İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 12 Kasım 2018 tarihinde KRT’de yayınlanan “Haber Merkezi” programında Ebru Birçak’ın misafiri oldu. Programda; Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümünde Fransa’da düzenlenen Paris Barış Forumu’nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un verdiği mesajlar, Suriye’deki güncel gelişmeler ve bunların Türk-Amerikan ilişkilerine yansımaları, 2018 ABD ara seçimleri, Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Suudi Arabistan dış politikası, Kıbrıs Sorunu ve Almanya’da Angela Merkel’in yeniden aday olmayacağını açıklaması gibi güncel politik ve diplomatik konular konuşuldu. Aşağıdaki videodan programı izleyebilirsiniz.
13 Kasım 2018 Salı
7 Kasım 2018 Çarşamba
Fransa'nın Suriye Politikası ve Kürt Sorunu Bağlamında Türkiye-Fransa İlişkileri
Bu analiz, Bilgesam adlı Türkiye merkezli düşünce kuruluşu için hazırlanmıştır.
Giriş
Fransa’nın Suriye ve Kürt politikası, Türkiye’yi de son derece yakından ilgilendirmektedir. Her ne kadar bu konularda iki ülke arasında doğrudan bir çatışma olmasa da, iki ülkenin terör algılamaları ve dış politika çizgilerinde yaşanan görüş ayrılıkları, ikili ilişkileri de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Nitekim iki ülke arasında başlarda yakın bir işbirliğine uygun zemin hazırlayan Arap Baharı süreci zamanla Kürt Baharı’na doğru dönmeye başlayınca, ikili ilişkilerin de gerilmesine neden olmuştur. Bu yazıda, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerinde Fransa’nın uyguladığı Suriye ve Kürt politikası kısaca özetlenerek, bu konunun Türkiye ile ilişkilere etkisi Türk uzmanların görüşleri ışığında değerlendirilecektir.
François Hollande Dönemi (2012-2017)
Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığının (2007-2012) son aylarında başlayan Arap Baharı sürecinde başlarda gelişmelere hazırlıksız yakalanan Fransa, geleneksel müttefiklik ilişkileri çerçevesinde seküler otoriter yönetimlere (Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Suriye’de Beşar Esad) destek vermeye devam etmiş; ancak Tunus’tan sonra Mısır’da da devrim sürecinin başarıya ulaşması ardından, François Hollande’ın ilk döneminde (2012-2015) ciddi bir politika değişikliğine yönelerek, muhalif Sünni gruplara açıktan destek vermeye başlamıştır. Libya’daki devrim/iç savaş sürecinde ABD ve Birleşik Krallık’la beraber inisiyatif kullanan ve hava saldırıları ile muhalifleri destekleyerek Muammer Kaddafi rejiminin yıkılmasına katkı sağlayan Fransa, ayrıca Suriye’de de çok net bir şekilde rejim karşıtı muhalefete siyasi destek vermiş ve bu konuda Ankara ile uyumlu hareket etmeye gayret etmiştir. Ayrıca bu dönemde, Fransa, Sarkozy döneminden farklı olarak, Rusya ile ilişkileri ciddi bir sürtüşme zeminine oturtmuş ve önceden yapılan anlaşma gereği bu ülkeye satması gereken Mistral tipi helikopter gemilerini -tazminat ödeme pahasına- teslim etmemiştir.[1]
Fakat Suriye’de geçiş sürecinin gerçekleştirilememesi ve kanlı bir iç savaşın ortaya çıkmasının ardından, Paris, IŞİD adlı köktendinci terör örgütünün Suriye’de yaptığı katliamların ve Fransa’da organize ettiği terör eylemlerinin yarattığı güvenlik risklerinin ve Hıristiyan Avrupa kamuoyunda tepkilerin de etkisiyle -henüz Hollande dönemi devam ederken- Suriye konusunda bir kez daha makas değiştirmiş ve bu konuda daha orta yolcu bir pozisyon almaya başlamıştır. Hollande’ın bu ikinci döneminden itibaren (2015-2017) Suriye ve Irak’ta öncelikli tehdidi Esad rejiminden ziyade IŞİD olarak belirleyen Fransa, bu doğrultuda, -ABD ile birlikte- Sünni muhalif gruplardan desteğini çekerek, Irak’taki Barzani yönetimi ve Suriye’deki devrimci Kürt gruplarına (PYD, YPG ve SDG-Suriye Demokratik Güçleri) desteğini arttırmıştır. Fransız entelektüel Bernard-Henri Lévy’nin “Peshmerga” (Peşmerge) adlı belgesel filmiyle[2] de popüler olan bu Kürt sempatisi, bu dönemde Türkiye’ye yönelik olumlu bakışı gölgelemiş ve Paris ile Ankara’nın ilişkileri gerilmeye başlamıştır. Bu dönemde tehdit önceliğini Esad rejimi yerine IŞİD olarak değiştirmesine karşın, Suriye’de muhalif gruplara yönelik kimyasal katliamların da gerçekleşmesi nedeniyle, Paris, bu ülkeye birkaç defa hava saldırısı düzenlemiş ve -Türkiye ile uyumlu bir şekilde- Beşar Esad’ın Devlet Başkanı olarak devam etmemesi yönündeki görüşünü korumuştur. 2017 yılında Emmanuel Macron’un Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu politika daha da belirginleşmiş ve Suriye konusunda ve genel olarak ikili ilişkilerde, Fransa, Rusya ile daha yakın işbirliğine yönelmeye başlamıştır.
Emmanuel Macron Dönemi (2017-)
Macron döneminde, Fransa, Suriye konusunda Hollande’ın ikinci döneminde başlayan politika değişikliğini gözle görülür bir şekilde sürdürmesine karşın, dış politikada bazı kırmızı çizgilerini de korumuştur. Bu kırmızı çizgiler; İslamcı terörizmle mücadele, sivillere yönelik kimyasal silahlarla katliam yapılmasının önlenmesi ve bu tarz katliamların cezasız bırakılmaması, Fransa’nın Orta Doğu’da çatışan kamplardan tek birine (Sünni veya Şii ekseni) yakın olduğu izleniminin yaratılmaması ve çatışma yerine mümkün olduğunca diyaloğun ve diplomatik müzakerelerin teşvik edilmesi olarak ifade edilebilir.[3] Bu eksen, Fransa’nın dış politik mirası ve Cumhurbaşkanı Macron’un liberal demokratik çizgisiyle de gayet iyi örtüşen ve özellikle Batı kamuoyunda takdir toplayan bir yaklaşımdır. Nitekim Cumhurbaşkanı Macron’un Paris İklim Sözleşmesi ve İran nükleer programı gibi konulardaki tavrı da çatışma yerine müzakereyi önceler çizgide ve bu anlamda Suriye ve Kürt politikasıyla tutarlıdır. Lakin Ankara ile Paris’in (ve de Washington’ın) uzlaşamadığı husus, PYD, YPG ve SDG gibi Kürt grupların terörist örgüt kabul edilip edilmemesi gerektiğidir. Türkiye bu konuda son derece ısrarcıyken, Fransa ve ABD gibi Batılı ülkeler bu meseleye daha farklı yaklaşmaktadırlar. Dolayısıyla, Fransa’nın Kürt gruplarına vermeye başladığı destek, Türkiye ile ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur.
