17 Mart 2015 Salı

2015 Kazakistan Devlet Başkanlığı Seçimleri


Orta Asya’nın önemli ülkelerinden Kazakistan’da, Devlet Başkanlığı seçimleri 26 Nisan 2015 tarihinde yapılacaktır. 2011 yılındaki son Başkanlık seçimlerinin ardından, aslında bu seçimin 2016 yılında gerçekleşmesi planlanıyordu. Ancak Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, 2016 yılındaki Parlamento seçimleri ile Devlet Başkanlığı seçimlerinin aynı zamanda yapılmasını önlemek amacıyla erken seçim kararı almıştır. Çeşitli kamuoyu araştırmalarına göre, bu karar Kazak halkı tarafından da desteklenmektedir.[1] Bu yazıda Kazakistan siyasi sistemi hakkında bazı temel bilgileri özetleyerek, 2015 Devlet Başkanlığı seçimleri hakkında bilgi vereceğim.
Saka, Hun, Göktürk, Kıpçak, Karahanlı, Altın Ordu gibi devletlerin merkezi, Kıpçak, Oğuz, Karluk gibi Türk boylarının ata yurdu olan Kazakistan, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını 1991 yılında kazanmış genç bir Cumhuriyettir.[2] Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan’la beraber 7 bağımsız Türk devletinden biri olan Kazakistan, geniş yüzölçümü ile Türk devletlerinin en büyüğüdür. Yeraltı kaynaklarının zenginliğinin de etkisiyle gelecek adına büyük potansiyeli olan Kazakistan, 18 milyon civarında bir nüfusa sahiptir.[3] Bu nüfus içerisinde yüzde 23 oranında bir Rus nüfusun varlığı söz konusudur. Ayrıca yine Kazakistan’da; yüzde 3 Özbek, yüzde 2 Ukraynalı, yüzde 1,4 Uygur, yüzde 1,2 Tatar ve yüzde 1,1 Alman nüfus bulunmaktadır.[4] Kazakistan’da nüfusun yüzde 70’i İslam dinini (Sünni İslam) benimsemişken, yüzde 26 oranında Hıristiyan nüfus da bulunmaktadır.[5]Kuzeyde Rusya Federasyonu, güneyde Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan, doğuda Çin Halk Cumhuriyeti ile komşu olan ülkenin, ayrıca Hazar Denizi ve Aral Gölü’ne kıyısı vardır. Ülkenin resmi dilleri Kazak Türkçesi ve Rusça’dır.
Kazakistan haritası
1990 yılında meydana gelen ekonomik ve siyasi krizler neticesinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, 1991 yılı sonunda bağımsız olarak dünya arenasında yerini alan Kazakistan, 1995 anayasasına dayalı olarak yönetilmektedir. Tekelci hakim (dominant) parti sisteminin geçerli olduğu (Nur Otan Partisi) ülkenin rejimi, güçlendirilmiş bir Başkanlık sistemidir. Kazakistan siyasi sisteminde Devlet Başkanlığı makamı, yürütme erkinin başı olduğu gibi, aynı zamanda yasama eylemlerinde de geniş yetkilere sahiptir. Yasama erki, 107 üyeli Meclis ve 47 üyeli Senato adlı iki farklı kamaradan oluşan Kazakistan Parlamentosu’na aittir.[6] Yargı erki ise, bağımsız mahkemelere aittir.
1991 yılında Kazakistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev, Kazakistan’ın Atatürk’ü görünümündeki önemli bir devlet adamıdır. 1940 doğumlu olan Nazarbayev, yüksek metalurji mühendisidir. Sovyetler Birliği döneminde Kazakistan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin birinci sekreterliğine kadar yükselen Nazarbayev, Kazakistan Cumhuriyeti’nin ilanıyla birlikte devletin kurucu Devlet Başkanı olmuştur.[7] Birçok kitabın da yazarı olan Nazarbayev, evli ve üç kız çocuğu babasıdır. 1991 yılında yüzde 98,8 oyla Devlet Başkanlığına seçildiği duyurulan Nazarbayev, 1995 yılında ülkede yapılan bir referandum sonucunda 2000 yılına kadar koltuğunu garanti altına almıştır.[8] 2000 yılından 1999 Ocak ayına çekilen erken Başkanlık seçimlerinde, yüzde 81 oyla komünist Serikbolsyn Abdildin karşısında yerini koruyan bağımsız aday Nazarbayev[9], 2005 yılında Nur Otan Partisi adına yüzde 95,55 oyla yeniden Devlet Başkanı seçilmiştir.[10] Ülkede yapılan son Devlet Başkanlığı seçimlerinde (2011 Nisan), yine yüzde 95,55 oyla seçilen Nazarbayev[11], bu seçimlere de mutlak favori olarak girmektedir. Ülkede yapılan Parlamento seçimlerinde de; Nur Otan Partisi, 2004 yılında yüzde 60,6[12], 2007 yılında yüzde 88,4[13] ve 2012 yılında yüzde 80,99[14] oy oranlarına ulaşarak, ülkedeki hakim gücünü göstermiştir.
2015 Kazakistan Devlet Başkanlığı seçimleri için, şimdiye kadar 27 aday başvuruda bulunmuştur. Adaylar arasında Parlamento’da temsil edilen siyasi partilerden iki milletvekili de bulunuyor. Parlamentoda 7 sandalyesi olan Komünist Parti’nin adayı Turgun Sızdıkov ile 2009-2011 yılları arasına Ulaştırma Bakanı olarak görev yapan Abelgazi Kusainov, Nazarbayev dışındaki en önemli adaylar olarak dikkat çekiyor.[15]Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve AGİT Parlamenter Asamblesi’ne (AGİTPA) gözlemci olmaları için davetiyelerin de gönderildiği seçimlerde, Nazarbayev’in yine çok yüksek oranda bir oyla yeniden seçilmesi bekleniyor.
Elbette henüz demokratik bir yönetime sahip olmayan Kazakistan’da, Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in, bu seçimde ve hatta ölümüne dek Devlet Başkanı olarak koltuğunu koruması beklenmektedir. Lakin birçok otoriter yönetimin aksine, Kazak halkı bu durumdan genel itibarıyla memnun gözükmektedir. Elbette bunun temel nedenleri; Kazakistan’daki diğer bölge ülkelerine göre görece rahat yaşam koşulları ve temel özgürlüklerin devletçe garanti altına alınmasıdır. Yine ülkenin, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi iki dev ülke arasında oldukça kritik bir yerde konumlanması ve dış politikada radikal İslamcı akımlara karşı Nazarbayev’in liderliğinde dengeleyici bir rolünün olması nedeniyle, Nazarbayev’in koltuğunu dünya kamuoyu nezdinde de son yıllarda iyice güçlendirdiği söylenebilir. Ancak artık 75 yaşına giren Nazarbayev’in, kendisinden sonraki dönemde ülkesinin iyiliği adına stratejik kararlar verme zamanı hızla yaklaşmaktadır. Rusya Federasyonu’nun Gürcistan (2008) ve Ukrayna (2014) krizlerinde gösterdiği saldırgan tutum ve Kazakistan’da yoğun Rus nüfusunun bulunması, Nazarbayev’i bu bölgede son derece temkinli davranmaya ve Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği projesine destek vermeye itmektedir. Ancak bu projenin, zaman içerisinde bir ekonomik işbirliği ağından ziyade Sovyet deneyimine benzer bir Rus emperyalizmi aracına dönüşmesi durumunda, Nazarbayev ve Kazak halkının Rusya’ya yönelik tepkileri hızla artabilecektir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
[1] Bu konuda Kazakistan devleti tarafından yapılan resmi açıklama için;http://www.kazakhembus.com/content/presidential-elections-2015-1.
[8] “Kazakhstan’s long term president to run in snap election – again”, The Guardian, Erişim Tarihi: 17.03.2015, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/world/2015/mar/11/kazakhstan-president-early-election-nursultan-nazarbayev.

