29 Eylül 2021 Çarşamba

2021 Kanada Federal Seçimi


Sempatikliği ve karizmasıyla 2015 yılından beri Kanada’da Başbakan olarak görev yapan ve uluslararası kamuoyunda sıkça yer alan bir figür haline gelen -2013 yılından beri- Kanada Liberal Partisi Genel Başkanı olan Justin Trudeau, 20 Eylül’de düzenlenen 2021 federal seçiminde de azımsanmayacak bir başarı gösterdi ve partisini bir kez daha sandıktan birinci çıkarmayı başardı. Bu sonuçlar, Trudeau’nun ülkesinde iktidarını koruyacağını ve uluslararası kamuoyunda yer almayı sürdüreceğini gösteriyor. Bu yazıda, 2021 Kanada federal seçimine dair kısa bir analiz yaparak, takipçilerimizi Türkiye’de pek bilinmeyen bu ülkenin siyaseti hakkında aydınlatmaya çalışacağım.

Hatırlanacak olursa, 2015 federal seçiminde yüzde 39,47 oyla 184 meclis koltuğu kazanan ve tek parti iktidarını kurmayı başaran 1971 doğumlu genç siyasetçi Justin Trudeau, 2019 seçiminde yüzde 33,12 oyla koltuk sayısı 157’ye düşmesine rağmen azınlık hükümetiyle iktidarını korumayı başarmıştı. Pandemi sürecinde oldukça başarılı bir performans gösteren ve ülkesini sağlık politikaları açısından iyi bir noktaya taşımayı başaran Trudeau, bu başarısını oya tahvil etmek adına erken seçim kartını oynamış ve normal takvimden iki yıl önce sandığı işaret etmişti.[1] Quebec’teki ayrılıkçı akım dışında ciddi siyasal sorunların olmadığı, ekonomisi gelişmiş bir ülke olan ve işgücüne ihtiyacı nedeniyle uluslararası kamuoyunda yer alması bir ihtiyaç haline gelen Kanada’da, Trudeau, dünya medyası ve uluslararası kamuoyunun ilgisini çekmeyi başarması ve örnek kişiliği nedeniyle de halk tarafından oldukça seviliyor ve seçim öncesinde bu kozlarına güveniyordu. Nitekim Kanada eski Başbakanı ve Kanada Liberal Partisi Genel Başkanı Pierre Trudeau’nun oğlu olan Justin Trudeau, bu seçimde de yüzde 32,61 oyla partisine 159 koltuk kazandırmayı başardı ve birinciliği kaptırmadı. Kanada Liberal Partisi’nin ezeli rakibi olan ve Trudeau öncesinde Stephen Harper liderliğinde uzun süre iktidarda kalan Kanada Muhafazakâr Partisi ise, Erin O'Toole liderliğinde girdiği bu seçimde oy oranını koruyarak 119 sandalye elde etti. Seçimde, ayrıca, Yves-François Blanchet liderliğindeki Quebec Bloku (Bloc Québécois) 33, Hindistan asıllı popüler siyasetçi Jagmeet Singh liderliğindeki Yeni Demokratik Parti (NDP) 25 ve Annamie Paul liderliğindeki Kanada Yeşil Partisi 2 milletvekilliği kazandılar.[2] Bu seçimde seçime katılım oranının yüzde 62 düzeyinde kaldığı Kanada’da (27,4 milyon kayıtlı seçmenden yaklaşık 17 milyonu seçimde sandık başına gitmiştir)[3], bu sonuçlar, Justin Trudeau’nun Başbakanlığının çok büyük olasılıkla devam edeceğini gösterse de, ülkede yapılan güncel bazı anketler, halkın 2019 seçimlerine benzer bir siyasi tablo ortaya koyan seçimin sonuçlarından memnun olmadığını gösteriyor. Öyle ki, Leger’in yaptığı araştırmaya göre, her 10 Kanadalıdan yalnızca biri seçim sonuçlarından mutlu olduğunu ifade ederken (yüzde 10), diğer yüzde 24’lük bir kitle de sonuçlardan memnun olduğunu belirtmektedir.[4] Bu da, sonuçların yalnızca yüzde 34’lük bir kitle açısından umut verici olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi ise, kuşkusuz, sevilen Başbakan Trudeau’nun istendiği ölçüde güçlü bir hükümet kuramaması ve muhalefet destekçileri için de muhalefetin Trudeau’yu yerinden edecek güçte olmadıklarının anlaşılmasıdır. Bu anlamda, Trudeau’nun istediği sonuçlara ulaşamadığı ifade edilebilse de, demokrasilerde, sandık, her zaman en iyi ilaçtır.

Sonuç olarak, demokrasisi, özgürlükleri ve göçmen politikasıyla ideal bir ülke olan Kanada’da, halk, bu seçim sonrasında da genç ve karizmatik lider Justin Trudeau’nun Başbakanlığını devam ettirecek gibi gözükmektedir. Bu durum, Kanada’nın uluslararası kamuoyunda yer alması ve kalifiye işgücü çekmesi adına gayet olumlu bir durumdur. Bu nedenle, Trudeau’nun iktidarının devam etmesi doğal ve uluslararası siyaset açısından da faydalıdır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Berrak Kanbir Rodriguez Sanmartin (2021), “Kanada'da seçim: Justin Trudeau yeniden başbakan olma yolunda”, Euronews, 21.09.2021, Erişim Tarihi: 29.09.2021, Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2021/09/21/kanada-da-secim-justin-trudeau-yeniden-basbakan-olma-yolunda.

[2] Wikipedia, “2021 Canadian federal election”, Erişim Tarihi: 29.09.2021, Erişim Adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/2021_Canadian_federal_election.

[3] CTV News (2021), “Voter turnout in federal election about average despite pandemic challenges”, 27.09.2021, Erişim Tarihi: 29.09.2021, Erişim Adresi: https://www.ctvnews.ca/politics/voter-turnout-in-federal-election-about-average-despite-pandemic-challenges-1.5602338.

[4] Joan Bryden (2021), “Only 1 in 10 Canadians happy with outcome of federal election: poll”, Global News, 28.09.2021, Erişim Tarihi: 29.09.2021, Erişim Adresi: https://globalnews.ca/news/8226283/only-1-10-canadians-happy-outcome-federal-election-poll/.

