nüfus ve dolayısıyla gizli askeri güç açısından Rusya'yı gölgede bırakmaktadır. Moskova, Avrupa hegemonyası için bir girişimde bulunacak durumda değildir. Ama aynı zamanda, Avrupa önemli olmaya devam etse de, küresel ekonomik güç içindeki payı daha küçüktür ve giderek azalmaktadır. Neyse ki, NATO müttefikleri Rusya'dan çok daha güçlüdür. Sadece Almanya'nın ekonomisi bile Rusya'nınkini gölgede bırakmaktadır. Aynı zamanda, Başkan Trump'ın liderliğinde, NATO müttefikleri, savunma harcamalarını yeni küresel standart olan toplam GSYİH'nin %5'ine çıkarmayı ve GSYİH'nin %3,5'ini askeri kapasiteye yatırmayı taahhüt etmişlerdir. Bu nedenle, NATO müttefikleri, kritik ancak daha sınırlı ABD desteği ile Avrupa'nın konvansiyonel savunmasının birincil sorumluluğunu üstlenmek için güçlü bir konumdadır. Bu, Ukrayna'nın savunmasını destekleme konusunda liderlik etmeyi de içerir. Başkan Trump'ın da söylediği gibi, Ukrayna'daki savaş sona ermelidir. Ancak, onun da vurguladığı gibi, bu, öncelikle Avrupa'nın sorumluluğudur. Barışı sağlamak ve sürdürmek için NATO müttefiklerinin liderliği ve taahhüdü gerekecektir.

İran: Başkan Trump, İran'ın nükleer silah elde etmesine izin verilmeyeceğini sürekli olarak belirtmiştir. Ve “Midnight Hammer” Operasyonu ile sözünü kararlılıkla yerine getirdiğini göstermiştir. Dünyada hiçbir başka ordu, bu operasyon kadar büyük, karmaşık ve sonuçları ağır bir operasyonu gerçekleştiremezdi. Ancak ABD Ordusu bunu kusursuz bir şekilde başarmış ve İran'ın nükleer programını yok etmiştir. ABD kuvvetleri, 12 Gün Savaşı boyunca İsrail'in savunmasına da kritik destek sağlamış ve İsrail'in tarihi operasyonel ve stratejik başarılarını mümkün kılmıştır. Şimdi, İran rejimi on yıllardır hiç olmadığı kadar zayıf ve savunmasız durumdadır. İran'ın “Direniş Ekseni” de benzer şekilde yıkılmıştır. İsrail'in operasyonları Hizbullah ve Hamas'ı ciddi şekilde zayıflatmıştır. Başkan Trump'ın talimatıyla, ABD, ayrıca Husilerin saldırı yeteneklerini zayıflatan ve nihayetinde Husileri zorlayan “Rough Rider” Operasyonu'nu başlattı. Bu süreçte, kısa, keskin ve kararlı bir kampanya sayesinde, Başkan Trump, ABD gemilerinin seyrüsefer özgürlüğünü geri kazanmayı başardı. İran, son aylarda ciddi gerilemeler yaşamış olsa da, konvansiyonel askeri güçlerini yeniden kurma niyetinde görünüyor. İranlı liderler, anlamlı müzakerelere katılmayı reddetmek de dahil olmak üzere, nükleer silah elde etmek için tekrar girişimde bulunma olasılığına da açık kapı bırakmışlardır. Dahası, İran'ın vekilleri ciddi şekilde zayıflatılmış olsa da, yıkılan altyapı ve kapasitelerini yeniden inşa etmeye çalışabilirler. İran rejiminin Amerikalıların kanını eline bulaştırmış olması, yakın müttefik İsrail'i yok etme niyetinden vazgeçmemiş olması ve İran ile vekillerinin, bölgedeki Amerikan askerlerinin hayatını tehdit etmekle kalmayıp, bölgenin liderlerinin ve halkının açıkça arzuladığı barışçıl ve müreffeh bir geleceği engelleyen bölgesel krizleri rutin olarak kışkırtması gerçekleri de göz ardı edilemez. Ancak önemli fırsatlar da var. İsrail, uzun zamandır ABD'nin kritik ancak sınırlı desteğiyle kendini savunmaya istekli ve muktedir olduğunu göstermiştir. İsrail, örnek bir müttefiktir ve şu anda, Başkan Trump'ın Ortadoğu'da barışı sağlamak için yaptığı tarihi çabaları desteklemektedir. Aynı şekilde, Körfez'de de, ABD müttefikleri, İran ve onun vekillerine karşı kendilerini savunmak için giderek daha istekli ve muktedir hale gelmektedirler.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore): Kuzey Kore, ABD'nin müttefiki olan Güney Kore ve Japonya'ya doğrudan askeri tehdit oluşturmaktadır. Kuzey Kore'nin büyük konvansiyonel kuvvetlerinin çoğu eski veya bakımsız olsa da, Güney Kore, Kuzey Kore'nin işgal tehdidine karşı uyanık olmalıdır. Kuzey Kore'nin füze kuvvetleri, Güney Kore ve Japonya'daki hedefleri konvansiyonel ve nükleer silahlarla ve diğer kitle imha silahlarıyla vurabilir. Kuzey Kore'nin füze kuvvetleri de Güney Kore ve Japonya'daki hedefleri konvansiyonel ve nükleer silahların yanı sıra diğer kitle imha silahlarıyla vurabilir. Aynı zamanda, Kuzey Kore'nin nükleer kuvvetleri ABD'yi tehdit etme kapasitesini de giderek arttırmaktadır. Bu kuvvetler, boyut ve gelişmişlik açısından giderek büyüyor ve Amerikan ana karasına yönelik nükleer saldırı tehlikesi oluşturuyor. Bu, Kuzey Kore'nin nükleer silahlarının ve füzelerinin, ABD'nin savunma sistemlerini aşabilecek ve ABD topraklarına ulaşabilecek kapasiteye sahip olduğu anlamına geliyor.

