17 Şubat 2023 Cuma

Doç. Dr. Segâh Tekin'le Mülakat: Latin Amerika'da Ufuk Turu

Doç. Dr. Segâh Tekin, İstanbul doğumludur. Orta öğrenimini İstanbul Adnan Menderes Anadolu Lisesi’nde, lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde bölüm birincisi ve fakülte üçüncüsü olarak tamamladı. Bir süre ABD’de bulundu. Konya Sanayi Odası bünyesinde yürütülen Avrupa Birliği projelerinde Uzman ve Koordinatör olarak çalıştı. Bu süreçte Türkiye’de ve Belçika’da çeşitli eğitim programlarına katıldı. Yüksek Lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde “Etik ve İnsani Müdahale: Söylem, Mitler ve Gerçekler” adlı tez çalışması ile, TÜBİTAK 2211 programıyla desteklenen doktora eğitimini de yine aynı bölümde, Prof. Dr. Birol Akgün’ün danışmanlığında hazırladığı “Brezilya’nın Dış Politikası: Gelenek ve Değişim” başlıklı çalışmasıyla tamamladı. Doktora tez araştırması için YÖK Doktora Araştırma Bursu ile altı ay Brezilya São Paulo Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Doktora eğitimi süresince Türkiye, Almanya ve Brezilya’da çeşitli konferans, çalıştay ve eğitim programlarına katıldı. Doktora tezi, 2017 yılında Der Yayınevi tarafından aynı adla kitap olarak da basıldı. Çeşitli akademik dergilerde yayınları, kitap bölümleri ve tebliğleri bulunmaktadır. “Dünya Siyasetinde Latin Amerika” kitap serisinin editörleri arasındadır. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir (Doç. Dr.). Başlıca akademik araştırma alanları; Amerika çalışmaları, Portekizce konuşan ülkeler ve Uluslararası İlişkiler’de din ve insani meselelerdir. İngilizce, İspanyolca ve Portekizce bilmektedir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam merhaba, mülakat önerimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Öncelikle, ülkemizde meydana gelen deprem felaketinin ardından Latin Amerika ülkeleri de Türkiye’ye yardım için büyük gayret gösterdiler. Bu dayanışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Dr. Segâh Tekin: Yaşadığımız deprem felaketinin ardından, tüm Türkiye ve yurtdışındaki vatandaşlarımız gibi dünyanın farklı ülkelerindeki çok sayıda kişinin kalbi de depremzedeler ve ülkemiz için attı. Türkiye’nin yaptığı uluslararası yardım çağrısı, çok sayıda ülkenin gönderdiği arama kurtarma ve sağlık ekipleri, yardım malzemeleri ve doğrudan mali desteklerle cevap buldu. Ülkemizin içinde bulunduğu üzüntülü süreçte sağlanan yardımlar ve destek mesajlarının her biri anlamlı olmakla beraber, Latin Amerika’dan gelenler, yakın geçmişte gelişen siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişkilerin binlerce kilometre uzakta Türkiye’ye değerli dostlar kazandırdığını gösteriyor. Arjantin, Brezilya, Kolombiya, Meksika, Venezuela, El Salvador, Küba, Kosta Rika gibi ülkeler yardım faaliyetleri kapsamında Türkiye’ye hızlı biçimde profesyonel ekipler ve arama-kurtarma köpekleri yola çıkarken, bu ülkeler tıbbi malzemeler, jeneratör, gıda ve araç gereç göndermeye devam ediyorlar. Bu süreçte, Latin Amerika’nın farklı ülkelerindeki Büyükelçiliklerimiz ve TİKA ofisleri yardım kampanyaları düzenleyerek bölgede yaşayan vatandaşlarımızın ve bulundukları ülke halkının bağışladıkları ihtiyaç malzemelerini Türkiye’ye ulaştırıyorlar. Kosta Rika Dışişleri Bakanı Arnoldo André Tinoco, ülkesi adına taziye iletmek ve dayanışma göstermek için 16 Şubat’ta Türkiye’yi ziyaret etti ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya geldi. Depremden yalnızca günler önce Arjantin Dışişleri Bakanı Santiago Cafiero ve Latin Amerika ve Karayipler Parlamentosu Başkanı Silvia del Rosario Giacoppo, Türkiye’yi ziyaret ederek Bakan Çavuşoğlu ile görüşmüştü. Depremin ardından, Bolivya, Uruguay ve Perulu yetkililer de Türkiye’ye taziyelerini iletti. Halihazırda büyük çaplı orman yangınlarıyla mücadele eden ve diğer ülkelerden yardım talep etmek durumunda kalan Şili dahi, Türkiye’ye yardım niyetini açıkladı. Türkiye’yi binlerce kilometre uzaktaki Latin Amerika ile birleştiren ve bu dayanışmanın ortaya konmasını sağlayan hiç şüphesiz yardımlaşma duygusu olsa da, Türkiye’nin Latin Amerika ve Karayipler açılımının sağladığı yakınlaşma sürecinin önemi yadsınamaz. Bu sürecin, Türkiye ve bölge ülkeleri arasındaki siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkileri artırırken, Türkiye’yi uzaklardaki bu dost ülkelere yakın kıldığını ve insani ilişkileri de geliştirdiğini üzücü bir olay neticesinde tecrübe etmiş olduk.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Brezilya seçimleri uluslararası kamuoyunda oldukça ses getirdi. Beklendiği üzere seçimi solcu aday Lula da Silva kazansa da, aşırı sağdan gelen önceki Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun aldığı yüksek oy ve özellikle Brezilya milli futbol takımının önemli oyuncuları ile Brezilya güvenlik bürokrasisinin Bolsonaro’ya verdiği açık destek çeşitli endişelere sebep oldu. Üstelik seçimin ardından Bolsonaro yanlılarınca Kongre’ye bir baskın da yapıldı. Brezilya’daki bu kutuplaşmanın ve Bolsonaro’ya verilen desteğin maddi temeli nelerdir? Irkçı ve yabancı karşıtı düşünceler demokratik rejimlerde nasıl bu kadar popüler olabiliyor? Bu konuda ABD etkisinden söz edilebilir mi?

Doç. Dr. Segâh Tekin: Başkent Brasília’daki kamu binalarına yönelik baskın, ister istemez bir Donald Trump hayranı olan eski Devlet Başkanı Bolsonaro’nun taraftarlarının Washington’daki Kongre Binası baskınından etkilendiklerini gösteriyor. Bununla beraber, Brezilya’nın aşırı sağı olarak takdim edilen Bolsonaro’nun ve taraftarlarının yaklaşımının, ırkçı ve yabancı düşmanı diğer ülke aşırı sağlarından farkları bulunuyor. Öncelikle, tarihsel olarak bir göçmen ülkesi olan Brezilya’daki kamusal düzen yabancıların dışlanması üzerine kurulu değildir ve Bolsonaro döneminde bunun anlamlı biçimde değiştiğini söyleyemeyiz. Ülke içinde ırkçılık meselesine gelirsek, Brezilya toplumunun güncel değerlendirmelere göre yarıdan fazlasının Afrikalı kökleri var. Bolsonaro’nun taraftarları da yalnızca beyaz ırk mensuplarından oluşmuyor. Daha çok Bolsonaro’nun kendi liderliğini İşçi Partisi (PT) karşıtlığı üzerine kurguladığını ve gerek kazandığı önceki seçimde gerekse kaybettiği son seçimde, PT karşısında kazanma ihtimali olan tek aday olarak, PT’yi iktidarda görmek istemeyen farklı kesimlerin oylarını toplayabildiğini düşünüyorum. Demokrasi meselesine gelirsek, Brezilya’nın 1889’da İmparatorluktan Cumhuriyete geçişi bir askeri darbeyle gerçekleşmişti. 1964-85 yılları arasındaki doğrudan askeri yönetime kadar da ülkede ordunun siyasal hayata ve seçimlere çok sayıda müdahalesi oldu. 1985’te de ancak kontrollü denebilecek biçimde iktidar sivil siyasetçilere devredildi. 1980’lerden itibaren ise, ülke, çeşitli ekonomik, siyasal ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla, konsolide olmuş bir demokrasiden net şekilde söz etmemiz mümkün değil. Yani son dönemde yaşanan gelişmeler ABD’deki olayları anımsatsa da, Brezilya’yı kendi dinamikleri içinde değerlendirmemiz doğru olur.

