22 Temmuz 2014 Salı

Batı'nın Ekonomik Yaptırımları Putin'i Zorlar Mı?


Ukrayna krizi ile gerilen Batı-Rusya Federasyonu ilişkileri, geçtiğimiz gün Malezya Havayolları’na ait bir yolcu uçağının Ukrayna üzerinde düşürülmesiyle birlikte yeni bir aşamaya geçti. Uluslararası kamuoyu ve Batılı gözlemciler uçağın düşürülmesi nedeniyle Rusya’nın silahlandırdığı Rus yanlısı Ukraynalı ayrılıkçıları suçlarken, bu olay sonrasında Rusya’ya yönelik yeni ekonomik yaptırımların ABD ve AB tarafından uygulamaya sokulacağı iddia ediliyor.[1] Bu yazıda uçak vakası sonrasında Batı-Rusya ilişkilerinin geleceğini ve Batı’nın ekonomik yaptırımlarının Rusya ve lideri Vladimir Putin üzerindeki olası etkilerini tartışacağım.
Geçtiğimiz Perşembe günü Amsterdam-Kuala Lumpur seferini yapan Malezya Havayolları’na ait bir yolcu uçağının Ukrayna-Donetsk üzerinde uçarken füzeyle vurularak düşürülmesiyle ilgili olarak Ukrayna hükümetine bağlı birlikler ve Rusya yanlısı ayrılıkçılar birbirlerini suçlarken, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya’nın olayla ilgili suça iştirak ettiğine dair çok güçlü kanıtlar olduğunu belirten bir açıklama yapmıştı.[2] Kerry konuşmasında, ele geçirilen konuşma kayıtlarında Rus yapımı SA-11 füze sisteminin ayrılıkçılara temin edildiğinin anlaşıldığını belirtip, ABD’li yetkililerin Malezya uçağı düştükten sonra bir roketatarın Rusya’ya geri iade edilirken çekilen görüntüleri izlediklerini ifade etmişti.[3] Kerry, Ukraynalı ayrılıkçı lider Igor Strelkov’un Rus sosyal medya sitesi VKontakte’da yayınladığı ancak daha sonra sildiği bir mesajı iddiasına kanıt olarak gösterirken[4], 298 kişinin hayatını kaybettiği olay sonrasında Rusya’ya yönelik tepkiler giderek büyüyor. Olaydan birkaç saat sonra Ukrayna gizli servisi SBU (Sluzhba Bezpeky Ukrayiny)[5], Rus yanlısı Ukraynalı ayrılıkçıların konuşma kayıtlarını içeren videoları YouTube üzerinden yayınlamıştı.[6] Konuşmalarda ayrılıkçıların bir yolcu uçağını düşürdüklerine dair kendi aralarında yaptıkları değerlendirmeler yer alıyordu.
Olayın ardından Rusya Federasyonu ve lideri Vladimir Putin, ayrılıkçı gruplara uçak savar füze sistemi temin etmekle suçlanıyor. Uçağın düşürülmesinde de bu sistemin kullanıldığı iddia ediliyor. Kerry’e destek veren İngiltere Başbakanı David Cameron da, The Sunday Times gazetesine yazdığı makalede Avrupa’ya ve Batı’ya seslenip, “Putin’in Ukrayna’ya yönelik tutumunun değişmemesi durumunda, Rusya’ya yönelik yaklaşımın temelden değişmesi gerektiğini” belirtmişti.[7] İşte bu gelişmelerin ardından, Ukrayna krizi sonrası Batı tarafından çeşitli ekonomik yaptırımlara uğrayan Rusya’ya yönelik yeni yaptırımların yolda olduğu ifade ediliyor.
BBC’nin haberine göre; Avrupa Birliği, bu olay sonrasında Rusya’ya yönelik ekonomik izolasyonları üçüncü seviyeye çekerek, Rusya ekonomisinin tüm sektörlerini hedef alacak yeni bir yaptırım paketi üzerinde çalışıyor.[8] Temmuz ayı sonunda açıklanacak listede Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “yakın çevre”sindeki isimlerin hedef alınacağı belirtiliyor. Bu gerçekleşirse, Rus zenginlerinin Avrupa ülkelerindeki banka hesapları ve yatırımlarının dondurulmasının yanında, mülkiyetleri de askıya alınabilecek. Ayrıca Avrupa ülkelerinde yatırımları ve mülkleri olan Rusya vatandaşlarının diplomatik karalisteye de alınabileceği belirtiliyor. Ancak elbette bu gerçekleşse bile, diplomatik dokunulmazlığı olan kişileri kapsamayacak.[9] İngiliz Başbakanı Cameron’ın Rusya’ya yönelik silah ambargosu uygulanmasını istediği de kaydediliyor.[10] Hatırlanacağı üzere, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, kısa bir süre önce yaptığı açıklamada Rusya’ya yönelik gerçekleştirecekleri Mistral tipi taarruz maksatlı havuz doklu amfibik çıkarma ve helikopter gemilerinden satışının ilkinin Ekim ayı sonunda yapılacağını, ancak ikinci geminin satışı için Rusya’nın Ukrayna konusundaki tavrının belirleyici olacağını söylemişti.[11] Hollande, henüz kontratı iptal etme aşamasına gelmediklerini de eklemişti.[12]
