4 Temmuz 2022 Pazartesi

Kishore Mahbubani: Çin Bir Numara Olduğunda Neler Yaşanacak?


Kishore Mahbubani (1948-)[1], Singapurlu ünlü bir diplomat ve akademisyendir. Hint asıllı bir aileden gelen Mahbubani, ülkesi Singapur’da uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir diplomat olarak çalışmış ve ülkesi adına Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği gibi üst düzey görevlerde bulunmuştur. Mahbubani, Ocak 2001-Mayıs 2002 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevini de icra etmiştir. Diplomatlığı süresince akademik kariyerine de devam eden Mahbubani, Singapur Ulusal Üniversitesi’ne (National University of Singapore) bağlı Lee Kuan Yew Okulu’nda (Lee Kuan Yew School of Public Policy) Dekanlık yapmış ve Kamu Politikaları Profesörü olmuştur. 1991-1992 döneminde Harvard Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Merkezi’nde (Center for International Affairs) araştırmacı olarak da çalışan Singapurlu diplomat ve akademisyen, halen Singapur Ulusal Üniversitesi’nin Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde ders vermeye devam etmekte ve İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nin de mütevelli heyetinde yer almaktadır.

Kishore Mahbubani

Kishore Mahbubani, son yıllarda yazdığı popüler kitaplarla da adından söz ettirmektedir.[2] Can Asians Think? Understanding the Divide Between East and West (Steerforth, 2001), Beyond The Age of Innocence: Rebuilding Trust between America and the World (Perseus Books Group, 2005), The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Global Power to the East (PublicAffairs, 2008), The Great Convergence: Asia, the West, and the Logic of One World (PublicAffairs, 2013), Can Singapore Survive? (Straits Times Books, 2015), The ASEAN Miracle: A Catalyst for Peace (Ridge Books, 2017) ve Has the West Lost It? A Provocation (Penguin Books, 2018) gibi önemli eserleri olan Mahbubani, son olarak 2020 yılının Mart ayında PublicAffairs basımı yeni kitabı Has China Won? The Chinese Challenge to American Primacy (Çin Kazandı Mı? Amerikan Önceliğine Çin Meydan Okuması) adlı popüler eserini yayınlamıştır.[3]

Mahbubani, 2015 yılı Nisan ayında Harvard Üniversitesi’ne bağlı Harvard Kennedy School’un Politika Enstitüsü’nde (Institute of Politics at Harvard Kennedy School)[4] “What Happens When China Becomes Number One?” (Çin Bir Numara Olduğunda Neler Yaşanacak?) başlıklı bir konuşma yapmıştır. Bu yazıda, Mahbubani’nin bu konuşması özetlenecek ve geçen yıllar içerisinde konuşmanın güncelliğini kaybedip kaybetmediği analiz edilecektir.

Mahbubani’nin konuşması

Deneyimli diplomat Kishore Mahbubani, konuşmasına Çin Halk Cumhuriyeti (kısaca Çin) ile Amerika Birleşik Devletleri (kısaca ABD) arasında 2008 küresel finansal krize kadar oluşan ekonomik bağımlılığı anlatarak başlamaktadır. Mahbubani’ye göre, bu döneme kadar ABD hazine bonolarını satın alan ve bu ülkeye yoğun mal satışı gerçekleştiren Çin, ABD ile karşılıklı bağımlılık ilişkisinin kurulmuş olmasından son derece memnundur. Hatta krizin ilk aylarında bile Başkan George W. Bush’un Pekin’e özel bir heyet göndermesi ve ikili ilişkileri geliştirmek istemesi dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Ancak aynı yıl içerisinde Temmuz ayında Amerikan Merkez Bankası-FED’in QE1 programını uygulamaya sokarak piyasaya müdahale etmesi ve para basarak bono alımını mümkün hale getirmesi, Çinlilerde ABD ile karşılıklı bağımlılığın bozulabileceği endişesinin oluşmasına yol açmıştır.

Mahbubani’nin ABD-Çin finansal ilişkileri açısından üzerinde durduğu ikinci önemli konu, ABD’nin federal yasalarını ülke dışında da uygulaması (extraterritoriality of laws) sonucunda, HSBC ve Standard Chartered gibi bankaların da kendi ülkelerinin yasalarını bozmamalarına karşın İran’la yapılan ticarete karışmaları bağlamında ABD tarafından maddi cezalara tabi tutulması hususu olmuştur.

Mahbubani’nin üzerinde durduğu üçüncü ve son önemli konu ise, ABD’nin özellikle Rusya ile olan ikili ilişkilerinde uluslararası işlemlerde yabancı para cinsinden elektronik fon transferi için standart sağlayan SWIFT (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication/Dünya Bankalar Arası Finansal Telekomünikasyon Derneği) sistemini siyasal amaçlarla kullanması ve Rusya’yı sistemden çıkarmakla tehdit etmesidir (ki Ukrayna krizi sonrasında bu yapılmıştır).

Bu üç örnekten yola çıkarak, Mahbubani, daha sonra Çin’in ekonomik liderliğinde neler yaşanabileceğine dair analizini yapmaya başlamakta ve ilk olarak Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından yönetilmesine karşın, Çinli -liderlerin Lenin, Stalin ve Kruşçev gibi liderlerin aksine- komünist sistemin üstünlüğünü ispatlamaya çalışmadıklarını vurgulamaktadır. Peki öyleyse Çinli liderlerin motivasyonunu sağlayan nedir? Mahbubani’ye göre, Çinli liderlerin yegane amacı ve motivasyon kaynakları Çin medeniyetini -Utanç Yüzyılı’nın olumsuz anılarını silerek- yeniden canlandırmak/ihya etmektir. Bu bağlamda, Mahbubani, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2014 yılı Mart ayında yaptığı UNESCO konuşmasında vurguladığı temel hedeflerin; (1) Çin toplumunun yenilenmesi, (2) ülkenin refaha kavuşması, (3) ulusun gençleştirilmesi (rejuvenation) ve (4) Çin halkının mutluluğunu sağlamak gibi amaçlardan oluşan “Çin rüyası”nı gerçekleştirmek olduğunu söylemektedir. Bu noktada, Mahbubani, Batılıların, Çin Komünist Partisi’nin tek parti yönetimine dayalı Çin sistemini çökerterek çok partili demokrasiye geçilmesi isteğinin de gerçekçi olmadığını ima ederek, Çin’in çok partili demokratik hayata geçmesi durumunda Çin dış politikasının çok daha milliyetçi, iddialı ve saldırgan olabileceğini iddia etmektedir. Bu açıdan, Mahbubani, ÇKP’nin milliyetçiliği dizginleyerek küresel sisteme büyük bir fayda sağladığının da altını çizmektedir. Dolayısıyla, deneyimli diplomata göre, ÇKP’nin kendi yolunda ve ekonomiyi önceleyerek dönüşmeye devam etmesi tüm dünya ve küresel sistem açısından olumlu bir durumdur.

