7 Nisan 2015 Salı

2015 Birleşik Krallık Seçimleri Yaklaşırken


7 Mayıs 2015 tarihinde yapılacak olan 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri öncesinde, adada partiler ve liderler arasındaki rekabet giderek kızışıyor.[1] Seçimin beklenildiği şekilde daha çok Muhafazakar Parti ile İngiliz İşçi Partisi arasında geçeceği görülürken, bir önceki seçimlerde büyük çıkış gerçekleştiren Nick Clegg’in lideri olduğu Liberal Demokrat Parti’nin oylarının hızla erimesi dikkat çekiyor ve Muhafazakar Parti’nin koalisyon hesaplarını da altüst ediyor.[2] Bu yazıda 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri öncesinde konuşulanları sizler için özetleyeceğim.

Seçimler öncesinde en çok dikkat çeken konu, her ülkede olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da kuşkusuz anketler... Yapılan son anketlere göz atmak gerekirse; Jeremy Paxman’ın moderatörlüğünde gerçekleşen televizyon tartışmalarının ardından, Cameron’ın başarılı performansı sayesinde atağa geçen Muhafazakar Parti’nin yüzde 34-36 bandında gezindiği, İşçi Partisi’nin ise yüzde 33-35 arasında gidip geldiği görülüyor.[3] Yine bu anketlere göre; Liberal Demokratlar yüzde 7-10 arasında bir oya ancak ulaşabilirken, UKIP’in yüzde 12-16 arasında yüksek bir oya ulaşarak üçüncü parti olabileceği görülüyor. İngiliz Yeşiller Partisi ise yüzde 4-5 bandında gözüküyor. Eğer seçimler anketlerin gösterdiği doğrultuda sonuçlanırsa, “hung parliament” durumunun ortaya çıkması ve ülkenin yeniden sandık başına gitmesi muhtemel gözüküyor. Diğer alternatifler ise şimdilik şöyle;
  • Cameron’ın Başbakanlığında Muhafazakar-Liberal koalisyonu (Ancak bunun için Liberallerin oy arttırması gerekebilir.),
  • Miliband’ın Başbakanlığında İşçi Partisi-Liberal Demokrat Parti koalisyonu (Ancak bunun için Clegg’in Miliband’la koalisyona yeşil ışık yakması lazım. Dahası, bu koalisyon için iki partinin sandalye sayısı yeterli olmazsa, İskoç Ulusal Partisi’nin desteği de gerekebilir.),
  • Cameron’ın Başbakanlığında Muhafazakar Parti-UKIP koalisyonu (Ancak bu koalisyonun İngiltere’yi AB’den iyice uzaklaştırması, hatta AB üyeliğinden çıkarması ve eski emperyal yörüngesine sokması tehlikesi, ülkede ve dünyada kimi çevreleri rahatsız ediyor.).
Jeremy Paxman’ın 26 Mart tarihli programı

Seçimler öncesinde yapılan televizyon tartışmaları da, seçmenin nihai görüşünü oluşturması açısından büyük rol oynuyor. Nitekim Jeremy Paxman’ın yönettiği Channel 4’daki “The Battle for Number 10” adlı tartışma programına ayrı ayrı katılan Cameron ve Miliband, fikirlerini ve programlarını detaylı bir şekilde Britanyalı seçmene sunma imkanı yakaladılar. Yine 2 Nisan tarihinde UTV News’de yayınlanan “Leaders Debate” programı, ülkede oldukça ilgi uyandırdı.[4] Bu tartışmalarda Cameron ve Miliband’ın başabaş bir görüntü verdiği, ancak tartışmanın hemen sonrasında yapılan oylamalar dikkate alındığında, Cameron’ın az farkla da olsa Miliband’ın önünde yer aldığı görülüyor. Hakikaten de televizyon programları dikkatle izlendiğinde, ofisteki tecrübesinin de etkisiyle olsa gerek, Cameron’ın koltuğunu dolduran bir Başbakan gibi göründüğü, Miliband’ın ise biraz toy bir görüntü verdiği söylenebilir.

Downing Sokağı 10 numarada bundan böyle kim oturacak: Cameron mı, Miliband mı?

26 Mart tarihli programda sunucu Paxman, Cameron’ı önce Libya politikası, daha sonra da AB üyeliği konusunda köşeye sıkıştırmaya çalışırken, Başbakan Cameron’ın ABD ve Fransa ile beraber geliştirdikleri Libya politikasını savunmaya devam ettiği ve eğer İngiltere’nin de dahil olduğu bombalama yapılmamış olsaydı, Libya’da Muammer Kaddafi’nin kendi halkına büyük bir katliam gerçekleştireceğini söylediği görüldü. AB üyeliği konusundaysa; Avrupa Birliği projesinin son dönemde hiç iyi gitmediğini, dolayısıyla AB’de bir reforma ihtiyaç duyulduğunu ve AB üyeliğinden çıkışın kendisinin değil, Britanya halkının kararı olacağını belirten Cameron, bu konuyu da ustalıkla savuşturmayı başardı. Göçmenlik konusundaysa olumsuz mesajlar veren Cameron, ekonomi politikaları konusunda da hükümetinin başarılı olduğunu iddia etti. Neredeyse hiçbir konuda muhafazakar-dini mesajlar vermeyen Cameron, böylelikle liberal çizgiye yakın bir sağ lider olduğunu gösterdi.

Aynı programda Cameron’dan sonra Paxman’ın karşısına geçen Miliband ise, göçmenler konusunda ılımlı mesajlar verirken, Avrupa Birliği üyeliğini tartışmaya açmayacaklarını bir kez daha belirtti. Hükümetin ekonomi politikalarını eleştiren Miliband, enflasyonun ve işsizliğin düşük olmasına rağmen, reel ücretler ve vatandaşların alım gücünün Muhafazakar iktidar döneminde düştüğünü ve iş güvenliğinin azaldığını iddia etti. Eğitim ve sağlığı en önemli iki alan olarak değerlendiren ve bu iki alanda hükümetinin kısıtlamalara gitmeyeceğini söyleyen Miliband, böylelikle sosyal devleti savunarak sosyal demokrat ideolojisiyle tutarlı bir görüntü sergiledi. Gençliği ve sempatikliğine karşın, İngiltere’yi yönetmek için yeterince “sert” olup olmadığının sorulması üzerine; 2013 yılında Suriye’nin bombalanması konusunda Başbakan Cameron ve ABD Başkanı Barack Obama’ya yaptığı kararlı itirazın İngiliz halkınca da kabul gördüğünü ve bu örnekten de görülebileceği üzere, İngiltere’yi yönetmek için fazlasıyla uygun ve yeterince sert olduğunu söyledi.   

David Cameron, Ed Miliband ve Nick Clegg tiplemelerinin yer aldığı seçimlerle ilgili bir parodi müzik klibi

Sonuçta, 2015 Birleşik Krallık genel seçimlerinin gerçeklemesine henüz 1 ay kadar oldukça uzun bir zaman olduğu ve bu süreçte pek çok şeyin değişebileceği dikkate alındığında, seçim neticeleri hakkında tahmin yapmak için erken olduğu söylenebilir. Üç dönem üstüste seçim kazanan İngiliz İşçi Partisi’nin efsanevi lideri Tony Blair ise, seçimler öncesinde Ed Miliband’a destek vererek, “torie”lerin (Muhafazakar Parti) seçimi kazanması ve iktidara gelmesi durumunda Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında bir kaos yaşanabileceğini iddia ediyor.[5] Adadaki gelişmeleri yakından takip edeceğiz...
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Örmeci, Ozan (2015), “2015 Birleşik Krallık Genel Seçimleri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 07.04.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/2015-birlesik-krallik-genel-secimleri/.  
[2] “RIP Cleggmania - the proof Nick Clegg's moment in the sun is well and truly over”, The Telegraph, Erişim Tarihi: 07.04.2015, Erişim Adresi: http://www.telegraph.co.uk/news/politics/nick-clegg/11514341/RIP-Cleggmania-the-proof-Nick-Cleggs-moment-in-the-sun-is-well-and-truly-over.html.
[5] “Tony Blair backs Ed Miliband and warns of EU chaos if Tories win election”, The Guardian, Erişim Tarihi: 07.04.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2015/apr/07/tony-blair-backs-ed-miliband.