26 Eylül 2021 Pazar

2021 Almanya Federal Seçimleri: SPD, Yıllar Sonra Birinci Parti Oldu!

 

Almanya’da 26 Eylül 2021 tarihinde yapılan federal seçimlerden, sosyal demokrat çizgideki SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), -anketlerin de öngördüğü şekilde- birinci parti olarak çıktı. SPD, böylelikle, 2002 seçimlerinden tam 19 yıl sonra ilk kez bir seçimden birinci parti olarak çıkmayı başardı. Bu yazıda, 2021 Almanya federal seçimlerini değerlendirecek ve olası hükümet formüllerini analiz edeceğim.

Seçimde partilerin oy oranları

60 milyonun üzerinde (yaklaşık 60,4 milyon) kayıtlı seçmenin bulunduğu Almanya’da[1], Angela Merkel sonrasında ülkenin yeni Başbakanı veya Şansölyesini belirleyecek olan federal seçimler dün (26 Eylül 2021) yapıldı. Alman birinci kanalı ARD’nin verdiği bilgilere göre, 2017 yılındaki federal seçimlerde yüzde 76,2 olan seçime katılım oranı, bu defa yüzde 76 düzeyinde oldu.[2] Merkel’li son koalisyon hükümeti olan CDU/CSU-SPD koalisyonunda Maliye Bakanı olarak görev yapan Olaf Scholz liderliğindeki SPD, seçim sonucunda yüzde 25,7 oy oranına ulaşarak ülkedeki en büyük parti olmayı başardı. SPD, Alman Meclisi Bundestag’da 206 koltuk elde etmeyi başardı. Merkel sonrasında Armin Laschet önderliğinde iktidarını korumayı uman merkez sağ çizgideki Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Bavyera bölgesindeki yerel ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) ise, seçimde yüzde 24,1 oyda kaldı ve ikinci oldu. Böylelikle, CDU/CSU, 19 yıl sonra ilk kez bir seçimde birinciliği kaptırmış oldu. Hıristiyan Birlik partilerinin Meclis’teki koltuk sayısının ise 196 olacağı tahmin ediliyor. Seçim öncesinde bir ara anketlerde ilk sıraya kadar çıkmayı başaran Yeşiller Partisi ise, beklentileri karşılayamayarak yüzde 14,8 oyda kaldı ve üçüncü oldu. Yeşiller, yine de, 118 koltukla koalisyon formüllerinde önemli bir unsur haline gelmeyi başardı. Liberal çizgide siyaset yapan Hür Demokrat Parti (FDP) ise, yüzde 11,5 oyla dördüncü parti olmayı başardı ve koalisyon formülleri adına kritik bir parti haline geldi. FDP’nin 92 meclis koltuğu elde etmesi bekleniyor. Seçimde beşinciliği yüzde 10,3 oy alan aşırı sağcı AfD (Almanya İçin Alternatif) partisi alırken (yaklaşık 83 koltuk kazandılar), aşırı sol çizgideki Sol Parti (Die Linke) de yüzde 4,9 oyla altıncı parti oldu (39 koltuk kazandılar).

Seçim sonucunda partilerin öngörülen koltuk sayıları

Seçim sonuçları, parlamenter demokrasinin muntazam bir şekilde uygulandığı Almanya’da alışılageldiği şekilde bir koalisyon hükümetinin kurulacağını göstermiş oldu. Seçimden birinci parti olarak çıktığı için, bu koalisyonu kurması beklenen parti ise kuşkusuz SPD ve onun Başbakan adayı Olaf Scholz. SPD lideri Scholz, daha önce Yeşiller ve FDP ile koalisyona sıcak baktığını belli eden açıklamalar yapmış; Sol Parti (Die Linke) ile bir koalisyona da kapıyı kapatmamıştı. Scholz, seçim sonuçları belli olmaya başladıktan sonra ZDF kanalında yaptığı açıklamada, “Koalisyon görüşmelerini Noel’e kadar tamamlamak istediğini” belirtti.[3] Bu durumda, Bundestag’daki koltuk sayıları da düşünüldüğünde, SPD’nin Yeşiller + FDP ile (SPD: 206 + Yeşiller: 118 + FDP: 92 = 416) meclis desteği sağlam ve güçlü bir koalisyon hükümeti kurması akla en yatkın seçenek olarak gözüküyor. Ancak bir diğer ihtimal olan SPD-Yeşiller-Sol Parti şeklindeki geniş bir “Sol Koalisyon”un kurulması seçeneği de henüz tamamen rafa kaldırılmış değil. Bu üç partinin Bundestag’taki koltuk sayısı şimdilik 363’de kalacak gibi gözüküyor. Almanya’daki seçim sistemi gereği Bundestag’daki milletvekilliği sayısı değişebilse de, 730 civarında sandalyenin olması bekleniyor. Bu durumda, koalisyon hükümetleri için kritik eşik 366 olacak gibi gözüküyor. Dolayısıyla, bu şekilde bir sol koalisyonun kurulması için dışarıdan bazı milletvekillerinin de destek vererek bir azınlık hükümeti kurulmasına önayak olmaları gerekiyor. SPD ve Scholz, bazı kritik konularda koalisyon ortaklarıyla uzlaşma sağlayamazsa, üçüncü bir ihtimal olarak CDU/CSU ile “Büyük Koalisyon” formülüne de yönelebilir ki, bunun olması o kadar da beklenmiyor. Zira her ne kadar SPD ile birlikte bu iki partinin toplam sandalye sayısı 402'yi bulsa da, merkez sol ve merkez sağda birbirlerinin temel rakibi olan bu partilerin bu dönemde farklılıklarını keskinleştirebilecekleri öngörülüyor. SPD’nin hükümeti kuramaması durumunda ise, CDU/CSU, dördüncü iktidar formülü olarak Yeşiller ve FDP ile birlikte “Jamaika Koalisyonu” olarak adlandırılan üç partili hükümet formülünü deneyecek gibi gözüküyor. Armin Laschet, daha önce bu koalisyona sıcak baktığını belli eden açıklamalar yapmış, ama AfD ve Sol Parti ile koalisyon ihtimallerini dışlamıştı. Bu koalisyon formülünün gerçekleşmesi de, üç partinin sahip oldukları yaklaşık 406 meclis koltuğu nedeniyle gayet olası bir durum. Ancak yıllar sonra birinci parti olan SPD’nin koalisyonu kurmadan yetkiyi CDU/CSU'ya devretmesini beklemek bence pek de gerçekçi değil.

