16 Eylül 2014 Salı

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande'ın Irak Ziyareti


IŞİD’in Haziran ayında Musul’u ele geçirmesinin ardından çok gerilimli günlerin yaşandığı Irak’a ilk ziyareti gerçekleştiren Batılı lider Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande oldu. Geçtiğimiz gün Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ve Savunma Bakanı Jean-Yves Le Drian ile birlikte bu ülkeyi ziyaret eden Hollande, ziyareti süresince önemli görüşmelerde bulundu.[1]

Ziyareti kapsamında ilk olarak Bağdat’ta Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı Fuad Masum ile biraraya gelen Hollande, “Paris’te gelecek hafta düzenlenecek konferansın konusu, Irak’ın birliği için destek ve IŞİD örgütüyle mücadelede koordinasyon olacak” diyerek, IŞİD’e karşı Irak’a destek mesajları verdi.[2] Hollande, ülkesinin siyasi ve güvenlik alanlarında “ortak düşman” olarak nitelendirdiği IŞİD’le mücadele noktasında Irak’la dayanışma içinde olacağını dile getirdi.[3] Hollande’ın ikinci önemli görüşmesi yine yeni göreve başlayan Irak Başbakanı Haydar el Abadi ile oldu.[4] Görüşmenin ardından Hollande, Irak’ı tehdit eden terörün etkisiz hale getirilmesi için bütün uluslararası yolların denenmesi ve destek çabalarının birleştirilmesi gerektiğini söyledi. Hollande, bu konuda Fransa'nın harekete geçmeye hazır olduğunu ifade ederek, Irak’a yardım eden ilk Avrupa ülkesi olarak en üst seviyede desteklerini sürdürmek istediklerini dile getirdi.[5]

Hollande’ın ziyareti kapsamında görüştüğü üçüncü önemli kişi ise Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani oldu. Yolculuk yaptığı uçağında IŞİD tehlikesine karşı Kürdistan bölgesine ulaştırılmak üzere 15 tonluk insani yardım malzemesi de getiren Hollande, Erbil’deki görüşme sonrasında “Kürdistan bölgesine yönelik askeri ve insani yardımlarımız artarak devam edecek” diye konuştu.[6] Görüşmenin ardından Mesut Barzani de, “Teröristleri yenmemizde Fransa’nın askeri yardımları çok etkili oldu. Bu birliktelik devam ederse, bölgenin iç barışı ve istikrarı sağlanır. Uluslararası koalisyonun da desteğiyle teröristleri Irak’tan temizleyebiliriz” dedi. Hatırlanacağı üzere, kısa bir süre önce Fransa’nın peşmergeye yeni silah satışı ve hibelerinin yapacağı da duyurulmuş, daha sonra Alman Şansölyesi Angela Merkel'den de bu yönde bir açıklama yapmıştı.

Bu ziyarete Fransa açısından baktığımızda; The Telegraph’dan David Chazan'ın da son haber analizinde dikkat çektiği üzere, ülkesinde popülaritesinin hayli düşük seyrettiği bir dönemde François Hollande’a bu ziyaretin küçük de olsa artı puan kazandırabileceği ve Fransa’nın dünya siyasetindeki etkisini göstermesi açısından olumlu bir etki yapabileceğini söylemek mümkündür.[7] Nitekim geçtiğimiz yıl da Fransa, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne yaptığı müdahalelerle dünya kamuoyunun gündemine gelmiş ve Hollande’ın sol görüşlü bir lider olarak dış politikadaki şahin tutumuna dikkat çekilmişti. Ancak Hollande’ın azalan desteğinin esas sebebinin ülkedeki ekonomik sorunlar olduğu hatırlanınca, bu ve benzeri ziyaret ve hamlelerin kendisinin desteğini büyük çapta arttırmayacağı akla gelebilir.

Bu ziyarete uluslararası politika perspektifinden baktığımızda ise; Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin fiili ve yasal olarak hayata geçirilebilmesi için IŞİD terörünün yarattığı kaos ortamının uygun bir zemin yarattığı ve bu sürece açık destek veren İsrail’den sonra, Avrupa’dan ve özellikle Fransa’dan da bağımsızlık konusunda olumlu sinyaller gelmeye başladığı söylenebilir. Ancak bu noktada en belirleyici etken, kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’nin kararı olacaktır.
 
