20 Nisan 2014 Pazar

Le Modèle Français Pour La Turquie?


Après les élections municipales de 30 Mars qui a réassuré le pouvoir du Premier Ministre Recep Tayyip Erdoğan et son parti l’AKP (Parti de la Justice et du Développement)[1], le nouveau sujet de discussion en Turquie est l’élection Présidentielle qui aura lieu en août et qui pour la première fois sera disputée au suffrage universel direct.
L’élection Présidentielle sera une nouvelle étape pour le Parti de la Justice et du Développement afin d’établir son modèle Islamiste et de contrôler tous les organes de l’état. Le Président de la République actuel Abdullah Gül a récemment expliqué «qu’après les élections municipales, maintenant c’est le temps de parler sur ce sujet avec le Premier Ministre Erdoğan.»[2] D’autre part Erdoğan a déjà signalé qu’il pouvait devenir un candidat pour cette élection.[3] Mais le problème en Turquie est plus grave que les plans de carrière de deux géants de la politique Islamiste. Le système d’administration en Turquie est maintenant complexe et possède des propriétés appartenant  au système Présidentielle et en même temps au système parlementaire.
Selon la constitution du pays, le Président de la République n’a pas seulement des pouvoirs symboliques et cérémonials mais aussi des autorités très importantes comme nommer les juges de la Court Constitutionnel, les ambassadeurs et les recteurs des universités et présider les réunions du conseil des ministres s’il le souhaite.[4] Jusqu’a maintenant les Présidents ont rarement utilisé leur pourvoir de présider les réunions de cabinet en Turquie. Mais Erdoğan, homme politique autoritaire et très passionné, n’acceptera pas un nouveau rôle moins important après les succès qu’il a remporté comme chef de son parti lors des 3 élections générales, 3 élections municipales et aussi 2 referendums entre 2002 et 2014. C’est pourquoi le système Turc peut -comme le modèle Français dans le passé- opter pour un nouveau équilibre proche du modèle Présidentiel, nommé en science politique régime semi-présidentiel.
Le régime semi-présidentiel est une catégorie de régime politique théorisée par Maurice Duverger comme présentant des caractéristiques mixtes de deux autres grandes catégories; le régime parlementaire, caractérisé par une séparation des pouvoirs souple et par la responsabilité du gouvernement devant le parlement en contrepartie de pouvoirs du gouvernement sur le parlement, en particulier du droit de dissolution et le régime présidentiel, caractérisé par une séparation stricte des pouvoirs, par l’absence de responsabilité gouvernementale et par l’absence du droit de dissolution. Le régime semi-présidentiel est défini par trois critères;
-         Le chef d’État est élu au suffrage universel direct.
-         Le chef d’État a des prérogatives propres.
-         Le gouvernement est responsable devant le parlement.[5]
Cela regrouperait notamment les régimes de l’Allemagne de 1919 à 1933, de la Finlande jusqu’à la révision constitutionnelle de 2000, de la France sous la Cinquième République, de l’Islande, de l’Irlande, de l’Autriche, du Portugal, et de la plupart des pays européens sortis de la guerre froide dans les années 1990.
Maintenant la Turquie a deux choix; le pays peut transformer son régime en régime parlementaire comme l’Allemagne en limitant les pouvoirs du Président de la République, ou en régime semi-présidentiel comme la France avec des reformes constitutionnelles qui vont augmenter les autorités du Président de la République. Un équilibre proche à un régime parlementaire est aussi possible, si le nouveau Président n’utilise pas ses pouvoirs de présider les réunions de conseil de ministres et si n’interpose pas dans le domaine du Premier Ministre.
Erdoğan et Gül sont des amis proches, tous deux intégrés dans la politique Islamiste en Turquie, mais on sait qu’ils ont des nuances très importantes dans leur manière d’agir et leur interprétation de la démocratie. Erdoğan est clairement plus autoritaire, eurosceptique et veux concentrer le pourvoir seulement entre ses mains contre Gül qui est plus modéré, en faveur de l’adhésion de la Turquie dans l’Union Européenne et de partager le pouvoir avec les autres institutions. Sans réformes constitutionnelles, le système Turc peut engendrer des crises politiques entre le Président et le Premier Ministre spécialement s’ils choisissent des partis différents. Pour cette raison, c’est mieux de changer le système en régime semi-présidentiel ou tout le régime parlementaire.

Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Pour un analyse après les élections; Örmeci, Ozan (2014), «Les Elections Municipales en Turquie 2014», Uluslararası Politika Akademisihttp://politikaakademisi.org/les-elections-municipales-en-turquie-2014/.
[2] “Gül: Cumhurbaşkanlığını Başbakan’la oturur konuşuruz”, Hürriyet,http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26142222.asp.
[3] “Erdoğan: Cumhurbaşkanlığına Aday Olabilirim”, Aktif Haberhttp://www.aktifhaber.com/erdogan-cumhurbaskanligina-aday-olabilirim-657659h.htm.

18 Nisan 2014 Cuma

Avrupa Parlamentosu Seçimleri ve Kıbrıslı Türk Aday Deniz Birinci


İlk kez 1979 yılında gerçekleşen ve dünyadaki tek ulusüstü (supranational) parlamento seçimi olma özelliği gösteren Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sekizincisi, 22-25 Mayıs 2014 tarihleri arasında Birlik üyesi 28 devlette düzenlenecek. 754 sandalyenin dağılımını belirlemek için yapılacak olan seçimlerde Avrupa Halk Partisi (European People’s Party – EPP), Avrupa Sosyalist (Sol) Partisi (Party of European Socialists – PES) ve Avrupa Liberal ve Demokrat Partiler Birliği (Alliance of Liberals and Democrats for Europe Party) gibi büyük partilerin iddialı olması bekleniyor. Ancak bu 3 büyük Avrupa partisi dışında Yeşiller, Avrupalı Muhafazakar ve Reformcular Grubu (European Conservatives and Reformists – ECR) ve Avrupa Birleşik Solu/Nordik Yeşil Sol İttifakı (European United Left – Nordic Green Left – GUE/NGL) gibi üç önemli parti daha yarışacak.
Elbette birkaç yıldır devam eden ekonomik kriz nedeniyle eskisine kıyasla çok daha zayıf ve sorunlu algılanan Avrupa Birliği’nde, yükselen milliyetçiliğin ve izolasyonizmin Birliği ne ölçüde tehdit ettiği bu seçimlerde görülecek. Tüm sorunlara rağmen ayakta kalmayı başaran Avrupa Birliği’nde yine temel siyasal gruplaşmanın merkez sağ-merkez sol şeklinde olması ve EPP ile PES’in Parlamento’da en yüksek rakama sahip olacak AB partileri olması bekleniyor. Nüfus oranına göre belirlenen Parlamento sandalye sayısında Almanya’nın 96 sandalye ile üstünlüğü bulunuyor. Almanya’yı 74 sandalye ile Fransa, 73’er sandalye ile Birleşik Krallık (İngiltere) ve İtalya, 54 sandalye ile İspanya, 51 sandalye ile Polonya izliyorlar. Estonya, Kıbrıs, Lüksemburg ve Malta gibi küçük ülkelerinse sadece 6 sandalyesi bulunuyor.
Seçimlerin Türkiye ve Kıbrıs açısından en dikkat çekici gelişmesi ise; Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) Uluslararası İlişkiler Sekreteri Kıbrıslı Türk kadın siyasetçi Deniz Birinci’nin Avrupa Birleşik Solu’nun adayı olacağının ifade edilmesi. Liderliğini Yunanistan’da son yıllarda çıkışa geçen aşırı sol SYRIZA (Radikal Sol Koalisyon) lideri Alexis Tsipras’ın yaptığı Avrupa Birleşik Solu, böylelikle Kıbrıs sorununun gündemde olduğu bir dönemde Kıbrıslı bir Türk adaya kapılarını açarak adaya barış mesajları gönderecek.
Deniz Birinci

Rumların daha önce de KKTC vatandaşlarının Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanmasını sağlamak amacıyla bir yasa tasarısı hazırladığı biliniyor. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, adada Şubat ayında yeniden başlayan müzakere sürecinde ciddi anlaşmazlıkların yaşandığı ve her iki toplumda da özellikle sağ grupların birleşme konusunda hevesli olmadıkları görülüyor. KKTC’deki milliyetçi sağ Ulusal Birlik Partisi – UBP’nin geçtiğimiz gün dağıttığı ve çözüm halinde Rumlara verilecek toprakları gösteren haritanın özellikle Türkiye kökenli KKTC vatandaşlarında tepki yarattığı fark edilebiliyor. Ancak yerli Kıbrıslılarda da Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün ciddi bir Türkiye antipatisi yarattığı gözle görülebilen bir gerçek. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümü konusunda attığı adımlara devam etmesi, ancak karşı taraftan kaynaklanan olası bir çözümsüzlük durumunda Kıbrıslı Türklere uluslararası meşru bir statü kazandırılması konusunda kararlı adımlar atması gerekiyor.
Türkiye’den olaya milliyetçi perspektiften yaklaşan insanların anlaması gereken şey ise, Kıbrıslı Türklerin de artık tanınan bir devlete sahip olmaları gerektiğidir. Türkiye’nin bunu bir şekilde sağlaması sorumluluğu haline gelmiştir. Bu tanınmanın tek yolu elbette iki toplumlu federal Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönüş olmayabilir. Ancak bu durumda da, alternatif yollar için mutlaka gerekli hazırlıkların yapılması gereklidir. İç siyasette çok enerji kaybeden Türkiye’yi yöneten kadroların ise, bu konuda yeterli birikime sahip olmadıkları adadan bakılınca net bir şekilde görülmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı

16 Nisan 2014 Çarşamba

Murat Karayalçın'la 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Değerlendirmesi


15 Nisan 2014 tarihinde Girne Amerikan Üniversitesi’ndeki ofisinde deneyimli siyasetçi, Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri eski Bakanı ve Ankara eski Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Murat Karayalçın’la Türkiye’deki 30 Mart 2014 yerel seçimlerini ve sonuçlarını değerlendiren bir röportaj gerçekleştirdim. Aşağıdaki linkte bu röportajın ses kaydını bulabilirsiniz.

15 Nisan 2014 Salı

The Birth of Pan-Turkism


Pan-Turkism can be defined as a movement that emerged in 1880s among the Turkic intellectuals of the Russian Empire and Ottoman Empire, with the aim of cultural and political unification of all Turkic peoples.[1] The definition might be easily perceived as irredentism but as noted by Jacob M. Landau, there is a clear distinction between Pan-Turkism and Pan-Turanism. Pan-Turkism is a branch of moderate irredentism which expresses a desire to defend the kindred group from discrimination or assimilation, whereas Pan-Turanism is a form of extreme irredentism which involves as its chief objective rapprochement and ultimately union among all peoples whose origins are purpoted to extend back to Turan, Central Asian steps populated by Turkic tribes.[2] Turanism also embraces people of Turkic origins in a much larger geography inluding Hungarians, Finns and Estonians. As a response to Pan-Slavism, Pan-Turkism became an influential intellectual and political movement in Turkish and other Turkic intellectuals towards the late 19th century.
Although the Pan-Turkish movement takes its roots from the Jadidism movement in the early 19th century, the man who first popularized the idea of Turanism and Pan-Turkism was not a Turk or Turkic, but rather a Jewish-Hungarian traveller and orientalist Arminius (Hermann) Vambery.[3] In addition to his presented knowledge about Central Asian languages and folklore, Vambery devoted his life in the discovery of all Turkic groups coming from the same race and concluded that all Turkic tribes come from Turkish race and they are very close to each other in terms of their physical traits and customs.[4] He also had personal contact with the leaders of Committee of Union and Progress (CUP)[5].
Arminius Vámbéry
Pan-Turkism is based on the idea of the salvation of “outside Turks”, Turks living outside of the borders of Ottoman Empire and Republic of Turkey, mostly in Caucasia and Central Asia. The most prominent groups among outside Turks known in the 19th century were Volga Tatars, Crimea Tatars, Kazakhs, Turkmens, Uzbeks, Kirghizs, Tajiks and Azeris. It is estimated that Turkic population was about 11 % of all Russian population.[6] Tsarist Russia, which had imposed its control over the warrior Turkic tribes only in 19th century, tried Russification and Christianisation policies in addition to methods of harsh political measures and using the card of Russian settlers in order to weaken and suppress Pan-Turkism. This directed Turkic intellectuals to take support from others countries by using Pan-Turkism and also Pan-Islamism. Pan-Turkism was largely affected from Pan-Slavism although Pan-Slavism’s main target was Germany and Eastern Europe. This movement became especially influential among Crimean Tatars who were able to develop themselves intellectually and economically starting from the 17th century.[7] The main problems in the late 19th century for early advocates of Pan-Turkism were the lack of education among some Turkic tribes as well as the differences between Turkish dialects in addition to Russian hegemony.
One of the interesting figures among the early Pan-Turkists was İsmail Gasprinsky (Gaspıralı İsmail) (1851-1914). Born in Crimea, Gaspıralı became a schoolmaster and a mayor of Tatar town Bahçesaray. He studied in Russia, Turkey and France and fought against both Russian imperial forces and Musliam mullahs because of his modern nationalist and posivitist views. He offered a new education system called “Usul-i Cedid” to promote Turkish identity and increase intellectual capacity of Turkic people. He also engaged in journalism and became really successful with Tercüman (Interpreter), the most important journal published by the Turkic groups. Gaspıralı’s key point for success of Pan-Turkism was to create a common Turkish language that would appeal to all Turkic people. He organized and took part in some conferences about Pan-Turkism and Turkish language. Careful not to antagonize the mullahs, he advocated secular nationalism with very definite Pan-Turk nuances.[8] However, Gaspıralı’s Pan-Turkism was still too secular for other oppositional groups such as “Young Tatars” who also wished to liberate their nation against Tzarist autocracy.
İsmail Gaspıralı (Gasprinsky)
Another important name among the earlier Pan-Turkist theoreticians was Gaspıralı’s relative Yusuf Akçura (or Akçuraoğlu), a Tatar who edited the journal Kazan Muhbiri (The Correspondent of Kazan). Akçura became even more influential than Gaspıralı and became the leading ideologue of Pan-Turkism. In early 1904, he wrote his most famous piece “Üç Tarz-ı Siyaset” (Three Systems of Government)[9], anonymously printed in the Cairo journal Türk, in which he explained and defended raison d’être of Pan-Turkism.[10]Akçura considered Ottomanism but eventually rejected it since it minimized the rights of the Turks and also Pan-Islamism since it antagonizes non-Muslim groups in the Ottoman Empire. Thus, Akçura and his associates started to defend Pan-Turkism under the leadership of Ottoman Empire and later Turkey with its feasibility and usefulness for the state’s survival and modernization at the same time.