Sonuç olarak, Almanya seçimlerinden beklendiği şekilde SPD birinci parti olarak çıkarken, aşırı sağın büyük zarar verdiği Avrupa demokrasilerinde bunun bir sol rüzgâra dönüşmesi ve giderek güçlenmesi en büyük dileğimizdir. Zira demokrasi, aşırı akımlarla değil, ancak merkez sol, merkez sağ ve merkeze yakın diğer ideoloji ve partilerle güçlenebilecek ve kök salabilecektir. Aşırı partiler ise, konjonktürel olarak demokrasiye zarar vermekte ve halkları diğer halklara ve farklı sosyal gruplara karşı düşmanlığa yönlendirmektedirler. Bu nedenle, bence seçim sonrasında SPD-Yeşiller-FDP koalisyon hükümeti kurulacak ve Olaf Scholz Almanya’nın yeni Şansölyesi olacaktır. SPD iktidarında Türkiye-Almanya ilişkilerinin nasıl gelişebileceğini ise daha sonraki bir analizimize bırakalım...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Euronews (2021), “How does the German election system work?”, 22.09.2021, Erişim Tarihi: 26.09.2021, Erişim Adresi: https://www.euronews.com/2021/09/21/how-does-the-german-election-system-work.

[2] DW Türkçe (2021), “Seçim akşamı neler yaşandı?”, 26.09.2021, Erişim Tarihi: 27.09.2021, Erişim Adresi: https://www.dw.com/tr/se%C3%A7im-ak%C5%9Fam%C4%B1-neler-ya%C5%9Fand%C4%B1/a-59313315.

[3] DW Türkçe (2021), “Seçim akşamı neler yaşandı?”, 26.09.2021, Erişim Tarihi: 27.09.2021, Erişim Adresi: https://www.dw.com/tr/se%C3%A7im-ak%C5%9Fam%C4%B1-neler-ya%C5%9Fand%C4%B1/a-59313315.

23 Eylül 2021 Perşembe

Une nouvelle star de la politique turque : Le maire d'İstanbul Ekrem İmamoğlu


Tout d’abord, comme la Turquie marche vers le 100ieme anniversaire du régime républicain, la lutte menée de deux camps politiques pour prendre les rênes de l’Etat commence à se réchauffer : d’un côté, le Président Recep Tayyip Erdoğan et son parti islamoconservateur l’AKP (Parti de la justice et de développement) et d’autre côté, le parti pro-séculaire le CHP (Parti républicain du peuple) et le maire d’Istanbul Ekrem İmamoğlu. Même s’il est une nouvelle figure très jeune dans la vie politique de la Turquie, avec sa récente visite de Grèce, İmamoğlu a pu attirer l’attention de la média turque et internationale et a mis en évidence son audace et son courage pour gouverner la Turquie. Dans cet article, je vais faire un résumé de la vie personnelle et politique d’Ekrem İmamoğlu et en plus, je vais essayer d’analyser sa vision du monde.

Ekrem İmamoğlu est né en 1970 à Akçaabat, Trabzon dans un petit village origine de Karadeniz (la région de Mer Noire), Cevizli. Il provient d’une famille musulmane et de classe moyenne. La vie, dans les villages situés dans la région de la mer Noire sont souvent caractérisée par l’agriculture et l’élevage d’animaux, voire notamment accompagnée par une forte coutume religieuse. Quand İmamoğlu avait 4 ans, il avait assisté aux cours de Coran et donc a appris à lire le Coran écrit par les lettres arabes. Le père d’Ekrem İmamoğlu, Hasan İmamoğlu était un commerçant et sa mère était fermière. Hasan İmamoğlu était aussi l’un des fondateurs de la branche du parti du centre de l’ANAP (Parti de la mère patrie) en Akçaabat. Alors c’est clair que la famille İmamoğlu était proche à la tradition de centre-droit de Turgut Özal en Turquie; musulmane modéré, nationaliste mais libérale aussi. Par ailleurs, İmamoğlu avait fini le Collège de Trabzon. Pendant les années qu’il a passés au collège, il a joué le football et le handball. L’équipe de football de la ville Trabzon, autrement dite, Trabzonspor, c’était un club très connu, qui avait dominé la ligue entre 1970-1980 et avait laissé une bonne impression dans l’esprit des gens au niveau de qualité de foot dont il avait fait preuve. Trabzonspor a gagné plusieurs championnats dans cette période-là en ayant vaincues les clubs trop riches à İstanbul comme Galatasaray, Fenerbahçe et Beşiktaş. Pour cela, le jeune İmamoğlu était devenu un spectateur de football et un fan de Trabzonspor. Apres avoir passé l’examen, il a commencé à étudier la gestion au nord du Chypre (la République de Chypre du Nord, un état de facto qui est officiellement connu seulement par la Turquie) à l’Université Américaine à Kyrenia (Girne). Après deux ans passés en Chypre, il a continué son éducation dans l’Université d’Istanbul. En 1994, il a terminé le département de gestion là-bas. En 1995, il a terminé le programme de master des ressources humaines en l’Université d’Istanbul. Par la suite, Il s’est marié avec Dilek İmamoğlu en 1995. Aujourd’hui, le couple İmamoğlu a 3 enfants : deux garçons et une fille. En outre, İmamoğlu est devenu le successeur de son père qui était dans le secteur de construction auparavant et devenu riche.

