30 Mart 2019 Cumartesi

Yeni Kitap: "Fransa Siyaseti ve Dış Politikası"


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci ile Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarı Temmuz Yiğit Bezmez'in birlikte yazdıkları Fransa Siyaseti ve Dış Politikası adlı kitap, Bilgesam Yayınları tarafından 2019 Mart tarihli olarak İstanbul'da yayımlandı. Büyük bir emek sonucunda hazırlanan 594 sayfalık kitapta; Fransa tarihi, Fransa siyasal kültürü, Fransa'nın son yıllarda iç politikasında yaşadığı önemli olaylar, Fransız dış politika geleneği, Fransa dış politikasında son dönemde yaşanan en önemli gelişmeler, Fransa ekonomisi, Türkiye-Fransa ilişkileri tarihi ve son dönemde Türkiye-Fransa ilişkilerine dair yaşanan en önemli olaylara dair analizlere, enerji politikaları uzmanı Dr. Sina Kısacık'ın Fransa'nın enerji politikası hakkındaki görüşlerine ve Fransa siyaseti ve kültürünü çok iyi bilen Prof. Dr. Ali Vahit Turhan, yazar Nedim Gürsel ve gazeteci Marie Jego gibi değerli ve önemli kişilerle yapılan röportajlara yer verildi. Kapak tasarımını Sertaç Durmaz'ın yaptığı ve Beykent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Vahit Turhan'a ithaf edilen kitabın Türkçe literatürde önemli bir boşluğu dolduracağına inanarak, okurlarımıza bu kitabı hararetle tavsiye ediyoruz.

Kitabın yazarları Temmuz Yiğit Bezmez ve Ozan Örmeci
Yayın Adı: Fransa Siyaseti ve Dış Politikası
Yazar: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ, Temmuz Yiğit BEZMEZ
Kapak ve Tasarım: Sertaç DURMAZ
Yayınevi: Bilgesam Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
Fiyat: 60 TL
ISBN: 978-605-9963-31-2
Ebat: 16 x 23 cm
Sayfa Sayısı: 594




Kitaba erişmek için birkaç link;

Bilgesam

D&R

İdefix

Kitap Yurdu

Pandora

Ayrıca info@stratejistdergisi.com adresine email gönderilerek, kitap, doğrudan Bilgesam'dan temin edilebilir.

20 Mart 2019 Çarşamba

France Culture’de Yayınlanan 2019 Cezayir Olayları Konulu Program


Radio France grubuna bağlı olarak yayın yapan Fransız devlet radyosu “France Culture”, 1940’lardan bu yana farklı isimlerle faaliyette olan ciddi bir medya kuruluşudur. Bu istasyonda yayınlanan programlardan birisi de, Belçikalı gazeteci Christine Ockrent tarafından Courrier International dergisi ortaklığında hazırlanan “Affaires Etrangères” (Dış İlişkiler) isimli yayındır. Ockrent, 9 Mart 2019 tarihinde “Algérie : la fin du système” (Cezayir: Sistemin Sonu) adlı 58 dakikalık önemli bir program yapmış ve Cezayir’de son haftalarda (22 Şubat 2019’dan itibaren) -20 yıldır Devlet Başkanı olarak görev yapan- Abdülaziz Buteflika’nın (Abdelaziz Bouteflika) 5. dönemde yine aday olacağını açıklamasının ardından ona karşıt olarak gelişen protesto gösterilerini -konunun uzmanlarına sorarak- analiz etmeye çalışmıştır.[1] Programa, konuk olarak; Sciences Po mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, yazar, filozof ve İslamolog Razika Adnani, sosyolog ve araştırmacı Amel Boubekeur, Université Paris I mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi uzmanı Pierre Vermeren, Université Paris-Dauphine öğretim üyesi ekonomist El Mouhoub Mouhoud ve Courrier International dergisi redaktörü Eric Chol katılmışlardır. Bu yazıda, bu programda konuşulanlar özetlenecektir. Bu sayede, Türkiye basınında neredeyse hiç işlenmeyen bir konu olan Cezayir olayları hakkında okurlarımıza güncel bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

Programda ilk sözü alan konuşmacı olan ve programa telefonla Cezayir’den bağlanan sosyolog ve araştırmacı Amel Boubekeur, öncelikle protesto gösterilerinin gelişimi hakkında bilgiler vermekte ve gösterilere özellikle kadınların ve genç kızların yoğun olarak katıldığını söylemektedir. Çok sayıda kişinin katıldığı gösterilerin, toplumsal çeşitlilik açısından ve Cezayir halkının tamamını temsil etmek bağlamında son derece kapsayıcı olduğunun altını çizen konuşmacı, rejimin belirlediği klasik “Cezayirli” kalıplarına karşı çıkan kişilerin başını çektiği bu olayların, Cezayirlilerin organize olamadıkları ve beraber hareket edemedikleri yönündeki eleştirilere bir cevap niteliğinde olduğunu da belirtmektedir. Göstericilerin olaylar sırasında polislerle çatışmak yerine polis ile halkın kardeş olduklarını vurguladıklarını da aktaran araştırmacı, bu bağlamda gösterilerin barışçıl niteliğine vurgu yapmaktadır. Ayrıca olaylarla ilgili olarak gündeme getirilen dış müdahale ve iç savaş tartışmalarına da değinen Boubekeur, göstericilerin bu konularda son derece dikkatli olduklarını ve kullandıkları sloganlarla, yeraltı kaynakları açısından zengin bir ülke olan Cezayir’in bağımsızlığı yönünde tavır gösterdiklerini (özellikle ABD müdahalesi ihtimaline karşı) ortaya koyduklarını söylemektedir.