Fransa’nın Türkiye’nin tepkisine neden olan Kürt politikasını iki farklı boyutta değerlendirmek mümkündür. Bunlardan birincisi, demokratik bir ülke olan Fransa’nın insan haklarına saygı bilinci çerçevesinde -Orta Doğu’daki en kalabalık devletsiz halk olan- Kürtleri koruma isteğidir. “Kürt romantizmi” olarak adlandırılabilecek olan bu yaklaşım, Fransız entelektüellerince de hararetle desteklenmektedir. Türkiye’nin son yıllarda İslamcı ve demokrasiden uzak bir görüntü çizmesi de Fransa ve diğer Batılı devletlerin bu yöndeki eğilimlerini güçlendirmektedir. Fransa’nın Kürt politikasındaki ikinci önemli unsur ise, Fransa’nın bu meseleyi Türkiye, İran, Suriye ve Irak gibi ülkelere karşı bir diplomasi kartı/kozu olarak kullanmak istemesidir. Bu da, Fransa’nın Realizm eksenli ve emperyal geçmişinden izler taşıyan dış politikasının bir uzantısı olarak görülebilir.
Emmanuel Macron döneminde Suriye ve Kürt Sorunu konusunda yaşanan en önemli gelişmeleri özetlemek gerekirse şu maddeler üzerinde durulabilir:
- Macron döneminde de, Paris, Suriye’de Beşar Esad’ın Başkanlığına karşı durmaya devam etmiştir.[4]
- Fransa Dış İşleri Bakanı Jean Yves Le Drian’ın açıklamalarına bakıldığında[5]; Paris, resmi pozisyon olarak 2017 yılındaki bağımsızlık referandumunda Kuzey Irak (Kürdistan) Bölgesel Yönetimi’ne destek vermemiş ve Ankara ile ortak hareket ederek Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapmıştır. Buna karşın, Ankasam uzmanı Cenk Tamer’e göre, Cumhurbaşkanı Macron’un Kürtlerle tarihsel müttefiklik ilişkilerini vurgulayan ve referandum gibi demokratik süreçlere destek çıkan açıklamalarıyla, Fransa, bir yandan da Kürt desteğini sürdürmeye ve orta ve uzun vadede Kürt bağımsızlığına karşıt olarak algılanmamaya çalışmıştır.[6]
- Macron, 2018 yılı Mart ayında, Ankara’ya, daha önce Elize Sarayı’nda bazı temsilcilerini kabul ettiği Suriye’nin kuzeyindeki Kürt grupları (PYD-YPG) ile Türkiye arasında arabuluculuk teklif etmiş; ancak bu teklif Türkiye tarafından anında reddedilmiştir.[7] Ayrıca tam da bu günlerde, Macron’la görüşen Kürt delegasyonundan bir kişi (Halid İsa), Fransa’nın Suriye’de Menbiç bölgesine -Türkiye’den Kürt gruplara gelebilecek saldırıları önlemek amacıyla- asker göndermek istediğini açıklamış, ancak Le Figaro gazetesinin verdiği bu haber[8] sonrasında Paris’ten henüz herhangi bir hamle gelmemiştir.
- Macron, Kürt Sorunu konusunda yaptığı açılımlarla Türkiye’den tepki alırken, ilginç bir şekilde Fransa iç kamuoyunda da merkez sağ Cumhuriyetçiler Partisi’nden (LR) Bruno Retailleau gibi isimlerce Kürtleri kendi kaderlerine terk etmekle suçlanmıştır.[9] İlerleyen aylarda, Sosyalist Partili (PS) önceki Cumhurbaşkanı François Hollande da, yerine geçen Cumhurbaşkanı Macron’u Kürtlere yeterince destek vermediği için sert bir şekilde eleştirmiştir.[10]
- Fransa, 2018 yılı Nisan ayında Doğu Guta’da Suriye rejimi tarafından sivillere yönelik kimyasal saldırı yapılmasının ardından ABD ve İngiltere ile birlikte Suriye’de bazı bölgelere hava saldırıları gerçekleştirmiştir.[11] Ayrıca halen Fransız Ordusu’nun Özel Kuvvetler birimine bağlı bazı birlikler Suriye’de sahada görev yapmaya devam etmektedirler.[12]
- 2018 Ekim ayı sonunda İstanbul’da düzenlenen Suriye Zirvesi’ne Türk, Rus ve Alman mevkidaşıyla birlikte katılan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, burada terörizm karşıtı mesajlar vermiş ve Türkiye ile Rusya’nın İdlib konusundaki mutabakatını destekleyerek, Suriye’de bir an önce Anayasa Komitesi’nin çalışmalara başlaması gerektiğini vurgulamıştır.[13]
- SETA için çalışan Fransız araştırmacı Léonard Faytre’in dikkat çektiği az bilinen bir husus ise; sektöründe dünya lideri olan Fransız çimento üreticisi Lafarge Grubu’nun geçtiğimiz yıllarda Suriye’de Celebiye bölgesinde 680 milyon dolarlık ciddi bir yatırımla bir çimento fabrikasını satın alarak yenilemesi ve -güvenlik sorunları nedeniyle Suriye’deki girişimlerini sonlandıran Total, Air Liquid ve Bel gibi diğer Fransız şirketlerinin aksine- Suriye’de kalarak, Suriye ve Irak’ta inşaat sektöründe yapılacak atılımlarda öncü bir rol oynamak istemesidir.[14] Lafarge’ın bu hamlesi resmi bir devlet politikası gibi gözükmese de, ekonomik menfaatlerin iç siyasette Cumhurbaşkanı’nın başarısını doğrudan etkilediği de düşünülürse, Fransa’nın Suriye’de yeni dönemde siyaseten ve ekonomik olarak daha etkili olmak istediği kolaylıkla fark edilebilecek bir gerçektir.
Türk Uzmanların Görüşleri
ABD’ye benzer şekilde Suriye’deki PYD, YPG ve SDG gibi Kürt örgütlenmelerine IŞİD’de mücadelede gösterdikleri başarı nedeniyle sıcak yaklaşan ve BBC’de yer alan iddialara[15] göre bu gruplara silah da gönderen Paris, Ankara ile Kürt gruplar arasında “çatışma” yerine “diyalog” ve “müzakere” yöntemini benimsemektedir. Ancak bu tutum, kuşkusuz Ankara’nın tepkisine neden olmakta ve Türkiye merkezli düşünce kuruluşlarında çalışan uzmanların sert eleştirilerine yol açmaktadır.