Doç. Dr. Segâh Tekin

Doç. Dr. Ozan Örmeci: 2000’lerin başında Hugo Chavez ve Evo Morales gibi popülist ve popüler solcu liderlerle sembolleşen Latin Amerika solu, kısa süreli bir düşüşün ardından yeniden yükselişe geçmiş gözüküyor. Sizce ikinci “pembe dalga” gerçekten de kalıcı olabilecek mi? Kıtada hangi ülkelerde sola yönelik eğilim artıyor?

Doç. Dr. Segâh Tekin: Arjantin, Şili ve Brezilya’da solun yeniden seçilişi, Bolivya’da askeri darbe sürecinin ardından solun tekrar iktidara gelişi, pembe dalganın dönüşünü düşündürdü. Fakat burada çeşitli ayrımlara gitmek gerekiyor. Öncelikle, birinci pembe dalga liderleri ve ideolojik hedefleri arasında dışarıdan benzerlikler fazla görünse de önemli farklılıklar vardı. Dolayısıyla, Arjantin’in Peronist geleneğini temsil eden Kirchnerler, Venezuela’nın otoriter Chavez’i ve küresel ölçekte bir lider olarak nitelendirebileceğimiz Lula, birbirinden farklıydı. Kıtayı yeniden sola itenin yapısal ekonomik ve toplumsal sorunlar olduğunu, yeni veya yeniden seçilen sol görüşlü Devlet Başkanlarından da bu konuda çaba beklendiği görülüyor. Fakat sorunların ülkeden ülkeye değişkenliği, önümüzdeki günlerde ikinci pembe dalganın başarısı veya başarısızlığından ziyade liderler düzeyinde gündeme gelecektir. Şili ve Peru’nun anayasal haklar ve toplumsal sınıflar ve ırklar arası uyum sorunları, Brezilya’da çevre, doğal kaynakların sürdürülebilirliği ve yerli toplulukların korunması, Arjantin için ekonomi ve bölgedeki çoğu ülke için şehir güvenliği sorunlarıyla ilgili olumlu gelişmeler yeni dalga için belirleyici olacak. Birinci pembe dalganın şansı, 2000’lerin ilk yıllarındaki küresel ekonomik büyüme ve Çin’in hızla gelen ekonomik varlığından yararlanmaları ve bu ekonomik başarı ivmesini kamu harcamalarına, sosyal destek programlarına aktarabilmeleriydi. Ne yazık ki, pandeminin süregelen toplumsal ve ekonomik etkileri ve Ukrayna’daki savaşın bölgedeki tarım sektörüne yansımaları yeni pembe dalga liderlerinin farklı zorluklarda mücadele etmelerini gerektiriyor.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye, Latin Amerika ülkeleri açısından antipatik veya hasmane algılanmayan ama pek de bilinmeyen bir ülke. Bu kıtadaki ülkelerle ilişkilerimiz siyasi-diplomatik, ekonomik ve kültürel açılardan ne düzeyde? Hangi ülkelerle ilişkilerimiz daha ön plana çıkıyor? İleride Latin Amerika’nın Türk Dış Politikası’ndaki önemi sizce artabilir mi? Bu konuda Türk dizileri ve futbol diplomasisi gibi unsurların etkisini de sizden öğrenmek isteriz.

Doç. Dr. Segâh Tekin: Latin Amerika’nın ülkemiz için gelecekteki yerini ekonomik ilişkilerin arttığı, siyasal ilişkilerin ise özellikle uluslararası kuruluşlar nezdinde belirli gelişmeler karşısında ortak hareket etmeyi de içerecek şekilde genişlediği bir yapıda görüyorum. Bu süreç içinde bazı gelgitler yaşanıyor; doğal olarak yaşanacaktır ve Türkiye’nin açılım politikasının ötesinde bazı bölge ülkeleriyle kalıcı ortaklıklar kurmakta olduğu kanaatindeyim. Günümüz dünyasında bilinmeyen ülke tanımı giderek önemini kaybediyor. Halkların karşılıklı olarak birbirlerini daha yakından tanımaya başladıkları bir dönemdeyiz. Fakat Latin Amerika ülkelerindeki Türk dizileri fırtınası ve bölgedeki fan gruplarının Türk oyuncuları sıkı biçimde takip etmeleri, Türkiye’nin ve Türkçe’nin bölgedeki bilinirliğini daha fazla artırıyor diyebiliriz. Dizilerin yeni bölümleri, belki de bazı sahneler bilemiyorum, Türkiye’de yayınlanır yayınlanmaz İspanyolca ve Portekizce altyazılarıyla internette dolaşmaya başlıyor. Depremin ardından da bölge basınında ve sosyal medyada Türkiye’de yaşananları önemseyen, destekleyici yayınlar yer aldı. Futbol da, benzer şekilde, toplumları yakınlaştırıyor. Latin Amerika futbolla meşhur olduğu için, futbol dünyasının çabaları ister istemez dikkat çekiyor. Türkiye liglerinde oynayan veya geçmişte oyuncu veya teknik direktör olarak ülkemizde bulunmuş olanlar da hem şahsen, hem de yardım göndermeyi teşvik eden açıklamalarıyla deprem sonrası ülkemize önemli destek verdiler. Gerek dizilerin popülerliğinde, gerekse Türk oyuncuların hayranlarının ve sporcuların yaşadığımız acıyı paylaşma biçimleriyle kendilerini Türkiye’ye çok yakın hissettiklerini anlayabiliyoruz ki bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Latin Amerika ülkeleri genelde "ABD’nin arka bahçesi" olarak değerlendiriliyor. Oysa bu kıtaya Çin ve Rusya’nın da eskiden beri yoğunlaşan ilgisi mevcut. Üstelik tarihsel, ekonomik ve kültürel olarak da halen bazı Avrupa ülkelerinin etkisinden söz edilebilir. Sizce bu kıtadaki güç mücadelesinde hangi uluslararası aktörler ön plana çıkıyor?

Doç. Dr. Segâh Tekin: Arka bahçe meselesinin kalıplaşmış, zihinlerde yer etmiş fakat hatalı bir tanımlama olduğu düşüncesindeyim. Özellikle Latin Amerika’nın geneli için tarihsel olarak dahi belirleyici değil. Daha doğrusu, Soğuk Savaş döneminde ABD başka bölgelere müdahil olduğu gibi Güney Amerika’ya müdahildi. Günümüzde ise, Çin ve Rusya’nın ekonomik etkisi artarken, Ukrayna’daki savaş Rusya’yı biraz geriye itti. Çin’in ekonomik etkisinin azalmasıysa beklenemez. Aynı zamanda iç sorunlarına rağmen güçlenen bir Latin Amerika var. Ayrıca coğrafi uzaklık bölgeyi bir yandan izole ederken, bir yandan da daha bağımsız kılıyor. Dolayısıyla, ABD, Çin, Rusya ve Güney Amerika’da toprağı olan tek yabancı ülke olan Fransa gibi güçlerin bölgede etkin olma çabaları var. Türkiye gibi ilişkilerini geliştirmek isteyen ülkeler de var ama sadece güç mücadelesiyle tanımlanacak zayıf bir Latin Amerika’dan söz edemeyiz. Burada ekonomik güç ve bölgede yer almak isteyen ülkelerin Latin Amerika’ya ekonomik anlamda ne katabilecekleri ve hangi ülkeden bağımsız hareket etmelerine yönelik tehdit algılamayacakları önemli olacaktır.

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’de Latin Amerika çalışmaları ne düzeyde? Bu alanda çalışmak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Doç. Dr. Segâh Tekin: Ülkemizde Latin Amerika çalışmaları ilerleme gösteriyor; bölgeyle ilgili Türkçe kaleme alınmış kitaplar, kitap bölümleri ve makalelerin sayısı artıyor. Yüksek lisans ve doktora tezleri düzeyinde de ilginin arttığını gözlemliyorum. Bununla beraber, konuyla ilgilenen gençlere Türkçe literatürle sınırlı kalmayıp, bölgenin tarihsel, siyasal ve ekonomik gelişimine yönelik temel kitapları okumalarını ve özellikle doktora düzeyindeki araştırmacılar için bölgede konuşulan dillerden birini öğrenmelerini tavsiye ederim.       

Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bu güzel sohbet için size teşekkür ediyor ve başarılarınızın devamını diliyoruz.

Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

                                                                                                                                       Tarih: 16.02.2023 

12 Şubat 2023 Pazar

Son 50 Yıla Damga Vurmuş Bir İsim: Deniz Baykal


Giriş

Cumhuriyet Halk Partisi'nin Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Bülent Ecevit'ten sonraki 4. Genel Başkanı olan Deniz Baykal (1938-2023), 1992-2010 döneminde -kısa aralıklar haricinde- bu görevi sürdürmüş ve Türkiye siyasetinin son 50 yılına damgasını vurmuş olan çok önemli bir siyasetçidir. Mesleği avukatlık ve Siyaset Bilimi akademisyenliği olan Baykal, 1995-1996 döneminde bir süre Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı da yapmıştır. Bu yazıda, kısa süre önce vefat eden Deniz Baykal'ın hayatını anlatmaya ve siyaset tarzı ile ideolojik duruşunu analiz etmeye çalışacağım. Allah rahmet eylesin...

Hayatı

Kafkasya göçmeni eski Kuvayi Milliyeci bir Tekel memuru olan Hüseyin Hilmi Bey ile Mısır göçmeni (aslen Giritli olduğu iddia edilir) Feride Hanım’ın oğlu olan Deniz Baykal, 20 Temmuz 1938 yılında Antalya’da doğdu. Baykal’ın baba tarafından Çerkes olduğu söylenegelmiştir. İlk çocukluk yılları, babasının memuriyeti sebebiyle Kastamonu’nun Araç ilçesinde geçti. Küçük yaşlarda koştuğunda kızaran yanakları nedeniyle arkadaşları tarafından “Domates Deniz” olarak çağrılıyordu. Orta halli, hatta fakir sayılabilecek bir ailenin çocuğu olan Baykal, küçük yaşından başlayarak güzel konuşma yeteneğiyle çevresinde sivrilmiş, ancak üniversite yıllarına kadar orta düzeyde bir öğrenci olmuştur. Bunun yanı sıra, ailesine destek olmak adına yine küçüklüğünden başlayarak yaz tatillerinde çeşitli işlerde çalışmış ve hayatın zorluklarını bizzat yaşayarak öğrenmiştir. Bu dönemlerde, küçük Baykal, simitçilikten karpuz nakliyeciliğine kadar pek çok işte çalışmıştır.

Babasının okuduğu Cumhuriyet ve Ulus gazetelerinin etkisiyle, Baykal, küçük yaşlardan başlayarak bir CHP sempatizanı oldu. 1952 yılında Antalya Atatürk Ortaokulu’ndan, 1955 yılında Antalya Lisesi’nden mezun olan genç Baykal, 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Aslında denizci olmak ve Heybeliada Denizci Lisesi’ne girmek isteyen genç Deniz Baykal, kalp çarpıntısı sebebiyle bu hayalini gerçekleştirememiş ve üniversiteye gitmeyi tercih etmiştir. Bu yıllarda Demokrat Parti karşıtı çeşitli eylemlere katılan Baykal’ın adı, yıllar sonra, “555K mitinginde Adnan Menderes’in yakasına yapışan delikanlı” olarak gündeme gelecek, ama Baykal bu iddiaları reddedecektir.

Günümüzün pek çok ünlü simasıyla beraber Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gören Baykal, Antalya’da lisedeyken tanışıp âşık olduğu ve Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan Olcay Hanım’la olan ilişkisini bu dönemde ilerletti. Genç âşıkların favori buluşma mekânları ise birçok yaşıtları gibi pastaneler ve gece kulüpleri değil, Ankara Bahçelievler’deki Milli Kütüphane binasıydı. Başarılı öğrenciliği devam eden Baykal, 1960 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olarak girdi. 1961’de ise, genç çift, ani bir kararla evlendi. Baykal, 1963’te siyasal elitler üzerine hazırladığı doktora çalışmasını tamamladıktan sonra, yaklaşık iki yıl Rockefeller Foundation bursu ile ABD’de kaldı ve Columbia Üniversitesi ile Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürdü. ABD dönüşü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademisyen olarak çalışan Baykal, Siyaset Bilimi alanında Doçentliğe kadar yükseldi. Bu dönemlerde Turan Güneş ve onun “Mülkiye Cuntası” olarak adlandırılan genç akademik grubuna katıldı. Özellikle siyasal katılma alanında yaptığı çeviri ve çalışmalarla bilinen Baykal’ın siyasete girişine de 1965 seçimlerini analiz ettiği bir çalışması vesile olmuş ve Baykal’ın çalışmasından etkilenen Bülent Ecevit, genç Baykal’ın CHP Yüksek Danışma Kurulu üyesi olmasına aracı olmuştur. Genç Baykal, artık "Ortanın Solu" hareketinin bir parçası ve Ecevit’in yakın çalışma arkadaşlarındandır.

Deniz Baykal, askerliğini 1970’lerin başında denizci olarak İskenderun’da yapar. Genç yaşlarda çok sevdiği askerlik mesleğini kısa bir süre de olsa denizci olarak tatbik edebilmiştir. Asker dönüşü, 1973 seçimlerinde Ecevit’in teklifi üzerine CHP Antalya milletvekili olarak ilk kez parlamentoya girer. Üstelik, bir yıl sonra kurulacak CHP-MSP hükümetinin mimarlarından biri olur. Bu dönemde Oğuzhan Asiltürk’le beraber CHP-MSP koalisyonunu hazırlayan kişilerden biri olarak ünlenir. Maliye Bakanlığı görevine getirildiğinde daha 35 yaşındadır -ki Türkiye tarihindeki en genç Bakan olmuştur-, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olduğunda ise 40. Elektrikler kesildiği için gaz ışığında basın toplantısı yapan Enerji Bakanı olarak Türkiye’nin bu zor dönemlerinde genç yaşında gerçekten ağır sorumluluklar üstlenen Baykal, büyük mucizeler yaratamasa da, kamulaştırma hamleleri, tasarrufçuluğu, dürüstlüğü ve akılcılığıyla dikkat çeker. Sol cuntacılık ve goşist devrimci hareketler karşısında sosyal demokrasiyi ve parlamentarizmi savunmaktan çekinmez. Fakat kendisine bu kadar erken yaşta açılan bu önemli kapılara rağmen, Baykal, liderliği döneminde aynı fırsatı kendi partili gençlerine vermeyecektir.

Aktif siyasete çok da istekli girmemesine karşın, Deniz Baykal, bu işe kendini verdikten sonra hızla yükselir. Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu üyesi olan Baykal, ayrıca Genel Sekreter Yardımcılığı görevini de üstlenir. Müthiş hitabet gücü, strateji kurma yeteneği ve gençliğiyle geleceğin CHP lideri olacağına partilileri ve parti tabanındaki insanları kısa sürede inandıran Baykal, zaman içerisinde parti içinde kendi grubunu/hizbini oluşturur ve Ecevit’i zorlamaya başlar. Baykal’ın içerisindeki bitmek tükenmek bilmeyen liderlik hevesi bu yıllarda ortaya çıkmış ve bir daha hiç durulmamıştır. Baykal’ın siyasal hayatı boyunca alnına yapışacak olan “hizipçi” yaftası da ilk olarak o dönemde Ecevitçiler tarafından kullanılmıştır. Baykal, 1976 yılındaki parti kurultayında kendisini gösterir. Genel Merkez'in karşısına çıkardığı yönetim listesi seçimi kaybeder. Fakat Baykal, parti içindeki muhalefetini 12 Eylül darbesine kadar sürdürür. Belki de Ecevit sonrası liderliğe oturabileceği en verimli yıllarında ise, 12 Eylül askeri rejimi nedeniyle önce Ankara’da Ordu Dil Okulu ve Zincirbozan’da esir, sonrasında ise siyaseten yasaklıdır. Bu dönemde avukatlık yaparak geçimini sağlamaya çalışır.

