14 Aralık 2023 Perşembe

Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam)

Giriş

Günümüzde Birleşmiş Milletler'in (BM) Gazze'de yaşanan insanlık trajedisi karşısında hiçbir şey yapamaması ve Kıbrıs Sorunu ve Filistin Sorunu gibi tarihsel sorunları diplomatik yöntemlerle çözememesi ile gündeme gelen uluslararası örgütlerin yetersizliği hadisesi, aslına bakılırsa Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti veya Cemiyet-i Akvam örneğiyle daha önce de yaşanmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra daha çok Britanya (Birleşik Krallık/İngiltere) ve Fransa öncülüğünde kurulan Milletler Cemiyeti ile bugünün ABD öncülüğünde kurulan Birleşmiş Milletler'in temel farkı, BM'nin tüm sorunlarına rağmen daha kapsayıcı ve küresel nitelikte olmayı başarmasıdır. BM'nin yetersizliği nedeniyle Türkiye gibi bazı ülkeler, son yıllarda "Dünya Beşten Büyüktür" sloganıyla BM'nin reforme edilmesine yönelik çeşitli somut projeler ortaya koyarken, BM'nin ve uluslararası hukukun meşruiyetinin Gazze hadisesi ve Müslümanların Güvenlik Konseyi'nde temsil edilmemesi/haklarının savunulmaması nedeniyle sorgulandığı bir dönemde, Milletler Cemiyeti deneyimine yeniden göz atmakta faydalar bulunmaktadır.

Tarihçe

Milletler Cemiyeti (MC) veya Cemiyet-i Akvam (İngilizcesiyle League of Nations, Fransızcasıyla Société des Nations, Almancasıyla Völkerbund), Birinci Dünya Savaşı'nı müteakiben düzenlenen Paris Barış Konferansı ile 10 Ocak 1920 tarihinde kurulan dünya tarihinin ilk kapsayıcı hükümetlerarası örgütüdür. Dünya barışını korumak ve yeni bir dünya savaşına izin vermemek amacıyla 26 maddelik bir tüzük doğrultusunda kurulan MC, merkezi olan İsviçre'nin Cenevre şehrinde bu tarihte kurulduktan sonra, İkinci Dünya Savaşı'nı müteakiben 20 Nisan 1946 tarihinde dağılmış ve yerini BM'ye bırakmıştır. Milletler Cemiyeti fikrinin altyapısını ise, ABD Başkanı Woodrow Wilson, geliştirdiği Wilson İlkeleri veya Wilson Prensipleri ile oluşturmuştur. Buna karşın, ABD'nin fikri altyapısını oluşturduğu örgüte katılmaması, cemiyetin bir anlamda ölü doğumuna neden olmuş ve zaten yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı'nın da etkisiyle MC'nin prestiji ve gücü kısa sürede azalmıştır. Resmi dilleri İngilizce ve Fransızca olan örgütün sembolü ise yıldız şeklindeydi.

MC üyelikleri haritası

MC, kurulu olduğu dönemde tam 63 farklı devletin farklı zamanlarda üye olduğu oldukça meşru bir zemine otursa da, günümüzün 193 üyeli BM'si kadar kapsayıcı ve geniş mahiyette bir yapı olamamıştır. 10 Ocak 1920 tarihinde örgütün kurucu üyesi olan 37 devlet şunlardır: Arjantin, Belçika, Bolivya, Brezilya Cumhuriyeti, Britanya İmparatorluğu (Birleşik Krallık, Avustralya, Kanada, Britanya Hindistanı, Yeni Zelanda, Güney Afrika Birliği), Çin Cumhuriyeti, Çekoslovakya, Danimarka, El Salvador, Fransız Üçüncü Cumhuriyeti, Guatemala, Haiti, Honduras, İran, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Hollanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Kolombiya, Küba, Liberya, Nikaragua, Norveç, Panama, Paraguay, Peru, Polonya, Portekiz, Romanya Krallığı, Şili, Tayland, Yugoslavya Krallığı, Uruguay, Venezuela, Yunanistan Krallığı. İlerleyen dönemde 1920 yılında Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan Krallığı, Kosta Rika, Finlandiya ve Lüksemburg, 1921 yılında Estonya, Letonya ve Litvanya, 1922 yılında Macaristan Krallığı, 1923 yılında Etiyopya İmparatorluğu ve İrlanda, 1924 yılında Dominik Cumhuriyeti, 1926 yılında Weimar Cumhuriyeti, 1931 yılında Meksika, 1932 yılında Irak ve Türkiye, 1934 yılında Afganistan Krallığı, Ekvador ve Sovyetler Birliği ve 1937 yılında Mısır Krallığı örgüte üye olmuşlardır. Ancak bu süreçte birçok ülke de çeşitli sebeplerle MC'den ayrılmışlardır. Kendi isteğiyle üyelikten ayrılan ülkelerin yanında, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sürecinde Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği kontrolüne geçen ülkeler de örgütten ayrılmak durumunda kalmışlardır. ABD, örgüte hiçbir tarihte üye olmazken, Suudi Arabistan, Yemen, Moğolistan, Nepal ve Butan dahil olmak üzere Asya'daki nispeten özerk bazı egemen devletler de cemiyete asla katılmadılar. Örgütün görev yapan Genel Sekreterleri ise Britanyalı diplomat ve siyasetçi Sir Eric Drummond (1920-1933), Fransız diplomat Joseph Avenol (1933-1940) ve İrlandalı diplomat Seán Lester (1940-1946) olmuştur.

Örgütün Amaçları ve Temel Organları

Örgütün temel amaçları; dünyada kalıcı barışı, adaleti, güvenliği sağlamak, uluslararası sorunları iş birliği ile çözmek ve uluslararası hukuk kurallarını hâkim kılmak olarak belirlenmiştir. Örgüt Birinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulduğu için, örgüt içerisinde galipler, tarafsızlar ve mağluplar, daimi, yarı-daimi ve daimi olmayanlar olarak eşitsiz sınıflandırmalar ile ayrıştırılmışlar ve bu da örgütün başarısız olmasında etkili olmuştur. Ancak benzer bir durum günümüzde de BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri ile yaşanmaktadır. BM Güvenlik Konseyi'nde özellikle sayıları milyarı aşan Müslüman nüfusu temsil etmeye haiz tek bir üye devletin bile olmaması, günümüzde de çok ciddi eleştirilere neden olmaktadır.

MC, amaçlarını gerçekleştirmek ve işleyişi sağlamak için Genel Kurul, Konsey ve Sekreterlik olmak üzere üç temel organdan oluşmaktaydı. Sekretarya altında Milletler Cemiyeti Komisyonları, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Çalışma Örgütü yer aldı. Sekretarya, Konsey ile genel kurulun gündemini oluşturdu ve düzenlenen toplantılar sonrası raporlar yayınladı. İlk uluslararası mahkeme statüsündeki Uluslararası Adalet Divanı ise, 29 davaya baktı ve bu baktığı davalardan 27'sinde tavsiye kararı alarak bunu uygulanması için Konsey'e iletti. Örgütün en etkili birimi olan Konsey ise, anlaşmazlıkları yatıştırıp uzlaştırma, sözleşmeyi ihlal eden üyeleri uzaklaştırma, mandaların gözetim ve denetimini sağlama, silahsızlanma için planlar yapma, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümleme için uygun önerilerde bulunma, gerektiğinde ambargo uygulatma ve uluslararası barışa herhangi bir tehdit durumunda cemiyet üyelerinden birinin çağrısı üzerine toplanma gibi görevleri yerine getirdi. Konseyde kararlar üyelerin veto hakkı olmadığı için oy birliği ile alınmaya çalışıldı. Konsey'de Birleşik Krallık (Britanya/İngiltere), Fransa, İtalya ve Japonya dört kurucu daimi üye olurken, 4 tane de geçici üye seçilmesi anlayışı benimsendi. Ayrıca ilerleyen yıllarda örgüte üye olan Almanya ve SSCB (Sovyetler Birliği) de daimi üye olarak Konsey'e kabul edildiler. Örgütün bir diğer önemli organı olan Genel Kurul ise, 2/3 çoğunlukla yeni üyeleri kabul etmek, örgütün bütçesini hazırlamak, daimi üye olmayan Konsey üyelerini seçmek, antlaşmaları gözden geçirmek gibi yetkilerle donatılmıştı. Genel Kurul'un 7 farklı daimi komitesi de bulunuyordu. Bu şekilde, MC, aslına bakılırsa her şekilde BM'nin atası olarak kabul edilebilecek yapıda ve BM'nin yapısına esin kaynağı olan önemli bir tarihi girişimdir.