- Paris’in bu tutumunu değerlendiren hükümete yakın SETA düşünce kuruluşunun uzmanı Ufuk Ulutaş, Fransa’yı istikrarlı bir şekilde PKK ve türevi örgütlere destek vermekle suçlamaktadır.[16]
- SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, Fransa’nın Suriye’de aslında somut bir Kürt politikasının olmadığını söyleyerek, Macron döneminde Paris’in Suriye denklemine daha fazla dâhil olmak istediğini, ancak Ankara’nın Fransa’ya bu fırsatı tanımadığını düşünmektedir.[17]
- Yine SETA’dan araştırmacı Talha Köse ise, Donald Trump Başkanlığındaki ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını azaltmak ve hatta mümkünse Suriye’den tamamen ayrılmak niyetinde olduğunu ve bu nedenle Fransa’yı bu boşluğu doldurması için koordineli bir şekilde öne sürdüğünü düşünmekte; ancak Fransa’nın Suriye’de askeri olarak sahada yer alması yönünde gerek Fransa içi, gerekse de uluslararası kamuoyunda güçlü rüzgârların esmediğini vurgulamaktadır.[18]
- Bir diğer SETA uzmanı Türk araştırmacı Veysel Kurt, Fransa’nın Suriye ve Kürt Sorunu konusundaki bu tavrını, Paris’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki emperyal heveslerinin depreşmesi olarak yorumlamaktadır.[19]
- Ankasam uzmanı Cenk Tamer ise, Fransa’nın IŞİD sonrası anayasal düzene geçilen bir Suriye’de ve Irak’ta Kürt özerkliği ve hatta bağımsızlığını destekleyebileceğini ve bu bağlamda Irak-Suriye Kürt Federal Devleti modeline sıcak bakabileceğini öngörmekte ve bu nedenle Fransa’yı sert bir şekilde eleştirmektedir.[20] Bu şekilde, Tamer’e göre, Suriye’de de bir Alevi-Nusayri Devleti’nin kurulması gündeme gelecek ve bu devlet Paris tarafından desteklenecektir.[21]
Sonuç
Fransa’nın Suriye ve Kürt Sorunu konusundaki politikaları Ankara ile ilişkileri gölgelerken, Türkiye’nin içeride demokrasi ve laiklikten uzaklaştığı görüntüsünün yaratılması da dış politikada Ankara’yı zor duruma düşürmektedir. Demokratik, Batı’ya yakın, laiklik yanlısı ve Kürt Sorunu konusunda AK Parti’nin ilk döneminde olduğu gibi reformist bir politika çizgisinin benimsenmesi, kuşkusuz Türkiye’ye dış politikada da güç kazandıracaktır. Zira müttefiklerine bu şekilde güven veren ve halk desteği yükselen bir Türkiye, hiç şüphesiz ki terör örgütlerine karşı Avrupa siyaseti ve kamuoyundan da daha fazla destek elde edebilecektir. Bu noktada Türkiye’nin Suriye’de ılımlı İslamcı-radikal İslamcı gruplar arasında yaptığı ve Rusya’ya izah etmeye çalıştığı ayrımın bir benzerini Kürt gruplar arasında yapması, Batılı devletlerin desteğini almak konusunda kritik bir işlev görebilir. Zira aksi takdirde Suriye’deki tüm Kürtlerin terörist olarak algılanması gibi bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu hem Batılı ülkelerin ve uluslararası kamuoyu desteğinin alınması, hem de reel siyaset anlamında Türkiye’yi zor bir duruma düşürebilir.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[2] Bakınız; https://www.imdb.com/title/tt5735804/.
[4] http://video.lefigaro.fr/figaro/video/maintien-d-assad-au-pouvoir-en-syrie-une-erreur-funeste-pour-macron/5827259739001/.
[8] http://www.lefigaro.fr/international/2018/03/29/01003-20180329ARTFIG00386-la-france-envoie-des-renforts-au-kurdistan-syrien.php.
[9] http://www.lefigaro.fr/flash-actu/2018/03/21/97001-20180321FILWWW00139-retailleau-accuse-macron-d-abandonner-les-kurdes.php.
[10] https://www.lemonde.fr/international/article/2018/03/12/hollande-quel-est-cet-allie-turc-qui-frappe-nos-propres-allies-avec-le-soutien-de-groupes-djihadistes_5269351_3210.html.
[13] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-tarihi-suriye-zirvesi-sonrasi-4-liderden-onemli-aciklamalar-41000579.
31 Ekim 2018 Çarşamba
2018 ABD Ara Seçimleri
Dünyanın birçok açıdan (askeri güç, ekonomik büyüklük, yumuşak güç vs.) lider ülkesi olmaya devam eden Amerika Birleşik Devletleri’nde 6 Kasım 2018 tarihinde düzenlenecek olan ABD Kongresi seçimleri (2018 ABD ara seçimleri), tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de merakla bekleniyor. Bu merakın temel unsurunun ise, başa geçtiği günden bu yana çok tartışmalı politikalar takip eden ve dünyada ABD’ye yönelik ciddi tepkiler yaratan, ancak bir yandan da son Brezilya Devlet Başkanlığı seçiminde karşımıza çıkan Jair Bolsonaro örneğinde görüldüğü üzere kendisine yakın çizgide yeni yönetimler yaratmayı başaran Donald Trump hükümetinin Amerikan halkından ne oranda destek alacağı olduğu söylenebilir. Zira Cumhuriyetçilerin seçimlerde büyük bir hüsrana uğraması, Trump’ın 2020 yılında ikinci defa Başkan adayı olmasını engelleyebilir. Ancak partisinin seçimlerde zafere ulaşması ya da kötü bir sonuçla karşılaşmaması durumunda, Trump, 2020 yılında tekrar Başkan adayı olmayı ve hatta yeniden seçilmeyi bile başarabilir. Bu yazıda, 2018 ABD ara seçimleri öncesinde yaşanan güncel gelişmeleri okurlarımız için kısaca özetlemeye çalışacağım.
Ekonomideki başarısı Başkan Trump ve Cumhuriyetçileri kurtarmaya yetecek mi?
2016 yılında siyasete bir yabancı (outsider) olarak beklenmedik hızlı bir giriş yapan emlak zengini Amerikalı işadamı Donald Trump, devlet yönetimi konusundaki deneyimsizliği ve aşırı fikirlerine karşın, tüm tahminleri altüst ederek Demokrat aday Hillary Clinton karşısında seçimi kazanmış ve ABD’nin yeni Başkanı seçilmişti. Trump döneminde, ABD, dış politikada milliyetçi ve izolasyonist, ekonomide de korumacı politikalara yönelmeye ve önceki Başkan Barack Obama dönemindeki küreselleşmeci ve sosyal liberal siyasal çizgisini tersyüz etmeye başladı. Ekonomide Çin Halk Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve hatta Türkiye gibi ülkelerden yapılan ithalatı azaltmak için çeşitli yaptırım ve ek vergilere yönelen Trump, bu sayede Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik büyüme hızını yüzde 6 düzeyine çekmeyi başardı. Bu nedenle, Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi ünvanını ABD’den alması daha uzun yıllar sürecek gibi gözüküyor. Çin’in ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesi kaçınılmaz bir gelişme olsa da, Amerikalı şahinlerin bu konuya büyük bir psikolojik önem atfettikleri ve bunun olmasını mümkün olduğunca geciktirmeye çalıştıkları görülüyor. Dış politikada ise tamamen İsrail yanlısı adımlar atan Trump, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararını hiç çekinmeden gerçekleştirdi.[1] Trump’ın dünyanın önemli bir kesiminde tepki toplayan ve liberal demokratik değerler bağlamında kağıt üzerinde yanlış gözüken bu politikalara karşın, Trump döneminde, Amerikan ekonomisi, -Barack Obama döneminde yapılan olumlu bazı hamleler ve Trump yönetiminin girişimleri sayesinde Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerine gerçekleştirilen büyük silah satışları sayesinde[2]- işsizlik oranları[3] ve ekonomik büyüme[4] anlamında son birkaç Başkan’ın hepsinden daha iyi bir düzeye ulaşmış durumda. Dahası, Amerikan halkının ilk dönemlerinde ekonomi yönetimini başarıyla gerçekleştiren Başkanlara ikinci dönem için yetki vermekte genelde tereddütlü davranmadıkları düşünüldüğünde (son örnekleri Ronald Reagan, Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama olarak söylenebilir, Trump'ın yeniden seçilme ihtimali hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil.