Daha sonra söz alan Université Paris I mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi uzmanı Pierre Vermeren, Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın hastalandığı 2013 yılından beri halka yönelik bir konuşma yapamadığına dikkat çekmekte ve bu bağlamda Cezayir’de yaşananları “gerçeküstü” olarak değerlendirmektedir. Olayların 1991-2002 döneminde yaşanan Cezayir iç savaşı ve 2011’den beri devam eden Suriye iç savaşının gölgesinde yaşandığına da vurgu yapan konuşmacı, Cezayirlilerin halen Arap Baharı sürecinin olumlu etkisi altında olduklarını Cezayirli yazar Kamel Daoud’un Je rêve d'être tunisien : Chroniques 2010-2016 kitabını örnek göstererek anlatmaktadır. Ayrıca sunucu Christine Ockrent’in Cezayir’in nüfusunun neredeyse yarısı gençlerden oluşan 41 milyonluk dinamik bir ülke olduğunu hatırlatmasının ardından, bu ülkedeki resmi tarih yazımını eleştirmeye başlayan Vermeren, devletin Cezayir’in bağımsızlığını kazanması sonrasında yaşanan olayları adeta dondurduğunu ve tarih yazımının tek taraflı olduğunu kaydetmektedir. Ülkedeki siyasi figürlerin de çok yaşlı ve yıllardır değişmeyen kişiler olduğuna vurgu yapan Fransız konuşmacı, Devlet Başkanı Buteflika’nın bizzat kendisinin birkaç sene önce gençleşme ihtiyacına işaret ettiğini, ancak geçen yıllar içerisinde bunu gerçekleştiremediğini ve sonuçta bugünkü büyük protestolar noktasına gelindiğini söylemektedir.

Abdülaziz Buteflika

Daha sonra söz alan Sciences Po mensubu akademisyen ve Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, ilk olarak, gençler, kadınlar, sendikalar ve iç savaşta yer almış mücahitlerin katılımıyla oluşan muhalefet bloğunun çok parçalı yapısının olduğunu vurgulamakta ve Cezayir’de devleti temsil eden geminin su almaya başladığını söyleyerek, yakında yaşanması muhtemel bir değişikliğe işaret etmektedir. Abderrahim, bu doğrultuda Cezayir’de rejimin devamlılığı esasına göre yetiştirilen devlet kadrolarının son dönemde çeşitli siyasi hesaplamalar içerisine girdiklerini ve bu noktada devletin çökmemesi adına Cezayir’in Mihail Gorbaçov’unu aradıklarını iddia etmektedir. Buteflika rejiminin sona erdiğini artık herkesin kabul ettiğini de sözlerine ekleyen konuşmacı, buna karşın Cezayir’in Gorbaçov’unu bulamaması durumunda Rusya’daki Vladimir Putin örneğinde olduğu gibi devletin sertlik yanlısı bir kişiye yönelebileceğini ve bu durumda işlerin daha da riskli hale geleceğini belirtmektedir. Şu an için Cezayir’de Başkan’ın yerine meşru olarak kimin konuştuğunun da belirsiz hale geldiğini söyleyen Abderrahim, bu durumun sadece Cezayir için değil, Cezayir’in ortakları için de tehlikeli bir durum olduğunu söyleyerek bu turdaki konuşmasına son vermektedir.

Daha sonra yeniden söz alan ve programa Cezayir’den bağlanan Amel Boubekeur, gösterilerin bu aşamasında iki konunun önem kazandığını belirtmektedir. İlk konunun gösterilerin yarattığı siyasal ve toplumsal baskının rejimden kaçışları ne ölçüde etkileyeceği olduğunu belirten Boubekeur, ikinci konunun ise gösterilerin kurumsal bir hüviyet kazanıp kazanamayacağı olduğunu söylemektedir. Bu noktada Buteflika’ya alternatif olarak gösterilen emekli bir General’in de (isim verilmese de Ghediri Ali’nin kastedildiği düşünülebilir) göstericiler tarafından hedef alındığını belirten konuşmacı, Tunus’taki Arap Baharı deneyiminin de gösterdiği üzere, sokaklardaki kitlesel muhalefetin geçiş dönemini yönetebilecek kurumsal bir yapıya dönüşmesinin kolay olmadığını anlatmaktadır. Bu noktada Christine Ockrent’in lider gereksinimini hatırlatması üzerine ise, Boubekur, Moustapha Bouchachi ismini gündeme getirmektedir.