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] “French President Hollande visits Baghdad”, DW, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.dw.de/french-president-hollande-visits-baghdad/a-17917430.
[2] “Fransa’dan Irak ve Kürdistan Bölgesi’ne kritik ziyaret”, Bas News, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://basnews.com/tr/News/Details/Fransa-dan-Irak-ve-Kurdistan-Bolgesi-ne-kritik-ziyaret/33784.
[3] “Fransız uçakları da IŞİD'i vuracak”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.aa.com.tr/tr/dunya/387925--fransa-cumhurbaskani-hollande-irakta.
[4] “M. Hollande affiche son soutien à l’Irak contre l’EI”, Le Monde, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/international/article/2014/09/13/m-hollande-affiche-son-soutien-a-l-irak-contre-l-ei_4486990_3210.html?xtmc=hollande_iraq&xtcr=1.
[5] “Fransız uçakları da IŞİD'i vuracak”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.aa.com.tr/tr/dunya/387925--fransa-cumhurbaskani-hollande-irakta.
[6] “Fransa Cumhurbaşkanı Hollande Mesut Barzani ile görüştü”, Akşam, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.aksam.com.tr/dunya/fransa-cumhurbaskani-hollande-mesut-barzani-ile-gorustu/haber-338332.
[7] “Francois Hollande bids to escape domestic trouble with Iraq visit”, The Telegraph, Erişim Tarihi: 16.09.2014, Erişim Adresi: http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/francois-hollande/11091583/Francois-Hollande-bids-to-escape-domestic-trouble-with-Iraq-visit.html.

12 Eylül 2014 Cuma

Kıbrıs Tv'de Katıldığım Tv Programı


15 Ağustos 2014 tarihinde (yayın tarihi 21 Ağustos 2014) Kıbrıs Tv’de katıldığım ve Pınar Gözek Dervişağa’nın 2014 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türk Dış Politikası, Ortadoğu ve Kafkasya’daki jeopolitik gelişmeler ve Kıbrıs Sorunu konularındaki sorularını cevaplandırdığım Teleskop programının video linkini aşağıda bulabilirsiniz. 



Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


9 Eylül 2014 Salı

IŞİD Nedir ve Ne İstiyor?


