21 Nisan 2017 Cuma

UPA Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, KRT'de Ebru Birçak'ın "Gün İzi" Programında İdam Cezası Tartışmalarını Yorumladı


Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 21 Nisan 2017 tarihinde Kültür Tv’de (KRT) yayınlanan “Gün İzi” programında Ebru Birçak’ın konuğu oldu. Programda idam cezası, ABD ve dünyadaki farklı ülkelerdeki idam cezası uygulamaları, Türkiye’deki idam cezası tartışmaları ve bu tartışmalar nedeniyle gerilen Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri ile birlikte Türkiye ekonomisinin son durumu tartışıldı. Aşağıda bu programın kaydını bulabilirsiniz.


20 Nisan 2017 Perşembe

Le Système Présidentiel en Turquie


Le 16 avril 2017, le peuple turc a voté en faveur du système présidentiel avec une différence très serré; 51.41 % des votes « oui » contre 48.59 % des suffrages « non ». Le parti qui gouverne la Turquie depuis 2002, Parti de la Justice et de Développement (l’AKP) et son chef Monsieur Recep Tayyip Erdogan a alors réussi à changer le système de gouvernement en Turquie et la Turquie est devenue un pays présidentiel comme les Etats-Unis, son allier depuis 70 années. Avec ce référendum, le parlement turc (TBMM) a mis en arrière plan et le progrès démocratique et le système constitutionnel turc a transformé après 140 années.[1] Monsieur Erdogan a interprété son victoire comme un match qui a été remporté 1-0 au lieu de 5-0. Mais la faillite d’Erdogan à obtenir une majorité absolue montre que la contestation sur le système politique va continuer dans le pays. Il y a aussi des accusations de la fraude contre l’AKP.

La carte du référendum

La carte du référendum nous explique que les villes développées comme Istanbul, Ankara et Izmir ont voté contre le changement proposé par Erdogan et son parti. Ces trois villes représentent 25-30 millions de peuple turc et l’industrie du pays. Alors on peut facilement dire que le support de Monsieur Erdogan, comme les électeurs de « Brexit » au Royaume-Uni et les supporteurs de Donald Trump aux Etats-Unis, est concentré dans des villes rurales (anatoliennes) qui ont développé pendant la présidence d’Erdogan. Il montre que la tension entre le centre (élite bureaucratique, républicaine et Kémaliste) et la
périphérie (le peuple turc qui vit en villes anatoliennes qui sont plus pieux et conservateur) encore continue en Turquie.
Le system présidentiel proposé par Erdogan et supporté par le chef du Parti d’Action Nationaliste (MHP) Monsieur Devlet Bahceli prévoit un system autoritaire qui crée un chef d’Etat plus puissant que les présidents de la France et des Etats-Unis. Par contre, la Turquie est toujours un pays démocratique grâce aux élections présidentielles qui seront organisés en chaque cinq année. Le parti d’opposition le CHP (Parti Républicain de Peuple) et son chef Monsieur Kemal Kilicdaroglu affirme que la démocratie ne peut pas être réalisée seulement avec les élections démocratiques chaque cinq années et le système doit avoir un mécanisme pour équilibrer le pouvoir de Monsieur Erdogan. Les gens qui défendent l’AKP d’autre part disent que la Turquie est un pays encore en progrès qui toujours court à des dangers sérieux comme le terrorisme et la crise économique et pour un gouvernement stable, le pays a besoin de ce système.

L’AKP et Erdogan ont profité de quelques facteurs important pour les académiques des sciences politiques dans ce référendum. Premièrement, Erdogan et ses ministres (par exemple, le ministre turc des affaires étrangères Monsieur Mevlut Cavusoglu) ont profité les crises diplomatiques avec les pays européennes comme les Pays-Bas et l’Allemagne afin de convaincre les électeurs indécis et ont intentionnellement poussé nationalisme avant le référendum. Les leaders d’extrême droite en Europe aussi, avec leur rhétorique anti-islamique ont aidé à Erdogan.  Deuxièmement, Erdogan a réussi de persuader la moitié des électeurs kurdes en utilisant la carte d’Islam et en accusant ses adversaires laïques. Le support de MHP et Bahceli a aussi aidé Erdogan même que la majorité des électeurs nationalistes ont voté « non » selon les sondages. Troisièmement, on a vu encore une fois que le peuple turc préfère mieux les politiciennes autoritaires à cause de la culture politique de pays qui est établi en succès d’un héros, Mustafa Kemal Ataturk. On peut dire que le chef de l’opposition Monsieur Kilicdaroglu est comme les hommes politiques des pays de l’Union Européenne et sa gentillesse a considéré comme une faiblesse par les électeurs turcs même par les intellectuelles islamistes comme Ahmet Hakan Coskun. Quatrièmement et finalement, on peut dire que le référendum n’était pas un procès complément démocratique et l’AKP a utilisé tous les avantages d’être un parti politique qui gouverne la Turquie depuis 15 années pendant la campagne.

La Turquie avec ce système présidentiel va continuer à s’éloigner de l’UE et probablement va créer un système comme celle de la Russie et de l’Azerbaïdjan. Mais le peuple turc s’est habitué à la démocratie et ils ne pourront pas supporter Erdogan si la démocratie serait dégradée dans leur pays.

Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] La Turquie a commencé à implémenter le system parlementaire en 1876 pendant l’Empire Ottomane.

19 Nisan 2017 Çarşamba

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’dan ‘Ulusların Düşüşü’


Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) İktisat Profesörü olarak görev yapan John Bates Clark Onur Ödülü sahibi Türk-Amerikalı ünlü ekonomist Daron Acemoğlu[1] ve Harvard Üniversitesi’nin Latin Amerika ve Afrika uzmanı öğretim üyesi Britanyalı siyaset bilimci ve ekonomist James A. Robinson[2], 2012 yılında Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Power adıyla önemli bir kitap yayınlamışlardır.[3] Kısa sürede dikkat çeken ve birçok baskı yapan kitap, ilk kez 2013 yılında Doğan Kitap tarafından Faruk Rasim Velioğlu’nun çevirisiyle Türkiye’de de Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri adıyla yayınlanmış ve 496 sayfalık bu eser, daha şimdiden birkaç baskı yapmıştır.[4] Bu yazıda, ileride önemli bir klasik haline gelmesi muhtemel bu zihin açıcı eserden bazı önemli bölümler özetlenecektir.