Başarısızlık Nedenleri

Milletler Cemiyeti'nin başarısızlık nedenleri konusunda, A. Leroy Bennett ve James K. Oliver, ünlü eserleri Uluslararası Örgütler İlkeler ve Meseleler kitabında şu hususlara vurgu yapmışlardır:

  1. Cemiyetin bünyesinde savaşı önleyici tedbirlerde boşluklar mevcuttu ve yaptırımlar yetersizdi.
  2. Sözleşmenin 10. maddesi mütecavizi tayin etmediğinden, bu madde barışı korumada yetersiz kalıyordu.
  3. Önemli konularda oy birliği prensibinin uygulanması, politik ve hukuki sorunların çözümünü engelliyordu.
  4. Barışı koruyacak ve devamlı kılacak uluslararası zihniyet yetersiz ve noksandı. Habeşistan olayı, 1937 Japon taarruzu ve 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polonya’ya taarruzu ile başlayan İkinci Dünya Savaşı, Milletler Cemiyeti’ni etkisiz duruma getiren nedenler arasında sayılabilir.
  5. Paris Barış Konferansı’nda hazırlanan antlaşmaların bir parçası olması da örgütün başarısızlığı konusunda gösterilen gerekçeler arasında yer almaktadır.
  6. Amerika Birleşik Devletleri’nin Milletler Cemiyeti’ne katılmaması, önemli bir uluslararası gücün yitirilmesine ve cemiyetin etkinliğini kaybetmesine neden oldu.
  7. Bir yandan insan haklarını korumaya çalışıp, diğer yandan kolonileşme ve manda sisteminin garantisi durumunda olması çelişki yaratıyordu. Bu durum, özellikle Birleşik Krallık ve Fransa’nın manda rejimleri için geçerliydi. Nitekim özgürlük ve self-determinasyon mantığıyla kurulmuş bir örgütte Britanya ve Fransa'nın imtiyazlı konumu, diğer üyelerin tepkisine neden oluyordu.

Bu özellikleri günümüzde BM'nin yaşadığı zorluklarla kıyasladığımızda, aslında sorunların hiç değişmediğini ve aynen devam ettiğini görmekteyiz. Nitekim ABD ve Rusya gibi ülkeler, o dönemin İngiltere ve Fransa'sı gibi, günümüzde başka ülkelerin toprak bütünlüklerini ve egemenliklerini hiçe sayan politikaları rahatlıkla uygulamakta (ABD'nin Irak işgali, Rusya'nın Ukrayna işgali), ancak BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi oldukları için aleyhlerine karar alınmasına engel olmaktadırlar. Yani ünlü İngiliz yazar George Orwell'in Hayvan Çiftliği eserinde geçen "tüm hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir" yaklaşımı, günümüzde de ABD ve Rusya gibi ülkeler nedeniyle aynen devam etmektedir. Benzer şekilde, ABD ve Rusya'ya dayanan bazı orta büyüklükte ve küçük ülkeler de, yine rahatlıkla uluslararası hukuku ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını (güncel bir örnek, topraklarını sürekli olarak genişleten İsrail'dir) hiçe sayabilmektedirler. Bu bağlamda, MC'yi başarısız kılan tüm etkenlerin BM için de geçerli olduğu söylenebilir.

Sonuç

Sonuç olarak, MC deneyimi, BM girişimini şekillendiren çok önemli bir tarihsel kazanım olsa da, günümüzde de maalesef uluslararası hukuk ve düzen konusunda yapılan çalışmalar yetersiz kalmakta ve devletler, Realizm ilkeleri doğrultusunda daha çok güç politikalarına uygun hareket etmektedirler. Bu durum, askeri güçleri üst düzeyde olan büyük ülkelerin lehine gözükmekle birlikte, her zaman için revizyonist girişimleri tetikleyen ve istikrardan çok istikrarsızlık getiren bir yaklaşımdır. Bu nedenle, reforme edilmiş ve Müslümanları da kapsayan daha adil bir BM, dünya barışı ve küresel istikrar için çok gereklidir. Aksi takdirde ise, devletlerin popülizm ve milliyetçilik sarmalında kendi orman hukuklarını uygulayacakları daha çatışmacı ve karanlık bir gelecek hayal senaryosu olmaktan kolaylıkla çıkabilecek ve bu durumdan büyük devletler de kesinlikle zarar göreceklerdir. Bunu önlemenin yolu ise, BM'yi daha kapsayıcı, demokratik, katılımcı ve sorun çözebilen hale getirmektir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

11 Aralık 2023 Pazartesi

Edward Said and Orientalism

 

Introduction

The Hamas attack on Israel on October 7, 2023, and the emergence of the 2023 Hamas-Israeli War brought the Israeli-Palestinian conflict or the Palestinian Problem to the center of global politics once again. The origins of the conflict go back to the early 20th century and in fact, almost everything is already said by both sides to legitimize their position. However, to better understand the position of Palestinians and the so-called biased approach in the Western public, it might be timely to take a look at famous Palestinian thinker Edward Said’s original ideas stated in his chef d’oeuvre Orientalism.

Edward Said

Edward Said: Biography

Edward Wadie Said (1935-2003) (born November 1, 1935, Jerusalem - died September 25, 2003, New York, U.S.), was a Palestinian-American academic, political activist, and literary critic who examined literature in light of social and cultural politics and was an outspoken proponent of the political rights of the Palestinian people and the creation of an independent Palestinian State.[1] Served long years as a Professor of Literature at Columbia University, Said was among the founders of postcolonial studies and the most influential pro-Palestinian intellectual figure in the U.S. Born in Mandatory Palestine, he was a citizen of the United States by way of his father, a U.S. Army veteran.[2] Fluent in English, French, and Arabic, Said studied Princeton University’s Literature Department with a study called “The Moral Vision: André Gide and Graham Green”. Said later completed his MA and Ph.D. degrees in the Department of English Literature at Harvard University in 1960 and 1964 respectively. His Ph.D. thesis was on British novelist Joseph Conrad. His first book, Joseph Conrad and the Fiction of Autobiography (1966), was the expansion of his doctoral thesis. He became a Full Professor in 1969 and became a very famous and influential figure in Western academia with his Orientalism work in 1978. Being one of the most influential books of the 20th century, the book made Said a star with his unique views about the false stereotypes about the Islamic world among Western intellectuals and the public.

Said protesting Israel by throwing a stone

With this work, Said became a political figure as well, and although he never taught about Middle East Politics, his critical stance on the U.S. and Israeli policies in the region turned him into a legendary figure in the Muslim and anticolonial world. In the year 2000, whilst touring the Middle East with his son, Said was photographed throwing a stone across the Blue Line Lebanese–Israel border, which image elicited much political criticism about his action demonstrating an inherent personal sympathy with terrorism. Consequently, in the Commentary magazine, the journalist Edward Alexander labelled Said as “The Professor of Terror”, for aggression against Israel[3]. Said in fact had always supported a peaceful resolution of the Palestinian Problem, but he became highly critical of the Oslo Peace process between the Palestine Liberation Organization and Israel in the early 1990s. Said’s books[4] about the Middle East include The Question of Palestine (1979), Covering Islam: How the Media and the Experts Determine How We See the Rest of the World (1981), Blaming the Victims: Spurious Scholarship and the Palestinian Question (1988; coedited with Christopher Hitchens), The Politics of Dispossession (1994), and Peace and Its Discontents: Essays on Palestine in the Middle East Peace Process (1995). Among his other notable books are; The World, the Text, and the Critic (1983), Nationalism, Colonialism, and Literature: Yeats and Decolonization (1988), Musical Elaborations (1991), and Culture and Imperialism (1993). Moreover, his autobiography, Out of Place (1999), reflects the ambivalence he felt over living in both the Western and Eastern traditions.

Orientalism

Edward Said is considered one of the most important and controversial Middle-East specialists in the world and he is known for his famous book Orientalism, which was first published in 1978 and changed the academic agenda for Middle-Eastern studies. Said who died in 2003, in his masterpiece, by using the post-structuralist Foucauldian method of binary oppositions, explained the working of the incredibly complex system of thought possessed by Westerners to describe the Orient. Said claimed that Orientalism is an imaginative system of thought created by Europeans to define the Orient and also themselves, the Occident.

Orientalism by Edward Said (1978)

In the book, Said tries to explain three different meanings of Orientalism; firstly, Orientalism in the academic sense which means studies related to the Orient: “The scientific discipline in the West according to which beginning in the early 19th century one specialized in the study of various Oriental cultures and traditions”. Secondly, the style of thought that is based upon ontological and epistemological differentiation made between the Orient and the Occident. Lastly and most importantly, a style of thought created by Europeans to have authority over the Orient: “The ideological suppositions, images, and fantasies about a currently important and politically urgent region of the world called the Orient”. Said, tried to explain these things in his article “Orientalism Reconsidered” as well in 1985[5]. Said deals with the second and especially third meanings of Orientalism and shows the immense power of Orientalism in the minds of European people.