Eşzamanlılık Sorunu ve Müttefik Yük Paylaşımı İçin Etkileri: ABD ve müttefiklerinin, bir veya daha fazla potansiyel rakibin, birden fazla sahnede koordineli veya fırsatçı bir şekilde birlikte hareket etme olasılığına karşı hazırlıklı olması akıllıca olacaktır. Müttefikler, son yıllarda savunmalarına yeterli yatırım yapmış olsalardı, böyle bir senaryo daha az endişe verici olurdu. Ancak bunu yapmadılar. Bunun yerine, nadir istisnalar dışında, savunma harcamalarını kısarken ve bunun yerine kamu refahı ve diğer iç programlar gibi alanlara yatırım yaparken, ABD'nin kendilerini savunmasına izin vermekle yetindiler. Suçlu olan sadece onlar da değildi. Kuşkusuz, kendi savunmalarına yeterli yatırım yapmamak kendi kararlarıydı. Ancak bu karar, geçmişte Amerikalı politika yapıcılar tarafından da sık sık teşvik edilen bir karardı. Bu politika yapıcılar, ABD'nin ortaklarından çok bağımlıları olan müttefiklerden fayda sağladığını düşünerek tedbirsizce hareket ettiler. Neyse ki, bu durum artık sona erdi. Başkan Trump'ın da açıkça belirttiği gibi, müttefikler ortak savunmanın yükünü adil bir şekilde paylaşmalıdır. Bu, özellikle ABD'nin onlarca yıldır savunmalarını sübvanse etmesinden sonra, onların yapması gereken doğru şeydir. Bu, hem Amerikalılar, hem de onlar için stratejik açıdan hayati önem taşımaktadır. Başkan Trump'ın liderliği sayesinde, Ocak 2025'ten bu yana müttefiklerin, özellikle Avrupa ve Güney Kore'de, adım atmaya başladığını görmekteyiz. Bu nedenle, Savaş Bakanlığı’nın savunma harcamalarının arttırılmasını önceliklendirmesine rağmen, yük paylaşımı bu stratejinin çok önemli bir bileşenidir. Amerika'nın ittifakları ve ortaklıkları, Avrasya çevresinde bir savunma çemberi oluşturmaktadır. Bu ilişkiler sadece coğrafi açıdan avantajlı olmakla kalmaz, aynı zamanda dünyanın en zengin ülkelerinin çoğunu da içerir. Birlikte ele alındığında, ittifak ağı tüm potansiyel düşmanların toplamından çok daha zengindir. Sonuç olarak, müttefikler ve ortaklar, Lahey Zirvesi'nde belirlenen yeni küresel standartlara uygun olarak savunmalarına uygun şekilde yatırım yaparlarsa, birlikte, eşzamanlı hareket etmeleri durumunda bile potansiyel rakipleri caydırmak için yeterli güç oluşturulabilir. Bu şekilde, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin talimatına uygun olarak, dünyanın her kilit bölgesinde elverişli güç dengelerini korunacaktır. ABD güçleri, ulusal savunma ve Hint-Pasifik'e odaklanırken, diğer bölgelerdeki müttefikler ve ortaklar da, Amerikan güçlerinin kritik ancak daha sınırlı desteğiyle kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstleneceklerdir. Bu, Başkan Trump'ın önümüzdeki on yıllar boyunca güç yoluyla barışı sürdürme yoluna sokmasını sağlayacaktır. Bu, ABD'nin dış politikasının temelini oluşturan “güç yoluyla barış” ilkesinin yeniden canlandırılmasıdır.

“The Strategic Approach” (Stratejik Bakış) başlıklı bölümde, 4 kritik çaba alanı hatırlatılarak, bu konudaki politika önerileri açıklanmaktadır.

1-) ABD ana karasını savunmak: Başkan Trump'ın belirttiği gibi, ABD Ordusu’nun en önemli önceliği ABD'yi savunmaktır. Bu nedenle, Bakanlık, Batı Yarımküre'de Amerika'nın çıkarlarını savunmak da dahil olmak üzere, bunu yapmaya öncelik verecektir. Bunu şu şekilde gerçekleştirecektir:

► Sınırları güvence altına almak: Sınır güvenliği, ulusal güvenlik demektir. Bu nedenle Savaş Bakanlığı, İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) ile koordineli olarak sınırları kapatmak, her türlü istilayı püskürtmek ve yasadışı göçmenleri sınır dışı etmek konusundaki çabalarına öncelik verecektir.