Irak-Şam İslam Devleti ya da kısa ve yaygın bilinen adıyla IŞİD, Suriye ve özellikle Irak’ta son aylarda vahşi katliamlarıyla gündeme gelen ve sansasyon yaratan bir terör örgütüdür. Türk diplomatları ve Konsolosluk çalışanlarını kaçırması, Irak Ordusu’nu darmadağın ederek Musul şehrini ele geçirmesi ve Şii Türkmenler, Hıristiyanlar ve Ezidilere yönelik katliamlar gerçekleştirmesi gibi olaylarla dünya gündemine oturan örgüt, sonradan İslam Devleti (İD) adını almıştır. Örgüt, son haftalarda daha çok kaçırdığı Amerikalı gazetecilerin kafalarını keserek idam ederken çekilmiş görüntüleri internet üzerinden yayınlamasıyla gündeme gelmiş ve dünya kamuoyunda büyük nefret uyandırmıştır.[1] Bu olayların ardından, 9 Ağustos tarihinden başlayarak ABD Ordusu ve İngiliz SAS komandoları, örgüte yönelik kısıtlı askeri müdahaleler (daha çok hava operasyonu şeklinde) gerçekleştirmişlerdir.[2] IŞİD, kendisini radikal İslamcı bir ideolojik temele oturtmaya çalışmasına karşın, örgütün mantık dışı hareket ve aşırıya kaçan şiddet kullanımı, aslında bu örgütün dini temelden ziyade jeopolitik-siyasi hedeflere hizmet eden bir paravan yapı olduğunu akla getirmektedir. Bu yazıda IŞİD örgütü hakkında bazı temel bilgileri sizinle paylaşarak, dünya kamuoyunda IŞİD’in yapısı ve hedefleri hakkında yazılanları özetlemeye çalışacağım.
Sanılanın aksine IŞİD yeni kurulmuş bir terör örgütü değildir. ABD'nin 2003 yılındaki uluslararası bir karara dayanmayan Irak işgali sonrasında, 2004 yılında Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi tarafından “Tevhid ve Cihad” adıyla kurulan örgüt, ilerleyen yıllarda El Kaide şemsiyesi altına girdiğini açıklayarak adını Mezopotamya El Kaide’si ya da Irak El Kaide’si olarak farklılaştırmış olan Selefilik inancına dayalı bir yapılanmadır.[3] Örgüt, kendinden çok daha küçük boyutta olan Jaysh el-Fatiheen, Jeish el-Taiifa el-Mansoura, Katbiyan Ansar el-Tevhid vel Sunnah ve Jund el-Sahaba (Sahabelerin Askerleri) gibi savaşçı ve gözüpek grupların kayıtsız şartsız desteğini alırken, El-Kaide gibi geniş tabanlı bir örgütün de tam desteğine sahiptir.[4] Örgütün temel amacı; Irak ve Suriye topraklarının özellikle kuzey kesiminde Sünni Araplar, Türkmenler ile Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları topraklarda Selefi İslam yorumuna dayalı bir Şeriat devleti kurmaktır.[5] Prof. Dr. Ata Atun’a göre ele geçirdiği şehirlerdeki maddi zenginlikleri o şehirlerin sakinleri ile paylaştığı için halkın tam desteğini alan örgüt, bu sayede varlığını kalıcı bir şekilde sürdürmeyi başarmış durumdadır.[6]
2004-2010 döneminde daha çok varlığını oluşturan ve sağlamlaştıran örgüt için ilk dönüm noktası; 2010 yılında ABD Ordusu’nun örgüt lideri Ebu Ömer El Bağdadi ile yardımcısı Ebu Hamza El Muhacir’i düzenlediği bir operasyonla öldürmesinin ardından, liderliği Ebu Bekir El Bağdadi’nin üstlenmesiyle olmuştur.[7] Örgütte liderliğini kabul ettiren Bağdadi başa geçtikten sonra, örgütün gücü ve militan sayısı istikrarlı bir şekilde artmıştır. Geçtiğimiz haftalarda kendisini İslam dünyasında halife ilan etmesi ve basına sızdırılan konuşmalarıyla gündeme gelen Bağdadi, Amerikan hükümetine göre halen Suriye’de yaşamakta ve örgütün saldırılarını planlamaktadır.[8] Örgüt için ikinci önemli dönüm noktası; 2011 yılında ABD Ordusu’nun Irak’tan çekilmesi olmuştur. Örgüt, bu sayede faaliyet alanını genişletmiş ve aşırı şiddet kullanımı yoluyla halka korku salarak, kısa sürede Suriye ve Irak’ta Sünni gruplar içerisinde güçlenmeye başlamıştır.[9] Örgüt için üçüncü önemli dönüm noktası ise, kuşkusuz büyük umutlarla başlayan ancak kısa sürede hüsrana dönüşen Arap Baharı süreci olmuştur. Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçraması ve Suriye devletinin zayıf yapısı nedeniyle ülkenin yarısında kontrolü kaybetmesinin neticesinde, IŞİD, Suriye’de çok geniş bir alana hükmetmeye ve buradan Irak’a yönelik saldırıları da koordine etmeye başlamıştır.[10] Bu noktada Suudi Arabistan ve Katar gibi Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin, Esad rejimini devirmek adına radikal grupların da yer aldığı muhalefete destek sağlaması, kuşkusuz IŞİD için önemli bir dayanak noktası oluşturmuştur. IŞİD için dördüncü önemli dayanak noktası ise; Irak’ta Nuri El Maliki hükümetinin Sünni gruplara yönelik geliştirdiği yanlış politikaların, örgütü dindar Sünni halk nezdinde muteber hale getirmesi olmuştur.[11] Bu sayede örgüt Irak’ta da geniş bir destekçi tabanına ulaşmış ve birçok şehri ele geçirmiştir.