5 Nisan 2015 Pazar

Yakın Geçmişten Günümüze ABD-Çin İlişkileri


Son dönemde dünya siyasetinde en çok ilgi çeken konulardan birisi, hiç kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında gelişen inişli-çıkışlı ilişkilerdir. İlişkilerin güçlü ve simbiyoz esasına dayalı ekonomik boyutu bir tarafa, son birkaç yılda ilişkilerin daha çatışmacı bir hal almaya başladığı ve birçoklarına göre ABD’nin jeopolitik perspektifte Çin’i tehlike olarak görmeye başladığı ifade edilmektedir. Örneğin, ABD’nin Barack Obama Başkanlığında “Asia Pivot” politikası ile Asya’da başlattığı açılıma, Çin’in son olarak verdiği cevap, Dünya Bankası’na ve ABD’nin liderliğini yaptığı küresel ekonomik düzene alternatif bir cazibe merkezi oluşturmayı amaçlayan Asya Altyapı Yatırım Bankası’dır.[1] 2013 yılında Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in dünyaya duyurduğu henüz kurulma aşamasındaki bu bankaya, daha şimdiden 37 ülke üye olmak için başvurmuştur.[2] Bu ülkeler arasında Türkiye ve Güney Kore’nin yanısıra İtalya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa devleri de vardır.[3] Bu yazıda yakın geçmişten günümüze bir hatırlatma yaparak, bu ülkeler arasındaki ikili ilişkilerin geleceği hakkında öngörülerde bulunmaya gayret edeceğim. Çeşitli internet kaynaklarının yanısıra yazıda yararlanacağım temel eser; Routledge Yayınları’ndan 2008 yılında piyasaya sürülmüş ve içerisinde pek çok farklı yazarın makalelerinin bulunduğu China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions[4] kitabıdır.

Çin vs. ABD: Genel Hatlar
Çin Halk Cumhuriyeti, dünyanın en eski medeniyetlerinden biri ve Endüstri Devrimi öncesinde bile büyük bir ülke iken (19. yüzyıl başlarında Çin’de dünyadaki toplam üretimin üçte biri yapılıyordu), ABD henüz 18. yüzyıl sonlarında kurulmuş ve 20. yüzyıl ortalarında “süper güç” konumuna yükselmiş genç bir medeniyettir.[5] Her ne kadar 19. ve 20. yüzyıllarda Çin; siyasi istikrarsızlıklar, savaşlar ve Maoizm’in yanlış kalkınma hesaplarına dayalı olarak gelişen açlık gibi hadiseler nedeniyle 200 yıl kadar dünya sisteminde biraz arka planda kalsa da, 21. yüzyıl başlarında yeniden toparlanmış ve Suisheng  Zao’ya göre “süper güç” statüsüne aday bir ülke konumundadır.

Çin’in hızlı ekonomik, teknolojik ve hatta askeri yükselişi, kuşkusuz kendisine komşu olan Asya ülkelerini (Japonya ve Güney Kore başta gelmektedir) huzursuz etmekte, dahası şu an için halihazırda tek süper güç kabul edilen ABD’yi de endişelendirmektedir. Bunun temel sebebi, daha çok dünyadaki hakim siyasi ve ekonomik gücün el değiştirmesine yönelik önyargı ve korkulardır. Ancak bir diğer önemli neden de, küreselleşme ile yaygın bir demografik tabana oturan Batı tipi alışkanlık ve medeniyet unsurlarının aksine, Çin’in kendine özgü bir siyasi (tek parti sistemi) ve ekonomik sistemi (sosyal piyasa ekonomisi adını verdiklerini devlet kontrollü piyasa ekonomisi) ile farklı bir kültürünün olmasıdır. Dünyada sistemik değişimlerin büyük savaşlar sonucunda yaşanmış olması da, kuşkusuz hem Çin’in gelecekte süper güç olması durumunda geliştireceği hedefler, hem de Çin’in hızlı yükselişi karşısında paniklemesi muhtemel ABD’nin tavrının ne olabileceği bağlamında çeşitli soru ve sorunlara yol açmaktadır. Bu noktada iki temel görüş karşımıza çıkmaktadır;
  • Liberal optimistler: Liberal optimistler, Çin’in de küreselleşmeye dahil olması ile birlikte, ABD ve Çin arasındaki güç mücadelesinin “sıfır toplamlı oyun” paradigmasından çıkacağını ve iklim değişikliği başta olmak üzere birçok alanda yaşanan işbirliğinin bunun kanıtı olduğunu düşünmektedirler. Çin’in küresel ekonomik sistem, ABD’nin de küresel güvenlik açısından kilit durumda olması da, bu görüşü kuvvetlendiren unsurlardır.
  • Alarmcı realistler: Alarmcı realistler, dünyadaki güç mücadelelerinin zero sum game (sıfır toplamlı oyun) şeklinde geliştiğini ve bir ülkenin hızlı yükselmesinin, başka ülkelerin zayıflaması anlamına geleceğini düşünmekte ve ABD ve Çin arasında orta vadede bir çatışmayı kaçınılmaz olarak görmektedirler. Bu noktada ise, Tayvan Sorunu, Uygur Türkleri’nin durumu, Tibet meselesi, Çin’in Japonya ve Güney Kore ile gerilmeye başlayan ilişkileri ve yine Çin’in Venezuela, İran ve Sudan konusunda izlediği politikaların ABD çıkarlarının aleyhine olması somut kanıtlar olarak öne sürülebilir.
Aslında yakın zamana kadar, Çin’in 1980’lerde Deng Xiaoping ile başlattığı mucizevi ekonomik kalkınmanın dünya basınında yeterince yer almaması ve Çinli liderlerin kendilerini “henüz gelişmekte olan bir ülke” olarak tanımlamaları nedeniyle, ABD’de ılımlı liberallerin sesi daha çok duyuluyor ve alarmcı realistlere pek söz hakkı tanınmıyordu. Çin’in, Soğuk Savaş döneminde 1972’den itibaren Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin yanında yer alması da, kuşkusuz bunda önemli bir etkendi. Bir diğer önemli neden ise, Deng Xiaoping’in “tiaoguang yanghui” (karanlığı besle ve başarıları gizle) öğretisi doğrultusunda, Çin’in büyük gücüne rağmen, dış politikada özellikle Batı ülkeleri ve ABD karşısında hep düşük profilli bir görüntü sergilemeye çalışmasıydı. Ancak Hu Jintao döneminden başlayarak, Çin’in artık dünya sistemi ile uyumlu bir şekilde “Çin yükselişi”nden söz etmeye başlaması ve en son Cinping döneminde gelişen Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi ekonomik hamlelerle açık hale gelen “mütevazı” meydan okumalar, Çin konusunda ABD’de ilerleyen yıllarda alarmcı realistleri ön plana çıkarabilir.[6] Çin’de Deng’in “tiaoguang yanghui” öğretisine tepki olarak gelişen yeni düşünce biçimlerinde (xinsiwei), “daguo” yani “süper güç” kavramından bahsedilmeye başlanması da, bu noktada dikkat çekicidir. Burada Suisheng’e göre karşımıza şu soru çıkmaktadır: Çin, sorumlu bir ortak (responsible stakeholder) mı olacak, yoksa acımasız bir rekabetçiye (vicious challenger) dönüşecek?