İmamoğlu a commencé à être intéressé par la vie politique turque quand il était en Chypre. Il s’est identifié comme un social-démocrate et est donc devenu un membre de CHP en 2008 lors que le parti était dirigé par Deniz Baykal. Grâce à son énergie et charisme, il a commencé à monter en grade dans la vie politique plus rapidement que d’habitude. En 2009, il était devenu le chef de l’organisation jeunesse de CHP. En même temps, Baykal a affecté İmamoğlu à la présidence départementale à Beylikdüzü. A travers cette occasion, İmamoğlu a réorganisé le département provincial du parti à Beylikdüzü et a créé une équipe jeune et vive. Le nouveau leader du parti, Kemal Kılıçdaroğlu a aussi aimé le style et les activités d’İmamoğlu et il n’a même pas hésité à prononcer son nom pour qu’il puisse être le candidat dans l’élection municipale de 2014. Alors, İmamoğlu a gagné sa première victoire en 2014 à Beylikdüzü avec 50.44 % des voix contre le candidat de l’AKP. Sous le titre du maire de Beylikdüzü, il a fait des bonnes choses. Beylikdüzü est maintenant devenu l’un des districts qui se développent le plus rapidement en Istanbul avec de nouvelles résidences et centre commerciaux etc. Même qu’İmamoğlu n’est pas encore très bien connu par les gens, le chef du parti Kemal Kılıçdaroğlu a décidé de choisir İmamoğlu comme le candidat à la mairie d’İstanbul en 2019. Le candidat rival d’İmamoğlu était Binali Yıldırım, le dernier premier ministre et l’ancien ministre de Transportation. Comme l’économie de la Turquie allait mieux avant la pandémie, l’AKP était plus fort. En plus, les souvenirs de la tentative de coup d’état du 15 juillet en 2016 étaient encore touchants. Alors, c’était à peu près impossible qu’İmamoglu ait gagné les élections. Malgré une situation semblant désavantageuse pour lui, il a réussi de s’approprier les votes des électeurs non-conventionnels de CHP comme les Kurdes et les gens conservateurs. Cependant, İmamoğlu a gagné l’élection municipale avec une petite différence de 16,000 voix. Mais le YSK (le Council suprême électorale) a annulé l’élection. Cette décision a fait qu’İmamoğlu soit une figure très connue et victimisé au sein de la société. Alors, dans deux mois, l’élection municipale à İstanbul s’est réorganisée. Mais İmamoğlu, lui, a gagné avec plus de 800,000 voix d’écart cette fois-ci. Depuis 2019, Ekrem İmamoğlu effectue la fonction du maire d’Istanbul. Il fait de bonnes choses mais le gouvernement ne veut pas aider İmamoğlu pour lui empêcher de devenir une nouvelle star politique. Selon plusieurs analystes, İmamoğlu peut devenir le candidat de CHP dans l’élection présidentiel qui aurait dû se dérouler normalement en 2023.

Alors comment on peut analyser le style de leadership d’Ekrem İmamoğlu? Certes, une chose est sure et nette : İmamoğlu est calme mais aussi combattif. Quand l’élection municipale en 2019 était annulée, İmamoğlu n’a cessé jamais de proclamer sa victoire et n’a jamais fait des concessions. Donc, les électeurs d’Istanbul ont couronné son combat après quelques mois. Grace à une victoire écrasante, il est maintenant une star politique. Les partisans de l’AKP et les journalistes pro-gouvernementaux essayent toujours de remettre en cause sa position légitime et lui font passer des messages immoraux ; mais il reste toujours calme et maitrise ses réactions. Malgré tout cela, il sait bien rester gentil. La vrai ligne politique d’Ekrem İmamoglu est encore non identifié; mais ses messages politiques nous dessinent un portrait d’une personnalité sociale-démocrate et pro-européenne. Je pense qu’il peut réactiver le processus de l’adhésion à l’Union Européenne s’il devient le président de la Turquie. Il a aussi de bonnes expériences concernant les municipalités et il peut guider et organiser la transformation urbaine d’Istanbul et des autres villes de la Turquie. Comme il connait bien l’industrie de la construction, il peut bien diriger l’économie aussi. Mais bien sûr, pour rejoindre les électorats, İmamoğlu doit préparer un programme politique concernant les sujets plus difficiles et chroniques comme la question kurde et le problème de reconnaissance de Chypre.

Finalement, je pense que Monsieur Ekrem İmamoğlu est le candidat idéal pour l’opposition. Avec sa famille moderne et sa personnalité sincère, il peut devenir le 13ieme Président de la Turquie. Mais bien sure le President Erdoğan a aussi encore beaucoup de chance contre lui comme il est le chef du pays depuis 2003 et est connu toujours fort pour les électorats.

Correcteur d’orthographe et de grammaire : Berkay TEMEL

Dr. Ozan ÖRMECİ

22 Eylül 2021 Çarşamba

A New Political Star is Rising in Turkey: The Story of Istanbul Mayor Ekrem İmamoğlu


Introduction

As the Republic of Turkey’s 100 years anniversary approaches, the struggle on the soul of Turkey intensifies with the rising competition in politics mainly between two blocs: the governing Islamist/conservative AK Parti (Justice and Development Party) and its undisputed charismatic leader Recep Tayyip Erdoğan and the main opposition party -pro-secular and social democratic- CHP (Republican People’s Party) and its Istanbul Mayor Ekrem İmamoğlu. Although he is a relatively new figure in Turkish politics, with his recent Greece visit[1], İmamoğlu has become an important international political actor recently. It should be also noted that İmamoğlu is the Mayor of İstanbul, the biggest city and the economic capital of Turkey with 16-17 million population and it is not strange for him to attract attention especially remembering the fact that President Erdoğan was also the Mayor of Istanbul (1994-1998) before becoming Prime Minister in 2003. In this piece, I am going to summarize and analyze the life story and the political rise of Ekrem İmamoğlu and I will try to analyze his worldview.