13 Mart 2015 Cuma

UPA Yazarları Deniz Tansi ve Ozan Örmeci, 2015 İsrail Genel Seçimlerini Ada Tv'de Yorumladı


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarları Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci ve Yrd. Doç. Dr. Deniz Tansi, 13 Mart 2015 tarihinde Ada Tv’de yayınlanan “Öğlen Ajansı” programına konuk oldular ve Cansu Örmeci’nin sorularını yanıtladılar. 2015 İsrail genel seçimleri, İsrail-ABD ilişkileri, 2015 Birleşik Krallık (İngiltere) genel seçimleri, 2015 Nijerya Devlet Başkanlığı seçimleri ve 2015 Türkiye genel seçimlerinin konuşulduğu programın kaydı aşağıda sunulmuştur.


6 Mart 2015 Cuma

Makroekonomik Veriler Açısından AKP İktidarı Döneminde Türkiye Ekonomisi


Son günlerde doların hızlı yükselişi nedeniyle endişelerin hakim olduğu ve dünyanın halen en büyük 17. ekonomisi durumundaki Türkiye ekonomisinin, 2002 sonlarında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi dönemindeki performansı, Türkiye ve dünyada çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Bu yazıda, bu alanın uzmanı olmayan bir isim olarak, AKP iktidarı döneminde yakalanan makroekonomik verileri, Dünya Bankası (World Bank) web sitesinde yayınlanan ve uluslararası kabul gören rakamlara bakarak derleyeceğim.

Günümüzde ekonomi performansını ölçmekte en önemli kriter kabul edilen ekonomik büyüme (GDP growth) konusunda[1], AKP iktidarı döneminde yakalanan oranlar aşağıdaki gibidir;

2002: % 6,2
2003: % 5,3
2004: % 9,4 (rekor büyüme)
2005: % 8,4
2006: % 6,9
2007: % 4,7
2008: % 0,7
2009: % -4,08 (küresel ekonomik krizin de etkisiyle en başarısız yıl)
2010: % 9,2
2011: % 8,8
2012: % 2,1
2013: % 4,1
2014: % 3,1 (tahmini).