1987 yılında siyasi yasakların referandum sonucunda kalkması ile yeniden TBMM'ye girer. SHP’de “Grup Başkanvekili” olur, onu takip eden yıllarda da Genel Sekreter. Artık Erdal İnönü ile mücadele edeceği yıllar başlar. Ancak İnönü’yü devirip Genel Başkanlık koltuğuna bir türlü oturamaz. İsmail Cem ve benzeri dönemin genç ve yıldız SHP’li isimleriyle birlikte hareket etmesine karşın, İnönü’ye karşı üç kurultayda da kaybeder. Bu dönemlerde, Deniz Baykal, ayrıca Antalya milletvekili olarak Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamentolararası Komitesi eşbaşkanlığını yürütmüş ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Ek olarak, TBMM Dışişleri Komisyon üyeliğinde de bulunmuştur. Baykal, partinin (SHP) o dönemde hazırladığı meşhur "Güneydoğu raporu"nu olumlu bulur; ama terörle bağlantısı olan HEP’le yapılan seçim ittifakını eleştirir. 9 Eylül 1992’de ise hedefine SHP’de değilse bile, yeniden açılan CHP’de ulaşır. Bu sıralarda İsmail Cem’le birlikte Yeni Sol kitabını ve yeni solun programını yazar. Avrupa soluna benzer bir üçüncü yol söylemi tutturan Baykal, muhafazakâr kesime yönelik de sıcak mesajlarıyla dikkat çeker. Baykal için, artık, “diskoya giden de, camiye giden de bizim evladımızdır”…

Kamuoyu baskısıyla gerçekleşen SHP-CHP birleşme sürecinde ise Hikmet Çetin’in liderliğini kısa bir süreliğine kabullenen Baykal, bir süre sonra nihayet hayal ettiği konumdadır ve CHP çatısı altındaki birleşme sonrası solun lideridir. Bu süreçte küçük parti olan CHP'nin lideri olarak, akıllı taktiklerle büyük parti olan SHP'yi kendi bünyesine katmayı başarır. Ancak Baykal, bu dönemlerde İnönü’ye karşı sert muhalefeti ve liderlik hırsı nedeniyle sonradan halkta kendisine karşı birtakım önyargıların oluştuğunu fark edememiştir. Baykal adı, artık birçok kişinin gözünde liderlik hırsı, kavgacılık ve hizipçilik gibi kelimelerle yan yana zikredilmektedir. SHP-CHP birleşmesi sonrası ülkedeki gidişatın kötü olduğunu ve devletin kuşatıldığını ifade eden Baykal, koalisyon hükümetini dağıtır. Seçime kadar kurulan geçici hükümette birkaç ay Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapar. Bu kısa sürede bile farkını gösterir ve Gümrük Birliği'ne girilmesi ve Kardak krizi gibi konularda başarılı performansıyla övgü alır. Fakat bu başarılara rağmen, 24 Aralık 1995 seçimleri CHP ve Baykal için tam bir başarısızlık olur. Yüzde 10 seçim barajı zar zor geçilir. Baykal, solun liderliğini yine Ecevit’e (DSP) kaptırmıştır. Yükselen Siyasal İslam karşısında ise sol taban son derece tedirgindir. Türkiye’de art arda koalisyon hükümetleri kurulur ve Türkiye hızla 28 Şubat sürecine sürüklenir. 28 Şubat sürecinde laiklik meselesi ülke siyasetinde temel mesele olmuşken, elbette laikliğin kalesi CHP ve onun lideri Deniz Baykal ön plandadır. Medyada ve halk tabanında CHP’ye doğru bir yöneliş vardır. 28 Şubat sürecinden yorgun çıkan Türkiye’de, Baykal, haklı gerekçelerle de olsa koalisyon hükümeti hakkında gensoru vererek hükümeti düşürür. Ancak bu tavrının kavgacı ve uzlaşılmaz imajını halk nezdinde perçinlediği ilerleyen yıllarda anlaşılacaktır. Dahası, soldaki rakibi Ecevit, seçime kadar kurulan azınlık hükümetinde PKK lideri teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanması sağlayarak bir anda önüne geçmiştir. 1999 genel seçimlerinde, CHP, tarihinde ilk kez baraj altında kalır. Baykal, eşiyle de görüştükten sonra kararını verir ve istifa eder. Yerine deneyimli gazeteci Altan Öymen CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturur. Ancak Baykal’ın istifa ettiği günden itibaren geri döneceği konuşulmaya başlanır. Nitekim 30 Eylül 2000 tarihinde Ankara’da toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 11. Olağanüstü Kurultayı'nda yeniden seçilerek üçüncü kez CHP Genel Başkanı olur. 2002 genel seçimlerine kadar partisine Ekonomi Bakanı Kemal Derviş, saygın bilimadamı ve din âlimi Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, deneyimli diplomatlar Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen ile değerli sanatçı Zülfü Livaneli gibi isimlerle bir vitrin oluşturur. Ancak temelde, 1970’lerden beri kendisine yakın isimlerle dar kadrocu siyaset yapmaya devam etmektedir.

3 Kasım 2002 milletvekili genel seçimlerinde, CHP, yüzde 19,4 oyla ve 177 milletvekili kazanarak TBMM’ye girdi. Yeni kurulan AK Parti (AKP) ise, seçimlerde büyük sürpriz yaparak birinci parti olmuştu. Deniz Baykal, bir kez daha Antalya milletvekili seçilmişti. Bu dönemde, Baykal, demokrasinin gereği olarak, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal yasağının kalkmasının yolunu açtı. Ayrıca 1 Mart Tezkeresi'ne karşı sert muhalefetiyle TBMM’den tezkereye ret kararının çıkmasında önemli rol oynadı. Baykal, 22. dönem TBMM’de ana muhalefet partisi Genel Başkanı olarak görev yaptı. 2003 Ekim ayında 30. Kurultay’da tekrar Genel Başkanlığa seçildi. 2004 yılı Temmuz ayında muhaliflerden Mustafa Sarıgül’e karşı olağanüstü kurultayda güvenoyu aldı. 29 Ocak 2005’te yapılan olaylı CHP Olağanüstü Kurultayı’nda ise, rakibi Mustafa Sarıgül’ü yenerek Genel Başkanlık görevine devam etti. 2005 yılına kadar Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yer aldığı TBMM’de Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve demokratikleşme için gerekli reform paketleri başarıyla geçirilir. Fakat nispeten sorunsuz bir siyasal hayat devam ederken, 2005 yılından başlayarak Baykal’ın AK Parti’ye yönelik muhalefeti, bu partinin sertleşen tek parti politikalarına tepki olarak değişir. Artık AK Parti-CHP ve Erdoğan-Baykal düellolarına dayalı iki kutuplu bir siyasal çizgi şekillenmiştir. 2007 seçimlerinden önce düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri ile güç gösterisi yapan Kemalist-sol kesimin tabandan gelen isteklerine uyum gösteren Baykal, bu seçimde DSP (Demokratik Sol Parti) ile seçim ittifakı yaptı. Ancak 22 Temmuz 2007’de yapılan genel seçimleri, sol taban için büyük bir hezimetti. CHP, bu seçimde yalnızca yüzde 20,8 oy aldı ve dahası, AK Parti, yüzde 47 gibi beklenmedik yüksek bir oya ulaştı. Seçimler sonrası istifası yönünde büyük baskılara rağmen, Baykal, CHP oylarını yüzde 19’dan 21’e çıkardığını iddia ederek görevine devam edeceğini açıkladı. Deniz Baykal, 26 Nisan 2008’de yapılan CHP 32. Olağan Kurultayı'nda 1231 delegeden 1021'inin oyunu alarak tekrar Genel Başkan seçildi. 2010 yılındaki kaset skandalına kadar da CHP Genel Başkanı olarak görevine devam etti. Eski sekreteri ve CHP milletvekili Nesrin Baytok'un dahil olduğu kaset skandalı sonrasında ise yerini Kemal Kılıçdaroğlu'na bıraktı.

Siyaset Tarzı

Deniz Baykal’ın siyasal kariyeri ve kişisel özellikleri incelendiğinde, karşımıza çıkan ilk unsur, Baykal’ın halkta yarattığı kutuplaştırıcı etkidir. Yücel Demirer ve Levent Erçin’in de belirttiği üzere, Baykal, seçmenler açısından ya çok sevilen, ya da tepki duyulan, hatta nefret edilen bir siyasi lider olmuştur. Aslında, özellikle 2000’li yıllarda olgun bir siyasetçi profili çizen, Genel Başkanlık görevini bırakmasına kısa bir süre kala Kutlu Doğum Haftası’nda yaptığı konuşmayla yeminli CHP düşmanı Siyasal İslamcı radikal çevrelerde dahi takdir toplayan Baykal’ın bu kavgacı ve uzlaşmaz “yaramaz çocuk” imajının oluşmasına sebep olan husus ise, SHP içerisinde Erdal İnönü’ye muhalefet yaptığı dönemde çok yıpranmış olmasıdır. Baykal, bu yıllar sonrasında ne kadar doğru hareket ederse etsin, halkın çok sevdiği ve muhaliflerinin dahi sempatik bulduğu bir kişilik olan Erdal İnönü’ye karşı sert tavrı nedeniyle bir türlü bu olumsuz imajını düzeltememiş; eski sosyal demokrat Birleşik Krallık (İngiltere) Başbakanı Tony Blair'e referansla yapılan “Deniz Blair” yakıştırmaları ve Ricky Martin şarkıları eşliğinde sahneye çıkmaları gibi halkla ilişkiler kampanları dahi bu olumsuz imajı yok edememiştir.