Ulusların Düşüşü

Acemoğlu ve Robinson, eserlerinde temel olarak tarih boyunca ulusların ve özellikle de birbirine benzeyen ulusların ekonomik ve politik gelişmeleri arasındaki farklılıkların nedenlerini analiz etmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda, yazarların eserlerinde cevap aradıkları temel soru, “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde özetlenebilir. Bu soru ışığında, Acemoğlu ve Robinson, kitaplarında köleci toplumlar, feodalizm dönemi, sömürgecilik ve kapitalizm çağları ile birlikte sosyalizm uygulamalarından örnekleri incelemekte ve ortaya kapsamlı bir analiz koymaktadırlar.

Kitabın “Çok yakın, yine de çok farklı” başlıklı giriş bölümünde, Meksika ile ABD arasında coğrafi olarak birbirine çok yakın iki bölge (Nogales Arizona-Nogales Sonora) arasındaki gelir ve gelişmişlik farklarına dikkat çeken yazarlar, daha sonra Buenos Aires’in kuruluş sürecini tarihsel olarak analiz etmektedirler. İlerleyen sayfalarda Amerikan anayasasının ilan edilme sürecini inceleyen yazarlar, neden bu anayasal gelişimin Meksika’da değil de ABD’de gerçekleştiğini yorumlamaya çalışmaktadırlar. Buna benzer şekilde, Acemoğlu ve Robinson, sonraki sayfalarda Sanayi Devrimi’nin neden İngiltere’de başladığı konusu üzerinde kafa yormaktadırlar. Bu konuyu biraz daha yakından incelemekte fayda var. Önce su çarkları, ardından da buhar motorlarıyla çalıştırılan yeni makinelerle seri pamuklu giysi üretilmesine dayalı olan Sanayi Devrimi, kısa sürede diğer sektörlerde de bu teknolojilerin kullanılabilir hale gelmesiyle birlikte bir üretim ve verimlilik patlaması yarattı. Bu devrim, kısa süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’ne de yayıldı. Bu süreç, patent haklarını da önemli bir mesele haline getirdi. Kralın keyfi engellemeleri nedeniyle icatları için patent hakları alamayan kimseler, 1623’te Avam Kamarası’nda yasalaştırılan Tekel Kanunu sonrasında patent konusunda daha fazla hak sahibi oldular. Bu sayede, sadece soylular ve zenginlerden değil, halk arasından kişilerden de yeni zenginler ve mucitler çıktı. Fonogramın ve ampulün mucidi olan General Motors’un kurucusu Thomas Edison bunlardan biridir. ABD’de ise mucitler İngiltere’dekilerden bile daha şanslıydı; çünkü hem patent almak kolaydı, hem de canlı ekonomi nedeniyle patent ve icatlar kolaylıkla başkalarına satılabiliyordu. Edison da bunu yaptı; çift yönlü telgrafını Western Union’a 10.000 dolara satmıştı. Yazarların istatistiki verilerine göre; ABD’de bu dönemde (1818) 160 milyon dolar toplam semayeye sahip 338 banka faaliyet gösterirken, 1914’te 27,3 milyar dolar toplam aktifle 27.864 banka sayısına ulaşılmıştı. Bu, patent hakları ve yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler sayesinde yapılan ekonomik sıçramayı gösteriyordu. Oysa aynı dönemde Meksika’da (1910) yalnızca 42 banka vardı ve sermaye birikimi çok düşük düzeylerdeydi. Meksika Devrimi sonrasında yaşanan karışıklık döneminde mülkiyet hakları da gasp edildi ve bu ülkede servet birikimi iyice gecikti. Yani yazarların örneklerinden yola çıkarak denilebilir ki; mülkiyet haklarının ve girişimciliğin güvencede olmadığı ve kısıtlandığı bir ülkede, ekonomi de temel motivasyon unsurunu kaybetmiş olur ve ekonomik gelişim yavaşlar.