The main idea in Edward Said’s Orientalism theory is that there is a biased style of thought that was created and has been used by Europeans (especially French and British) to define the Orient and also themselves. Unfortunately, Orientalism is also used to increase the legitimacy of Western imperialism. In Said’s thinking, Orientalism applies both to real and academic life in the Occident. Moreover, Said believes that Orientalism is so powerful that it affects the thoughts of people in the Orient and even the thoughts that are against Orientalism. He wrote; “Moreover, so authoritative a position did Orientalism have that I believe no one writing, thinking, or acting on the Orient could do so without taking account of the limitations on thought and action imposed by Orientalism”. Said’s main concern is not about finding solutions to this problem but rather analyzing the workings of Orientalism. The main argument of the article is that Orientalism is a historical product, the construction of power relations between the Occident and Orient, which was created by Westerners and which has been preventing people from having correct ideas about the East. In other words, Said claims that the Orient was orientalized by Europeans and thus, is not a free subject of thought (these are constructed conceptions). He wrote; “the relatively common denominator between these three aspects of Orientalism is the line separating Occident from Orient, and this, I argued, is less a fact of nature than it is a fact of human production, which I have called imaginative geography”. To substantiate his argument, Said gives us many examples from Western literature, political science, and anthropological theories. Kuchuk Hanem character in Gustave Flaubert’s novel, the approaches of Karl Marx and John Stuart Mill toward India, Montesquieu’s climate theory, the racial superiority theories in anthropology, the use of stereotypes in movies and advertisements or the imperial acts of European empires starting from 19th century are all examples of the immense strength of Orientalist discourse. But how did Orientalism become that widespread?

Said explains it as the benefit of Western countries to carry on Orientalism for having authority over the Orient. Starting from Cicero most of the writers, philosophers, and artists of the West have been using the East as a mystical, emotional, irrational, underdeveloped symbol that is inferior to the West in their works. All these ideas are transmitted from one generation to another and Orientalism continues to gain more power and more support. Said shows us that all the cornerstones in Western culture carry Orientalist elements and the Occident most of the time defines it by defining the imaginative, exact opposite of itself: the Orient. Edward Said concludes by saying that Orientalism intensifies divisions between East and West and makes things worse. Due to Orientalism, the Arab image in Western culture became a wicked one and the antipathy towards Western countries reached its peak in the East. However, even this antipathy is not a real one because it is highly affected by the Orientalist discourse. Said thinks that first of all, academicians and intellectuals should try to avoid Orientalism in their works to have unbiased, correct information about the Eastern world although it is impossible to be completely objective in social sciences. Orientalism discussion is very significant in Middle Eastern politics because we see that Western media continues to portray the developments in the Middle East from an Orientalist perspective.

In the article “Orientalism Reconsidered”, Said first redefines Orientalism as “a scientific movement whose analogue in the world of empirical politics was the Orient’s colonial accumulation and acquisition by Europe[6]. He later talks about the criticism he had received after writing his famous book. He claims that Zionists, nativists, nationalists, and Islamic extremists have all attacked his theory from their point of view. Said later turns to explain the reproducers of the Orientalist discourse such as Bernard Lewis and Daniel Pipes. In his book The Muslim Discovery of Europe, Lewis tried to convince the readers that the “Western quest for knowledge about other societies is unique and that is motivated by pure curiosity, and in contrast, Muslims were neither able nor interested in getting knowledge about Europe[7]. Daniel Pipes on the other hand, in his book In the Path of God: Islam and Political Power, talks about the anomie and incapacity for self-representation of Islam and the inferiority complex of Islamic societies and thus, serves to legitimize the aggressiveness and interventionism of the United States: “For Pipes, Islam is a volatile and dangerous business, a political movement intervening in and disrupting the West, stirring up insurrection and fanaticism anywhere else[8]. Said does not accept these claims as scientific rather he thinks these are statements of power and claims for relatively absolute authority. Said also talks about the role of the Orientalist discourse in the rise of anti-Semitism and he criticizes Zionists for not seeing this reality. He wrote; “... hostility to Islam in the modern Christian West has historically gone hand in hand with, has stemmed from the same source, has been nourished at the same stream as anti-Semitism, and that a critique of orthodoxies, dogmas and disciplinary procedures of Orientalism contribute to an enlargement of our understanding of the cultural mechanisms of anti-Semitism[9]. Said also talks about the funny idea of some Arab nationalists who judge his work as a part of an imperialist plot.

According to Edward Said, media plays a very important role in the expansion of the Orientalist discourse. In his view, “production of knowledge, or information, of media images is unevenly distributed” and the media reproduces this discourse by strengthening it[10]. Western countries’ global economic and political power is one of the major reasons for this unfair distribution. Orientalist discourse does not analyze world history as a total unit but rather puts European modernization (Age of Exploration, Renaissance, Reform, Enlightenment, and Age of Industrialization) to the center and excludes Eastern societies from history. “The Orient was routinely described as feminine, its riches as fertile, its main symbols the sensual woman, the harem, and the despotic -but curiously attractive- ruler”[11]. This contrasting image of the East helps the West to define itself as democratic, rational, and strong.

Conclusion

To conclude, Edward Said’s writings are still relevant for understanding basic problems in the Western public in grasping the realities of the Palestinian Problem. First of all, the Palestinian Problem is not a war between Muslims and Jews and/or Muslims and Christians. In fact, there are numerous Christian Palestinians, especially in the West Bank, who still support the Palestinian Cause but are disregarded by the Western political elite and public. The Palestinian Problem is a land-based dispute between two political entities the Palestinians and the Israel. Since there is no agreement and peace between the two sides, all political actors can be labeled as defending their fatherland and territories. In that sense, both Hamas and Israel’s attacks toward civilians are very problematic but should be analyzed as a type of war crime rather than acts of terrorism. Secondly, the Western political elite and the public are not objective on this issue due to Nazi crimes in Europe in the 20th century which aimed to eradicate the Jewish race in addition to all different forms of anti-Semitic practices of European states in the past centuries. Because of this guilt feeling, the Western countries could not act as a fair judge on this issue and they have always encouraged Israel’s expansion until now. Thirdly, the Palestinian Problem is not good for neither Palestinians, nor Israelis and a fair solution based on the two-state model will bring peace, democracy, and normalcy to both countries. Lastly, those who defend Palestinians are not all terrorists and most of the people in many countries such as Türkiye for instance want peace in the region just because they are offended to see hospitals, mosques, and churches bombed and babies, children, and women dying every day. It should be a source of shame for Western countries to normalize these things under the name of struggle against terrorism. 

Assoc. Prof. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Britannica, “Edward Said”, Date of Accession: 11.12.2023 from https://www.britannica.com/biography/Edward-Said.

[2] Wikipedia, “Edward Said”, Date of Accession: 11.12.2023 from https://en.wikipedia.org/wiki/Edward_Said.

[3] See; https://www.commentary.org/articles/edward-alexander/professor-of-terror/.

[4] See; https://www.thriftbooks.com/a/edward-w-said/3463452/.

[5] See; https://www.jstor.org/stable/1354282.

[6] Edward Said, “Orientalism Reconsidered”, Cultural Critique, No. 1 (Autumn, 1985), p. 93.

[7] Ibid., p. 96.

[8] Ibid., p. 97.

[9] Ibid., p. 99.

[10] Ibid., p. 100.

[11] Ibid., p. 103.


6 Aralık 2023 Çarşamba

CAGE Analizi

 

Giriş

İşletme Yönetimi ve Stratejik Düşünce, sadece siyasal/diplomatik ve askeri alanda değil, özel sektörde şirketlerin yönetimi ve işletilmesi konusunda da zaman içerisinde önem kazanmış kavramlardır. Bu konuda genişçe bir akademik literatür olup, konunun uzmanı olan akademisyenler tarafından, yıllar içerisinde, bu bağlamda özellikle bölgesel ve küresel çapta hizmet sunan büyük uluslararası şirketlerin karar verme stratejilerini etkileyen bazı parametre, yöntem ve teorik yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bu yazıda üzerinde durmak istediğim konu ise, CAGE Analizi veya CAGE Uzaklık Çerçevesi ve bu yöntemle uluslararası şirketlerin farklı mesafe sorunlarını aşmak konusunda uyguladığı stratejilerdir. Bu bağlamda, yazıda İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Hızır Konuk'un 2020 Nobel Akademik Yayıncılık basımı Uluslararası Alanda Yönetim ve Strateji eseri ve çeşitli internet kaynaklarından yararlanılacaktır.

