20 Mart 2017 Pazartesi

Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan ‘Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek’


Prof. Dr. İlber Ortaylı (1947-)[1], Türk Tarih Kurumu (TTK) şeref üyeleri arasına girmiş önemli ve şöhretli bir Tarih Profesörüdür. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Tarih bölümünü bitiren Ortaylı, Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik bölümündeki eğitiminin ardından, yüksek lisans çalışmasını Chicago Üniversitesi’nde Prof. Dr. Halil İnalcık ile yapmıştır. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler” adlı tezi ile 1974 yılında Doktor, “Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu” adlı çalışmasıyla 1979’da Doçent olan Ortaylı, 1982 yılında devletin akademik politikalarına tepki olarak görevinden istifa etmiştir. Bu dönemde Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yapan ve buralarda seminerler ve konferanslar veren Ortaylı, 1989’da Türkiye’ye dönerek Profesör olmuştur. Ankara Üniversitesi, Chicago Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi gibi üst düzey yüksek öğrenim kurumlarında ders veren ve bir dönem Topkapı Sarayı Müzesi müdürü olarak görev yapan Ortaylı, son yıllarda katıldığı televizyon programları ve popüler tarih kitaplarıyla bir akademisyen için istisnai derecede popüler bir kimse haline gelmiştir. En çok okunan günlük yayınlardan Hürriyet gazetesinde köşeyazıları[2] yayınlanan Ortaylı, ayrıca en çok satan Tarih kitaplarının yazarı olarak da dikkat çekmektedir.[3] Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”[4] adlı kitabı ise, Timaş Yayınları tarafından ilk kez 2006 yılında piyasaya sürülmüş ve halktan büyük ilgi görerek bugüne kadar yaklaşık 50 baskı yapmış popüler bir eserdir. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”; bilgisinden ve fil hafızası olarak da adlandırılan müthiş hafızasından şüphe edilmeyen Prof. İlber Ortaylı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Osmanlı devlet idaresinin çok iyi bilinmeyen ya da yanlış bilinen bazı noktalarına değindiği ve dipnotlu akademik bir çalışmadan ziyade sohbet eder gibi herkesin anlayabileceği bir şekilde yazılmış bir eserdir. Bu yazıda, kitapta yer alan bazı önemli noktaları size aktarmaya çalışacağım.

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek

Kitabın başlarında, Ortaylı, son yıllarda Türk ve Yunan takımları arasındaki spor karşılaşmaları nedeniyle gündeme gelen “Konstantinopolis” kelimesine ve bu konudaki kompleksimize değiniyor ve bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ortaylı’ya göre; bu konuda Türk milleti gereksiz bir alerji göstermektedir, zira Osmanlı kayıtlarında, İstanbul, yüzyıllar boyunca Konstantiniyye ya da “be makam-ı Konstantiniyye el Mahmiye” yani “Konstantiniyye; korunmuş makam” şeklinde geçmiştir. Osmanlı döneminde, devlet, Büyük Konstantin’in adını taşımaktan dolayı asla yüksünmüş değildir. Ancak Yunanlıların 20. yüzyılda kendi kralları Konstantin ile Büyük Konstantin arasında bir ilişki kurmaya çalışmaları ve “Megali İdea” düşüncesiyle bu muhteşem şehre göz dikmeleri üzerine, bu konuda Türklerde bir hassasiyet oluşmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre, günümüzde böyle bir komplekse gerek yoktur ve İstanbul yerine peki hala Konstantinopolis ya da Konstantiniyye kelimeleri kullanılabilir. Osmanlı Devleti’nin bu muhteşem baş şehri, tarihsel süreçte Stinpoli, İslambol, Der-Saadet, Asitane gibi değişik isimlerle anılmış olabilir; ancak sonuçta, her halükarda son Roma İmparatorluğu olan Osmanlı’nın başkentidir ve büyük bir mirasın sahipçisidir.

Kitabın ikinci bölümü Mimar Sinan üzerinedir. Ortaylı’ya göre, devşirme olduğu bilinen ve Hassa Mimarları Ocağı’ndan yetişmiş olan Mimar Sinan, büyük yeteneğinin yanı sıra, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu ve Osmanlı coğrafyasının verimli kültürel atmosferinde yetişmesi sayesinde bugün dünyada ismi hala anılan çok büyük mimar olmayı başarmıştır. Mimar Sinan, aslında bağımsız bir dehadan öte, bir ekolün ve bir medeniyetin temsilcisi ve çok başarılı bir ustasıdır. Yeniçeri Ocağı’na bağlı olan Hassa Mimarları Ocağı’nda tam bir Osmanlı kültürüyle yetişen Sinan ve ölümsüz eserleri, bir anlamda Osmanlı medeniyetinin ulaştığı noktanın kusursuz bir şekilde estetize edilmiş halidir.

Kitabın bir sonraki bölümü Osmanlı’daki devşirme sistemi üzerinedir. Devşirme, kısa bir tarifle, devletin Kapıkulu Ocakları olan Sipahilerle, Yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmış bir sistemdir. Devşirme işleminde en çok Hıristiyan köyleri tercih edilmiştir. Ancak Müslüman devşirmelerin sayısı da az değildir. Osmanlı’nın Musevi kompartımanından devşirme aldığı ise görülmemiştir. Bunun anti-Semitizmle ya da Yahudilerin ayrıcalıklı olmasıyla bir alakası yoktur. Osmanlı Yahudileri, çok büyük ölçüde medenileşmiş bir şehir toplumudur ve devşirme işleminde kilit nokta henüz gözü açılmamış köy çocuklarının tercih edilmesidir. Bu nedenle, köylerde yaşayan Hıristiyan ve Müslüman çocukları devşirme sistemi için tercih edilmiştir. Devşirme işlemi birkaç yılda (2-3 yılda) bir yapılır ve devşirme çocuk sayısı beş-altı bini geçmezdi. Yalnızca Balkanlar’dan değil, Orta Anadolu’dan ve Kafkasya’dan da devşirme çocuklar alınmıştır. Tek çocuklu ailelerin ve tek erkek çocuğu olan ailelerin çocukları ise devşirme olarak alınmaz. Dahası, devşirme işlemi öncesi mutlaka köy cemaatinin izni alınırdı. Yani İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” romanındaki gibi 3-5 yaşındaki Hıristiyan çocukları sepete alınıp götürülmezdi. Sağlıklı ve fizyonomisi düzgün parlak gençler (9-15 yaş arası olur genelde), ailelerin rızası alınarak kendi istekleri doğrultusunda devşirmeye alınırdı. Devşirme işlemi yapılırken, çocuğun hangi etnik kökenden olduğuna da bakılmazdı. İlginç bir şekilde aileler de devşirme sistemine sıcak bakmaktaydı. Zira bu yolla çocukları iyi bir eğitim alacak, iyi imkânlarda yaşama şansı olacak ve kendilerine de yardımcı olacaktı. Çok zeki ve güzel olan devşirme çocuklar ise Enderun mektebine alınırlardı. Ancak Enderun’la alakalı olarak çıkarılan “oğlanlar” sözü, Ortaylı’ya göre gerçek değildir. Birçok Avrupalı gözlemcinin de ifade ettiği gibi bu çocukların seçiminde gösterilen özen nedeniyle, dünya tarihinde hiçbir devletin protokolü Osmanlı kadar göz alıcı olmamıştır. Kısaca, devşirme bir hayat tarzı ve imparatorluk sistemidir. Devşirilen çocuklara Türkçe ve İslam dini öğretilir. Din eğitimi, İlber Ortaylı’ya göre rafine bir medrese eğitimi değildir; daha çok bir köylü dindarlığı düzeyindedir. Devşirmelik, 17. yüzyıldan itibaren azalmış ve daha sonra yavaş yavaş tamamen ortadan kalkmıştır.

Osmanlı’daki aile kurumu da Ortaylı’nın bu kitapta yer verdiği konular arasındadır. Osmanlı’nın heterojen toplumsal yapısında doğal olarak çok farklı yapılanmalar var olmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre, aile kurumu her şeye rağmen bu toplumda bir yeknesaklık arz etmiştir. Müslüman-Hıristiyan-Yahudi, Türk-Kürt-Arap-Rum-Ermeni fark etmeden, Osmanlı’da aile daima toplumun temel taşı olmuştur. Bunun iki önemli sebebi vardır. Birincisi, devlet nezdinde, aile, esas üretim dolayısıyla vergilendirme birimidir. Dolayısıyla, devletin tebaa ile temasa geçtiği idari ünite ailedir. İkincisi, toplum nezdinde de aile toplumun temel taşıdır. Her ne kadar Osmanlı toplumunda kadın daima ikincil durumda olsa da, toplumsal yaşamda aile daima temel ünite ve asıl mektep olmuştur. Bireyler ailede yetişir, toplumsal normları, ananeleri ve devlet kaidelerini ailede öğrenirler. Osmanlı ailesi, sosyolojik değerlendirmelerde “cemaat tipi aile” olarak tanımlanmasına karşın, İlber Ortaylı’nın belirttiği üzere, 19. yüzyıldan itibaren büyük şehirlerde “çekirdek aile” daha ön planda ve yaygındır. Osmanlı ailesi, mahalli kültürün ve folklorun yaşadığı bir yerdir. Osmanlı toplumunda hangi dinden olursa olsun, her cemaat, masallarla, perilerle, masallarla büyür ve bunlar büyük ölçüde birbirine benzer. İmparatorluk mirası her ailenin ve her bireyin içine işlemiştir. Zor zamanlarda ilk sığınılacak kapı yine aile evi yani baba ocağıdır. Osmanlı ailesinin değişmesi Tanzimat’la başlar. Kadının yavaş yavaş hayata girmesi, tahsil görmesi ve çalışması nedeniyle ekonomik roller ve dolayısıyla aile yapısı değişmeye başlamıştır. Aile kurumunda başlayan bu modernleşme, İttihat ve Terakki döneminde çıkarılmaya çalışılan aile hukuku ve kadınların cephedeki erkeklerin yerine fabrikalarda çalışmaya başlaması ile devam etmiş, Cumhuriyet döneminde kabul edilen Medeni Kanun ile de kadın yasal olarak erkekle eşit konuma yükseltilmiştir.

İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek” kitabında üstünde durduğu bir diğer konu ise Bab-ı Ali’dir. Aslında daha çok matbuat için kullanılan bu söz, Osmanlı’da doğrudan doğruya hükümeti ifade etmek için kullanılırdı. Bab-ı Ali, 19. asırda talebelerin, yani bir nevi devlet kapısına yönelen insanların yetiştiği muhitti. Divan-ı Hümayun ve Bakanlıklar buradaydı. Normalde sefaretlerin Bab-ı Ali’de olması beklenirken, şaşırtıcı bir şekilde bir tek İran sefareti buradadır. Avrupalı devletler, Büyükelçilikleri için Beyoğlu tarafını tercih etmişlerdir. Bab-ı Ali, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli olaylara sahne olmuştur. Örneğin, Bab-ı Ali Baskını ve Tan Gazetesi Baskını burada yaşanmıştır. Cağaloğlu olarak da bilinen Bab-ı Ali’nin diğer ismi ise Çağalazade Sinan Paşa’dan gelmektedir.

Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden birisi de Fatih Sultan Mehmet üzerine yazılan kısımdır. 30 Mart 1432’de Sultan 2. Murat’ın oğlu olarak dünyaya gelen veliaht olması bile şüpheli genç çocuk, ağabeyinin ölümü ve gelişen olaylar üzerine çok genç yaşta tahta çıkmak zorunda kalmıştır. Yerini babasına terk ederek Saruhan Sancak Beyliğine çekilen Fatih, gerçekten de ileride tahta yeniden çıktığında tarihin akışını etkilemiş çok önemli bir kişidir. Fatih, 21 yaşında o zamanlar dünyanın metropolü sayılan İstanbul’u fethetmiştir. Bu amacına ulaşmak için, Boğazkesen Hisarı’nı yani Rumeli Hisarı’nı dört ay içinde inşa ettirmiştir. İstanbul’un fethi, yalnızca Türkler ve Müslümanlar açısından önemli bir olay değildir. Tarihte yeni bir sayfa açmış ve modern ateşli silah ve askeri tekniklerin kullanıldığı Rönesans tipi bir savaşın doruk noktası olmuş insanlığa mal olmuş bir olaydır. 53 gün süren bu savaş, gerçekten de Orta Çağ’ı kapatmış ve Yeni Çağ’ı başlatmıştır. Bu savaşla daha sonradan Bizans İmparatorluğu olarak anılmaya başlayan Doğu Roma İmparatorluğu silinmiş, yerini Büyük Roma İmparatorluğu’nun son mirasçısı kabul edilebilecek Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmıştır. Daha önce Katoliklerden ve Haçlılardan çok çekmiş Doğu Roma’nın Gennadios gibi ruhani liderleri, fetih sonrası “bu memlekette Frenk’in ekmeğindense Türk’ün sarığını ve kılıcını tercih ederiz” demiştir. Fatih, şehir teslim edilmediği için, fetihten sonra ganimet amacıyla şehrin üç gün yağmalanmasına müsaade etmiştir. Ancak son İmparator Konstantin Paleologos’un anısına dini bir tören düzenlemiş ve kendisine gereken saygıyı göstermiştir. Osmanlı Devleti bu fetih ile bir imparatorluk yani arbiter mundi (dünya hâkimi, dünya hakemi) olmuştur. Osmanlı’nın devlet ve toplum nezdinde imparatorluk şuuruna ulaşması da ancak İstanbul’un fethi ile mümkün olabilmiştir. İlber hocanın üzerinde durduğu bir diğer konu da Fatih Sultan Mehmet’in dini tercihleri üzerinedir. Çeşitli kaynaklarda Fatih’in Hıristiyan ve Hurufi olduğu yönünde iddialar vardır. Fatih’in Papa 2. Pius’un mektubuna iltifat ettiği ve Fazlullah’ın Hurufileri ile yakın ilişkileri olduğu doğrudur; ancak bunların nedeni Fatih’in dini eğilimlerinden çok onun kozmopolit davranışlara meyil eden büyük bir imparator, büyük bir politikacı ve büyük bir kültür adamı olmasından kaynaklanmaktadır. Ortaylı’ya göre, Fatih Sultan Mehmet, tam bir Rönesans senyörüdür. Kendisi Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Rumca ve Latince de bilen çok kültürlü bir insandır. Coğrafya ve tarihle ilgilenmiş, hatta Troya’ya merak sarmıştır. İtalya’yı ve İtalyan kültürünü de çok iyi bilmektedir. Kısaca, Fatih, Batı’ya karşı kompleksi olmayan bir doğuludur. Doğuludur, ancak aynı zamanda Batı’yı bilir ve sever. Bu nedenle, aynı Mustafa Kemal Atatürk gibi Batı’da en çok korkulan ve nefret edilen liderlerden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı kültürel ve bilimsel hayatını da oldukça geliştirmiştir. Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş ve kurumsallaşmıştır. Saray protokolünü de yeniden düzenleyen Fatih, bir Roma imparatoru mirasçısı olarak Rum Patrikhanesi’ne çeşitli imtiyazlar vermiş ve gerçek bir imparatorluk şuuru ile siyaset yapmıştır. Onun evrensellik düşüncesinin temelleri, “gökteki güneş nasıl tekse dünyada da tek devlet, tek din olmalı” sözünden anlaşılabilir.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı Padişahlarına ve çeşitli özelliklerine de kitabında bir bölüm ayırmıştır. Ortaylı’nın da belirttiği üzere, Padişahların her biri zanaat ve fen sahibi kimselerdir. Mesela cihan hâkimi Kanuni Sultan Süleyman, çok becerikli bir kuyumcudur. Üçüncü Murat en büyük ve en uzun divan sahibi olan şairlerdendir. Dördüncü Murat, büyük bir sporcudur. Çok iyi güreşir, ok atar ve şaşırtıcı şekilde sporculuğunun yanı sıra güzel yazı yazan bir hattattır. Dördüncü Mehmet’in ise avcılığı meşhurdur. Üçüncü Ahmet büyük bir hattattır. Üçüncü Selim, bilindiği gibi çok önemli bir bestekârdır. İkinci Mahmut da iyi bir müzisyendir. İkinci Abdülhamit ise ince bir marangozdur. Beşinci Murat da çok iyi bir piyanisttir. Osmanlı Padişahları ve hatta Osmanlı Paşaları, büyük ölçüde çeşitli konularda yetenekleri olan kimselerdir. Ancak devlet idaresi tabii ki bambaşka bir meziyettir.

Kitabın önemli bulduğum bir diğer kısmı Divan-ı Hümayun üzerinedir. Divan-ı Hümayun, Farsça bir tabir olup, ”İmparatorluk kurulu” şeklinde dilimize çevrilebilir. Divan-ı Hümayun, Osmanlı Devleti’nin başlangıcından beri Osmanlı hükümdarlarının başkanlığında toplanan bir kurul olmuştur. Rivayetlere göre, eskiden (devletin kuruluş döneminde) bu toplantılar halkın önünde yapılmaktadır. Ancak devlet büyüdükçe, hükümdarların halkla yüz göz olması sorun yaratmış, bu nedenle Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren kurul halkın içinden çekilmiş ve hükümdarlar toplantıları ayrı bir hücreden takip etmişlerdir. Toplantı dağıldıktan sonra Vezir-i Azam ve ilgili kurul üyeleri Babüssaade’yi geçerek arz odasına girmekte ve Padişah’a konuşulanları iletmektedirler. Telhis adıyla bilinen evrak, başvezirin Padişah’a yazılı olarak verdiği ve Padişah’ın Hatt-ı Hümayun şeklinde bildirdikleri Divan-ı Hümayun’dan çıkmış önemli yazılı emirlerdir. Divan-ı Hümayun, imparatorluğun yönetildiği kurumdur. Burada alınan kararlar hukuken olmasa da fiiliyatta geçerlidir. Divan-ı Hümayun üyeleri sırayla Vezir-i Azam, 1., 2., 3., 4. vezirler, Anadolu ve Rumeli Kazaskeri Efendileri, Yeniçeri Ağası, Kaptan-ı Derya ve Nişancı’dır. Şeyhülislam, Divan’ın üyesi değildir. Divan, Cuma günleri toplanmaktadır. Divan, 18. asırdan itibaren önemi kaybetmeye başlamıştır.

Kitapla ilgili önemli bulduğum son bölüm ise Enderun üzerinedir. Enderun, Farsça anlamıyla “iç kısım” demektir. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde Babüssade’den girince arz odasının sağ ve solunu ve oradaki avluyu içeren kısma “Enderun avlusu” denmektedir. Burada kapıdan girince, sağda kalan kısım Enderun’un ilk odalarıdır. Enderun, sivil saray ağalarının yetiştirildiği ve hizmet gördüğü yerdir. Bir kapısı da Harem’e açılmaktadır. Enderun’a alınan çocuklar, fiziksel ve zekâ olarak özenle seçilmiştir. Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi kurumlardan seçilerek saraya getirilirler. Enderun’da çetin bir hayat yaşanmıştır. Buraya gelen çocuklar, Türk-İslam kültürüyle sıkı bir eğitime tabi tutulur, ilim, sanat ve adab-ı muaşeret kurallarını öğrenirler. Her hareketleri zarif ve imparatorluk ihtişamına uygun nitelikte olmalıdır. Bu nedenle, her hizmetleri bir çetin bir sınavdır. Birçok Osmanlı mareşali Enderun’dan çıkmadır. Enderun, bir anlamda aristokrasinin ırsi olmasa da eğitimle, liyakatle yaratılabileceğini gösteren bir okuldur. Bu nedenle, “imparatorluk okulu” benzetmesi Enderun’a çok yakışacaktır. 19. yüzyılda modern teknik okullarının açılmasıyla Enderun’un önemi azalmıştır.