Suisheng’e göre; Çin’in ABD’ye meydan okuması durumunda 3 temel güvenlik meselesi ortaya çıkacaktır:
  • Batı ile ideolojik kamplaşma içerisine girmesi durumunda dünyadan dışlanma riski,
  • ABD ile süper güç mücadelesine dayalı sistemik-yapısal rekabetin yol açacağı sorunlar,
  • Sürdürülebilir kalkınma (sustainable development) için gerekli kaynaklara ulaşmakta ortaya çıkacak zaafiyet.
Bu nedenle Çin’in yükselişini sürdürebilmesi için, ABD ile -mümkün olduğunca- ideolojik zıtlaşma içerisine girmemeye gayret etmesi gerekmektedir. Mao sonrasında, -Deng döneminden başlayarak- komünizmi pragmatizm ideolojisiyle değiştiren Çin, yine de çok kutuplu bir dünya isteğinde bulunmaya devam edecektir. Bu noktada Çin'in, SSCB’nin ABD ile askeri, siyasi ve teknolojik bir yarışa girdiği için mağlup olduğunu bizzat görerek deneyimlediği için, ilişkileri iyi şekilde sürdürmek gayretinde olması daha mantıklı gözükmektedir.

Çin Yükselişi
Qingguo Jia’ya göre; Çin’in Soğuk Savaş sonrası düzene uyum sağlama süreci üç aşamadan geçmiştir;[7]
  1. ABD ile ilişkileri yeniden tesis etmek (4 Haziran 1989-Haziran 1994): 1989 yılındaki Tinanmen katliamından sonra, Batı’da Çin’e karşı gelişen tepkiler ve yaptırımlar nedeniyle zor durumda kalan Çin Komünist Partisi, daha fazla zorlanmamak adına daha çok içerideki reform sürecine yönelmiş ve dış politikada Batı’ya karşıt etkin hareketler geliştirmemiştir. Bu noktada Çin’in politikasına halen Deng’in şu 3 prensibi yön vermektedir: durumu dikkatli analiz et, Çin’in konumunu sağlamlaştır ve sorunları paniğe kapılmadan çözmeye çalış.
  2. İlişkileri sürdürmeye devam etmek (Haziran 1994-11 Eylül 2001): ABD medyası ve kamuoyunda Çin aleyhine zaman zaman propaganda ve psikolojik savaşa dahi dönüşen kampanyalar karşısında, 1994-2001 döneminde Çin Komünist Partisi yönetimi sakinliğini korumuş ve ABD ile uyumlu bazı adımlar atarak imajını düzeltmeye çalışmıştır. Silah satışlarına sınırlama getirilmesi ve özellikle kitle imha silahlarının yayılması konusunda ABD ile işbirliği, bu noktada en önemli iki konu durumundadır. İki Devlet Başkanı Jiang Zemin ve Bill Clinton’ın 1997-1998 yıllarındaki karşılıklı ziyaretleri, “Blue Team” (Mavi Takım) adı verilen ABD’li anti-komünist ve Çin aleyhtarı grubun yayınlarına rağmen bu dönemde Çin’in elini kuvvetlendirmiştir.
  3. Yeni fırsatlardan istifade etme ve ilişkileri geliştirme dönemi (11 Eylül 2001-2008): 11 Eylül saldırılarından sonra, ABD’nin küresel düzeyde terörle mücadele politikalarına destek veren Çin, bu ülkenin Afganistan ve Pakistan hamlelerine karşıt durmamaya özen göstermiş ve Çin bankalarında terörist olduğundan şüphe edilen kimselerin hesaplarının dondurulmasına kadar birçok konuda ABD istihbaratı ile (CIA) işbirliği yapmıştır. Bu noktada Çin için önemli bir motivasyon unsuru da, ABD’nin terörle mücadele ederken demokratik ülke imajının zayıflayacak, ve dahası, dikkatlerin ve eleştirilerin kendisinin üzerinden kaçacak olması olmuştur.
2008’de Obama’nın başlattığı “Asia Pivot” politikası ve buna yönelik Çin’in hamleleri ise, ilerleyen yıllarda belki de bazı akademisyenlerce yeni bir kategori olarak ele alınacak ve muhtemelen bu kategoriye (2008-...) verilecek isim “Çin'in ABD'ye mütevazı meydan okuma dönemi” (moderate challenge) olabilecektir.  

Çin yükselişi ve bunun etkilerini karmaşık ekonomik ilişkiler bağlamında ele alan Dongxiao Chen’e göre ise; 11 Eylül saldırıları sonrası Kuzey Kore’yi nükleer programı konusunda müzakere masasına geri getirme ve terörle mücadelede işbirliği gibi birçok konuda ABD açısından yeniden önem ve değer kazanan Çin, diğer ülkelerle kendisi arasında ekonomik bağımlılık da yaratarak, kendi pozisyonunu sağlama almakta ve olası Amerikan saldırganlığından korunmaktadır.[8]

Çinli Akademisyenlerin Gözünden ABD
Çin’in 1950’lerde geliştirdiği “peaceful coexistence” (birlikte barış içerisinde yaşamak) politikasının 5 temel ilkesi vardır:  (1) egemenlik ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı, (2) karşılıklı saldırmazlık, (3) birbirlerinin iç işlerine karışmama, (4) eşitlik ve karşılıklı çıkar ve (5) birlikte barış içerisinde yaşamak.[9] Çinli akademisyen ve devlet adamlarına göre; Çin, ABD’nin aksine “güç politikası”nı reddeden barışçıl bir aktördür. Bu nedenle, dünya sisteminde hegemon bir gücün olması düşüncesini de reddeder. Küresel düzenin, uluslararası kuruluşlar ve çeşitli normlar aracılığıyla zayıf ülkeleri koruması gerektiğini savunur. Bu bağlamda Çin’in dış politikasını, kanımca realist (gerçekçi) ya da liberalizm (idealizm) akımlarından ziyade, Birleşmiş Milletler kural ve normlarına dayalı yeni bir yaklaşım olan “yasalcı” kavramıyla değerlendirebiliriz. Bu noktada Çin, ABD’nin George W. Bush döneminde BM kararlarına dayalı olarak yaptığı Afganistan ve benzeri müdahalelerini desteklerken, BM kararı olmadan yapılan İkinci Körfez Savaşı (Irak İşgali) gibi politikalarına karşı çıkmaktadır. Lakin Çin’in, Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan, 2014 yılında Kırım’a uyguladığı ve uluslararası hukukla örtüşmeyen politikalar karşısındaki sessizliği, bu ülkenin “yasalcı” duruşunun çifte standartlı olduğu fikrini akla getirmektedir.

Jian Xu’ya göre; ABD’nin hegemon konumunu korumaya yönelik politikaları, herşeye karşın  Çin’i ABD karşısında sert politikalara yönlendirmeye yetmez. Zira iki ülke arasında, -şimdilik- çok temel ve varoluşsal bir çelişki yoktur. Dahası, Çin’in önümüzdeki yıllarda da temel hedefi dünya liderliği değil, barışçıl ekonomik kalkınmasına devam etmektir. Bunun için ek kritik unsurlar, istikrar ve enerji güvenliği olduğuna göre, askeri cepheleşme Çin’in kesinlikle yararına değildir ve bu nedenle Çin, ABD tahrikleri olsa dahi bundan uzak duracaktır.

Meseleye askeri güç açısından yaklaşan Baohui Zhang ise, iki ülke arasındaki nükleer dengenin (mutlak değil) askeri çatışmaları önleyeceğine yönelik öngörülerde bulunmaktadır.[10] Bu noktada en sıkıntılı konu ise Tayvan’dır. Bu konu, Çin açısından hayati niteliktedir. Ancak yazara göre bu durum, ABD açısından yeterince anlaşılmış gibi gözükmemektedir. Oysa Çin yetkilileri, daha önce birçok defalar ABD’nin Tayvan’a müdahale etmesi durumunda nükleer silah kullanabileceklerini açıkça söylemişlerdir. Çin’in konvansiyonel silah anlamında ABD ile rekabet edecek düzeyde olmaması da, Çin’i olası bir savaşta nükleer silah kullanmaya itebilir. Ayrıca Çin’in, artık ABD’yi vurabilecek düzeye gelen füzeleri ve nükleer denizaltıları başta olmak üzere son yıllarda nükleer güç dışındaki diğer alanlarda da hızlı bir modernleşme içerisine girdiği görülmektedir. Bu nedenle, askeri açısından birbirlerini yok etmeye müsait bu iki devin askeri zıtlaşma içerisine girmeleri, hiç de akılcı değildir.