Bu sonuçlara yakından bakıldığında; Türkiye’nin aslında henüz üçlü koalisyon (DSP-MHP-ANAP) iktidarının yerinde olduğu 2002 yılında, Kemal Derviş’in uygulamaya soktuğu yeniden yapılandırma programı neticesinde ekonomik krizden çıkmayı başardığı ve o dönem alınan erken seçim kararının adeta AKP’nin önünü açmak ve bu partiyi iktidara getirmek için yapılmış stratejik bir hata olduğu görülmektedir. Nitekim AKP iktidarının ilk yılı olan 2003’te, Türkiye’nin ekonomik büyüme oranı % 6,2’den % 5,3’e düşmüştür. 2007 yılına kadar uygulamada olan Derviş programının yardımıyla, bu yıla kadar ekonomik büyüme rakamları açısından çok başarılı olan AKP iktidarı, 2008 yılında başlayan küresel ekonomik krizin etkisiyle 2008 ve özellikle 2009 yıllarında başarısız olmuştur. Ancak 2010 yılından itibaren büyüme rakamları açısından Türkiye ekonomisi yeniden bir toparlanma sürecine girmiştir. Son yıllarda ise, ekonomik büyüme oranları Avrupa ortalamasının hayli üzerinde, ancak bir dönem Türkiye’nin rekabet ettiği Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerin de hayli altındadır.

Ekonomik büyüme verisini destekleyen önemli bir gösterge olan kişi başına düşen gelir (GDP per capita) açısından bir değerlendirme yapıldığında ise, AKP iktidarında yakalanan rakamlar şu şekildedir[2];

2003: 4.595 $
2004: 5.866 $
2005: 7.129 $
2006: 7.736 $
2007: 9.312 $
2008: 10.379 $
2009: 8.626 $
2010: 10.135 $
2011: 10.604 $
2012: 10.660 $
2013: 10.971 $.

Bu alanda yakalanan gelişme, ekonomik büyüme verilerini destekleyecek şekilde oldukça iyi gözükse de, Türkiye’nin aslında son 4-5 yıldır “orta gelir tuzağı” adı verilen 10.000 $ seviyesinde duraklamaya girdiği ve tüm çabalara karşın AKP iktidarında ileri bir hamlenin yapılamadığı görülmektedir. Bunun elbette bazı yapısal nedenleri bulunmaktadır. Öncelikle Türkiye’nin büyük ölçüde ülkeye sıcak para girişi ve inşaat sektörüne dayalı gelişme (kalkınma) modeli, bu durumun temel sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna ek olarak, ülkenin ileri hamle yapmasını sağlayacak yüksek teknoloji üretiminin azlığı ve dış politikada yapılan hatalar neticesinde birçok ülke ile bozulan ekonomik ilişkiler, önemli diğer nedenler olarak belirtilebilir.   

Ekonomi açısından en önemli verilerden kabul edilebilecek işsizlik oranları bakımından bir değerlendirme yaptığımızda[3];

2002: % 10,8
2003: % 10,5
2004: % 10,8
2005: % 10,6
2006: % 10,2
2007: % 10,3
2008: % 11
2009: % 14
2010: % 11,9
2011: % 9,8
2012: % 9,2
2013: % 10.

İşsizlik rakamları açısından AKP iktidarının ekonomik büyüme alanında yakaladığı başarıya ulaştığını iddia etmek zordur. Zira ülkedeki işsizlik oranı, daima OECD ortalamasının üzerinde seyretmiş ve % 9’un altına hiç inememiştir. Türkiye’nin hızlı nüfus artışı yaşayan bir ülke de olduğu düşünüldüğünde, işsizlik oranlarının % 5 seviyelerine çekilememesinin birçok sosyoekonomik soruna ve bunlara bağlı olarak gelişen siyasal hadiselere de (terör, radikal sosyal hareketler vs.) kaynaklık ettiği iddia edilebilir.

Enflasyon oranı açısından AKP iktidarına daha yakından baktığımızda ise, karşımıza şu rakamlar çıkmaktadır[4];

2003: % 25,3
2004: % 10,6
2005: % 10,1
2006: % 9,6
2007: % 8,8
2008: % 10,4
2009: % 6,3
2010: % 8,6
2011: % 6,5
2012: % 8,9
2013: % 7,5.

AKP iktidarının enflasyon açısından iktidara geldiği döneme göre oldukça başarılı olduğu, ancak bu alanda da OECD ortalamasının altında kalındığı görülmektedir.  