İmamoğlu with the Athenian Mayor Kostas Bakoyannis during his visit to Greece

Life Story of Ekrem İmamoğlu

Born in a small village of Akçaabat, Trabzon in Karadeniz (Black Sea) region in 1970, Ekrem İmamoğlu comes from a modest Muslim Anatolian family.[2] During his childhood, İmamoğlu was raised in Cevizli and Yıldızlı villages, typical small Black Sea villages with pious Muslim population dealing with agriculture and stockbreeding as economic activities. İmamoğlu attended to Quran courses at the age of 4 and learned to read Quran in Arabic. İmamoğlu’s father Hasan İmamoğlu was a tradesman and his mother Hava İmamoğlu was a farmer. Ekrem İmamoğlu’s father Hasan İmamoğlu was one of the founders of center-right Motherland Party’s (ANAP) Trabzon branch in the early 1980s following the September 12, 1980 military coup. The 1980s was the peak of ANAP’s and its leader and former Turkish Prime Minister Turgut Özal’s power and İmamoğlu family was close to the conservative ANAP tradition. Young İmamoğlu was graduated from the Trabzon High School and played football (soccer) and handball during his childhood. Since the city of Trabzon is famous for its football club Trabzonspor which was very successful and popular especially in the 1970s and the 1980s, as a child from Trabzon, İmamoğlu became a Trabzonspor fan. İmamoğlu took his chance for the university examination and began to study in North Cyprus at Girne American University (GAU) Management department. But when his family moved to Istanbul, İmamoğlu continued his education in Istanbul University’s Management department and was graduated from here in 1994 with a BA degree in Management (English). Later he also earned MA degree in Human Resources and Management from the same university. After the university, İmamoğlu engaged in construction business. Since many of the constructors in Istanbul comes from Trabzon or other Black Sea villages and his father already had business experience, he became successful in the construction industry and began to earn more money. In 1995, he married with Dilek İmamoğlu. İmamoğlu family has three children; two boys and a girl.

Dilek İmamoğlu and Ekrem İmamoğlu

Although coming from a conservative center-right family, İmamoğlu learned the basic principles of social democracy when he was a university student in North Cyprus. He later joined CHP in 2008 during the presidency of Deniz Baykal. He was elected the head of the party’s youth branch in 2009. He was also elected by the party administration the district president of Beylikdüzü in the same year. His quick political rise within the CHP was materialized on the basis of his positive energy, charismatic leadership, and hardworking personality. Young İmamoğlu reorganized the party branch in Beylikdüzü and created a young and energetic team. Before the 2014 local elections, party’s new leader Kemal Kılıçdaroğlu chose İmamoğlu as the municipal candidate and with a successful electoral campaign, İmamoğlu was elected the new Mayor of Beylikdüzü with 50.44 % of the total votes. He made Beylikdüzü the fastest growing district of Istanbul and created a good image with his tolerant personality and modern family. CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu also liked İmamoğlu’s style and he chose İmamoğlu for the Istanbul municipal race in 2019 although he was almost unknown at that time by the media and most of people outside Beylikdüzü and CHP. İmamoğlu’s competitor was powerful Binali Yıldırım, the former (and the last) Prime Minister and former Minister of Transportation. However, young İmamoğlu and his team organized a very good campaign and established strong links with the untraditional CHP voters such as pious people and Kurds. Thanks to these efforts, in a very surprising way, İmamoğlu won the municipal election with 16,000 votes. However, the Supreme Electoral Council (YSK) later annulled the election. This made İmamoğlu the focal point of Turkish politics and in the second election a few months later, he won this time with 800,000 votes. Since 2019, he has been serving as the Mayor of Istanbul and doing good projects despite of black propaganda and prejudices. With his France visit in 2019, he began to show his skills in diplomacy as well and tried to attract European investors and debtors to Istanbul.[3] He later visited London, participated to a conference at the Chatham House, and met with the London Mayor Sadiq Khan.[4] Lastly, this week he visited Greece and performed a successful diplomatic effort during his meetings with Athens Mayor Kostas Bakoyannis and Greek Prime Minister Kyriakos Mitsotakis. He is often pointed out as a strong potential candidate for the opposition in the 2023 Turkish presidential election due to his high popularity and support among the youth.

Ekrem İmamoğlu and Greek Prime Minister Kyriakos Mitsotakis

Analyzing İmamoğlu’s Political Style

Ekrem İmamoğlu is a pro-European social democrat. But since he comes from a center-right family, İmamoğlu is also familiar with the pious right-wing voters and their cultural world. He is a very modern individual but has a modest personality and he does not make any discrimination against any social groups. He has considerable support among Kurds and Alevis; two important different ethnic/sectarian groups in Turkey. He has also a strong support coming from people who live in Karadeniz (Black Sea) region and Karadeniz immigrants in Istanbul. “Hemşehri” (countryman) networks are very influential in Turkish politics and İmamoğlu represents the Black Sea tradition -similar to President Erdoğan whose family migrated to Istanbul from Rize- within this perspective. He also comes from the construction industry, which is the vanguard economic sector in Turkey in recent years. Since Turkish cities and most importantly Istanbul need urban transformation/gentrification, İmamoğlu’s experience in construction business could help him as a new political leader. Another support to İmamoğlu comes from Turkish Cypriots from the North Cyprus (or the KKTC as a de facto state that is recognized only by Turkey) since he spent a few years there and established good friendships among Turkish Cypriot community. The leader of İYİ Parti (Good Party), which is in alliance with the CHP under the banner of “Millet İttifakı” (People's Alliance), Meral Akşener once described him as the Mehmed the Conqueror due to his surprising victory in Istanbul in 2019.[5] There is no doubt that he is the rising star of Turkish politics since 2019. His peace messages in Greece show the worldview of İmamoğlu, which could be shortly described as European type modern social democracy. Thus, we can confidently say that İmamoğlu is in favour of Turkey’s full accession to European Union (EU). He also has no prejudices or hostilities against any state; he did not make any criticism towards the United States, Russia, China, or any other state until now. But his style makes me conclude that he is more pro-European compared to other political leaders in Turkey.

İmamoğlu’s statements after the annulled election in March 2019

Repeated election made İmamoğlu a political star

İmamoğlu’s success in politics is based on his calm but stubborn personality. When his first victory was unjustly annulled by the YSK, İmamoğlu never gave up. He continued to check all ballots and results and made press declarations until the morning. Since he thought he was right, İmamoğlu never thought of retreating. In the end, Istanbul voters in June made him the new political star of Turkey. Renewing the election was probably President Erdoğan’s biggest mistake in his whole political career because he created a very strong and popular competitor against himself. According to the actual polls organized by İstanbul Ekonomi, in a potential presidential second round election, İmamoğlu would defeat Erdoğan by 51.4 % against 39.9.[6] This shows the strength of İmamoğlu. In addition, İmamoğlu’s style is very calm; in order to make him angry, the voters of other parties or pro-government journalists often ask him tricky questions.[7] But İmamoğlu each time keeps himself calm and never gets angry. He responds to all questions and reactions in a civilized and gentil way. However, İmamoğlu’s views on Turkey’s most important problems such as the Kurdish Question or the Cyprus Problem are still unknown. Thus, in case he becomes a presidential candidate, İmamoğlu has to prepare a detailed programme for such issues in addition to Turkey’s economic problems. But one thing is sure: İmamoğlu has a great potential for becoming a strong and charismatic leader. So far there are only two books written for studying the phenomenon of İmamoğlu.[8] However, these books are more of a public relations effort rather than scientific analyses.