Cage Analizi

Barcelona-​​İspanya’daki IESE Business School’da tanınmış bir Küresel Strateji Profesörü olan Pankaj “Megawatt” Ghemawat tarafından 2000'lerin başında geliştirilen CAGE Analizi veya CAGE Uzaklık Çerçevesi, kültürel (cultural-C), idari (administrative-A), coğrafi (geographic-G) ve ekonomik (economic-E) faktörleri değerlendirerek, uluslararası şirketlerin yatırım ve diğer stratejik kararlarına yön veren ve bunların anlaşılmasını sağlayan güçlü bir teorik ve kavramsal zemin ortaya koymaktadır. Kültürel, İdari, Coğrafi ve Ekonomik faktörleri göz önünde bulunduran CAGE Analizi, sadece fiziksel/coğrafi mesafeyi değil, aynı zamanda çeşitli kültürler, ekonomiler ve çalışma yöntemleri arasındaki figüratif mesafeleri de kapsar ve bu bağlamda iş yapmayı etkileyen tüm faktörleri dikkate alarak, bir uluslararası işletmenin izlemesi gereken en makul ve optimum seçeneği belirlemeye çalışır.

Cage Analizi grafiği

CAGE Analizi, uluslararası kuruluşlara farklı pazarlarda iş yapmanın inceliklerini göstermesi sayesinde, kapsamlı küresel ölçeklendirme ve teorik yaklaşımlardan çok daha faydalı ve başarılı olabilmiştir. Bu anlamda, bir şirket, bir yerel pazara mükemmel uyum gösteren bir ürün ve hizmetini o yerel pazar (hedef ülke) özelinde öne çıkarabileceği gibi, diğer pazarlarda çok başarılı olan bir ürün veya hizmetinin o ülkedeki başarı şansını da önceden tahmin edebilir. Bu bağlamda, CAGE Analizi, şüphesiz bir kesinlik vaat etmese de, genelde olumlu sonuçlar veren bir yöntem olarak son yıllarda hep tercih edilmektedir.

Farklı Mesafe Türleri   

Uluslararası işletmeler için "mesafe" kavramı, işletmeler, ülkeler ve bölgeler arasındaki kültürel ve kurumsal yapılardaki farklılıkları, coğrafi uzaklıkları ve coğrafi koşul farklılıklarını, birey, grup, örgüt ve ülke düzeyinde algılanan farklılıkları ve bilinmezlikleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu bölümde, farklı mesafe türleri açıklanacak ve örneklendirilecektir.

Coğrafi mesafe, mesafe denince ilk akla gelen konudur. Bu tabir ile, merkez ülke ile yatırım yapılacak ülke arasındaki fiziksel mesafenin/uzaklığın yanı sıra, yatırım yapılacak ülkenin fiziksel boyutu, ülke içi mesafelerin sınırlara olan ortalama uzaklıkları, su yollarına ve okyanuslara erişim, topografya özellikleri, ulaşım ve iletişim altyapıları gibi unsurlar vurgulanmaktadır. Günümüzde ilerleyen iletişim ve ulaşım imkânları/teknolojileri sayesinde mesafenin önemi görece azalsa da, mesafe, halen işletmeler ve özellikle uluslararası işletmeler açısından en önemli kriterlerden birisidir. Nitekim coğrafi mesafenin kısa olması giriş engellerini azalttığı gibi, bilginin ve diğer kaynakların etkin kullanımı için gerekli olan kişisel teması da arttırır. Özellikle yüksek nakliye gideri olan ağır veya kırılabilir ürünler, coğrafi mesafelerin uzaması durumunda maliyetleri arttırır. Mesafenin uzaması, iletişim ve denetme sorunlarına da yol açabilir. Hatta coğrafi mesafe nedeniyle psişik mesafenin arttığına dair bazı akademik çalışmalar da bulunmaktadır.

Kültürel mesafe, bireyler ve insan grupları arasındaki kültürel ve bireysel değerlerin uyumuna göre değişir. Ulus-devlet yapıları içerisinde geçtiğimiz yüzyıl içerisinde daha homojen topluluklar oluşsa da, bireyler ve gruplar arasındaki kültürel farklar günümüzde de devam etmektedir. Bu nedenle, uluslararası şirketler ve dış yatırımcılar, yatırım yapacakları ülke ve sektördeki hâkim yapıyı iyi araştırmak ve bilmek zorundadır. Günümüzde, özellikle Batı-Doğu eksenli yaşanan demokrasi-otoriter rejimler kutuplaşmasında, farklı ülke ve pazarlardaki iş yapış kültürünün birbirine yakın olması, işletmeler ve iş insanları için avantaj haline gelmeye başlamıştır. Kültürel mesafenin farklı veya bilinmediği durumlarda ise, belirsizlik nedeniyle işlem maliyetleri yükselebilir. Dini inanç, etnisite, sosyal normlar ve dil farklılıkları, kültürel mesafeyi görece etkileyen unsurlardan yalnızca bazılarıdır.

Kurumsal mesafe, iki ülke arasındaki düzenleyici (regulative), bilişsel (cognitive) ve normatif (normative) farklar ya da benzerliklere dayalı olarak belirlenir. Düzenleyici unsur, kuşkusuz yatırım yapılan ülkedeki mevcut yasa ve kurallardan oluşur. Bilişsel boyut, yaygın paylaşılan bilgi ve genel idraki kapsar. Normatif bileşen ise, toplumdaki meşru ve beklenen eylemleri tanımlayan inanç, değer ve normları yansıtır. Bu bağlamda, yatırımcı şirketler, yatırım yaptıkları ülkelerdeki mevzuatı, toplumsal eğilimleri ve beklentileri iyi bilirlerse, hizmet türleri ve pazarlama-reklam seçimine kadar birçok konuda daha doğru karar alabilirler.

Son olarak, psişik mesafe ise, istatistiki olarak ifade edilmesi mümkün olmayan, ama genel olarak bir pazardan diğerine bilgi akışını engelleyen faktörlerin tamamı olarak tanımlanabilecek son mesafe sorunudur. Bu bağlamda, psişik mesafe, işletmedeki karar verici ya da karar vericiler düzeyinde öznel olarak oluşur. Kültürel ve kurumsal mesafe ise topluluk düzeyinde oluşur.

Ülkeler örneğinde bir CAGE Analizi çerçevesi oluşturmak gerekirse, karşımıza şöyle bir tablo çıkabilir:

Sonuç

Sonuç olarak, sosyal bilimlerin bir bütün olarak geliştiği günümüzde, farklı sosyal bilimler branşlarından alınacak temel bilgileri Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler ve İktisat gibi alanlarda da kullanmak mümkündür. Bu bağlamda, CAGE Analizi yöntemi, zaman içerisinde geliştirilir ve farklı disiplinlere de uygulanabilirse, uluslararası şirketlere doğru yatırım yapma perspektifi sunduğu gibi, siyasal/diplomatik açıdan da ülkelere en doğru politika setini belirleme imkânını verebilir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

  • Hızır Konuk (2020), Uluslararası Alanda Yönetim ve Strateji, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.
  • Pankaj Ghemawat (2001), “Distance Still Matters”, Harvard Business Review, Cilt 79, Sayı: 8, Eylül 2001, ss. 1-11.

5 Aralık 2023 Salı

Atina, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı Bekliyor

 

Giriş

Geçtiğimiz Mayıs ayında düzenlenen 2023 Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden büyük bir zaferle çıkan AK Parti lideri ve 12. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçimler sonrasında ekonomik krizle baş etmek için uyguladığı ve büyük ölçüde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in yön verdiği yeni yöntemlerin yanında, yeni Dışişleri Bakanı ve eski MİT Başkanı Hakan Fidan'ın da katkılarıyla, aktif bir diplomasi süreci de başlattı. Erdoğan, özellikle Ekim ayında Hamas'ın yaptığı saldırıyla başlayan 2023 Hamas-İsrail Savaşı'nda gösterdiği aktif diplomasi ile dikkat çekerken, bir yandan da Batılı ülkelerle (ABD ve AB) ilişkileri düzeltme ve rayına sokmak için hamleler yaptı. Bu konuda özellikle AB ile ilişkiler konusunda olumlu mesajlar veren Erdoğan, AB üyeliği konusunda Türkiye'nin önünün açılmasını isterken, İsveç'in NATO üyeliği konusunda da başlarda sert, ancak giderek daha ılımlı açıklamalar yaptı. Erdoğan'ı destekleyen açıklamalar yapan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, Ankara'nın AB üyeliği perspektifinin değişmediğini ve halen devam ettiğini vurguladı. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 7 Aralık 2023 tarihinde gerçekleştireceği Yunanistan (Atina) ziyareti, önemli bir diplomatik temas olarak dikkat çekti ve her iki ülke basınında da yer almaya başladı. Bu yazıda, Erdoğan'ın Atina ziyaretinden yola çıkarak Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair güncel bazı hususları gündeme getireceğim.