İlber Ortaylı, kitapta bu konuların yanında Osmanlı mutfağı, Osmanlı seyahatnameleri, İstanbul’da ulema semtleri, Osmanlı Paşaları, Osmanlı kadısı, Sultanahmet, Osmanlı idare sisteminde bağımsız eyaletler ve Asar-ı Atika gibi konulara değinmiştir. Kitabın son bölümünde ise, Ortaylı, son Roma İmparatorluğu olarak nitelendirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına günümüzde yeterince sahip çıkamamamızı eleştirerek tarihi semtlerin ve binaların korunması gerektiğini ve arkeolojik çalışmalara önem verilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bir diğer eleştiri konusu da Osmanlı Devleti ve sistemi hakkında yeterince iyi araştırma yapmamamız ve bilgi sahibi olmamamızdır. Sonuç olarak, Tarih bilimini sevdirmek ve yanlış bilgilerden arındırmak adına Ortaylı’nın sohbet diliyle yazılmış bu tarz kitaplarının faydalı olduğu söylenebilir. Ancak bu tarz kitapların yeterince iyi denetimi yapılmadan basılan ve birçok imla ve maddi hatası olan baskıları da bulunabilmektedir. Bu nedenle, bu tarz kitapları kitapçılardan veya internet sitelerinden almak gerekmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

18 Mart 2017 Cumartesi

Prof. Dr. Emre Kongar'dan 'Tarihimizle Yüzleşmek'


Prof. Dr. Reşit Emre Kongar (d. 13 Ekim 1941, İstanbul), ünlü bir Toplumbilimi (Sosyoloji) Profesörüdür.[1] Kitapları, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan köşeyazıları, zaman zaman katıldığı ve sunduğu televizyon programları ve renkli kişiliğiyle Türkiye’deki seküler muhalefetin sembol isimlerinden olan Kongar, 15 Ocak 1996’da Federal Almanya Devleti tarafından “Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı”yla, 1 Şubat 1996’da İtalya Devleti “Commandatore Madalyası”yla ve 15 Şubat 1996’da Polonya Devleti “Commandor Nişanı”yla ödüllendirilmiş dünya çapında tanınan bir bilim insanıdır. Türk siyasal tarihi ve Türk toplumunun birçok farklı yönünü eserlerinde inceleyen Kongar’ın en önemli eserlerinden birisi de, Remzi Kitabevi'nden piyasaya sürülen ve geçtiğimiz yıllarda müthiş bir satış grafiği yakalayan popüler tarih kitabı “Tarihimizle Yüzleşmek”tir.[2] Bu eser, Türk siyasal tarihindeki birçok tartışmalı tarih olayına çok detaya girmeden resmi tarih tezlerinin dışında açıklamalar getiren ve bu açıklamaları önemli kaynaklara (İslam Ansiklopedisi ve Türk Ansiklopedisi gibi) dayandırarak yapan önemli bir çalışmadır. Prof. Emre Kongar, bu değerli çalışmasını, tarihi doğru ve nesnel gerçeklere dayandırmak ve özellikle 12 Eylül sonrası taraflı ve gerçekten uzak bir şekilde yazılan resmi tarihi ve “ezber bozmak” retoriği arkasında gizli emperyal siyasi planlar doğrultusunda hazırlanan ısmarlama tezleri çürütmek için yazdığını ifade ediyor. Ayrıca Kongar, 11 Eylül saldırıları sonrasında Büyük Orta Doğu Projesi bağlamında hızla yükselen siyasete ve tarihe din perspektifinden bakışı ve etnik milliyetçiliği (özellikle ayrılıkçı ırkçılık) de şiddetle eleştiriyor ve modernizm düşmanlarının teokrasi veya faşizm bataklığına düşme tehlikelerini gözler önüne seriyor. Şimdi kitapta yer alan önemli iddialara göz atalım.

Tarihimizle Yüzleşmek

Kongar, kitabına resmi tarih yazımına ilişkin üç temel hatayı saptayarak başlıyor. Birinci hata, tarihin insanların benimsedikleri ideoloji doğrultusunda saptırılmasıdır. Ülkemizde resmi tarih, özellikle 12 Eylül sonrası Aydınlar Ocağı’nın etkisiyle Türk-İslam sentezi çizgisinde yazılmış ve buna tepki olarak gelişen gayri resmi tarih tezlerinde de din ve milliyetçiliğin Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki rolü abartılarak ortaya konulmuştur. Nasıl resmi tarih Osmanlı Devleti’ni dünyanın en hoşgörülü, yardımsever devleti gibi takdim ediyorsa, gayri resmi tarih tezlerinde görülen “İslamofobi” ve Osmanlı’nın çöküşünü Türklerin ve İslam’ın geri kalmaya mahkum olmasına bağlamak gibi saçma düşünceler de Kongar için aynı derecede tehlikelidir. Tarih yazımında ikinci temel hata, insanların tarihteki olay ve olguları tarih ve dünya bağlamı dışında, dünya konjonktüründen ve tarihsel süreçlerden yalıtarak incelemesidir. İşte bu hata nedeniyle, Ermeni Sorunu, Türk-Rus ilişkilerinden ve Avrupa emperyalizminden bağımsız bir şekilde irdelenmeye çalışılmakta ve tarihsel süreçler görmezden gelinmektedir. Üçüncü temel hata ise, geçmişin bugünkü kavramlar ve terimlerle irdelenmesi ve değerlendirilmesi, yani anakronizm yapılmasıdır. İşte bu hata nedeniyle de, Avrupa’da faşizm ve anti-Semitizm’in dorukta olduğu 1920 ve 1930'larda ortaya çıkan Kemalist milliyetçiliğin sivil boyutu görmezden gelinmekte, dünyadaki benzer ulus-devlet yaratma süreçleri incelenmemekte ve garip bir şekilde Mustafa Kemal “faşist” ilan edilebilmektedir.

Kitabın başlarındaki ve en çok tartışma yaratan iddia, “Türkler Müslümanlığı kılıç zoruyla kabul etti” tezidir. Kongar, bu bölümde İslamiyet'i küçümsemek ya da kötülemek gibi bir amaçtan ziyade, Türklerin İslamiyet öncesi de bir tarihleri olduğunu ve İslam’a geçişlerinin resmi tarihte anlatıldığı gibi basit bir süreçten oluşmadığını göstermek istemiştir. Mesela resmi tarih yazımındaki birinci hatalı nokta, Talas Savaşı’nda Türklerin Arapların yanında savaştığı iddiasıdır. Oysa her ne kadar Türklerin önemli bir bölümü Araplarla beraber Çinlilere karşı savaşmış olsalar da, birçok Türk boyu da Çinlilerin yanında savaşa girmiştir. Ayrıca 700’lü yıllarda Horasan’da birçok Arap komutanı Türkleri kılıçtan geçirmiştir. Kongar’a göre; yapısal-tarihsel koşullar incelendiğinde, Türklerin İslam’a geçişlerinin kılıç zoruyla olması ne Türkleri, ne de İslam’ı küçültmez ve bu durum tarihsel bir koşul ve gerçekliktir. Zira Orta Çağ, dinlerin siyasal parti işlevi gördüğü bir dönemdir ve tek tanrılı dinlerin en belirgin yayılma özelliği de savaştır. Bu noktada Kongar’ın iddialarını kanıtlamaya çalışırken kullandığı eserler ise Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk” kitabı ve İslam Ansiklopedisi’dir.

Kongar'ın kitabının başlarında yer alan bir diğer önemli iddiası, “İslam'da ilk laiklik tohumlarını Türklerin ekmesi” üzerinedir. Kongar, önce İslam tarihinde yer alan mezhep ve liderlik savaşlarının aslında bir iktidar kavgası olduğunu göstermeye çalışmakta, daha sonra ise Selçuklular’dan başlayarak Türklere özgü Müslümanlık anlayışında ortaya çıkan dünyevi-uhrevi ayrımına dikkat çekmektedir. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Büveyhoğulları’nın zulmünden bıkmış halife Kaaim Biemrillah’a sahip çıkması, Kongar’a göre bir anlamda din işlerinin başkanı ve dünya işleri yönetiminin başkanının ayrılmasının Türk Müslümanlığındaki ilk önemli ispatıdır. Laiklik, hiçbir semavi dinin özünde yer almamasına karşın, gelişen dünya ve değişen koşulların etkisiyle yaygın Türk-İslam geleneği Kongar’a göre daima laikliğe yakın bir çizgide olmuştur. Osmanlı’da Şer’i hukukun yanı sıra örfi hukukun bulunması buna örnek gösterilebilir. Günümüzde Türkiye’nin yüzde 99 oranındaki Müslüman halkıyla beraber laik ve modern bir devlet olarak ayakta durmaya çalışması, “Müslümanlık laikliğe uygun değildir” iddialarına en güzel cevaptır. Kısaca Kongar’a göre; “Türk Müslümanlığı Arap Müslümanlığından farklıdır”. Türkler Müslüman olduktan sonra Ahmet Yesevi’nin, Hacı Bektaşi Veli’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin hümanist yaklaşımlarından etkilenmişler ve daha hoşgörülü, daha az dogmatik bir inanç anlayışı benimsemişlerdir. İslam’ın hoşgörüsünü ve eleştiriye dönük yüzünü yansıtan Bektaşilik de, Osmanlı’nın dâhice kullandığı ancak Yeniçeri Ocağı’nın yozlaşması sonrası ortadan kaldırılmasıyla yeniden zulme uğramış Türk-İslam geleneğine özgü bir mezhep ve inanıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında Vahdettin’in Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah’ın Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öldürülmelerinin meşru ve farz olduğuna dair verdiği fetvaya karşın, Alevi Dedesi Cemalettin Çelebi’nin kardeşi Veliyettin Çelebi’nin Kurtuluş Savaşı’na verdiği destek de bu noktada görmezden gelinemez. Günümüzde Türkiye’de Lacan’cı bir yokluk hissi çerçevesinde dogmatik inanışlar ve teokratik bir yönetim peşinde koşanlar siyasal İslam’ın Türkiye’de oldukça yeni bir hareket olduğunu ve Türk Müslümanlığının Arap Müslümanlığı'ndan farklılıklarını anlamalıdırlar.