Bu makroekonomik verilerde aslında bir başarısızlık tablosu ortaya çıkmazken, bütün bu göstergelerden daha önemli olan dolar-tl ve euro-tl paritesinde yaşanan kötü gidişat, diğer tüm verileri gölgeyebilecek bir faktör olarak son dönemde karşımıza çıkmaktadır. ABD’deki faiz oranlarının yükselmesine paralel olarak Türkiye’den sıcak paranın çıkışı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iç piyasayı canlandırmak adına faiz oranlarının düşürülmesi konusundaki ısrarının sonuçsuz kalması, Türkiye’de seçim öncesinde olumsuz gidişatın süreceğini göstermektedir. Kuşkusuz bu durum, iktidar partisinin oyları anlamında da negatif bir etkiye neden olabilir. Daha önemlisi ise, ekonomik anlaşmalarını büyük ölçüde dolar üzerinden yapan Türk özel sektörü ve üreticisinin, doların yükselişi nedeniyle dezavantajlı duruma düşmesi ve bu trendin devam etmesi durumunda, ülkede istihdam anlamında da daha kötü bir tablonun kolaylıkla ortaya çıkabilecek olmasıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
  

3 Mart 2015 Salı

2013 Küresel Mutluluk Endeksi


Küresel Mutluluk Endeksi, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan ve John F. Helliwell, Richard Layard ve Jeffrey Sachs gibi önemli isimlerce düzenlenen bir endekstir.[1] İlk kez 1 Nisan 2012’de yayınlanan rapor, ülkelerin gelişmişliği ve halkların memnuniyetini yalnızca gayrisafi milli hasıla ya da İnsani Gelişmişlik Endeksi ile ölçen piyasacı yaklaşıma alternatif olarak ortaya çıkmış ve psikolojik unsurları da devreye sokan alternatif bir yaklaşım gündeme getirmiştir. Bu yaklaşımda; Gallup World Poll’un mutluluk ölçümü verileri, farklı yaşam tercihlerine duyulan saygı ve bireysel özgürlükler, yolsuzluk algısı, ülkelerdeki zihinsel ve ruhsal rahatsızlıkların oranı ve değer yargıları ve etik değerler değerlendirmeye alınmaktadır. Bu yazıda, açıklanan son rapor olan 2013 yılı Küresel Mutluluk Endeksi sonuçlarını[2] sizlere özetleyeceğim.

2013 Küresel Mutluluk Endeksi ilk 30 sıralaması

Listede ilk sırayı alan ülke Danimarka olmuştur. Danimarka’yı küçük farklarla Norveç, İsviçre, Hollanda ve İsveç izlemektedir. Böylelikle ilk 5 sırayı alan ülkelerin hepsi Avrupa merkezli olarak dikkat çekmektedir. 6. sırada yer alan Kanada’yı, Finlandiya, Avusturya, İzlanda ve Avustralya izlemektedir. Böylelikle ilk 10’da yer alan 8 Avrupa ülkesinin dışında Kanada Kuzey Amerika, Avustralya da Okyanusya kıtasından listeye girmektedir. 11. sırada yer alan İsrail, Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasından listeye en üst sıradan giren ülke olarak dikkat çekmektedir. Listede İsrail’i, Kosta Rika (12), Yeni Zelanda (13), Birleşik Arap Emirlikleri (14), Panama (15), Meksika (16), Amerika Birleşik Devletleri (17), İrlanda (18), Lüksemburg (19), Venezuela (20), Belçika (21), Birleşik Krallık (22), Umman (23), Brezilya (24), Fransa (25), Almanya (26), Katar (27), Şili (28), Arjantin (29) ve Singapur (30) izlemektedir. İlk 30’a yakından bakıldığında; listede Avrupa ülkelerinin büyük üstünlüğü göze çarparken, Okyanusya ile Kuzey ve Orta Amerika’nın da oldukça başarılı olduğu, Körfez bölgesinin şaşılacak ölçüde iyi durumda olduğu, Asya ve Afrika kıtasının ise arka planda kaldıkları görülmektedir. Asya’dan listeye girebilen tek ülke Singapur olurken, Afrika’dan hiçbir ülke ilk 30’a girememiştir.

Listede son 10 sırayı alan ülkeler ise şöyle sıralanmıştır; Senegal, Suriye, Komoros, Gine, Tanzanya, Ruanda, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Benin ve Togo (en kötü durumdaki). Anlaşılabileceği üzere, fakirlik ve siyasal istikrarsızlık ortamındaki Afrika ülkeleri ile iç savaş yaşayan Suriye listede en alt sıralarda yer almaktadırlar.

Türk devletlerine bakıldığındaysa; listede en üst sırada yer alan ülke Kazakistan (57. sırada) olurken, Türkmenistan 59., Özbekistan 60., KKTC (North Cyprus) 69., Türkiye 77., Kırgızistan 89. ve Azerbaycan 116. sırada yer almışlardır. Bu da Türk Cumhuriyetlerinin bu konuda yeterince başarılı olamadıklarını göstermektedir.