Meseleye ekonomik açıdan ve özellikle dış ticaret açığı özelinde bakan Wei Li ise, Çin’in son yıllarda ABD açısından en önemli dış ticaret açığı kaynağı haline geldiğini, bu nedenle durumdan huzursuz olan ABD’li karar alıcıların (hem Demokratlar, hem de Cumhuriyetçiler), 2000 yılından beri Çin konusunda neler yapabilecekleri konusunu düşündüklerini ve Çin’in haksız rekabete yol açan ekonomik uygulamalarına tepki gösterdiklerini söylemektedir.[11] Yazara göre; ABD’nin yüksek teknolojiye yönelmesi nedeniyle emek-yoğun sektörlerin Çin ve benzeri emeğin ucuz olduğu ülkelerde patlamaya geçmesi, dış ticaret açığının en önemli nedeni olmuştur. Bu durum, ABD’de işsizlik oranlarının yükselmesiyle de açığa çıkmıştır. Ancak Çin’de iş yapan birçok Amerikan firmasının varlığı ve bu yolla büyük paralar kazanmaları, bu noktada ABD’li karar alıcıların elini kolunu bağlayan önemli bir etkendir. Bu nedenle, iki ülkenin çatışma içerisine girmesi, ekonomik açıdan da kolay gözükmemektedir. Lakin ABD'nin yakın gelecekte dış ticaret açığını kapatmak adına bazı değişikliklere gitmesi mümkündür.

Amerikalı Akademisyenlerin Gözünden Çin
Philip C. Saunders’e göre; Amerikan dış politikasının en çok akıl karışıklığı yaşadığı konu, Çin’le olan ilişkilerdir. Bunun temel sebebi; ilişkilerin hem yardımlaşmacı (cooperative), hem de rekabetçi (competitive) unsurları birlikte barındırmasıdır.[12] Ekonomik ilişkiler yardımlaşmacı açıdan önem kazanırken, Kuzey Kore ve Tayvan gibi siyasi sorunlar siyasi-askeri açıdan ikili ilişkilerdeki önemli engellerdir. 2000 yılındaki Başkanlık kampanyası döneminde Çin’i bir “stratejik rakip” olarak değerlendiren George W. Bush, 11 Eylül saldırılarından sonra ise Çin politikasını rafa kaldırmış ve önceliği Afganistan ve Irak’a vermiştir. Nitekim, daha önce Bill Clinton yönetimini Çin konusunda zayıf kalmakla eleştiren oğul Bush, daha sonra 2001 yılında Dış İşleri Bakanı Colin Powell’ı Çin’e göndermiş ve 2002 yılında bizzat kendisi Çinli liderlerle görüşmelere katılmıştır. Hatta aynı Bush, 2003 yılında BM’de Çin aleyhine bir tasarının reddi için oy kullanılmasını bile sağlamıştır. Aslında Saunders’a göre; Bush iktidarı, Clinton’ın ikinci döneminde başlatılan politikaların devamı niteliğindedir. Bu tarihten itibaren ABD, Çin’le ilişkilerde 2 ana hedefe odaklanmıştır;
  • Çin’le işbirliği ve Çin’in uluslararası ekonomik ve siyasal örgütlere entegre edilmesi (cooperation),
  • Çin’in gelecekteki olası saldırganlığına tedbir olarak ABD’nin, özellikle Asya’daki askeri kapasitesinin ve işbirliklerinin arttırılması (engagement).
Saunders’a göre; ABD açısından Çin’le ilişkilerde sorunlar yaratan kritik bazı hususlar var olmaya devam etmektedir. Bunlar; Çin’in iç politikasındaki gelişmeler, Tayvan Sorunu, Çin’in askeri modernleşmesi ve balistik füze sistemi, Asya’da Çin’in hızla artan gücü ve Çin’in ABD’ye ekonomik ve siyasi anlamda rakip olmaya başlamasıdır. Nitekim Çin, askeri kapasitesini beklenenden de hızlı arttırmakta, ekonomik olarak daha şimdiden ABD’yi satın alma gücü paritesinde (PPP) geçmekte, Tayvan ve Asya’daki diğer anlaşmazlıklarda (Senkaku/Diaoyu adaları sorunu örnek gösterilebilir) geri adım atmamakta ve dahası tüm bunları içerideki anti-demokratik tek parti yönetimini neredeyse hiç değiştirmeden yapmaktadır. Çin’in dünya liderliği konusunda adının uluslararası basında sık sık geçmeye başlaması da, ABD’nin canını sıkan bir diğer konudur. Bu nedenle, yakın gelecekte ilişkilerin daha gergin bir temele oturması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Jean A. Garrison’a göre ise, ABD’de Çin’e yönelik 2 temel görüş vardır;
  • Daha fazla işbirliği mümkündür şeklinde temellenen iyimser ve ılımlı görüş (Andrew Nathan, Robert Ross, David Shambaugh, David Lampton),
  • Çin’i, ABD’nin dünya liderliğine tehdit olarak gören düşmanca görüş (Richard Bernstein, Ross Munro, Bill Gertz, Constantine Menges).[13]
İkinci görüş, 1989 Tinanmen katliamından sonra ağırlık kazanmış, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Rusya’nın zayıflaması ve NATO’nun genişlemesiyle birlikte Çin’in eski önemini kaybetmesiyle de daha da güçlenmiştir (Bu noktada son dönemde Vladimir Putin liderliğindeki Rusya’nın agresif politikalarının Çin’i yeniden ABD’nin ana hedefi olmaktan kurtardığı yorumu yapılabilir). Ilımlı görüşe daha çok Çin’le iş yapan iş çevreleri destek verirken, askeri çevreler ya da Çin’le gelişen ekonomik ilişkilerden zarar gören ticari çevreler, ikinci görüşe yakın durmaktadırlar. Bu iki çekişen görüş dışında, zaman zaman Beyaz Saray (yürütmeden sorumlu Başkan ve hükümet) ve ABD Kongresi (yasamadan sorumlu Parlamento) arasında da bu konuda fikir ayrılıkları ortaya çıkabilmektedir. Garrison, bu açıklamadan sonra Bush, Clinton ve W. Bush dönemlerini incelemeye almaktadır.

George H.W. Bush Dönemi (Baba Bush): Tiananmen katliamına rağmen, 1989 yılında henüz Soğuk Savaş devam ettiği ve ABD’nin temel düşmanı 1970’lerden beri çok daha net bir şekilde Çin değil, Sovyet Rusya olduğu için, Baba Bush döneminde bu denge korunmuş ve Çin’in iç işlerine fazla karışılmamıştır. Ancak Soğuk Savaş’ın bitmesi ve küreselleşme ve medya devrimi ile birlikte artık ülkelerin daha görünür olmaları sebebiyle, Çin’in insan hakları ihlalleri de Amerikan basınında daha sık yer almaya başlamış ve bu da ilişkileri olumsuz etkilemiştir. Bush yönetimine yakın anti-komünist ve dini çevreler, Çin’in din karşıtı politikalarını şiddetle eleştirirken, Bush ilişkileri sarsan bir adım atmaktan çekinmiş ve Deng Xiaoping’in ekonomik başarılarını överek, ilişkileri stabil tutmaya gayret etmiştir.

Bill Clinton Dönemi: Başlarda ABD Kongresi’nin Çin’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili duruşuna destek veren ve Çin politikasında Bush’a göre daha sert davranacağını belli eden Clinton, ekonomik yaptırımlarla Çin’i köşeye sıkıştırmak ve siyasi reforma zorlamak istemiştir. Ancak 1994 Mayıs ayından itibaren, Çin’in yaptırımlarla dünya sisteminden izole edilmesinin, bu ülkeyi daha da tehlikeli yapacağını düşünmeye başlayan Clinton, Dış İşleri Bakanı James Baker’ın “Ekonomik reformlar, siyasi reformlarla birlikte yürümelidir. Zira bunlar bir madalyonun iki yüzüdür.” görüşünden cayarak, Çin’e daha ekonomik temelli bir mantıkla yaklaşmaya başlamıştır. 2000 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul edilmesi de, bu dönemin önemli bir gelişmesi olmuştur. Ancak Çin’in ABD’de arttığı iddia edilen istihbarat faaliyetleri, bu dönemde ilişkileri zaman zaman germiştir.