Kongar’ın bir diğer dikkat çektiği nokta “Türklerin Anadolu'ya girmesinde dördüncü Haçlı Seferi'nin oynadığı rol”dür. Dördüncü Haçlı Seferi sonrası Katolik-Latin kökenli Batı Avrupa güçleri Ortodoks Bizans’ı fethetmiş ve Bizans, tam 57 yıl boyunca işgal altında yaşamıştır. Bizans’ın zayıflaması, Osmanlı Beyliği’nin yükselmesinde direk bir rol oynamış ve buna da Dördüncü Haçlı Seferi neden olmuştur. Yine Kongar’a göre, Bizans istemeyerek de olsa Osmanlıların yükselişine en büyük desteği veren devlet olmuştur. Taht kavgalarıyla uğraşan Bizans hükümdarı Kantakuzen’e yardım eden ve karşılığında kızıyla evlenen Orhan Bey, Çimpe Kalesi’ni bu yolla almış ve bu sayede Osmanlı Beyliği’ne Trakya’da genişleme yolu açılmıştır. Dördüncü Haçlı Seferi sonrası Bizans’ın Vatikan’la yaşadığı mezhep sorunları ve kötü ilişkiler, Kongar’a göre İstanbul'un fethinde de Osmanlı Devleti’ne yardımcı olan en önemli faktördür. Papaz Georgios Scholarios ya da sonraki ismiyle "Gennadius", ünlü "Konstantinople'da kardinal şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi yeğlerim" sözünü işte o dönemlerde söylemiştir.

Prof. Dr. Emre Kongar’ın üzerinde durduğu bir diğer çok önemli konu Fatih Sultan Mehmet’in tarihteki rolüdür. Kongar’a göre; Fatih, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bir Rönesans figürü ve çağdaşlaşmanın kurumsallaşmasını sağlamış büyük bir ilerici liderdir. Profesör Kongar’ın düşüncesinde, Osmanlı-Türk tarihinde üzerinde durulması gereken iki büyük dahi lider Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk’tür. Fatih Sultan Mehmet, Kongar’a göre küçük bir beylikten dünyanın ve tarihin akışını değiştirebilen büyük ve güçlü bir imparatorluk yaratmıştır. Fatih, bunu başarmak için öncelikle Osmanlı İmparatorluğu ve Anadolu’da Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman-Türk ailelerinin gücünü sınırlamış ve İstanbul’un fethi sonrası Ortodoks Hıristiyanları koruması altına almıştır. Bu sayede, Fatih, Hıristiyanların mezhep kavgalarından yararlanarak ve Ortodokslarla bir ittifak yaparak imparatorluğu Katolik güçlerden korumayı başarmıştır. Taht kavgalarını önlemek adına şehzade katlini meşrulaştırmış, devlet yapısını kurumsallaştırmış, merkezi yapıyı güçlendirmiş ve getirdiği yeniliklerle adeta bir kültürel devrim yapmıştır. İşte tüm bu nedenlerle, Emre Kongar’a göre, Türk modernleşmesinin sekteye uğratılmış tarihi Fatih Sultan Mehmet ile başlar.

Kongar’ın tarihimizle yüzleşmek kitabında işlediği bir diğer önemli konu ise Osmanlı’yı çökerten dış borç sürecinin Kırım Savaşı ile başlaması üzerinedir. 1853-1856 yılları arasında cereyan eden bu savaş, resmi tarihte bir zafer olarak anlatılmasına karşın, Kongar’a göre Osmanlı’nın mali, siyasi ve fiili çöküşünü yaratan dış borç mekanizmasını başlatan gerçek bir felakettir. Kırım Savaşı’nın esas sebebi, Osmanlı’nın yani "hasta adam"ın paylaşılması olarak da nitelendirilebilecek "Doğu Sorunu"dur. 1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşması ile İngiliz kontrolüne giren Osmanlı üzerinde kendi hâkimiyetini kurmak isteyen Rusların Ortodoks tebaanın haklarını savunmak bahanesiyle Eflak ve Boğdan’ı işgal etmesiyle başlayan Kırım Savaşı, Florence Nightingale’in yer aldığı ve ilk kez fotoğraf makinesinin kullanıldığı savaş olarak da hatırlanabilir. 19. yüzyıla kadar dış borç almamayı kendine ilke edinmiş Osmanlı Devleti, Kırım Savaşı süresince büyük bir dış borç batağına saplanmış ve bu borçlar ancak 1954 yılında Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından tamamıyla ödenebilmiştir. Bu noktada Kongar’ın dikkat çektiği bir diğer önemli konu ise, İsmet İnönü’nün büyük gayretleriyle Lozan’da Osmanlı borçlarının Türkiye Cumhuriyeti dışında kalan ülkelere de paylaştırılması, ancak Yunanistan, Suudi Arabistan ve Arnavutluk gibi ülkelerin bu borçları hiç ödememiş olmalarıdır. Kırım Savaşı’nın Osmanlı’nın yıkılmasındaki rolü büyük de olsa, Profesör Emre Kongar, esas yıkılışın 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulmasıyla gerçekleştiğini düşünmektedir. Zira borç batağına giderek saplanan Osmanlı, bu gelişmeyle beraber yönetimini de tamamen yabancı finans kaynaklarının denetimine bırakmıştır.

Osmanlı’nın çöküşünü bu ekonomik gelişmelerle anlatan Kongar, bir takım tezleri de çürütmektedir. Bu konuda birinci garip iddia, İmparatorluğun doğal sınırlarına ulaşmış olmasıdır. Ancak Budapeşte ve Viyana’ya kadar uzanan sınırların neden Berlin’den geçmediği açıklanabilir bir olgu değildir. Kongar’a göre; İslam’ın dogmatik ve reaksiyoner yapısı üzerinde duran tezler, Hıristiyanlığın yapısını görmezden gelmektedir. Unutulmamalıdır ki, Galile’yi yargılayan bir engizisyon mahkemesidir. Bir diğer saçma iddia ise, Osmanlı Padişahlarının yabancı ve gayrimüslim kadınlarla evlenmesi ve Osmanlı soyunun kirlenmesi konusundadır. Kongar’a göre; bu saçma iddiaların ötesinde Osmanlı’nın çöküşüne tarihsel diyalektikte Amerika’nın keşfi ve bu sayede Batı’nın başlattığı büyük ilerleme projesine (Aydınlanma, Endüstri Devrimi) Osmanlı’nın ayak uyduramaması neden olmuştur. Osmanlı devlet yapısında bulunan "değişmezlik" de, bireylerin ve sosyal grupların iktidara ortak olmalarını kolaylaştıracak mekanizmaları (mesela toprak mülkiyeti) engellediği için, Osmanlı'nın çöküşündeki en önemli etkenlerden biridir. Bu ekonomik nedenlerin sonucunda oluşmuş milliyetçilik akımları da doğal olarak Osmanlı’nın çöküşündeki başlıca aktörlerden birisidir. Yani Kongar’a göre; Osmanlı Devleti’nin çöküş sebebi tarihin acımasız diyalektiğinin doğal bir sonucudur ve spesifik bir nedene ve tarihsel aktörlere bağlanamaz.

Kongar’ın kitabında yer verdiği bir diğer önemli konu da "Ermeni Sorunu"dur. Kongar, dünya üzerindeki birçok tarihçinin de reddettiği "Ermeni Soykırımı" tezini, kitabında hukuki, tarihsel ve siyasi yönlerden çürütmektedir. Konunun tarihsel arka planını anlamak açısından Osmanlı-Rus ilişkileri konusundaki birkaç noktaya parmak basalım. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmanın 7. maddesi uyarınca, Rusya, Osmanlı topraklarındaki Hıristiyan tebaanın koruyuculuğunu üstleniyordu. Rusya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuzunu arttıran bu madde nedeniyle, Batılı güçler Kırım Savaşı’nı çıkarıp Osmanlı'ya Rusya karşısında destek vererek, 1856 Paris Antlaşması ile Rusya’nın bu imtiyazını kaldırdılar. Böylece, Avrupalı güçler Ermeni tebaanın korunması yetkisini de kendi üstlerine almış oldular. Yani Osmanlı Devleti’nin üzerindeki Rus nüfuzu Avrupa devletleri lehine kırılıyor ve Osmanlı’nın yıkıma gidecek kaçınılmaz sonu sahne almaya başlıyordu. Bu senaryoda Ermeni Sorunu da Avrupa tarafından mükemmel bir şekilde kullanılacaktı. Avrupalı güçler ve Rusya, bu süreçte aykırılıkçı Ermeni gruplarını kışkırtmış ve aktif olarak desteklemiş, bu yolla Osmanlı’yı işgal etmek için meşru bir sebep yaratmak istemişlerdir. Buna ek olarak, Ermeni Devleti’nin kurulması amacıyla 16. yüzyıldan bu yana bir Türk şehri olan Erivan ve çevresinde nüfus yapısını da değiştirmeye çalışmışlardır. Erivan’da 1897 yılında nüfusun yüzde 52’si Türk ve yalnızca yüzde 37’si Ermeni iken, 1932 yılında tüm yaşananlar sonrası Türk nüfusu yüzde 6,3’e kadar düşmüştür. Bunlara ek olarak, Ermeni Sorunu’nu körükleyen bir de Amerikalı misyonerler olayı vardır. Ermeni çeteleri, yalnızca 1895 yılı Eylül ve Aralık ayları arasında Amerikan misyonerlerin yönettiği 24 isyan çıkartmışlardır. Ermeni terörizmi öyle boyutlara ulaşmıştır ki, 1896 yılında Galata’da Osmanlı Bankası bu çetelerce basılmış ve 1905 yılında Sultan İkinci Abdülhamit’e bombalı bir suikast düzenlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na umduğundan erken giren Osmanlı Devleti, üç cephede (batıda İngiliz ve Fransızlar, doğuda Ruslar ve güneyde İngilizler) savaşırken, Ermeni çeteleri de Anadolu’da birçok yerde isyan başlatmış ve Müslüman halkı Türk-Kürt demeden katletmiştir. İşte “tehcir kanunu” olarak bilinen zorunlu göç yasası, bu koşullar içerisinde çıkarılan ve devletin ayakta kalması için son derece gerekli bir karardır. Zaten İngilizler tarafından Malta’ya sürülmüş Osmanlı idarecileri de, tehcir kanununun soykırıma yorulabilecek bir yönü bulunmadığı ortaya çıktığı için daha sonra serbest bırakılmak durumunda kalmışlardır. Asala terörizmi ile 1980’lerde yeniden ortaya çıkan ve şu an Avrupa parlamentolarında yasalaşma sürecini yaşayan Ermeni Soykırımı iddiaları, Kongar’a göre gayet planlı ve sistematik bir şekilde Türkiye’yi zayıflatmak ve küçültmek için ortaya sürülmektedir. 28 Ocak 2006 tarihinde Taşnaksütyun Partisi sözcüsü Giro Manoyan’ın "Türkiye’den ileride toprak talebinde bulunabiliriz" sözü, Kongar’a göre herşeyi ortaya koymaktadır. Kongar, ayrıca Ermeni yanlısı “Mavi Kitap” (Blue Book) ve Henry Morgenthau’nun anılarının sahte ve taraflı kaynaklar olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, Kongar’a göre Ermeni Soykırımı iddiası gerek çıkışı, gerekse kullanılışı itibariyle Anadolu’nun paylaşılması mücadelesinden bağımsız açıklanamaz ve Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış olaylar karşılıklı trajik bir “mukatele” olayı olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, soykırım iddiaları tamamen politik ve tarihsel gerçekliğe aykırıdır.