Alexandria Ocasio-Cortez: Yeni bir Demokrat yıldız mı doğuyor?
Ancak Trump yönetiminin ekonomide sergilediği bu başarılı tabloya rağmen, 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamının ve 100 sandalyeli Senato’nun üçte birinin yenileneceği seçimler öncesinde, gaflarıyla tepki toplayan ve ABD’yi birçok uluslararası anlaşmadan (Paris İklim Sözleşmesi, İran Nükleer Anlaşması-JCPOA, Trans Pasifik Ortaklığı Anlaşması-TPP, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı-TTIP ve son olarak INF Anlaşması-Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) geri çeken veya çekeceğini açıklayan Başkan Trump ve Cumhuriyetçi Parti için işler anketlere göre hiç de iyi gitmiyor. Zira son kamuoyu yoklamaları, Demokrat Parti’nin Cumhuriyetçi Parti’ye kıyasla yüzde 17 gibi açık farkla halk tarafından daha fazla desteklendiğini ortaya koyuyor.[5] Demokratlar, son dönemde New York gibi çok önemli bir metropolde Alexandria Ocasio-Cortez[6] gibi 1989 doğumlu çok genç bir siyasi süperstar adayı yaratmayı başarırken, 2016 yılında Başkanlığı Trump’a kaptıran eski Başkan Bill Clinton’ın eşi ve önceki ABD Dış İşleri Bakanlarından Hillary Clinton da, 2020 yılında Başkanlığa hazırlandığının sinyallerini veriyor.[7] Seçim yenilgisini What Happened (Ne Oldu) adlı kitabında[8] analiz eden Clinton, Trump karşısındaki beklenmedik yenilgisine karşın, deneyimi, bağlantıları ve ılımlı fikirleriyle 2020 için Başkan adaylığı şansını korumaya devam ediyor. Buna karşın, Trump yönetimi de, ekonomideki başarılı performansına ve Rahip Andrew Brunson krizini başarıyla çözmesi[9] gibi olaylarla pekişen muhafazakâr Hıristiyan seçmen desteğine güveniyor. Trump, ayrıca Kuzey Kore konusunda gerçekleştirdiği şaşırtıcı diplomasi hamlesiyle de[10] kendisine yönelik olumsuz algıları aşmaya çalışıyor.
Financial Times’ın 2018 ara seçimleri projeksiyonu
ABD Kongresi’nin 2016 yılında oluşan son durumuna bakıldığında, her iki kamarada da Cumhuriyetçilerin üstünlüğünün olduğu görülüyor. Şu an için ABD Senatosu’nda 51 Cumhuriyetçi, 47 Demokrat ve 2 bağımsız Senatör varken, Temsilciler Meclisi’nde 235 Cumhuriyetçi ve 193 Demokrat Temsilci bulunuyor. Financial Times gazetesinin yaptığı projeksiyonlara göre[11], 2018 ara seçimleri sonrasında, bu tablo, Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar lehine değişecek. Zira Demokratların Temsilciler Meclisi’nde 209 koltuğu garanti gözükürken, bu sayı Cumhuriyetçiler için 197’de kalıyor. Bu durumda Demokratların 218 sayısına ulaşarak mecliste çoğunluğu sağlamaları kolay bir iş gibi gözüküyor. Ancak elbette seçime katılım oranları (turnout) tüm dengeleri değiştirebilecek kritik bir unsur. Öte yandan, Senato açısından durum çok daha karışık; zira Demokratlar, yenilecek olan 35 Senatör koltuğunun 26’sına şu an için sahip durumdalar. Ancak Senato çoğunluğuna ulaşmak için, toplam 28 koltuğu ele geçirmek, yani Cumhuriyetçilerden 2 koltuk daha kapmak zorundalar. Bu (35’te 28’lik başarı oranı), iki partili siyasal sistemin on yıllardır iyice kökleştiği ve partilerin genelde birbirlerine yakın seviyelerde toplumsal destek aldığı ABD siyasal sisteminde çok da olası bir gelişme olarak görülmüyor. Dolayısıyla, daha yetkili meclis olan ABD Senatosu’nda Cumhuriyetçilerin üstünlüğü 2018 ara seçimlerinden sonra da devam edecek gibi gözüküyor. Bu da, Trump’ın ikinci dönemde yeniden seçilebilmesi için uygun bir ortamın oluşmasını sağlayabilir. Ancak Temsilciler Meclisi seçiminde Cumhuriyetçilerin yaşayacağı olası bir hezimet ve Senato’daki cılız bir üstünlük, siyasal gafları ve dünyanın birçok ülkesinden tepki alan korumacı, milliyetçi ve izolasyonist siyasal uygulamalarla birleştiğinde, Trump döneminin rüzgar gibi geçip gitmesine ve 2020’de sona ermesine de neden olabilir.
Sonuç olarak, 2018 ABD ara seçimleri, Amerika'da birçok değişimin öncü sinyalcisi olabileceği gibi, küresel siyasetin dengesini bozmayı başaran Trump yönetiminin kalıcılığını da sağlayabilir. Bu noktada şunu da söylemeliyim ki; Türkiye ve dünyada birçok siyasal gözlemci tarafından "irrasyonel" ve "sorumsuz" olarak algılanan Trump yönetiminin farklı politikalarının temelinde, ekonomi anlamında korumacı tedbirlerle dünyadaki ekonomik küreselleşmeyi ve Çin'in hızlı yükselişini yavaşlatma amacı ve yine benzer şekilde ABD'den coğrafi olarak uzak bölgelerde (Orta Doğu başta olmak üzere) silahlanmayı teşvik ederek siyasal istikrarsızlıkları körükleme motivasyonu olabileceğini düşünüyorum. Bu, elbette etik açıdan doğru bir yaklaşım değil; lakin Putinizm'in pratikte liberal demokratik uluslararası normlardan ve Birleşmiş Milletler gibi yetkili kurumlardan daha başarılı olduğu (Diğer ülkelere yönelik sert politikaları ve tehditleriyle bilinen Rus lider Vladimir Putin, son olarak Hazar Denizi'nin paylaşılması konusunda büyük bir başarı göstermiş ve kıyıdaş devletleri anlaşmaya ikna etmiştir) ve ABD'nin insani trajedilere son vermek için yaptığı askeri müdahalelerinin (Irak Savaşı) felaketle sonuçlandığı bir siyasal gerçeklikte, ABD'nin de kendi ulusal çıkarlarına ağırlık vermeye ve dünya lideri gibi değil de, büyük devletlerden biri olarak hareket etmeye başlaması anlaşılabilir bir durum olarak yorumlanabilir. Bu durum ise, kuşkusuz, uluslararası konjonktürde yeni hegemon arayışlarının başlamasına (ki bu noktada tek potansiyel aday Çin Halk Cumhuriyeti'dir) veya yeni ittifakların (Fransa-Almanya liderliğinde Avrupa Birliği'nin Rusya ve Çin'le ilişkilerini derinleştirmesi vs.) kurulmasına vesile olabilir.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=fdH7aYkS5V8.