Boubekeur’den sonra söz alan filozof ve İslamolog Razika Adnani, 1990’larda yaşanan iç savaşın travmalarının halen Cezayirlilerin zihninde taze olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, ilk olarak, iç savaşın kötü hatıraları nedeniyle Cezayirlilerin uzun yıllar boyunca rejimi protesto etmek konusunda çekinceli davrandıkları tespitini yapmaktadır. Bunun anlaşılır bir durum olduğunu belirten konuşmacı, Suriye ve Mısır’daki olayların da etkisiyle, Cezayirlilerin günümüzde bu korkuyu aştıklarını ve siyasal açıdan son derece olgun bir tavır gösterdiklerini söylemektedir. Bu bağlamda, göstericilerin dini sloganlar kullanmadıklarına vurgu yapan Adnani, gösterilerin Cezayir’in tatil günleri olan Cuma ve Cumartesi günlerinde gerçekleştiğini de belirtmektedir. Özellikle Cuma günlerinde gösterilerin yoğunlaştığını belirten konuşmacı, buna rağmen gösterilerin Cuma namazından önce gerçekleştirildiğini ve dini hüviyetten arındırılmaya çalışıldığını da sözlerine eklemektedir. Bu nedenle, gösterilerde karşımıza çıkan muhalefeti "dini olmayan politik ve toplumsal bir hareket" olarak yorumlayan Adnani, bunu rağmen Cezayir toplumunun dine halen çok bağlı olduğunu da ifade etmektedir. Adnani, ayrıca göstericilerin sadece Başkan’ın değişimini değil, sistemin değişimini hedeflediklerini de vurgulamaktadır.

Yeniden söz alan akademisyen Pierre Vermeren, Cezayir’de şimdilerde yaşanan olaylarla “Yasemin Devrimi” sürecinde Tunus’ta yaşanan olayların karşılaştırılamayacağını; zira Tunus’ta gösterilerde başı -senelerce rejim tarafından yasaklanan ve mensuplarına zulmedilen- İslamcı Ennahda partisinin çektiğini, ancak Cezayir’de böyle bir durumun olmadığını ve İslamcıların 1990’lardaki şiddet olayları ve organizasyon eksiklikleri nedeniyle artık ülkede etkin bir güç olmadıklarını söylemektedir. Cezayir’deki devlet yapısını yoğun (compact) ve donuk (opaque) olarak yorumlayan Vermeren, ayrıca iç savaşta yaşanan olaylar nedeniyle rejimin çok katı (solide) ve güvenlik bürokrasisi anlamında güçlü olduğunu da iddia etmektedir. Cezayir bağımsızlık savaşı ve Cezayir iç savaşı nedeniyle devlet güçlerinin meşruiyet anlamında güçlü konumda bulunduğuna da vurgu yapan konuşmacı, ancak 43-44 milyon kişinin yaşadığı bu ülkede sistemi güçlü bir devlet aygıtıyla bile kontrol etmenin kolay olmadığını söylemektedir.

Daha sonra söz verilen Université Paris-Dauphine öğretim üyesi ekonomist El Mouhoub Mouhoud, öncelikle Cezayir ekonomisinin yapısı incelendiğinde; birinci halkada rejime yakın “ayrıcalıklı” iş çevrelerinin bulunduğunu, ikinci halkada ise rejime yakın olmayan ve daha bağımsız iş gruplarının bulunduğunu belirtmektedir. Şimdilerde birinci ve ikinci halka arasındaki görüş ayrılıklarının arttığını ve iş çevrelerinin Devlet Başkanı Buteflika’nın 5. dönem Başkanlığına sıcak yaklaşmadığını vurgulayan Mouhoud, Cezayir’de gençlerin zaten uzun süredir Buteflika rejimine karşıt olduğunu, ama iş çevrelerinin de buna eklemlenmesiyle birlikte gösterilerin meşruiyet ve gücünün arttığını söylemektedir.

Said Buteflika

Daha sonra söz alan Courrier International dergisi redaktörü Eric Chol, Buteflika ailesi (klanı) içerisindeki güç mücadelelerine dikkat çekmekte ve Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın hastaneye kaldırıldığı 2013 yılından beri onun özel danışmanı olarak El Mouradia’da görev yapan 1958 doğumlu küçük kardeşi Said Buteflika’nın (Saïd Bouteflika) fiili olarak ipleri elinde tuttuğuna dikkat çekmektedir. Abdülaziz Buteflika’nın yerine kardeşi Said dışında herhangi birini halefi olarak işaret etmediğine de dikkat çeken Chol, bu bağlamda Said Buteflika’nın bu yeni dönemde Devlet Başkanı olarak öne çıkmak isteyebileceğini ve Abdülaziz Buteflika’nın da buna olumlu yaklaşabileceğini ima etmektedir. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Yardımcısı Ahmed Gaïd Salah ismine dikkat çeken Chol, 79 yaşındaki Salah’ın sonraki Başkan’ın seçiminde merkezi bir rol oynayacağını iddia etmektedir. Bu süreçte bir diğer önemli kişinin 1972 doğumlu zengin ve genç işadamı ve insan hakları aktivisti Rachid Nekkaz olduğunu belirten Chol, 2014 yılında Fransız vatandaşlığının olması nedeniyle Cezayir Cumhurbaşkanlığına aday olamayan Nekkaz’ın, El Watan gazetesinin de belirttiği şekilde, hayatı boyunca Cezayir’de yaşamamış ve siyasi partisi olmayan bir kişi olarak işinin kolay olmadığını vurgulamaktadır. Buna rağmen, geçtiğimiz yıllarda Fransız vatandaşlığından vazgeçen Nekkaz’ın son dönemde Cezayir’de bir fenomen haline gelmeye başladığını belirten Eric Chol, yaptığı mitinglerle ve İslami nikab giysisi giydiği için para cezasına çarptırılan kadınların cezalarını ödemesiyle, Nekkaz’ın ülkede ciddi bir popülariteye kavuştuğunu da söylemektedir. Nekkaz’ın Facebook gibi sosyal medya platformları üzerinde 1,5 milyon takipçiye ulaştığını belirten Courrier International dergisi redaktörü, yine de 6 yıldır Cezayir’de yaşama şartı olması sebebiyle Nekkaz’ın Başkan adaylığının kolay olmadığını sözlerine eklemektedir.