Emre Kongar'ın kitabında yer verdiği bir diğer önemli konu ise İkinci Abdülhamit hakkındadır. Kongar’a göre; genelde “Ulu Hakan” ya da “Kızıl Sultan” perspektiflerinden anlatılan Abdülhamit, aslında ne Kızıl Sultan, ne de Ulu Hakan’dır. Abdülhamit, istibdat rejimini yaratan baskıcı uygulamalarına ve Meşrutiyet’e karşı tavrına karşın, birçok modernleşme projesine de imza atmış ilginç bir liderdir. Kongar’a göre; Abdülhamit, çökmekte olan bir İmparatorluğu yönetmeye çalışan ve dönemsel koşulların etkisiyle başarısız kalmaya mahkûm bir Padişahtır. Kitapta yer alan en önemli bölümlerden birisi de, “Vahdettin hain miydi” tartışmaları üzerinedir. Kongar’a göre; Vahdettin İstanbul’dan savaş gemilerine binerek kaçtığı için İngilizler için hain değil bir müttefik, ancak Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar ve destekleyenler için bir hain olmak durumundadır. Vahdettin’in böyle bir son istememiş olması, onun içine düştüğü koşulları ve durumu değiştirmez. Emre Kongar’a göre; Kurtuluş Savaşı öncesi ülkenin içinde bulunduğu umutsuz ve çok sefil durum Vahdettin’i İngiltere’den medet ummaya yönlendirmiş olabilir, ancak İngilizlere bütünüyle boyun eğmesi ve Kurtuluş Savaşı’na karşı mücadeleye girişmesini affetmek mümkün değildir. Kongar, kitabında belgelerle ve kronolojik olarak Vahdettin’in Milli Mücadele’ye ihanetini gözler önüne sermektedir.

Kitabın son bölümleri ise Mustafa Kemal'in devrimci kişiliğine ve yalnızlığına ve ülkemizdeki sivil-ordu ilişkilerine ayrılmıştır. Kongar, bu bölümde Kurtuluş Savaşı kahramanlarının önemli bir bölümünün hilafetçi olduğunu samimiyetle ve dürüstçe ortaya koyarken, Kemalist Devrim’in Jakoben yapısını da kabul etmektedir. Ancak bu modernleştirici üstten inmeciliği şiddetle eleştirenler, feodal bir düzen içerisinde demokratik bir cumhuriyet kurmanın başka türlü imkânsız olduğunu görmezden gelmektedirler. Osmanlı Devleti’nin 300 yıllık geri kalmışlığının dönemin diğer entelektüelleri gibi farkında olan Mustafa Kemal, genç yaşlarından itibaren yeni bir devlet modeli peşinde olmuştur. Kurtuluş Savaşı sonrası önünde çok uygun hilafet seçeneği ve komünizm ve faşizm gibi seçenekler varken Cumhuriyet rejimini seçmiş olması, Kongar’a göre Cumhuriyetçilerin gerçek hedeflerinin bir demokrasi kurmak olduğunun bir ispatıdır. Kongar’ın da belirttiği gibi, işte Türkiye’de sivil-ordu ilişkilerini şekillendiren olay, Anadolu’nun bu birkaç asırlık geri kalmışlığını 20 yılda değiştirmeyi büyük ölçüde başarmış mucizevî Kemalist Devrim’dir. Türkiye’de sosyal sınıflar gelişmediği ve Kemalist Devrim tarihin yasalarına uygun şekilde gerçekleşmediği için, Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı güçler günümüzde olduğu gibi her zaman azımsanmayacak ölçüde var olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri, böyle bir ortamda demokrasiyi ve Cumhuriyet’i koruması için görevlendirilmiş; ancak 1950’lerden başlayarak ülkenin her alanında olduğu gibi hızlı bir Amerikancılaşma sürecine boyun eğmiştir. Kongar’a göre; bu Amerikanlaşma sürecinde Soğuk Savaş’ın etkileri ve Sovyetlerin İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’ye yönelik düşmanca tavırları da gözlerden kaçırılmamalıdır. Kongar, ayrıca bir demokrasi şehidi olarak anılan Adnan Menderes’in (oysa demokrasiyi ülkeye CHP kendi isteği ve yetkisiyle getirmiştir) idam edilmesinin çok yanlış bir karar olduğunu, ama Menderes’in gerçekte ülkesinde demokrasiye dair önemli adımlar atmadığını, tam tersine demokrasiyi yok etmek isteyen gerici dinamikleri harekete geçirdiğini ve diktatörlük benzeri despotik bir yönetim kurduğunu ortaya koymaktadır. Menderes’in anti-demokratik uygulamalarının en bilineni ise, yargının gücünü elinden alan ve anayasal güçler ayrılığı ilkesine aykırı olan Tahkikat Komisyonu’nun kurulması olayıdır.

Prof. Dr. Emre Kongar’ın düşüncesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bağımsızlıkçı, ilerici ve Kemalist yapısı, 12 Mart ile beraber anti-komünist dünya koşulları içerisinde erimiş ve 12 Eylül de bu sürecin son noktası olmuştur. Oysa bir süre bayram olarak kutlanan 27 Mayıs’ın amacı ülkeyi faşist diktatörlükten kurtarmak ve demokratik bir ülke yaratmaktır. Zaten hazırlanan 1961 anayasası da bunun en güzel ispatıdır. Yani bir anlamda, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en demokratik ve özgürlükçü anayasayı siviller değil, TSK hazırlatmıştır. Ancak 27 Mayıs sonrası orduda hızla güçlenen Amerikancı-sağcı kanat, 12 Eylül'de Atatürkçülük adı altında İslamcı politikaları uygulamaya koymuşlardır. İşte 12 Mart ve 12 Eylül ile demokrasi konusundaki öncü rolünü yitiren TSK, Türk-İslam sentezi görüşünü 12 Eylül sonrasında ülkede hâkim kılmıştır. Ancak aynı ordu, güçlenen siyasal İslam tehlikesine karşı 28 Şubat’ta bir tavır ortaya koymuş; büyük halk ve medya desteği olan Susurluk sürecine denk gelen bu müdahale de toplumun geneli tarafından sevgiyle karşılanmıştır. Kongar, sonuç olarak, demokrasilerde ordu müdahalelerine yer olmadığını açıkça belirtirken, yine de birilerinin demokrasinin her türlü özgürlük anlamına gelmediğini öğrenmeleri gerektiğini ve özellikle demokrasi için olmazsa olmaz koşullardan olan laiklik ve ulusal egemenlik gibi ilkelerin mutlaka demokrasi düşmanlarından korunmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Kongar’ın son bölümde dikkat çektiği bir diğer nokta ise, 1970’ler ve 1990’larda yaşanan iki ayrı süreçte Kemalist ve solcu aydınların öldürülüyor olmasıdır.

Prof. Dr. Emre Kongar’ın önemli bölümlerine değinmeye çalıştığım kitabı “Tarihimizle Yüzleşmek”, tarihte uzmanlaşmamış kişiler için kesinlikle alınması/okunması gereken bir kitaptır. Kitap, önemli tarihsel olaylara kısa kısa ve biraz yüzeysel bir bakış sunmasına karşın, oldukça bilgilendirici ve akademik bir kitleden ziyade halk için yazılmıştır. Sonuç olarak, Kongar’ın kitabı çok iyi bir temel bilgi içeren kaynaktır ve ileride klasikleşmiş bir eser olacaktır. Ayrıca bu kitap, daha şimdiden yüze yakın baskı yapmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Emre_Kongar.

17 Mart 2017 Cuma

Daniel Pipes’tan ‘Radikal İslam Tehdidi ve Doğu Akdeniz’in Geleceği’ Konulu Sunum


Amerikalı tarihçi ve siyasal analist Daniel Pipes (1949-)[1], kendi çizgisinde önemli faaliyetler gerçekleştiren bir akademisyen ve düşünürdür. Pipes’ın kurucusu olduğu Middle East Forum[2]Middle East Quarterly dergisini yayınlamakta ve Islamist Watch, Campus Watch ve The Legal Project gibi projelere de sponsorluk yapmaktadır. Pipes, İslamcılık karşıtı ve ABD’de Cumhuriyetçi Parti’ye ve İsrail’e yakın bir düşünür olarak tanınmıştır. Pipes, her konuda fikrine katılmasam da, benim de zaman zaman görüşlerine başvurduğum değerli bir akademisyendir.[3] Pipes, geçtiğimiz günlerde İsrail merkezli düşünce kuruluşu BESA Center’ın[4] düzenlediği bir etkinlikte “The Threat of Radical Islam and the Future of the Eastern Mediterranean” (Radikal İslam Tehdidi ve Doğu Akdeniz’in Geleceği) konulu bir sunum gerçekleştirmiştir.