Daha sonra ABD-Çin ilişkilerine değinen Mahbubani, ABD-Çin ilişkilerinin istikrarlı şekilde geliştiğini vurgulamakta ve normalde ekonomide ikinci durumda olan ülkenin birinci durumda olan ülkeyi geçmesi halinde -ki satın alma paritesi (PPP) bağlamında Çin ABD’yi birkaç yıl önce geçmiştir- ikili ilişkilerin çok daha gergin hale gelebileceğini düşünmektedir. Bu noktada, Kishore Mahbubani, ABD’nin Çin’e olan yaklaşımını yapıcı bulmakta ve Bill Clinton döneminden başlayarak ABD’nin Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) katılmasına izin vermesi ve Tayvanlı liderlerin bağımsızlık arzularını dizginlemesi bağlamında Pekin’le ilişkileri bozmamaya gayret ettiklerini söylemektedir. Mahbubani, ayrıca ABD’nin 275.000 Çinli öğrenciyi üniversitelerinde eğiterek, dünyanın 1 numaralı ekonomik gücünün yeni elitlerini yetiştiren ülke olduğunu da sözlerine eklemektedir. Mahbubani, Çin tarafının da ABD ile ilişkilerde yapıcı davrandığını belirterek, 7 Mayıs 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması sırasında ABD’nin Belgrad şehrindeki Çin Büyükelçiliği’ni vurduğunu hatırlatmakta, ancak bu olaya Çinlilerin abartılı tepkiler vermediklerini söylemektedir.

Konuşmasının son bölümünde Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olduğunda nasıl davranacağı sorusuna odaklanan Mahbubani, ABD’nin yıllar öncesinde Çin’in küresel sistem için sorumlu bir ortak (responsible stakeholder) olmasını teşvik ettiğini, ancak bizzat kendisinin verdiği üç finansal örnekten de yola çıkarak son dönemde bu şekilde davranmadığı/algılanmadığını vurgulamaktadır. ABD’nin zaman zaman tek taraflı (unilaterally) davrandığını ve küresel sistem aleyhine kararlar alabildiğini düşünen Singapurlu diplomat, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisinin kurduğu uluslararası kuruluşları önemsemeyerek yanlış yönde ilerlediğini belirtmektedir. Çin’in de ABD gibi davranması durumunda küresel sistemin çok olumsuz bir noktaya gelebileceğini ima eden deneyimli konuşmacı, ABD eski Başkanlarından Bill Clinton’ın bir sözünden yola çıkarak, kurallara dayalı uluslararası düzeni ve uluslararası kuruluşları korumak gerektiğini ifade etmektedir. Bunun ABD'nin lehine de olacağını düşünen konuşmacıya göre, ABD, artık kendisinin 2, Çin’in 1 numara olacağı bir dünya düzenini düşünmeye ve buna hazırlık yapmaya başlamalıdır.

Mahbubani’nin 2015 yılında yaptığı bu konuşma güncelliğini korumakla birlikte, geçen yıllar içerisinde, ABD’nin, Mahbubani’nin istemediği şekilde giderek Çin karşıtı söylem ve politikalara yönelmeye başladığı ve ikili ilişkilerdeki istikrarın bozulduğu görülmektedir. Nitekim Barack Obama döneminde “Pivot to Asia” hamlesini başlatan Washington, Donald Trump döneminde Çin karşıtı söylem ve eylemlerini arttırmış, Joe Biden döneminde de bu politikalara devam etmektedir. Ancak ABD, bu politikaları yalnız icra etmeyerek, Batılı müttefiklerini de Çin karşıtı blokta yer almaya ikna etmeye çalışmaktadır. Öyle ki, Çin’le ilişkiler konusunda en ılıman yaklaşıma sahip Batılı devletler olan Avustralya ve Birleşik Krallık’ta bile son yıllarda “Çin tehdidi” söylemi ve algısı güç kazanmaktadır. Uygurların durumu, Hong Kong protestoları ve Tayvan Sorunu gibi Çin merkezli sorunlar Batılı basın-yayın kuruluşları ve düşünce/araştırma merkezlerinde sıklıkla yazılmakta ve Pekin, bu yayınlarda daima sert şekilde eleştirilmektedir. Ayrıca, Washington merkezli bu politikalar ve Covid-19 pandemisi sonucunda Çin’in ekonomik büyümesinde de son dönemde ciddi bir yavaşlama olduğu görülmektedir. Son dönemde ABD’nin Ukrayna Savaşı nedeniyle Rusya’yı öncelediği bir gerçek olmakla birlikte, Çin’e karşı olan tavrını yumuşatmadığı da QUAD ve AUKUS girişimleriyle ortaya çıkmaktadır ki, Avrupa güvenliği için kurulan NATO’nun bile son dönemde Çin’le ilişkileri değerlendirmeye almaya başlaması dikkat çekici bir durumdur. Bu nedenle, Mahbubani’nin konuşmasının 2015 yılı için geçerli olmakla birlikte, günümüzdeki durumun/gidişatın bu yönde olmadığı belirtilebilir. Yine de, bu durumun ne kadar stabil kalacağı da bilinmediği için, Mahbubani gibi farklı sesleri dinlemekte daima fayda vardır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Kishore_Mahbubani.

Web sitesi için; https://mahbubani.net/.

[2] Kitapları için bakınız; https://www.amazon.com/Kishore-Mahbubani/e/B000APJQWS/.

[3] Bakınız; http://politikaakademisi.org/2020/06/16/kishore-mahbubaniden-has-china-won-the-chinese-challenge-to-american-primacy/.

[4] https://iop.harvard.edu/.

1 Temmuz 2022 Cuma

NATO'da Büyük Uzlaşı: Finlandiya ve İsveç'e Üyelik Kapısı Açıldı

 

Giriş

Rusya'nın bu yıl içerisinde Ukrayna topraklarını işgal etmesiyle başlayan sürecin yol açtığı jeopolitik deprem devam ediyor... Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan denklemde NATO dışında kalmayı tercih eden Batılı ülkelerden olan İsveç ve Finlandiya, Rus saldırganlığından çekinerek bir an önce NATO'ya üye olma kararı aldılar ve hatta geçtiğimiz gün Madrid'de düzenlenen 32. NATO Zirvesi'nde, NATO'ya üye olma yolunda çok önemli bir adım atmayı başardılar. Zirve neticesinde, NATO, bu iki ülkeyi birliğe üyelik için davet etme kararı aldı. Dolayısıyla, bu iki ülke, Türkiye'nin terörle mücadele konusundaki bazı itirazlarını da bu ülkeyle yapılan özel bir anlaşmayla (üçlü memorandum) gidererek, Batı'nın askeri alyansı NATO'nun 31. ve 32. üyesi olma yolunda çok önemli bir şans yakaladılar. Bu yazıda, NATO'nun genişleme sürecini, İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyelikleri konusunu, Türkiye-NATO ilişkilerinin kısa tarihçesini ve Türkiye'nin İsveç ve Finlandiya ile vardığı mutabakatı anlatarak, okurlarımızı bu konularda bilgilendirmeye çalışacağım.