Yaptırımlarla hedef alınan kişilerin başında Putin’in Kremlin’deki önemli adamlardan olan Rus siyasetçi Vyacheslav Volodin geliyor. Volodin dışında bir diğer büyük balık Volga Grubu’nun sahibi Rus işadamı Gennady Timchenko olarak göze çarpıyor.[13] Putin’in güçlü Silovik ekibinden Rosneft patronu Igor Sechin de hedefteki bir diğer isim. Bu yaptırımların Putin’i en yakın ekibinin malvarlığı üzerinden vurarak kendisini zayıflatmaya çalışacağı görülüyor. Peki bu izolasyonlar Putin’in “yakın çevre” politikasını ya da ülke içerisindeki gücünü etkiler mi?
Stratfor kurucusu George Friedman, “Can Putin Survive?” adlı makalesinde bu konuyu ele almıştır.[14] Friedman’a göre Rusya ekonomisi 2008’den beri kötü gitmektedir ve felakete oldukça yakındır. Geçtiğimiz yıl yalnızca % 1,3 oranında büyüyen[15] Rusya ekonomisi hakkında Rusya Merkez Bankası’nın bu yıl için herhangi bir ekonomik büyüme öngörememesi, Friedman’a göre Rusya’nın büyük bir ekonomik resesyon tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun ispatıdır. Bunun en temel sebebi ise; Ukrayna krizi sonrasında doğrudan dış yatırımın hızla başka ülkelere yönelmesi yani yabancı sermayenin Rusya’dan kaçmasıdır.[16] Nitekim 2013 yılındaki 63 milyon dolarlık sermaye çıkışı, 2014’ün henüz ilk 6 ayında 76 milyon doları bulmuştur.[17] Bunlar Friedman’a göre Rusya ekonomisi açısından alarm sinyalleridir.
Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların, Rusya’nın Kırım konusunda ısrarcı davranması durumunda daha da ağırlaşacağı tahmin ediliyor. Bunların ülkesinde halen oldukça yüksek oranda desteğe sahip Putin’i nasıl etkileceğini ise ilerleyen aylarda göreceğiz. Ancak anlaşılan o ki, Kırım konusunda alınan jeopolitik galibiyet, Rusya’ya ekonomik mağlubiyet olarak geri dönecek.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “How far do EU-US sanctions on Russia go?”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28400218.
[2] “Malezya uçağı: ABD’den Rusya’ya suçlama”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/07/140720_malezya_ucagi_abd_rusya.shtml.
[3] “Malezya uçağı: ABD’den Rusya’ya suçlama”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/07/140720_malezya_ucagi_abd_rusya.shtml.
[4] “The Case Against Vladimir Putin”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignpolicy.com/articles/2014/07/21/the_case_against_vladimir_putin.
[7] Haber için; “David Cameron criticises Europe for lack of action on pro-Russia separatists”, The Guardian, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.theguardian.com/politics/2014/jul/20/david-cameron-europe-russia-ukraine-mh17. Cameron’ın makalesi için; http://www.thesundaytimes.co.uk/sto/news/world_news/Ukraine/article1436658.ece.
[8] “How far do EU-US sanctions on Russia go?”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28400218.
[9] “How far do EU-US sanctions on Russia go?”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28400218.
[10] “MH17 plane crash: UK wants EU to widen Russia sanctions”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-28415248.
[11] “MH17 plane crash: UK wants EU to widen Russia sanctions”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/uk-28415248.
[12] “La France livrera un 2e Mistral à la Russie, si…”, Europe1, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.europe1.fr/International/La-France-livrera-un-2e-Mistral-a-la-Russie-si-2187241/.
[13] “How far do EU-US sanctions on Russia go?”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28400218.
[14] George Friedman (2014), “Can Putin Survive?”, Stratfor, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.stratfor.com/weekly/can-putin-survive#axzz38C485sJS.
[15] “How far do EU-US sanctions on Russia go?”, BBC, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-28400218.
[16] George Friedman (2014), “Can Putin Survive?”, Stratfor, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.stratfor.com/weekly/can-putin-survive#axzz38C485sJS.
[17] “UPDATE 2-Russian economy stagnates as capital flight hits $75 billion”, Reuters, Erişim Tarihi: 22.07.2014, Erişim Adresi: http://www.reuters.com/article/2014/07/09/ukraine-crisis-russia-money-idUSL6N0PK43020140709.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Köktendincilik ve Şiddet


Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütünün son günlerde Irak’ta gerçekleştirdiği akıl almaz katliamlar, Politik Psikoloji alanında önemli bir konu olan köktendincilik-şiddet ilişkisini ister istemez yeniden gündeme getirdi. Ben de Politik Psikoloji disiplininin kurucularından kabul edilen Kıbrıslı Türk akademisyen Prof. Dr. Vamık Volkan’ın “Religious fundamentalism and violence” makalesi[1] ışığında, bu yazımda literatürde bu konuda yazılan bazı temel kavram ve görüşleri size özetlemeye çalışacağım.

Köktendincilik, genellikle dini esaslı asli kaidelere geri dönme talebiyle kendini belli eden ve bu kaidelere katı bir biçimde bağlı olan, laiklik karşıtı ve diğer görüşlere karşı toleranssız dini hareketler veya bakış açılarını anlatmak için kullanılan bir terimdir.[2] Köktendincilik, genellikle dini tabiattaki bir dizi kurala sıkı sıkıya bağlı, çağdaş sosyal ve siyasi yaşam ile ilgili üzerinde uzlaşılmış prensiplere karşı tepkisi olan inancı belirtir.[3] Bu terimin ortaya çıkışı da oldukça ilginçtir. 1920’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde Kaliforniya’daki iki büyük petrol devi Lyman ve Milton Stewart, The Fundamentals adını verdikleri bir dizi yayınla Hıristiyanlık için geçerli 5 önemli kuralı belirlemiş ve bu 5 kuralı savunanları Hıristiyan köktendinci olarak tanımlamışlardır. Bu 5 kural ise şunlardır; İncil’in hatasızlığını savunmak, Hz. Meryem’in bakire doğumuna inanmak, Hz. İsa’nın kefaretine ve dirilişine inanmak, mucizelere inanmak ve Evanjelik “dispensationalism” (Tanrı’nın İsrailoğulları gibi bazı gruplara ayrıcalık tanıması) anlayışını benimsemek.[4] Köktendinci tanımının ilk kullanılışı 1920’lerde Lyman ve Stewart tarafından gerçekleştirilse de, tarih boyunca farklı dinlere mensup birçok köktendinci dünyada var olmuştur.

Köktendinci grupların diğer insan toplulukları ve hatta diğer dindar insanlardan farkı; kendilerini diğer (öteki) gruplar ve kişilerden kesin şekilde ayırmaları ve diğerleri tarafından tehdit edildiklerini düşündüklerinde kolaylıkla şiddete başvurabilmeleridir.[5] Ancak bu tespit, "her köktendinci grup şiddete meyillidir" anlamına gelmemektedir. Örneğin, Volkan’ın örnek verdiği Estonya’nın Peipsi Gölü civarında yaşayan Rus kökenli Ortodoks “Eski İnanışçılar - Old Believers” grubu, şiddeti reddetmeleri bağlamında bu duruma güzel bir örnektir. Ancak buna karşın, başta İslamiyet olmak üzere tüm temel dinlerde (Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Hinduizm, Sihizm ve Konfüçyüsçülük) şiddet ve terörizm eylemlerine karışan köktendinci gruplar da vardır. 11 Eylül (9/11) saldırıları sonrasında İslam dinine yönelik olumsuz imaj ve saldırılar çoğaldığı için, günümüzde “köktendinci” terimi daha çok Müslüman radikaller için zikredilmekte ve Hıristiyan radikaller için "dini sağ" (religious right) ya da "muhafazakâr" (conservative) terimi tercih edilmektedir. Elbette bu, son derece taraflı ve yanlış bir uygulama olup, Batı’nın siyasi ve kültürel ayrımcılığının sonucudur.

Din olgusu ve köktendincilik üzerine en ilginç yazıları kaleme alanlardan biri kuşkusuz psikanaliz yöntemin kurucusu meşhur Avusturyalı bilim adamı Sigmund Freud’dur. Freud’a göre, bireysel dindarlık daha çok kişisel nevrozlara, toplu dindarlık ve din kurumları ise evrensel obsesif nevrozlara dayalıdır.[6] Freud’a göre dindarlık çoğunlukla çocuk yaşlarda yaşanan psikolojik sorunlara dayalıdır ve daha çok kişinin çocukluğunda yaşadığı çaresizlikler ve özellikle baba sevgisi eksikliği durumlarında daha yoğun olarak görülmektedir. Böyle durumlarda “baba” boşluğunun yerini Tanrı inancı doldurmakta ve bu birey açısından dindarlık, daha çocuk yaşlardan yeşermeye başlamaktadır.[7] (Bu noktadan hareketle, Mustafa Kemal Atatürk, Türkmenbaşı ve Haydar Aliyev gibi baba figürü kurucu liderlerin ya da kralların köktendincilikle mücadelede gerekli olduğu da düşünülebilir) Sonradan Leowald’ın da söylediği gibi, Freud’un din olgusuna bakışı oldukça sert ve daha çok dindarlığı “zihinsel olgunluk eksikliği” şeklinde ele alma eğilimindedir.[8]