► Yarımkürede uyuşturucu teröristlerine karşı mücadele etmek: Bakanlık, Amerika'nın sınırlarını güvence altına almak için çalışırken, bu sınırlara yönelik tehditlerin de yarımkürede daha derinlemesine ele alınması gerektiğini kabul etmektedir. Bu nedenle, Amerika kıtasındaki uyuşturucu terörist örgütlerini zayıflatmak için ortakların kapasitelerini geliştirmeye yardımcı olunacak ve bu çabalarında onlar desteklenecektir. Ancak ortaklar üzerlerine düşen görevi yerine getiremezse veya getirmek istemezse, Müşterek Kuvvetlerin “Absolute Resolve” Operasyonu'nda gösterdiği gibi, ABD, tek başına kararlı adımlar atmaya da hazır olacaktır.

► Amerika için Altın Kubbe ve Diğer İHA'lara Özel Önlemlerle Amerika'nın Semalarını Savunmak: Bakanlık, Başkan Trump'ın Amerika için Altın Kubbe projesini geliştirmeye öncelik verecek ve büyük füze saldırıları ve diğer gelişmiş hava saldırılarını maliyet etkin bir şekilde engellemeye yönelik seçeneklere odaklanacaktır. Ayrıca, ABD Savaş Bakanlığı, insansız hava sistemlerine karşı koymak için yetenekler ve sistemler geliştirecek ve uygulayacaktır. Ek olarak, ABD kuvvetlerinin vatanı savunmak için gerekli elektromanyetik spektruma erişebilmesi sağlanacaktır.

► ABD nükleer kuvvetlerini modernize etmek ve uyumlaştırmak: ABD, ülkenin genel ve savunma stratejilerine uyarlanmış güçlü, güvenli ve etkili bir nükleer cephaneliğe ihtiyaç duymaktadır. Değişen küresel nükleer ortamda caydırıcılık ve tırmanma yönetimine odaklanarak, ABD, nükleer kuvvetlerini buna uygun olarak modernize edecek ve uyumlaştıracaktır. ABD, asla nükleer şantaja karşı savunmasız bırakılmamalıdır ve bırakılmayacaktır.

► Siber tehditleri caydırmak ve savunmak: Bakanlık, ABD Ordusu ve belirli sivil hedefler için siber savunmayı güçlendirmeye öncelik verecektir. Savaş Bakanlığı, ayrıca, ABD vatanına yönelik siber tehditleri caydırmak veya azaltmak için başka seçenekler de geliştirecektir.

► İslamcı teröristlerle mücadele: Bakanlık, İslamcı teröristlerle mücadele konusunda sürdürülebilir bir yaklaşım benimsemeye devam edecek ve ABD vatanına saldırı kapasitesi ve niyetine sahip örgütlere odaklanacaktır.

2-) Çatışma değil güçle Hint-Pasifik bölgesinde Çin'i caydırmak: Savaş Bakanlığı, Başkan Trump'ın öncülüğünde, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'ndaki muhataplarıyla daha geniş yelpazede temas kuracaktır. Bu süreçte, odak nokta, stratejik istikrarı desteklemek ve daha geniş anlamda çatışmaları önlemek ve gerilimi azaltmak olacaktır. Aynı zamanda, Başkan Trump, ticaretin açık ve adil bir şekilde yürüdüğü, herkesin refah içinde yaşayabildiği ve çıkarların saygı gördüğü bir Hint-Pasifik bölgesidir. ABD Savaş Bakanlığı, bu temasları, bu vizyon ve niyeti Çinli yetkililere iletmek için kullanacak ve aynı zamanda davranışlarıyla böyle barışçıl ve müreffeh bir geleceğe ulaşma ve bunu sürdürme konusundaki samimi arzusunu gösterecektir. Ancak, Başkan Trump'ın Bakanlık için en önemli talimatı, yani güç yoluyla barış sağlamak da gözden kaçırılmamalıdır. Bunu kabul ederek, Bakanlığın temel sorumluluğu, Başkan Trump'ın Hint-Pasifik'te barışı sürdürmek için her zaman güçlü bir konumdan müzakere edebilmesini sağlamaktır. Bu amaçla, Bakanlık, bölgedeki müttefikler ve ortaklarla yakın iş birliği içinde çalışacaktır.