Deniz Baykal’ın bir diğer dikkat çeken özelliği, üniversite yıllarında münazara takımında geliştirdiği yetenekler sayesinde, müthiş bir polemikçi ve hatip olmasıdır. Baykal’ın 2002-2010 arası dönemde meclis grup toplantılarındaki konuşmalarının, AK Parti iktidarından rahatsız olan özellikle yüksek eğitimli kişiler için ferahlatıcı bir yönü olmuştur. Ancak akademisyenlik çıkışlı Baykal’ın ortalama eğitim seviyesi düşük olan Türkiye toplumuyla ilişkileri, üstün hitabet yeteneklerine karşın, popülist sağ siyasetçilere kıyasla oldukça zayıf kalmıştır. Deniz Baykal’ın belki de en çok eleştirilmesi gereken yönü, kendisine 30’lu yaşlarının başında açılan kapıları 1990’lar ve 2000’lerde CHP’li gençlere açmamış olmasıdır. CHP, bu nedenle bir türlü değişen sosyal parametrelere uyum gösterememiş, teknoloji kullanımı konusunda eğitimli genç seçmen tabanına rağmen AK Parti’nin çok gerisinde kalmıştır. Baykal, ayrıca parti içi muhalefete karşı da oldukça hoyrat davranmış ve yüzlerce değerli sosyal demokrat ve Atatürkçü ismin CHP’ye muhalif olmalarına neden olmuştur. Örnek bir aile babası profili sergileyen ve bayram namazlarına torununu alarak giden Baykal, bu yönüyle ise daima takdir toplayan saygın bir politikacı olmuştur.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; bilgili, modern Müslüman, kesinlikle başka devletlerin adamı olmayan, sosyal demokrasi ile Kemalizm'in sentezini arayan makul bir lider olduğu söylenebilir. Avrupa Birliği (AB) üyeliğini istemekle birlikte, kendisi, kişisel sohbetlerimizden de bildiğim kadarıyla, bunu çok da mümkün görmüyordu. Ayrıca Sosyalist Enternasyonal'de senelerce Genel Başkan Yardımcılığı yaptığını ve dışarıda da sol çevrelerde gayet tanınan bir siyasetçi olduğunu hatırlatmak gerekir. Baykal'ın en temel eksiklikleri ise; halkla ve özellikle sağ tabanla özdeşleşim yapamaması, siyasette orduya ve devlete halktan daha çok güvenmesi ve dışarıda (özellikle ABD) yeterince güçlü bağlantılar kuramamasıydı. Bu anlamda, Baykal, 2000'lerde AK Parti'ye karşı ordu destekli bir ara rejim ve MHP ile koalisyon kurarak iktidara gelmeyi denemiş ve bu iki yöntemde de başarılı olamamıştır.

İdeolojisi

Siyasal-ideolojik açıdan Deniz Baykal’ın durumu da kolay izah edilemeyecek kadar karışıktır. Bunun temel nedeni, Baykal’ın tüm merkez siyasetçiler gibi pragmatizme fazlasıyla açık oluşudur. 1970’lerde genç bir sosyal demokrat olan Baykal, 1980’lerle birlikte daha piyasacı liberal eğilimlere yelken açmış, Kürt Sorunu ve sivil-asker ilişkileri konusunda demokratik çıkışlarıyla da dikkat çekmiştir. Ayrıca siyasal şiddete prim tanıyan Kürt milliyetçisi siyasete mesafeli tutumu, Deniz Baykal’ı devlet nezdinde önemli bir konuma getirmiştir. Öyle ki, 2000'lerde bir dönem MHP'lilerin bile hayran olduğu bir siyasetçi olması ve CHP-MHP koalisyonuna oynaması sebebiyle, kendisine Türk medyasında "Başbuğ Baykal" yakıştırmaları bile yapılmıştır.

Yeni Sol”la beraber 12 Eylül sonrası muhafazakârlaşan Türkiye toplumuna yönelik Şeyh Edebali’li mesajlar veren Baykal’ın belki de temel hatası, siyasal çizgisini istikrarlı şekilde sürdürmemesidir. Baykal, her seçimde yeni bir strateji belirlemiş ve 1990’lardaki başarısızlıkları sonrası yeni soldan vazgeçerek daha devletçi, katı laiklik anlayışını savunan ve daha klasik (geleneksel) Atatürkçülük çizgisinde bir CHP söylemi benimsemiştir. Bu yolla yüzde 20-25’lik bir tabanı konsolide etmeyi başaran Baykal, birinci parti olması için gerekli yüzde 30 ve üzeri oy oranlarına ise hiçbir zaman ulaşamamış ve topluma yeni, denenmemiş ve heyecan veren bir proje sunamamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri de, 1970’lerden beri hemen hemen aynı isimlerle siyaset yapan Baykal’ın ekibinde halka ve seçmenlerin çoğunluğunu oluşturan 12 Eylül öncesini bilmeyen gençlere heyecan verebilecek genç isimlerin olmamasıdır. Bu anlamda, Baykal, CHP’de parti içi hâkimiyeti adına dinamizmi yok etmiş, muhalifleri sindirmiş ve tüm iyi niyetine karşın partinin yeterince güçlenememesinde baş sorumlu olmuştur. Partiye dışarıdan destekçiler bulmak adına da fazla bir çaba içerisine girmeyen Baykal, düşünün ki CHP’nin Brüksel ve Washington bürolarını Genel Başkanlığı bırakmasından ancak iki yıl önce açmıştır.

Sonuç

Belki de Başbakanlığa en çok yaklaştığı dönemde, 2010'ların başında, talihsiz bir şekilde ve bir kumpas sonucu siyasal kariyeri sarsılan Baykal’ın, Genel Başkanlığı bırakması sonrasında eski arkadaşlarına ve CHP'nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik bazı sözleri de parti tabanında tepki toplamıştır. Akademik geçmişi, modern ve geleneksel değerleri birleştirmeye çalışan mütevazı yaşamı, hiçbir parti içi muhalefete ve gençleşme hamlesine izin vermeyen yüksek egosantrizmi, iyisi-kötüsü ile, Baykal, ünlü şair Cemal Süreya’ya göre; “3 kişinin içinde ahbap, 100 kişi içinde yol gösterici, 1000 kişinin içinde hiç”tir…

Son olarak, kısa süre önce vefat eden Deniz Baykal'a Allah'tan rahmet, sevenlerine de başsağlığı dilerim. Deprem felaketlerini idrak ettiğimiz bu kara günlerde vefat etmesi ise, kuşkusuz, milletini seven bir siyasetçi olan Deniz Baykal'ın hafızalara kazınmasına yardımcı olacaktır. Bu dünyadan bir Deniz Baykal geçti, Allah rahmet eylesin...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

KAYNAKÇA

  • Ayşe Güneş Ayata (2002), “The Republican People’s Party”, içinde Barry Rubin & Metin Heper (ed.) Political Parties in Turkey, London: Frank Cass and Company Limited.
  • Cemal Süreya (1991), 99-Yüz, İstanbul: Sistem Yayıncılık.
  • Deniz Baykal & İsmail Cem (1992), SHP’de “YENİ SOL”un Türkiye Programı “DEĞİŞİM”.
  • Deniz Baykal & İsmail Cem (1992), Yeni Sol, İstanbul: Cem Yayınevi.
  • Yücel Demirer & Levent Erçin (2001), “Deniz Baykal Ya Çok Sevilen Ya Da Nefret Edilen”, içinde Lider Biyografilerindeki Türkiye, İstanbul: Aykırı Yayıncılık.

11 Şubat 2023 Cumartesi

Plus de 20.000 personnes tuées dans les tremblements de terre de grande magnitude en Turquie et en Syrie


À l’aube du  6 février 2023, à 4h17 environ à l’heure turque, un séisme meurtrier a frappé le sud-est de la Turquie et le nord-est de la Syrie. Ce désastre a causé la mort d’au moins 22.300 personnes dans tous les deux pays. A cet effet, je vais résumer les dernières nouvelles sur cette catastrophe, appelée par le média turc "les tremblements de terre de Kahramanmaraş-Gaziantep de 2023" et par la presse internationale ceux de Turquie-Syrie de 2023.