NATO Genişlemesi Tarihçesi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması'nın (Washington Antlaşması olarak da geçer) imzalanmasıyla kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü veya yaygın bilinen ismiyle NATO (İngilizce: North Atlantic Treaty Organization, Fransızca: Organisation du Traité de l'Atlantique Nord/OTAN), komünist/yayılmacı SSCB (Sovyetler Birliği) tehdidi karşısında Avrupa güvenliğini sağlamak, Transatlantik bağları geliştirmek, Batılı değerleri korumak ve yaymak amacıyla hayata geçirilmiş bir askeri örgütlenmedir. Merkezi Brüksel olan örgüt, 4 Nisan 1949 yılında kurulmuştur. NATO'nun 12 kurucu üyesi; Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Belçika, Birleşik Krallık (İngiltere), Danimarka, Fransa, Hollanda, İzlanda, İtalya, Kanada, Lüksemburg, Norveç ve Portekiz'dir. Kurulduğu günden itibaren ABD-Avrupa bütünleşmesi yönünde önemli adımlar atan NATO, üye genişlemesini kurucu antlaşmanın 10. maddesine göre yapmaktadır. Bu maddeye göre; "Taraflar, bu Antlaşma'nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma'ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet, katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti'ne vererek bu Antlaşma'ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir." Bu anlamda bölgesel bir uluslararası örgüt olan NATO, Avrupa devletlerini birliğe üye yapmayı hedeflemektedir.

NATO'nun genişleme süreci

1949 yılında 12 kurucu üye ile inşa edilen NATO, zaman içerisinde genişlemiş ve günümüzde 30 üyeli dev bir askeri alyansa dönüşmüştür. NATO'nun ilk genişleme süreci 1952 yılında yaşanmış ve Türkiye ile Yunanistan, birliğin 13. ve 14. üyeleri olmuştur. 1955 yılında, ikinci genişleme sürecinde Batı (Federal) Almanya birliğe katılmış ve birliğin üye sayısı 15'e yükselmiştir. 1982 yılında üçüncü genişleme sürecinde birliğe katılan İspanya, NATO'nun 16. üyesi olmuştur. Doğu Bloku'nun yıkılmasıyla hızlı bir genişleme sürecine giren NATO, 1999 yılında dördüncü genişleme sürecinde 3 yeni üyeyi birliğe dahil etmiştir. Bu ülkeler; Çekya (Çek Cumhuriyeti), Macaristan ve Polonya'dır ve böylelikle birliğin üye sayısı 19'a ulaşmıştır. 2004 yılında Doğu genişlemesini beşinci genişleme süreci ile sürdüren NATO, tam 7 yeni üyeyi birliğe dahil etmiştir. Bu yeni üyeler; Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya'dır. Böylelikle, NATO'nun üye sayısı 26'ya çıkmıştır. 2009 yılındaki altıncı genişleme sürecinde Arnavutluk ve Hırvatistan'ın katılımıyla 28 üyeye ulaşan NATO, 2017'de yedinci genişleme ile Karadağ ve 2020'de sekizinci genişleme ile Kuzey Makedonya'yı da birliğe katarak 30 üyeli bugünkü haline erişmiştir. Önümüzdeki bir-iki yıl içerisinde, dokuzuncu genişleme sürecinde NATO'nun 31. ve 32. üyelerinin ise İsveç ve Finlandiya olması beklenmektedir. Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve komünizm tehdidinin yayılmacı bir ideoloji olarak ortadan kalkmasının ardından NATO'nun varlığının gerekliliği konusunda çeşitli tartışmalar olsa da, NATO, Transatlantik bağların korunması ve Batılı değerlerin savunulması anlamında önemini korumaktadır. 

İsveç ve Finlandiya'nın NATO Üyelikleri

Daha önce 2008'de Gürcistan ve 2014'te Kırım müdahalelerini gerçekleştirerek uluslararası hukuk ve ülkelerin toprak bütünlükleri konusunda kendi ulusal güvenlik stratejisi gereği Batı dünyası normlarından farklı tavırlar alabileceğini ve ileri adımlar atabileceğini gösteren Rusya, 2022 yılında Ukrayna'ya karşı -Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in "özel operasyon" olarak nitelendirdiği- askeri müdahaleyi başlatarak, "yakın çevre" doktrini doğrultusunda bölgesindeki ülkelere karşı sert güce başvurabileceğini bir kez daha hatırlatmıştır. Ancak Rusya'nın bu müdahalesi bardağı taşıran son damla olmuş ve Batılı ülkeler tarafından ağır yaptırımlara uğrayan Moskova, İsveç ve Finlandiya gibi NATO üyesi olmayan ülkeleri de endişeye sevk ederek, bu ülkelerin de birliğe girişi için uygun koşulların oluşmasını sağlamıştır.

Rusya, Ukrayna Savaşı sonrasında NATO ile sınır komşusu olacak

İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyelikleri, Ukrayna Savaşı'nı da "NATO tarafından çevrelendiği" argümanıyla meşrulaştırmak isteyen Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin için yeni bir sorun olacaktır. Öyle ki, Rusya, yakın bir gelecekte 1.340 kilometrelik Finlandiya-Rusya sınırında da yeni NATO askeri birlikleriyle karşılaşmak durumunda kalabilecek ve bu durumda Batı kuvvetlerini güçlendirmek zorunda kalacaktır. Ancak bu hususta, NATO ile Rusya arasında herhangi bir tampon bölgenin kalmamasının küresel güvenlik açısından da büyük riskler içerdiği vurgulanmalıdır. Bunun yanı sıra, Batı için önemli bir enerji tedarikçisi olan Rusya'nın yokluğunda, Batı dünyasında enerji kaynaklı ekonomik sorunların yaşanabileceğini de öngörmek gerekir. 