Yusuf Akçura
Azeri intellectuals were also very active in the early 20th century in terms of their Pan-Turkist awakening. It started first with the periodical Ekinci (Harvester), first published in Baku in 1875. Founded by Hasan Serdabi, this was the first national newspaper of a Turkic group in Russia. It was shortly lived but followed by other Pan-Turkish periodicals such as Hayat and İrşad.[11] However, these efforts were mostly overshadowed by Soviet propaganda against Pan-Turkism and Pan-Islamism. In 1921, at the 10th Congress of the Communist Party of USSR, Pan-Turkism and Pan-Islamism were condemned as deviations towards bourgeois democratic nationalism.[12] The introduction of Russian language into the schools and the influence of Russians weakened Pan-Turkish thoughts and sentiments to a great extent though some scientific studies continued to be published as well as some conferences and congresses such as the Baku Congress of Turcologists that was convened in 1926.[13]
Among the outside Turks, another important name who deserves to be remembered is Ali Hüseyinzade (1864-1941)[14], an Azeri physician, politician and writer who came to lecture at the Military School of Medicine in Istanbul. Hüseyinzade’s poem “Turan” became a manifesto for Pan-Turkists at those years.
Turan by Ali Hüseyinzade
Similar to Ali Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu (formerly Agayev, 1869-1939) was a prominent name for early Pan-Turkists among Azeri intellectuals. Having rounded out his local education by studying in St. Petersburg and Paris, Ağaoğlu devoted himself, on his return to Russia, to journalist activity by emphasizing Islam rather than Pan-Turkism. After the 1908 Young Turk Revolution, Ağaoğlu migrated to Turkey where he became an Ottoman subject and appointed as Inspector of Education in İstanbul.[15] He became an active polemicist for Pan-Turkism and wrote in nationalist journals including Türk Yurduİçtihadand Halka Doğru.
Ahmet Ağaoğlu
Ziya Gökalp (1876-1924), a native of densely Kurdish populated city in south-eastern Anatolia -Diyarbakır-, was essentially a self-taught man who became leading figures of Pan-Turkist movement in the early 20th century. As a member of Central Council of the Committee of Union and Progress from 1908 to 1918, he later supported Mustafa Kemal Pasha (Atatürk) and his anti-imperialist struggle against Greek invaders. He also taught Sociology in İstanbul University. In addition to his efforts to interpret some views inherited from French sociologists like Emile Durkheim and Auguste Comte to Turkish society, he wrote nationalistic poems collected in his book Kızıl Elma (Red Apple).[16] One of these poems, “Turan”, became a classic for Pan-Turkists and Turkish nationalists with these famous lines; “For the Turks, Fatherland means neither Turkey, nor Turkestan, Fatherland is a large and eternal country – Turan![17] Gökalp summarized his political views in his magnum opus entitled Türkçülüğün Esasları (The Principles of Turkism)[18], first published in Ankara in 1923, first serious attempt to systematize the discussion and separate views on Turkism and Turkish nationalism. In this book, Gökalp concluded that “a nation is not a racial, ethnic, political, geographical or volitional group, but rather one composed of individuals who share a common language, religion, morality and aesthetics, that is to say, who have received same or at least similar education.”[19] On the basis of this new “cultural” approach instead of an ethnic one, he thought that that in the early 20th century Pan-Turkism is possible only for Anatolian Turks (Turkeyism), but in the future there could be comfortable ground for Pan-Turkism if Soviet Union would be dissolved. He realistically concluded that for Turks, Pan-Turkism is not possible for the early 20th century after the loss of a great empire. Thus, one can easily detect that as a political programme, Pan-Turkism has its short, intermediate and long-term ideals. Gökalp’s realistic Pan-Turkism was also appropriate for political conditions of the period since Turkey was a weak and newly evolving and developing country whereas the Soviet Union was a Russian empire backed up by communist ideals.
Ziya Gökalp
Pan-Turkism discussions came to agenda again in Turkey especially in the early 1990s when Soviet Union was dissolved and Turkic Republics in Central Asia and Caucasia acquired their independence. Pan-Turkism still has great potential and appeals to millions of people in Turkey and other countries in the Turkic world. However, the misperception of this ideal as an imperial, revisionist and racist project prevent people to support Pan-Turkism and constitutes a great problem for Turkey in developing friendly relations with other Turkic countries. Some historical events such as 1915 events towards Ottoman Armenians also weaken the prestige of Pan-Turkism. Thus, in today’s world, scientific and political studies about Pan-Turkism should be based on economic, political, military and cultural cooperation among Turkish-speaking nations rather than irredentist political projects.

Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
Head of Political Science & Public Administration department @ Girne American University



[1] Fishman, Joshua & Garcia, Ofelia (2011), Handbook of Language and Ethnic Identity: The Success-Failure Continuum in Language and Ethnic Identity Efforts 2, Oxford University Press. p. 269; “It is commonly acknowledged that Pan-Turkism, the movement aiming at the political and/or cultural unification of all Turkic peoples, emerged among Turkic intellectuals of Russia as a liberal-cultural movement in the 1880s.” from “Pan-Turkism”, Wikipedia, Date of Accession: 15.04.2014 fromhttp://en.wikipedia.org/wiki/Pan-Turkism.
[2] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 1. Available at Amazon; http://www.amazon.com/Pan-Turkism-Irredentism-Cooperation-Jacob-Landau/dp/0253209609/.
[3] Ármin Vámbéry, Arminius Vámbéry born Hermann Bamberger, or Bamberger Ármin (19 March 1832-15 September 1913), was a Hungarian Turkolog and traveler. According to Ernst Pawel, a biographer of Theodor Herzl, as well as Tom Reiss, a biographer of Kurban Said, Vámbéry’s original last name was Wamberger rather than Bamberger. For details see; “Ármin Vámbéry”, Wikipedia, Date of Accession: 15.04.2014 from http://en.wikipedia.org/wiki/%C3%81rmin_V%C3%A1mb%C3%A9ry.
[4] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 2.
[5] The Committee of Union and Progress (CUP) (Turkish: İttihat ve Terakki Cemiyeti) began as a secret society established as the “Committee of Ottoman Union” (İttihad-ı Osmanî Cemiyeti) in İstanbul in 1889 by the medical students İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükuti, and Ali Hüseyinzade. It was transformed into a political organization (and later an official political party) by Bahaeddin Şakir, aligning itself with the Young Turks in 1906, during the period of the dissolution of the Ottoman Empire. Begun as a liberal reform movement in the Ottoman Empire, the party was persecuted by the Ottoman imperial government for its calls for democratization and reform in the Empire. Once the party gained power in the Young Turk Revolution in 1908 and consolidated its power in the 1913 Ottoman coup d’état, it grew increasingly more splintered and volatile as its three leaders, Enver Pasha, Talat Pasha, and Djemal (Cemal) Pasha, formed the triumvirate known as the Three Pashas and gained de facto rule over the Ottoman Empire and the party itself. During World War I, this leadership was accused of their responsibility in so-called “Armenian Genocide”, among other acts. At the end of World War I, most of its members were court-martialled by the Sultan Mehmed VI and imprisoned. A few members of the organization were executed in Turkey after trial for the attempted assassination of Mustafa Kemal Atatürk in 1926. Members who survived continued their political careers in Turkey as members of the Republican People’s Party (Cumhuriyet Halk Partisi, CHP) and other political parties in Turkey. For details see; “Committee of Union and Progress”, Wikipedia, Date of Accession: 15.04.2014 fromhttp://en.wikipedia.org/wiki/Committee_of_Union_and_Progress. For further details see; Zürcher, Erik J. (2010), The Young Turk Legacy and Nation Building: From the Ottoman Empire to Atatürk’s Turkey, Library of Modern Middle East Studies. Available at Amazon; http://www.amazon.com/Young-Turk-Legacy-Nation-Building/dp/184885272X.
[6] “Russian census of 1897 indicated their total number as 13.600.000 out of a total population of 125.600.000.”, See; Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 7.
[7] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, pp. 8-9.
[8] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 10.
[10] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 14.
[11] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 14.
[12] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 18.
[13] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 19.
[15] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 36.
[17] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 37.
[19] Landau, Jacob M. (1995), Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, London: Hurst & Company, p. 38.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Almanya Dış Politikasında Yeni Dönem