3-) ABD müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını arttırmak: Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde ayrıntılı olarak belirtilen Başkan’ın yaklaşımıyla tutarlı olarak, bu strateji, Amerikalıların çıkarlarına yönelik en büyük tehditlerle başa çıkmaya öncelik vermektedir. Ancak diğer tehditleri de ihmal etmemektedir. Aksine, Başkan’ın yaklaşımını temel alan bu strateji, ABD'nin müttefikleri ve ortaklarının diğer tehditlere karşı savunmada birincil sorumluluğu üstlenmelerini sağlamak için mantıklı ve ihtiyatlı bir şekilde baskı yapmaya ve onları teşvik etmeye dayanmaktadır. Bunu yaparken, tüm sahalarda güç yoluyla kalıcı barış için gerekli koşulları oluşturmaktadır. Bu amaçla, Bakanlık, müttefiklerin ve ortakların Avrupa, Ortadoğu ve Kore Yarımadası'nda kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstlenmeleri için teşviklerin güçlendirilmesine öncelik verecektir. Aynı zamanda, müttefikler ve ortakların, kuvvet ve operasyonel planlama konusunda yakın iş birliği ve önemli görevler için kuvvetlerinin hazırlık durumunu güçlendirmek için yakın çalışma dahil olmak üzere, kolektif savunmanın yükünü daha fazla paylaşmalarını mümkün olduğunca kolaylaştırmaya çalışacaktır. Başkan Trump'ın da gösterdiği gibi, net bir hesap verebilirlik olmalıdır. Teşvikler işe yarar ve ittifak politikasının kritik bir parçası olacaktır. Bu nedenle, ihtiyaç duydukları kadar harcama yapan ve bölgelerindeki tehditlere karşı kritik ancak sınırlı ABD desteği ile görünür şekilde daha fazla çaba gösteren model müttefiklerle iş birliği ve ilişkilere öncelik verilecektir. Bu, silah satışı, savunma sanayi iş birliği, endüstriyel iş birliği, istihbarat paylaşımı ve ülkeleri daha iyi bir duruma getirecek diğer faaliyetlerden oluşmaktadır. Pratik olarak, strateji, şu şekilde ilerleyecektir:

Batı Yarımküre: Kanada ve Meksika, yarımküre savunmasında önemli roller üstlenmektedir. Bu roller arasında, yasadışı göçmenlerin ve uyuşturucu teröristlerinin Amerika sınırlarına ulaşmasını önlemek için Savaş Bakanlığı ve diğer ABD kurumlarıyla iş birliği yapmak da bulunmaktadır. Kanada, ayrıca, hava, füze ve denizaltı tehditlerine karşı savunmayı güçlendirmek de dahil olmak üzere, Kuzey Amerika'yı diğer tehditlere karşı savunmada önemli bir rol oynamaktadır. Buna ek olarak, Batı Yarımküre'deki ABD ortakları, yasadışı göçle mücadeleye yardımcı olmak, uyuşturucu teröristlerini zayıflatmak ve ABD'nin düşmanlarının kontrol veya başka türlü yetki kullanmasını önlemek için çok daha fazlasını yapabilirler. ABD'nin düşmanlarının önemli bölgeleri, özellikle Grönland, Amerika (Meksika) Körfezi ve Panama Kanalı'nı kontrol etmesini veya bu bölgeler üzerinde aşırı etki uygulamasını önlemek için çok daha fazlasını yapabilirler. Bakanlık, bu hedefleri ilerletmek için yarımküredeki ülkelerle iş birliği yapacak, onları teşvik edecek ve bu yönde adımlar atmalarını sağlayacaktır.

Avrupa: Belgenin açıkça belirttiği gibi, Avrupa'nın kendi konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenmesi, karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerine karşı alınacak önlemdir. Bu nedenle, Bakanlık, NATO müttefiklerinin, kritik ancak daha sınırlı ABD desteği ile Avrupa'nın konvansiyonel savunması için birincil sorumluluğu üstlenmelerini teşvik edecek ve mümkün kılacaktır. Bu çabanın merkezinde, Bakanlık, müttefiklerle yakın iş birliği içinde çalışarak, Lahey Zirvesi'nde verdikleri savunma harcamaları taahhüdünü yerine getirmelerini sağlayacaktır. Ayrıca, bu hedefleri desteklemek için NATO süreçlerinden yararlanmaya çalışırken, Transatlantik savunma sanayi iş birliğini genişletmek ve savunma ticaret engellerini azaltmak için çalışarak, ABD ve müttefiklerin savunma hedeflerine ulaşmak için gerekli güçleri üretme konusundaki kolektif yeteneği en üst düzeye çıkarmaya çalışılacaktır. Son olarak, Avrupalı müttefiklere, çabalarının ve kaynaklarının en iyi şekilde Avrupa'ya odaklanması gerektiği açıkça belirtilecektir.