[2] Bakınız; https://securityassistance.org/publication/trump-makes-over-80-billion-major-arms-deals-first-year.
[3] Trump döneminde ABD’de işsizlik oranları 1969’dan beri en düşük seviye olan yüzde 3,7'ye kadar düşmüştür. Bakınız; https://www.washingtonpost.com/business/2018/10/05/unemployment-rate-falls-percent-lowest-since/.
[4] Trump döneminde ABD’de ekonomik büyüme oranı yüzde 3 seviyesine yaklaşmış ve hatta yıllar sonra ilk kez bir çeyrekte yüzde 4’ü aşmayı başarmıştır. Bakınız; https://www.forbes.com/sites/chuckjones/2018/07/27/trumps-economic-scorecard-18-months-into-his-presidency/#6ae3bad61283.
[5] Bakınız; https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/democrats-republicans-november-midterm-elections-2018-red-states-progressive-candidates-a8607731.html.
[6] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Alexandria_Ocasio-Cortez.
[7] Bakınız; https://www.nytimes.com/2018/10/29/us/politics/hillary-clinton-run-president.html.
[8] Bakınız; https://www.amazon.com/What-Happened-Hillary-Rodham-Clinton/dp/1501175564.
[9] Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=_7jDHZelxGc.
[10] Bakınız; https://www.bbc.com/news/world-us-canada-44484322.
[11] Bakınız; https://ig.ft.com/us-midterm-elections/.
26 Ekim 2018 Cuma
Profesör Matthew Goodwin’den Chatham House’da Popülizm Sunumu
Profesör Matthew Goodwin, 1981 doğumlu genç bir İngiliz akademisyendir.[1] Goodwin, Kent Üniversitesi’nde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermektedir. National Populism: The Revolt Against Liberal Democracy adlı kitabı yeni yayımlanan[2] Profesör Goodwin, geçtiğimiz günler saygın İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House’da “National Populism” (Milli/Ulusal Popülizm) temalı bir konuşma yapmıştır. Bu yazıda, bu konuşmadan önemli bölümler özetlenecektir.
Konuşma kaydı
Profesör Goodwin, konuşmasına, Avrupa’nın oldukça karışık bir dönemde olduğunu söyleyerek başlamakta ve İsveç’te 2018 yılı Eylül ayında yapılan genel seçimin sonuçlarını ekrana yansıtarak, Avrupa siyasetindeki olumsuz gidişata dikkat çekmektedir. İsveç’te aşırı sağcı popülist İsveç Demokratları Partisi’nin -Jimmie Åkesson liderliğinde- tarihinin en yüksek oy seviyesine ulaştığını ve tarihsel olarak bu ülkede çok güçlü konumda olan SAP-İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin tarihinin en düşük oyunu aldığını kaydeden İngiliz konuşmacı, bu ülkede ana akım partilerin oy kaybetmelerinin dışında küçük partilerin de kayda değer oy oranlarına ulaşarak siyasal sistemi sarstıklarını anlatmaktadır. Avrupa ve genel olarak Batı dünyasındaki milli/ulusal popülizm dalgasının İsveç’le sınırlı kalmadığını söyleyen İngiliz akademisyen, bu noktada Fransa’dan Marine Le Pen, Avusturya’dan Heinz-Christian Strache, ABD’den Donald Trump ve Steve Bannon, Macaristan’dan Viktor Orbán ve İtalya’dan Matteo Salvini örneklerini vermektedir. Goodwin, bu isimlere ek olarak, Hollanda’dan Geert Wilders ve Birleşik Krallık’tan Nigel Farage gibi popülist politikacıların siyasetteki başarılarına dikkat çekerek, Hollanda ve İsveç gibi liberal toplumlar ve Birleşik Krallık gibi oturmuş bir demokraside bile popülizmin son dönemde çok başarılı olmaya başladığına vurgu yapmaktadır. Goodwin, İkinci Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan olumsuz hatıralar ve tarihsel sorumluluklar nedeniyle sağcı popülizminin yeniden yükselmesinin hiç beklenmediği Almanya’da bile son dönemde AfD (Almanya İçin Alternatif) partisinin ciddi bir siyasal aktör haline geldiğini sözlerine eklemektedir. Avrupa siyasetinde değişimlerin çok hızlı gerçekleşebildiğini de belirten Goodwin, yaklaşık bir yıl önce The Economist dergisi kapağında Avrupa’nın yeni düzenini temsil edeceği belirtilerek övülen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un şimdilerde yalnızca yüzde 24-25 oranında kamuoyu desteğine sahip olduğunu ve Time dergisince “Avrupa’nın yeni yüzü” olarak lanse edilen Lega Nord (Kuzey Ligi) lideri İtalya Başbakan Yardımcısı ve İç İşleri Bakanı -aşırı sağ görüşlü- Matteo Salvini’nin ülkesinde yüzde 60 seviyelerinde kamuoyu desteğine sahip olduğunu iddia etmektedir.
Bu bağlamda özellikle sosyal demokrasinin Avrupa ülkelerinde taban kaybetmesi trendini açıklayan konuşmacı (Goodwin, İsveç’teki duruma ek olarak, Almanya’da köklü bir sosyal demokrat parti olan SPD’nin de 1933’ten beri en düşük oyunu aldığını ve Fransa, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya’da da sosyalist ve sosyal demokratların düşüşe geçtiğini söylemektedir), sosyal demokratların artık bir iktidar mücadelesinden ziyade hayatta kalma mücadelesi verdiklerini iddia etmektedir. Solun zayıfladığı ve aşırı sağın güçlendiği bu trendin sona mı erdiğini, yoksa daha yeni mi başladığını zamanın göstereceğini de söyleyen Goodwin, bazı sosyal bilimcilerin bu durumu nesil farkı teorisiyle açıkladıklarını anımsatmaktadır. Bu görüşe göre; yıllar içerisinde güçten düşen “öfkeli ve yaşlı beyaz kuşak” yerine yüksek eğitimli, hoşgörülü ve liberal demokrat yeni bir nesil geldikçe, Avrupa ülkelerindeki aşırı sağ trendi de duracak ve hatta hızla çöküşe geçecektir. Goodwin, bu duruma örnek olarak, ekonomist bir arkadaşının hesaplarına göre Birleşik Krallık’ta Brexit oylamasında “hayır” oyu kullanan kişilerden ölenlerin/ölecek olanların sayısı çıkarıldığında, “evet” oylarının 2022 yılı civarında daha fazla duruma geçeceğini anlatmaktadır. Ancak Goodwin, Avrupa ülkelerinde aşırı sağ hareketlere oy veren seçmen kitlesinin profilleri incelendiğinde, bu durumun bu kadar basit olmadığını ortaya çıktığını açıklamaktadır. Zira istatistiklere göre, ABD ve Avrupa ülkelerinde aşırı sağ parti ve liderlere oy veren seçmen grupları kümesinde orta yaş ve genç seçmenler de -azımsanmayacak oranda- bulunmaktadır. Özellikle Marine Le Pen’in yakaladığı yüksek oy oranları konusunda genç kadınların ona verdiği desteğe dikkat çeken Matthew Goodwin, ABD’deki Donald Trump örneğinde de beyaz gençlerin yüzde 41 düzeyinde Trump’a destek vermelerinin bu argümanı (öfkeli ve yaşlı beyaz kuşak) çürüttüğünü söylemektedir. Goodwin, ayrıca bilimsel çalışmalarla da ispatlanan şekilde, insanların yaşlandıkça daha muhafazakâr olmaya başladıkları görüşünü savunmaktadır. Goodwin, ABD’de Hillary Clinton’ın 2016 yılındaki Başkanlık seçimini Donald Trump’a kaybetmesi ve Birleşik Krallık’taki Brexit referandumundan AB’den ayrılma kararı çıkmasının da orta ve uzun vadeli değişimlerin (ABD seçimi örneğinde Demokratların beyaz oylarının azalması ve Brexit örneğinde AB kuşkuculuğunun Birleşik Krallık’ta istikrarlı bir şekilde yükselmesi) sonucu olduğunu anlatmaktadır.