Rachid Nekkaz

Daha sonra yeniden söz alan Mağrip bölgesi ve İslamcılık uzmanı Kader Abderrahim, Cezayir’de son haftalarda yapılan gösterilerin büyük bir siyasi olgunluk içerdiğini hatırlatarak başladığı konuşmasında, geçtiğimiz yıllar içerisinde Cezayir halkının modernite yönünde büyük bir aşama kaydettiğini ve demokrasiyi içselleştirerek gösterilerde bunu ispatladığını söylemektedir. Bunun yeni ve daha olgun bir ulusal bilinci işaret ettiğini söyleyen uzman konuşmacı, bu nedenle bu sürecin Cezayir için tarihi bir dönüşüm ve kırılma noktası olduğunu iddia etmektedir. Gösterilerin Buteflika’nın 5. dönemine karşıtlık olarak başladığını, ancak daha sonra sistemin değişmesi yönünde geliştiğini ve şimdilerde demokratik geçiş süreci ve halkla devlet arasında müzakere gibi somut siyasal hedeflere odaklandığını belirten Abderrahim, rejimin şu an için paralize durumda olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Bu noktada yeniden söz verilen ekonomist El Mouhoub Mouhoud, gösterilerde ilk bakışta ekonomik talepler ön planda olmamasına karşın, 2013 yılından itibaren petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle yaşanılan ekonomik sorunların Cezayir’de halen devam ettiğini ve ülkede derin bir eşitsizlik durumunun olduğunu belirterek, protestolarda ekonomik sorunların da etkili olduğunu ima etmektedir. Cezayir ekonomisinin petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı olarak geliştiğini de vurgulayan konuşmacı, 2000’li yıllarda bu sektörlerde yaşanan fiyat yükselmesi nedeniyle Cezayir’in büyük bir ekonomik atılım yapmayı başardığını, ancak 2013’ten beri bu sektörlerde fiyatların düştüğünü açıklamaktadır. Böyle bir ortamda üniversite mezunu gençlerin bile çok zor koşullar altında çalıştıklarını veya göçe zorlandıklarını kaydeden Mouhoud, bu bağlamda “rantiye devlet” ekonomisinin Cezayir’de başarılı olamadığını vurgulamaktadır.

Bu noktada yeniden söz alan Razika Adnani, Cezayir’de işsizliğin özellikle de genç işsizliğinin ciddi bir mesele olduğuna dikkat çeken sunucu Christine Ockrent’i destekler şekilde, gösterilerde ekonomik sorunların da önemli rol oynadığını söylemektedir. Cezayirli gençlerin bu noktada değişim istediğini kaydeden konuşmacı, gençlerin, devletin kendisini ancak İslamcılık ve şiddet noktasında meşru hale getirebildiğini anladıklarını ve bu nedenle de artık Cezayir’de şiddet içermeyen ve İslamcı olmayan bir devrim yapmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır.

Bir kez daha söz alan Kader Abderrahim ise, bu turdaki konuşmasında, Cezayir toplumunun iç savaşın karanlık yıllarına ve travmalarına karşın hiçbir zaman durgun-durağan hale gelmediğini ve yıllar içerisinde sistemi olumlu yönde değiştirebilmek için sürekli olarak arayışta olduğunu vurgulamaktadır. Buna karşın, Devlet Başkanı Buteflika’nın sendikaları ve diğer aracı kurumları yasaklaması veya güçlerini kırpması nedeniyle toplumun isteklerini devlete iletme bağlamında aracı kurumlardan yoksun kaldığını ifade eden Abderrahim, bu bağlamda Cezayir toplumunun dinamik yapısına dikkat çekmektedir. Ülkede yakında genel grevin başlatılacağını da belirten konuşmacı, önümüzdeki günlerin Cezayir açısından kritik olacağını vurgulayarak konuşmasına son vermektedir.
Pierre Vermeren ise, bu turdaki konuşmasında, Cezayir’de bundan sonra yaşanabilecekler hakkında basında farklı senaryolara yer verildiğini ve Cezayirlilerin Arap Baharı süreci ve sonrasında bölgelerinde yaşanan gelişmeleri çok yakından takip etmeleri nedeniyle bu konularda çok deneyimli ve dikkatli olduklarını vurgulamaktadır.