Yakın Geçmiş

Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, tarihsel süreçte gelişen Kıbrıs Sorunu, Ege Denizi kaynaklı sorunlar (kıta sahanlığı, bazı adaların statüsü ve silahlandırılması) ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları ve münhasır ekonomik bölge alanları gibi konular nedeniyle genelde gergin seyretmiştir. Bunun yanı sıra, iki ülkenin kuruluş süreçlerinde de diğer entitenin "öteki" olarak yer alması dikkat çeker. Nitekim Yunanistan, 19. yüzyıl başlarında bağımsızlığını Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyan ederek elde ederken, Türkiye Cumhuriyeti de 20. yüzyıl başlarında Batı Anadolu'daki Yunan işgalinin sonlandırılmasıyla kurulabilmiştir. Bu bağlamda, iki ülkenin de halkı, tarihsel süreçler ve tarihsel husumetleri canlı tutmaya çalışan milliyetçi/muhafazakâr tarih anlatısı nedeniyle birbirlerinin en sevdikleri millet statüsünde olmaktan uzaktırlar. Buna karşın, dini ve kültürel farklara rağmen, coğrafya ve asırlardır birlikte yaşamanın etkisiyle olsa gerek, iki ülke halklarının yaşam tarzları birçok gözlemciye göre birbirlerine çok benzer ve genelde uyumludur. Nitekim ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde yaşayan diaspora toplulukları arasında, Türkler ile Yunanlılar, keza benzer şekilde Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların çok iyi ilişkiler kurabilmeleri dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, siyasi sorunlara karşın, iki ülke halkları arasındaki ilişkiler genelde pozitif yönde gelişmektedir.

Bu bağlamda, özellikle 1999 yılı kritik bir dönüm noktası olarak dikkat çeker. Kıbrıs Sorunu nedeniyle Türkiye'nin 1974'te gerçekleştirdiği ve garantör haklarına dayanan haklı askeri müdahale ardından Türk-Yunan ilişkileri 1999'a kadar genelde çok gergin seyreder ve 1987 Ege Krizi, 1995-96 Kardak Krizi ve 1998 S-300 krizi gibi iki ülkenin çatışmanın eşiğine geldiği bazı talihsiz durumlar yaşanırken, Yunanistan'ın yıllardır Türkiye'ye karşı PKK terörüne destek verdiğinin tescil edildiği 1999 yılındaki terörist lider Abdullah Öcalan'ın Kenya'da Yunanistan Büyükelçiliği yakınlarında ve Rum pasaportu ile yakalanması olayının ardından, Atina'nın Ankara'ya karşı tavrında belirgin bir yumuşama görülür. Bu süreçte Türkiye'nin AB üyeliği yolunun açılması noktasında yapıcı bir tavır belirleyen Yunanistan, iki ülkenin birbirlerine karşılıklı insani yardım sundukları deprem felaketlerinin ardından, dönemin sosyal demokrat Dışişleri Bakanları Yorgo Papandreu ile İsmail Cem'in vizyoner yaklaşımları doğrultusunda, iki ülkenin sorunlarını karşılıklı demokratikleşme ve Türkiye'nin Avrupa bütünleşmesi sürecine dahil olmasını hızlandırmak yöntemiyle çözme stratejisini benimsemişlerdir. Özellikle Yunan tarafında bu strateji devlet politikası olarak belirlenmiş ve iktidarlar değişmesine ve günümüzde daha sağ eğilimli yönetimler işbaşında olmasına rağmen halen devam etmektedir. Bu anlamda, Atina, Türkiye'nin AB sürecine devam etmesini ve diplomatik ve siyasal sorunlarını çözerek AB'nin tam üyesi olmasını açıkça desteklemektedir. Buna rağmen, 2000'ler ve 2010'ların ortalarına kadar hep olumlu yönde gelişen ve yeni bazı mekanizmalarla (örneğin Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi ve Türk-Yunan Forumu) ve süregelen ticari aktivitelerle bir ölçüde kurumsallaşan ikili ilişkiler, 2020'lerin başlarında her iki ülkede de milliyetçilik anlayışları ağır basan sağ liderlerin denk gelmeleriyle (Erdoğan vs. Kiriakos Miçotakis), son dönemde biraz bozulmaya yüz tutmuştur.

Aslında ilişkilerine iyi bir başlangıç yapan Erdoğan-Miçotakis ikilisi, daha sonra ise ilişkilerin kopma noktasına geldiği zorlu bazı süreçlerden geçmişlerdir. 2019'da aşırı solcu SYRIZA partisinden Başbakan seçilen Aleksis Çipras yerine ülkesinde göreve gelen Miçotakis, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin siyasal elitleriyle yakın ilişkileri olan Batıcı bir sağcı politikacı olarak, ülkesinin ulusal çıkarları gereği Türkiye'ye yönelik olarak bazı konularda Çipras'a kıyasla daha eleştirel bir pozisyon almıştır. Örneğin, Miçotakis, Kıbrıs Sorunu konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı uluslararası hukuk açısından bağlayıcı durumdaki bazı kararları gündeme getirmiş, hatta 2022 yılında ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada, Ankara'ya karşı eleştirilerini sertleştirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, daha önce ikili ilişkilere üçüncü ülkeleri karıştırmamak konusunda iki lider arasında varılan uzlaşıya rağmen ABD'de yapılan bu konuşmayı, kendisine ve ülkesine bir saygısızlık olarak değerlendirmiş ve Yunanistan'da birçok bölgeye yeni Amerikan askeri üsleri kurdurmasıyla dikkat çeken Miçotakis'le her türlü ilişkisini keseceğini söylemiştir. Türkiye ile Yunanistan ve Erdoğan ile Miçotakis arasındaki gerginliğin yakın geçmişte yeniden yükselmesinin temel sebebi ise, 1950'lerden beri devam eden ve artık kangren haline gelen Kıbrıs Sorunu'na ek olarak, 2020-21 döneminde iki ülkenin Doğu Akdeniz'de Kıbrıs adası açıklarındaki doğalgaz arama/sondaj faaliyetleri nedeniyle karşı karşıya gelmeleridir. Bu konuda, Yunanistan, AB'nin ve özellikle de Fransa'nın desteğini alarak son yıllarda daha cüretkar bir politika benimserken, Türkiye de, KKTC ile beraber hareket etmekte ve Kıbrıs Sorunu çözülmeden bir oldu-bitti ile doğalgaz kaynaklarının uluslararası şirketlerce işletilmesine engeller çıkarmaktadır. Hatta Miçotakis'in Kıbrıslı Türkleri ve KKTC'yi yok sayan açıklamalarına tepki gösteren Erdoğan, bu süreçte Yunanistan'a yönelik açık bir savaş tehdidinde dahi (bir gece ansızın gelebiliriz) bulunmuştur. Ancak Avrupalı liderlerin devreye girmeleriyle 2021 ve 2022 yılları içerisinde tansiyon düşürülmüş ve Türk tarafında bir ara çok yaygınlaşan "Mavi Vatan" söylemleri ve tezi gündemden düşerken, Yunanistan tarafında da Başbakan Miçotakis ile Dışişleri Bakanı Nikos Dendias'ın Türkiye konusundaki sert açıklamaları rafa kaldırılmıştır. Bu şekilde, iki lider ve iki devlet, 2023 Aralık ayı görüşmelerine bu durumda nispeten ilişkilerini yumuşatmayı başararak gelmişlerdir.

