17 Mart 2014 Pazartesi

Kırım Referandumu ve Olası Etkileri


Ukrayna’da haftalarca süren sokak gösterileri neticesinde Batı yanlılarının iktidarı ele geçirmesi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in Rusya’ya kaçmasının ardından fiilen Rusya’nın kontrolüne giren Kırım Özerk Bölgesi, dün Moskova’ya bağlanmak için yapılan bir referanduma sahne oldu. Resmi açıklamalara göre halkın yüzde 96,8’inin Rusya’yla birleşilmesi yönünde oy verdiği referandumun ardından, Kırım yönetimi Ukrayna’dan bağımsızlığını ilan ederek, resmen Rusya’ya başvurdu.[1] Bu yazıda Kırım referandumu ve olası etkilerini tartışmaya açacağım.
Dün yapılan ve oldukça sakin geçen referandumda, Ukrayna ve Tatar kökenli Kırımlılar yaşananları protesto ederek sandığa gitmezken, Seçim Komisyonu Başkanı Mikhail Malişev’in referanduma katılım oranını % 83,1 olarak açıklaması şaşkınlığa sebep oldu.[2] 20.000’i aşkın Rus askerinin bulunduğu Kırım’da oldukça sakin geçen referandum sonrası Twitter hesabından açıklamalar yapan Kırım Başbakanı Sergey Aksyonov, referandum sonrası bugün bir Kırım parlamento delegasyonunun Rusya Federasyonu’na giderek bu ülkeye bağlanmak için resmi başvuruda bulunacağını açıkladı.[3] Bu gelişmelerin ardından gözler Rusya’ya çevrilirken, yakında Duma’da yapılacak bir oylamayla Kırım’ın Rusya’ya ilhakına karar verilmesine kesin gözüyle bakılıyor. Rusya’nın ayrıca Kırım’a 295 milyon avroluk bir yardım yapmayı vaat ettiği belirtiliyor.[4]
Kırım haritası
Referanduma dünyadan farklı tepkiler geldi. ABD Başkanı Barack Obama ile telefonda görüşen Rusya lideri Vladimir Putin, yapılan oylamanın uluslararası hukuk çerçevesinde meşru olduğunu söylerken, ABD Başkanı Obama ve Avrupalı liderler referandumu tanımayacaklarını açıkladılar.[5] Ukrayna’nın geçici Cumhurbaşkanı Aleksander Turçinov yaşananları bir farsa benzeterek, “referandumun Ukrayna ve medeni dünya tarafından tanınmayacağını”, geçici Başbakan Arseniy Yatsenyuk ise “referandum sürecinin bir sirk performansını andırdığını” söylediler.[6] Referandum sürerken, Putin’i telefonla arayan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Rusya liderini geri adım atmaya ikna edemedi. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ise referandumu “yasadışı” ilan ederek, Rusya’yı Kırım’da “anlamsız ve tehlikeli tırmanışı sürüklemekle” itham etti. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague de ülkesinin referandum sonucunu kabul etmeyeceğini söyledi. Hague, AB’den de “Rusya’ya güçlü bir cevap vermesini” istedi.[7]  AB’nin Dış Politika ve Güvenlikten Sorumlu Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ise “AB’nin Rusya’ya en sert mesajı göndermek istediğini ve bu doğrultuda Moskova’ya yönelik ekonomik yaptırımlar uygulanabileceğini” belirtti.[8] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise Kırım Tatar Milli Meclisi eski Başkanı ve Ukrayna milletvekili Mustafa Cemil Kırımoğlu ile İzmir’de yaptığı sürpriz görüşme sonrasında referandumun Türkiye tarafından da tanınmayacağını açıkladı.[9]
Kırım Tatarları referanduma katılmadı
Bu tepkilere rağmen Rusya’nın ilerleyen günlerde Kırım’ı kendisine bağlamak konusunda herhangi bir tereddüt yaşamayacağı görülüyor. Peki Kırım referandumunun meşruiyetini nasıl ele almalıyız? Öncelikle Rus tüfeklerinin gölgesinde ve halkın önemli bir bölümünün katılmadığı bir referandumun demokratik açıdan son derece sakıncalı olduğunu belirtmek gerekiyor. Moskova “yakın çevre” politikası doğrultusunda aynı şeyi daha önce Gürcistan’da Güney Osetya ve Abhazya’da da uygulamış ve bu ülkeleri birkaç müttefikiyle beraber bağımsız devlet olarak kabul etmiştir. Ancak bu defa Rusya’nın Kırım’ın bağımsızlığını değil, kendisine bağlanmasını tercih ettiği görülmektedir.[10] Rusya yanlıları bu uygulamaları savunurken geçmişte yaşanan Kosova örneğini gündeme getirmektedirler. Hatırlanacağı üzere, 1999-2008 yılları arasında Birleşmiş Milletler idaresinde kalan Kosova, 2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiş ve 100’ün üzerinde ülke tarafından tanınmayı başarmıştır.[11] Kosova’nın bağımsızlığını tanımayan Rusya Federasyonu, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Sırbistan gibi ülkelerse, Kosova’nın halen Sırbistan’a bağlı bir özerk bölge olduğunu iddia etmektedirler.[12] 1998-2000 yılları arasında ABD’nin Kiev Büyükelçiliği görevini yürütmüş olan Brookings Enstitüsü uzmanı Steven Karl Pifer’e göre, Kırım ve Kosova’yı karşılaştırmak doğru olmaz. Zira Kosova’da bağımsızlığın tanınması öncesinde 9-10 yıllık uzun bir diplomasi süreci yaşanmış ve bu ülkeyi tanıyan ülkelerin sayısı 100’ü aşmıştır.[13] Kırım’da ise 2 haftalık çok kısa bir sürede bağımsızlık ilan edilmiş ve Rusya’ya bağlanma kararı alınmıştır.