2013 Küresel Mutluluk Endeksi bölgesel değerlendirme

Bölgesel/kıtasal açıdan bir değerlendirme yapıldığında; Kuzey Amerika kıtasının yaşadığı gerilemeye rağmen ilk sırada olduğu, Batı Avrupa’nın ikinci sırada yer aldığı, Latin Amerika ve Karayiplerin de üçüncü sırayı aldığı görülmektedir. Bu üç bölgenin oldukça gerisinde olan diğer bölge/kıtalar arasında en kötü durumda olanlar ise; Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Doğu Asya’dır.

Endeksin genel bir değerlendirmesi yapıldığında; her ne kadar gayrisafi milli hasıla ile mutluluk arasında doğrudan bir bağ kurulamasa da, zenginliğin fazla ve ortalama gelirin yüksek olduğu bölgelerin (Batı Avrupa, Kuzey Amerika), mutluluk endeksinde de en ön sırada olduğu kolaylıkla fark edilmektedir. Yine en mutsuz bölgelerin aynı zamanda en geri kalmış bölgeler (Sahra-altı Afrika, Güney Asya) olması, burada güçlü bir korelasyon olduğunu ortaya koymaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



Doç. Dr. Hakkı Uyar'la Türk Siyasal Hayatı Üzerine Mülakat


Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hakkı Uyar’la Türk Siyasal Hayatı üzerine bir e-mülakat gerçekleştirdik. Kendisi hakkında detaylı bilgilere http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/ adresindeki web sitesinden ulaşabilirsiniz.
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam mülakat önerimizi kabul ettiğiniz için öncelikle size teşekkür ederiz. İlk olarak, Türk Siyasal Hayatı konusunda uzman bir isim olarak, 2002 yılından beri güçlenerek iktidardaki konumunu pekiştiren Adalet ve Kalkınma Partisi’ni bundan önceki merkez sağ ve İslamcı sağ partilerle kıyasladığınızda nasıl değerlendirdiğinizi öğrenerek başlamak isterim. Sizce din-siyaset ilişkisi, Kürt Sorunu’na bakış, tek parti dönemine ve Kemalizm’e yaklaşım ve sivil-ordu ilişkileri bağlamında Adalet ve Kalkınma Partisi Erbakan çizgisine mi yoksa Menderes çizgisine mi daha yakındır?
Doç. Dr. Hakkı Uyar: Batı dünyasında kurulan siyasal partilerin, modernleşmenin ve kapitalistleşmenin sonucunda oluşan modern toplumsal sınıfların/kesimlerin çıkarlarını temsil etmek amacıyla ortaya çıktıkları görülmektedir. Nitekim, modern İngiltere’nin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısının şekillendiği 17. yüzyılda, muhafazakarların temsilcisi Tory’ler ve liberallerin temsilcisi Whig’ler parlamentoda birer siyasal grup olarak ortaya çıktılar.
Türkiye’deki siyasal partilerin ortaya çıkışında ise, durum tamamen farklıdır. Bu farklılıklar şu noktalarda belirginleşmektedir: Türkiye’deki partiler modernleşmenin ve sınıf mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkmamışlardır. Bununla bağlantılı olarak, parlamenter zeminde, legal olarak kurulmamışlardır. Hatta siyasal parti olarak değil, gizli cemiyet olarak ortaya çıktılar. Yine bununla bağlantılı olarak onların amacı sınıfsal/toplumsal mücadele değildi; çöken “devleti kurtarmak”tı. Dolayısıyla Batı’da siyasal muhalefet modernleşmenin neticesinde ortaya çıkarken, Türkiye’de modernleşememekten kaynaklanıyordu. Türkiye’de yer altı örgütlenmesi temelindeki cemiyetlerin partiye dönüşmesi söz konusuydu. Batı’da değişimin öncülüğünü burjuvazi yaparken, Türkiye’de onun boşluğunu bürokrasi doldurmaya çalışıyordu. Ancak elbette ki başka şekil ve amaçlarla… Sonuçta görülen odur ki, Türkiye’deki siyasal partilerin önemli bir bölümü cemiyet temelli iken (Fedailer Cemiyeti, Genç Osmanlılar Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri), diğer önemli bir kısmı da cemaat temellidir. Bunların etkisinin günümüzde de devam ettiğini söylemek abartılı olmayacaktır.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar geleneksel bir toplum, yani tarım toplumu olarak kaldı. Bazı modernleşme çabalarına rağmen, Osmanlı Devleti bir sanayi toplumuna dönüşemedi. İki büyük devrime; Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’ne uyum sağlayamadı. Osmanlı devlet adamları, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin “ebed müddet”, yani sonsuza dek yaşayacağını düşünmekteydiler. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, devlet adamları ve aydınlar için temel sorun, devletin nasıl kurtulacağı idi. “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusuna çok çeşitli yanıtlar verildi. Bu sorun karşısında, Osmanlı Devleti’nde ilk kez modern anlamda siyasal muhalefet hareketinin doğduğunu söylemek gerekir (Kuleli Vakası ve Genç Osmanlılar/Jön Türk hareketi). II. Abdülhamit’in istibdat yönetimi altında dağılan Jön Türk hareketinin yerini, 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti aldı. Bu cemiyet de, bir illegal örgüttü. Cemiyet’in amacı; II. Abdülhamit’in istibdat yönetimine son vermek, Kanun-u Esasi’nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak ve Meşrutiyet yönetimini tekrar kurmaktı.
İttihat ve Terakki, 1902 yılında Paris’te bir kongre topladı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı nasıl bir politika izleneceği ve Meşrutiyet’in yeniden ilanı için neler yapılacağı konuları ele alındı. Ancak, izlenecek politikalar nedeniyle kongrede İttihatçılar ikiye bölündüler. Bu bölünme, Türkiye’de bugünkü merkez sol ve merkez sağ’ın temelini oluşturmaktadır.
Ahmet Rıza Bey’in liderliğindeki “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” Auguste Comte’un, Osmanlı hanedanı ile anne tarafından akraba olan Prens Sabahattin’in liderliğindeki “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” ise Frederic Le Play’in görüşlerinin etkisi altındaydı. Her iki grup arasında, 1902 tarihinde Paris’te yapılan kongrede, “devrim” aşamasında (1908) ordunun ve yabancı devletlerin rolünün ne olacağı konusunda anlaşmazlık çıktı. Ahmet Rıza Bey grubu, devrim aşamasında ordunun rol oynamasını gerekli görürken, yabancı devletlerin karışmasını istemiyordu. Prens Sabahattin grubu ise, devrim aşamasında ordunun müdahalesine karşı çıkarken, yabancı ülkelerle işbirliği yapılabileceğini savunuyorlardı. Her iki grubun devrim sonrasındaki yönetim modelleri de ayrıydı. İttihatçılar (Ahmet Rıza Bey grubu); aydın, asker-sivil bürokratların önderliğinde merkezi bir yönetim kurmayı amaçlıyordu. Teşebbüs-ü Şahsiciler (Prens Sabahattin grubu) ise; yerli ve yabancı burjuvazinin işbirliğine dayanan, merkezi olmayan ve bireysel girişimleri destekleyici bir yönetim biçimi istemekteydiler.
Ahmet Rıza Bey grubu, II. Meşrutiyet’in ilanında rol oynayan ve bu dönemde iktidarda bulunan gruptu. Bunlar, İttihat ve Terakki Fırkası’nı kurdular. İttihat ve Terakki’yi merkez sol çizgisinin ilk partisi olarak kabul edebiliriz. Onun çizgisini Cumhuriyet döneminde CHP devam ettirdi. Prens Sabahattin grubu ise, II. Meşrutiyet döneminde muhalefette idi. Bu grup; II. Meşrutiyet döneminde Ahrar, Osmanlı Demokrat, Ahali, Hürriyet ve İtilaf Fırkaları içinde yer aldılar. Merkez sağ’ı temsil eden bu partilerin Cumhuriyet dönemindeki devamı olarak da, TpCF, SCF, DP, AP, ANAP ve DYP’yi sayabiliriz.