Ortadoğu: Başkan Trump'ın tarihi Riyad konuşmasında belirttiği üzere, ABD, daha barışçıl ve müreffeh bir Ortadoğu istemektedir. Ancak Başkan'ın da açıkça belirttiği gibi, bu dönüşüm ancak bölgenin geleceğinde en büyük payı olanlar, yani bölgedeki müttefikler ve ortaklar tarafından gerçekleştirilebilir. Bakanlığın görevi, Başkan Trump'ın net görüşlü ve yorulmak bilmeyen diplomasiyle attığı sağlam temeller üzerine inşa ederek, bu çabalarında onlara destek olmaktır. Bu amaçla, Bakanlık, bölgesel müttefikleri İran ve onun vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk almaya teşvik edecek, İsrail'in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde destekleyecek, Arap Körfezi ortaklarıyla iş birliğini derinleştirecek ve Başkan Trump'ın tarihi girişimi olan Abraham (İbrahim) Anlaşmaları'nı temel alarak İsrail ile Arap Körfezi ortakları arasında entegrasyonu sağlayacaktır. Bunu yaparken, Bakanlık, ABD'nin çıkarlarını savunmak için odaklanmış, kararlı eylemlerde bulunma yeteneğini koruyacaktır. Bu yaklaşımla, bölgedeki gücümüzle kalıcı barış için koşulları belirlenebilir ve güçlendirilebilir.

Afrika: Bakanlığın Afrika'daki önceliği, İslamcı teröristlerin bölgedeki güvenli sığınakları kullanarak ABD topraklarına saldırmasını önlemektir. Bu stratejinin kaynakları sürdürülebilir terörle mücadele yaklaşımıyla uyumlu olarak, ABD topraklarına saldırı yapma kapasitesi ve niyeti olan İslamcı teröristlere karşı kurumlar arası ve yabancı ortaklarla yakın iş birliği içinde doğrudan harekete geçmeye hazır olunacaktır. Aynı zamanda, müttefiklerin ve ortakların diğer terörist örgütleri zayıflatma ve yok etme çabalarına öncülük etmelerini sağlamak için çaba gösterilecektir. Bu stratejinin temelini oluşturan, terörle mücadeleye yönelik kaynakların sürdürülebilirliği yaklaşımına uygun olarak, ABD topraklarına saldırı yapma kapasitesine ve niyetine sahip İslamcı teröristlere karşı doğrudan harekete geçmektir.

Kore Yarımadası: Yüksek savunma harcamaları, güçlü savunma sanayisi ve zorunlu askerlik hizmeti ile desteklenen güçlü ordusu sayesinde, Güney Kore, ABD'nin kritik ancak daha sınırlı desteği ile Kuzey Kore'yi caydırma konusunda birincil sorumluluğu üstlenebilir. Güney Kore, Kuzey Kore'den doğrudan ve açık bir tehdit altında olduğu için bunu yapma kararlılığı da göstermektedir. Sorumluluk dengesindeki bu değişim, Amerika'nın Kore Yarımadası'ndaki askeri varlığını güncelleme çıkarlarıyla tutarlıdır. Bu şekilde, daha güçlü bir Başkan Trump'ın liderliği, Ortadoğu da dahil olmak üzere dünyayı daha barışçıl ve refah dolu bir yer haline getirmektedir.

4-) ABD savunma sanayi tabanını güçlendirmek: ABD, ordusunu yeniden inşa etmek ve uyum sağlamak için temel oluşturur, böylece ABD Ordusu dünyanın en güçlü ordusu olmaya devam eder. Başkan Trump, Kongre ile iş birliği yaparak, Amerikan endüstrisinin yüzyılda bir kez görülen canlanmasını ve ülkenin savunmasına nesiller boyu sürecek bir yatırımı gerçekleştirmeyi başarmıştır. Bunu yapmak, ABD kuvvetlerinin bu stratejiyi uygulamak için gerekli olan silah, teçhizat, nakliye ve dağıtım kapasitesine sahip olmasını sağlamak için hayati önem taşımaktadır. Ayrıca, ABD’nin diğer daha küçük tehditleri caydırma veya savunma çabalarına öncülük etmek de dahil olmak üzere, kolektif savunmanın yükünün daha büyük bir kısmını üstlenen müttefik ve ortaklara silahlanma konusunda yardımcı olabilmesini sağlamak için de kritik öneme sahiptir. Bakanlık, bu nedenle, bu stratejinin diğer temel direklerini desteklemektedir. Bu nedenle, Amerikan savunma sanayisini, geçen yüzyılda olduğu gibi çağın zorluklarına da aynı etkinlikle hazırlıklı hale getirmek için onu harekete geçirmek, yenilemek ve güvence altına almak üzere acil önlemler alınacaktır. Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin açıkça belirttiği gibi, bu çaba ulusal bir seferberlikten başka bir şey gerektirmeyecektir; unutulmamalıdır ki, geçen yüzyılda benzer canlanmalarla aynı düzeyde bir endüstriyel silahlanma çağrısı, bu çağrılar nihayetinde ABD’yi dünya savaşlarında ve ardından gelen Soğuk Savaş'ta zafere taşımıştır.

“Sonuç” bölümünde, Başkan Trump’ın bir yılda yaptıkları övülerek, ABD’nin yeni bir altın çağın eşiğinde olduğu vurgulanmıştır. ABD’nin küresel liderliğini korumak konusundaki istenci ve kararlılığı belirtildikten sonra, savaşçı ruhun canlandırılacağı ve barışa ancak güç yoluyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır.