Kırım’ın bağımsızlığının birçok diğer çatışma bölgesine ve özerk Cumhuriyetlere de etki edebileceği açıktır. Rus dış politikasının temel unsuru olan bu taktiğin, Irak merkezi hükümetiyle çeşitli sorunlar yaşayan Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, işgal altındaki Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ, 40 yıldır filli olarak bölünmüş olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Transdinyester gibi bölgelere de örnek olabileceği açıktır.[14] Bu nedenle Rusya’nın Kırım politikasının meşrulaştırılması birçok yeni ayrılığa da uygun ortam hazırlayabilecektir. Tam da bu yüzden Batı’nın bunu hoşgörmesi düşünülemez. Ancak bu konuda Batı’nın elindeki enstrümanlar da son derece sınırlıdır. Ukrayna’nın AB ve sonrasında NATO’ya üyeliği gündeme gelirse, Rusya Kırım’da yaptığını Doğu Ukrayna’da yapmayı da deneyebilir. Türkiye’nin bugüne kadar Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne uygun olarak devam ettirdiği Boğazlar rejimi, Batı ile Rusya arasındaki zıtlaşma ve çekişme yükselerek devam ederse, bir NATO üyesi ülke olan Türkiye tarafından yeniden gözden geçirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri de Rusya’nın Kırım hamlesi sonrasında Suriye konusunda Rusya’yı Akdeniz’de yeniden sıkıştırmayı deneyebilir. Amerikalı ünlü devlet adamı Henry Kissinger’a göre Ukrayna krizinin daha da derinleşmemesi için şu prensipler dikkate alınmalıdır;
1. Ukrayna halkı kiminle ortaklık sözleşmesi yapabileceğine kendisi karar verebilmelidir.
2. Ukrayna NATO’ya katılmamalıdır.
3. Ukrayna halkı istediği hükümeti iktidara getirebilmeli ve Ukrayna yönetimleri Finlandiya’ya benzer bir şekilde Avrupa ve Batı ile ilişkilerini arttırırken, Rusya’ya düşmanlık gütmemelidir.
4. Rusya Kırım’ı ilhak etmekten vazgeçmelidir.[15]
Son olarak, bu noktada self-determinasyon kavramına da daha yakından bakmak gerekir. Kendi geleceğini belirleme hakkı olarak Türkçe’ye geçmiş olan self-determinasyon, 1. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Başkanı Woodrow Wilson tarafından ilan edilen 14 maddelik Wilson Prensipleri arasında da yer almıştır. Ancak self-determinasyonun bugüne kadar daha çok güç politikaları çerçevesinde bir anlam ifade ettiği ve uluslararası hukukta herkesçe kabul edilen ortak bir içerik taşımakta zorlandığı görülmektedir. Batı kamuoyunun Kosova ve KKTC’ye bakışında yaşanan farklılıklar, bunun en somut göstergesi olarak söylenebilir. Bu nedenle uluslararası hukukun en azından şimdilik bizi ortak bir noktada buluşturamadığı ve daha çok güç politikalarına dayalı bir dünya sisteminin var olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple Türkiye açısından en makul stratejinin; tansiyonun düşürülmesi için diplomasiye ağırlık vererek, dahil olduğu Batı blokunun güvenliği açısından taşıdığı kritik jeopolitik konumunun altını çizmesi ve bu yolla AB üyeliği konusunda daha kararlı adımlar atması olabilecektir. Krizlerin askerileşmesi durumundaysa, Türkiye’den 60 yıl sonra ani bir u-dönüşü yapması kimse tarafından beklenmemelidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Haber için; “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[2] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[3] “Crimean parliament formally applies to join Russia”, BBC, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-26609667.