Kitabın “İşe yaramayan kuramlar” başlıklı ikinci bölümünde, yazarlar, iktisadi gelişimi açıklayan teoriler üzerinde durmaktadırlar. Acemoğlu ve Robinson, bu bölümde, öncelikle dünyanın en fakir ülkelerinin Sahraaltı Afrika’sında bulundukları tespitini yapmaktadırlar. Oysa 50 yıl geriye gidilse bile, en üstteki ülkeler arasında büyük bir değişim yoktur. Singapur, Güney Kore (ve şimdilerde belki Nijerya) dışında, üstteki ülkeler genelde Kuzey Amerika, Avrupa ülkeleri ve Çin olmuştur. Ekonomik gelişmişlik konusunu açıklayan tezlerin başında “coğrafya kuramı” gelmektedir. Dikkat edilirse, çoğu fakir ülkenin Yengeç Dönencesi ile Oğlak Dönencesi arasında olduğu görülür. Bunun aksine, zengin ülkeler ılıman kuşakta yer alırlar. Fransız siyaset felsefecisi Montesquieu, daha 19. yüzyılda coğrafyanın ekonomik ve anayasal gelişim üzerindeki etkisini fark etmiştir. Tropikal iklimde yaşayan insanların tembel ve merak duygusundan yoksun olmaları, Montesquie’nün en önemli tespitidir. Ona göre; despot yönetim tarzları da bu toplumlara daha uygun düşüyordu. Jeffrey Sachs gibi iktisatçılar, bu görüşü hala savunuyorlar. Ancak günümüzde zengin ve sıcak ülkeler de (Singapur, Arap ülkeleri ve büyük ekonomik atılım yapan Malezya ve Botsvana) mevcut. Yazarlar, bu teoriye iki noktada ekleme yapmaktadırlar; tropikal salgın hastalıklar ve verimsiz tarım toprakları da çok sıcak bölgelerin ekonomik gerikalmışlığında etkili faktörlerdir. Ancak kitabın başında verilen ABD-Meksika örneği hatırlanırsa, aslında bu görüşün de geçerliliği sorgulanabilir. Dolayısıyla, yazarlarından yazdıklarını temel alarak denilebilir ki, hukuki, siyasi ve ekonomik sistemin başarısı, bu faktörlerin bile üzerinde yer almaktadır. Aynı şekilde Doğu ve Batı Almanya’nın ve Doğu Berlin’le Batı Berlin’in gelişmişlik farkları da somut bir örnektir. Jared Diamond ise bu konuda farklı bir teori geliştirmiştir. Ona göre; 500 yıl önce Ortadoğu’da “Bereketli Hilal” bölgesinde insanların evcilleştirebileceği ve tüketebileceği çok sayıda hayvan bulunması, bu bölgenin hızlı gelişiminde başat rol oynamıştır. Ancak bu teori, günümüzdeki gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bir diğer tez de “kültür”le alakalıdır. Max Weber’in formüle ettiği biçimiyle, “kültür hipotezi”, Protestan anlayışın kapitalist gelişimindeki öncü rolüne dayanır. Ancak benzer kültür ve din grupları arasındaki gelişmişlik farklılıkları da geçmişte ve günümüzde net olarak görülebilmektedir. Bu nedenle, kültür hipotezi de bir bakıma yetersizdir denilebilir. Bir diğer tez “cehalet hipotezi”dir. Bu görüş, İngiliz iktisatçı Lionel Robbins tarafından 1935’te ileri sürülmüştür. Buna göre; tüm birey ve kuruluşların istedikleri her türlü ürün ve hizmeti özgürce ürettikleri ve alıp-sattıkları bir ekonominin kurulamadığı “piyasa başarısızlığı” modeline uygun ülkelerde, iktisatçı ve siyaset adamlarının kısırdöngü durumunda cehalete saplanmaları ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarını bilmedikleri için daha da yoksul kaldıkları iddia edilir. Zengin ülkeler iyi politikalarla daha da zenginleşir; fakir ülkelerse kötü politikalarla daha da fakir hale gelirler. Bu gibi yıllar öncesinde yaratılan teoriler, bugün bile iktisadi gelişimi açıklamak konusunda en önemli kuramlardır.

“Zenginliğin ve yoksulluğun inşası” başlıklı üçüncü bölümde, Acemoğlu ve Robinson, “38. Paralel’in iktisadı” adıyla öncelikle Kore’deki gelişmişlik farklarını analiz etmektedirler. Bugün Güney Kore halkının yaşam standartları Portekiz ve İspanya ile aynıdır; oysa Kuzey Kore’de insanların refahı Sahraaltı Afrika’sı seviyesindedir. Sağlık koşulları açısından da Kuzey Kore’nin durumu hiç de iyi değildir; bir Kuzey Koreli’nin ortalama yaşam süresi 38 yıldır! Bu, yazarlara göre liberal piyasa ekonomisi ile komünist kumanda ekonomisi arasındaki farklı yansıtır. Bu zenginlik ve gelişmişlik farkı, kendisini de sürekli olarak yeniden üretir. Zira aralarında biyolojik açıdan fark olmasa da, eğitim kalitesi ve girişimcilik eksikliği nedeniyle Kuzey Kore’deki zeki insanlar sistem içinde kaybolur ve körelir; oysa Güney Kore’de zengin olma ve kendilerini daha da geliştirme şansları vardır. Acemoğlu ve Robinson’a göre, günümüzde ekonomik büyüme büyük ölçüde 2 temel faktöre bağlıdır: teknoloji ve eğitim. Eğitim, insanların atılım yapması için onlara gerekli beceri ve bilgiyi kazandırır. Teknoloji ise, hem hayatı kolaylaştırır, hem de daha fazla ve yeni bilgiye ulaşma ve bilgiyi depolama imkanı sunar. Fakir ülkeler, eğitim ve ar-ge çalışmalarına fazla pay ayıramamaları nedeniyle de fakir kalmaya devam ederler.

“Küçük farklılıklar ve kritik dönemeçler: Tarihin ağırlığı” başlıklı kitabın dördüncü bölümünde, yazarlar, öncelik veba salgınının yarattığı tarihsel kırılmaya dikkat çekmektedirler. Tüm bu teoriler dışında, salgın hastalıklar da tarihsel gelişimde önemli rol oynamıştır. Çin’den gelen farelerin saçtığı veba, Karadeniz’deki liman şehri Tana’ya ulaşınca hızla Avrupa’ya yayılmaya başladı. Veba, görüldüğü yerlerde nüfusun yarısını yok etti. Dualarla mücadele edilmeye çalışılan İngiltere’de de veba kısa sürede halkı vurdu ve “Kara Ölüm” adını aldı. Batı Avrupa’da da benzer bir durum söz konusuydu; veba, ekonomik dengeyi de altüst etti. Batı’da işgücü ve üretim azaldı ve Doğu’dan gelen “vebasız” insan ve ürünlere olan talep arttı.