22 Eylül 2013 tarihinde gerçekleşen genel seçimler sonrasında[1] bilindiği üzere Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkelerinden Almanya’da Hıristiyan Demokratlar (CDU-CSU) ve Sosyal Demokratlar (SPD) arasında bir “büyük koalisyon” kurulmuştur.[2] Koalisyonun küçük ortağı olmasına karşın, Alman demokrasisinin teammülleri uyarınca bu yeni koalisyon hükümeti döneminde Dış İşleri Bakanlığı sosyal demokratlara verilmiş ve bu göreve, daha önce de 2005-2009 yılları arasında bu görevi üstlenmiş olan SPD’nin deneyimli politikacısı Frank-Walter Steinmeier[3] getirilmiştir. Tecrübeli bir politikacı olan Steinmeier, göreve başladığı tarihten bu yana geçen kısa süre zarfında birçok önemli sorunla karşılaşmıştır. Bunlardan en önemlileri; şimdilik geçici olarak çözülmüş gibi algılanan ancak hala önemli bir kriz potansiyeli olan İran’ın nükleer programı ve Rusya-Ukrayna krizi ile sonrasında gelişen Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı meseleleridir. Bu nedenle ilerleyen aylar ve yıllarda Almanya ve Steinmeier’in önünde zorlu bir yol var gibi gözükmektedir. Bu yazıda bu konuları ve özellikle de Rusya-Almanya ilişkilerini ele almaya çalışacağım.
Öncelikle Rusya-Almanya ilişkilerinde son durumu ele alalım. Rusya-Almanya ilişkilerinin tarihsel ve siyasal boyutları olsa da, ilişkilerin esas niteliğini ekonomik ilişkiler ve özellikle enerji politikaları karakterize etmektedir. Moskova, 11 Eylül sonrası dönemde bir taraftan Amerika Birleşik Devletleri ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, diğer yandan da başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa devletleri ile ekonomik bağlarını kuvvetlendirmenin yollarını aramış ve bunu ikili ilişkiler çerçevesinde yaparak AB içerisindeki çatlakları derinleştirmeye gayret göstermiştir.[4] Özellikle 2000-2004 yılları arasında Almanya’da Gerhard Schröder[5] iktidarı (1998-2005) döneminde, Putin ve Schröder 28 defa biraraya gelmiş, bunun sonucu olarak taraflar arasındaki ticaret hacmi 2004 yılı itibariyle 35 milyar dolara ulaşmış ve Almanya 10 milyar dolarlık yatırımla Rusya’nın en büyük dış yatırımcısı konumuna sahip olmuştur.[6]Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Başbakanlığı sonrasında Schröder’i adeta ödüllendirmek istercesine onu Gazprom’un Kuzey Akım projesinde Yönetim Kurulu Başkanı yapmıştır.[7]Kısacık’ın ifadesiyle; “Almanya, Rusya’nın en büyük ticari ortağıdır. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2009 yılının ilk altı ayında bir önceki yıla göre % 36,1 oranında artmış ve 20,8 milyar euro olarak gerçekleşmiştir. Almanya’dan Rusya’ya yönelik ithalat ise % 39,92 oranında artarak 9,6 milyar euro’ya ulaşmıştır. Rusya’dan Almanya’ya hammadde ve enerji kaynakları ihraç edilirken, Almanya’dan Rusya’ya makine, motor, kimyasal maddeler, elektrik donanımları ve tarımsal ürünler ihraç edilmektedir. Burada göz önünde bulundurulması bir husus; Berlin’in Moskova’nın doğal gaz kaynaklarına, Moskova’nın da Berlin’in ülkesine yapacağı yatırımlara duyduğu ihtiyaçtır. Rusya’da bulunan 4000’e yakın Alman firmasının enerji, otomotiv ve tarımsal sektör şirketlerinde yatırımları bulunmaktadır.”[8]
Almanya’nın Rusya’ya doğalgaz bağımlılığı yüzde 36 dolaylarındadır