Örgütün gelir kaynakları konusunda da çeşitli iddialar bulunmaktadır. CFR’den Zachary Laub’a göre; görünürde siyasal-dini bir örgüt olmasına karşın, aslında IŞİD bir suç örgütü gibi çalışmakta ve temel gelir kaynaklarını haraç, kaçakçılık ve diğer suç türleri oluşturmaktadır.[12] Örgütün Irak ve Suriye’de banka soygunları, adam kaçırma ve gasp gibi faaliyetlerle kendisine kaynak yarattığı ifade edilmektedir. IŞİD, bugün, dünyanın dört bir yanından gelmiş (Çeçenistan, Afrika, Pakistan, Afganistan, Libya hatta Avrupa ülkeleri) ve Selefi İslam’a dayalı bir Şeriat devleti kurmayı ortak hedef olarak gören militanlardan oluşmaktadır. IŞİD’in Suriye’deki silahlı savaşçılarının sayısının 5-6 bin, Irak’taki savaşçılarının sayısının ise 10 binin üzerinde olduğuna dair analizler yapılmaktadır. Bu militanlar arasında çok sayıda Türk vatandaşının olduğu da vurgulanmaktadır. IŞİD’in silah ihtiyacını nasıl karşıladığına dair yapılan analizlerde ise, ABD Ordusu’nun Irak’taki depolarından çalınan silahlar ile aralarında Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve hatta ABD’nin de bulunduğu ülkelerce Suriye muhalefetine gönderilen silahların önemli birer unsur olduğu değerlendirilmektedir.[13]
Şimdilerde IŞİD’in kontrolünde olan Irak ve Suriye’deki geniş coğrafya
Örgütün ideolojisi dünya kamuoyuna Şeriat hukukuna dayalı bir İslam devleti kurmak gibi yansıtılsa da[14], bunun sadece halka kendisini kabul ettirmek için bir araç olarak kullanıldığı vurgulanmalıdır. IŞİD’in görünürde olan esas hedefi; Irak ve Suriye’de Batı karşıtı ve Sünni hakimiyetine dayalı bir düzen oturtmak ve bölgeyi farklı dini gruplardan (Alevi-Nusayri, Hıristiyan, Şii, Ezidi) temizlemektir. Örgüt bu noktada katı bir Şeriat hukukunu savunmakta, kız-erkek ayrı eğitimi desteklemekte, kadınlara örtünmeyi zorunlu kılmakta, müziği yasaklamakta ve Ramazan ayında oruç tutulmasını zorunlu tutmaktadır. Aslında Türkiye’de ve dünyada birçok siyasal İslamcı düşünür ve partinin de savunduğu fikirlerin IŞİD örneğindeki farkı, bunların kılıç zoruyla gerçeğe dönüştürülmesidir.[15] Eski bir MI6 çalışanı olan gazeteci-yazar Alastair Crooke’a göre; örgütün gizli ve uzun vadeleri hedefleri arasında Suudi Kraliyet ailesinin yerine geçerek, Suudi Arabistan ve Körfez coğrafyasında kontrol sağlamak da vardır.[16] Örgüte kimin destek olduğu da bugüne kadar açıklanamamış büyük bir muammadır. Bu noktada, örgütün Kürt gruplarla ciddi anlamda çatışmaya girmemiş olması ve katliamlarını daha çok Türkmen, Hıristiyan ve Ezidilere yönelik gerçekleştirmesi, örgütün Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına zemin sağlamak için kurulmuş suni bir yapı olduğu iddialarını gündeme getirmektedir. Zira IŞİD’e karşı bölgesini savunmak zorunda kalan Kürdistan Bölgesel Yönetimi, artık tam anlamıyla bağımsız bir devlet gibi davranmakta ve Batı ülkelerinden satın aldığı yeni silah ve teçhizatlarla Peşmerge Ordusu’nu güçlendirmektedir.  Hatırlanacağı üzere kısa bir önce İsrail de bu devleti tanımaya hazır olduğunu dünyaya duyurmuştu. Komplo teorilerinin havada uçuştuğu bu konuda yine de sağlıklı bir fikir söyleyebilmek şu an için mümkün gözükmemektedir.
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; IŞİD’in arkasındaki güç her ne olursa olsun, örgütün şu ana kadar yaptığı şeylerin en çok İslam dinine ve Müslümanlara zarar verdiği ve bölgeye yönelik olası Batı müdahalelerini dünya kamuoyunda meşrulaştırdığı görülmektedir. Bu anlamda IŞİD’in, tüm o Batı düşmanı görüntüsünün altında, aslında Batı merkezli birtakım yapılarca desteklenmiş olabileceği iddiası sıradan bir komplo teorisinden çok daha güçlü bir temele oturmaktadır. Zira IŞİD sayesinde, ekonomik krizdeki Batı dünyasının savunma sanayiinde yeni bir canlanma yaşanmakta ve bölgeye yönelik operasyonlara başta Müslümanlar olmak üzere dünyadaki her kesim destek verir hale gelmektedir. Müslüman ülkelerde laik devlet yapısının oturmamış olması, dahası varolan tek başarılı örneğin (Türkiye ve Kemalizm) çökertilmeye çalışılması, kuşkusuz bu noktada Batı müdahaleciliğini haklı bir noktaya taşımaktadır. Bu nedenle İslam dünyasındaki ülkelerin laik-demokratik devlet sistemi ve yaşam biçimi konusundaki gerikalmışlığının, maalesef bağımsız ve güçlü siyasal aktörler olmalarını da engellediği, yapılan analizlerde mutlaka vurgulanmalıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci

[1] “What ISIS, an al-Qaeda affiliate in Syria, really wants”, The Economist, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.economist.com/blogs/economist-explains/2014/01/economist-explains-12#sthash.NXeBJmBk.dpuf.
[2] Bu konuda bir değerlendirme için; Tansi, Deniz (2014), “ABD’nin IŞİD Operasyonu”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/abdnin-isid-operasyonu/.
[3] Göktürk, Tüysüzoğlu (2014), “IŞİD Ne Yapmaya Çalışıyor?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/isid-ne-yapmaya-calisiyor/.
[4] Atun, Ata (2014), “IŞİD Kim ve Ne Yapmak İstiyor (1)”, Avrupa Gazete, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: https://www.avrupagazete.com/ata-atun/84108-isid-kim-ve-ne-yapmak-istiyor-1.html.
[5] Göktürk, Tüysüzoğlu (2014), “IŞİD Ne Yapmaya Çalışıyor?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/isid-ne-yapmaya-calisiyor/.
[6] Atun, Ata (2014), “IŞİD Kim ve Ne Yapmak İstiyor (1)”, Avrupa Gazete, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: https://www.avrupagazete.com/ata-atun/84108-isid-kim-ve-ne-yapmak-istiyor-1.html.
[7] Göktürk, Tüysüzoğlu (2014), “IŞİD Ne Yapmaya Çalışıyor?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/isid-ne-yapmaya-calisiyor/.
[8] Laub, Zachary (2014), “Islamic State in Iraq and Syria”, Council on Foreign Relations, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.cfr.org/iraq/islamic-state-iraq-syria/p14811.
[9] Laub, Zachary (2014), “Islamic State in Iraq and Syria”, Council on Foreign Relations, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.cfr.org/iraq/islamic-state-iraq-syria/p14811.
[10] “What ISIS, an al-Qaeda affiliate in Syria, really wants”, The Economist, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.economist.com/blogs/economist-explains/2014/01/economist-explains-12#sthash.NXeBJmBk.dpuf.
[11] Laub, Zachary (2014), “Islamic State in Iraq and Syria”, Council on Foreign Relations, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.cfr.org/iraq/islamic-state-iraq-syria/p14811.
[12] Laub, Zachary (2014), “Islamic State in Iraq and Syria”, Council on Foreign Relations, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.cfr.org/iraq/islamic-state-iraq-syria/p14811.
[13] Göktürk, Tüysüzoğlu (2014), “IŞİD Ne Yapmaya Çalışıyor?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/isid-ne-yapmaya-calisiyor/.
[14] “Viewpoint: ISIS goals and possible future gains”, BBC, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-middle-east-27801680.
[15] “ISIS: The first terror group to build an Islamic state?”, CNN, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://edition.cnn.com/2014/06/12/world/meast/who-is-the-isis/.
[16] Crooke, Alastair (2014), “Middle East Time Bomb: The Real Aim of ISIS Is to Replace the Saud Family as the New Emirs of Arabia”, The Huffington Post, Erişim Tarihi: 09.09.2014, Erişim Adresi: http://www.huffingtonpost.com/alastair-crooke/isis-aim-saudi-arabia_b_5748744.html.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Avrupa Birliği'nde Kan Değişimi