“‘Geleceği gördüm, işler yolunda’: Sömürücü kurumlara dayalı büyüme” başlıklı beşinci bölümde, yazarlar, sömürücü sistemlerin de kolaylıkla ekonomik büyüme sağlayabileceğini, ama bunun kapsayıcı kurumların ve sistemlerin yarattığı ekonomik büyümeden daha az başarılı olacağı tespitini yapmaktadırlar. Sömürücü sistemler, baskıcı bir düzen içerisinde halkı ve diğer ülkelerin kaynaklarını kullanarak hızlı gelişme ve başarı yaratsalar da, kapsayıcı ve kurumsallaşan sistemlerden farklı olarak, yeni teknolojik gelişmeleri sağlama konusunda başarı gösteremezler. Bunun nedeni, sömürü nedeniyle yaratıcılık ve gelişim konusunda bireylerin yeterli imkanlarının olmamasıdır. Sovyet ekonomisi bunun tipik örneğidir. İnsan hayatının kıymeti olmadığı için toplama kampları ve sömürüyle kısa sürede devasa bir ekonomi haline gelen Sovyet ekonomisi, 1970’lerden başlayarak teknolojik atılım ve yaratıcılıkta ABD ile boy ölçüşemediği için geride kalmış ve sürekli bir stagnasyon durumuna girmiştir. Sovyetlere benzer örnekler, tarihsel süreçte başka dönemlerde ve coğrafyalarda da bulunabilir.

“Uzaklaşma” başlıklı kitabın altıncı bölümünde, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Akdeniz’in tam ortasında bulunan denizciler ülkesi Venedik’in doğudan ve Bizans’tan gelen mallar ve kölelerle birlikte 11. yüzyıl başlarından 14. yüzyıla kadar nasıl hızlı geliştiğini anlatmaktadırlar. Venedik, bu gelişimi bir dizi yenilik sayesinde başarmıştı: bunlardan ilki commenda idi. İki ortaklı girişim olarak yorumlanabilecek commenda sayesinde, bir ortak sermayeyi koruyor, diğeri de seyahat ederek kargo ve ürün teslimine eşlik ediyordu. Aslan payı sabit ortakta olsa da, genç girişimciler için küçük ortak olarak ticarete atılmak bulunmaz bir nimetti. Bu, dikey sosyal hareketliliğe de imkan tanıyor ve piyasa ekonomisi mantığını geliştiriyordu. Bu uygulama, Venedik’i kısa sürede zenginliğe ulaştırdı. Venedik, siyaset ve hukuk alanında önemli yenilikler yaptı ve gelişimini pekiştirdi; bağımsız magistratelerin oluşturulması, özel sözleşme kanunu, temyiz mahkemesi gibi yenilikler Venedik’te ilk kez ortaya çıkmıştı. Ancak 14. yüzyıldan itibaren Venedik’te siyasal gerilimler arttı ve commenda uygulamasının iptal edilmesinden sonra ekonomik gelişim yavaşladı. Venedik’e benzer şekilde, Roma medeniyeti de bazı dönemlerde göz alıcı ilerlemeler yapmayı başarmıştır. Ancak daha sonraları Edward Gibbon’un da yazacağı üzere, Roma’nın birçok kusuru da mevcuttu. Yazarlar, bu bölümün ilerleyen sayfalarında bu konuları da detaylı şekilde ele almaktadırlar.

Kitabın “Dönüm noktası” başlıklı yedinci bölümü, Acemoğlu ve Robinson’ın 1580’lerde William Lee’nin tekstil alanında makineleşmenin başlangıcı kabul edilen yeniliğini uygulamaya sokmasında yaşadığı zorlukları anlatmasıyla başlamaktadır. Eski sistemde üretim yapmaya devam eden şirket ve kişiler, yeni teknolojileri ve kişileri engellemek için her yolu denerler. Lee’nin geliştirdiği yeni teknoloji nedeniyle işsiz kalacak kimseler de onu engellemeye çalıştılar; bu nedenle, değişim süreçlerinde "yaratıcı yıkım" aslında faydalı olabilir. Tarihte, başta İngiltere olmak üzere birçok ülkede yaratıcı yıkım örnekleri mevcuttur.

Kitap, bu gibi son derece ilginç konular üzerinde su gibi akmaya devam etmekte ve okuyanları ilginç fikirlere ve teorilere sevk etmektedir.  Kitabın bir ders kitabı ya da akademik kitap gibi yazılmamış olması da enteresandır ve kitaba ayrı bir hava katmaktadır. Kitabın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, Acemoğlu ve Robinson’ın, bu eserlerinde bir kapitalizm savunusu ve güzellemesi yaptıkları iddia edilebilir. Ancak bu, taraflı bir duruştan ziyade nesnel tarihsel gerçeklikler üzerine kurulu haklı bir müdafaadır. Lakin 21. yüzyılda kapitalizmin geleceği hakkında daha kapsamlı analizler yapabilmek için, bu eserin Fransız sosyalist iktisatçı Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital adlı eseriyle birlikte okunmasında fayda vardır. Ayrıca şu da belirtilmelidir ki; yazarların hukuk devleti ve sömürü karşıtı duruşları, onları kapitalist sistem içerisinde sosyal demokrat çizgiye yakınlaştırmaktadır. Her halükarda, bu eseri tüm üniversite öğrencileri ve sosyal bilimler alanında ders veren akademisyenlerin okumasında fayda vardır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[3] Kitap hakkında bilgiler için bakınız; http://whynationsfail.com/ ve https://en.wikipedia.org/wiki/Why_Nations_Fail. Ayrıca kitabı Amazon.com’dan satın alabilirsiniz; https://www.amazon.com/Why-Nations-Fail-Origins-Prosperity/dp/B007MIXOEC.
[4] Bu sitelerden satın alabilirsiniz;

17 Nisan 2017 Pazartesi

Presidential System Approved in Turkey


Turkish people voted slightly (% 51,41 “yes” votes against % 48,59 “no” votes) in favor of the constitutional changes proposed by the governing Islamist Justice and Development Party (JDP-AKP) and Turkish nationalist Nationalist Action Party (NAP-MHP) in a historical referandum yesterday. Constitutional changes allowed Turkey to make a quick transition into the Presidential system from a century old parliamentary tradition. However, close results show that the transitional process will not be easy and the right-wing coalition established by JDP and NAP do not have support from other segments of the country. Especially the rising votes of the pro-secular Republican People’s Party (RPP-CHP) could be alarming for Erdogan in the years to come.