Değerlendirme

ABD Savaş Bakanlığı’nın hazırladığı 2026 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Trump Doktrini veya Trumpizm olarak adlandırılan 45. ve 47. ABD Başkanı Donald Trump ve ekibine özgü stratejiyi somutlaştıran bir resmi ama açık belgedir. Buna göre, strateji hakkında bazı saptamalar yapmak gerekirse:

  • Önceki yönetimler kötülenmekte ve Trump ile ABD tarihinde yeni bir döneme girildiği vurgulanmaktadır.
  • Stratejik unsur ve kavramların yanı sıra, pr-reklam teknikleri ile Trump ve ekibi övülmekte ve marka değer artımı sağlanmaya çalışılmaktadır.
  • Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması teşvik edilmekte ve bu nedenle NATO üyesi devletlerin yüzde 5 seviyesinde askeri harcama yapma gereği vurgulanmaktadır.
  • Çin, en güçlü hasım olarak öne çıkarılmakta (belgede 22 defa geçiyor), ama bu konuda bir savaştan ziyade, ABD’yi daha güçlü kılacak uzun erimli bir strateji hazırlanmaktadır.
  • ABD’nin diğer öncelikli hasımları; Rusya (14 defa geçiyor), İran (13 defa geçiyor), Kuzey Kore (9 defa geçiyor), narko-teröristler, radikal İslamcı teröristler ve yaşadışı (kayıtdışı) göçmenler ve suç gruplarıdır.
  • Buna karşın, asıl olarak ana karanın (ana vatanın) güvenliği vurgulanmakta ve Batı yarımküre kavramı ile Monroe Doktrini öne çıkarılmaktadır. Bu, resmen kabul edilmese de, bir tür izolasyonizmdir.
  • Belgede müttefik olarak adı geçen ülkeler şunlardır; NATO müttefikleri (15 defa geçiyor), İsrail (10 defa geçiyor), Kanada (3 defa geçiyor), Körfez müttefikleri (3 defa geçiyor), Japonya (2 defa geçiyor), Güney Kore (2 defa geçiyor) ve Meksika (1 defa geçiyor).
  • ABD’nin öncelikleri: anakarayı savunmak, Hint-Pasifik’te Çin’i caydırmak, ABD’nin müttefiklerle yük paylaşımını sağlamak ve ABD’nin savunma ve endüstriyel yapısını güçlendirmektir.
  • Demokrasi ve benzeri ilerici değerler, büyük güç rekabeti nedeniyle Washington için bu aşamada öncelikli bir konu değildir. Bu bağlamda, müttefiklerin iç işlerine karışılmamakta ve Amerikan çıkarlarına odaklanılmaktadır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] Bakınız; https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf. Analizi için; https://politikaakademisi.org/2025/12/10/2025-abd-ulusal-guvenlik-strateji-belgesi/.

[2] Bakınız; https://media.defense.gov/2026/Jan/23/2003864773/-1/-1/0/2026-NATIONAL-DEFENSE-STRATEGY.PDF.

23 Ocak 2026 Cuma

Dr. Nikolaos Stelya Mülakatı: Kıbrıs'ta Barış Rüzgarları Mı?

 

Nikolaos Stelya (Stelgias), 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimi İstanbul’da tamamladıktan sonra yüksek öğrenimini Atina’da sürdürdü. Stelya, 2004 yılında Panteion Üniversitesi’nin İletişim, Medya ve Kültür Lisans programından ve 2006 yılında aynı üniversitenin Siyaset Bilimi ve Tarih bölümünün Osmanlı Tarihi Yüksek Lisans programından başarı ile mezun oldu. 2011 yılında, Stelya, aynı bölümde “1918-1938 döneminde Türkiye’de Siyasi Partiler” konulu doktora çalışmasını tamamladı. Stelya, 2009 yılından 2021 yılına kadar Kathimerini gazetesinin Kıbrıs Türk ve Türkiye masası editörü görevini yürütmüştür. 2012-2015 döneminde, Stelya’nın Kürt Sorunu ve Kıbrıs Sorunu eksenli kitap çalışmaları Türkçe ve Yunanca olarak okuyucularıyla buluşmuştur. 2021 yılından sonra Kıbrıs Haber Ajansı’nda görev yapan ve Gazete Duvar için köşe yazıları kaleme alan Stelya, ana dil düzeyinde Türkçe ve Yunanca ve profesyonel düzeyde İngilizce bilmektedir. Stelya, şimdilerde The Levant Files internet sitesini yönetmektedir.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 23 Ocak 2026 tarihinde Dr. Nikolaos Stelya ile Zoom üzerinden Kıbrıs'ta yeniden gündeme gelen müzakere ve barış sürecinin iç ve dış dinamiklerinin değerlendirildiği bir mülakat gerçekleştirdi. Bu mülakatı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. 

Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri Gerginliği Sürüyor

 

Körfez devletleri denilince akla genelde her konuda uyumlu ve birbirlerine destek olan Arap monarşileri gelir. Oysa son yıllarda uluslararası siyasetin yaşadığı karmaşık değişim ve dönüşümlere paralel olarak, Körfez devletlerinin de siyasi yapıları ve çıkarları eskisine kıyasla çok daha girift hale gelmeye başladı. Tesadüfi değildir ki, Arap Baharı sürecinde Al Jazeera (El Cezire) televizyonu ve networkü sayesinde büyük güç elde eden ve Arap devletlerindeki isyan ve demokratikleşme süreçlerine destek olan kadim Türkiye dostu Katar, ilerleyen dönemde 2017 yılında Körfez’deki diğer devletler tarafından köşeye sıkıştırılmış ve Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi bazı Arap devletleri Katar’la ilişkilerini bir süre kesme kararı almışlardır.[1] Türkiye, bu süreçte Katar’ın ve demokrasinin yanında dururken, ilerleyen yıllarda Katar ve Türkiye’nin de bölgesel dinamik ve dengeler ekseninde daha Realist bir dış politikaya yönelmeleri neticesinde kriz fazla büyümeden çözümlenmiştir.

Keza İran konusunda da yakın geçmişte bu konuda Körfez devletleri arasında bir tür ayrışma yaşanmış ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin çabalarına karşın, Suudi Arabistan, Mısır ve Bahreyn gibi ülkeler, Tahran’ın bölgesel hedefleri ve Hizbullah gibi “proxy” güçleri kullanımı nedeniyle İran’la sert bir kutuplaşma politikasına yönelirken, Umman, Kuveyt ve Katar gibi devletler Tahran’la diyalog ve iş birliğinin sürdürülmesini savunmuşlardır.[2]

Muhammed bin Salman ile Muhammed bin Zayid Âl-i Nehyan

Son yıllarda gündeme gelen yeni bir zıtlaşma konusu ise Suudi Arabistan ile BAE arasında devam eden gerginliktir. Krizin temelinde ise, iki Körfez monarşisi arasında Yemen konusunda yaşanan görüş ayrılıkları ve iki ülkenin aktif yöneticileri olan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman ile Abu Dabi Emiri ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Âl-i Nehyan arasında yaşanan rekabet bulunmaktadır.

Krize neden olan ilk konu, Arap yarımadasındaki en geri kalmış ve yoksul devletlerden birisi olan ama stratejik konumu nedeniyle jeopolitik açıdan önemini koruyan Yemen’de devam eden iç savaş sürecidir. Kızıldeniz ile Hint Okyanusu’nu bağlayan Babülmendep Boğazı’nı kontrol eden coğrafyasına Süveyş Kanalı güzergâhının da eklenmesi nedeniyle, Yemen, küresel ticaretin en değerli kavşaklarından biri hâline gelmiştir.[3] Yemen’de İran yanlısı Ensarullah hareketi veya yaygın bilinen ismiyle Husilerin giderek merkezi hükümetten bağımsız bir otoriteye dönüşmeleri neticesinde başlayan iç savaş, sonradan BAE’nin desteklediği Güney Geçiş Konseyi’nin (GGK) güçlenmesiyle birlikte ülkede üç başlı bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur.[4] Bu şekilde, ülkede, İran destekli Husiler, Suudi Arabistan destekli merkezi hükümet (Yemen Başkanlık Konseyi) ve BAE destekli GGK şeklinde üçlü yapı oluşurken, ABD, İsrail, İngiltere ve müttefiklerin serbest ticareti engelleyen Husilere yönelik müdahaleleri bölgedeki ticari istikrarı da bozmaya başlamıştır. Ülkede halen El Kaide uzantısı Arap Yarımadası El Kaidesi (AYEK) adlı köktendinci terör örgütünün varlığı ve eylemleri de başka bir istikrar bozucu faktördür.

Yemen’de son durum

Yemen’e daha ziyade bir ulusal güvenlik ve bölgesel istikrar sorunu olarak yaklaşan Suudi Arabistan, bölgedeki merkezi hükümete destek vererek hem kendi dengeleri ve ticaretini korumayı, hem de İran destekli Husileri zayıflatarak bölgesel avantaj elde etmeyi amaçlamıştır. BAE ise, meseleye çok daha ekonomik temelde yaklaşarak, limanlar, adalar ve boğazlar üzerinde haklar ve imtiyazlar kazanarak “deniz zinciri” stratejisiyle bölgedeki asıl güç olmayı hedeflemektedir.[5] Bu da, iki kardeş devleti birbirine hasım hale getirmektedir.