George W. Bush (Oğul Bush): Oğul Bush, Çin politikasında babasından ziyade Clinton’ın ikinci dönemine yakın bir çizgi takip etmiştir. Dick Cheney ve Donald Rumsfeld gibi neo-con sertlik yanlılarının yanında, Colin Powell gibi pragmatistlerin de olduğu bu hükümet süresince, ABD, Çin’le ekonomik ilişkilerini arttırmıştır. Ancak 2001 yılı 1 Nisan tarihinde “Hainan Adası Krizi” ya da “EP-3 Krizi” adı verilen ve ABD Ordusu’na ait bir elektronik istihbarat uçağı ile bir Çin savaş uçağının çarpışmasıyla gündeme gelen siyasi kriz, ilişkileri bir ara ciddi şekilde germiştir. 11 Eylül’den sonra ise, Bush yönetiminin dikkati Afganistan ve Orta Doğu’ya yönelmiş ve Çin rahat bir nefes almıştır.

Bernard Cole ise, ilişkilere askeri modernleşme ve enerji güvenliği açısından bakmaya çalışmıştır.[14] Yazara göre, Çin açısından enerji güvenliği, iki sebeple çok önemlidir:
  • Sürekli artan ekonomik büyüme için gereken enerjinin temini,
  • Askeri modernleşme açısından enerjinin gerekliliği.
Bu sebeple, Çin’in askeri politikalarına bile yön veren en güçlü unsur, topraklarının muhafaza edilmesinin yanında enerji güvenliğidir. Zira devasa bir ülke olan Çin’in, zaten enerjinin dağıtımı ve yolların inşası konusunda yeterince zorlukları bulunmaktadır. Buna bir de, ABD ile olası siyasi-askeri zıtlaşma eklenirse, Çin’in enerji tedariğinde ciddi sorunlar yaşaması mümkündür. Bu nedenle Çin, ABD ile ilişkilerinde dikkatli davranmalıdır. Geçtiğimiz yıl Çin’in Rusya Federasyonu ile imzaladığı 400 milyar dolarlık dev doğalgaz anlaşması, bu noktada Çin’in enerji çeşitliliği açısından çok kritik bir hamle olmuştur. Ancak enerji ihtiyacı çok fazla olan Çin, Venezuela, İran ve Rusya dışında da kaynaklara ihtiyaç duymakta ve bu nedenle ABD ile arasındaki jeopolitik mücadele gün geçtikçe kızışmaktadır. Bu nedenle, ilişkilerin zaman zaman gerilmesi ve anlaşmazlık durumunda krizlerin yaşanması doğaldır. Ancak bu durum, hemen bir askeri mücadele yaşanacağı anlamına gelmez.

Sonuç Yerine
21. yüzyıla damgasını vuracak olan Çin-ABD ilişkileri ya da ABD-Çin rekabeti, önümüzdeki aylarda her iki ülkeden gelecek hamlelerle daha da renklenecek gibi gözükmektedir. Bu noktada, barışçıl söylemine karşın Asya’da sessiz ve derinden ancak oldukça iddialı politikalar izleyen Demokrat Obama’nın yerine, 2016 yılı sonunda gelecek Başkan’ın hangi partiden ve kim olacağı ve Çin’e nasıl bakacağı çok önemli bir belirleyici olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bilgi için; “Asian Infrastructure Investment Bank”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 05.04.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Asian_Infrastructure_Investment_Bank.
[2] Jerin Mathew (2015), “South Korea and Turkey latest to apply for AIIB membership”, International Business Times, Erişim Tarihi: 05.04.2015, Erişim Adresi: http://www.ibtimes.co.uk/south-korea-turkey-latest-apply-aiib-membership-1493810.
[3] “1 st LD writethru: France confirms to join China-proposed AIIB: gov't spokesman”, Xinhua, Erişim Tarihi: 05.04.2015, Erişim Adresi: http://newchina.xinhua.org/archive/20150317/087f155905f299fb1cf64431a7eda572.shtml.
[4] China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions (2008), edited by Suisheng Zhao, Routledge. Satın almak için; http://www.amazon.com/China-US-Relations-Transformed-Perspectives-Interactions/dp/0415495806/.
[5] Zhao, Suisheng (2007), “Implications of China’s rise for U.S.-China relations”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 3-19. 
[6] Zhao, Suisheng (2007), “China rising: geo-strategic thrust and diplomatic engagement”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 20-42.
[7] Jia, Qingguo (2007), “Learning to live with the hegemon: China’s policy toward the U.S.A. since the end of the Cold War”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 45-57
[8] Chen, Dongxiao (2007), “Complexity and transformational structure of China-U.S. relations”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 58-74.
[9] Xu, Jian (2007), “Comparing security concepts of China and the U.S.A.”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 75-84.
[10] Zhang, Baohui (2007), “Nuclear deterrence and the Sino-U.S. strategic relationship”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 85-102.
[11] Li, Wei (2007), “China-U.S. economic relations and the trade imbalance issue”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 103-116.   
[12] Saunders, Phillip C. (2007), “Managing a multifaceted relationship between the U.S.A. and China”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 119-140.
[13] Garrison, Jean A. (2007), “The domestic political game behind the engagement strategy”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 141-158.
[14] Cole, Bernard D. (2007), “Chinese military modernization and energy security: conflict or cooperation?”, in China-U.S. Relations Transformed: Perspectives and Strategic Interactions, edited by Suisheng Zhao, Routledge, ss. 159-175.   


31 Mart 2015 Salı

Singapur'un Efsanevi Lideri Lee Kuan Yew


Giriş:
Asya kıtasının en gelişmiş ülkelerinden kabul edilen Singapur'un, "Singapur mucizesi"[1] olarak adlandırılan ekonomik kalkınmasının mimarı olarak gösterilen ve 31 yıl (1959-1990) süreyle bu ülkede Başbakanlık yapan Lee Kuan Yew, 23 Mart 2015 tarihinde 91 yaşında hayata veda etmiştir.[2] Bu yazıda, birkaç gün önce 1,5 milyon insanın katıldığı görkemli bir cenaze töreni ile toprağa verilen[3] Lee Kuan Yew ve Singapur’un hikayesini sizler için özetleyeceğim.

Dünyadaki az sayıdaki şehir devletlerinden biri olan ve 1965 yılında bağımsızlığına kavuşan Singapur’un tarihi, kuşkusuz Lee Kuan Yew olmadan asla yazılamayacaktır. Zira Singapur’u bağımsızlığına kavuşturan, daha da önemlisi, akılcı ekonomik hamleleriyle bu ülkeyi önemli bir finans merkezi[4] ve deniz ticareti durağı haline getiren Yew’e, Singapurlular çok şey borçludur. Yew sayesinde bugün Singapur, 55.000 doların üzerinde kişi başına düşen gelirle 2013 yılı IMF verilerine göre dünyada 8. sıradadır.[5] Yalnızca 5,5 milyon nüfusu olan ülke, toplam gayrisafi milli hasıla açısından da (GDP) 2013 yılı Birleşmiş Milletler verilerine göre 36. sıradadır.[6] Bu nedenle Yew’in başarısı, dünyada eşi-benzeri olmayan önemli bir deneyimdir ve özel bir ilgiyi hak etmektedir. Nitekim dünya politikalarına yön veren bir isim olan Henry Kissinger bile, Lee Kuan Yew’i 50 yıldır tanıdığı dünya liderleri arasında “kendisine en çok şey öğreten kişi” olarak tanımlamıştır.[7]