Referendum map

Voting turnout for the referandum was above 85 %, which once again shows that Turkish people love to vote and they are really interested into politics. However, ordinary people in Turkey have no idea about the virtues or perils of Presidentialism; they voted “yes” if they like and support Erdogan and voted “no” if they do not approve Erdogan. This was a referendum based on the vote of confidence for Erdogan rather than a systemic change. Constitutional changes made Turkey a Presidential country similar to its nearly 70 years old ally United States. But unlike the U.S. Presidentialism, Turkish Presidentialism creates a very strong Presidential post and do not create any check and balance mechanism for limiting the power of the President. Although Turkish people still have right to change the President in Presidential elections organized in every 5 years, Turkish President’s power would be equal to that of the Mexican President in terms of its nearly unlimited authority during the tenure in office. Turkish President Recep Tayyip Erdogan will use the new system (some Turkish journalists call it Executive Presidency) to reshape the country as he wishes without any legal barrier. He, thus, will now face difficulties in blaming other groups and people when there are problems, since he has become a “modern Sultan” in the new system. One interesting point is that three biggest cities of Turkey (Istanbul, Ankara and Izmir) voted against Erdogan; a clear proof of JDP’s political support concentrated in the newly developing Anatolian cities full of pious and nationalist people. In my opinion, Turkey still poses a good example for modernization theory since majority of the people living in big cities are in favor of more secular and democratic state and are against Erdoganism.

Now, I would like to point out some recent political developments in Turkey which might explain how JDP won the referendum although they have got less votes then they expected.

Political crises with European countries: Nearly a month before the referendum, Turkey had serious political crises with some European countries including Netherlands and Germany, which allowed Erdogan to attract right-wing voters that were uncertain about how to vote. Especially far-right leaders in Europe and their Islamophobic arguments also helped Erdogan to convince Turkish people that Islamists are the best option for Turkey and that Europeans have a Crusaders mentality against Turks.

NAP support and nationalist rhetoric: Unlike previous electoral campaigns during which Erdogan and JDP adopted a reformist position on the Kurdish question, Erdogan this time built his rhetoric on nationalism and attracted Turkish nationalists’ votes easily especially after the unexpected support provided by the NAP leader Devlet Bahceli. With the official transition into Presidentialism (classically implemented via two-party systems such as in the U.S.), we can even claim that the NAP will not be an influential political party anymore and JDP will represent the right-wing bloc especially in the Presidential elections.

Islam card in gaining Kurdish votes: Although he adopted a more nationalist rhetoric, Erdogan increased his votes in some of the southeastern Anatolian cities densely populated by Kurds. Here, Erdogan used the Islam card as a strong factor over the pious Kurdish population.

Turkish people prefer strong leaders: Instead of supporting democratic European type leaders such as RPP leader Kemal Kilicdaroglu, Turkish people are often in support of strong and authoritarian leaders due to Turkey’s increasing security risks as a country neighboring Middle East as well as the country’s unique political culture built upon the success story of one-man as the leader (Mustafa Kemal Ataturk). So, Erdogan used his charisma to convince people that this will be the best option for them if they support him to become the ultimate President.  

It was not a fully democratic process: Frankly speaking, the referendum process was not 100 % democratic. Opposition parties and the opposition camp in general were given less television coverage and JDP used the state power as an instrument to prevent their rivals’ propaganda activities.

As Turkey’s economic performance slows down, it seems like Erdogan will use his powers to weaken the opposition in the next few years and create a one-party dominant state (dominant-party system in political science literature) similar to Azerbaijan and Russia. However, Turkey is a country that has nearly reached European standards in terms of its democracy in the mid-2000s and many people might not support Erdogan if they think they are distancing from democracy. So, next few years will be of critical importance for the future of Turkey. One important point is that, since now there is an official Presidential system, RPP and other opposition parties must try new strategies in order to become more successful. For example, RPP might try to gain NAP supporters and establish a secular nationalist rhetoric or might realign itself as a real left-wing party in order to attract Kurdish votes.


Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Nisan 2017 Cumartesi

Prof. Dr. İsmail Melih Baş'la Söyleşi


Prof. Dr. İsmail Melih Baş (1956-)[1], Askeriye ve Mülkiye eğitim ekolleri kökenli bir Türk sosyal bilimcidir. Kendisi, bir ayağı kamu-özel karışımı bir profesyonel geçmişe dayalı, diğer ayağı profesyonel eğitim ve akademik eğitim çalışmalar geçmişine dayalı bir profile sahiptir. Dünya ekonomi-politiği, finans-politik, çevre-ekoloji ve işletmecilik konularındaki görüşlerini basılı ve görsel yayın organlarında ve kimi internet sitelerinde sıklıkla dile getirmektedir. Kendisi, Beykent Üniversitesi'nde akademik hayatına devam etmektedir.

Prof. Dr. İsmail Melih Baş

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyorum. Son dönemde çevre politikaları üzerine yazdıklarınız dikkat çekiyor. Türkiye siyasetini çevre politikaları açısından değerlendirdiğinizde, bize neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: Sevgideğer Ozan, asıl ben görüşlerimi ifade etmeme olanak sağladığınız için teşekkür ederim. Sanırım, önce iki üçgenden söz ederek başlasak iyi olacak. İlki MEP üçgeni: Military – Economics – Politics. Dilimize çevirirsek Askersel, Ekonomi ve Siyasalbilim bakış açısı köşeleri. Yerel, ulusal, bölgesel, uluslararası ve hatta uluslarüstü hangi sorunu ya da sorunsalı ele alacaksak alalım, bu üçgende ele almazsak, doğru inceleyemez (eşdeyişle analizini ve sentezini doğru yapamaz) ve bu bağlamda doğru sonuçlara ulaşma şansımızı azaltmış oluruz. Çünkü sorduğumuz sorular ve oluşturduğumuz hipotezler yanlış olunca, yanıtlar da büyük olasılıkla yanlış olacaktır. Üçgenin politics (siyasal bilim köşesinde) köşesindeki politics, policypolity kavramlarının ayrım ve ilişkilerinin okurlar için önemli bir ayrım olabileceğini de vurgulamış olalım, özellikle ayrıntılar önemlidir diyenlere.