İngiliz konuşmacı, bu noktada yükselen popülist dalgayla alakalı iki temel argümanı açıklamaktadır. Bunlardan birincisi, yükselen aşırı sağ/milliyetçi dalgayı sistemden memnun olmayan kesimlerin uzun süredir biriktirdikleri hoşnutsuzların doğal bir sonucu olarak açıklayan yaklaşımdır. İkincisi ise, toplumlarının hızlı değişimleri karşısında rahatsızlık hisseden sosyal grupların birbirleriyle kurdukları ittifaklar nedeniyle, popülist dalganın daha uzun süre devam edebilme ve siyasal sistemde sağlam bir yer edinebilme potansiyelidir. Bu bağlamda, Matthew Goodwin, “4d” adını verdiği popülizm dalgasına ivme kazandıran nedenleri sıralamaktadır. Bunlar şöyle açıklanabilir:
- Distrust (Güvensizlik): Elit adı verilen siyasal seçkinlerin demokrasi ve toplumların aşırıcı eğilimlerine karşı duydukları güvensizliği iyi kullanan popülistler, toplum adına konuşarak ve bu şekilde hareket ederek, seçkincilik karşıtlığı üzerinden taban bulmaktadırlar.
- Destruction (Tahribat): Toplumların etnik yapısının yoğun göç nedeniyle değişmesi sayesinde ortaya çıkan tahribat ve buna yönelik tepkiler. Bu noktada konuşmacı şunu da hatırlatmaktadır ki, neredeyse tüm AB üyesi ülkelerde en temel iki siyasal sorun göç ve terörizm olarak algılanmaktadır. Dahası, göç karşıtlığıyla birlikte İslamofobi de Avrupa’da yükselen bir siyasal trend haline gelmiştir.
- Deprivation (Yoksunluk): Avrupa ülkelerinde yaşayan insanların çoğunluğu, kendileri ve kendilerine yakın kişilerin sistemde göreceli yoksun ve yoksul bırakıldıklarını ve gelecekte durumlarının daha da kötü olabileceğini düşünmektedir. Bu, daha çok bir algı konusu olmakla birlikte, konuşmacının belirttiği üzere, elde edilen istatistikler de Avrupa’da çalışan kesimlerin ve özellikle işçilerin 1980’lerden günümüzde göreceli olarak yoksullaştıklarını ispatlamaktadır.
- Dealignment (Merkezi partilere verilen desteği seçmenler tarafından geri çekilmesi): Avrupa ülkelerinde merkezi partilere duyulan sadakat giderek azalmaktadır. Hatta ABD’deki bağımsız temsilcilerin sayısı da son dönemde rekor düzeye ulaşmıştır. Bu bağlamda, konuşmacı, Avrupa’da yeni siyasal partiler ve aktörlerin ortaya çıktığı istikrarsız bir döneme girilmiş olabileceğini düşünmektedir. Ayrıca sağ popülist partiler Avrupa’da her yerde seçimi kazanamasalar da, sağ siyaset ajandalarını (göçmen karşıtlığı vs.) merkez ve hatta sol siyasete bile sokmayı başarmaktadırlar.
Konuşmasının son bölümünde, Matthew Goodwin, sağ popülist dalganın AB’nin varlığı ve geleceği açısından hakikaten de bir risk teşkil ettiğini söylemekte, ancak şaşırtıcı bir şekilde Brexit sonrasında Avrupa halklarınca AB’ye verilen desteğin arttığını belirtmektedir. Goodwin’in konuşması oldukça ilginç ve önemlidir. Hakikaten de, sağ popülizmin son yıllardaki hızlı yükselişi şaşılacak seviyelere ulaşmıştır. Bu noktada kanımca en temel etken ise, sosyalizmin prestij kaybıyla birlikte sistemden memnun olmayan yaygın kitlelerin tepkilerini artık sol değil, sağ siyaset üzerinden göstermeye başlamalarıdır. Rusya’nın ve hatta Donald Trump döneminde ABD’nin de AB’yi parçalamak ya da zayıflatmak adına aşırı sağ gruplara destek verdikleri düşünülürse, bence AB’yi kurtaracak olan formül, sol (sosyal demokrat), liberal ve merkez sağ (Hıristiyan Demokrat) olarak tanımlanabilecek 3 ana akım siyaset paradigmalarının yeniden güçlü bir şekilde oluşturulmasıdır (restore). Bu şekilde sisteme meydan okuyan ve iyi yönde değişim vadeden siyasal akımların seçmen nezdinde itibar kazanması halinde, sağ popülist dalga hızla birkaç yıl içerisinde kolaylıkla sönebilecektir. Ayrıca AB’nin yeniden bir çekim merkezi haline gelebilmesi de bu noktada çok önemli bir husustur. Bunun için de, AB’nin geleceği için heyecan yaratan proje ve vizyonlar oluşturulmalı ve krizlere ulusal değil, federatif çözümler geliştirilmelidir. Aksi takdirde, tarihte ilk kez bir üyesi (Birleşik Krallık) Birlik’ten ayrılan AB, yakın bir gelecekte Avrupalı halklar tarafından tüm sorunların kaynağı olarak algılanmaya başlayabilir.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Matthew_Goodwin.
[2] Bakınız; https://www.amazon.co.uk/National-Populism-Against-Liberal-Democracy/dp/0241312000.
23 Ekim 2018 Salı
Latin Amerika’nın Seçimler Yılı
ABD merkezli ünlü düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (CFR), 11 Ekim 2018 tarihinde “Latin America's Year of Elections” (Latin Amerika’nın Seçimler Yılı) başlıklı bir oturum düzenlemiştir.[1] Kezia F. McKeague’in yönettiği oturuma, konuşmacı olarak, Latin Amerika uzmanları Cynthia J. Arnson, Michael J. Camilleri ve Luisa Palacios katılmışlardır. Bu yazıda, bu oturumda konuşulanlar özetlenecektir.