Pipes’ın konuşması

Daniel Pipes, Doğu Akdeniz’in dünya siyasetinde önemli bir bölge olduğunu ve İslamcılık ideolojisi ve İslamcı hareketlerin de bu bölgeyi anlamak açısından incelenmesi gerektiğini söyleyerek konuşmasına başlamaktadır. Pipes, “Doğu Akdeniz” kavramıyla, Yunanistan’dan başlayıp Libya’ya kadar uzanan coğrafi bölgeyi kastettiğini belirtmektedir. Bu bölgede yer alan ülkeler; Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, Kıbrıs, İsrail, Mısır ve Libya olarak sıralanabilir. Pipes’a göre; dünya siyasetinde 500 yıl aradan sonra yeniden önem kazanmaya başlayan bu bölgede, Batı dünyasının modernizm, demokrasi, laiklik, barış ve tolerans gibi “en iyi” değerleri ile Doğu dünyasının otoriterlik, teokrasi, terörizm, hoşgörüsüzlük, köktendincilik (radikalizm) ve sürekli çatışma gibi “en kötü” değerleri arasında bir mücadele yaşanmaktadır. İslamcılık, bu tablodaki tek önemli konu değildir. Bu bölgede aktif olan güçler ise (en etkisizden etkiliye doğru sıralandığında); politikalarında etkisiz ama bu bölgede köklü bir geleneği olan Avrupa Birliği (AB), eski gücünü kaybeden Rusya, son yıllarda bu bölgede etkisiz olmaya başlayan ama bölgeye yeniden dönebileceğinin sinyallerini veren Amerika Birleşik Devletleri ve son yıllarda yaptığı yatırımlarla sessiz bir şekilde bölgede etkili olmaya başlayan Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Pipes, bölgenin son dönemde yapılan enerji keşifleri sayesinde enerji politikaları açısından da önem kazanmaya başladığına dikkat çekmekte ve bölgede İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük mülteci krizinin son yıllarda Suriye iç savaşına bağlı olarak geliştiğini dinleyicilere hatırlatmaktadır.

Bu girişin ardından, Daniel Pipes, uzmanlığı olan İslamcılık konusuna odaklanmaktadır. Pipes, bölge ülkelerini İslamcılığı ihraç eden ve ithal eden olarak ikiye ayırmaktadır. Pipes’a göre; Türkiye, Suriye, Lübnan, Mısır ve Libya İslamcılığı ihraç eden ülkeler, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail ise İslamcılığı ithal eden ülkeler durumundadır. Pipes, Türkiye’de kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk’ün reformlarını sevmeyenlerin son yıllarda bir siyasi isyan başlattığını ve bunun bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun barışçıl yöntemlerle canlandırılması yönünde Türkiye’nin yeni bir hak iddiası anlamına geldiğini belirtmektedir. Türkiye’nin bölgede Yunanistan, Kıbrıs, Libya, İsrail ve Suriye gibi ülkelerle yaşadığı sorunlar ve bazı ülkelerde artan etkisinin temelinde işte bu yaklaşım bulunmaktadır. Pipes, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok yetenekli bir politikacı olduğunu ve ülke siyasetini domine etmeye devam edeceğini (referanduma sunulan Başkanlık sisteminin geçeceğini ve zaten fiiliyatta var olan durumu resmileştireceğini) iddia etmekte, ancak Erdoğan’ın içerideki başarısının dış politikaya yansımayacağını düşünmektedir. Erdoğan’ın birçok açıdan Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’e benzediğini düşünen Pipes, Saddam’ın da iç politikada çok başarılı ve hükmedici, ama dış politikada çok yanlışlar yapan (Kuveyt işgali vs.) bir lider olduğunu söylemektedir. Daha sonra Suriye konusuna geçen Pipes, bu ülkeyi yıllardır çalıştığını ve bu ülkedeki temel meselenin azınlık durumunda olan Alevi-Nusayri nüfusla çoğunluk durumundaki dindar Sünni çoğunluk arasındaki rekabet olduğunu düşündüğünü, ancak birçok meslektaşının asıl meselenin kentli nüfus-kırsal nüfus arasındaki farklar olduğu konusunda ısrarcı olduklarını dinleyicilere hatırlatmaktadır. Pipes, 2011 yılında başlayan ayaklanmanın kendisini haklı çıkardığını ve bunun bir Sünni İslamcı isyan olduğunu iddia etmektedir. Suriye’de sahada 4 farklı gücün olduğunu belirten Pipes, bunları IŞİD, Beşar Esad rejimi, Sünni isyancılar ve Kürtler olarak sıralamaktadır. Suriye’de IŞİD ve Esad rejimi dışında tüm güçlerin birbirleriyle savaş halinde olduğuna dikkat çeken Pipes, Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyabilen bir ülke olarak yola devam etmesinin bundan sonra çok zor olduğunu belirtmektedir. Aynı durumun Irak için de geçerli olduğunu söyleyen Pipes, 100 yıl kadar önce Sykes-Picot Antlaşması ile kurulan bu iki ülkenin artık fiiliyatta bölündüğünün altını çizmektedir. Bu iki ülkede de Kürt bölgelerinin, İran destekli ve devlet kontrolündeki rejim bölgelerinin ve İslamcı (Sünni) ayaklanma bölgelerinin olduğunu anımsatan Pipes, bu ülkelerin birliğinin sağlanmasının artık çok zor olduğunu düşünmektedir. Daha sonra Lübnan’ı analiz etmeye başlayan Pipes, Lübnan’da Hıristiyan (Maronit) gruplarla Hizbullah ve radikal Şii gruplar arasında garip bir koalisyon olduğunu vurgulamakta ve Suriye’den gelen göç dalgasının da az nüfusu olan bu ülkedeki demografik yapıyı 1/3 oranında arttırdığını söylemektedir. Lübnan’da etkisiz ve zayıf bir hükümetin ama canlı bir sivil toplumun olduğunu iddia eden Pipes, şimdiye kadar ayakta kalmayı başaran bu ülkeyi zorlayacak konunun daha fazla mülteci gelmesi olduğuna dikkat çekmektedir. Daha sonra Mısır’ı analiz etmeye başlayan Pipes, bu ülkede ordunun siyasal hayattaki önemine dikkat çekmekte, ancak ordu kontrolünde Mısır’ın geçen yıllar içinde daha fakir bir ülkeye dönüştüğünü söylemektedir. Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık otokratik yönetiminin 2011 yılındaki devrimle sona erdiğini hatırlatan Pipes, daha sonra kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan) ve Muhammed Mursi iktidarının ise General Abdülfettah el Sisi’nin 2013 yılında yaptığı darbeyle sona erdiğini anlatmaktadır. General Sisi’nin Mısır’da Devlet Başkanı olduktan sonra Hüsnü Mübarek’ten bile daha katı bir rejim kurduğunu ve İslamcılara yönelik büyük baskı politikaları uyguladığını belirten Pipes, -kendisi de İslamcılık karşıtı olmasına rağmen- Sisi’nin ekonomiden çok İslamcılarla mücadeleye zaman ayırmasının ülkesi adına zararlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Sisi’nin başarısız olması durumunda İslamcıların iktidara geri geleceğini ve bu defa uzun süre iktidarda kalabileceklerini söyleyen Pipes, bu nedenle Sisi’nin önceliklerini iyi ayarlaması gerektiğini belirtmektedir. İslamcılık ihraç eden ülkeler arasında son olarak Libya’ya odaklanan Pipes, bu ülkede Kaddafi’nin devrilmesi sonrasında ikili hükümet yapısının ortaya çıktığını ve ülkede büyük bir istikrarsızlık olduğunu vurgulamaktadır.

Daha sonra İslamcılık ihracına maruz kalan ülkeleri incelemeye başlayan Daniel Pipes, ilk olarak Yunanistan’ın durumunu gözden geçirmektedir. Bu ülkedeki temel meseleleri etkileri azalan ama devam eden ekonomik kriz, siyasal kutuplaşma ve Suriyeli mülteci krizi olarak sıralayan Pipes, Yunanistan’ın kendi ekonomik ve siyasal politikalarını belirleyebilen bir ülke olmadığına dikkat çekmektedir. Daha sonra Kıbrıs konusuna geçen Pipes, adanın iki toplum (Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler) arasında yıllar önce bölündüğünü hatırlatmakta ve Kıbrıs’ın Suriyeli mülteci krizinden -bu ülkeye çok yakın olmasına karşın- hiç etkilenmemesini şaşılacak bir konu olarak öne çıkarmaktadır. Son olarak İsrail’in durumunu analiz eden Pipes, İsrail’i “ormanda bir villa” olarak tanımlayan Ehud Barak’ın bir sözünü hatırlatarak, İsrail’in bölgedeki özel konumuna dikkat çekmektedir. İran nükleer programı ve İslamcı hareketler gibi tehditlerin halen geçerli olmasına karşın, Filistinlilerin İsrail’in güvenliği için gerçek bir tehdit olmadığını ve İsrail’de Suriye mülteci krizinin etkilerinin de görülmediğini belirten Pipes, İsrail’in bölgesinde bir “süper güç” haline geldiğini belirtmektedir. İsrail’in bölgede geleceğini kontrol edebilen tek devlet olduğunu söyleyen Pipes, Kıbrıs başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerin de İsrail’den öğrenebilecekleri pek çok şey olduğuna vurgu yapmaktadır.