İkinci üçgen, Amerikanca ‘triple bottom line’ denilen sürdürülebilirlik üçgeni: Economy – Social – Ecological (Environmental). Dilimize çevirirsek Ekonomi, Sosyal, Ekoloji (Çevresel) köşeleri. Dünyamızdaki (Mars’taki durumu henüz bilemiyoruz?) yerelden uluslarüstüne dek herhangi bir düzeydeki hangi sorun ya da (birçok sorunun oluşturduğu bir yumak niteliğindeki) sorunsalı ele alırsak alalım, bu üçgende ele almazsak, yine doğru inceleyemez ve doğru çözümlere ulaşma şansımızı azaltmış oluruz.

Bu kuramsal ya da kavram kutusu girişini yapmak zorundayız, çünkü ülkemizde ‘azmanlaşmış uzman’ niteliğinde gerek kimi profesyoneller ve gerekse kimi profesörler sorun(sal)lara bütünsel (holistic) bakmak yerine parçacıklı bakmaktadırlar. Zaten ülkemizde incelemenin (study) adı da parçalara ayrıştırarak inceleme anlamındaki analiz olmuş, parçaları birleştirerek inceleme anlamındaki sentez özelliğimiz ve yeteneğimiz neredeyse kaybolmuştur. Hatta bu bağlamda medyaya çıkan kimi Prof (!) yorumcular, ‘ben ekonomiden anlamam olaya siyasi açıdan bakalım’, ya da ‘ben siyasetten anlamam olaya ekonomik açıdan bakalım’ gibi ifadeler kullanabilmektedir. Özürlerinin kabahatlerinden büyük olduğunu vurgulayalım. Bu arada okurlarınıza bir yazarı ve iki kitabını salık vermeme izin verin: Stephen R. Covey, "Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" ve ikinci kitabı "8. Alışkanlık Bütünlüğe Doğru". Dilimize çevrilmiş yapıtlar bunlar. Vurguladığım bütünsel bakış konusu özellikle ikinci kitapta detaylı incelenmiş.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Türkiye’de fazla üzerinde durulmasa da, dünya siyaseti açısından 2015 yılı sonlarında imzalanan Paris İklim Sözleşmesi’nin önemli bir kırılma noktası olduğu söyleniyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Bu anlaşmanın dünya siyasetine kalıcı etkileri olacak mı?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: 20 yıldır süregelen tartışmalı ve sonuçsuz toplantılardan sonra 200’e yakın ülke siyasal temsilcileri Paris’te iklim değişikliği ile ilgili bir sözleşmeye imza attılar. Sözleşme birçok basın organında sevinçle karşılandı, hatta bu konuda en muhalif tonda yayınlar yapan The Guardian’da bile! Oysa sözleşme ile bağıtlanan hedef ve içerik, ilgili ve yetkin kurumların bilimsel çalışma model çıktılarıyla uyuşmuyor. Önce sözleşmede ne bağıtlanmış, ona bakalım. Küresel ısınmadaki artışın 2 (Celsius) derecenin altına düşmesi hedefleniyor, tercihen de 1,5 (Celsius) dereceden söz edilmiş. Ama gel gör ki, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (HİDP=IPCC), sözleşmeye taraf olarak imza atan ülkelerin Niyet Edilen Ulusal Katkı (NEUK – İngilizce INDC) Planları’ndan yararlanarak hazırladığı sentez raporundaki modelde, 2,7 (Celsius) derece ile 3,7 (Celsius) derece arasında bir küresel ısınma olacağı saptanmış. Örneğin, 2 derecenin altına düşülmesi için Türkiye’nin NEUK’unu ikiye, üçe katlaması gerektiği belirtiliyor. Bu duruma ne demeli? Altı kaval üstü şişhane! Acaba sözleşmede fosil yakıt, kömür, petrol ve doğalgazın adları geçiyor mu derseniz, rastlayamadık! 32 sayfalık metni okudum, inanamadım bir de yazılımın aramasını kullandım, yine bir şey çıkmadı. Haklarını yemeyelim, tabiat ana sözcüğü geçiyor ama! İmzalanan sözleşmede konulan hedef, fosil yakıtların % 80’inin toprak altında kalmasını gerektiriyor. İmzalayan ülkelerin hedefe ulaşmak için her 5 yılda bir hesap vermeleri de kararlaştırıldı. Paris sözleşmesini bir son değil de, yeni bir başlangıç olarak yorumlamak çok da yanlış gözükmüyor.

Belirtmeliyiz ki, imzalanan sözleşme, yükselen denizlere, şiddetlenen fırtınalara, daha derin taşkınlara maruz halklara kısa erimde fazla bir şey getirmiyor. Hükümetlerin bu kararın arkasında durmaları ve buna yönelik çalışmaları, elbette ki halkların bu konuda işin takipçisi olup, hükümetlerine kamuoyu baskısı yapmaları ile olanaklı. Çünkü gerçek ve asıl istem, bu konuda gelişme değil, yaşanabilir bir dünya. Bunun için de tüm fosil yakıtlardan vazgeçilmeli ve yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçilmeli. Sözleşmeye bakılırsa, Kyoto anlaşmasının süresinin sona ereceği 2020’den başlayarak 2100’e dek sera gazı emisyonları her yıl yüzde 3 azaltılarak (zengin ülkeler her yıl yüzde 10 azaltarak), 2050’de sıfırlanacak yani karbon nötralizasyonu gerçekleşecek. İklim Değişikliği İçin Tyndall Merkezi’nden İngiliz iklimbilimci Kevin Anderson bunu gerçekçi bulmuyor; 2 derecenin altında kalabilmek için zengin ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2020’ye dek yüzde 70, 2030’a dek yüzde 90 azaltması gerektiğini savlıyor.