[4] “La Crimée entame son rapprochement avec la Russie”, Le Monde, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/europe/article/2014/03/17/crimee-le-parlement-ukrainien-approuve-une-mobilisation-partielle_4384161_3214.html.
[5] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[6] “Crimean parliament formally applies to join Russia”, BBC, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-26609667.
[7] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[8] “La Crimée entame son rapprochement avec la Russie”, Le Monde, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/europe/article/2014/03/17/crimee-le-parlement-ukrainien-approuve-une-mobilisation-partielle_4384161_3214.html.
[9] “Kırım bağımsızlık ilan edip, Rusya’ya başvurdu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26022578.asp.
[10] Bu konuda bir yazı için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Kırım Sorunu ve eski Sovyet coğrafyasındaki ‘Donmuş Çatışma Bölgeleri’”, Al Jazeera Turk, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirim-sorunu-ve-eski-sovyet-cografyasindaki-donmus-catisma-bolgeleri.
[11] Detaylar için bakınız; “Kosova”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kosova.
[12] “Kosova”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kosova.
[13] “A new cold war? Why Crimea should matter to Americans”, USA Today, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.usatoday.com/story/news/politics/2014/03/14/usa-today-capital-download-steven-pifer-ukraine-russia-crimea/6382965/.
[14] Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Kırım Sorunu ve eski Sovyet coğrafyasındaki ‘Donmuş Çatışma Bölgeleri’”, Al Jazeera Turk, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirim-sorunu-ve-eski-sovyet-cografyasindaki-donmus-catisma-bolgeleri.
[15] Kissinger, Henry (2014), “How the Ukraine crisis ends”, The Washington Post, Erişim Tarihi: 17.03.2014, Erişim Adresi: http://www.washingtonpost.com/opinions/henry-kissinger-to-settle-the-ukraine-crisis-start-at-the-end/2014/03/05/46dad868-a496-11e3-8466-d34c451760b9_story.html.

14 Mart 2014 Cuma

Ukrayna'nın Geleceğine Dair Senaryolar


Dünya kamuoyunda bayağı uzunca bir süredir en önemli gündem maddesi olan Suriye içsavaşı ve İran’ın nükleer programının yerini son birkaç haftadır Ukrayna’da başlayan olaylar ve sonrasında Rusya ordusuna bağlı birliklerin Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne girmesi aldı. Kırım ve Ukrayna’nın geleceğine dair çeşitli iddia ve spekülasyonlar, gerek Türkiye, gerekse dünya basınında sıklıkla yer aldı. Son olarak Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu aldığı bir kararla bağımsızlık ilan ederek, 16 Mart’ta Kırım’ın Ukrayna’ya mı yoksa Rusya’ya mı bağlı olacağı konusunda bir halkoylaması (referandum) yapma kararı aldığını açıkladı.[1] Bu gelişmelerden yola çıkarak bu yazıda önce Ukrayna ve Kırım’daki durumu analiz edecek, daha sonra da Ukrayna’nın geleceğine dair farklı senaryoları size aktarmaya çalışacağım.
Ukrayna’daki mücadele aslına bakılırsa başarısız bir iktidara karşı ayaklanan ve demokrasi talep eden halk durumundan daha çok, Batı ile Doğu arasındaki bir bilek güreşini andırmaktadır. 2004 yılındaki Turuncu Devrim ile Batı rotasına giren Ukrayna’ya karşı Rusya Federasyonu o dönemde akıllı bir strateji izlemiş ve özellikle 2009 yılındaki doğalgaz kesme taktiğiyle 2010 yılındaki seçimlerde Rus yanlısı Viktor Yanukoviç’in iktidara gelmesini sağlamıştı. 2013 yılı sonlarında Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile imzalanması beklenen Ortalık Anlaşması’nı imzalamaktan vazgeçtiğini duyurması ise ülkedeki Avrupa yanlısı sokak hareketlerini hızlandırdı. Yanukoviç’in bu politikasını ödüllendiren Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu ülkeye aktarılan doğalgazda önemli ölçüde bir indirim sağladı. Ancak bu gelişmeler sokak olaylarını yatıştırmadığı gibi tamtersine daha da azdırdı. Sonuçta yaşanan büyük hadiselerin ardından Yanukoviç özel bir helikopterle Rusya’ya kaçarken, Ukrayna’da seçimler öncesinde bir geçiş hükümeti kuruldu ve Parlamento Başkanı Aleksander Turçinov geçici Cumhurbaşkanı ilan edildi. Ukrayna halkı şimdi 25 Mayıs 2014 tarihinde yapılacak olan seçimleri bekleyecek. Seçimlerde hapisten yeni çıkan Yuliya Timoşenko, muhalefet liderlerinden Udar (Yumruk) Hareketi lideri Vitali Kliçko, milliyetçi Svoboda Partisi lideri Oleg Tyahnybok ve Anavatan Partisi lideri Arseniy Yatsenyuk ön plana çıkan isimler olarak gözüküyor.[2] Ancak muhalefetin tek bir isim üzerinde birleşememesi seçimlerde beklenildiği ölçüde başarılı olamamaları sonucunu doğurabilir.