Conclusion

Finally, I think Ekrem İmamoğlu will be the opposition bloc’s joint candidate in the 2023 Turkish presidential election. That is why, we need to research and understand İmamoğlu’s views better and İmamoğlu has to set up an academic team to govern Turkey. Because although ruling Istanbul is almost equally difficult as ruling Turkey, for sure, to deal with national politics instead of local politics, one has to develop himself in Political Science and International Relations as well.

Assoc. Prof. Ozan ÖRMECİ

 

[1] To read some news related to this visit, see;

[2] Ekrem İmamoğlu’s biography can be read from these sites:

[3] https://www.amerikaninsesi.com/a/ekrem-imamoglu-pariste-yat%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1-gorustu/5106417.html.

[4] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ekrem-imamoglu-londra-belediye-baskani-sadik-hanla-gorustu/1645845.

[5] https://www.ekathimerini.com/opinion/interviews/1168204/a-mayor-with-a-big-dream-for-turkey/.

[6] https://www.turkiyeraporu.com/arastirma/cumhurbaskanligi-secimlerinde-hangi-isimler-one-cikiyor-4477/.

[7] For some examples;

[8] - https://www.idefix.com/ekitap/ekrem-mamoglu-nu-tanyalm

- https://www.idefix.com/Kitap/Benim-Sevgili-Baskanim-Ekrem-Imamoglu/Edebiyat/Biyografi-Oto-Biyografi/urunno=0001819745001.


17 Eylül 2021 Cuma

Valerie Bunce ve Sharon Wolchik’in ‘Defeating Authoritarian Leaders in Postcommunist Countries’ Eserlerinde Azerbaycan

 

Siyaset Bilimi’nde Karşılaştırmalı Politika (Comparative Politics) alanında en önemli konu başlıklarından birisi olan “demokratikleşme” (democratization) literatüründe, Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanan ve kendilerine özgü rejimler kurmaya başlayan post-komünist (komünizm sonrası) ülkelerin yaşadıkları tecrübeler haliyle akademisyen ve araştırmacıların büyük ilgisini çekmektedir. Bunun temel sebebi, kuşkusuz, bu ülkelerin birbirlerinden çok farklı yönlerde ilerlemeleri ve kimi eski komünist ülkelerin Avrupa Birliği (AB) üyesi olacak kadar aşama kaydetmelerine karşın, kimilerinin de eski sistemin devamı niteliğinde otoriter veya totaliter yeni rejimler inşa etmeleridir.

Bu konuda yazılmış değerli bir çalışma ise, Amerikalı akademisyenler Valerie Bunce (daha çok Valerie J. Bunce olarak geçiyor literatürde ismi) ve Sharon Wolchik veya Sharon L. Wolchik tarafından yazılmış olan 2011 Cambridge University Press basımı Defeating Authoritarian Leaders in Postcommunist Countries (Post-Komünist Ülkelerde Otoriter Liderleri Mağlup Etmek) adlı eserdir.[1] Bu yazıda, 396 sayfalık eserin tamamı açıklanmayacak olup, kitabın 2. bölümü olan “Case Studies” (Vaka Analizleri) bölümünün 7. altbaşlığında yer alan “Failed Cases: Azerbaijan, Armenia, and Belarus” (Başarısız Vakalar: Azerbaycan, Ermenistan ve Beyaz Rusya) bölümünde dost ve kardeş ülke Azerbaycan hakkında yazılanlar özetlenerek, Rusya’nın yakın coğrafyasındaki bu ülkede yaşanan demokratikleşme girişimleri ve bunun neden başarısız olduğu konusundaki fikirler özetlenecek ve tartışılacaktır.

Defeating Authoritarian Leaders in Postcommunist Countries

Yazarlara göre, 2005 Azerbaycan seçimleri, 2004 yılında Gürcistan ve Ukrayna’da başlayan ve kısaca “Turuncu Devrim” veya “Renkli Devrimler” olarak adlandırılan sürecin de etkisiyle, daha rekabetçi bir ortamda geçmiştir. Nitekim seçim sonucunda Aliyev’in Yeni Azerbaycan Partisi’nin (YAP) Azerbaycan Milli Meclisi’ndeki sandalye sayısı 72’den 57’ye düşerken, İsa Kamber (İsa Gamber) liderliğindeki Müsavat Partisi’nin sandalye sayısı 2’den 5’e çıkmıştır. Buna rağmen, seçimler, Azerbaycan’da devlet ve halkın büyük bölümünün renkli devrim sürecinin bir benzerini ülkelerinde yaşamak istememelerinin de etkisiyle, 2003 yılında babasının ardından Cumhurbaşkanı seçilen İlham Aliyev’in gücünü konsolide etmesiyle neticelenmiştir.