HİDP’nin yaptığı model çalışmasına göre, atmosfere verilebilecek olan azami karbondioksitin miktarı 2900 Gt (cigaton= 1 milyar ton demektir). Bunun 1900 Gt’u 2011’e dek zaten verilmiş. Kaldı mı geriye 1000 Gt ? 2011’den 2014’e dek 140 Gt daha salınmış yani atmosfere verilmiş. 2100’e dek kaldı mı geriye 860 Gt ? Bundan iki kalem daha düşelim: 60 Gt (Ormansızlaşma etkisi), 150 Gt (Çimento endüstrisinin salımı). Kaldı mı geriye 650 Gt ? Şimdi de 2015’ten Paris Sözleşmesi’nin devreye gireceği 2020’ye dek salınacak miktarı hesaplayıp (yıllık yaklaşık 37 Gt’dan diyelim yaklaşık 185 Gt), düşelim kaldı mı geriye 465 Gt. Bozdur bozdur harca. 2020’den 2050’ye dek sürecin sonunda karbon nötralizasyonu veya etki sıfırlanması nasıl olacak? Bu arada petrol, doğalgaz ve kömür konularında faaliyet gösteren tekellerin rezervlerinde 2795 Gt karbon olduğu bilgisini de paylaşalım. Geldi mi gündeme tekellerle mücadele kaçınılmaz olarak? Zaten NASA Goddard Enstitüsü’nden James Hansen, sıcaklık artışı hedefiyle ilgilenmeyi doğru bulmuyor, enerji dengesiyle ilgilenmeyi salık veriyor. Hansen, on bilim insanıyla birlikte yaptığı çalışmada atmosferdeki karbondioksit yoğunluğun 350 ppm (milyonda parçacık demektir) düzeyine, tercihen altına çekilmesi gereği sonucuna varmışlar.

Paris Anlaşması 4.11.2016’da resmen yürürlüğe girdi.  197 ülke tarafından imzalanmıştı kimileri anlaşmayı kendi ulusal mekanizmalarında da onayladılar. Daha sonra Kasım 2016’da Marakeş’te bir iklim zirvesi COP 22 yapıldı. Kurallar kitabı ve diğer sürece ait kararlar ise 2017 ve 2018 yıllarına dağıtılarak takvime bağlandı. Marakeş toplantısının bir diğer çıktısı da, ülkelerin birbirlerine iklim mücadelesi konusunda destek olmak üzere sayısız koalisyonun kurulmasına olanak sundu. Örneğin bunlardan biri de kırılgan ülkeler forumu. İklim değişikliğinden en fazla etkilenecek 48 ülke 2050 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçiş taahhüdünde bulundular, finansman argümanlarını bir yana bırakıp. COP 22, Türkiye’nin katılımı açısından sönük geçti. Paris Anlaşması’nı henüz onaylamış değil, kurulan sayısız işbirliklerinde yer almadı, iklim finansmanına erişim isteğini dile getirmekle yetindi.

Ülkemiz 2016 yılı için yayınlanan İklim Değişikliği Performans Endeksi'nde de son sıralardayız! COP 22, iklim değişikliği ile mücadelede rol alan sivil toplum, belediyeler, ülkeler, iş dünyası ve bireylerin net bir beyanı ile sonlandı. Umuyor ve talep ediyoruz! Bu arada Trump’ın ilk bütçe teklifinde iklim değişikliğine yönelik bütçede kesintiler olacağa benziyor, zaten teklifin başlığı "Önce Amerika"! Aslında ne yapılmalı biliyor musunuz? J.B. Foster’ın son yazısının (Monthly Review, Kasım 2015) başlığıyla başlayalım yanıtımıza: ‘System change not climate change’. Yani, Foster diyor ki, sistemi değiştirin, iklimi değiştirmekle uğraşmak nafile çaba! Çünkü kapitalizmin sermaye birikim modeli, iklimin değişmesine kilitli. Yazıya bakmayı salık veriyorum. Zaten iklim değişikliğinin kendisi de bir ticaret endüstrisi haline geldi. Bu konuda Mike Hulme’un ‘İklim Değişikliği Konusunda Neden Anlaşamıyoruz?’ adlı kitabı da dilimize çevrildi. Salık veriyorum.

Küresel ısınma sorunu, piyasacı çabalarla, örnekse etkili bir karbon piyasası işletimi vb. piyasacı çabalarla hafifletilebilir ama çözülemez, hatta kilit olur. Köktenci çözümün yaşam biçimimizi değiştirip eko-toplumcu bir düzene geçilip, daha tutumlu ve fosil yakıtlardan kurtulup, tümüyle yenilenebilir ve temiz enerji kullanımıyla sürdürülebilir yaşama ulaşmak olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel çalışmalara göre, eğer ısınma 2 derece olursa, gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30’u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Bu yüzde 30’a, sizin, sizin çocuğunuzun ya da torununuzun, sizin kedi-köpeğinizin, sizin bahçenizdeki kiraz ağacının, ormanınızdaki sincabın girmeyeceğine dair vadeli işlem senedi almak ister miydiniz? O zaman İsrafil Bey’in kurduğu Eko-Kıyamet Menkul Kıymetler Anonim Şirketi’ne gecikmeden başvurabiliriz! Bu arada ENVER’e yani enerji verimliliğine de önem vermek gerek. Meraklısı ENVER Derneği’nin çalışmalarına ve ülkemizin Enerji Verimliliği Strateji Belgesi’ne de ulaşabilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam, zaman zaman dünya ekonomisi üzerine de ilginç yazılar yazıyorsunuz. Dünya ekonomisinde önümüzdeki birkaç yıldaki gidişatı nasıl görüyorsunuz? Özellikle BRICS ülkeleri ve Çin’in durumu sizce nasıl olacak?