Avrupa Birliği’nde geçtiğimiz günlerde önemli bir kan değişimi yaşandı. AB Konseyi’nin yeni Başkanı, Herman Van Rompuy’un yerine atanan Polonya Başbakanı Tusk olarak belirlenirken, “AB Dışişleri Bakanı” olarak da adlandırılan AB Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilciliği görevine Catherine Ashton’ın yerine İtalya Dışişleri Bakanı Federica Mogherini getirildi.[1] Bu yazıda bu atamaların anlamını sorgulayacak ve bu iki yeni ismi sizlere tanıtacağım.
Öncelikle bu iki ismin seçilmesinde, AB içerisindeki hassas dengelerin rol oynadığı vurgulanmalıdır.Amerika’nın Sesi tarafından yapılan bir analizde vurgulandığı gibi; Tusk Avrupa sağını, doğuyu ve erkekleri temsil ederken, Mogherini Avrupa solunu, güneyi ve kadınları temsil etmektedir.[2] AB kurallarına göre Tusk 2,5, Mogherini ise 5 yıl görevde kalacaktır. Ayrıca Tusk’un ikinci defa seçilme hakkı da bulunuyor.[3] Atamalara bir diğer perspektiften bakarsak; son dönemde özellikle Almanya’nın ekonomik ve siyasi olarak domine ettiği AB’de, üye ülkelerde oluşan rahatsızlığın giderilmesi için Almanya ve Fransa dışındaki ülkelerden politikacıların birliğin kurumlarının başına seçildiği görülmektedir. Nitekim Almanya ve Fransa gibi ülkelerin politikacıları AB kurumlarının tepesi için düşünülmezken, daha küçük ve orta ölçekli ülkelerden siyasetçilerin seçilmesi (Tusk-Polonya, Mogherini-İtalya), bu ülke halklarında AB’ye yönelik pozitif bir havanın oluşmasına neden olmaktadır. Hatırlanacağı üzere, kısa bir süre önce Avrupa Komisyonu’nun başına da Lüksemburglu Jean Claude Juncker seçilmişti.
Donald Tusk
1957 doğumlu olan Polonya Başbakanı Donald Tusk[4], 2007’den beri ülkesinin başında olan başarılı bir merkez sağ siyasetçi olarak dikkat çekmektedir. Öyle ki, kendisi komünizm sonrasında Polonya’da yeniden seçilmeyi başaran ilk siyasetçi olmuştur. Sivil Platform (Platforma Obywatelska) adlı partisiyle 2007’de parlamento çoğunluğunu kazanarak Başbakan olan Tusk, daha önce 2005 yılında da Lech Kaczyński’ye karşı Başkan adayı olmuş, ancak seçimi az bir farkla kaybetmişti.[5] Gençliğinde Lech Walesa’nın lideri olduğu Solidarity (Dayanışma) Hareketi içerisinde aktif görev almış ve komünizmin yıkılmasında rol oynamış olan Tusk, 2011 seçimlerinde de az  bir oy kaybı yaşamasına karşın yerini korumayı başarmıştır. Tusk’un bu göreve atanacağının ortaya çıkmasından beri kendisi hakkında pek çok eleştiri dile getirilmiştir. Bunlardan ilki, Tusk’un yabancı dil yeterliliği ile ilgilidir. Tusk’un İngilizcesinin zayıf olduğu, Fransızcayı hiç bilmediği ve Almancayı da ancak anlayabildiği ama çok iyi konuşamadığı ifade edilmektedir.[6] AB toplantılarının daha çok İngilizce ve Fransızca olarak yapıldığı düşünülürse, elbette bu detay gibi görünen eksiklik Tusk için ciddi sorunlar yaratabilir. Bu nedenle Tusk da geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada, “Merak etmeyin üç ayda yüzde 100 hazır olacağım” diyerek endişelerin yersiz olduğunu vurgulamıştır.[7] Tusk’un dış politika anlayışı da eleştiri konusu yapılmaktadır. Lech Kaczyński’ye kıyasla daha merkeze yakın bir politikacı olan Tusk, göreve geldikten sonra Almanya ve Rusya ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştır. George W. Bush ABD Başkanı iken Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya’ya karşı Polonya’ya yerleştirmek istediği füze kalkanı projesine soğuk yaklaşan Tusk[8], Barack Obama döneminde ise bu konuya daha sıcak bakmaya başlamıştır.[9] Tusk’un otoriter politikalara yönelen ve Rusya ile yakın ilişki içerisindeki Macaristan Devlet Başkanı Victor Orban ve partisi Fidesz’e verdiği destek de eleştirilen bir husustur.[10] Foreign Affairs dergisinde Lorinc Redei’nin dile getirdiği üçüncü bir eleştiriye göre ise; Tusk her ne kadar yetenekli bir politikacı olsa da, Van Rompuy'un aksine federal yapısı olan AB’de farklı fraksiyonlar arasında birlik sağlayabilecek köprü ve koalisyon kurma yeteneği ve tecrübesinden yoksundur.[11] Bu nedenle Tusk’un seçimi Redei’ye göre hatalı bir seçimdir. Görevi devrederken yaptığı konuşmada Van Rompuy da Tusk’un üç zorlu görevi olduğunu kendisine hatırlatmıştır; Ukrayna krizinin çözümlenmesi, Avrupa ekonomisinin stagnasyon durumunun düzeltilmesi ve Birleşik Krallık’ın AB içerisindeki yerinin netleştirilmesi.[12]
Federica Mogherini
İtalya’nın genç ve karizmatik sosyal demokrat Başbakanı Matteo Renzi’nin büyük çabalarıyla ve Baroness Catherine Ashton’ın yerine bu göreve getirilen Federica Mogherini ise[13], alımlı fiziği ve iyi eğitimli olması gibi özellikleriyle dikkat çekerken, kendisine yönelik ciddi eleştiriler de mevcuttur. 1973 doğumlu genç bir politikacı olan Mogherini, ülkesi İtalya’da Roma Sapienza Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi okumuştur.[14] Gençliğinde komünist olan Mogherini, daha sonra Demokrat Parti’ye katılmış ve merkez sol çizgide siyaset hayatına atılmıştır. Şubat 2014’ten beri İtalya Dışişleri Bakanı olan Mogherini’ye yönelik eleştirilerin en önemlisi; kendisinin Rusya’ya yakın bir politikacı olarak etiketlenmesidir. Litvanya Başkanı Dalia Grybauskaite tarafından “Kremlin yanlısı” olarak nitelendirilen Mogherini, Rusya-Ukrayna krizi konusunu yeterince ciddiye almamakla da eleştirilmiştir.