Koloni Dönemi (1824-1963):
Singapur’un kurucu babası olarak kabul edilen Lee Kuan Yew, 16 Eylül 1923 tarihinde bu ülkede yaşayan zengin bir Çinli ailenin çocuğu olarak Singapur’da doğmuştur.[8] 1824-1963 yılları arasında Birleşik Krallık’a bağlı bir koloni statüsündeki Singapur’da doğan Yew, kuşkusuz Singapur’u daha o günlerde önemli bir liman kenti haline getiren İngiliz medeniyetinden ve ticari zekasından etkilenmiş ve ilk ve orta öğreniminin ardından Cambridge’de Fitzwilliam Koleji’nde hukuk eğitimi almıştır.[9] 1942-1945 yılları arasındaki Japon işgali nedeniyle geciken üniversite eğitiminin ardından, İngiltere’de avukatlık yapmak yerine ülkesine dönen Yew, İngilizlerin Japonlara karşı Singapur’u koruyamadıklarına şahit olduğu ve bu dönemde birçok kez Japon askerlerinin tacizine ve hakaretlerine maruz kaldığı için, hayatının bundan sonraki bölümünü Singapur’un bağımsızlığına adamıştır.[10] İngilizlere kızgınlığı nedeniyle İngilizce “Harry” olan adını da kullanmaktan vazgeçen Yew, hayatı boyunca 4 farklı milli marşı (Koloni döneminde God Save the Queen, Japon işgali döneminde Kimigayo, Malezya ile birleştikleri dönemde Negaraki ve Singapur’un bağımsızlık marşı olan Majulah Singapura) okumak zorunda kalmış, ancak sadece sonuncusunu gerçekten benimsemiştir.[11] Singapur’a dönünce bir hukuk firmasında aylık 500 dolar maaşla işe başlayan Yew, bu dönemde çeşitli öğrenci kulüpleri ve sendikalara da hukuk danışmanlığı yapmıştır. 1951 yılındaki seçimlerde İngiltere yanlısı İlerici Parti (Progressive Party) adayı olan John Laycock adına çalışan genç Lee Kuan, böylelikle ilk siyasi deneyimini de edinmiştir. 1954 yılında İngiltere eğitimli arkadaşlarıyla birlikte sosyalist çizgideki Halkın Hareket Partisi’ni (People’s Action Party) kuran Yew, 1955 seçimlerinde yalnızca 3 sandalye kazanabilmiş, ancak yine de Yew Tanjong Paga temsilcisi olarak meclise girmieyi başarmıştır.[12] Yine bu dönemde Yew, Halkın Hareketi Partisi’nin temsilcisi olarak Londra’daki Singapur’un statüsüyle ilgili görüşmelere katılma fırsatı yakalamıştır. 1959 yılındaki seçimlerde, anti-kolonyalist ve anti-komünist çizgide bir siyaset izleyen Yew, 51 sandalyeden 43’ünü kazanarak büyük bir zafer elde etmiş ve böylelikle Singapur Başbakanı olmuştur.[13]

Malezya Federasyonu Dönemi (1963-1965):
1959 yılında kendi kendini yönetmeye muktedir Singapur’un ilk Başbakanı olan Lee Kuan Yew, bu tarihten itibaren kendisini ekonomik kalkınma ve siyasi bağımsızlık gibi iki temel hedefe odaklamıştır. Ekonomik kalkınma adına şehirleşme, endüstrileşme ve kalkınma planları uygulamaya sokan Yew, siyaseten de Singapur’un bağımsızlığı ve kadınlara yönelik siyasi haklar üzerinde çalışmaktadır. Yew’in çalışmaları neticesinde, 1962 yılı Eylül ayında düzenlenen referandumla (% 70 evet oyu çıkmıştır) Singapur, Malezya ile Malezya Federasyonu şemsiyesi altında birleşmiştir.[14] Ancak bu birleşmenin ülkede Malay-Çinli gerginliklerine neden olması nedeniyle, pragmatik bir devlet adamı olan Yew, Malezya Federasyonu’ndan ayrılmayı tercih etmiş ve bu sayede 1965 yılında bağımsız Singapur Cumhuriyeti kurulmuştur.

Singapur Cumhuriyeti Dönemi (1965-):
Bağımsız Singapur Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı olan Yew, bu tarihten itibaren siyasal tanınma ve ekonomik kalkınma hedeflerini icraya koyulmuştur. Aynı yıl elde edilen Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğinin ardından, 1967 yılında Endonezya, Malezya, Filipinler ve Tayland'la birlikte Singapur’u ASEAN’ın kurucusu 5 ülkeden biri yapan Yew, 1973 yılında ilk resmi ziyaretini de Malezya’ya yapmış ve ikili ilişkileri düzeltme yönündeki gayretleriyle dünya kamuoyundan takdir toplamıştır.[15] Bu yıllarda Yew’in kafasında, Singapur’un iki önemli ve stratejik sorununa (doğal kaynaklarının yokluğu ve ülkenin çok sınırlı güvenlik kapasitesi) yönelik geliştirebileceği politikalar şekillenmektedir.[16] Ülkesi için bunu başarmanın çok zor olduğunu fark eden Lee Kuan Yew, bu nedenle yabancı yatırımcıyı Singapur’a çekerek, ülkesini ekonomik açıdan güçlü ve diğer devletler için kıymet ifade eden bir noktaya taşımayı bu sorunlara çare olarak düşünmüştür. Ayrıca İsrail’den de alınan destekle bir Singapur Ordusu’nun kurulması, bu dönemde yapılan önemli hamlelerden birisidir.[17]

Yew’in partisi, muhalefet partisinin yarıştan çekilmesinin ardından, ülkede 1968, 1972, 1976 ve 1980 yıllarındaki seçimleri arka arkaya kazanmış, ancak Yew’in otoriter bazı politikalarına yönelik eleştiriler de daima varolmuştur. Ülkede yolsuzluğu bitirmek için özel bir büro kuran (CPIB) ve sert uygulamalara yönelen Yew, yolsuzluğu bitirmek için üst düzey devlet görevlileri ve özel sektör yöneticilerine yüksek maaş verilmesi uygulamasını devreye sokmuştur.[18] Yine nüfus artışının ülkedeki refah seviyesini düşürmeye ve sosyal sorunlara kaynaklık etmeye başlaması üzerine “İkide Durun” (Stop at Two) adlı bir kampanya başlatan Yew, bu şekilde ülke nüfusunu kontrol altında tutmayı başarmıştır. Ancak yine bizzat Lee Kuan Yew, 1980’lerde ülkede nüfus azalmaya başlandığında, çok çocuğu teşvik eden yeni bir kampanya başlatmıştır.[19] Zaman zaman ülkedeki insanların evlilik tercihlerinden çocuk sayılarına, sakız çiğnenmesinden sigara içilmesine kadar herşeye karışan bir diktatör görüntüsü veren Yew, yine de ekonomik kalkınma ve siyasi bağımsızlık gibi iki temel hedefine de ulaşmayı başarmış başarılı bir siyasetçi olarak 1990’a kadar Singapur’u yönetmiş ve halkını modernleştirmiş ve zenginleştirmiştir. Bu nedenle Yew’in yarattığı Singapur, üçüncü dünyadan birinci dünya kategorisine geçmiş bir başarı modeli olarak diğer ülkelere sunulmaktadır. Yew’in başarısı Asya’da öyle derin izler bırakmıştır ki; Yew’in anti-komünist görüşleri bilinmesine rağmen, Çin’in efsanevi lideri Deng Xiaoping, Singapur’un başarısından etkilenerek, kendi ülkesinde de liberal reformlara yönelmiştir.[20] Yew, ileride nasıl hatırlanacağı ve değerlendirileceği şeklindeki bir soruya ise, “Son kararı arşivlere giren doktora öğrencileri verecektir” diyerek, sosyal bilimlere duyduğu saygıyı da göstermiştir.[21] Kendisini hiçbir ideolojik akımla ya da makro teoriyle özdeşleştirmeyen Yew, daima pragmatizm yanlısı olduğunu söylemiş ve kendisine “devlet adamı” (statesman) diyenlerin bir psikiyatriste gözükmeleri gerektiğini ifade etmiştir.[22]