Bu noktada Volkan’ın tartışmaya açtığı iki örnek, Freud yaklaşımını doğrulayan iki önemli vaka olarak dikkat çekmektedir. Modern ve Batılı bir aileden gelen Serpil, mutlu bir çocukluk geçirmiş ve babasına hayran olarak büyümüştür. Ancak bir okul yürüyüşü için kısa şort giydiği günde, Serpil’e bakışlarını beğenmediği bir çocuk nedeniyle kızını o günün akşamında azarlayan babasının ertesi gün bir trafik kazasında vefat etmesi, Serpil’i inanılmaz bir değişime sürüklemiş ve sonuçta ailesinde tek başını örten kadın ve tek dindar insan olmasına neden olmuştur.[9] Hayran olduğu babasının azarı nedeniyle zaten büyük bir şoka giren ve babasını hayal kırıklığına uğrattığını düşünen Serpil, bir de babasının ölümü nedeniyle kendisini suçlamaya başlayınca, cennette babasıyla yeniden buluşabilmek umuduyla iyi bir Müslüman gibi yaşamaya başlamış ve koyu dindar bir insan olmuştur. Bu örnekte olduğu gibi, kişisel dindarlık çoğu zaman bu tip çocukluk travmalarına dayalı olabilir. Kişisel dindarlığın köktendinciliğe ya da siyasal dindarlığa dönüşmesi ise, kişisel dindarlığın yaşanmasına engel durumların siyasileşmesi ya da kişinin köktendinci bir gruba dahil olması ile gerçekleşir. Nitekim Serpil örneğinde, babasının ölümü sonrası başını örten ancak başını örttüğü için Türkiye’de eğitim alamayan ve Avusturya’ya gitmek zorunda kalan Serpil, bu durum nedeniyle Türkiye’deki siyasal İslamcı partilere destek vermeye başlamış ve kişisel dindarlığı İslamcı siyasal aktivizme dönüşmüştür.[10]

Vamık Volkan’ın verdiği ikinci örnek de oldukça ilginçtir. Küçük yaşta alkolik olan babasının yanında öldüğüne şahit olan Paterson, babasının ölümü sonrasında annesinin yanında yatmaya başlamış ve Oedipus Kompleksi nedeniyle kendisini gizlice babasının katili olarak hayal etmiştir. Ancak Paterson’ın, Oedipus zaferine bu kadar yaklaşmışken ertesi sene annesinin başka bir adamla evlenmesi sonucunda annesinin odasından atılması ve üvey babasının çiftliğinde köle gibi çalıştırılması, kendisini ilerleyen yıllarda büyük bir bunalıma sürüklemiştir.[11] Paterson'ın, annesinin üvey babası nedeniyle daha fazla ilgi gösterdiği üvey kardeşlerine tepki olarak bir gün sokakta gördüğü köpek yavrularını öldürmesi ise, babasının ölümünün ardından Paterson’a ikinci defa “günahkâr” olduğu duygusunu hissettirmiş ve onu bir Hıristiyan köktendinci yapmıştır. Serpil ve Paterson örnekleri, köktendinciliğin şiddete dönüşmeyen zararsız örnekleri olsa da, Volkan’a göre 29 Müslümanı öldüren Yahudi Dr. Barouch Goldstein ve Theo Van Gogh’u öldüren Müslüman Muhammed Bouyeri örnekleri gibi köktendinciliğin şiddete evrilen örnekleri de mevcuttur.[12]

Vamık Volkan’a göre köktendinci tarikat ya da farklı grupların 10 temel özelliği bulunmaktadır. Bunlar şöyle listenebilir[13];
  1. Kutsal metin: Köktendinci gruplar için bir kutsal metin şarttır. Bu metin her zaman yazılı olmayabilir ancak her şekilde tartışılamaz ve çürütülemezdir.
  2. Mutlak lider: Çok büyük çoğunlukla bir erkek, bu köktendinci grubun liderliğini üstlenir. Sadece liderin kutsal metni yorumlama hakkı bulunmaktadır.
  3. Mutlak itaat: Köktendinci grubun mensupları için mutlak itaat şarttır.
  4. Maddi mükâfatlandırma: Köktendinci gruplar, üyelerini kaybetmemek için üyelerini maddi olarak mükâfatlandırma ve teşvik etme yolunu seçerler.
  5. Kadir-i mutlak ama mağdur hissetmek: Köktendinci gruplar genel olarak karamsardır. Bunun sebebi; kendi inançlarını dış dünyada sürekli saldırı altında hissetmeleridir. Bu nedenle kendilerini “mağdur” görürler. Ancak bunun yanında, tek doğruyu kendi kutsal kitapları ve liderleri bildiği için, aynı zamanda kendilerine herşeyi yapmaya muktedir kadir-i mutlak bir kimlik de yüklerler.
  6. Sadist ve Mazoşist eylemler: Aynı anda hem mağdur, hem de kadir-i mutlak hissi, köktendinci gruplarda sadist ve mazoşist eylemlerin yaygın olarak görülmesine neden olur. Bu aşırı eğilim nedeniyle bazı köktendinci gruplarda toplu intihar vakaları bile yaşanmıştır. Ancak genelde kendilerine tehdit oluşturan öteki gruplara yönelik sadist şiddet eylemleri daha yaygındır.
  7. Paylaşılan ahlakta tahrifat:  Bir noktada köktendinci grubun ahlaki değerleri toplu intihar ya da katliamları hoş görebilecek kadar büyük bir değişim ya da tahrifat içerisine girer.
  8. Sınırların yaratılması: Köktendinci gruplarda katı sınırların yaratılması şarttır. Bu bir korunaklı mahalle, bir şato ya da Hassan Sabbah örneğinde olduğu gibi bir kale olabilir. Daha önemli olan sınırlar, bireylerin giyim-kuşam ve görüntüleriyle alakalıdır. Bu noktada kadının başını örtmesi, erkeğin sakal bırakması ya da şalvar giymesi gibi unsurlar köktendinci Müslüman gruplarda yaygın olarak görülür.
  9. Aile, cinsiyet ve seksüel normların değişmesi: Köktendinci grupların kendi üyeleri arasındaki kardeşlik bağı ve liderin tartışılmaz itaati nedeniyle ailevi ve seksüel normların değişmesi yaygın görülebilen bir durumdur. Genelde kadınlar bu gibi gruplarda zevk verme aracına indirgenir.
  10. Öteki grup ve bireylere karşı korku ve öfke:  Diğer insan ve grupların dışarıda olması ve grup üyeleri arasındaki özel bağlar nedeniyle köktendinci grupların dış dünyaya bakışı katı ve olumsuzdur. Bu bakış daha çok korku ve öfke temelinde şekillenir.
Politik Psikoloji alanındaki temel metinleri okurlarımız için özetlemeye ve tartışmaya ilerleyen günlerde devam edeceğim.
   