Kader Abderrahim ise, son turdaki konuşmasında, Fransa’daki Cezayirlilerin de bu süreçte organize olduklarını ve 1990’larda iç savaştan kaçarak Fransa’ya gelen bu kişilerin son derece akılcı olduklarını söyleyerek, onların da değişim yönünde bir irade ortaya koyduklarının altını çizmektedir. Ayrıca bu noktada Fransa Başbakanı Edouard Philippe’in bu süreçle ilgili olarak “ni indifférence, ni ingérence” (ne kayıtsızlık, ne de müdahale) yaklaşımını benimsediğini hatırlatan Christine Ockrent, Fransa’nın da bu süreçteki pozisyonunu gündeme getirmektedir.

Programın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; Türkiye’nin enerji politikasında kayda değer bir yeri olmasına karşın ülkemizde siyaseti ve tarihi neredeyse hiç bilinmeyen Cezayir’in güncel gelişmeleri ve yakın tarihinin anlatılması açısından yayının oldukça faydalı olduğu ve önümüzdeki döneme dair de bazı önemli bilgilerin dinleyicilerle paylaşıldığı söylenebilir. Şurası açıktır ki, Cezayir’de 20 yıllık bir dönem artık sona ermiştir ve bundan sonraki günlerde yeni dönemin nasıl gelişeceği ortaya çıkacaktır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Programı buradan dinleyebilirsiniz; https://www.franceculture.fr/emissions/affaires-etrangeres/algerie-la-fin-du-systeme.



12 Mart 2019 Salı

Yeni Konferans: “Türk-Amerikan İlişkileri: Mazisi ve Güncel Durumu”


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Doç. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mart 2019 tarihinde Marmara Üniversitesi Kariyer Merkezi (MARKAM) ve Marmara Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi (MÜSEM) işbirliğiyle Marmara Üniversitesi’nde düzenlenen 2. Siyaset ve Diplomasi Okulu’nda “Türk-Amerikan İlişkileri: Mazisi ve Güncel Durumu” başlıklı bir konferans verdi. Aşağıdaki linkten konferansta sunulan bildirinin metnine ulaşabilirsiniz. 

7 Mart 2019 Perşembe

Les Elections Municipales en Turquie 2019 : Les Derniers Sondages et Prédictions


Les élections municipales en Turquie vont se dérouler le 31 mars 2019 dans 81 villes dans le pays (il y a 30 municipalités mégapoles en Turquie et 51 municipalités normales). L’AKP (Parti de la justice et du développement), le parti islamo-conservateur qui dirige la Turquie depuis 2002 va participer aux élections  dans le cadre d’un pacte électoral, « Cumhur İttifakı » (Alliance des peuples) avec le MHP (Parti d’action nationaliste), parti de droite et ultranationaliste. Selon le pacte, le MHP va supporter les candidats de l’AKP dans 27 municipalités mégapoles (y compris İstanbul, Ankara et İzmir) et 21 autres municipalités. En échange, l’AKP va supporter les candidats du MHP dans les trois villes mégapoles (Adana, Mersin et Manisa). Alors, dans les 51 villes, Cumhur İttifakı va participer au concours  avec un candidat commun de l’AKP et le MHP. En plus, le BBP (Parti de la grande unité), un petit parti ultranationaliste va aussi favoriser les candidats de Cumhur İttifakı dans les mégapoles et les villes de sud-est d’Anatolie où la majorité de la population est composée des kurdes.

Les partis d’opposition aussi essayent de protéger leur pacte électoral qu’ils ont constitué pendant le référendum constitutionnel en 2017 et l’élection présidentielle de 2018. Le parti social-démocrate et séculaire, le CHP (Parti républicain du peuple) et Le Bon Parti (İYİ Parti en turc, un nouveau parti centre-droit et nationaliste qui est a été formé en 2017) vont participer aux élections dans le cadre de « Millet İttifakı » (Alliance de la nation). Les deux partis séculaires vont participer avec un candidat commun dans 23 mégapoles et 27 villes. Le CHP a désigné ses candidats dans les plus grandes métropoles comme İstanbul, Ankara et İzmir et 16 autres municipalités métropoles, et le Bon Parti était assez puissant dans les négociations avec Madame Meral Akşener (le chef de Bon Parti) qui a réussi à imposer ses candidats dans les métropoles comme Balıkesir, Trabzon, Denizli et Gaziantep. Les autres partis importants qui vont participer aux élections sont le Parti du bonheur (Saadet Partisi), le parti islamiste de tradition de Necmettin Erbakan et le parti pro-kurde, le HDP (Parti démocratique des peuples). Même si le HDP a beaucoup de chance dans les villes de sud-est, le parti a décidé de favoriser les candidats de Millet İttifakı contre le système autoritaire du Président Erdoğan.