Ce tremblement de terre de magnitude de 7.7 est le deuxième le plus puissant séisme en Turquie après celui d’Erzincan en 1939 (7.9). Ce désastre est même plus violent que celui d’Izmit (Gölcük) en 1999 (7.6) qui avait provoqué la mort de 18.000 citoyens turcs. Selon le dernier décompte des autorités turques, il y a plus de 20.000 morts et plus de 80.000 personnes sont blessées mais il est probable que le bilan s'alourdisse de plus en plus. Ce grand tremblement de terre de magnitude 7.7 a été suivi par plusieurs répliques dont une avec magnitude 7.5 s’est déroulée neuf heures après le premier. C’est pourquoi, ce tremblement de terre se présente sous plusieurs noms comme celui de Gaziantep-Kahramanmaraş de 2023. Les répliques et les activités sismiques dans la région continuent et les experts disent aux habitants de partir le plus vite possible de la région pour les villes plus solides. Il faut rappeler qu’il y a presque 3.000 morts en Syrie. C’est comme cela que nous pouvons dire par avance que le nombre de décès va dépasser 25.000 dans les jours qui viennent.

Bien sûr, nous avons peu de chances d’écarter complètement les conséquences négatives des catastrophes naturelles. En effet, en comparaison du tremblement de terre d’Izmit en 1999 (également appelé celui de Gölcük en 1999), qui est moins puissant relativement à celui dernier, le nombre de décès a donné à croire que la Turquie a fait de progrès au niveau des résidences et des établissement urbains. Mais on peut aussi dire que la Turquie n’a pas encore fait assez de progrès en matière de résistance anti-sismique. Par exemple, le Japon, qui est souvent la cible de violents tremblements de terre et qui a su développer des technologies anti-sismiques, est capable de protéger la vie de ses citoyens, voire des désastres les plus grands. En fait, il y a des morts à causé de la tsunamie, mais pas des tremblements de terre au Japon. Comme disent certains: “le tremblement de terre ne tue personne mais le bâtiment.” Donc, nous avons beaucoup de chemins à faire à cet égard.

Dans la perspective de la science politique, les catastrophes naturelles sont vues comme des examens pour les hommes politiques. S'ils réussissent, résoudre le problème et savoir créer un pont de solidité avec leurs peuples pendant la crise, en réalité ils pourront  être plus forts. Un expert de politique-psychologie qui vient du Chypre du Nord, Professeur Vamık Volkan a d’intéressants points de vues sur comment la communication politique devient à sens unique entre le leader et son peuple durant les crises. Notamment, dans la politique américaine, il y a beaucoup d’exemples sur la bonne communication stratégique prudemment conduite par les présidents américains et leurs conseillers. Néanmoins, les désastres naturels peuvent devenir ceux politiques si les leaders paniquent, ne peuvent pas gérer la crise et unifier la société.

En Turquie, les tremblements de terre sont déterminants pour la politique. En 1999, un grand séisme a marqué le commencement de la nouvelle ère nourrie de l’islamisme avec l’AKP/AK Parti (le parti de la justice et du développement) et le Président Recep Tayyip Erdoğan était arrivé au pouvoir. Certains groupes religieux en Turquie voient le tremblement de terre comme le message de Dieu au mode de vie séculaire dans le pays. Donc, l’Islamism a obtenu le pouvoir et le peuple turc s’est éloigné des partis politiques droite et a préféré AKP (le parti de tendence islamiste) dans la prochaine election. Je ne suis pas sûr si le séisme va créer la même conséquence qu’autrefois mais une chose est certaine, c’est que les choses ne vont pas bien en Turquie depuis récemment alors que le pays est prêt à célébrer son 100eme anniversaire de la République. Les inégalités, les injustices en même temps que la corruption et la mauvaise gestion vont créer la colère parmi le peuple contre le gouvernement.

Grâce à Dieu, le peuple turc est très fort et fidèle à l'exception de certains groupes radicaux. Les Turcs se serrent les coudes et agissent en plein de solidarité. C’est très touchant de voir les jeunes universitaires et les profs au quatre coin du pays organisent les campagnes d’aides pour les victimes. Cela montre que la Turquie va toujours exister et que la société turque ne sera jamais divisé dans les moments décisifs.

En outre, la Turquie a beaucoup d’amis hors de ses frontières. La plupart des leaders mondiaux ont transmis leurs messages de condoléances à la Turquie après le désastre. De plus, beaucoup de pays ont envoyé leurs secouristes et du matériel d’aide en Turquie. Parmi eux, l’Azerbaïdjan et l’Israël ont pris la tête. Bien sur que dans un monde globalisé  un pays ne peut pas être isolé du monde et il a toujours des amis et des alliés. Alors, la Turquie n’oubliera jamais ses vrais amis et alliés dont l’apparence est plus valable dans les moments critiques.

Finalement, le désastre va engendrer le désespoir dans le pays pour un certain moment. En effet, sept jours de deuil national est déclaré par le gouvernement. Mais je suis sûr que la Turquie va s’en sortir plus fort qu’autrefois, après cette tragédie parce que la Turquie a accompli de s’intégrer avec son peuple et elle a une tradition d’Etat qui est forte.

Traduction: Berkay TEMEL

Dr. Ozan ÖRMECİ

Doğal Afetler ve Siyaset


Giriş

Türkiye ve Suriye'de 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen büyük depremler ve bu depremlerde hayatını kaybeden vatandaşlarımız nedeniyle büyük bir hüzün yaşadığımız ve yas tuttuğumuz bu dönemde, depreme bağlı olarak ortaya çıkan kayıplarda herhangi bir sorumluluğumuz olmadığının bilincinde olarak, yardım kampanyalarına maddi ve fiziksel olarak destek olmanın yanı sıra, işlerimizi aksatmayarak da ülkemize ve dünyaya en iyi şekilde yardımcı olabiliriz.

İşte bu bilinçle, bu yazıda, doğal afetlerin siyasete etkisi hakkında yazılmış bazı kaynaklara göz atarak ve kendi görüşlerimi katarak, bu konuda ortaya çıkan farklı fikirleri sizler için derlemeye çalışacağım. Ancak elbette, öncelikle depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı ve sabır diliyorum. Hiç şüphesiz ki, güçlü ülkemiz Türkiye ve yüce Türk milleti, bu zorlukları aşacak ve yeniden güzel günler görecektir. Girişte, son olarak, az önce vefat haberini aldığımız değerli siyasetçi Deniz Baykal'ı da saygıyla yad etmek isterim. Milletimizin başı sağolsun...

Doğal Afet Türleri 

Şiddetli soğuklar, kuraklık ve kıtlık gibi yavaş (zaman içerisinde) gelişen ve deprem, seller/su taşkınları/tsunamiler, toprak kaymaları/kaya düşmeleri, çığ, fırtınalar/hortumlar, volkanlar ve yangınlar gibi ani gelişen türleri olan doğal afetler, hiç şüphesiz ki, insan kaybı, ekonomik zarar, toplumsal moral bozukluğu, bireylerde kitlesel olarak görülmeye başlanan psikolojik sorunlar, afet sonrası oluşan kaostan doğan hukuksuzluk/anarşi ortamı ve devlet/hükümetin prestij kaybına uğraması gibi Siyaset Bilimi açısından çok önemli bazı sorunlara da yol açmaktadır. Bu afetlerin yanında, insan hatasından kaynaklanan; nükleer/biyolojik/kimyasal kazalar, büyük taşımacılık kazaları, endüstriyel kazalar, aşırı kalabalıktan meydana gelen kazalar ve göçmenler ve yerlerinden edilenler gibi konuların da günümüzde etkileri bakımından kriz ortamı yaratan afetler kapsamında değerlendirilebileceği söylenebilir.

Siyaset Bilimi Gözünden Doğal Afetler ve Seçimler

Doğal afetler, demokratik seçimleri birçok yönden olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. Öncelikle, deprem ve yangın gibi doğal afetlerin yol açtığı fiziksel zararlar nedeniyle, seçimlerin ertelenmesi, seçmenlerin yer değiştirmesi, özel oy verme düzenlemelerinin yapılması, oy verme tesislerinin zarar görmesi ve gerekli materyallerin/evrakların kaybolması gibi sorunlar yaşanabilmektedir.

Yakın geçmişe baktığımızda, 2019 yılında Mozambik'te yaşanan büyük kasırga felaketleri ve sonrasında yapılan genel seçimleri bu duruma örnek gösterebiliriz. Bu seçimde, 2014 seçimlerini kazanan FRELIMO partisi lideri ve Devlet Başkanı Filipe Nyusi, bu defa çok rahat ve açık farkla seçimleri kazanmış, ancak muhalefetin seçime yönelik hile eleştirilerine de göğüs germek durumunda kalmıştır. 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin de doğal afetlerin seçime etkisi hakkında iyi bir örnek oluşturacağı ve dünya kamuoyu tarafından yakından takip edileceği söylenebilir.