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 1.

[2] “Köktendincilik”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6ktendincilik.

[3] Marty, M.E. and R.S. Appleby (1995), Fundamentalism Comprehended, Chicago: University of Chicago Press, s. 1. 

[4] Balmer, R. (1989), Mine Eyes Have Seen the Glory: A Journey into the Evangelical Subculture in America, New York: Oxford University Press. Aktaran: Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php.

[5] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 2.

[6] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 3.

[7] Freud, Sigmund (1927), The Future of an illusion: Standard Edition, 13: 1-161. Aktaran: Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php.

[8] Leowald, H. W. (1978), Psychoanalysis and the History of the Individual, New Haven: Yale University Press. Aktaran: Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php.

[9] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 9.

[10] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 10.

[11] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, s. 11.

[12] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, ss. 12-13.

[13] Volkan, Vamık D. (2009), “Religious fundamentalism and violence”, in On Freud’s “Future of an Illusion”, (Eds.) Salman Akhtar, and O’Neil, M., London: Karnac Books. Erişim Tarihi: 18.07.2014, Erişim Adresi: http://www.vamikvolkan.com/Religious-Fundamentalism-and-Violence.php, ss. 14-17.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

L'Election Présidentielle en Turquie 2014


L’élection présidentielle en Turquie qui se déroulera pour la première fois au suffrage universel direct aura lieu en août. Après les élections municipales du 30 Mars qui a réassuré le pouvoir du Premier Ministre Recep Tayyip Erdoğan et son parti l’AKP (Parti de la Justice et du Développement), l’élection présidentielle sera une nouvelle étape pour le Parti de la Justice et du Développement afin d’établir son modèle Islamiste et de contrôler tous les organes de l’état. Le Premier Ministre Turc Monsieur Recep Tayyip Erdoğan a déjà déclaré sa candidature pour cette élection. Erdoğan a aussi signalé qu’il va essayer de transformer le système politique Turc en unmodèle présidentielle ou semi-présidentielle s’il sera choisi.
Recep Tayyip Erdoğan
Le favori pour l’élection présidentielle en Turquie est naturellement Monsieur Erdoğan qui gouverne le pays avec un pouvoir croissant depuis 2003. Né en 1954 à Kasımpaşa, Istanbul, Erdoğan est un homme politique islamiste, très intéressant. Il reflète l’homme dans la rue avec ses discours et ses attitudes vulgaires. Il fait de la prison quelques mois dans le passé à cause de son rhétorique Islamiste. Il a été élu maire d’Istanbul en 1994 et Premier Ministre en 2003. Erdoğan est islamiste mais aussi pragmatique. Ce n’est pas seulement son idéologie ou son caractère mais aussi son pragmatisme et son courage qui a attiré les électeurs Turcs jusqu’à maintenant. Erdoğan avait réussi à régler le problème du voile et le mandat de l’armée Turque qui régnait au-dessus du système démocratique, deux problèmes chroniques de la politique Turque très important spécialement pour les électeurs conservateurs. Malgré les graves accusations de corruption contre son parti et sa famille, Erdoğan est le grand favori avant l’élection. Il peut obtenir 45 % – 55 % des votes dans le premier tour.
Ekmeleddin Ihsanoğlu
Erdoğan va contester la candidature-surprise du Professeur Ekmeleddin Ihsanoğlu qui a été annoncé par le CHP (Parti Républicain du Peuple) et le MHP (Parti d’Action Nationaliste) comme leur candidat commun. Né en 1943 au Caire, Ekmeleddin Ihsanoğlu est l’ancien secrétaire général et chef de l’Organisation de la Coopération Islamique. Il est Professeur d’histoire spécialisé en histoire scientifique Turque et Islamique. Durant l’époque où il travaillait comme secrétaire général de l’Organisation de la Coopération Islamique, il a réalisé de nouvelles activités avec succès. Il a contribué à l’image de l’Islam et l’a présenté comme une religion appropriée à la démocratie et aux droits de l’homme. Il a défendu la paix et les méthodes non-violentes afin de contribuer à la solution du conflit Israélo-arabe et le dialogue avec les autres religions spécialement avec les Chrétiens. Ihsanoğlu est un Islamiste inhabituelle avec ses idées en faveur du sécularisme et ses hautes capacités intellectuelles. Quelques électeurs conservateurs peuvent préférer Ihsanoğlu à Erdoğan à cause de son gentillesse et son charisme. Mais le plus grand problème pour Ihsanoğlu est son manque de popularité car il est issue d’une formation diplomatique et ne provient  pas de la politique intérieure. Ihsanoğlu peut forcer la main d’Erdoğan s’il obtient tous les votes de CHP et MHP et peut parvenir à obtenir jusqu’à % 40 – % 45 des votes.
Selahattin Demirtaş
Le troisième candidat pour l’élection présidentielle est Selahattin Demirtaş, le candidat de BDP (Parti Pour la Paix et la Démocratie) qui défend une solution politique pour la question Kurde. Même s’il n’a pas de chance pour gagner l’élection, Demirtaş peut déterminer le vainqueur. S’il obtient moins de 6 %, Erdoğan va probablement gagner au premier tour. Mais s’il obtient plus de 7 %, ça sera très difficile pour Erdoğan de gagner au premier tour. Dans ce cas, tout peut se passer au deuxième tour entre Erdoğan et İhsanoğlu.
Dernièrement, on doit dire que l’élection présidentielle en Turquie se portera plutôt sur un choix de système politique qu’un concours présidentielle car si Erdoğan gagne, il essayera de transformer le système politique Turc en modèle présidentielle ou semi-présidentielle.
Dr. Ozan ÖRMECİ