Pipes’ın konuşmasının bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; bölgedeki gelişmeleri 15 dakika gibi kısa bir sürede çok iyi özetlediği, ancak bu bölge politikalarını ABD ve Rusya’nın politikalarından bağımsız ele almasının ciddi bir eksiklik olduğu söylenebilir. Örneğin, İslamcı politikaları çok eleştirilen Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı dönüşümü ABD ile müttefikliğinden bağımsız olarak değerlendirmek kanımca önemli bir hatadır. Irak Savaşı’na oluşan tepkilerin de etkisiyle, ABD, Barack Obama’nın Başkanlığı döneminde Türkiye’deki İslamcı hükümetleri aktif bir şekilde desteklemiştir. Keza bugün Suriye’de yaşanan iç savaş ortamında ABD ve Rusya’nın bölgesel politikalarının etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Dolayısıyla, Türkiye’deki hükümetin içerideki otoriter girişimlerini eleştirmek haklı olsa da, dış politikada müttefiklerle (Avrupa ülkeleri ve ABD) birlikte başlatılan hamlelerin sorumluluğun sadece Türkiye’ye yüklenmesi, hakkaniyet prensibiyle bağdaşmamaktadır. Ayrıca Türkiye’nin halen laik bir devlet olarak kalmaya çalıştığı da bu noktada gözden kaçırılmaktadır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.danielpipes.org/. Yazılarının Türkçe çevirileri için; http://tr.danielpipes.org/. Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Daniel_Pipes.
[3] Daha önce kendisiyle yapmış olduğum bir mülakat için; http://politikaakademisi.org/2013/08/27/profesor-daniel-pipesla-mulakat/.
[4] Web sitesi için; https://besacenter.org/.

15 Mart 2017 Çarşamba

Ateş İlyas Başsoy’dan ‘AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?’


1971 doğumlu Türk yazar ve reklamcı Ateş İlyas Başsoy’un[1] kaleme aldığı “AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?” kitabı[2], son yıllarda Türkiye siyaseti hakkında yazılmış en ilginç ve özgün çalışmalardan biri olarak dikkat çekiyor. Kitap, elbette bir reklamcının kaleminden çıktığı için, siyaseti ve seçim sonuçlarını doğrudan etkileyen Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Ekonomi ve tabii ki Uluslararası İlişkiler gibi disiplinlerin verilerini ele almasa da, siyasal iletişim ve algı yönetimi konusunda birçok ciddi saptama içeriyor. Pegasus Yayınları’nın ilk kez 2011 yılında yayımladığı kitap, bugüne kadar birçok baskı yapmış ve farklı çevrelerde ilgi ve eleştiri konusu olmuştur. Bu yazıda, kitapta dikkatimi çeken bazı önemli noktaları özetlemeye çalışacağım. Elbette kitabın bilimsel bir eser olarak değerlendirilemeyeceğini de akılda tutmakta fayda var.

Ateş İlyas Başsoy

Kitabın ilk kısmı, Ateş İlyas Başsoy’u tanımayanlar için kendisinin bir nevi takdiminin yapıldığı ve 2009 Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Prof. Dr. Mustafa Akaydın tarafından nasıl kazanıldığını anlatıldığı -dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözünden alıntılanarak- “Çok ama çok anormal bir durum” adı verilen bir bölüm... Bu sözü, şimdi Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, 2009 Antalya Büyükşehir Belediyesi seçim sonuçlarını aldıktan ve büyük bir şaşkınlıkla bu şehirde seçimleri kaybettiğini öğrendikten sonra kullanıyor. Bu bölümde, Başsoy, CHP’nin aslında ideolojik olarak en katı ve geniş parti tabanına sahip olduğunu, fakat “Selim Türkhan” adını verdiği yüzde 20-25’lik ideolojisiz seçmeni kazanmakta başarısız olduğu için katı ideolojik tabanı yüzde 12-15’lerde gezinen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti-AKP) gibi yüksek oylara ulaşamadığını iddia ediyor. Kendisi ciddi ve başarılı bir reklamcı olan ve Selim Türkhan’lara senelerce farklı ürünler pazarlayan Başsoy, CHP’nin katı ideolojik söyleminin ve çeşitli siyasal konularda karşıt (anti) pozisyon alışının, ortadaki (merkezdeki) ideolojisiz seçmeni kendisinden uzaklaştırdığını ve CHP’nin -AKP’nin aksine- sadece kendi tabanına yönelik mesajlar verdiğini ifade ediyor. AKP ise, zaten cepte gördüğü İslamcı-muhafazakâr oyların yanında, ortadaki ideolojisiz ve hatta farklı yelpazedeki katı olmayan ideolojik oyları da toplamayı başarabiliyor. Bunun sırrı, Başsoy’a göre, siyasal iletişim ve algı yönetiminde yatıyor. AKP, post-modern bir parti olarak her kesime gül dağıtıyor ve ideolojik katılıklardan kaçınıyor, CHP ise, modern bir parti olarak hala ideolojiyi ön plana çıkarıyor ve daha çok kendi seçmenine yönelik söylemler geliştiriyor. Buna ek olarak, CHP, iktidardaki AKP’nin söylem ve icraatlarına reaksiyon olarak karşıt söylemler geliştiriyor ve “takipçi” konumuna düşüyor; bu nedenle de oyunun düzlemini kendisi belirleyemiyor. Başsoy, kitabın bu ilk bölümünde, 2009 yerel seçimlerinde Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın seçim kampanyasında bu durumu nasıl değiştirebildiklerini anlatmaya çalışıyor. Bunun için, kampanyanın daha en başında klasik CHP seçim stratejilerini tersyüz ediyor ve kampanya sürecinde yaptıklarıyla dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “Bir de slogan bulmuşlar ‘Yaparsa hoca yapar’ diye. Görelim bakalım ne yapacak?” şeklinde konuşmaya zorlayarak, belki de siyasal kariyerinde ilk kez “takipçi” konumuna düşürüyor. Kampanya sürecinde, Başsoy, Hoca’nın (Mustafa Akaydın) formasyonuna uygun şekilde projeler geliştiriyor. Projeler, ideolojisiz seçmenleri temsil eden Selim Türkhan’ı heyecanlandırmak ve ikna etmek için çok temel bir görev ifa ediyor. CHP’li olmayan seçmenin Antalya’da o dönemde sıklıkla dile getirdiği “CHP kazanırsa Ankara’dan yardım gelmez, Antalya gelişemez” söylemini kırmak için merak uyandırıcı ve dikkat çekici “Antalya Ankara’dan zengin” sloganını geliştiren Başsoy ve ekibi, sonuçta bu ve benzeri stratejileriyle Akaydın’ı zafere taşıyorlar.

“AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?”

Kitabın “Bir Seçim Nasıl Kaybedilir?” adlı ikinci bölümünde ise, Başsoy, CHP’nin 2011 genel seçim stratejisini inceliyor ve bu stratejinin nasıl seçimlerden yenilgiyle çıkılmasına neden olduğunu araştırıyor. Başsoy’a göre; CHP, tabanından gelen katı ideolojik seslere yenik düşerek, 2011 genel seçimlerinde de önceki seçimlerde olduğu gibi “bulut algı” yaratmayı başaramıyor ve sadece kendi tabanına yönelik söylemler geliştiriyor. CHP’nin bir kitle partisi olmak için denediği stratejiler ve kullandığı “Herkes için CHP” ve “CHP varsa herkes için var” gibi sloganlar ise, partinin elitist ve kendi tabanı odaklı söylemini zayıflatmak bir yana, daha da güçlendiriyor. “Bakın biz partiyi herkese açıyoruz” şeklindeki bir propaganda, Başsoy’a göre aslında farklı yelpazedeki seçmenlerinin gözlerine soka soka “Biz sizin partiniz değiliz ama oluyormuş gibi yapıyoruz” algısı yaratıyor ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yarattığı heyecanı ve çalışkanlığını gölgeleyerek, partiyi ancak yüzde 26 oya taşıyabiliyor. Başsoy’a göre; CHP’liler Antalya’da Akaydın’ı zafere taşıyan stratejiyi görmediği veya görmek istemediği için, “eski tas, eski hamam” yöntemlerle seçime hazırlanıyor ve AKP’nin bile ilgisini uyandıran iletişim stratejilerini seçimde denemeyi akıl edemiyor. Başsoy, CHP’nin geliştirdiği “Herkes rahat bir nefes alacak” söyleminin Selim Türkhan’ları heyecanlandırmadığını ve sürekli “Büyüyen Türkiye”, “Büyük Düşünmek”, “Hayalleri gerçek yapmak” gibi sloganlar kullanan Erdoğan ve AKP karşısında mağlubiyeti kaçınılmaz hale getirdiğini iddia ediyor. Başsoy, seçim yenilgisinin temelinde Kılıçdaroğlu’nun bir hatası veya eksikliğinden ziyade, yanlış seçim stratejisinin yattığına inanıyor ve doğru bir strateji ile CHP’nin bu seçimde rahatlıkla yüzde 35 oyla birinci olabileceğini iddia ediyor. Başsoy’a göre; “Recep Bey” söylemi de, CHP tabanında ve AKP iktidarından zarar görmüş kesimlerde ses getirse de, aslında Kılıçdaroğlu’nu Erdoğan karşısında “takipçi” konumuna düşüren bir strateji. Kemal Kılıçdaroğlu, kendini ön plana almak ve kendini yükseltmek yerine rakibini zayıflatmak adına “Recep Bey” dedikçe, aslında Erdoğan’ın reklamını yapmış oluyor. Sonuçta, Başsoy’un düşüncesine göre, CHP’nin olağanüstü gelişmeler, sağlık sorunları ya da ara rejim dönemi dışında bir dahaki seçimlerde zafer kazanabilmesi için mutlaka bir “Nizam-ı Cedit” ekibi kurması ve parti içerisindeki engellere rağmen doğru insanları doğru yerlerde görevlendirmesi gerekiyor.