Doğal afetler sürecinde, seçmenler, makroekonomi yönetimi ve kamu güvenliği konusunda başarılı adımlar atılması halinde lider ve hükümetlere yönelik desteklerini yükseltebilmektedir. Bu konuda oldukça kapsamlı bir literatür halihazırda zaten oluşmuş durumdadır. Ancak bunun tam zıttı şekilde, bu konularda hatalar yapılır ve süreç doğru yönetilemezse, halk, "resrospective voting" (geriye dönük oy verme) yaklaşımı uyarınca, geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde hükümetin performansını değerlendirme yaklaşımını benimsemekte ve bu noktada doğal afetler/kriz süreçlerindeki performanslar da büyük önem kazanmaktadır.

Demokratik seçim yapılmayan ülkelerde ise, kuşkusuz, doğal afetler ve kriz anları rejimin meşruiyetine dair halkın görüşlerini şekillendirmektedir. Devletin güçlü ve hazırlıklı olması rejime duyulan güveni artırmakta, rejimin hazırlıksız olduğunun ortaya çıkması ise rejim karşıtı muhalif hareketleri güçlendirmektedir. Bu durumun güncel örnekleri; Rusya'nın Ukrayna Savaşı'ndaki performansı ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin Covid-19 (koronavirüs) pandemisiyle mücadelesidir.

Doğal afetlerin oluşma süreçleri ve yıkıcı etkilerine dair devletin/hükümetin yetersizliğinden kaynaklanan durumlar söz konusu ise, bu, genelde halkın suçlayıcı tutum içerisine girmesine neden olmaktadır. Ayrıca bu tarz büyük felaketlerin ciddi politik/kamusal değişimleri de beraberinde getirdiği söylenebilir. Örneğin, 1999 Gölcük depremi, Türkiye'de konut izinleri/kalitesi ve deprem sigortası gibi konuların çok daha ciddiye alınmasına ve bu konulardaki düzenlemelerin sıkılaştırılmasına yol açmıştır. Ancak anlaşılmaktadır ki, geçen yıllar içerisinde bu konudaki hassasiyetler azalmış ve yeniden eski sisteme dönülmüştür. Bu bağlamda, 2023 depreminin de güvenlik bağlamında bazı siyasaları yakından etkileyeceği düşünülebilir.

Politik Psikoloji Gözünden Doğal Afetler ve Liderlik

Doğal afetler, siyasi liderler için çok zorlu bir sınav olduğu gibi, topluma doğru mesajlar verilir ve uygun şekilde hareket edilirse, liderlerin toplum nezdinde daha da sevilmelerine/desteklenmelerine yol açabilen süreçlerdir. Politik Psikoloji uzmanı olan Prof. Dr. Vamık Volkan, afet/felaket süreçlerinde toplumla lider arasında oluşan etkileşimi "trafiğin tek yönlü olarak akması" durumuna benzetir. Normalde çift yönlü olarak akan trafik, kriz anlarında ise tek yönlü devam etmekte ve tüm dikkat siyasi liderin üzerinde toplanmaktadır. Öyle ki, normalde siyasi lider toplum genelinde pek dinlenmeyen/önemsenmeyen biri olsa da, savaş/afet gibi kriz anlarında, lider, tüm bilgilerin en doğru şekilde ve birinci ağızdan açıklandığı en önemli kişi konumuna oturur. Bu durum zaman zaman öyle bir hâl alabilir ki, toplum, lidere yönelik olarak mutlak bir itaat/güven (blind trust) duygusu bile geliştirebilir. Hatta yakın geçmişte totaliter liderlerin birçoğu (Adolf Hitler), büyük felaketlerin (Almanya örneğinde Reichstag yangını) yarattığı uygun ortamı kullanarak, toplumlarını kendilerine taparcasına bağlı duruma getirmeyi başarmışlardır.

Ancak böylesi durumlar, liderler için ciddi riskler de barındırmaktadır. Şöyle ki, eğer lider bu süreçte topluma güven veremez ve birliği sağlayamazsa, toplum içerisinde ciddi bölünme/kırılmalar yaşanabilmekte ve bu ortamda da, toplum, kendi değerlerinden farklı şekilde hareket eden gruplara karşı son derece katı ve cezalandırıcı bir pozisyon alabilmektedir. Buna somut bir örnek vermek gerekirse, 6 Şubat 2023 depremi sonrasında Türkiye'de bazı şehirlerimizde yağma/hırsızlık yaparken yakalanan kişilere yönelik halk tarafından yapılan sert muamele görüntüleri, ülkemizde maalesef buna benzer bir ortamın kısmi olarak bazı bölgelerde -devletin zaafiyeti nedeniyle- oluştuğunu göstermektedir. Bu gibi durumlara mahal vermemek için ise, devletin ve siyasi liderliğin topluma güven vermesi ve mutlaka olay yerinde aktif olarak bulunması gerekmektedir.

Deprem Sonrasında 2023 Türkiye Seçimleri

Henüz YSK'dan resmi bir açıklama yapılmasa da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kısa süre önce 14 Mayıs 2023 tarihini işaret ettiği 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri, 6 Şubat 2023 Türkiye/Suriye depremlerinin gölgesinde gerçekleşecektir. Deprem nedeniyle, depremin etkilediği 10 şehirde, 3 ay süreyle olağanüstü hâl (OHAL) ilan edilmiştir. Bu noktada, öncelikle deprem nedeniyle seçimlerin ertelenmesi hususu öne çıkmaktadır. Bu konuda henüz AK Parti ve hükümet çevrelerinden bir açıklama yapılmasa da, İYİ Parti lideri Meral Akşener, "14 Mayıs’ta olmaz seçim, zamanında, 18 Haziran’da yapılması lazım" diyerek ertelemeyi gündeme getirmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) çevreleri ise, kulis bilgilerine göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçimi kaybetmemek adına bir yıl erteleyebileceği iddiasını gündeme taşımıştır. Bu noktada gözlerin çevrildiği merci ise YSK'dır; zira anayasanın 79. maddesine göre "Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme, kesin karara bağlama ve TBMM üyelerinin seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi YSK’nındır. YSK kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz." Ancak YSK'nın seçimleri ertelemek gibi bir yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle, seçimlerin 18 Haziran 2023 veya öncesinde gerçekleşmesi dışında bir ihtimal gözükmemektedir. Bu durumun tek istisnası ise, anayasanın 78. maddesinde belirtilen savaş durumudur. Bu maddeye göre, "Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmezse, Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir."

Deprem sürecinde, siyasi liderler, vatandaşların sorunlarını gündeme getirmeye çalışmışlardır. Örneğin, ana muhalefet partisi CHP'nin lideri Kemal Kılıçdaroğlu, olay yerinde yaptığı incelemelerden sonra, sosyal medya hesaplarından, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve hükümeti eleştiren bir video yayınlamıştır. Kılıçdaroğlu, Twitter hesabında "Halkımızın halini yerinde gördüm. Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalanmayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyasetinin sonucudur. Erdoğan’la, sarayıyla ve rant çeteleriyle hiçbir zeminde buluşmayacağım. Ben halkımın kavgasını vereceğim. Sonuna kadar." yorumlarına yer vermiştir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise, Kılıçdaroğlu'nun eleştirileri üzerine, "Deprem üzerinden siyaset yapmaya çalışanlara yazıklar olsun" cevabını vermiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, deprem sonrasında olay yerine intikal etmiş ve burada yaptığı açıklamada vatandaşlara şu sözleri vermiştir: "1 yıl içinde yıkılan binaları yeniden elimizdeki projelerle inşa edecek ve sahiplerine teslim edeceğiz. 15'er bin lira vatandaşlarımıza vereceğiz. Çadırlarda kalmak istemeyen vatandaşlarımızın da kira bedelini ödeyerek konutlarda yaşamalarını sağlayacağız. İster Adıyaman'da ister farklı illerde 1 yıl itibarıyla benim vatandaşlarım kalabilecek." Erdoğan, bu şekilde toplumsal öfkeyi durdurmayı amaçlamış ve vatandaşlara yaralarının sarılacağı sözünü vererek, ortamı sakinleştirmeye çalışmıştır.