Ayaz Muttalibov

Valerie J. Bunce ve Sharon L. Wolchik'e göre, Azerbaycan, komünizmin çökmesinin ardından 1990’ların başında görece demokratik bir süreçten geçmiştir. Bu dönemde, 1990 yılında Devlet Başkanlığı sistemi kurulurken Meclis tarafından ilk Cumhurbaşkanı seçilen ve 8 Eylül 1991 tarihindeki ilk Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tek aday olarak girerek kazanan Ayaz Niyazi Muttalibov’un (Ayaz Muttalibov veya Ayaz Mutallibov olarak da geçmektedir ismi) istifasının ardından, 7 Haziran 1992 tarihinde yapılan seçimi yüzde 59,4 oy alarak kazanan Azerbaycan Halk Cephesi ve Azatlık Hareketi’nin lideri Ebulfez Elçibey Azerbaycan’ın ikinci Cumhurbaşkanı olmuştur. Diğer aday Nizami Süleymanov’un oy oranı ise yüzde 33 düzeyinde kalmıştır. Ancak bir devlet adamından ziyade romantik bir Türkçü ve milliyetçi olan Elçibey’in Dağlık Karabağ’da yaşanan gelişmeler ve Karabağ Sorunu karşısında etkin bir siyaset geliştirememesi neticesinde ülkedeki desteği azalmış ve Ağustos 1993’de yapılan halk oylaması sonucu Elçibey`in Cumhurbaşkanlığı görevi resmen düşürülerek, 3 Ekim 1993’de bir kez daha olağanüstü seçimlere gidilmiştir. Yazarlara göre, bu süreç, Sovyetler Birliği zamanında Politbüro’da görev yapmış çok etkili bir kişi olan Haydar Aliyev’in Dağlık Karabağ’daki hezimeti fırsat bilerek Elçibey ve ekibine karşı devlet içerisinde yapmış olduğu darbenin bir sonucudur. Neticede, 3 Ekim 1993 seçimlerinde Haydar Aliyev yüzde 98,8 oyla Azerbaycan’ın üçüncü Cumhurbaşkanı seçilirken, seçime katılan diğer iki aday olan Zakir Tağiyev ve Kerrar Abilov hemen hemen hiç varlık gösterememişlerdir.

Ebulfez Elçibey

Haydar Aliyev, yazarlara göre, 10 yıllık iktidarında akılcı politikalar uygulayarak yerini sağlamlaştırmış ve ülkedeki otoriter rejimin kurumsallaşmasını sağlamıştır. Bu politikaların özünü ise; yandaş ve destekçileri ödüllendirmek, muhalifleri bölmeye çalışmak ve cezalandırmak ve Azerbaycan milliyetçiliği ile devlet ve liderliğe olan sadakati arttırmak gibi taktikler oluşturmuştur. Aliyev, ayrıca petrol ve doğalgaz gelirlerine dayalı olarak bir siyasi ve ekonomik patronaj sistemi oluşturmuş ve bu sayede muhalefetin etkili olmasını önlemeyi başarmıştır. Baba Aliyev, iktidarı süresince 11 Ekim 1998’de yapılan seçimlerde yüzde 76,1 oyla tekrar seçilmeyi de başarmıştır.

Haydar Aliyev

2003 yılında babasının hasta olduğu dönemde ilk kez Cumhurbaşkanı seçilen İlham Aliyev ise, iktidara geçtiğinde kendisini oldukça zor bir konumda bulmuştur. Moskova’da eğitim alan ve 1985-1990 yılları arasında Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan oğul Aliyev, kendisine yakın bir patronaj ağı kurmasına karşın, 2005 seçimlerine kadar ülkede tam anlamıyla hâkimiyet sağlamayı başaramamıştır. Nitekim babasından daha demokratik bir rejim kurması beklenen Aliyev, bunun aksine, 2003-2005 döneminde ülkedeki demokrasi ve özgürlük çıtasını düşürmüş ve uluslararası kuruluşlara göre baba Aliyev döneminde “kısmen özgür” (partly free) ülkeler listesinde olan Azerbaycan, 2005 yılında “özgür değil” (not free) kümesine gerilemiştir. Bunce ve Wolchik’e göre, Aliyev, babası gibi ekonomik gelirleri ve devlet mekanizmasını kullanarak gücünü konsolide etmiş ve aile bağları ve bölgesel ilişkileri (hemşehrilik ağları) de kullanarak güçlü bir liderlik zemini oluşturmuştur. Aliyev, ayrıca ekonomide de iyi bir performans gösterek ülkesini geliştirince, ilk yıllarda oldukça zayıf olan liderliği zamanla güçlenmeye ve kök salmaya başlamıştır. Ayrıca, oğul Aliyev, Dağlık Karabağ Sorunu ve Ermeni işgalinin yarattığı mağdur imajı ve hoşnutsuzluğu da devlete ve kendisine yönelik sadakati arttırmada ustaca değerlendirmiştir. Muhaliflere göre, Aliyev rejimi, aile bağları ve Karabağ ve Ermenistan’dan gelen Azerbaycanlıların ön planda olduğu hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Bunun dışında devlet katında çok yaygın rüşvet uygulaması olduğu için (Uluslararası Şeffaflık Ajansı-Transparency International, Azerbaycan’ı 2005 yılında 159 ülke arasında 139. sıraya koymuştur), devlet memurları arasında bir dayanışma ağı da ortaya çıkmıştır.  Bunun yanı sıra, oğul Aliyev döneminde muhaliflere yönelik baskı ve yıldırma politikaları da artmıştır. Öyle ki, 2003 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 76,84 oy alan Aliyev’in ardından yüzde 14 oyla ikinci olan Müsavat Partisi lideri ve Meclis Başkanı İsa Kamber’in dövülmesi ve tutuklanması gibi olaylar, Aliyev’in rakipleri karşısında zaman zaman sert taktiklere de başvurabildiğini göstermektedir. Bunun yanı sıra, Batı dünyası ile babasına kıyasla daha yakın ilişkiler kurmaya çalışan oğul Aliyev, 2005 parlamento seçimleri öncesinde bazı -yazarlara göre büyük ölçüde kozmetik- değişiklikler de yaparak, uluslararası baskıları göğüslemeye çalışmıştır. Buna rağmen, 2005 parlamento seçimleri öncesinde muhalefeti zayıflatmak adına eski Meclis Başkanı Resul Guliyev’in ülkeye girişine izin vermeyen ve Ermenistan istihbarat servisi ile birlikte çalıştığını iddia ettiği Yeni Fikir hareketinin lideri Ruslan Beşirli’nin tutuklanmasını sağlayan Aliyev, muhalefetin mitinglerini de engellemek konusunda devlet güçlerini kullanmıştır. Kitapta incelenen demokratikleşme süreçlerinin başarılı olduğu diğer ülkelerin aksine, Azerbaycan’da devlet güçlerinin (polis, ordu, istihbarat) rejime sadık kalmaları ve muhalefeti bastırmada tereddüt etmemeleri de Azerbaycan’da Aliyev’in otoritesinin perçinlenmesine katkıda bulunmuştur. 2005 seçimleri öncesinde muhalefet ise Azatlık İttifakı çatısı altında güç birliğine gitmiş ve Azerbaycan Demokrat Partisi, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi ve Müsavat Partisi’nin oluşturduğu bu ittifakla Aliyev ve YAP karşısında varlık göstermeye çalışmıştır. Ancak muhalefetin etkin ekonomik ve siyasi gücü olmadığı için, seçimde varlık göstermesi de mümkün olmamış ve neticede seçimden Aliyev güçlenerek çıkmıştır. Ülke içerisinde demir yumruğunu gittikçe daha da fazla kabul ettiren Aliyev, 15 Ekim 2008’de oy oranını yüzde 84,34’e çıkararak ikinci defa Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmiştir. Aliyev’in ardından ikinci sırada yer alan Ümit Partisi lideri İkbal Ağazade’nin oy oranının sadece yüzde 2,82 düzeyinde kaldığını, ancak bu seçimi ana muhalefet partilerinin boykot ettiğini de hatırlatmak gerekir.