Prof. Dr. İsmail Melih Baş: Dünya ekonomisindeki Doğu Asya Kaplanları (mucizesi) kavramlarını anımsar mısınız? 1980-90’larda Güney Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur vd. ortalama yüzde 9’lar oranında büyüme sağlayan ülkeleri! Özellikle Güney Kore’yi  (halk sınıflarına ne gibi acımasız maliyetler doğurduğuna kulak asmadan) ülkemize örnek gösteren liboş veya ‘sözde ulusalcı’  profes(yoneller)örler de bolcaydı! Dünyada yükselen ekonomiler deyimi son zamanlarda BRIC+S deyimi ile eş anlamlı oldu. Ama kimi KİA’lar (kitle iletişim araçları) bu olguya burun kıvırıyorlar. Onlar hala Trilateralci (ABD, AB, Japonya)! Bu ülkeler öbeğinin adı yatırım bankası Goldman Sachs’tan Jim O’Neill tarafından 2001’de BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) olarak konulmuştu; sonra 2011’de Çin’in  çağrısıyla Güney Afrika da işbirliği işleyişi (tam üyelik değil!) konumuna girmiş oldu. Yerli ve yabancı yazında bu ülkeleri Güney Afrika’yı da ekleyerek BRICS olarak ananlar da var. Ama Goldman Sachs, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin aynı kulvarda olmadığının altını çiziyor ve öbeğin esasen BRIC olduğunu vurguluyor.

BRIC ülkeleri dünya yüzölçümünün yüzde 28,7’sini kaplıyor, nüfusunun yüzde 41,7’sini kapsıyor. Cari fiyatlarla Katışıklı Ulusal Gelir (GSYİH) dünya toplamı (2015) rakamı olan 74,15 trilyon doların dağılımına bakalım. 18 trilyon doları ABD’nin, 15,12 trilyon doları (yüzde 20) ise BRIC’in! Ancak Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) ile sadece Çin bile (2016) rakamı olan 21,27 trilyon dolar ile ABD’yi (18,56 trilyon dolar) geçmiş durumda. Dünya ekonomisi 2016’da yüzde 2,8 büyüdü. Bu büyümeye katkıda ABD, Çin ve Hindistan’dan sonra üçüncü. Çin, bu büyümenin beşte ikisini sağlıyor. ABD, 20 yıl önce toplam GSYİH’nın yüzde 30’una sahipken şimdi yüzde 25’in bile altına düşmüş durumda. 2016 İnsani Kalkınma İndeksi Raporu’na göre, 188 ülke içindeki İnsani Kalkınma İndeksi (HDI) sıralamaları ise şöyle: B:79; R:49; I:131; C:90. 21. yüzyılın ilk yarısına damgasını vuracaklar BRIC ülkeleri. Jim O’Neill’in yaptığı 2009 tarihli çalışmaya göre, BRIC ülkeleri topluca biçimde Trilateral’i 2020 sonu veya 2030 başında yakalayacaklarmış. AB’nin ağababası Almanya’yı, Brezilya ve Rusya 2029’da, Hindistan 2024’te yakalayacaklarmış. Çin zaten ABD dışındakileri yakaladı ve ayrıca ABD’nin ensesinde boza pişirmeye başladı bile! Ayrıca ortak bir akçal dizge oluşumu da söz konusudur, 2016’da devreye giren Yeni Kalkınma Bankası vb.

Türk girişimciler bu gelişmeyi yakalıyorlar mı? Özbey Men’in Scala Yayıncılık’tan çıkan kitaplarına bakılabilir. Öncelikle vurgulayalım, bu ülkeler nüfus, hızla artan gelir ve tüketiciler, doğal kaynaklar, hızla ilerleyen teknolojik altyapılarının yanısıra, bilim insanı, teknik donanımlı mühendis ve deneyimli yöneticiler barındıran insan varlıkları havuzu olma gibi özelliklere sahipler. Üretim maliyetleri avantajları nedeniyle hızlı büyüme fırsatı yaratabilen, uluslararası yatırımları çekebilen, dışsatımlarını artırabilen, iktisadi bunalımlardan görece daha az etkilenen, döviz birikimlerini arttırabilen ülkeler.

Nedense Rusya ve Çin’in bir başka ortak yönü olarak kamu ağırlıklı bir toplumcu (sosyalist) deneye sahip oldukları vurgulanmıyor pek BRIC çalışmalarında! Sanayi ürünleri üreticisi konumundaki Çin ve Hindistan ile hammadde ve enerji tedarikçisi konumunda olan Rusya ve Brezilya’nın anlamlı bir blok oluşturduğu tezi incelenmelidir. Kapitalist bir iktisatçı olan Jim O’Neill, BRIC fazla ünlenince hemen emperyalizmin çöküşünü açığa çıkarmayacak bir başka blok tasarımı daha yapıverdi 2009’da: N-11 (Next 11): Gelecek-11. Ama bu yeni icatların temeli zayıf! Belki bu yeni kavram bağlamında Avrasya çağına girdiğimizi söylemek olanaklı. Avrasya çağı derken Avrupa’yı dışlayan bir Asya’dan söz etmiyoruz. Bu kavramın içinde Almanya da var sözgelimi. Niyeti olup, kısmetini gerçekleştirmek için kıspetini giyip er meydanında güreşe çıkmayan Türkiye’de olsa keşke. Ama olacak, başka çıkar yolu yok, Kevin Costner’ın oynadığı ’No Way Out’ filmini izleyenler bilir, öyle bir şey. Avrasya konusu başka bir söyleşimizin konusu olsun izninizle.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyor ve başarılarınızın devamını diliyorum.

Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 15.04.2017