Erdoğan'ın Atina Ziyareti: Gündemde Neler Olacaktır?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi'nin (YDİK) 5. toplantısına katılmak için yarın (7 Aralık 2023) gideceği Atina'da vereceği mesajlar, Yunanistan tarafında merakla beklenmektedir. Ziyaret öncesinde Yunan basınında yer alan haberler genelde olumlu olurken, iki ülkenin ilişkileri konusunda Erdoğan'ın "kazan-kazan" mantığını vurgulaması ve ortak arkeolojik kazıların gündeme gelmesi dikkat çekmiştir. Atina'da hem Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropulu, hem de Başbakan Miçotakis ile görüşecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ziyaret öncesinde olumlu mesajlar vermeye gayret ederken, Yunanistan medyası ve siyasal eliti de buna benzer şekilde karşılık vermiştir. Yunan tarafından 11, Türk heyetinden ise 8 Bakan'ın katılacağı ve uzun saatler boyunca sürmesi beklenen YDİK toplantısında, iki ülke gençleri için ortak yaz kamplarının da gündeme getirilmesi beklenmektedir ki, bu, her iki liderin de ilişkileri yumuşatma ve tarihsel husumetleri canlandırmama yaklaşımlarını ortaya koymaktadır. Ekonomik açıdan iyi durumda olmayan iki ülke açısından ilişkilerini geliştirmek kuşkusuz akılcı bir politika da olmaktadır. Nitekim bu yıl içerisinde Doğu Akdeniz ve Ege'de gerginlikleri azaltmayı başaran iki devlet, geçen yıla kıyasla 22,5 milyon avro (euro) tasarruf sağlamayı başarmışlardır. Ege ve Doğu Akdeniz'de tansiyonun ilerleyen yıllarda iyice düşürülmesi, iki ülkenin birbirlerine yönelik askeri ve istihbari faaliyetlere bu kadar büyük kaynaklar ayırmamaları ve Kıbrıs'ta akılcı ve makul parametrelerde bir çözüme ulaşılması durumunda, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının da birlikte işletilmesi sayesinde, iki ülkenin kazançların yüz milyonlarca avro düzeyinde olması gayet mümkündür.

Bunun yanında, iki ülkenin NATO kapsamındaki iş birlikleri ve Türkiye'nin son dönemde güçsüz durumda kalan hava kuvvetlerini geliştirmek için Amerikan F-16'ları yerine tercih edeceği Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından ilan edilen Eurofighter'lar konusunda bir görüşme de gündemde olabilir. Konuyu Ekathimerini gazetesi için değerlendiren Yunan diplomat Theodoros J. Theodorou, son dönemde Rusya ve Çin gibi ülkelerle yakın ilişkiler tesis eden Ankara'nın NATO'ya ve Batı ittifakına bağlılığını göstermek için Eurofighter alımı yapmak istediğini yazmıştır. Yunanistan Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi Constantinos Filis ise, gerilimi yumuşatma amaçlı çabalara rağmen iki ülke arasında sorunları çözmek noktasında gerçek bir diyalog bulunmadığını belirtmiş ve güven artıcı önlemlerden öteye gidilemediğinin altını çizmiştir. Bu bağlamda, DW'nin güncel bir haberinde vurgulandığı üzere, iki liderin büyük sorunları çözmekten ziyade, göç anlaşmasının yenilenmesi ve Ege'de insan kaçakçılığı ile mücadele gibi sınırlı ölçekte anlaşmalar yapabileceği ifade edilmektedir.

Ziyaretten Ne Beklenmeli?

Erdoğan'ın Atina'da da karşılık bulan diplomatik çabaları ve yapıcı üslubuna karşın, iki ülkenin bu ziyaretle ciddi herhangi bir sorunlarını çözebilmeleri kimse tarafından beklenmemektedir. Bunun sebebi, her iki ülkede de şahin zihniyetteki güvenlik bürokrasileri, milliyetçi-muhafazakâr kamuoyları ve özgür olmayan medya düzenlerinin etkisiyle, kimsenin halkların sorunlarını çözmekle ilgilenmemesidir. Nitekim Kıbrıs'taki Türklerin devletsizlikleri ve sosyoekonomik sorunları Türkiye kamuoyunu ilgilendirmediği gibi, Kıbrıslı Rumların bölünmüş bir ülkede çeşitli sorunlarla yaşamaları da Yunan siyasal eliti ve halkının umurunda değildir. Benzer şekilde, her iki ülke halkları için de milliyetçi tezler, sosyoekonomik gelişmişlik ve kalkınmadan daha önemli bir değere sahiptir. Buna bir de pragmatik sağcı liderlerin tarihe geçmek ve büyük sorunları çözmek yerine idare-i maslahatçı tutumları eklenince, tarihsel bazı sıçramalar haricinde (1999 Öcalan Krizi ve deprem felaketleri sonrası oluşan ortam), iki ülke ilişkilerinde ciddi bir atılım yapmak hiçbir zaman mümkün olamamaktadır. Buna karşın, elbette iki ülkenin savaş çanlarının çaldığı bir ortamdan ziyade, krizlerin daha yönetilebilir olduğu "kontrollü gerginlik" düzeyinde yaşamaları daha makbuldür.

Fakat bana kalırsa, bu iki halka verilebilecek en iyi tavsiye, medeni dünyada husumetlerini çözmeyi başarabilmiş ülkelerin yaptıklarından feyz almalarıdır. Asırlarca birbirleriyle mücadele eden ve bu uğurda dünya savaşları dahi çıkaran Almanya ile Fransa'nın günümüzdeki uyumlu ilişkileri, Türkiye ve Yunanistan halklarına aslında en güzel örnek ve mesajdır. Ancak bu iki ülkedeki halkların bu bilinç düzeylerine ulaşmaları kısa ve orta vadede pek de mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle, popülist sağ iktidarların sürüklediği kontrollü gerginlik döneminin sürmesi akla en yatkın ihtimaldir. İnsani değerlere ve  büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün koyduğu "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine göre bilim ve siyaset yapan bizim gibi kişilerin istediği ise, kuşkusuz, Kıbrıs Sorunu'nun iki egemen ve eşit devletin birleşmesiyle oluşacak Federal Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye askeri ve siyasi garantiler ve bazı özel haklar verilerek kurulması, Ege ve Doğu Akdeniz'de tüm sorunların uluslararası hukuk ve önceki tartışmalı konularda varılan uzlaşılar doğrultusunda çözümlenmesi, devletlerin halklarının sağlık ve sosyal güvencelerine daha çok kaynak ayırmaları ve birbirlerini tehdit görmek yerine iş birliği yapmayı tercih etmeleridir. Elbette bunun için yeni bir büyük deprem beklemeye gerek yoktur ve halkları hazırlayarak barış ortamını yaratmak mümkündür...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


Dış Ticarette Korumacılık: Modası Geçmiş Bir Akım Mı, Yeniden Yükseliş Dönemi Mi Başlıyor?


Giriş

ABD'nin önceki Başkanı Donald Trump'ın Çin Halk Cumhuriyeti'nin hızlı ekonomik gelişimini yavaşlatmak ve ülkesinin dünyanın en büyük ekonomisi olarak kalmasını garantilemek için bazı sektörlerde uygulamaya soktuğu yaptırım ve kısıtlamalarla yeniden gündeme gelen ticarette korumacılık (protectionism) akımı, günümüzde Batı-Doğu eksenli ideolojik ve jeopolitik kamplaşmanın arttığı bir düzlemde bir kez daha bir ekonomik model olarak öne sürülmektedir. Ancak korumacılık, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin yıkılarak kumanda ekonomisi ve karma ekonomi modellerinin düşüşe geçmesiyle birlikte küresel çapta hâkimiyetini sağlayan serbest piyasa ekonomisi modelinin temel ilkeleri ve mantığıyla örtüşmeyen bir yaklaşımdır. Bu yazıda, korumacılık politikalarının hangi koşullarda ve nasıl geçerli ve gerekli olabileceğini vurgulayan temel bazı yaklaşımları özetleyecek, daha sonra da, Türkiye ve ABD örneklerinden hareketle, günümüzde neden korumacılık yaklaşımının güçlendiğine dair bazı gözlem ve öngörülerimi sizlerle paylaşacağım.

Dış Ticarette Korumacılık Akımı: Temel Gerekçeler

Dış ticarette korumacılığı savunanlar, buna gerekçe olarak birçok faktör üzerinde dururlar. Bunların bir kısmı; ulusal güvenlik, iktisadi kalkınma, stratejik ticaret politikası ve dampingin önlenmesi gibi haklı görülebilecek nedenlere dayanır. Diğer bir grup görüşler ise ancak belirli koşullar altında geçerlidir; ulusal çalışma düzeyinin yükselmesi, ticaret hadlerinin iyileştirilmesi ve dış pazarlık gücünün artırılması gibi sebepler ancak belirli durumlarda geçerli olur.