[15] Ancak bu konudaki eleştiriler dürüst olmak gerekirse fazlasıyla sert, aceleci ve temelsizdir. Zira Ukrayna krizi konusunda aslında çoğu Avrupalı politikacının seslerini yükseltmekte zorlandıkları ve özellikle ülkelerinin Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığı nedeniyle istemeyerek de olsa alçak tondan konuştukları görülmüştür. Mogherini’nin en çok eleştirilen ikinci özelliği; yalnızca 6 aylık Dışişleri Bakanlığı nedeniyle bu görev için tecrübesiz ve yetersiz görülmesidir.[16] Ancak bu noktada da, 5 yıl önce göreve getirilen Ashton için de aynı şeylerin söylendiği, fakat Ashton’ın başarılı bir AB Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilciliği kariyeri yaptığı hatırlanmalıdır. AB içerisinde konsensus oluşan bazı konularda (örneğin Sırbistan-Kosova ilişkilerinin normalleştirilmesi, İran nükleer müzakareleri) bir Dışişleri Bakanı gibi davranan Ashton, konsensus olmayan konularda ise durumu zorlamamış ve kendisini riske atmamıştır.[17] Bu doğrultuda Mogherini’nin de, gerçekten Rusya yanlısı olması durumunda dahi, AB içerisinde konsensüs oluşmadan ileri adımlar atması mümkün gözükmemektedir. Zaten kendisine yönelik eleştirilerin farkında olan Mogherini, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada NATO'nun 5. maddesine vurgu yaparak, Doğu Avrupa’daki güvenlik önlemlerinin arttırılmasını istemiştir.[18]
Sonuç olarak, Avrupa Birliği’nin bu atamalarla göreve gelen kişilerin niteliklerinden çok daha önemli sorunlarının olduğu görülmektedir. Hızla yükselen aşırı sağ ve göçmenlerin entegrasyonunun başarılamaması, ekonomik olarak Almanya dışında neredeyse tüm ülkelerin geriye gidişi veya yerinde sayışı ve daha önemlisi AB rüyasının genişleme sürecinin durmasıyla beraber dünyada kaybolmaya yüz tutması AB’nin en ciddi sorunları olarak göze çarpmaktadır. Bu noktada AB için tek şans; Türkiye’ye yönelik üyelik perspektifinin canlandırılarak, yeniden Doğu’da bir cazibe alanı yaratmaya çalışmak gibi gözükmektedir. Bir diğer seçenek ise, AB dışında ancak onunla koordineli olarak çalışması mümkün olan Akdeniz Birliği gibi bir diğer proje ile Afrika ve Orta Doğu’ya açılmak olabilir. Ancak bunları yapabilmek için Avrupa’nın vizyoner ve dünyada yankı yaratan liderlere ihtiyacı vardır.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Detaylar için; “AB’nin Tepesine İki Yeni İsim”, Amerika’nın Sesi, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.amerikaninsesi.com/content/abnin-tepesine-iki-yeni-isim/2433508.html.
[2] “AB’nin Tepesine İki Yeni İsim”, Amerika’nın Sesi, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.amerikaninsesi.com/content/abnin-tepesine-iki-yeni-isim/2433508.html.
[3] “AB’nin Tepesine İki Yeni İsim”, Amerika’nın Sesi, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.amerikaninsesi.com/content/abnin-tepesine-iki-yeni-isim/2433508.html.
[4] Twitter adresi için; https://twitter.com/premiertusk.
[5] “Donald Tusk”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Donald_Tusk.
[6] “Polish prime minister Donald Tusk expected to become top EU official”, The Guardian, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/world/2014/aug/30/polish-prime-minister-donald-tusk-president-european-council.
[7] “AB’nin Tepesine İki Yeni İsim”, Amerika’nın Sesi, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.amerikaninsesi.com/content/abnin-tepesine-iki-yeni-isim/2433508.html.
[8] “Poland holds out over US missiles”, BBC, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/7490146.stm.
[9] “Polish hopes shot down by US move”, BBC, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://news.bbc.co.uk/2/hi/americas/8261941.stm.
[10] “Polish conservatives show solidarity with Hungarian Fidesz”, Polskie Radio, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.thenews.pl/1/10/Artykul/83565,Polish-conservatives-show-solidarity-with-Hungarian-Fidesz.
[11] Redei, Lorinc (2014), “Weak and Weaker”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141953/lorinc-redei/weak-and-weaker?nocache=1.
[12] “Italy’s Mogherini and Poland’s Tusk get top EU jobs”, BBC, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28989875?SThisFB.
[13] Twitter’ı için; https://twitter.com/FedericaMog. Blog sitesi için; http://www.blogmog.it/.
[14] “Federica Mogherini”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Federica_Mogherini.
[15] Wright, Thomas (2014), “Mogherini is the Wrong Choice for Europe”, Brookings, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.brookings.edu/blogs/up-front/posts/2014/08/italian-foreign-minister-mogherini-europe-wright.
[16] Redei, Lorinc (2014), “Weak and Weaker”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141953/lorinc-redei/weak-and-weaker?nocache=1.
[17] Shapiro, Jeremy & Alcaro, Riccardo (2014), “High Representative, High Expectations”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141958/jeremy-shapiro-and-riccardo-alcaro/high-representative-high-expectations.
[18] “EU’s Mogherini calls for Nato muscle in Eastern Europe”, BBC, Erişim Tarihi: 08.09.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-29030736.