Ayrıca ekonomik ve siyasal ilişkilerde etkili bazı önemli faktörler bulunmaktadır. Örneğin Schröder döneminde zirveye taşınan Alman solundaki Rus sempatisi, iki ülke arasında önemli bir bağdır. Yine uzun süredir ülkesinde iktidarda olan Alman Şansölyesi Angela Merkel’in de Doğu Alman kökenli olduğu ve Hıristiyan Demokratların kategorik olarak Rus karşıtı bir parti olmadığı bilinmektedir. İki ülke arasındaki en önemli siyasal platformlar ise; 2005’te oluşturulmuş AB-Rusya Enerji Birliği, 1997’den beri yapılan Fransa-Almanya-Rusya Troykası ve iki ülke arasında 2001’den beri yapılan “Stratejik Ortaklık” toplantılarıdır.[9]2008’de Rusya’nın Gürcistan’la yaşadığı gerilim sonucunda bu ülkeye savaş açarak Güney Osetya ve Abhazya’yı bu ülkeden koparması ilişkileri ciddi ölçüde gerse de, şu ana kadar ilişkileri kopma noktasına taşımamıştır.
Ancak bu güçlü ekonomik ilişkiler ve devam eden siyasal ilişkilerin yanında, ikili ilişkileri gelecekte bozma potansiyeline sahip çok ciddi sorunlar da bulunmaktadır. Almanya’nın Rusya’daki insan hakları durumu ve demokrasinin kalitesi konusunda ciddi çekinceleri olduğu bilinmektedir.[10] Avrupa’nın demokratik yönetim geleneği ve otoriter Rus yönetim tarzındaki uyuşmazlıklar son derece açıktır. Buna ek olarak, son yaşanan Ukrayna krizi ve Rusya’nın Kırım’ı ilhakı nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri ve genel olarak Batı dünyası, Rusya ile ilişkileri yeniden gözden geçirme noktasına gelmiş ve bu ülkeye yönelik bazı ekonomik yaptırımlara gitmiştir. Bunlar kuşkusuz iki ülke ilişkilerini ilerleyen aylarda olumsuz yönde etkileyecektir. Bu durum şüphesiz ki Alman hükümetini ve Steinmeier’i zorlayacak konular olacaktır.
Steinmeier’in aslına bakılırsa SPD ve Schröder ekolünden gelen bir politikacı olarak Rusya’ya yakın bir duruşunun olduğu iddia edilebilir. Ancak Rusya’nın Kırım ilhakı sonrasında Başbakan Merkel’in son açıklamalarına verdiği güçlü destek, Alman solu ve Steinmeier’in Rusya’ya bakışında yakın bir gelecekte geçici bir ton değişikliğinden öte, kalıcı bir dönüşüm yaşanabileceği izlenimi uyandırmıştır.[11] Steinmeier’in ilk Dış İşleri Bakanlığı döneminde (2005-2009) Rusya Federasyonu’nda Devlet Başkanlığı koltuğunda Avrupalıların daha çok benimsediği bir isim olan Dimitri Medvedev’in olduğu unutulmamalıdır. Putin ve yakın ekibine kıyasla daha Avrupacı olarak bilinen Medvedev ve yanlıları, şimdi ise ülkelerinde ipleri tamamen Avrasyacılara kaptırmış gözükmektedir. Bu durumda Steinmeier ve Almanya’nın Rusya’ya bakışında değişiklik yaşanması da doğal hale gelebilir. Nitekim Steinmeier’in Rusya’ya yakın Gernot Erler’i Almanya dış politikasının Doğu Avrupa ve Rusya koordinatörü olarak ataması başta kuşkular yaratsa da, Ukrayna krizi sonrasında Rusya’yı sert bir tonda eleştirmesi ve Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlardan söz eden ilk Alman kabinesi üyesi olması Rusya’ya bakışındaki değişiklileri ispatlamıştır.[12] Ancak Batı ile Rusya arasındaki krizin derinleşmesi durumunda Steinmeier’in Rusya’ya ne ölçüde tavır alabileceği hala kuşkuludur. Zira henüz Ocak 2014’te Alman dergisi Focus’ta yayınladığı “Ohne Russland geht es nicht” (Rusya Olmadan Olmaz) makalesinde Steinmeier, Rusya’nın önemine dikkat çekerek, AB’nin Ukrayna’yı bir seçim yapması konusunda çok sıkıştırdığını ifade etmiştir.[13] Makale, koalisyonun büyük ortağı CDU çevrelerinden tepki çekmiştir.