Oturumun açılış konuşmasını yapan moderatör Kezia F. McKeague, 2018’in birçok ülkede düzenlenen seçimler nedeniyle Latin Amerika’da kritik bir yıl olduğunu belirterek söze başlamaktadır. McKeague, oturumlarında, bu seçimlerden en önemlileri olan Kolombiya, Meksika ve Brezilya Devlet Başkanlığı seçimlerinin analiz edileceğini belirtmekte ve 2018 yılındaki seçim maratonunun Kolombiya’da muhafazakâr ve genç aday Ivan Duque’nin Başkan seçilmesiyle başladığını hatırlatmaktadır. Bunun hemen ardından, Meksika’da kısaca AMLO olarak bilinen solcu aday Andrés Manuel López Obrador’un seçimi kazanarak Meksika Devlet Başkanı seçildiğini anımsatan McKeague, Brezilya’da ise 28 Ekim 2018 tarihinde Başkanlık seçimi ikinci turunda sosyal demokrat aday Fernando Haddad ile aşırı sağcı aday Jair Bolsanaro’nun yarışacaklarını ve Bolsanaro’nun seçimi kazanmasının beklendiğini söylemektedir. Bu açılışın ardından, konuşmacılar, sırayla değerlendirmelerini yapmaya başlamaktadır.
İlk sözü alan konuşmacı olan Wilson Center uzmanı Cynthia J. Arnson[2], Latin Amerika siyasetinde son dönemde iki siyasal trendin (eğilimin) dikkat çektiğini söylemekte ve bunlardan ilkini, son yapılan kamuoyu araştırmalarının da ortaya koyduğu üzere, Latin Amerika halklarının son yıllarda demokrasiden uzaklaşmaya başlamaları olarak açıklamaktadır. Demokrasiye desteğin Güney Amerika kıtası genelinde sadece yüzde 35 dolaylarında olduğunu belirten Arnson, bu yıl içerisinde Başkanlık seçimleri yapılan 3 önemli ülkede ise bu oranların şaşırtıcı bir şekilde kıta genelinden de daha düşük olduğunu (Brezilya’da % 13, Kolombiya’da % 17 ve Meksika’da % 18) söylemektedir. Latin Amerika siyasetindeki ikinci önemli güncel siyasal trendi büyük yolsuzluk olaylarının son dönemde açığa çıkması ve büyük yolsuzluk operasyonlarının düzenlenmesi olarak not eden Amerikalı konuşmacı, birçok ülkede bu yolsuzluk skandallarıyla birlikte artık siyasal elitlerin sarsılmaya başladığını ve özellikle Brezilya’daki “Lava Jato Operasyonu” sürecinin eski Devlet Başkanı Lula da Silva’nın hapse girmesine yol açacak kadar önemli sonuçlar doğurduğunu kaydetmektedir. Kolombiya’da uyuşturucu trafiği (narkoterörizm) ve organize suç örgütlerinin varlığı nedeniyle eskiden beri yolsuzluğun temel bir siyasal sorun olduğunu söyleyen Arnson, “Cartel de la Toga” olarak bilinen uyuşturucu kartelinin Kolombiya’da Yüksek Mahkeme üyelerini satın alacak kadar büyük güce ulaştığını iddia etmektedir. Meksika’da da durumun farklı olmadığını belirten Arnson, önceki Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto’nun Bakanları ve karısının adının karıştığı yolsuzluk olaylarını sıralamaktadır. Bunların yanında, adı geçen bu ülkelerde son yıllarda şiddet olayları ve cinayetlerin de rekor seviyeye ulaştığını belirten Amerikalı konuşmacı, siyasal eliti itibarsız hale getiren yolsuzluk skandallarıyla birlikte bu tarz şiddet olaylarının yol açtığı güvensizlik ortamının Latin Amerika’da siyaset sahnesini dönüştürdüğünü ve Andrés Manuel López Obrador gibi istikrar ve düzen vadeden adayların bu sayede yeni dönemde başarılı olabildiklerini sözlerine eklemektedir.
Daha sonra söz alan CSIS Latin Amerika uzmanı Michael J. Camilleri[3], 2018’in Latin Amerika siyaseti açısından bir yenilenme yılı olmasının beklendiğini, ancak Meksika ve Kolombiya’da tamamlanan seçimler ve Brezilya’da Başkanlık seçimi ikinci turundan beklenen sonuç nedeniyle bu dönüşümün beklenildiği gibi olmadığını anlatmaktadır. Latin Amerika’da son dönemde halkların, Amerikan halkının Donald Trump’a yöneldiği gibi, sistem dışından gelen ve sistemi sarsan anti-elitist adayları desteklemeye başladığını kaydeden konuşmacı, Brezilya’da halkın % 97’sinin, Meksika’da % 90’ının ve Kolombiya’da % 85’inin siyasetçilerin ülkeyi zengin insanların çıkarları için yönettiklerine inandıklarını iddia etmektedir. Böyle bir ortamda Latin Amerika’daki seçmenlerin geleneksel partiler ve siyaset tarzı yerine popülist ve radikal hareketlere yönelebildiğini belirten Camilleri, ABD’deki Trump yönetiminin bu süreçteki ilgisiz ve isteksiz tavrının da kıta siyasetindeki eksen kaymasını kolaylaştırdığını söylemektedir. Konuşmacı, ayrıca, bu sürecin ilerleyen yıllarda da devam edeceğini düşündüğünü sözlerine eklemektedir.
Üçüncü konuşmacı olan Luisa Palacios[4] ise, Meksika’daki seçimlerin piyasaların beklediği ve istediği şekilde sonuçlanmadığını ve solcu aday AMLO’nun seçimi büyük farkla kazandığını, ancak piyasaların belirsizlik ortamının ortadan kalkması nedeniyle bu sürece olumlu tepki verdiğini söylemektedir. Brezilya’da aşırı sağcı aday Jair Bolsonaro’nun seçimi kazanmasına da piyasaların çok olumlu bir tepki vermeyeceğini iddia eden Palacios, ayrıca Kongre seçimlerinin ve Kongre’deki güç dağılımının da Başkanlık seçimleri kadar önemli olduğunu, zira 1980’lerden beri Latin Amerika ülkelerinde görev sürelerini tamamlayamayan hükümetlerin birçoğunun askeri darbeler nedeniyle değil, Kongre’de çoğunluğu kaybetmeleri nedeniyle zora girdiklerini anlatmaktadır. Latin Amerika’da azınlık hükümetlerinin başarılı olamadığını da kaydeden Palacios, Kolombiya’da kâğıt üzerinde merkez sağ çizgide bir Başkan ve merkez sağ çizgide bir Kongre çoğunluğu olmasına karşın, birçok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Kolombiya’da da siyasal sistem ve Kongre’nin parçalı yapıda (fragmented) olduğunu söylemektedir. Ayrıca Latin Amerika’da yaşanan değişim/dönüşüm süreci nedeniyle yeni dönemde siyasal risklerin çok yüksek seviyede olduğunu belirten konuşmacı, Meksika’da solcu aday AMLO’nun Kongre’de çoğunluğu sağlamasına karşın nasıl bir yasama gündemi oluşturacağının henüz bilinmediğini de ifade etmektedir.