Les thèmes politiques utilisés par les partis d’opposition se concentrent autour la crise économique de la Turquie. Le ralentissement de la croissance économique du pays ces  dernières années et la dévaluation de la livre turque contre dollar américain et l’euro sont des arguments forts pour l’opposition indiquant qu’il y a un gouvernement faible et incapable. L’échec de la politique étrangère de la Turquie en Syrie et la détérioration des relations avec l’Union européenne et les Etats-Unis aussi constituent des arguments forts des partis d’opposition. Le President Erdoğan et les partis de Cumhur İttifakı d’autre part essayent de présenter les élections comme une question de la survie (bekâ en turc). Même si c’est une élection pour les municipalités, l’AKP et le MHP attirent l’attention des électeurs turcs sur danger du terrorisme du PKK, PYD, YPG, le DEACH et FETÖ.  De plus, Président Erdoğan accuse les partis d’opposition de supporter les terroristes et il propose de nommer des curateurs pour les municipalités où le HDP, le parti pro-kurde qui a des liens avec le PKK, gagnerait les élections. Cette approche Schmittien (venant de Carl Schmitt) n’est pas une chose nouvelle dans la politique turque ; mais quand un président herculéen comme Monsieur Erdoğan utilise ce type de rhétorique, alors il y a danger majeur pour la démocratie en Turquie.


Dans le cœur économique de la Turquie, İstanbul, l’ancienne capitale de l’Empire Byzantin et de l’Empire Ottoman, l’AKP et le MHP ont choisi Monsieur Binali Yıldırım, le Premier Ministre précédent et dernier de la Turquie, comme leur candidat commun. Monsieur Yıldırım est un bon choix puisqu’ il a réussi a ne pas devenir un objet de haine aux les yeux des électeurs d’opposition. Il est aussi assez expérimenté (il était le Ministre des Transports et des Communications en Turquie avant devenir le Premier Ministre) et il a des connections avantageuses. Le candidat commun de CHP et le Bon Parti, Ekrem İmamoğlu, est plus jeune que Binali Yıldırım et aussi prospère que lui. Il a réussi à transformer en quelques années et en bien   Beylikdüzü, un petit arrondissement d’İstanbul, en un quartier développé. Les sondages derniers de Gezici, une corporation prestigieuse, nous montrent que Monsieur Yıldırım va gagner l’élection contre Monsieur İmamoğlu avec 4-6 points de différence (52.1 % contre 46.6 %).[1]  C’est normal car İstanbul est devenu une ville conservatrice dans les années dernières avec le vague de migration venant des villes de l’Anatolie et le succès de l’AKP et de Monsieur Erdoğan dans la vie politique turque depuis 2002. À İstanbul, le vote kurde est trop important et Monsieur Yıldırım n’est pas une figure très antipathique pour les kurdes. Alors, je pense que Monsieur Yıldırım va gagner mais la différence peut diminuer vers 3-4 points.

Yıldırım vs. İmamoğlu

À Ankara, il y a une attente forte dans les forums d’internet que le candidat de Millet İttifakı, Monsieur Mansur Yavaş va gagner contre le candidat de Cumhur İttifakı, Monsieur Mehmet Özhaseki. Yavaş est un politicien venant d’un background ultranationaliste turc et ceci lui donne une immunité très forte contre les attaques populistes du Président Erdoğan qui essaye de présenter les candidats d’opposition comme les avocats des groupes terroristes en Turquie. En plus, Monsieur Yavaş s’identifie à Ankara contre Monsieur Özhaseki qui vient de Kayseri. Mais les sondages récents de Gezici suggèrent que Monsieur Özhaseki va gagner l’élection avec une différence de 5 points (51.8 % contre 46.3).

Özhaseki vs. Yavaş

À İzmir, le CHP est sûr de sa victoire. Bien que les directeurs locaux du Bon Parti n’aient pas approuvé le choix de Monsieur Tunç Soyer, le maire de Seferihisar, comme leur candidat commun avec le CHP dans le pacte électoral, les électeurs pro-séculaires d’İzmir vont définitivement choisir Soyer pour remplacer la Aziz Kocaoğlu. Le candidat de Cumhur İttifakı, Nihat Zeybekçi, l’ancien Ministre de l’Economie en Turquie n’a pas beaucoup de chance contre Soyer car son parti islamiste n’est pas très populaire dans cette ville. Monsieur Zeybekçi essaye de se présenter comme un musulman moderne et modéré pour convaincre le peuple d’İzmir, une ville reconnue comme kémaliste. Il a même dit qu’il n’est pas contre la production de vins pour montrer sa priorité économique au lieu du fanatisme islamique. Mais il a peu de chance dans une ville comme İzmir.