Korumacılığa dayanak yapılan görüşlerin bazıları ise ulusal çıkarlarla ilgili olmaktan çok belirli meslek gruplarının özel çıkarlarını yansıtır. Somut ifade etmek gerekirse, devletler tarafından uygulanan koruyucu politikalar, korunan endüstrilerde çalışanları dolaysız biçimde yararlandırır. Bu bakımdan, bundan istifade eden üretici gruplar, mevcut gümrüklerin kaldırılmasına şiddetle karşı çıkar veya gönüllü ihracat kotaları ve diğer kısıtlamalarla bağlı oldukları endüstrilere karşı korumanın artırılmasını savunurlar. Bunun yanı sıra, korumacı bir ekonomide piyasa güçleri karşısında etkisini koruyabilen silahlı ve silahsız bürokrasinin güçlenen piyasa ekonomisi karşısında kendi özerk ve güçlü konumunu kaybetme korkusu da korumacı politikaların yeniden güçlenmesine sebebiyet verebilir. Bu bölümde, önce korumacı politikalara dayanak yapılan temel teori ve argümanları açıklayacağım.

1. Ulusal Güvenlik Argümanı: Bir savaş sırasında, ekonomik maliyeti ne olursa olsun, ulusal savunma endüstrilerine sahip olmak gerekir. Bu bakımdan, ulusal savunma ile doğrudan ilgili olan endüstrilerin kurulması ve geliştirilmesinde dış korumaya gerek vardır. Aslında liberal iktisadın kurucusu kabul edilen Adam Smith bile “Savunma zenginlikten daha önemlidir” diyerek, ulusal savunma amacıyla koruyuculuğu kabul etmiştir. Bununla birlikte, ulusal güvenlik bakımından hiçbir ülke tam anlamıyla kendi kendine yeterli sayılamaz. Ulusal güvenlik savı ile korumacılığı savunanlara göre, savaşta dayanma gücünü artıran ve askeri-siyasal nedenlerle kurulmasına karar verilen endüstrilerin dış rekabetten korunmasında zorunluluk vardır.

2. Genç Endüstri Tezi: İktisadi kalkınma amacıyla devletin dış ticarete müdahalesini gerektiren önemli nedenlerden birisi de "Genç Endüstri Tezi"dir (diğer ismiyle "Bebek Endüstri Tezi"). Bu görüşe göre, gelişip ilerde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacak endüstriler, optimum üretim düzeyine ulaşıncaya kadar, gümrük tarifeleriyle dış rekabete karşı korunmalıdırlar. Tarihsel veya doğal nedenlerle başka ülkelerde daha erken kurulmuş bulunan bir sanayi dalı, o alanda yeni kurulacak olanlara göre bir üstünlük kazanır. Bu, onun elde etmiş olduğu deneyim, teknik bilgi ve ölçek ekonomileri gibi gelişmelerin bir sonucu olabilir. Dolayısıyla, doğal kaynaklar, işgücü ve piyasa gibi özellikler yönünden kurulması ülke koşullarına en uygun olsa bile, deneyimsiz genç endüstrilerin olgunluk çağına gelinceye kadar dış rekabetten korunmaları gerekir. Bu yapılmazsa, yabancı firmaların rekabeti, daha çocukluk çağında gelişme fırsatı bulamadan onları boğacaktır. Genç Endüstri Tezi'nde dikkati çeken bir nokta, koruyuculuğun sürekli değil, geçici olduğudur. Koruma, endüstriye çocukluk çağını atlatıncaya kadar zaman kazandırmaya yarar. Maliyetlerin düşmesi, içsel ve dışsal ölçek ekonomileriyle açıklanır. Koruyuculuğun sağladığı şemsiye altında üretim hacmi genişledikçe, işçiler işi yaparak öğrenirler, daha gelişmiş teknikleri kullanmak olanağı doğar ve yönetim bilgisi ilerler. Bunlardan ayrı olarak, endüstrideki firma sayısı arttıkça, teknik bilgi alışverişi hızlanır, kalifiye işçi sağlanması kolaylaşır ve ulaştırma, haberleşme, bankacılık vb. gibi altyapı tesisleri tamamlanır. Firma dışından sağlanan bu gibi yararlara da dışsal ölçek ekonomileri denmektedir. Genç Endüstri Tezi, asıl olarak sanayileşmeye yeni başlayan ülkelerle ilgilidir. Ama ülkede ölçek ekonomileri sağlanabilecek her endüstriye de uygulanabilir. Ana sanayileşme stratejileri açısından bakılırsa, Genç Endüstri Tezi, “dinamik karşılaştırmalı üstünlükler”e dayanmakta ve ihracata yönelik kalkınma modellerine uygun bulunmaktadır. Bu sanayileşme stratejisine göre, her endüstrinin değil, yalnızca gelişme potansiyeline sahip olanların seçilip korunması gerekir. O bakımdan, bu tez, tüm endüstrilerin korunmasını öngören ithalât ikamesi (ithal ikamesi) stratejisinden farklı bir anlayışa dayanır. Genç Endüstri Tezi, aslen bir hayli eski olup, 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarına kadar inmektedir. Bu görüşün savunuculuğunu Almanya’da Friedrich List ve ABD’de, zamanın Maliye Bakanı Alexander Hamilton yapmıştır. O dönemlerde dünyanın en ileri sanayileşmiş ülkesinin İngiltere olması nedeniyle, iki düşünür de, kendi ülkelerinde yeni gelişmekte olan endüstrilerin ileri düzeyde gelişmiş İngiliz sanayisi ile rekabete karşı korunmaları gerektiğini savunmuşlardır. Benzer durum, günümüzün az gelişmiş ülkeleri için de söz konusudur.

3. Stratejik Ticaret Politikası: Dış ticarette koruyuculuk lehindeki görüşlerden bir diğeri de, daha yeni sayılan Stratejik Ticaret Politikası'dır. Bu görüşe göre, sanayileşmiş bir ülke, korumacı önlemlerle, gelecekte ülkenin hızlı büyümesi için kilit kabul edilen yarı geçişkenler, bilgisayar, iletişim araçları ve benzeri ileri teknoloji endüstrilerinde karşılaştırmalı üstünlük yaratabilir. Bunun için, koruyucu dış ticaret önlemlerinden, sübvansiyon ve vergi önlemleri vb. önlemlerden geçici olarak yararlanılabilir. Sözü edilen ileri teknoloji endüstrileri yüksek risklerle karşı karşıyadır ve bu alanlarda ölçek ekonomilerinin gerçekleştirilebilmesi için büyük hacimde üretim gerektirirler. Ancak başarılı olduklarında büyük ölçüde dışsal ekonomi sağlarlar. Kısacası, Stratejik Ticaret Politikası tezine göre, ekonomide kilit endüstrilerin özendirilmesi dolayısıyla sağlanan dışsal ekonomilerden bütün ülke yararlanır ve böylece gelecekteki büyüme olanakları yükselir. Bu politika, bir anlamda Genç Endüstri Tezi'ne benzemektedir; ama onun gibi kalkınmakta olan ülkeler için değil, sanayileşmiş ülkeler için geliştirilmiştir. Ayrıca, ondan farklı olarak yüksek teknoloji endüstrilerine uygulanır. Bazı iktisatçılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’nın sanayi ve teknoloji alanındaki başarısını, büyük ölçüde, uyguladığı stratejik sanayi ve dış ticaret politikasına bağlarlar. Ancak bu tezin bazı zayıf noktaları da vardır. Öncelikle, başarılı olabilecek, yani gelecekte büyük dışsal ekonomi doğuracak olan endüstrilerin seçimi, sonra da bunları destekleyecek uygun politikalara karar verilmesiyle ilgili sorunlar bulunmaktadır. Ayrıca, bir ülke stratejik ticaret politikası uygular ve bunda da başarılı olursa, bu başarı öteki ülkelerin pahasına sağlanmış olur. Dolayısıyla, onlar da zaman içerisinde aynı yola başvurabilirler. Çok sayıda ülke aynı zamanda bu tür politikalar uygularlarsa ise, bu çabalar birbirini etkisizleştirir ve her birinin sağlayacağı yararlar çok sınırlı kalır.

4. Dampinge Karşı Korunma: Gümrük tarifelerinin konulmasını gerektiren başka bir neden de yabancı üreticilerin yaptıkları dampinge karşı yerli üreticileri korumaktır. Damping, ihracatçı firmanın malını dış piyasada, iç piyasada sattığından daha düşük fiyatla satmasıdır. Hemen hemen tüm ülkelerde yasalar dampingin önlenmesi için anti-damping vergilerinin konulmasını öngörür.