İlham Aliyev

Yazarlar, Azerbaycan ve diğer ülkelerdeki demokratikleşme çabalarını incelerken, dış aktörlerin tavrını ve etkilerini de değerlendirmeye almaktadırlar. Öyle ki, Azerbaycan özelinde Rusya Federasyonu (Rusya), Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer Batılı ülkeler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve genelde Batılı hükümetler ya da sivil toplum kuruluşlarının fonladığı Azerbaycan merkezli sivil toplum kuruluşları ve medya kuruluşları da bu süreçte önemli roller oynamışlardır. Dağlık Karabağ Sorunu’nda Ermenistan’a yakın duran Rusya, buna karşın Azerbaycan iç siyasetinde de daima en etkin güçlerden olmuş ve bu ülkeyi kaybetmemeye çalışmıştır. Kitabın yazarlarının mülakat yaptığı muhalif liderlere göre, İlham Aliyev, gücünü büyük ölçüde Rusya ile dengeli ilişkiler kurabilmesi ve bu ülkeyi tamamen karşısına almamaya borçludur ve Moskova da Aliyev rejimine yatırım yaparak Azerbaycan’ın Batı dünyasına yanaşmasını engelleyebilmektedir. Muhalefetin genelde Batı destekli ve fonlu olması da Rusya’nın Aliyev’e destek vermesinde kuşkusuz önemli bir etkendir. Bu bağlamda, örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı-USAID’in 2003-2005 döneminde Azerbaycan’a önemli ölçüde kaynak ve fon sağladığı bilinmektedir. Buna rağmen, yazarlar, ABD’nin Azerbaycan’a yönelik politikasının “rejim değişikliği” amacı gütmediğini iddia etmektedirler. Bunun yerine, muhalefeti güçlendirerek Azerbaycan’ın zaman içerisinde demokratikleşebilmesi yönünde politikalar üretmek isteyen Washington, bu doğrultuda muhalif liderlerle birçok görüşme ve etkinlik gerçekleştirmiş, ancak bunda istenen neticelere ulaşamamıştır. Bu bağlamda, ABD’nin 2005 seçimlerini önceki seçimlere göre bazı konularda ilerleme kaydedilen bir seçim süreci olarak değerlendirmesi, ancak AGİT’in seçimlerin uluslararası standartlara uygun olmadığını ifade etmesi dikkat çekicidir.

Sonuç olarak, yazarların 2011 tarihli araştırma kitaplarında demokratikleşme konusunda başarısız bir örnek olarak ele aldıkları Azerbaycan, İlham Aliyev’in liderliğinde 2020 Dağlık Karabağ Savaşı’nda üstün bir başarı göstermiş ve topraklarının neredeyse tamamını geri almıştır. Üstelik, Azerbaycan, Ermenistan’ın savaşa Rusya’yı da dahil etmek için uyguladığı kirli taktiklere de cevap vermemiştir. İlham Aliyev, bu süreçte olgun liderliği ile iyice halkın gözüne girerken, Azerbaycan’ın ekonomik ve demokratik gelişimi de planlı-programlı ve dikkatli bir şekilde devam etmektedir. Batılı akademisyenlerin anlayamadıkları husus ise, Sovyet coğrafyasındaki ülkelerde ani demokratikleşme hamlelerinin farklı siyasi kültür ve toplumsal yapı nedeniyle zaman içerisinde geriye dönüşlere (Polonya, Macaristan örnekleri) neden olabildiği ve dahası, Azerbaycan gibi enerji gelirlerine dayalı devletlerde demokratikleşmeyi engelleyen ve otoriter rejimleri kalıcı hale getiren "kaynak laneti" (resource curse) ve "rantiye devlet" (rentier state) modeli kolaylıkla ortaya çıkabildiği için, Azerbaycanlı karar alıcılar ve aydınların demokratikleşme sürecini ve ülke ekonomisinin çeşitlendirilerek serbest piyasa ekonomisi düzeninin tesis edilmesini belli bir zaman akışı içerisinde ve yavaş yavaş uygulamaya sokmak istemeleridir. Bu bağlamda, liderliği iyice güçlenen İlham Aliyev’in ülkesinde demokratik reformlara devam etmesi ve 2030’larda Azerbaycan’ın Batılı standartlarda çok partili bir demokrasiye dönüşmesi en büyük dileğimizdir. Benzer şekilde, Dağlık Karabağ Sorunu çözüldükten sonra Azerbaycan’ın Ermenistan’la barış yapması da bizi memnun edecektir. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, 2008'de ABD'ye güvenerek hareket eden Gürcistan lideri Mihail Saakaşvili de, 2020'de Avrupa'ya güvenen Ermenistan lideri Nikol Paşinyan da başarısız olmuşlardır ve Kafkasya ve post-Sovyet coğrafyasında Rusya'yı düşman görerek hareket eden liderlerin başarı şansı oldukça azdır. Bu nedenle, Aliyev'in denge politikasını Rusya yanlılığından ziyade, akılcı temelde yorumlamak gerekir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Kitabı buradan alabilirsiniz; https://www.cambridge.org/tr/academic/subjects/politics-international-relations/comparative-politics/defeating-authoritarian-leaders-postcommunist-countries.