7 Eylül 2014 Pazar

Le Nouveau Premier Ministre Turc: Professeur Ahmet Davutoğlu


Le nouveau Président de la République turc, Monsieur Recep Tayyip Erdoğan, a choisi, jeudi 21 août, son ministre des affaires étrangères comme le nouveau premier ministre turc: professeur Ahmet Davutoğlu. L’universitaire réputé, devenu d’abord conseiller diplomatique d’Erdoğan en 2003, puis son influent chef de la diplomatie à partir de 2009, est considéré comme l’un des hommes plus forts de la politique turque.
Venait d’une famille très pieuse de Konya, Ahmet Davutoğlu (1959-) a fait ses études secondaires au lycée allemand d’Istanbul. Très tôt, il s’oriente vers une carrière universitaire et occupe plusieurs postes à l’étranger.[1] Marqué par son séjour en Malaisie, il observe un pays musulman capable de concilier pluralisme institutionnel, économie de marché sans pour autant rejeter dans les limbes sa tradition spirituelle.[2]
Ahmet Davutoğlu
Ministre turc des Affaires étrangères depuis 2009, Davutoğlu est considéré comme le Henry Kissinger de la Turquie. Il est aussi considéré comme l’un des penseurs les plus importants dans le monde par le magazine américain Foreign Policy en 2010.[3] «La profondeur stratégique», «zéro problème avec les voisins», «la conscience juste»[4], l’auteur de ces concepts qui ont façonné la politique étrangère turque ces années dernières, Monsieur Ahmet Davutoğlu, est un intellectuel et professeur des relations internationales. «C’est un honneur pour moi d’être désigné à ce poste (…), je vais continuer le mouvement de restauration engagé il y a douze ans.» a dit Monsieur Davutoğlu lors du congrès extraordinaire de l’AKP (Parti de la justice et développement) le 27 août.[5]
Critiqué comme  «néo-ottoman», Monsieur Davutoğlu a pour ambition d’utiliser l’héritage  culturel et politique ottoman pour la Turquie dans les territoires de l’ancien empire  ottoman à savoir les Balkans, le Caucase, l’Afrique du nord et le Moyen-Orient. Auteur du chef d’œuvre «La Profondeur Stratégique»[6], Monsieur Davutoğlu posait un contraste à l’homme du peuple Monsieur Erdoğan avec ses capacités intellectuelles. C’est pourquoi son succès électoral n’est pas certain comme celui de Monsieur Erdoğan dans un pays désespéré ou l’intellectualisme et la gentillesse sont des qualités négatives.
Monsieur Davutoğlu a faim pas seulement dans la scène politique
Monsieur Davutoğlu avait une faute grave avec sa politique étrangère contre la Syrie. Il a supporté des groupes révolutionnaires Sunni-jihadists contre le régime du Bachar al-Assad, le président autoritaire de la Syrie. Davutoğlu espérait qu’il pourrait réaliser une transformation démocratique en Syrie, mais on a vu que c’était une idée très naïve considérant la nature radicale de l’opposition et la culture anti-démocratique dans le pays. Son choix a causé une guerre civile assez sévère dans la Syrie et a porté un coup fatal aux relations pacifiques entre la Syrie et la Turquie. Lors du printemps arabe, ses positions ont entrainé une altération des relations diplomatiques avec Israël et l’Egypte aussi. Certains disent que c’est un pur démocrate, s’appuyant sur son soutient aux mouvements populaires pendant le printemps arabe. D’autres pensent qu’il est la réincarnation d’Enver Pacha[7] et qu’il défend les Sunnis contre les Alevis et les Chi’ites. Une chose est sure; son choix de politique n’a pas réussi pour la crise en Syrie et maintenant la situation est bien plus grave que l’autoritarisme d’Assad d’il y a 3 années. Mais Davutoğlu n’est pas un homme politique quelconque et il a toujours de nouvelles idées et des plans stratégiques qui peuvent changer la scène politique.

Le chef d’œuvre de Davutoğlu: La Profondeur Stratégique
En fait, Monsieur Davutoğlu représente une continuité dans la politique étrangère de la Turquie. La stratégie de « zéro problème avec les voisins » a commencé avec İsmail Cem (Ministre turc des Affaires étrangères entre 1997 et 2002); années pendant les quelles les relations avec la Grèce et la Syrie sont été revalorisées. Davutoğlu a continué ce processus et amélioré les relations diplomatiques et économiques de la Turquie avec tous les voisins. Il a essayé de faire un rapprochement même avec l’Arménie. Mais en 2011 quand le printemps arabe a commencé, Davutoğlu a du faire un choix; supporter les mouvements populaires et risquer d’aggraver les relations avec les voisins ou supporter les dictateurs. Il y avait aussi un troisième choix, celui de supporter les mouvements révolutionnaires mais empêcher la Turquie de s’engager et d’intervenir dans la politique intérieure des ces pays. Davutoğlu a choisi de supporter les mouvements révolutionnaires, mais sauf en Tunisie, le printemps arabe n’a pas apporté la paix et la démocratie en Afrique du nord et au Moyen-Orient. De plus, contrairement  à la stratégie d’İsmail Cem, Davutoğlu est responsable de la dégradation des relations avec l’Occident (les pays de l’UE, les Etats-Unis et l’Israël) et n’a pas réussi de faire progresser  l’adhésion da la Turquie à l’UE. Davutoğlu a réussi l’exploit d’avoir de mauvaises relations diplomatiques avec l’Iran et l’Israël en même temps.
Finalement, on peut dire que la politique intérieure de Monsieur Davutoğlu risque d’être incertaine mais l’AKP est un parti politique très fort et organisé qui peut couvrir les défauts de Davutoğlu.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Josseran, Tancrède (2011), “Turquie : repenser l’Empire”, http://www.diploweb.com/Turquie-repenser-l-Empire.html.
[3] “The FP Top 100 Global Thinkers”, Foreign Policyhttp://www.foreignpolicy.com/articles/2010/11/29/the_fp_top_100_global_thinkers.
[5] “Le président Erdogan nomme son « frère Davutoglu » premier ministre”, Le Mondehttp://www.lemonde.fr/international/article/2014/08/22/m-erdogan-nomme-son-frere-davutoglu-premier-ministre_4475201_3210.html.
[7] Ismail Enver (né à Istanbul le 22 novembre 1881, mort le 4 août 1922) connu par les Européens pendant sa carrière politique sous les noms d’Enver Pacha ou Enver Bey, était un officier militaire turc, qui fut l’un des chefs de la révolution Jeunes-Turcs et le ministre de la guerre de l’Empire ottoman durant la Première Guerre mondiale  (http://fr.wikipedia.org/wiki/Ismail_Enver). L’écrivain et l’homme politique français, André Malraux, a interrogé les rêves panturquistes d'Enver dans son livre Les Noyers de l’Altenburg (http://www.amazon.fr/Les-noyers-lAltenburg-Andr%C3%A9-Malraux/dp/2070403580).