Zeybekçi vs. Soyer

Parmi les autres métropoles où le concours sera contesté, Antalya est vraiment intéressant. Le candidat de l’AKP et le MHP, Monsieur Menderes Türel dirige Antalya depuis 2004 (mais il a perdu une élection contre le candidat de CHP Mustafa Akaydın en 2009). Il est assez populaire et connu. Mais l’identité islamiste de son parti dérange les entrepreneurs dans cette ville qui se redressait avec les revenues de tourisme et surtout par les touristes russes. En Turquie, les islamistes essayent d’interdire des boissons alcoolisées et la vie nocturne. À İstanbul par exemple, depuis la présidence de Monsieur Erdoğan (1994-1997), dans les restaurants de la municipalité d’İstanbul les boissons alcoolisées sont interdites. Alors, le CHP peut gagner à Antalya avec une stratégie correcte comme en 2009 avec Muhittin Böcek. Les sondages de Gezici d’autre part disent qu’il y a encore 5 points de différence entre les deux candidats et Menderes Türel est toujours le favori. À Bursa, Millet İttifakı peut gagner avec Mustafa Bozbey contre le candidat de Cumhur İttifakı Alinur Aktaş. À Aydın, le maire de la ville Madame Özlem Çerçioğlu est le candidat commun de CHP et le Bon Parti mais les sondages récents disent qu’elle va perdre contre Mustafa Savaş.

Quand on fait une analyse générale, il faut dire que les élections municipales ne vont pas changer beaucoup de chose en Turquie car les problèmes économiques et diplomatiques du pays sont devenus des problèmes chroniques après le coup manqué de 2016. Le CHP n’est pas un parti populaire qui peut parvenir à attirer les gens conservateurs en Turquie. L’AKP d’autre part est devenu un parti antioccidental et autoritaire ces dernières années et ne peut pas créer une dynamique de démocratie comme cela a été fait dans les années 2000. Alors, l’espoir des démocrates en Turquie se concentrent sur un nouveau parti de centre qui pourrait etre formé par les opposants de l’AKP comme Abdullah Gül, Ali Babacan et Ahmet Davutoğlu.



Dr. Ozan ÖRMECİ


6 Mart 2019 Çarşamba

Turkey’s 2019 Local Elections: Latest Polls and Predictions

Turkey’s local elections will take place on March 31, 2019 in 81 Turkish cities (30 of them are metropolitan cities). Turkey’s long time ruling Islamic-oriented party Justice and Development Party (AK Parti) decided to keep its electoral alliance called “Cumhur İttifakı” (People’s Alliance) with Turkish nationalist Nationalist Action Party (MHP) before the elections. Accordingly, MHP will support AK Parti candidates in 27 metropolitan cities including three biggest and most developed cities of Turkey (İstanbul, Ankara, and İzmir) and AK Parti will support MHP candidates in return in 3 metropolitan cities (Adana, Mersin, and Manisa).[1] In addition, in other 21 ordinary cities, People’s Alliance electoral coalition will contest with only one candidate.[2] That means, in 51 out of 81 Turkish cities, AK Parti and MHP will act together. Moreover, Great Unity Party (BBP), a small Islamist-Turkish nationalist party also declared that in 30 metropolitan cities and Kurdish populated Southeastern Anatolian cities, it will support the candidates of the People’s Alliance.[3]

Opposition parties also decided to keep their electoral alliance in order to have chance against People’s Alliance. The main opposition party, Kemalist-social democratic Republican People’s Party (CHP) decided to maintain its electoral alliance “Millet İttifakı” (Nation Alliance) it has established during the 2017 Presidential election campaign with the center right-Turkish nationalist İYİ Parti (Good Party). Two secular-oriented parties made an agreement for presenting only one candidate in 23 metropolitan cities and 27 ordinary cities.[4] CHP limited itself with 19 metropolitan candidates (including three biggest cities) and 38 other candidates[5]. İYİ Parti on the other hand was able to dictate its candidates in important metropolitan cities including Balıkesir, Trabzon, Denizli, and Gaziantep.[6] Other important parties that will contest in the local elections are Islamist Felicity Party (Saadet Partisi) and pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party (HDP).  However, HDP did not present candidates in some cities including İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Mersin, Aydın, Bursa, and Antalya[7] in order to support the Nation Alliance against authoritarian practices of the government.[8]

If we look at the popular political themes before the elections, we see that opposition parties often use the recent slowdown of Turkish economy and the devaluation of Turkish lira as major points of criticism towards Erdoğan (Recep Tayyip Erdoğan) government. Turkey’s failed Syria policy and deteriorating relations with the European Union and the United States are also within the menu of opposition leaders such as Kemal Kılıçdaroğlu and Merak Akşener’s speeches. The AK Parti government and MHP on the other hand present these local elections as a matter of survival (bekâ in Turkish) to Turkish voters, a highly exaggerated approach for local elections which have nothing to do with national security issues. President Erdoğan also uses his personal charisma and populist attacks towards the opposition to win the hearts of the electors. For instance, he recently blamed Nation Alliance for acting on behalf of the terrorists[9] by using a Schmittian (Carl Schmitt) approach to politics. President Erdoğan also threatened Kurdish voters by saying that if they continue to vote for HDP candidates, Turkish government might annul the election and appoint a trustee for such municipalities.[10]