Rusya’nın bu yaşananlara cevabı ise Kırım üzerinden oldu. Rusya, toplam nüfusa oranları yüzde 60’ı bulan Rus kökenli Kırım vatandaşları üzerinden meşrulaştırmaya çalıştığı politikası neticesinde, ordusunu Kırım’a gönderdi ve Türkiye açısından “kültürel azınlık” statüsündeki Kırım Tatarlarının da yaşadığı bu bölgeyi fiilen işgal etti. Böylelikle Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası bölgesine hapsolan Rusya’nın “yakın çevre” adını verdiği ve daha önce 2008’de Gürcistan’da başarıyla gerçekleştirdiği, etrafında Batı müttefiki ülke bırakmama ve bu uğurda gerekirse sert güç kullanma politikasının hala kararlılıkla devam ettiği görüldü.[3] Rusya’nın bu hareketini meşrulaştırırken Rus kökenli Kırımlılılara atıf yapması ise, komünizmin çöküşü sonrası ideolojisiz kalan devletin yeni ideolojisinin Rus milliyetçiliği olduğunu tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Rusya’nın Kırım hamlesi, aslında ilerleyen aylarda Ukrayna’nın olası bir AB ya da NATO üyeliği durumunda kendisine yönelik sempatinin ve Rus kökenli vatandaşların daha yoğun olduğu Doğu Ukrayna’yı da aynı yolla Ukrayna’dan koparabileceğine dair bir gözdağı amacı da taşımaktadır. Tüm mevcut deneyimler Rusya’nın böyle bir şeyi savaş riskine rağmen kolaylıkla yapabileceğini göstermektedir. Olaya daha geniş bir perspektiften bakıldığında Ukrayna krizinin aslında bir anlamda Karadeniz mücadelesi olduğunu ve Montrö Sözleşmesi’ne taraf ama aynı zamanda NATO üyesi olan Türkiye’nin de bu süreçte jeopolitik olarak büyük önem kazanan ve aynı anda çeşitli jeopolitik risklerle de yüzleşen bir ülke olduğunu söylemeliyiz.[4] Bu nedenle Batı ile Rusya arasında bir satranç tahtasına dönen Ukrayna ve Karadeniz mücadelesinde, Türkiye’nin de çok dikkatli ve ihtiyatlı bir politika izlemesi zaruridir.