Mirası:
Bazılarına göre Singapur’un başarısı “sui generis” (kendine özgü) olsa da[23], Prashanth Parameswaran’a göre Lee Kuan Yew’in gelecek nesillere 10 önemli mirası bulunmaktadır;[24]
  • İyi kurucu babalar, bir ülkeye çok şey katabilir.
  • Başarılı yönetim için meritokrasi şarttır.
  • Pragmatizm önemli ve genelde başarıya ulaşan bir yöntemdir.
  • Küçük devletler; savaş değil, ancak barış ve ekonomik kalkınma yoluyla dünyada kendilerine önemli bir yer edinebilirler.
  • İnsanların hayatını değiştiren küçük hamleler, ileride yapılacak büyük reformların temelini oluşturabilir.
  • Kalkınma için yabancı yardıma değil, yabancı yatırıma odaklanılmalıdır.
  • Etnik gruplar sisteme entegre edilmeli ve devletin bu yönde enerji israfı önlenmelidir. Nitekim Singapur’da 4 resmi dil vardır: İngilizce, Çince, Malayca ve Tamilce.
  • Ülkenin stratejik ihtiyaçlarına çözüm bulunmalıdır. Singapur açısından bu sorun, su kaynakları olmuş ve Lee Kuan Yew döneminde büyük ölçüde çözülmüştür.
  • Popülizm tuzağına düşülmemelidir; zira bu hata, ülkede sosyal devlet inşa etmek adına büyük kaynak israflarına yol açabilir.
  • Ülkeyi yöneten liderler dürüst (yolsuzluğa bulaşmamış) ve açıksözlü olmalıdır.
Lee Kuan Yew’in başarısını analiz eden Graham Allison da şu 5 faktör üzerinde durmuştur;[25]
  • Başarı, ölçülebilir sonuçlara göre değerlendirilmelidir.
  • Üstün performans için, üstün liderlik gereklidir. Bu nedenle demokrasinin aşırı dozda uygulanması, ülke adına zararlı olabilir.
  • Herkese fırsat eşitliği sağlanmalı ve potansiyellerinden tam istifade edilmelidir.
  • Disiplin, demokrasiden daha önemli bir değerdir.
  • Başarı için istikrar ve güç gereklidir.
Sonuç:
Singapur’un otoriter yöntemlerine rağmen efsaneleşen lideri Lee Kuan Yew için kararı, ilerleyen yıllarda bizzat tarih verecektir. Zira halen yüzde 74 oranında Çinli nüfusun yaşadığı Singapur’un ilerleyen dönemlerde Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik ve siyasi kontrolüne girmesi, kuşkusuz Yew’in en önemli iki temel hedefinden biri olan siyasi bağımsızlığın kaybı anlamına gelecek ve onu başarısız kılacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bu ifade Çin devlet televizyonu (CCTV) tarafından Yew’in ölümünün ardından kullanılmıştır. Bakınız; http://news.cntv.cn/2015/03/23/ARTI1427064514836160.shtml.
[2] “Singapore's founding father Lee Kuan Yew dies at 91”, BBC, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-asia-32012346.
[3] “Lee Kuan Yew: Singapore holds funeral procession”, BBC, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-asia-32102686.
[4] Bugün dünyada finans kredi notu AAA olan 9 ülkeden biri olan Singapur, Asya’da bu özelliği olan tek devlet statüsündedir. Bakınız; http://www.theguardian.com/business/economics-blog/2014/oct/15/the-aaa-rated-club-which-countries-still-make-the-grade.
[5] “List of countries by GDP (nominal) per capita”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_%28nominal%29_per_capita.
[6] “List of countries by GDP (nominal)”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_%28nominal%29.   
[7] Prashanth Parameswaran (2015), “How Do We Remember Lee Kuan Yew?”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/03/how-do-we-remember-lee-kuan-yew/.
[8] “Lee Kuan Yew Biography”, Biography.com, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.biography.com/people/lee-kuan-yew-9377339.
[9] “Lee Kuan Yew Biography”, Biography.com, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.biography.com/people/lee-kuan-yew-9377339.
[10] Han Fook Kwang & Warren Fernandez & Sumiko Tan (1998), Lee Kuan Yew The Man And His Ideas. Singapore: Times Edition. Satın almak için; http://www.amazon.com/Lee-Kuan-Yew-Man-Ideas/dp/9812040498/. Aktaran: “Lee Kuan Yew”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Kuan_Yew.  
[11] “Lee Kuan Yew”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Kuan_Yew.  
[12] “Lee Kuan Yew Biography”, Biography.com, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.biography.com/people/lee-kuan-yew-9377339.
[13] “Lee Kuan Yew”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Kuan_Yew
[14] “Lee Kuan Yew Biography”, Biography.com, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.biography.com/people/lee-kuan-yew-9377339.
[15] “Lee Kuan Yew”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Kuan_Yew.
[16] “Lee Kuan Yew Biography”, Biography.com, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.biography.com/people/lee-kuan-yew-9377339.
[17] Lee, Kuan Yew (2000). From Third World to First: The Singapore Story - 1965-2000. HarperCollins Publishers, ss. 14–15, 20, 25, 26. Satın almak için; http://www.amazon.com/Third-World-First-Singapore-1965-2000/dp/0060197765. Aktaran: “Lee Kuan Yew”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Kuan_Yew.
[18] Mark Jacobson (2010), “The Singapore Solution”, National Geographic, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://ngm.nationalgeographic.com/2010/01/singapore/jacobson-text.
[19] Sharanjit Leyl (2015), “Singapore at 50: From swamp to skyscrapers”, BBC, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/magazine-31626174.
[20] Rachel Lu (2015), “Was Lee Kuan Yew an Inspiration or a Race Traitor? Chinese Can’t Agree.”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: https://foreignpolicy.com/2015/03/23/was-lee-kuan-yew-an-inspiration-or-a-race-traitor-chinese-cant-agree/.
[21] Prashanth Parameswaran (2015), “How Do We Remember Lee Kuan Yew?”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/03/how-do-we-remember-lee-kuan-yew/.
[22] Prashanth Parameswaran (2015), “How Do We Remember Lee Kuan Yew?”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/03/how-do-we-remember-lee-kuan-yew/.
[23] Graham Allison (2015), “Lee Kuan Yew: Lessons for leaders from Asia's 'Grand Master'”, CNN, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://edition.cnn.com/2015/03/28/opinions/singapore-lee-kuan-yew-graham-allison/.
[24] Prashanth Parameswaran (2015), “10 Lessons From Lee Kuan Yew's Singapore”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://thediplomat.com/2015/03/10-lessons-from-singapores-success/.  
[25] Graham Allison (2015), “Lee Kuan Yew: Lessons for leaders from Asia's 'Grand Master'”, CNN, Erişim Tarihi: 31.03.2015, Erişim Adresi: http://edition.cnn.com/2015/03/28/opinions/singapore-lee-kuan-yew-graham-allison/.

27 Mart 2015 Cuma

Yeni Bildiri: "Turkey's Kurdish Question Revisited"


Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci, 26 Mart 2015 tarihinde AASRJ tarafından KKTC'de Ambelia Village'da düzenlenen IRTBISCHET 2015 - 10. Uluslararası Kongresi'ne katıldı ve burada "Turkey's Kurdish Question Revisited" adlı bildirisini sundu. Aşağıdaki linkten bu bildiriyle ilgili tüm detaylara ulaşabilirsiniz.


Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci


24 Mart 2015 Salı

2015 Fransa Yerel Seçimleri: Sağın Büyük Zaferi


Fransa’da 22 Mart’ta ilk turu yapılan yerel seçimler, sağın büyük zaferiyle sonuçlandı. 29 Mart’ta düzenlenecek olan ikinci turda, birçok seçim bölgesinde önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin lideri olduğu merkez sağ Halk Hareketi Birliği (UMP) ile Marine Le Pen’in lideri olduğu aşırı sağ Ulusal Cephe (FN) partisinin adayları yarışacaklar. Kesinleşmiş ilk tur sonuçlarına göre; UMP ve sağ koalisyon toplamda % 32 oy alırken, ikinci sırada yer alan FN % 25 ve üçüncü olan Cumhurbaşkanı François Hollande ve Başbakan Manuel Valls’ın partisi PS (Fransız Sosyalist Partisi) % 22 oy oranına ulaştılar.[1] Son yıllarda Fransa’da -özellikle Avrupa Parlamentosu seçimleri bağlamında- eleştiri konusu yapılan[2] seçime katılım oranı ise, ilk turda yüzde 51 düzeyini bularak, 2011 yerel seçimlerine göre kayda değer oranda yükseldi.[3]

Seçim sonrasında Başbakan Manuel Valls ve sosyalist liderler, bunun ağır bir yenilgi olmadığını ve partilerinin beklenenden daha iyi bir performans gösterdiğini söylediler. Aşırı sağ Ulusal Cephe’nin yükselişi karşısında solu birleşmeye çağıran Valls, Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen tarafındansa derhal istifaya davet edildi. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından, Sosyalist Parti adaylarının ikinci tura kaldığı bölgelerde Ulusal Cephe ile seçim ittifakı yapmayı reddeden Sarkozy ise[4], sol ve aşırı sağ arasına sıkıştırılan Fransız seçmeni için yeniden bir umut haline geldi. 2015 yerel seçimleri ilk tur sonuçlarına göre artık rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Sarkozy, hakkında açılan davalardan kurtulup aday olabilirse, 2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin net favorisi haline gelmiştir. Zira lüks vergisi, ekonomik durgunluk ve artan işsizlik, Charlie Hebdo saldırısı sonrasında açıkça ortaya çıkan Fransa’nın güvenlik politikalarındaki zaafiyet gibi sorunlar nedeniyle iktidardaki Sosyalist Parti ve Cumhurbaşkanı Hollande, ülkede ağır eleştirilere maruz kalmaktadır. Hollande’ın bir daha aday olup olmayacağı bilinmemekle birlikte, güvenlikçi bakış açılarına yatkınlığı nedeniyle sol kesimde “Küçük Sarkozy” eleştirilerine maruz kalan Başbakan Valls da, PS adına iyi bir aday haline gelebilir. Ancak 2017 yılındaki bu seçimlerde, solcuların başarı şansı gerçekten zayıf gözükmektedir. Dolayısıyla, 2017 yılındaki seçimlerde Sarkozy’nin esas rakibinin, aşırı sağın lideri Marine Le Pen olacağı iddia edilebilir.

Bu noktada Marine Le Pen’in son yıllardaki istikrarlı çıkışının nedenlerine göz atmakta fayda var. Öncelikle, çoğu Müslüman ve Afrikalı olan 12 milyon göçmenin yaşadığı Fransa’da, son yıllarda iyice artan ve sokağa yansıyan ekonomik sorunlar, benzer ülkelerde olduğu gibi kuşkusuz Fransa'da da seçmeni öfkelendirmekte ve milliyetçi fikirlerin yükselmesine yol açmaktadır.[5] Bu durum, kuşkusuz en çok Fransızların milliyetçi duygularını kabartan coşkulu konuşmalar yapan Marine Le Pen ve aşırı sağcı partisine yaramaktadır. Bir diğer önemli neden ise, Le Pen’in karizmatik şahsiyeti ve ideolojik olarak da partisini merkez sağa yanaştırmayı başarmasıdır. Irkçı ve anti-semitik fikirleri savunan babası Jean-Marie Le Pen’in aksine, partide Louis Aliot ve David Rachline gibi Yahudi kökenlileri üst noktalara taşıyan Marine Le Pen, eşcinsel olduğu iddia edilen parti yöneticisi Florian Philippot’u da savunarak, klasik bir aşırı sağcı lider olmadığını herkese ispatlamıştır.[6] Aşırı sağcı olarak adlandırılmasına karşın, yalnızca Cumhuriyetçi değerleri savunduğunu söyleyen Le Pen, Fransız Müslümanlarını radikal İslamcılardan ayrıştırarak, bu konuda da aşırı sağ adına önemli bir açılım yapmış ve kamuoyunda takdir toplamıştır. Le Pen’in, “İslamiyet ve laikliğin birbirleriyle örtüşebileceğini Fransız Müslümanları dünyaya göstermelidir” şeklinde Al Jazeera’ye verdiği demeç, oldukça dikkat çekmiş ve sempati yaratmıştır.[7] Le Pen’in rakiplerine göre daha genç olması ve klasik Fransız algısına uygun fiziği de, kuşkusuz onun adına önemli bir avantajdır. Zaten Le Pen’in sorunu, kendisinden ziyade, partisine mensup olan aşırıcı bazı kişilerdir. Örneğin, yakın geçmişte Ulusal Cephe adına aday olan Anne-Sophie Leclere, Facebook hesabından Sosyalist Partili Afrika kökenli Bakan Christiane Taubira’yı maymuna benzeten fotomontaj bir resim yayınlaması nedeniyle mahkeme tarafından tazminat ödemeye mahkum olmuştur.[8] Le Pen’in, 2017 seçimlerinde başarılı olabilmek için, partisini Müslümanlar ve Afrikalılarla savaştaymış gibi gösteren bu aşırıcı isimleri ve ırkçı düşünceleri partiden temizlemesi gerekmektedir.  

Sonuçta ikinci turda ne olursa olsun, 2015 Fransa yerel seçimleri, 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok büyük bir ihtimalle merkez sağ UMP adayı (muhtemelen Sarkozy) ve aşırı sağ FN’nin adayı olacak Marine Le Pen arasında geçeceğini göstermektedir. Geçmişte Jean-Marie Le Pen karşısında istemeyerek de olsa Jacques Chirac’a oy veren Fransız solcuları, 2017 seçimlerinde de Sarkozy’ye oy vermek gibi enteresan bir tercih yapmak zorunda kalabilirler. Bu durumda, Sarkozy kolaylıkla yeniden Cumhurbaşkanı seçilebilir. Ancak Sarkozy nefretini bir dönem ideoloji haline getiren Fransız solu seçimlerde pasif kalırsa, Marine Le Pen'in Cumhurbaşkanlığı için önü açılabilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] “France local elections: Conservatives hold off National Front”, BBC, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-32006268.
[2] Braconnier, Céline & Dormagen, Jean-Yves Dormagen (2014), “Ce que s’abstenir veut dire”, Le Monde Diplomatique, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://www.monde-diplomatique.fr/2014/05/BRACONNIER/50381.
[3] “Elections départementales : la droite en tête devant le FN, qui fait « le meilleur score de son histoire »”, Le Monde, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/elections-departementales-2015/article/2015/03/22/departementales-large-victoire-de-la-droite-qui-devancerait-le-fn_4598782_4572524.html#YELcpjM3JXTT8AfQ.99.  
[4] “Sarkozy denies far-right Le Pen victory in French polls”, Yahoo! News, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://news.yahoo.com/france-goes-polls-national-front-ascendancy-092853406.html.
[5] Araz, Gizem (2014), “Marine Le Pen’in Önlenemez Yükselişi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/marine-le-penin-onlenemez-yukselisi/.
[6] Zaretsky, Robert (2015), “Dancing With the Le Pens”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/03/20/dancing-with-the-le-pens-france-local-elections-reality-television/.
[7] Zaretsky, Robert (2015), “Dancing With the Le Pens”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://foreignpolicy.com/2015/03/20/dancing-with-the-le-pens-france-local-elections-reality-television/.
[8] “Taubira comparée à un singe : 9 mois de prison pour une ex-candidate FN”, L’OBS, Erişim Tarihi: 24.03.2015, Erişim Adresi: http://tempsreel.nouvelobs.com/justice/20140715.OBS3755/taubira-comparee-a-un-singe-une-ex-candidate-fn-condamnee-a-9-mois-de-prison.html