İşte bu ortamda, ülkede bu üçlü yapı arasında halen devam eden çatışmalar ve özellikle de son dönemde Suudi Arabistan destekli Başkanlık Konseyi’nin GGK karşısında bazı bölgelerde atağa geçmesi, Riyad ile Abu Dabi arasındaki gergin olan ilişkileri de daha da kötü hale getirmiştir.[6] İlerleyen günlerde ise, BAE’nin destekleri sonucunda Güney Geçiş Konseyi, Yemen'in en büyük petrol bölgesi olan Hadramut ile stratejik öneme sahip el-Mahra illerini ele geçirmiştir.[7] GGK, daha sonra bu bölgelere Suudi Arabistan destekli "Ulusal Kalkan" güçlerinin konuşlanmasını kabul ettiğini duyursa da, bu hamle, henüz iki “proxy” güç ve onlara yön veren iki zengin Körfez devleti arasındaki tansiyonu düşürmeye yetmemiştir. Hatta sahada vekil güçler arasında süren çatışmalar nedeniyle Yemen’in Aden Uluslararası Havaalanı’ndaki tüm uçuşlar geçtiğimiz günlerde geçici olarak askıya alınmıştır.[8]

Körfez devletleri haritası

Bu konuda Abu Dabi’yi suçlayan Suudi yönetimi, buna ek olarak BAE’nin Suriye içerisinde Dürzi gruplarla kurduğu temaslardan duyduğu rahatsızlığı da açıkça ifade etmekte ve BAE’nin bölgede istikrar bozucu bir aktör haline geldiğini düşünmektedir.[9] Özellikle Yemen’den kaynaklanabilecek güvenlik risklerini kendi güvenliği açısından “kırmızı çizgi” olarak nitelendiren Riyad rejimi, daha birkaç hafta önce Birleşik Arap Emirlikleri’ne Yemen yönetiminin talebi doğrultusunda bu ülke topraklarında bulunan askerlerini 24 saat içinde çekmesi ve ülkedeki hiçbir gruba askeri ya da mali destek sağlamaması çağrısında bulunmuştur.[10] Bu nedenle, iki devlet arasındaki gerginlik göstermelik veya suni değil, gerçek ve oldukça da riskli bir süreçtedir.

Ayrıca iki devletin aktif yöneticileri durumundaki Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman ile Abu Dabi Emiri ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Âl-i Nehyan arasında yaşanan gizli rekabet de bir diğer sorun kaynağıdır. İki lider arasında zaman zaman basına da yansıyan bir tür güç rekabeti yaşanmaktadır. Bu bağlamda, bin Salman, yakın geçmişte bin Zayid’i kendilerini “arkadan bıçaklamakla” bile suçlamıştır.[11] Ayrıca Prens Muhammed’in BAE’nin Dubai sayesinde kazandığı olumlu şöhreti kıskandığı ve Suudi Arabistan’da başlattığı modernleşme reformları, NEOM şehri girişimi ve 2030 Vizyonu gibi projelerle Körfez komşusunu geçmeye çalıştığı da düşünülmektedir.

Bir diğer sorun ise, İbrahim Anlaşmaları’na dahil olan BAE’nin aksine, Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmek için Filistin Devleti’nin tanınmasını şart koşmasıdır.[12] İki ülke arasındaki rekabet de Sudan’daki güç mücadelesi de bir diğer konu başlığı olmaya başlamıştır. Yani, bu iki güçlü ve zengin devlet, anormal ekonomik güçleriyle bölgede nüfuz sahibi olmaya çalışırlarken, giderek birbirlerine zarar vermeye başlamışlardır.

Sonuç olarak, yine Türkiye’de henüz pek işlenmeyen bir konu olsa da, bu rekabet, ciddi bir nüfuz mücadelesini barındıran ve ilerleyen yıllarda derinleşebilecek bir kriz hatta çatışma konusudur. Sürekli silahlanan bu iki devletin bu silahları bir noktada başkalarına karşı kullanamıyorlarsa kendilerine karşı kullanmaları da ihtimaller dahilindedir. Bu nedenle, Körfez İşbirliği Konseyi’nin daha etkin ve güçlü bir bölgesel platform haline getirilmesi bizce elzem ve şarttır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40159120.

[2] https://gulfif.org/gulf-states-split-on-iran/.

[3] https://orsam.org.tr/yayinlar/buyuk-guclerin-sessiz-rekabeti-yemen-krizi/.

[4] https://orsam.org.tr/wp-content/uploads/2025/09/buyuk-guclerin-sessiz-rekabeti-yemen-krizi.pdf.

[5] https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/deniz-kilislioglu/bae-ve-s-arabistan-kapismasi-7514528.

[6] https://www.mepanews.com/yemen-son-durum-harita-75773h.htm.

[7] https://www.dw.com/tr/yemen-krizi-t%C4%B1rman%C4%B1yor-suudi-arabistan-ve-bae-kar%C5%9F%C4%B1-kar%C5%9F%C4%B1ya/a-75368007.

[8] https://www.sde.org.tr/haber/bae-ve-suudi-arabistan-arasindaki-gerilim-nedeniyle-aden-havaalani-nda-ucuslar-durduruldu-haberi-62276.

[9] https://ilkha.com/dunya/suudi-arabistan-bae-hattinda-kriz-derinlesiyor-502850.

[10] https://www.serhatnews.com.tr/yemen-gerilimi-tirmaniyor-suudi-arabistandan-bae-24-saat-sure.

[11] https://english.almayadeen.net/news/politics/uae-stabbed-us-in-the-back:-mbs.

[12] https://ecfr.eu/article/from-partners-to-rivals-what-the-saudi-uae-rupture-means-for-europeans/.