AKP’nin bu tarihsel süreç içerisinde iki ayak üzerine oturduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri cemiyet temelidir. Cemiyet temelli ayağının Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na dayadığını söyleyebiliriz. Cemaat temeli ise, Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin de dayandığı dinsel cemaatlerdir. AKP’yi Erbakan hareketinden ayıran özellik ise; Nakşibendi kökenin dışına çıkabilmesi ve diğer dinsel cemaatleri de kapsayabilmesidir. Bunu bir miktar geçmişte Özal’ın ANAP’ı da yapabilmişti. Ancak AKP’nin kapsayıcılığı hepsinin çok ötesindedir.
AKP’nin dinsel cemaat kökeni ya da İslamcı kimliği, onun hem 200 yıllık Osmanlı/Türk modernleşme tarihiyle, hem de Cumhuriyetin kurucu değerleriyle ve Tek Parti dönemiyle sorunlu olmasını anlaşılır kılmaktadır.
Kürt meselesine bakışını, II. Abdülhamit’in kullandığı İslami şemsiye ile paralel değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Erbakan’a mı, Menderes’e mi daha yakın olduğu konusunda, AKP’nin melez bir parti olduğu düşüncesindeyim. Tarihsel anlamda kökleri Hürriyet ve İtilaf’a kadar giden cemiyet (oradan da DP’ye uzanan muhafazakar sağ siyaset) ve Erbakan’ın partilerinin dayandığı dinsel cemaat temelinin melezidir bu durum. Bu haliyle pek de demokratik bir kültürden beslenmez.
Ordu ile ilişkileri 1902 Paris Kongresi’ndeki Prens Sabahattin’in tezlerine benzemekle beraber, ordunun iktidarın emrinde olması ya da İkinci Meşrutiyet dönemindeki Halaskaran Zabitan yapılanmasında olduğu üzere kendine hizmet ettiği sürece çok da sorunlu değildir.
AKP siyasal anlamda İslami bir kimlikle harmanlanmış otoriter bir siyasal söylemi temsil etmektedir. Yeri geldiğinde bu eğilimi milliyetçilikle desteklemektedir. Ancak bu, bir hayli pragmatik bir tarzdadır.
Giderek otoriterleşen bu siyasal yapı, 200 yıllık modernleşme tarihinin kurumlarını ve değerlerini de tahrip etmektedir. Modern toplumun ve devlet yapılanmasının yarattığı Tanzimat’tan bugüne kökleşmiş olan kurumlar; Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Merkez Bankası, Anayasa Mahkemesi gibi kurumların siyasal iradenin emrine girmesinin istenmesi ya da bu yönde tahrip edilmesi, kuvvet ayrılığının da giderek zayıflatılması, hem Türk demokrasisi ve hem de modernleşme tarihimiz açısından hiç de olumlu sonuçlar doğurmayacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: 2002’den beri anamuhalefet partisi konumunu koruyan Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek partili dönemden günümüze kadar geçirdiği ideolojik evrimi kısaca nasıl özetleyebilirsiniz? Sizce Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde CHP’de önemli bir değişim süreci yaşandı mı?
Doç. Dr. Hakkı Uyar: CHP, yukarıda sözünü ettiğim cemiyetten fırkaya geçişin örneklerinden birini oluşturmaktadır. Nasıl İttihat ve Terakki Fırkası, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dönüşmesiyle ortaya çıktıysa, CHP de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin dönüşmesiyle ortaya çıktı.
Türkiye’nin 200 yıllık modernleşme tarihini -İlhan Tekeli-Selim İlkin’e göre- dört döneme ayırmak mümkündür:
  • Utangaç Modernite Projesi: 1839-1923
  • Köktenci Modernite Projesi: 1923-1950
  • Popülist Modernite Projesi: 1950-1980
  • Modernite Projesinin Aşınması: (1980 sonrası).
Kemalist modernleşmenin radikal olmasının nedeni, yaklaşık 100 yıldan beri devam etmekte olan Osmanlı modernleşmesinin imparatorluğu kurtarmaya yetmemesidir. İmparatorluğun son 40 yılında yaşanan üç büyük travma (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Birinci Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı) sonucunda, imparatorluğun tamamen dağılması ve imzalanan Mondros-Sevr antlaşmaları, modernleşme hareketinin köktenci bir nitelik kazanması sonucunu doğurdu. Mustafa Kemal’in liderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı ile Sevr’in yerini Lozan’ın almasıyla kurulan yeni ulus-devlet, tekrar çöküş tehlikesiyle karşı karşıya kalmamak için devrimci bir yöntem benimsedi. Bunun ilk işaretlerini daha Kurtuluş Savaşı yıllarında bulmak mümkündür.
CHP, A-RMHC’nin fırkaya/partiye dönüşmesi ile ortaya çıktı. Partinin kuruluşunda Milli Mücadele vurgusu dikkat çekicidir. Parti kuruluş tarihi olarak 9 Eylül 1923 tarihini -İzmir’in kurtuluşunun birinci yıl dönümü- ve ilk Kurultay’ı olarak Sivas Kongresi’ni kabul etmektedir.
CHP tarihi açısından birinci dönüm noktası ülkeyi kurtaran partinin Cumhuriyeti kurmasıdır. CHP, bunu gerçekleştirirken iki meşruiyet temeline dayandı:
  • Ülkeyi kurtaran Müdafaa-i Hukuk temelinden gelme (başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere CHP yöneticilerinin Milli Mücadele’yi kazanmış olmalarının verdiği karizma).
  • Tüm toplumsal kesimleri temsil etme iddiası (Ulusal bir parti olarak CHP, sınıfsal yapının pek de gelişkin olmadığı bir ortamda “Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” düşüncesine dayanıyordu).
CHP tarihi açısından ikinci dönüm noktası, iç ve dış dinamiklerin de etkisiyle ve ama özellikle de modernleşme politikasının bir sonucu olarak, çok partili hayata geçişti. Bu, dünyada bir tek parti yönetiminin kendiliğinden çok partili hayata geçmesi açısından bir ilk niteliği taşımaktaydı.
CHP’nin üçüncü büyük dönüm noktası, değişen ülke ve dünya koşullarına uyum sağlayarak "ortanın solu" politikasına yönelmesidir. Böylece Türkiye tarihinde sol kavramının CHP eliyle meşruiyet kazanması söz konusudur. CHP, kendini ortanın solunda ya da sosyal demokrat olarak tanımlayarak, radikal sola da set çektiğini belirtmekteydi.
CHP’nin tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihiyle özdeştir. Bu süreçte CHP, Türkiye’nin dönüşümüyle birlikte kendini yenileyerek hayatını devam ettiren 92 yıllık bir partidir. Üç büyük dönüşümün ilkinin mimarı Atatürk’tür. İkincisinin İnönü’dür. Üçüncüsünün de mimarı İnönü ve yardımcısı Ecevit’tir.
Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, dördüncü bir dönüşümü planlıyor. Giderek otoriterleşen bir siyasal iktidar karşısında demokrasi ve özgürlük devrimi planlamaktadır.
Özetle;
Cumhuriyet Devrimi
Demokrasi Devrimi
Ortanın Solu/Sosyal Demokrasi Devrimi
Devrimlerini tamamlamıştır. Hedefi dördüncü devrimdir:
Demokrasi ve Özgürlük Devrimi.
Ancak iktidar olmak kolay da değildir. Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geldiğinden beri CHP’nin oylarında % 6-7’lik bir artış var. Bu CHP’nin iktidar olmasına yetecek bir oy artışı değildir. Türkiye’de seçmen -belki dünyanın birçok yerinde de olduğu üzere- karizmatik bir lidere, sosyal ve ekonomik anlamda kendi menfaatlerine hitap eden partilere oy veriyor. O karizmatik liderin seçmeni sosyal ve ekonomik menfaatler sağlayacağı konusunda ikna etmesi gerekiyor. Askeri darbeler dışında Türkiye’de siyasal partilerin ya da liderlerin sonunu getiren ise devalüasyon dahil ekonomik kriz. AKP’nin gitmesi için böyle bir ekonomik kırılganlık gerekir ve üstelik CHP’nin de ondan daha iyi şeyler vaat etmesi…