Türkiye-NATO İlişkileri: Kısa Bir Özet

Türkiye, NATO'nun birinci genişleme süreci ile birliğe katılmış oldukça eski ve köklü bir müttefiktir. Yunanistan'la birlikte 1952 yılında NATO'ya katılan Türkiye, ayrıca ABD'den sonra birliğin en büyük ikinci ordusuna sahip ve NATO'nun askeri operasyonlarına aktif şekilde katılan bir devlettir. Bu nedenle, Avrupalılığı biraz tartışmalı olsa da, Türkiye, jeopolitik konumu ve askeri gücü nedeniyle, NATO'nun en önemli ve aktif üyelerinden birisidir. Türkiye'nin birlik içerisindeki önemli rolü, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg tarafından da sık sık dile getirilmektedir. Örneğin, Stoltenberg, daha birkaç hafta önce, "Türkiye tüm müttefikler için önemli bir ülke" açıklamasını yaparak, Ankara'nın birlik içerisindeki önemli rolünü müttefiklere hatırlatmıştır.

Üçüncü Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın imzaladığı Türkiye'nin NATO'ya katılım kararı

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği'nde Stalin yönetiminden kaynaklanan tehditler nedeniyle ABD ile yakınlaşan ve NATO'ya katılma kararı alan Türkiye, Kore Savaşı'nda müttefikler safında çarpışarak, 1952 yılında birliğe katılması için gerekli olan güven ortamını yaratmıştır. Türkiye'nin üyeliğine başta Birleşik Krallık gibi bazı ülkeler karşı çıksalar da, bu ülkenin köklü siyasi ve askeri geçmişi, stratejik avantajları, savaş sonrasında yaşadığı kapsamlı ekonomik dönüşüm ve endüstriyel ve askeri kabiliyetleri bu hususta birlik tarafından öne çıkarılmış ve o yıllarda hazırlanan bir video tanıtım filminde de vurgulanmıştır. Bu şekilde, Türkiye, NATO'nun güney kanadında (southern flank) kritik bir üye ülke haline gelmiş ve Batı dünyası ile sağlam bağlar tesis etmiştir. Hatta 1964 yılında, Türkiye-NATO ilişkilerini güçlendirmek amacıyla, birlik tarafından "Prospect of Turkey" adlı bir belgesel de hazırlanmıştır. Günümüzde, İstanbul, İzmir, Konya, Adana ve Diyarbakır gibi Türkiye şehirlerinde çeşitli NATO tesisleri bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye, son yıllarda Bosna Hersek, Kosova, Afganistan ve Libya gibi NATO operasyonlarına aktif katılım göstermiştir.

Türkiye-İsveç-Finlandiya Mutabakatı: NATO'nun Zaferi

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya üyelikleri gündeme gelince, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu iki ülkenin terörle mücadele konusundaki eksikliklerini ve Türkiye'ye karşı uyguladıkları yaptırımları gündeme getirerek, "Türkiye'ye geleceklermiş, bizi ikna etmeye mi gelecekler... Kusura bakmasınlar. Türkiye'ye yaptırım uygulayanların bir güvenlik örgütüne katılımına biz evet demeyiz. Biz bunlara nasıl inanacağız?" diye konuşmuştur. Hükümete yakın düşünce kuruluşu SETA'nın 2019 yılında yayımladığı Avrupa'da PKK Yapılanması adlı kitapta, özellikle İsveç'e geniş bir yer ayrılmış ve bu ülkenin teröre destek olarak algılanan bazı faaliyetleri incelenmiştir. Bu nedenle, Finlandiya değilse de, İsveç konusunda Türkiye'nin tavrının tutarlı olduğu belirtilebilir. 

İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılımı konusunda yaşanan kriz, 28 Haziran'da Madrid'de NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in girişimiyle gerçekleşen üçlü zirvede aşılmış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö ve İsveç Başbakanı Magdalena Andersson'un katıldıkları toplantıdan bir üçlü mutabakat metni (memorandum) çıkmıştır.

10 maddelik üçlü memorandum, kısaca şu maddelerden oluşmaktadır:

  1. Türkiye, İsveç ve Finlandiya temsilcileri, NATO himayesinde bu anlaşmaya varmışlardır.
  2. Türkiye, İsveç ve Finlandiya, Kuzey Atlantik Antlaşması ve NATO değerlerine olan bağlılıklarını teyit etmişlerdir.
  3. Birliğin en önemli uzlaşı konularından birisi de terörle mücadeledir.
  4. NATO üyesi adayları olan İsveç ve Finlandiya, Türkiye'nin ulusal güvenliği konusundaki tehditlerle mücadelesi konusunda Ankara'ya tam destek vermektedirler. Bu bağlamda, İsveç ve Finlandiya, PYD/YPG ve FETÖ'ye destek vermeyecektir. Türkiye de benzer şekilde İsveç ve Finlandiya'ya terörle mücadele konusunda tam destek verecektir.
  5. İsveç ve Finlandiya, PKK'nın bir terör örgütü olduğunu teyit etmektedirler. Bu bağlamda, her iki ülke de, PKK ve diğer terör örgütlerinin faaliyetlerini engellemeyi taahhüt etmektedirler.
  6. Bu bağlamda, Finlandiya 1 Ocak 2022'de yürürlüğe giren Ceza Kanunu'nda terörle mücadele konusunda daha sıkı düzenlemeler olduğunu vurgularken, benzer şekilde İsveç de 1 Temmuz 2022'de yeni yürürlüğe girecek Terörle Mücadele Yasası ile bu konuda daha sıkı tedbirler alacağını ifade etmektedir.
  7. Her üç ülke de birbirlerine karşı askeri ambargo uygulamayacaklarını teyit etmektedirler.
  8. Üç ülke, terörle mücadele hususunda birçok teknik konuda işbirliği yapmayı taahhüt etmektedirler.
  9. Bu adımların atılabilmesi için, üç ülke, Dışişleri, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarından uzmanların ve İstihbarat ve Güvenlik teşkilatlarından temsilcilerin katılımıyla bir Sürekli Müşterek Mekanizma oluşturacaklardır.
  10. Türkiye, NATO'nun açık kapı politikasına destek vermekte ve İsveç ve Finlandiya'nın 2022 Madrid Zirvesi sonrasında üyeliğe davet edilmelerini onaylamaktadır.