Başsoy’un kitabı düşündüren, yaratıcı ve bir reklamcının elinden çıktığı belli olan bir kitap. Fakat Siyaset Bilimi açısından kitaba çeşitli eleştiriler de getirmek mümkün. Öncelikle, Başsoy’un “Selim Türkhan” adını verdiği ve yüzde 20-25 hatta yüzde 25-30 civarında olduğunu iddia ettiği ideolojisiz seçmenin de çeşitli kimlikleri var ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sünni”, “Türk” ve “İslamcı” kimliklerini ve buna uygun söylemleri kullanarak bu seçmen üzerinde “Atatürkçü”, “laik” ve “modern” CHP’den daha fazla etkili olmayı başarabiliyor. Dünya Değerler Araştırması verilerine göre; AKP, Türkiye’de her 4 seçmenden 3’ünün yer aldığı merkez, merkez sağ ve aşırı sağ seçmene hitap ederken, CHP ise her 4 seçmenden 1’inin yer aldığı merkez sol seçmene oynamaya çalışıyor. Bu anlamda, CHP kendi konumlanması açısından başarılı bir parti ve alabileceği oyların tamamını almayı başarıyor. Bir diğer önemli nokta ise, AKP’nin seçim stratejilerinde hizmet önde, ideoloji arka planda kalmasına karşın, AKP’nin çekirdek kadrosu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aslında katı ideolojik yapıdan gelen ve hala belli ölçülerde bu katılıkları koruyan kişiler olması. Bu durumda, ya AKP’nin seçim stratejisi o kadar başarılı ki bu ideolojik katılıkları törpüleyebiliyor, ya da “Selim Türkhan” Başsoy’un iddia ettiği kadar ideolojisiz bir seçmen grubu değil. Kitaba yönelik bir diğer önemli eleştiri noktası ise siyasetin doğasıyla ilgili. Siyaset sadece iktidar olmak için değil, öncelikli seçmen grubunuzun çıkarlarını korumak ve belli idealleri ve değerleri yaşatmak için de yapılabiliyor. Elbette iktidar olmadan bunların ne ölçüde başarılabileceği ayrı bir tartışma konusu. Fakat AKP’nin bazı konulardaki ideolojik aşırılıkları nedeniyle, siyaset biraz da ülkenin demokrasisi adına bir denge işi olduğuna göre, CHP de doğal olarak Türkiye açısından bir dengeleme görevi yapıyor. Son olarak, Başsoy, mesleği gereği ekonomi ve dış politika gibi unsurları da değerlendirmelerinde dikkate almıyor; fakat AKP’nin başarısında ekonomi ve dış politikadaki konjonktürlerin belki de en temel faktörler olduğunu iddia etmek kanımca mümkün. Yine de, bana kalırsa kitaptaki görüş ve stratejiler CHP yönetimi tarafından ciddiye alınmalı ve bilimsel düzlemde mutlaka daha ayrıntılı şekilde incelenmeli. Zira bu tarz stratejiler en fazla birkaç puanlık bir değişime neden olabilse de, referandum ve seçimlerde bir oyun bile önemli olduğu unutulmamalı. Ayrıca bu referandum kampanyasında da CHP’nin şu ana kadar başarılı bir performans gösterdiğini iddia etmek zor. Zira CHP kampanyası yine karşıt, yine olumsuz ve yine takipçi durumunda… Ancak önceki seçimlerden farklı olarak, Türkiye'nin dış politikası ve ekonomisi artık iyi durumda değil...

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



Jacques Sapir’e Göre 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimleri


1954 doğumlu Fransız ekonomist Jacques Sapir, Paris’te EHESS’te ders veren ve kısa bir süre önce Rusya Bilimler Akademisi’ne kabul edilmiş üst düzey bir akademisyendir.[1] Özellikle Sovyetler Birliği ve Rusya ekonomisi üzerine çalışan Sapir, küreselleşmeyi ve Avrupa Birliği’nin geleceğini sorgulayan düşünceleriyle son dönemde dikkat çekmektedir. Sapir, geçtiğimiz haftalarda RT France kanalında katıldığı bir televizyon tartışmasında 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda görüşlerini dile getirmiştir. Bu yazıda, Sapir’in görüşleri özetlenecektir.

Program kaydı

Jacques Sapir, konuşmasının ilk bölümünde, seçime favori olarak giren ama eşinin parlamentoda istihdam edilmesine yönelik usulsüzlük iddiaları sonrasında yıpranan ve anketlerde 3. sıraya kadar gerileyen merkez sağ Cumhuriyetçiler’in (LR) adayı François Fillon’a yönelik medyada bir karalama kampanyası başlatıldığını, oysa Fillon’un yaptığı şeyin yasadışı olmadığını söylemektedir. Buna karşın, Sapir, bu durumun yasal olmasına rağmen ahlaki açıdan meşru olmadığına dikkat çekmekte ve Fiillon’un eşi Penelope Fillon’a yönelik ödemelerin aşırı olduğunu belirtmektedir. Sapir, Fransız halkına kemer sıkma tedbirleri öneren Fillon’un böyle bir şey yapmasının seçmen açısından kabul edilemez olduğunu da düşünmektedir. Sunucunun sorusu üzerine bu iddiaların neden parti önseçim sürecinde ortaya çıkmadığını açıklayan Sapir, Fillon’un ya kendi arkadaşları (partilileri) tarafından arkadan vurulduğunu, ya da Elysée Sarayı’nın (Cumhurbaşkanlığı) bir operasyonuna maruz kaldığını iddia etmektedir. Sapir’e göre; her iki ihtimalde de, Fillon’un böyle bir saldırı karşısında hazırlıksız olması, amatörce bir kampanya yürüttüğünün ispatıdır. Ayrıca, Jacques Sapir, François Fillon’un bu skandal sonrasında pes etmeyeceğini ama şansının epey azaldığını iddia etmektedir.

Emmanuel Macron’un kampanyasına yönelik de yolsuzluk eleştirilerinin olduğunun hatırlatılması sonrasında, Jacques Sapir, Macron’un medyanın favorisi ve gözdesi olduğunu söylemekte ve ona yönelik iddiaların hasıraltı edildiğine vurgu yapmaktadır. Sapir, bunun 2 temel sebebi olduğunu düşünmektedir. Birincisi, Sapir’e göre; Macron (her ne kadar partisi PS’den ayrılıp yeni bir siyasi hareket başlatmış olsa da ve PS'nin adayı Benoit Hamon olarak ilan edilse de), Cumhurbaşkanı François Hollande’ın siyasal anlamda gerçek mirasçısı durumundadır. Zira Macron da -Hollande gibi- Avrupa Birliği (AB) yanlısı ve belli ölçülerde kemer sıkma politikaları öneren bir çizgidedir. Fransız gazeteleri de, devamlılık yanlısı olduklarından, genelde Macron’u desteklemektedirler. İkinci önemli sebep ise, Macron’un deyim yerindeyse ideal “damat adayı” olarak ortaya çıkmasıdır. Fransız siyasal sisteminde dönemsel olarak bazı kişilerin ön plana çıkarıldığını ve iktidar yollarının açıldığını düşünen Sapir, Macron’un henüz kapsamlı bir siyasi programının bile olmadığını ama sistem tarafından Cumhurbaşkanlığına doğru itildiğini iddia etmektedir. Macron’un toplumla yapmak istediği sözleşmenin bir siyasi programa yönelik onaydan çok kişiliğine yönelik bir onay olduğunun altını çizen Sapir, Macron’un bu tarz bir kampanya ile seçimde daha şanslı olduğunu, zira somut ve keskin bir siyasal program ortaya koyması durumunda aleyhine saldırılar olabileceğini iddia etmektedir. Ancak Sapir’e göre, geçmişte Fransızların çok iyi tanıdığı ulusal kahramanları General Charles De Gaulle’e 1958 seçimini kazandıran bu strateji, siyaset sahnesinde henüz yeni bir isim olan Macron’a Cumhurbaşkanlığını garanti etmemektedir. Ayrıca Sapir, Macron’un kendisine henüz yüksek kapasiteli bir aday gibi gözükmediğini de söylemektedir. Şu ana kadar anketlerde sürekli ve istikrarlı olarak yükselen Macron’un imajla bu işi götürmeyi başardığını kabul eden Sapir, buna karşın, seçim kampanyasının en hararetli döneminde diğer adaylardan (François Fillon, Marine Le Pen, Jean-Luc Melenchon) gelebilecek eleştiriler karşısında Macron’un hazırlıklı olması gerektiğini belirtmektedir.

Programın son bölümünde, Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda halkın seçim, ikinci turunda ise eleme yaptığını söyleyen Sapir, ikinci tura Marine Le Pen karşısında François Fillon’un kalması durumunda büyük ihtimalle seçileceğini, ancak Macron’un kalması durumunda seçimin çok daha çekişmeli ve tartışmalı bir hale geleceğini iddia etmektedir. Zira Sapir’e göre; Macron’un imaj ağırlıklı ve muğlâk programı, Le Pen’in aşırıcı ama dolu siyasal fikirleri karşısında Fransız halkına daha boş gelebilir. Macron’un François Hollande’ın karşılaştığı terör saldırıları gibi olaylar karşısında ne yapacağının bilinmediğini de hatırlatan Sapir, terör, dış politika, iç politika ve ekonomi gibi gündemlerin yanında kriz zamanlarında gösterilecek liderliğin de Fransız halkı açısından çok önemli olduğunu hatırlatmaktadır. Marine Le Pen’in Fransız halkı için öngörülebilir bir kişi olduğunu söyleyen Sapir, Macron’un ise hala belirsiz ve öngörülemez olduğuna dikkat çekmekte ve sözlerini böyle noktalamaktadır.

Konuşmanın bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, yaklaşık 1 ay kadar önce yapılan bu konuşma öncesinde Emmanuel Macron’un henüz programını açıklamadığı ve bu nedenle de Sapir’in yoğun eleştirilerine maruz kaldığı söylenebilir. Ayrıca son günlerde iyice favori duruma gelen Macron’un AB çevreleri ve yurtdışından da büyük destek almaya başlaması, kendisi adına büyük avantajdır. Şu da bir gerçektir ki, her ne kadar devrimci bir siyasal gelenek ve kültürden gelseler de, Fransız halkı, küresel rekabetin çok arttığı bir dönemde popülizmin tuzağına kolay düşmeyecek ve sistemi bozmadan çeşitli mekanizmalar yoluyla ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm arayacak kadar demokratik olgunluğa ulaşmış bir halktır. Tüm bu nedenlerle, Macron, her açıdan doğru ve ideal bir aday gibi gözükmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Jacques_Sapir.