Yıldırım vs. İmamoğlu

Especially in three big cities, both electoral alliances put forward very good candidates. In Istanbul, the heart of Turkey’s economy with more than 16 million residents and former Byzantian and Ottoman capital, AK Parti and MHP will endorse Binali Yıldırım, Turkey’s former -and the last- Prime Minister and Minister of Transportation. With his experience, successful career and connections within Turkey and abroad, Mr. Yıldırım seems to be a perfect choice. However, CHP and İYİ Parti’s common candidate Ekrem İmamoğlu is also a good choice with his democratic stance and proven success at Beylikdüzü Municipality. Recent polls made by Gezici Company in the last week of February suggest that, Mr. Yıldırım will win the election with a margin of 4 to 6 points (52.1 % against 46.6 %).[11] I also think that Binali Yıldırım has more chance to win Istanbul for several reasons. First of all, losing Istanbul would be a great damage to Erdoğan’s new regime and might even a signal the decay of his government; a factor which guarantees that AK Parti will use every means to win the election. Secondly, Istanbul has become a very conservative city in the last few decades due to rural-to-urban migration from Anatolian cities, a notion that has changed the classical multicultural and cosmopolitan atmosphere of the city and created a new -unofficial- Islamist capital. Thirdly, Binali Yıldırım is a very famous and trusted politician for the majority of Turkish people contrary to enigmatic (unknown) İmamoğlu. It is true that a young and successful politician like İmamoğlu could create a difference right place at right time; but CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu’s choice still seems risky. Lastly, the voting pattern of the Kurdish voters in Istanbul will be the decisive factor due to large Kurdish population in the city and it seems like Kurdish voters do not hate Mr. Yıldırım or adore Mr. İmamoğlu, a fact that shows Kurdish votes might not go to İmamoğlu as a bloc.

Özhaseki vs. Yavaş

In Ankara, according to the word in the street, the opposition has more chance. CHP and İYİ Parti chose Mansur Yavaş, a Turkish nationalist politician coming from MHP tradition as their common candidate. Yavaş is a good choice for preventing populist attacks coming from the government and especially from President Erdoğan thanks to his ultra-nationalist background. Erdoğan’s criticism towards Mr. Yavaş for supporting pro-Kurdish groups and terrorist circles makes non-sense for Turkish voters who know Yavaş for several years. Moreover, in Ankara, unlike İstanbul, the number of Kurdish voters is low and Turkish nationalists’ voting preference is the key factor for winning the election. Both Mansur Yavaş and Mehmet Özhaseki are successful municipal leaders that Turkish people have confidence. Recent polls suggest made by Gezici Company in the late February suggest that, Mr. Özhaseki will win the race with 51.8 % against Yavaş’s 46.3 %.[12] However, I still think anything could happen in Ankara due to reactions towards the AK Parti government’s economic performance as well as MHP leader Devlet Bahçeli’s decreasing popularity among the Turkish nationalist voters in recent years.

Zeybekçi vs. Soyer

In İzmir, CHP is confident of its victory. Although CHP’s coalition partner in Nation Alliance İYİ Parti is not satisfied from the choice of Tunç Soyer[13], former municipal leader of Seferihisar, it would be a great surprise for everyone if Soyer is beaten by People’s Alliance candidate and former Economy Minister of Turkey Mr. Nihat Zeybekçi. Nihat Zeybekçi’s job is really difficult since he represents the “other” in a highly secularized city like İzmir. Although Zeybekçi tried everything to present himself as a secular Muslim candidate and even said that he is not against the production of vine[14], it seems like this would not be enough for changing the voting preference of large majority of people in İzmir.

Among other important cities to be mentioned, especially Antalya will witness a tight race between People’s Alliance candidate and current municipal leader Menderes Türel and Nation Alliance candidate Muhittin Böcek. Gezici Company’s recent poll points out that Türel would win the election, but the difference will not be larger than 5 points.[15] I think CHP might still have a chance in Antalya since the city is based on tourism industry and secular parties in general perform better in terms of tourism due to Islamist parties’ tendency to ban alcohol and night-life. In Bursa also, Nation Alliance could win with Mustafa Bozbey against People’s Alliance candidate Alinur Aktaş. Recent polls also strengthen this view. In Aydın, polls suggest that People Alliance candidate Mustafa Savaş will topple down current municipal leader endorsed by Nation Alliance, Mrs. Özlem Çerçioğlu. However, due to her successful performance and good reputation as an exemplary female mayor, I think Çerçioğlu could also win one more time.

If we look at the general picture, I think local elections will not be helpful to Turkish democracy, which is in sharp fall in recent years in terms of freedoms and rule of law. Considering the fact that there will not be a Presidential election scheduled until 2023, it would be too optimistic to claim that everything will be good if CHP could increase its vote. As far as I am concerned, only if CHP could win both in İstanbul and in Ankara, in addition to İzmir, we can talk about a meaningful transition of power taking place at the electorate base. However, this does not seem realistic especially in İstanbul. So, we have to wait until Turkish voters send a strong signal by supporting the opposition parties in order to improve Turkish democracy. Another solution is the return of the AK Parti to its reformist and pro-Western agenda. However, this does not seem possible for the moment. Finally, I should add that there are political discussions in Turkey right now about the necessity of a new centrist party, which will be established by former political stars of AK Parti including previous President of the Republic Mr. Abdullah Gül, former Economy Minister Mr. Ali Babacan and former Turkish Foreign Minister and Prime Minister Mr. Ahmet Davutoğlu.


Assoc. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ




[2] Ibid.
[5] Ibid.