Bu mutabakat zaptı incelendiğinde; bunun Türkiye'nin terörle mücadele konusundaki endişelerini büyük ölçüde gideren bir taahhüt belgesi olduğu ve Ankara'nın da bu nedenle üyelik konusundaki isteksiz ve engelleyici tavrını kaldırdığı görülmektedir. Bu anlamda, her üç ülkenin de istediklerini aldıkları (Türkiye'nin terörle mücadelesine destek ve birlik içerisindeki öneminin ABD başta olmak üzere üye ülkeler tarafından teyidi, İsveç ve Finlandiya'nın Rusya tehdidi karşısında birliğe bir an önce üye olabilmeleri), en önemlisi de NATO'nun bu süreçten genişleyerek ve güçlenerek çıkacağının anlaşıldığı görülmektedir. Bu anlamda, Türkiye'nin geçmişteki Rogers Planı hadisesinden de ders alarak, bu defa kartlarını daha iyi oynadığı ve dış politikada kayda değer bir başarı kazandığı söylenmelidir. Buna karşın, bunun iç siyasette dengeleri değiştirmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Ayrıca şunu da eklemeliyiz ki, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO Zirvesi'nin ardından yaptığı basın toplantısında, İsveç ve Finlandiya'nın mutabakat muhtırasında verdiği sözleri tutmaması halinde, bu iki ülkenin NATO üyeliklerinin TBMM'de onaylanmayabileceği uyarısını yapmış ve mutabakata uyulması gerektiğini kaydetmiştir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden

Bu sürecin bir getirisi ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın uzun süredir istemesine rağmen görüşemediği ABD Başkanı Joe Biden'la yüzyüze görüşme şansı yakalaması ve bu görüşmenin pozitif bir atmosferde geçmesidir. Nitekim Biden, görüşme sonrasında, Erdoğan'a, Ukrayna'da tutulan ve limanlardan çıkarılamayan tahılın dünya piyasalarına ulaştırılabilmesi için yaptıkları ve İsveç ile Finlandiya'nın NATO üyelik sürecinin ilerlemesine izin vermesi konularında teşekkür etmiş ve Erdoğan'a F-16 jetlerinin modernizasyonu konusunda Türkiye'ye Kongre'de destek vereceğini söylemiştir. Bu da, Türk-Amerikan ilişkilerinin normalleşmesi bağlamında sınırlı ancak pozitif bir gelişme olarak yorumlanabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı'nın NATO'nun genişlemesi ve Rusya ile sınır komşusu haline gelmesi bağlamında tarihi bir jeopolitik kırılma anı olabileceği vurgulanmalı ve bu süreçte Türkiye'nin birlik içerisinde kalması ve yeni üyelere engel olmaması bağlamında yapıcı bir tavır belirlemesine vesile olan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in başarısına dikkat çekilmelidir. Bunun yanı sıra, bu sürecin Türk-Amerikan ilişkilerine de pozitif yansımalarının olabileceği ve Ankara'nın F-16 alımı ve CAATSA yaptırımlarından kurtulmak gibi konularda ABD Başkanı Joe Biden ve Demokrat yönetimden daha sıcak tavır görmesinin mümkün hale gelebileceği vurgulanmalıdır. Ancak bu noktada Türkiye demokrasisindeki olumsuz gelişmeler daha hızlı bir ilerlemeyi zorlaştırmaktadır. NATO-Rusya ilişkilerinin geleceği ise başka bir yazıda incelenmesi gereken başlı başına önemli bir konudur.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


22 Haziran 2022 Çarşamba

İsrail Son Üç Yıldaki Beşinci Seçimine Gidiyor

İsrail'de, 2009'dan beri kesintisiz Başbakan olarak görev yapan "Bibi" lakaplı Benyamin Netanyahu'yu yerinden eden 8 partili ve Naftali Bennett'in Başbakanlığındaki koalisyon hükümeti, yaklaşık bir yıl görevde kaldıktan sonra erken seçim kararı aldı. Bu nedenle, İsrail'de son üç yıl içerisindeki beşinci genel seçim bu yıl içerisinde düzenlenecek. Seçimin 25 Ekim veya 1 Kasım 2022 tarihlerinde yapılması bekleniyor. Ayrıca bu süreçte liberal çizgideki Yesh Atid (Gelecek Partisi veya Gelecek Var) partisi lideri ve Dışişleri Bakanı Yair Lapid ülkenin geçici Başbakanı olarak görev yapacak.

Öncelikle, genel seçime kadar İsrail'in yeni ve geçici Başbakanı olması beklenen Yair Lapid'i tanıtmakta fayda var. 1963 Tel Aviv doğumlu olan Lapid, ülkemizde pek tanınmamasına karşın İsrail siyasetinde uzun yıllardır bilinen bir isim. Gazetecilikten gelip siyasete giren ve bir dönem İsrail Adalet Bakanı olarak da görev yapan Maariv gazetesinin kurucularından olan Yosef Lapid ile roman yazarı ve gazeteci Shulamit Lapid (Shulamit Giladi) çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelen Lapid, İsrail Savunma Kuvvetleri'ne bağlı Bamachane dergisinde çalıştıktan sonra bir süre Maariv gazetesinde yer almış, daha sonra ise televizyon kariyerine başlamıştır. Channel 1 adlı televizyon kanalında kendi söyleşi programını sunan Lapid, bu süreçte ayrıca romanlar, çocuk kitapları, köşe yazıları ve bir televizyon dizisi senaryosu yazmış ve bu sayede ülke genelinde tanınan bir kişi haline gelmiştir. 2012 yılında Yesh Atid partisini kurarak siyasete giren Lapid, geçmişte babası Yosef Lapid'in kurduğu Shinui partisine benzer şekilde liberal Siyonist bir çizgiyi benimsemiştir. Seküler ve merkezci bir parti olarak bilinen Yesh Atid ile son yıllarda siyasette istikrarlı ve önemli bir çıkış gerçekleştiren Lapid, bu şekilde İsrail Dışişleri Bakanlığı ve -bir aksilik olmazsa- Başbakanlığına kadar yükselmeyi başarmıştır. Dışişleri Bakanlığı döneminde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Fas, Bahreyn ve ABD Dışişleri Bakanlarının bir araya geldiği Negev Zirvesi'ni düzenleyerek dikkatleri üzerine çeken Lapid, Filistin Sorunu'nda iki devletli çözümü savunan, LGBT hakları konusunda duyarlı ve İsrailli yerleşimcileri ve Kudüs'ün İsrail başkenti olmasını destekleyen bir çizgidedir. Evli ve 3 çocuk babası olan Yair Lapid, ayrıca 2013-2014 döneminde Maliye Bakanı olarak görev yapmış deneyimli bir isimdir. Lapid'in geçici Başbakanlığı döneminde göstereceği başarılar, kuşkusuz genel seçimde de kendisinin ve partisinin şansını arttırabilir. Lapid'in Başbakanlığı öncesinde 23 Haziran'da Türkiye'ye Dışişleri Bakanı olarak bir ziyarette bulunması bekleniyor. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın Lapid'in Başbakanlığını destekleyeceklerini ve ABD Başkanı Joe Biden'ın gelecek ay düzenlenmesi beklenen İsrail ziyaretinin iptal edilmediğini açıklaması da not edilmesi gereken gelişmeler.