15 Temmuz 2014 Salı

Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.


Kazandıkları ÖSYM bursları ile GAÜ’ye yerleşen öğrenciler, Girne Amerikan Üniversitesi’nin yurtdışı yerleşkelerinde aynı burslarla ve ek ücret ödemeden programlarıyla uyumlu dersler yada ELA’da (English Language Academy) İngilizce dil eğitimi alıyor; geri döndüklerinde ise yurtdışında aldıkları dersleri GAÜ programlarındaki ders yükümlülükleri yerine saydırarak eğitimlerine devam edebiliyorlar.
Eğitimde 30 Yıl...

Geçtiğimiz günlerde görkemli bir törenle 30. Onur Yılı’nı kutlayan Girne Amerikan Üniversitesi için bu sene oldukça özel bir yıl. GAÜ, 2014-2015 Akademik Yılında tam 2260 yeni öğrencisine 7 yıl boyunca kesintisiz ÖSYM Bursu verecek.

GAÜ sosyal ağlarda da çok aktif; bu sene tercih dönemi boyunca facebook.com/girneamerican üzerinden tüm kampüsler ve öğrenci hayatı ile ilgili herşeyi paylaşıyorlar ve tüm sorulara resmi sayfa üzerinden cevap veriyorlar. Twitter takipcilerini de unutmamışlar @girneamerican üzerinden en güncel paylaşımları takip edebilirsiniz.


GAÜ, şu anda küresel dünyanın yükselen meslekleri Denizcilik, Havacılık, Sahne Sanatları, Hukuk, İleri Mühendislik Disiplinleri, Güzel Sanatlar, Mimarlık, İç Mimarlık, Uluslararası İşletme, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Türkçe Hukuk, Çin Dili ve Edebiyatı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Sınıf Öğretmenliği, Sağlık Yönetimi, Ergoterapi, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Ebelik, İnşaat Mühendisliği ve Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmeciliği, Pilotaj gibi programları barındıran; 9 Fakülte, 6 Yüksekokul, 2 Enstitü ve  2 Meslek Yüksekokulu’nda olmak üzere , 69 Lisans 21 Önlisans 48 Yükseklisans ve 17 Doktora programı sunmakta.

GAÜ’den saygın dünya üniversiteleri ile akademik işbirliği ve değişim programları fırsatı!
Girne Amerikan Üniversitesi, kampüsleri ve 200’ü aşkın dünya üniversitesiyle sürdürdüğü öğrenci değişim programları kapsamında, öğrencilerine yaşam boyu hatırlayacakları deneyimlerin kapılarını açmakta.


Uluslararası Denklik ve Tanınma
Girne Amerikan Üniversitesi sağladığı eğitimin kalitesini sürekli olarak geliştirmek için akreditasyonlarını ve üyeliklerini yenilemektedir. GAÜ yerel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordınasyon Kurulu YÖDAK ve Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tanınmaktadır. Ayrıca dünyanın bir çok saygın denklik kurullarından akredite olan GAÜ’nün bir çok uluslararası üyeliği de bulunmaktadır.