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Almanya’nın bu ikircikli tavrının bocalamaktan ziyade çok boyutlu bir dış politika oluşturmak için bilinçli yapıldığı iddia edilebilir. SPD üzerinden Rusya ile ilişkilerini sıcak tutmaya gayret eden Almanya, CDU aracılığıyla da ABD ile ilişkileri sıcak tutmaktadır. Böylelikle Almanya’nın her iki tarafla da ilişkileri yakın kalmaya devam etmektedir. Ancak ilişkilerin çok gerilmesi durumunda, Batı bloğunun daimi bir üyesi olan Almanya’nın yapacağı tercih kuşkusuz Batı olacaktır. Bu nedenle Putin’in ilişkileri gittikçe zorlayan tavrı ilerleyen süreçte de devam ederse, Steinmeier ve SPD’ye rağmen ilişkiler bir daha düzelmeyecek noktalara varabilir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Genel seçimlerin bir analizi için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2013), “Almanya’da Büyük Koalisyona Doğru”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/almanyada-buyuk-koalisyona-dogru/.
[2] Detaylar için, Örmeci, Ozan (2013), “Almanya’da ‘Büyük Koalisyon’”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/almanyada-buyuk-koalisyon/.
[3] Frank-Walter Steinmeier (1956-) Angela Merkel’in büyük koalisyonunda 22 Kasım 2005 - 28 Ekim 2009 tarihlerinde Almanya Dış İşleri Bakanı olarak hizmet etti. 15 Aralık 2013 tarihi itibariyle yeniden Dış İşleri Bakanı oldu. 2007 yılının ilk yarısında Avrupa Birliği Konsey Başkanlığı yaptı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesidir. Detaylar için; “Frank-Walter Steinmeier”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Frank-Walter_Steinmeier.
[4] Merve İrem Yapıcı (2010), Rus Dış Politikasını Oluşturan İç Etkenler: Yeltsin ve Putin Dönemleri, Ankara: USAK Yayınları, ss. 401-402.
[5] Gerhard Schröder (1944-), bir Alman politikacı ve 1998 ile 2005 yılları arasında Almanya Başbakanı (Şansölyesi). Halk arasında Gerd Schröder olarak da bilinen SPD’li (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) politikacı olarak, 1990-1998 yılları arasında Almanya’nın aşağı Saksonya eyaletinin Başkanlığı ve 1998-2005 yılları arasında Almanya’nın Başbakanlığını yapmıştır. Ayrıca 1999-2004 yılları arasında da Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin parti Genel Başkanlığını yapmıştır. Detaylar için; “Gerhard Schröder”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Gerhard_schr%C3%B6der.
[6] Kısacık, Sina (2012), “Putin Döneminde Rus-Alman Siyasi İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/putin-doneminde-rus-alman-siyasi-ve-ekonomik-iliskileri/.
[7] Mischke, Jacob & Umland, Andreas (2014), “Germany’s New Ostpolitik”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141115/jakob-mischke-and-andreas-umland/germanys-new-ostpolitik?nocache=1.
[8] Kısacık, Sina (2012), “Putin Döneminde Rus-Alman Siyasi İlişkileri”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/putin-doneminde-rus-alman-siyasi-ve-ekonomik-iliskileri/.
[11] Mischke, Jacob & Umland, Andreas (2014), “Germany’s New Ostpolitik”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141115/jakob-mischke-and-andreas-umland/germanys-new-ostpolitik?nocache=1.
[12] Mischke, Jacob & Umland, Andreas (2014), “Germany’s New Ostpolitik”, Foreign Affairs, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://www.foreignaffairs.com/articles/141115/jakob-mischke-and-andreas-umland/germanys-new-ostpolitik?nocache=1.
[13] Steinmeier, Frank-Walter (2014), “Ohne Russland geht es nicht”, Focus, Erişim Tarihi: 12.04.2014, Erişim Adresi: http://www.focus.de/politik/ausland/von-aussenminister-frank-walter-steinmeier-ohne-russland-geht-es-nicht_id_3569027.html.