Peki 8 partili hükümeti dağılma noktasına getiren ne oldu? Başbakan Naftali Bennett, seçim kararını, “yerleşimci yasası”nın süresinin dolması ve bu yasayı Meclis’ten geçirmekte başarısız olmaları nedeniyle “ülkenin anayasal kaosa girmesini engellemek” amacıyla aldıklarını açıkladı. Yair Lapid ise, “Birkaç ay sonra seçimlere gideceğiz ve devletin önündeki zorluklar devam edecek” ve “hayat pahalılığı, İsrail’e tehdit oluşturan İran, Hamas ve Hizbullah ile mücadeleye devam edeceğiz” açıklamalarını yaptı. 8 partili "yamalı bohça" hükümeti bu noktaya sürükleyen kritik gelişme ise, Başbakan Bennett'in partisi Yamina'nın milletvekili Idit Silman'ın hükümete destekten çekilmesi ve böylelikle hükümetin meclis içerisinde çoğunluğu kaybetmesiyle oldu.

Bu gelişmeleri yakından takip eden Likud partisi lideri Bibi Netanyahu ise, "yaşanan siyasi gelişmelerin İsrail'deki milyonlar için 'harika bir haber' olduğunu" vurguladı. Bu süreçte, 29 vekil ile Knesset'teki en büyük parti olan Likud ve Netanyahu'nun yeniden bir koalisyon hükümeti kurması olasılığı da dillendirildi. Ancak Netanyahu'ya yönelik suçlamalar ve tepkiler nedeniyle bunun gerçekleşmesi kolay gözükmüyor. Olası bir seçimde ise, Netanyahu ile Likud'un sağ/aşırı sağ partileri bir araya getirerek 59 milletvekilliği kazanabileceği, ancak hükümeti kurmak için gerekli olan 61 sayısını az farkla kaçıracağı öngörülüyor. Haziran ayı içerisinde yapılan anketlere göre, Likud'un 35-36 milletvekili ile Knesset'teki en büyük parti olmaya güçlenerek devam edeceği görülüyor. Aynı anketlerde; Yesh Atid'in 20-22, Bezalel Smotrich'in lideri olduğu aşırı sağcı Dini Siyonizm Partisi'nin (Tkuma) 9, Aryeh Deri'nin lideri olduğu ve Haredilerin desteklediği aşırı sağ/dindar çizgideki Şas (Shas) partisinin 8, Moshe Gafni liderliğindeki bir diğer geleneksel Likud müttefiki olan aşırı sağcı Birleşik Tora Yahudiliği (UTJ) partisinin 7, Benny Gantz liderliğindeki merkez/merkez sol çizgideki Mavi-Beyaz İttifak'ın (Kahol Lavan) 7, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu (İsrail Evimiz) partisinin 6, Birleşik Arap Listesi'nin 6, Merav Michaeli liderliğindeki İsrail İşçi Partisi'nin 5, Yamina partisinin 4-5, Nitzan Horowitz liderliğindeki merkez sol Meretz'in 4, Gideon Sa'ar liderliğindeki merkez sağ Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin 4 ve Mansour Abbas liderliğindeki İslamcı Ra'am partisinin 4 vekillik kazanması bekleniyor. Bu durum, ülkedeki en büyük hükümet alternatifinin halen Likud ve Netanyahu ve aşırı sağın ittifakı olduğunu ve muhalefetin bir atılım yapamazsa yine çok partili bir yamalı bohça hükümeti kurmaya zorunlu olacağını gösteriyor. Bu nedenle, Lapid'in geçici Başbakanlığı dönemi bir sonraki seçim için büyük önem taşıyacak.

Son olarak, İsrail'i yakından takip eden Türk gazeteci/akademisyen Soli Özel, hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları devam eden Netanyahu'nun da hükümetin düşmesinde kritik rol oynadığına dikkat çekerek, Bibi'nin iktidar hırsının bitmediğini ve bu "kurt politikacı"dan çekinilmesi gerektiğini belirtiyor. Her şekilde, İsrail siyasetinde sıcak geçecek aylara hazırlıklı olmak lazım...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

19 Haziran 2022 Pazar

2022 Fransa Parlamento Seçimleri: Macron'un İttifakı Mecliste Çoğunluğu Kaybetti

 

Giriş

2022 yılı Nisan ayında Emmanuel Macron'u 5 yıl daha Fransa Cumhurbaşkanı olarak seçen Fransız halkı, dün (19 Haziran 2022) 577 milletvekili ve yeni hükümetin belirlenmesi için yapılan parlamento seçimlerinin ikinci turu için (ilk tur 12 Haziran'da yapılmıştı) sandık başına gitti. Seçimler sonucunda, Cumhurbaşkanı Macron'un Mayıs ayı ortasında atadığı Başbakan Elisabeth Borne liderliğindeki kabinenin geleceğini belirsizliğe sürükleyen bir durum ortaya çıktı. Nitekim Macron'un seçim öncesinde oluşturduğu seçim ittifakı "Ensemble", Fransız Ulusal Meclisi'nde mutlak çoğunluğu (tek parti hükümeti için 289 koltuk gerekiyordu) sağlayamadı. Borne dışında Finans Bakanı Bruno Le Maire, İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, Dışişleri Bakanı olarak yıllar sonra bu göreve gelen ilk kadın olarak dikkat çeken Catherine Colonna, Eğitim Bakanı olarak Pap Ndiaye ve Savunma Bakanı olarak Sebastien Lécornu'nün görev yaptığı kabinenin geleceği, bundan sonra yapılacak görüşmeler ve pazarlıklar sonrasında belli olacak. Bu bağlamda, bu seçimler, Cumhurbaşkanı Macron'un ilk yenilgisi olarak tarihe geçti de denilebilir. Buna karşın, Macron'un partisinin/ittifakının halen meclisteki en kalabalık grubu oluşturduğunu belirtmek gerekiyor. Bu yazıda, 2022 Fransa parlamento seçimlerini mercek altına alacağım.

Seçim Öncesi

Seçim öncesinde, Richard Ferrand'ın lideri olduğu ve Cumhurbaşkanı Macron'un kurduğu LREM veya yeni ismiyle Renaissance (Cumhuriyet Yürüyüşü/Rönesans) partisi, François Bayrou'nun lideri olduğu liberal çizgideki MoDem (Demokrat Hareket), merkez sağ çizgideki Agir, LREM'den ayrılanların kurduğu merkez sol çizgideki Territoires de progrès (TDP), eski Başbakan Édouard Philippe'in kurduğu Horizons ve Philippe Hardouin'in lideri olduğu En Commun partileriyle birlikte Ensemble (Birlikte) veya Ensemble Citoyens (Birlikte Yurttaşlar) adlı merkez/liberal çizgide bir seçim ittifakı oluşturmuştu.