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Haziran ayında ülkemizde genel seçimler yapılacak. Seçimlere doğru giderken partilerin stratejilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce seçim sonrasında nasıl bir siyasi tablo ortaya çıkabilir?
Doç. Dr. Hakkı Uyar: Mevcut siyasal kutuplaşma ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası üzerinde yarattığı baskının oluşturabileceği dövizdeki ciddi bir artış, dolayısıyla bir devalüasyon AKP iktidarını zor durumda bırakabilir. Henüz 3 aylık bir süreç var ve bu siyaset açısından uzun bir zaman.
AKP’nin daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedefi Başkanlık sistemi… Üstelik bu Başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığına dayanan ABD tipi bir Başkanlık sistemi de değil… Türkiye’nin yaklaşık 100 yıllık parlamenter geleneğini ortadan kaldırabilecek ya da sembolikleştirebilecek bir amaç içeriyor. Oysa Türkiye’nin 90 yıllık siyasal sistemi, Cumhurbaşkanı’nın sembolikliğine ya da Cumhurbaşkanı’nın hakemliği sistemine dayanıyor. Türkiye’nin çatışmacı siyasal kültürünün bir gereği bu hakemlik.
CHP ile MHP’nin oylarındaki artış, HDP’nin barajı geçmesi olasılığı AKP’nin -bırakın 400 milletvekilliğini- 300 milletvekili sınırını aşmasını zorlaştırabilir. Ancak HDP’nin barajı geçmesi durumunda yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi üzerinden AKP ile yapacağı pazarlık çok belirsiz. Bugün Türkiye’nin geldiği yer fiili başkanlık ve fiili özerklik. Bu noktada Türkiye’yi 7 Haziran sonrasında toplumsal çatışma ve siyasal kaos bekliyor olabilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Hocam bize vakit ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Başarılı çalışmalarınızın devamını dilerim.

Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 03.03.2015
Doç. Dr. Hakkı Uyar Kimdir?

1969’da İzmir Menemen’de doğdu. 1990 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği anabilim dalından mezun oldu. İzmir Bağyurdu Lisesi’nde bir buçuk yıl kadar tarih öğretmenliği yaptı. 1992 yılında DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde araştırma görevlisi oldu. Aynı enstitüde 1990-1993 yılları arasında yüksek lisans, 1993-1998 yılları arasında doktora yaptı. 1998 yılında öğretim görevlisi, 2001 yılında DEÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne yardımcı doçent kadrosuna atandı ve kurucu bölüm başkanlığını yürüttü (2002-2008). Halen DEÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı’nda Doçent olarak görev yapmaktadır. Doktora tezi “Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi” adıyla yayınlandı ve bu kitap 2000 yılında “Afet İnan Tarih Araştırma Ödülü”nü kazandı. 2000 yılında “1923’ten Günümüze CHP Tüzükleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme” ile “ ‘Sol Milliyetçi’ Bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943)” adlı kitapları; 2001 yılında da ve “Türk Siyasal Yaşamında Cepheleşmelere Bir Örnek: Vatan Cephesi” adlı kitabı yayınlandı. 2010 yılında Muammer Erten’in anılarını yayına hazırladı: “Topraktan Parlamentoya”. Ardından da son yıllarda “100 Soruda CHP Tarihçesi (1923-2012)”, Karadenizli Bir Politikacı: Aytekin Kotil (1934-1992)” veTürkiye’nin Demokrasi Devrimi: 1950 Seçimleri”  adlı kitapları yayınlandı. Yakın dönem Türkiye tarihi, Türk demokrasi tarihi, CHP tarihi ve Türk modernleşme tarihi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir ve bu alanda yayınlanmış birçok makalesi de bulunmaktadır.