Korumacılığın Ulusal Güç Rekabetinde Yeri

Korumacı politikalar, bir ülke içerisindeki sınıfsal ve grupsal rekabet nedeniyle de zaman zaman güçlenebilir. Örneğin, Türkiye örneğinden ilerlemek gerekirse, Cumhuriyet rejimini kuran kadroların asker kökenli olmaları ve popülist halk hareketlerini hatalı bir şekilde rejimin temel niteliklerine karşıt olabilecek düzlemde değerlendirmeleri nedeniyle, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetimdeki etkisini kaybetmemek adına Türkiye'nin serbest piyasa ekonomisine geçişine destek vermesi oldukça geç bir tarihte, ancak 1980'lerde mümkün olmuştur. Turgut Özal'ın Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Başbakan olmasıyla başlayan bu süreç, aslında peki hala 1970'lerde başlayabilir ve Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) 1978'de üye olarak bugün Avrupa Birliği'nin tam üyelerinden biri olması sağlanabilirdi. Bu konuda genelde AET'yi sol politikalar temelinde "onlar ortak, biz pazar oluruz" diyerek eleştiren rahmetli Bülent Ecevit'in popülist tavrı eleştirilse de, o dönemin yoğun TSK etkisindeki Türkiye siyaseti ve entelektüel hayatında güvenlik bürokrasisinin temel belirleyici olduğu da düşünülürse, güvenlik bürokrasisinin kendi konumunu kaybetme korkusundan söz etmek de bence yerinde olacaktır. Bu bağlamda, Türkiye'nin 1980'lerde Özal'la birlikte piyasa ekonomisine geçmesinin yanında, 1990'ların ortalarında Avrupa Birliği'nin Gümrük Birliği'ne dahil olması da tarihi bir ileri adımdır. Bu sayede, Türkiye ekonomisi Avrupa ekonomileri ile entegre olmuş, iç içe geçmiş ve AB üyeliğinin gerçek ve somut bir hedef haline geldiği bir süreç yaşanmıştır. Tesadüfi değildir ki, Türkiye'nin 2000'lerde sivilleşmesi ve demokratikleşmesi de ancak ekonominin devlet kontrolünden çıkmasıyla mümkün hale gelebilmiştir. Bu bağlamda, TSK'nın ilerici bir özelliği ise, halen askeri darbeler gerçekleştiren Mısır Ordusu'nun aksine, ekonomide tekel olmaya çalışmaması ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün vizyonu doğrultusunda ılımlı devletçi çizgiye daha yakın durmasıdır. 

ABD'de Donald Trump ile yükselişe geçen korumacılık politikasında da, yine sınıfsal ve toplumsal bazı izler bulmak mümkündür. Şöyle ki, ABD'nin yoğun göç ve dış ticaret politikasıyla giderek üretimin ve genel olarak ekonominin küreselleşmesine bağlı olarak eski imtiyazlarını kaybeden beyaz Amerikalılar için, korumacılık modeli ve piyasa rekabeti yerine iş güvenliği, çok daha akılcı ve güvenilir bir politika haline gelmekte ve Çin gibi işgücünün daha ucuz olduğu bölge/ülkelere giden Amerikan firmalarının yeniden anavatana dönmeleri sağlanarak, daha fazla istihdam yaratılması hedeflenmektedir. Bu, bilgi, beceri ve eğitim düzeyi yüksek olmayan çalışan kesimler için her zaman cazip adlandırılabilecek bir politikadır. Bu sayede, ABD'de güçlü olan ve ekonomik çıkarlar yerine jeopolitik saiklerle hareket eden güvenlik bürokrasisi de, kendi özerk alanını korumakta ve ABD'ye hasım olarak değerlendirilen (Çin, Rusya, İran vs.) ülkelerde iş yapan Amerikan menşeli uluslararası firmaların gücünü dengelemektedir. Ancak bu politikanın bedeli de, elbette, ekonomik olarak genel perspektifte bazı kayıpların yaşanmasıdır. 

Günümüzde Korumacılık

Korumacılık, günümüzde bazı stratejik sektörler (savunma sanayisi vs.) uygulanması pek de gerçekçi olmayan bir politikadır. Bunun sebebi, piyasa ekonomisi ve piyasa dinamiklerine dayalı sistemlerin herkes için daha faydalı ve kârlı olmasıdır. Bu, ilk olarak Adam Smith tarafından "Mutlak Üstünlükler Teorisi" (Theory of Absolute Advantages) adı altında açıklanmıştır. Smith'in ünlü eseri Ulusların Zenginliği'nde (1776) vurguladığı bu temel iktisadi teze göre, her ülkenin kendisinin en iyi olduğu alanda üretimde uzmanlaşması ve yoğunlaşması, diğer ihtiyacı olan ürünleri ise ithal etmesi, hem bu ülke halkının, hem de diğer ülke halklarının en kaliteli ürüne en ucuz fiyatla ulaşmasını sağlayacağı için, ekonomik olarak herkesin lehine olacaktır. Smith, bu konuda İngiltere ile Portekiz'den yola çıkarak kumaş ve şarap ticareti örneğini vermiştir.

Adam Smith'ten sonra ise, David Ricardo, Mutlak Üstünlük Teorisi’ne ilişkin analizleri geliştirerek Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi’ni (Theory of Comparative Advantages) ortaya atmıştır. Teori o derece güçlü bir mantıksal yapıya sahiptir ki, karşılaştırmalı üstünlük yaklaşımının bugün bile uluslararası ticaretin temelini oluşturduğu kabul edilir. Ricardo’ya göre, uluslararası ticareti mutlak üstünlüklere dayandırmaya gerek yoktur. Böyle bir yaklaşım teorinin kapsamını da oldukça daraltır. Çünkü mutlak üstünlükler, karşılaştırmalı üstünlüklerin özel bir durumu gibidir. Mutlak üstünlüklerin gerçekleştiği durumlarda karşılaştırmalı üstünlük de vardır, ama bunun tersi geçerli değildir; yani, karşılaştırmalı üstünlük elde edilen her durumda mutlak üstünlük bulunmayabilir. Ricardo’nun yaptığı katkılara göre, uluslararası ticaret için üzerinde durulması gereken, ülkenin bazı malları diğer ülkeden daha ucuza üretmiş olması, yani bu mallarda mutlak üstünlük sahibi olması değildir. Tersine, önemli olan üretimdeki üstünlüklerin derecesidir. Yani bir ülke, diğerlerine göre hangi malların üretiminde göreceli üstünlük sahibi ise, o malların üretimi konusunda uzmanlaşmalıdır.

Ekonomi biliminin temelini oluşturan bu iki yaklaşıma karşın korumacılığın yükselmesi ise, yine güvenlik bürokrasisi ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörlerin çıkarları ve gelecek projeksiyonlarıyla ilişkilendirilebilir. Bu konuda yine somut bir örnek vermek gerekirse, Türkiye'den Avrupa ülkelerine yoğun mal akışı sağlayan ve binlerce kişiyi istihdam eden tüccar/sanayici kesimler için ülkenin AB üyeliğinin sağlanması ve bu doğrultuda Kıbrıs Sorunu'nun uluslararası hukuka uygun ve adilane bir şekilde çözümlenmesi daha doğru bir yaklaşımdır. Benzer şekilde, Avrupa üniversiteleri ile entegrasyon sağlamak, Avrupa'dan öğrenci ve araştırmacı akışını hızlandırmak ve bilimsel iş birliklerini geliştirmek isteyen eğitimci/akademisyen çevreler için de Avrupa entegrasyonu daha doğru ve geçerli bir yaklaşımdır. Fakat konuya jeopolitik açıdan yaklaşan güvenlik bürokrasisi için, Kıbrıs'taki askeri varlık ve Doğu Akdeniz'deki jeopolitik hâkimiyet daha stratejik bir meseledir. Bu bağlamda, ancak her iki tarafın da kaygıları giderilebilirse bu konuda somut ve bütüncül bir politika geliştirilebilir. Bu anlamda, devlet yöneticilerinin bürokrasi kadar, üretici güçlerin taleplerini de dikkate almaları şarttır. Yoksa günümüzün Türkiye'si gibi, ekonomik sorunların arttığı ve genç işgücünün yurt dışına kaybedildiği olumsuz süreçler yaşanabilir. Bunların etkilerini ölçmek mümkün olmasa da, bir ülkenin en değerli hazinesi gençleri ise, bunun kaybını ciddiye almak gerekir. 

Sonuç

Türkiye örneğinden de hareket ederek, günümüzde korumacılık politikalarının ancak bazı sektör ve durumlarda uygulanmasının daha doğru olduğu düşünülebilir. Bunun sebebi, küresel nüfus artışına da paralel olarak ekonomik rekabetin kızışması ve ekonomik menfaatlerin çok daha önemli hale gelmesidir. Bu bağlamda, çağdaş ve akılcı yönetişim, jeopolitik ve ekonomik menfaatleri dengeleyerek en doğru kararın verilmesini dikte eder. Bu ise, sıfır toplamlı bir oyun değil, makul dengeleri gözeten karmaşık bir politika setini zorunlu kılar. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