Buna karşılık olarak, Jean-Luc Mélenchon'un Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turunda eriştiği yüksek oy oranlarıyla umut haline gelen sol/aşırı sol/yeşiller de, NUPES-Nouvelle Union populaire écologique et sociale (Yeni Ekolojik ve Toplumsal Halkçı Birlik) adlı yeni bir seçim ittifakı inşa etmeyi başarmıştı. Mélenchon'un LFI'si (Boyun Eğmeyen Fransa) dışında Fransız Sosyalist Partisi (PS), Fransız Komünist Partisi, EELV-Europe Écologie Les Verts (Avrupa Ekolojisi Yeşiller), Sol Parti, Picardie Debout, Génération écologie ve Les Nouveaux Démocrates (ND) gibi partilerin dahil olduğu bu ittifak, seçimler sonucunda Ulusal Meclis'te yüksek sayıda koltuğa ulaşmayı başardı ve solun iktidar umudunu ayakta tuttu. Buna karşın, Mélenchon'un Başbakan olma iddiası bu seçimlerle birlikte hayallere karıştı ve muhtemelen Jean-Luc Mélenchon'un siyasi liderlik kariyeri (kendi isteğiyle) emekliye ayrılacak olması nedeniyle sona erdi. 

Marine Le Pen'in kurduğu ve Jordan Bardella liderliğindeki Ulusal Birlik (Rassemblement national) partisi (eski Ulusal Cephe-FN) ile Christian Jacob liderliğindeki merkez sağın iddialı partisi Cumhuriyetçiler (LR) ise, seçimlere herhangi bir ittifaka dahil olmadan girme kararı almışlardı. Bu partilerden Ulusal Birlik (RN) tarihinin en yüksek koltuk sayısına ulaşmayı başarırken, Cumhuriyetçiler de hükümetin devamı için en kilit parti haline geldi.

Cumhurbaşkanı Macron, seçim öncesinde henüz Nisan ayında kazandığı zaferin ardından Fransız halkının sağduyulu hareket edeceğine inanıyor ve ülkede istikrarı temsil ederek yine bir şekilde zafer kazanacağını düşünüyordu. Son olarak Ukrayna'ya resmi bir ziyaret gerçekleştiren Macron, Cumhurbaşkanı ile hükümetin uyumlu çalışamadığı "cohabitation" ihtimalinin Fransız halkınca desteklenmeyeceğine güveniyordu. Ayrıca Chirac döneminde yapılan anayasal değişiklikle birlikte, Fransa'da Cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimleri birbirlerine yakın tarihlere alınmış ve bu sayede yarı-Başkanlık sistemi içerisinde daha güçlü hükümetlerin oluşması amaçlanmıştı.  Ancak seçim sonuçları, Macron'un liberal reformlarına yönelik ülkede yükselen tepkiyi gösterirken, aşırı sağ ve aşırı solun çok güçlenmesinin Fransız demokrasisi için yeni ve zorlu bir sürece neden olacağını öngörmek için de kâhin olmaya gerek yok...

Seçim Sonuçları

12 Haziran'da yapılan ilk turda katılım oranı yüzde 47,5 seviyesinde kalırken, ikinci turda da oran yüzde 46 seviyesinde kaldı. Bu rakamlar oldukça düşük gözükmesine karşın, Fransa'da parlamento seçimlerine katılımın son yıllarda genelde bu seviyelerde kaldığını hatırlamak gerekiyor. Ancak halkın özellikle de gençlerin seçimlere yönelik ilgisizliğinin gerçekten ülkede ciddi bir sorun haline gelmeye başladığı da yadsınamaz bir gerçek.

Henüz kesinleşmeyen sonuçlara göre; Macron'un partisi LREM/Rönesans, seçim sonucunda Ulusal Meclis'te 246 milletvekilliği ile yetinirken, ikinci sırayı Mélenchon liderliğindeki NUPES ittifakı aldı. NUPES, seçimler sonucunda 142 milletvekilliği kazandı. Seçimde büyük bir çıkış gerçekleştiren Le Pen liderliğindeki Ulusal Birlik (RN), 89 milletvekilliği ile beklentilerin oldukça üzerinde bir sayıya ulaşmayı başardı. Cumhuriyetçiler (LR) partisi ise, 64 civarında milletvekilliği kazandı. Macron'un partisinden parti lideri ve Meclis Sözcüsü/Başkanı Richard Ferrand, Meclis Grubu Başkanı Christophe Castaner, Denizaşırı Topraklar Bakanı Justine Benin, Amélie de Montchalin ve Sağlık Bakanı Brigitte Bourguignon gibi isimler milletvekiliği seçilmeyi başaramazken, Damien Abad, Olivier Véran, İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, Tarım Bakanı Marc Fesneau, Dış Ticaretten Sorumlu Bakan Franck Riester ve Başbakan Elisabeth Borne gibi isimler yeniden seçilmeyi başardılar.

Seçim sonuçları, her parti adına kısmi başarı olarak değerlendirilebilir. Öyle ki, Macron'un ittifakı/partisi yine açık farkla birinci olarak gücünü korurken, NUPES ve sol en büyük muhalefet partisi olmayı başardı, Cumhuriyetçiler (LR) güçlerinin bitmediğini ispatladı, Ulusal Birlik (RN) ise önceki parlamentodakine kıyasla 10 kat daha fazla vekil ile temsil imkânı yakaladı. Bu anlamda, seçimin en büyük kazananının RN ve Marine Le Pen olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Zira bugüne kadar Fransa'daki seçim sistemi nedeniyle Ulusal Meclis içi temsiliyeti daima düşük seviyelerde kalan aşırı sağ parti/hareket, ilk kez Meclis'te rahat bir şekilde grup kuracak ve etkili muhalefet yapabilecek çoğunluğa ulaştı. Bu nedenle, Fransa ve Avrupa Birliği için aşırı sağ tehdidinin ortadan kalkmadığını söylemek mümkün.