İkinci turda yeniden söz alan Cynthia J. Arnson, Meksika’da Andrés Manuel López Obrador’un Başkan olarak yeni dönemde neler olabileceği sorulduğunda, ilk olarak AMLO’nun Meksiko City (Mexico City) Belediye Başkanı olarak görev yaptığı dönemde pragmatik ve özel sektörle barışık bir kişi olduğunu ispatladığını söylemektedir. Ancak Obrador’un seçim kampanyası döneminde öne çıkardığı temalar olan güvenlik ve yolsuzlukla mücadele konusunda neler yapacağının henüz bilinmediğini söyleyen Amerikalı konuşmacı, uyuşturucu kartellerinin 2014 yılında Iguala’da 43 öğrenciyi kaçırıp, yakarak öldürebildiği bir ülkede güvenlik ve adalet mekanizmasının güçlendirilmesinin farz, ama bir o kadar da zor bir iş olduğunu belirtmektedir. Arnson, ayrıca NAFTA anlaşması konusunda ABD, Kanada ve Meksika arasında anlaşmaya varılmasının AMLO’yu rahatlattığını, buna karşın yasadışı göç konusunda Başkan Donald Trump başta olmak üzere Amerikalı yetkililerin yaklaşımlarının (örneğin ABD-Meksika sınırına yasadışı göçü önlemek için parasını Meksika hükümetinin ödeyeceği bir duvar dikmek) Meksika’da büyük tepki yarattığını ve bu durumun ABD ile ilişkileri olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemektedir.
Michael J. Camilleri, ikinci turda, ilk olarak, Meksika’da 12 yıldır Başkanlık için yarışıp sonunda seçilen AMLO’nun açık fikirli bir kişi olduğuna ve takip edeceği politikalar hakkında kamuoyunda demokratik tartışmalar yaptırdığına vurgu yapmaktadır. Camilleri, AMLO’nun yolsuzlukla mücadele konusunda kendisinin temiz bir kişi olması nedeniyle topluma bir rol model olabileceği argümanını öne çıkardığını, ancak sokak çeteleri ve uyuşturucu kartelleriyle uğraşan Meksikalı sokak polisleri için bu tarz bir yaklaşımın yeterli olmayabileceğini belirtmektedir. Yolsuzluk olaylarıyla mücadele için yasal süreçlerden sonuç alınabildiğinin topluma gösterilmesi durumunda ülkedeki algının değişebileceğini ve devlet otoritesine olan güvenin artabileceğini belirten konuşmacı, ayrıca ABD ile ilişkiler konusunda Cynthia J. Arnson’a hak vermekte ve yasadışı göçle mücadele ve Meksikalıların durumu konusunda Trump ile Obrador’un polemiğe girmelerinin çok olası olduğunu söylemektedir.
Luisa Palacios ise, ikinci turda, AMLO’nun Latin Amerika’da yıllardır aşina olunan solcu popülist Başkan ve hükümetler gibi davranması durumunda piyasaları ve uluslararası olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemektedir. Daha sonra Meksika iç siyasetine dair bilgiler veren konuşmacı, AMLO ile birlikte Kongre’de çoğunluğa ulaşan partisi Morena’nın (Movimiento Regeneración Nacional-Ulusal Yenilenme Partisi) içerisindeki aşırı sol eğilimli grupların makroekonomik dengeleri gözetmeyen politikalarda ısrar etmeleri durumunda piyasaların AMLO hükümetinden desteğini çekebileceğini iddia etmektedir. Palacios, ayrıca Venezuela konusunda bazı uyarılarda bulunmakta ve hiper-enflasyonun tarihte görülmediği kadar yüksek seviyelere ulaştığı bu ülkede Hugo Chavez’in yarattığı Chavismo ideolojisi ve Nicolas Maduro iktidarının hem iç, hem de dışarıdan (komşu ülkelerden) gelen baskılar nedeniyle çok zor bir durumda olduğunu söylemektedir.
Oturum daha sonra soru-cevap bölümüyle devam etmektedir. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; oturumun faydalı, ancak kapsamlı ve doyurucu bilgi ve değerlendirmelerden uzak olduğu söylenebilir. Zira ABD’de son yıllarda çok artan ve ilerleyen yıllarda daha da artacak olan Hispanik (Latino) nüfus nedeniyle bu ülkenin Orta Amerika ve Güney Amerika çalışmalarında çok daha ileri düzeye ulaşması beklenirken, bu yöndeki akademik literatürün 1970’ler ve 1980’lerde yapılan ve daha çok asker-sivil ilişkilerini konu alan akademik literatürün pek de ötesine geçemediği görülmektedir. Oysa Latin Amerika’da 1990’lar ve 2000’lerde istikrarlı olarak yükselen sol siyaset veya günümüzde yeniden kıtaya dönen ve yükselmeye başlayan sağ muhafazakâr ve aşırı sağ siyasetin teorik temellerinin açıklanması konusunda ciddi akademik araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada ekonomi-siyaset ilişkisi ve yaygın fakirlik en temel parametrelerden biri olarak her zaman gündemdeki yerini korurken, mutlaka bu faktörlere bağlı olarak gelişen sağ popülizm ve sol popülizm trendleri ve ABD’nin ve ABD karşıtlığının bu kıtadaki kültürel ve ekonomik etkilerini kapsayan ciddi araştırmalar da yapılmalıdır. Bir diğer önemli konu, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun bu bölgedeki ekonomik ve siyasi etkileri ve anti-Amerikanizm’i yayma ve bir ideolojiye dönüştürme konusundaki üstün maharetleridir. Oturumda yer alan kanımca en ciddi akademik saptama ise, Cynthia J. Arnson'un ilk turdaki konuşmasında belirttiği, Latin Amerika siyasetinde son yıllarda görülen demokrasiye duyulan güvenin azalması ve üstüste yolsuzluk operasyonlarının yapılması nedeniyle siyasal sisteme ve merkezi aktörlere duyulan tepkinin artması yönündeki trendlerdir. Bu noktalardan yola çıkılarak yapılabilecek Latin Amerika siyasetine dair bir kavramsallaştırma ve teorik modelin, ilerleyen yıllarda bu dalganın kıtada yükselmeye devam etmesi durumunda akademik araştırmacılar ve siyasal analistlere yol göstermesi muhtemeldir. Son olarak, Latin Amerika siyaseti tartışılır ve araştırılırken, mutlaka Katolisizm ve Hıristiyanlığın da siyasal denkleme alınması ve özellikle kültürel etkilerinin masaya yatırılması gerekmektedir.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Bakınız; https://www.cfr.org/event/latin-americas-year-elections.
[2] https://www.wilsoncenter.org/person/cynthia-j-arnson.
[3] https://www.csis.org/people/michael-camilleri.
[4] https://energypolicy.columbia.edu/luisa-palacios.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