Bu bağlamda, gerek iktidar, gerekse muhalefetin deprem sürecinde bile siyasi mücadelelerine devam etmeleri başta biraz yadırganabilir. Zira toplumsal olarak büyük bir acıyı idrak ettiğimiz ve azap içerisinde olduğumuz şu günlerde, insanımız, siyasetçilerden bölücü değil, birleştirici mesajlar beklemektedir. Nitekim Türkiye halkı, bu süreçte, Kuvayi Milliye ruhunu anımsatan büyük azmiyle inanılmaz bir yardım kampansına imza atmıştır/atmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, nasıl ki akademisyenlerin görevi ders vermek/bilimsel yayın yapmak, doktorların işi hasta bakmak/iyileştirmek ise, siyasetçilerin var oluş sebepleri de toplumsal sorunları gündeme getirmek ve iktidara gelmek için siyasi mücadele vermektir. Bu anlamda, kültürümüzde kriz anlarında siyaset yapılması pek hoş karşılanmasa da, politikacıların işlerini yapmalarına da engel olunmamalıdır. En doğru ve dürüst kimin davrandığının ve ülkeyi en iyi kimin yönetebileceğinin kararını ise seçimde halkımız verecektir.

Sonuç

Sonuç olarak, doğal afetler ve siyasi krizler, siyasi iktidarlar açısından iki yönde de etkili olabilir. Doğru teşhis ve müdahaleler ile bir iktidar bu süreçlerden güçlenerek çıkabileceği gibi (Mozambik örneği), pandemiyi ciddiye almayan Donald Trump'a benzer şekilde yönetme erkini kaybetmek durumunda da kalabilir. Bu bağlamda, 2023 Türkiye seçimleri, tüm dünyanın yakından takip edeceği bir test işlevi görecektir. Halkımızın en doğrusunu yapacağını düşünerek, tekrar milletimize geçmiş olsun diyorum...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

9 Şubat 2023 Perşembe

Amerikalı Ünlü Gazeteci Seymour Hersh'ün Kriz Yaratan İddiası: ABD Deniz Kuvvetleri Kuzey Akım-2 Hattını Bombaladı


Seymour Myron "Sy" Hersh (1937-), Amerikalı çok ünlü ve saygın bir gazetecidir. Yahudi inancına mensup olan Hersh'ü Amerikan ve uluslarası kamuoyunda şöhrete kavuşturan ilk olay, Vietnam Savaşı sürecinde 1969 yılında ABD Ordusu tarafından yapılan My Lai katliamını ortaya çıkarması olmuştur. Bu olay sonrasında tüm dünyada dikkatle takip edilen önemli ve saygın bir isim haline gelen ve 1970 yılında Pulitzer Ödülü kazanan Hersh, ilerleyen yıllarda da zaman zaman tartışma yaratan, ancak hep dikkatle takip edilen bir basın mensubu ve yazar olmuştur. Örneğin, 2004 yılında, işgal altındaki Irak'ta Abu Gurayb Cezaevi'ndeki mahpuslara ABD Ordusu tarafından yapılan kötü muameleyi haberleştiren Hersh, 2015 yılında da El Kaide lideri Usama Bin Ladin'in ölümü konusunda Amerikan makamlarınca uluslararası kamuoyuna yanlış bilgiler verildiğini iddia etmiştir. Yine Hersh, 2014 yılı içerisinde, 2013 yılında Suriye'de gerçekleştirilen kimyasal katliamın da Beşar Esad rejimince değil, muhalif İslamcı gruplar ve Türk istihbaratı tarafından düzenlendiğini iddia etmiştir. İşte bu popüler ve tartışmalı isim, önceki gün, Kuzey Akım-2 boru hattında yaşanan patlamaların ABD tarafından gerçekleştirilen bir sabotaj operasyonu olduğunu iddia ederek, ülkesinde yeni bir siyasi kriz yaratmıştır. Bu yazıda, ünlü gazetecinin iddiası özetlenecek ve buna yönelik tepkiler değerlendirilecektir.

Kuzey Akım-2 Boru Hattı

Seymour Hersh, kişisel internet sitesinde yayınlanan "How America Took Out The Nord Stream Pipeline" (ABD, Kuzey Akım Boru Hattı'nı Nasıl Yok Etti) adlı 8 Şubat 2023 tarihli makalesinde, bu konuyu kapsamlı bir şekilde değerlendirmiş ve ilginç yorumlar yapmıştır. Hersh'ün iddiasına göre, ABD Deniz Kuvvetleri (US Navy) ile NATO'nun ortaklaşa düzenlediği 17 Haziran 2022 tarihli BALTOPS 22 adlı askeri tatbikat sırasında, ABD Deniz Kuvvetleri'ne bağlı dalgıçlar, Kuzey Akım-2 hattına patlayıcı bombalar yerleştirmiş ve bu bombalar 3 ay sonra patlatılarak, Kuzey Akım-2 hattının 4 ana arterinden 3'ü imha edilmiştir. Neredeyse tamamlanmış olan ve hizmete geçmesi beklenen bu hattı imha emrinin uzun müzakereler sonucunda bizzat Başkan Joe Biden tarafından verildiğini de iddia eden Hersh, Kuzey Akım-2 hattı sayesinde Avrupa ülkelerinin Rusya'ya olan doğalgaz bağımlılığının ciddi oranda artmasından endişe eden Washington'ın Avrupalı müttefikler üzerindeki hâkimiyetini kaybetmemek güdüsüyle böylesi bir sabotaj eylemini gerçekleştirdiğini yazmıştır. Yazara göre, C4 patlayıcılarla gerçekleştirilen saldırı, Rusya'nın Ukrayna işgali öncesinde 2021 yılı Aralık ayında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan'ın başkanlık ettiği bir toplantıda planlanmış, ancak hayata geçirilmesi için uygun ortam Rusya'nın 2022 yılı Şubat ayında Ukrayna'yı işgal ederek, tüm Batı kamuoyunda bir nefret objesine dönüşmesi sayesinde oluşmuştur. Bu doğrultuda, takvimler 26 Eylül 2022'yi gösterdiğinde, Norveç devletinin de desteğiyle patlayıcılar aktive edilmiş ve gizli operasyon başarıyla gerçekleştirilmiştir.

Saldırı sonrasında Amerikan liderliği ve kamuoyu, bu olayı gizemli bir vaka olarak değerlendirmiş ve suçlayıcı yorum yapmaktan kaçınmıştır. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise, Rusya lideri Vladimir Putin'in bu olay hakkında Batılı ülkelere yönelik suçlamalarını reddetmiş, buna karşın, Rusya'nın enerji kartını bir silaha çevirmesi ve Avrupa ülkelerini kendisine bağlaması nedeniyle bu olayın muazzam bir şans olduğunu (tremendous opportunity) ifade etmiştir.

Türkiye-Suriye deprem haberlerinin ortasında ABD ve uluslararası kamuoyunun gündemine bomba gibi düşen bu iddia, Beyaz Saray yetkililerince derhal reddedilmiş ve ABD'nin bu olayla hiçbir alakasının olmadığı vurgulanmıştır. Aslına bakılırsa, şimdilerde Hersh'ün gündeme getirdiği bu iddia, 2022 yılı içerisinde Türk televizyonlarında da defalarca dile getirilmiş ve örneğin, akademisyen ve güvenlik uzmanı Coşkun Başbuğ, bu konuda gayet açık ve net yorumlar yapmıştır.

Ünlü gazeteci Seymour Hersh'ün bu iddiasının doğru olduğu kuşkusuz kolay ispatlanabilir bir durum olmasa da, mantıksal düzlemde, bunun gerçek olabileceği düşünülebilir. Zira Rusya'nın Ukrayna işgali ve Avrupa üzerindeki artması muhtemel etkinliği, kuşkusuz, en çok ABD'yi rahatsız etmekte ve Çin karşısında küresel liderlik mücadelesi veren Washington'ın müttefiklerini kaybetme korkusunu yaşamasına neden olmaktadır. ABD ise, Soğuk Savaş döneminin ispatladığı üzere, siyasi anlaşmazlıklarda gayet saldırgan davranabilen ve şiddet kültürünün genelde yüceltildiği bir ülkedir. Bu anlamda, ABD'nin böyle bir operasyon yapmış olabilmesi hiç de komplovari bir yaklaşım olmayıp, kişisel görüşüme göre de yüzde yüz gerçek bir durumdur. Bu durum, ABD'nin Demokrat yönetiminin de Rus saldırganlığı karşısında benzer pozisyon alabileceğini gösterirken, küresel barış ve istikrar konusunda bu iki ülkeye ne kadar güvenilebileceği noktasında da ciddi soru işaretleri oluşturmuştur. Zira Rusya açık bir şekilde komşusu olan ülkenin topraklarını işgal etmekte, ABD de başka ülke topraklarında ikili anlaşmalarla garanti altına alınmış projeleri sabotajla imha edebilmektedir. Böylesi bir dünya, kuşkusuz, kurallar ve değerler dünyası değildir ve bunun başlıca müsebbipleri de bu iki saldırgan devlettir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