Kaynak: Le Monde

Sonuç

Seçim sonuçları LFI ve RN gibi muhalefet partileri liderlerince "Cumhurbaşkanı Macron'un yenilgisi" olarak yorumlanırken, Macron'un partisinin bundan sonra Ulusal Meclis'ten yasaları geçirebilmek için başka bir partinin desteğine ihtiyacı olacak. Bu konuda ideal parti Cumhuriyetçiler (LR) olarak öne çıkarken, Macron'un aşırı sol LFI ya da aşırı sağ RN ile işbirliğini istemeyeceği düşünülüyor. Bu durumda da, Rönesans/LREM partisinin Cumhuriyetçiler (LR) ile meclis çoğunluğu oluşturması en makul seçenek olarak gözüküyor. Yeni hükümette hangi isimlerin yer alabileceği ise pazarlıklar sonucunda ortaya çıkacaktır. Ancak milletvekili seçilemeyen Bakanların yerlerini kaybettiklerini belirtmek gerekir. Soldan gelmesine karşın liberal siyasi programı merkez/merkez sağa uygun olan Macron ve partisi için, LR/Cumhuriyetçiler ile uyumlu bir hükümet seçeneği her zaman masadadır ki, bundan sonra Cumhurbaşkanı'nın temel mücadelesi de aşırı sağı durdurmak olacaktır. Macron'un reform programını da Cumhuriyetçilerin desteği ile hayata geçirmeye devam etmesi halen mümkündür. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

30 Mayıs 2022 Pazartesi

2022 Avustralya Federal Seçimleri

 

Okyanusya kıtasının en önemli ülkesi ve en büyük ekonomisi olan Avustralya’da, 47. parlamentonun üyelerini ve yeni hükümeti belirlemek için 21 Mayıs 2022 tarihinde sandık başına gidildi. 2018 yılından beri ülkesinde Başbakan olarak görev yapan Avustralya Liberal Partisi lideri Scott Morrison, Liberal-Ulusal koalisyonun (Avustralya Liberal Partisi ile Avustralya Ulusal Partisi arasındaki seçim ittifakı) Başbakan adayı olarak girdiği seçimde, Avustralya İşçi Partisi ve 2019'dan bu yana partinin yeni lideri olan Anthony Albanese'e geçildi ve iktidarını kaybetti. Dolayısıyla, Avustralya'da yıllar sonra yeniden sol iktidara geldi. Bu yazıda, 2022 Avustralya federal seçimlerini inceleyeceğim.

Anthony Albanese

Hatırlanacağı üzere, 2019 yılında yapılan bir önceki Avustralya federal seçimlerinde, Scott Morrison liderliğindeki Liberal-Ulusal koalisyon, Bill Shorten liderliğindeki Avustralya İşçi Partisi'ni mağlup ederek 3 yıl daha iktidarda kalmaya hak kazanmıştı. Scott Morrison liderliğindeki Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile geliştirdiği yakın ilişkiler neticesinde, önce Fransa ile yapmış olduğu tarihi denizaltı anlaşmasını feshederek Paris ile bir gerginlik yaşadı, daha sonra da 2021 yılında ABD ve Birleşik Krallık ile birlikte Çin karşıtı AUKUS adlı yeni bir güvenlik paktına dahil olarak, yeni nükleer enerjiyle çalışan denizaltılarını ABD ve Birleşik Krallık gibi geleneksel müttefiklerinden almaya karar verdi. Zaten ABD, Hindistan ve Japonya ile birlikte Dörtlü Güvenlik Diyaloğu - QUAD'a da dahil olan Avustralya, bu şekilde son yıllarda çok yakın ekonomik ilişkiler kurduğu Pekin yönetiminden uzaklaşma yolunda güçlü sinyaller vermeye başladı.

2022 Avustralya federal seçimleri sonuçları

2022 federal seçimleri sonucunda, Avustralya İşçi Partisi yüzde 51,7 oyla parlamentoda 76 sandalye elde ederken, Liberal-Ulusal koalisyon yüzde 48,3 oy ve 57 sandalyede kaldı. Diğer 16 parlamento sandalyesi ise bağımsızlar ve diğer partilerden adaylara gitti. Bu şekilde, sol parti, iktidar için gerekli olan kritik 76 sayısına ulaşmayı başardı ve 9 yıllık Liberal-Ulusal koalisyon döneminin ardından Avustralya'da yeni bir dönem başlamış oldu. Avustralya İşçi Partisi lideri ve yeni Başbakan Anthony Albanese ise, seçim sonuçlarının belli olmasının ardından yaptığı ilk açıklamada, "Mesajım, tüm Avustralyalıları temsil etmek istiyorum. Ülkeyi birleştirmek istiyorum. Son zamanlarda çok fazla bölünme oldu. Mevcut hükümete yönelik eleştirilerimden biri de Scott Morrison'ın birlik ve ortak amaçtan ziyade farklılık ve bölünme arayışında olması. İnsanları bir araya getirmek istiyorum ve büyük demokrasimizde insanlar nasıl oy verirse versin, insanların görüşlerini sandıkta ifade etmeleri güzel. Bunu yaptıktan sonra birlik olup millet olarak ilerlememiz gerekiyor. Yapabileceğimize inanıyorum." ifadelerini kullandı.

Penny Wong

Geçtiğimiz hafta yemin ederek ülke tarihinin 31. Başbakanı olarak görevine başlayan Albanese'in yanı sıra, düzenlenen resmi törende, Richard Marles Başbakan Yardımcısı, Penny Wong Dışişleri Bakanı, Katy Gallagher ile Jim Chalmers da Ekonomi Bakanı olarak yemin ettiler. 1968 Malezya doğumlu Penny Wong, ülke tarihinin ilk yurtdışı doğumlu Dışişleri Bakanı olarak tarihe geçerken, ücretsiz sağlık sistemini savunan sol politikaları ve rugby tutkusuyla bilinen Başbakan Albanese de, uzun yıllardır devam eden siyasi kariyerinin sonucunda Başbakanlık koltuğuna ulaşmayı başardı. Daha önce 2007-2013 döneminde Kevin Rudd liderliğindeki Avustralya İşçi Partisi iktidarında Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ve yine 2013 yılı içerisinde birkaç ay Başbakan Yardımcılığı görevlerini yapan Albanese, ABD-Çin rekabetinin giderek arttığı ve en yoğun hissedildiği ülke olan Avustralya'da bundan sonra dümendeki yeni kaptan olacak. Albanese, sol görüşlü olmasına karşın, demokrasiye olan bağlılığı nedeniyle, Çin'in Pasifik bölgesinde artan etkinliğine karşı politikaları sürdürecek gibi gözüküyor. Ancak Avustralya'nın en büyük dış ticaret partneri olan Çin'le ilişkilerinin siyaseten gerilmesi, ülkenin ekonomik gidişatını olumsuz etkileyebilecek bir faktör olarak bazı sektör liderlerini (üniversiteler başta olmak üzere) endişelendiriyor. 

Sonuç olarak, Türkiye'den uzak ve gönülden ırak olan Avustralya'da yaşananlar ve yaşanacakların 21. yüzyıl siyasetinde belirleyici unsurlardan biri olabileceğini akılda tutmak ve bu ülke siyasetini yakından gözlemlemek gerekiyor.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