Girne Amerikan Üniversitesi Eduniversal’ın En İyi Üniversiteler sıralamasında yer almaktadır. Avrupa Birliği Yükseköğretim Sistemi içerisinde üniversite eğitimini denetleyen uluslararası eğitim kuruluşu Eduniversal, 153 ülkeden 12 bin yükseklisans programının incelenmesi ve 100 bin öğrenci ile yaptığı “En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren Üniversiteler” araştırmasının sonuç raporuna göre GAÜ "En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren İlk 100 Üniversite" arasında gösterilmektedir.

GAÜ, YÖK onaylı programlarıyla geleceğin pilotlarını yetiştiriyor


4 yıllık Pilotaj eğitimi alan öğrenciler, GAÜ İstanbul Yerleşkesi Uluslararası Havacılık Akademisi’nde similatör ve uçuş derslerini tamamlayarak Pilot olma hakkını kazanıyorlar. GAÜ’nün, uluslararası standartlarda verdiği eğitimle yetiştirdiği öğrenciler, önümüzdeki 20 yılın en gözde mesleklerinden biri olan havacılık sektöründe kolaylıkla iş bulabilecekler.

Kıbrıs, dünyanın en güzel adalarından biri!

Kıbrıs Dünya’nın en güzel adalarındandır ve iklimi sayesinde bir tatil ülkesinde eğitim alma şansınız var, üniversite kampüsü plajlara çok yakın mesafede bulunmakta ve kampüse çok renkli bir yaşam hakim. GAÜ, adanın en turistik sahil kenti olan Girne’de kendisine özel plaj ve uygulamalı 5 yıldızlı oteli ile öğrencilerine eşi benzeri olmayan bir eğitim fırsatı sunmaktadır.

Peki kampüste hayat mı nasıl? Tanıtım filmleri için youtube.com/girneamerican ve vimeo.com/girneamerican
Bir boomads advertorial içeriğidir.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Kürt Sorununda Üç Yöntem


Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununda, yaşanan son gelişmelerle birlikte yeni bir aşamaya gelinmiş gibi görünüyor. Irak’ta yaşanan ve içsavaşı andıran olaylar ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık ilanı hazırlıkları yapan etkili bir aktör olarak ortaya çıkması, kuşkusuz bölgedeki en fazla Kürt nüfusa sahip ülke olan Türkiye’de de zincirleme reaksiyonlara neden oluyor. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt sorununda uygulayabileceği üç farklı yöntem akıllara geliyor. Bu yazıda Kürt sorununda üç yöntemi tartışacağım.
2002 yılından beri iktidarda olan ve özellikle 2007 yılı sonrasında ülke genelinde güç tekelini elinde bulundurmaya başlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kürt sorunundaki stratejisi, daha çok Sünni İslam ideolojisine dayalı ve Kürtlerle ilişkilerde din kardeşliğini ön plana çıkaran İslami yöntemdir. Uzun yüzyıllardır birlikte yaşayan ve çok büyük oranda aynı din ve mezhepsel aidiyetleri bulunan Türkler ve Kürtleri, İslami bir paradigma bir arada tutmayı amaçlayan Erdoğan rejimi, aynı zamanda seküler hassasiyetleri ağır basan Kürtleri de PKK lideri Abdullah Öcalan’a yürütülen barış görüşmeleri ve uygulanan açılım politikalarıyla devlete bağlı kalmaya çağırmaktadır. Erdoğan ve AK Parti’nin bu politikalarının, özellikle 2002-2007 döneminde oldukça başarılı olduğu ancak Arap Baharı sonrasında bölgede yaşanan jeopolitik gelişmelere paralel olarak bu paradigmanın giderek zayıflamaya başladığı görülmektedir. Kuzey Irak’ta gelişen Kürt milliyetçiliğinin kaldıraç etkisiyle, Türkiye’de de Kürtlerin giderek rejimden ayrıksı bir noktaya çekilmeleri ve askeri tehdit unsurunun zayıflamasıyla birlikte Kürtlerin taleplerinde daha cesur davranmaya başlamaları bu noktada etkili olan faktörlerdir. Bir diğer çok önemli faktör ise; Kürtleri rejime bağlamak için ülkede Sünni İslam dozunun arttırılmasına tepki olarak, özellikle Batı vilayetlerinde yaşayan ve laiklik hassasiyetleri yüksek “endişeli modern” kesimler ve Alevilerin rejimle olan bağlarının giderek zayıflamaya başlamasıdır. Bu nedenle bu birinci yöntem giderek güç kaybetmekte ve Türkiye’deki seküler ve demokratik rejimin kalitesini düşürmektedir.
Kürt sorununda ikinci yöntem; daha çok Cumhuriyet Halk Partisi ve özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin temsil ettiği ve geleneksel Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin reflekslerini yansıtan askeri ve ekonomik yöntemdir. Askeri ve ekonomik yöntem, daha çok modernleşme teorisine dayalıdır ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ifade etmek için kullanılan “Türk milleti” kavramının doğruluğunu savunmaktadır. Bu görüşe göre; Güneydoğu Anadolu bölgesindeki yaşam standartlarının ve eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve buna paralel olarak PKK’nın ortaya koyduğu terör tehdidine karşı etkili bir Türk Silahlı Kuvvetleri caydırıcılığının ortaya konması durumunda, Kürt sorunu zaman içerisinde kendiliğinden çözülebilecektir. Ancak askeri ve ekonomik yöntem, 1980’lerde Güneydoğu Anadolu Projesi – GAP ile başlayan ve AK Parti iktidarında da 2002-2007 arasında Güneydoğu Anadolu bölgesine yönelik devam ettirilen modernleşme ve sanayileşme programının yeterince başarılı olamaması ve sivil demokratik rejimi pekiştirebilmek için yapılan darbe karşıtı adli operasyonların Türk Ordusu’na yönelik bir cadı avına dönüşmesi nedeniyle son dönemde oldukça zayıflamıştır. Kemalist paradigmayı yansıtan askeri ve ekonomik yöntem, askeri personelin moralinin ve disiplininin bozularak, TSK’nın PKK karşısında etkili bir caydırıcı unsur olmaktan çıkarılması nedeniyle bugün caydırıcılık ayağından yoksun ve sadece ekonomik yöntemlere dayanmaktadır. Ancak bir bütün olan bu yöntemin, askeri caydırıcılık olmadan başarıya ulaşması -hele ki bu son oluşan konjonktürde- çok zor gözükmektedir. Askeri ve ekonomik yöntemin bir diğer dezavantajı ise; Türkiye’ye yeni büyük ekonomik külfetlere neden olacak olması ve daha kötüsü yeni insan kayıplarının yaşanabilecek olmasıdır. 1984 yılından beri teröre çok can veren Türkiye’de artık halkın da terörle mücadele konusunda direncinin kırılmaya başladığı görülmekte ve bu da askeri ve ekonomik yöntemin geçerliliğini zayıflatmaktadır.
Kürt sorununda üçüncü yöntem ise; daha çok Türkiye sosyalist solunun ve Barış ve Demokrasi Partisi çevrelerinin ifade ettiği ve Kürt sorununu idari ve kültürel reformlar yaparak çözmeye dayalı sol yöntemdir. Sol yöntem; Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bağlarının arttırılması için Kürtçe’nin öğretilmesi yönündeki yasakların kaldırılmasını, Kürtçe’nin resmi ikinci dil olarak kabul görmesini ve Türkiye genelinde federatif ya da Güneydoğu Anadolu bölgesi özelinde özerk bir yönetime geçilmesini öngörmektedir. Bu yöntem; demokratik açıdan en doğru yöntem gözükmekle birlikte, uzun vadede devletin birliğini ve bütünlüğünü ortadan kaldırabilecek ve bu nedenle Türk Devleti’ndeki geleneksel refleks sahibi idarecilerin kabul etmesinin çok zor olacağı riskli bir yoldur. Bilhassa Irak’ta ve Suriye’de Kürtler lehine yaşanan jeopolitik gelişmeler, Türkiye’yi bu konuda daha da endişelendirmekte ve bu tarz bir girişimin Türkiye Cumhuriyeti’ni Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi iç karışıklıklara ve bölünmeye sürükleyebileceğinden korkulmaktadır. Ortadoğu coğrafyasında, en son Irak örneğinde de olduğu gibi etnik federatif yapıların başarılı olabildiği örnekler maalesef yoktur. Bu nedenle bu üçüncü yöntem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti için pek cazip gözükmemektedir.
Sonuç olarak; Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu zor konjonktürde, Kürt vatandaşlarını devlete daha bağlı kılabilmek adına her üç yöntemden de istifade ederek bir “karma model” geliştirmesi şarttır. Bu noktada Kürtlerle Türklerin din kardeşliği ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki yoğun dini inançlar rejim lehine kullanılabilmeli, ancak bunun ülke genelinde rejimin demokratik ve laik kalitesini düşürmesine izin verilmemelidir. Ekonomik olarak bölgeye yapılacak yatırımlar arttırılmalı ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde turizm ve sanayiye dayalı yeni kalkınma modelleri denenmeli, bunun yanında devletin bölgedeki askeri varlığı ve gücü yeniden tesis edilmelidir. Bunun için TSK personelinin moralinin yükseltilmesi ve ülkesi için çalışan insanlara saygılı yaklaşılması şarttır. Ayrıca ülke genelinde belediyelere yeni yetkiler verilerek, üniter yapı içerisinde bazı demokratik reformlar yapılması, Kürtçe’nin özgürce öğrenilebilmesi ve öğretilebilmesi için zorunlu Türkçe eğitim yapan kurumların dışında haftasonlarında ve etnik dillerde eğitim yapacak yeni eğitim kurumlarının açılması ve Kürtlere yönelik Batı’da oluşan önyargıları silebilecek pedagojik yayınlar yapılması düşünülebilir. Bu karma modelin geliştirilmesinde ise, TBMM içerisindeki tüm partilere ve Türkiye’deki önemli devlet kurumlarına büyük görevler düşmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