2010 seçimlerinde Ukrayna’nın durumu
Bu kısa analizden sonra Ukrayna’nın geleceğine dair bazı senaryoları paylaşabiliriz. Öncelikle ilk ele alınması gereken gelişme, Ukrayna’nın seçimler sonrasında Batı yanlısı bir iktidara sahne olması ve önce AB ile, ve hatta ilerleyen süreçte NATO ile çeşitli işbirliklerine yönelmesi durumudur. Böyle bir durumda kuşkusuz önceden kontrolünde olan bir “yakın çevre” ülkesini kaybedecek olan Rusya’nın tavrı agresif olacaktır. Bu agresivite, ilk olarak ticari yaptırımlar ve Ukrayna ile Avrupa ülkelerine yönelik doğalgaz arzında çıkarılacak sorunlar ve fiyat arttırımları ile kendisini gösterecek, ancak özellikle Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği gündeme gelirse muhtemelen Rusya, Kırım’a yaptığını doğu Ukrayna’ya da yaparak, NATO ile arasına bir tampon bölge oluşturmaya çalışacaktır. Daha olumsuz bir ihtimal ise böyle bir durumda Rusya’nın Ukrayna’yı toptan işgal etmesidir. Kırım işgaline ses çıkarmayan Batı’nın ise böyle bir durumda sessiz kalması beklenmeyebilir. Bu da çok tehlikeli bir bölgesel hatta dünya savaşını gündeme getirebilir. Bloomberg Tv’de Charlie Rose’un programına katılan Gürcistan eski Cumhurbaşkanı ve daha önce Rusya’nın gazabına uğrayan Mihail Saakaşvili de Batı’nın artık harekete geçmesi gerektiğini, aksi takdirde Rusya’nın ve Putin’in bu olaydan sonra daha da cesaretlenerek, Baltık bölgesi ve Doğu Avrupa’da da yeniden aktif politikalara ve operasyonlara başlayacağını iddia etmektedir.[5] Saakaşvili’ye göre Kırım’ın Ukrayna’nın kaya gazı kaynaklarının neredeyse tamamına sahip olması da, Rusya’nın Kırım konusunda bu kadar kararlı hareket etmesinde önemli ancak pek bilinmeyen bir etkendir.[6]
Rusya’nın bu politikaları izlerken zayıf karnı ise AB ile ilişkilerin bozulması durumunda kendisinin de ekonomik olarak zor duruma düşecek olmasıdır. Rusya’da halen komünist sistemin mevcut sistemden daha iyi olduğunu düşünen önemli bir nüfus bulunmaktadır ve ekonomik krizle birlikte giderek artan halk üzerindeki baskı politikaları, Rusya’yı zor günlere sürükleyebilir. Ancak Avrupa’nın böyle bir politikaya yönelmesi için muhakkak Rusya’dan aldığı doğalgazı ikame edebilmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda da en önemli alternatifler Azerbaycan, İran ve Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ve İsrail açıklarında yeni keşfedilen doğalgaz kaynaklarıdır. İran’la yapılan geçici nükleer anlaşmanın devamı durumunda Avrupa’nın İran gazını alması mümkün olabilecekken, anlaşma olmaması durumunda İsrail’in baskısıyla bu yol tercih edilmeyebilir. Zaten Avrupa ülkeleri de büyük olasılıkla İran’ı ana kaynak yapmaktan ziyade bir çeşitlendirme aracı olarak kullanmayı düşüneceklerdir. İkinci önemli bir kaynak kuşkusuz İsrail ve Kıbrıs açıklarında yeni keşfedilen doğalgaz rezervleridir. Ancak bunun için de Akdeniz’de güvenliğin sağlanması ve Kıbrıs’ta bir çözüm, en azından bir enerji anlaşması yapılması gereklidir.[7] Bu alternatif, Amerikan şirketi Noble ve İsrail şirketi Delek’in bölgedeki yatırımları da düşünülürse, Batı için çok daha iyi ve güvenli bir yoldur. Ancak Kıbrıs ve İsrail kaynaklarının TANAP’a bağlanması ve Avrupa’ya güvenli arzı durumunda bile Avrupa’nın enerji ihtiyacını tek başına uzun süre karşılayabilmesi mümkün olmayabilir. O yüzden bu seçenekle birlikte Avrupa’nın Azeri gazına yönelmesi ve Azerbaycan üzerinden Türkmen gazını Avrupa’ya getirmeye çalışması, gerçekleşirse Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını hakikaten yok edebilecek bir gelişme olacaktır.[8] Bu nedenle 2. ve 3. tercihler birlikte ele alınabilirse, Rusya karşısında gerçekten bağımsız bir Avrupa’nın önü açılabilir.
Bir diğer senaryo ise, Ukrayna’nın geleceğinde her iki tarafın da tansiyonu düşürmesi ve zamanla durumun kriz öncesindeki haline çevrilmesidir. Bu durumda ise, Ukrayna’nın zaman içerisinde büyük ekonomik bağımlılığının olduğu Rusya’nın yörüngesine yeniden girmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ukrayna’nın Rusya’ya doğalgaz bağımlılığı % 66 düzeylerindedir.[9] Dahası ekonomik krizdeki AB’nin Ukrayna’ya yardım elini ne kadar uzatabileceği meçhuldür. Son dönemde AB’ya dahil olan Doğu Avrupa ülkelerinde artan ve Ostpolitik’i çağrıştıran Alman etkisi de, hem AB içerisinde Almanya ile her zaman rekabet halindeki İngiltere ve Fransa gibi AB’nin yanında hala nevi şahsına münhasır gündemleri olan güçlü ülkeleri, hem de Almanya’nın çok güçlenmesini istemeyen diğer küresel aktörleri rahatsız etmektedir. Bu nedenle Ukrayna’nın tamamen AB ve Almanya kontrolüne bırakılması da istenen bir senaryo değildir.
Tüm bu nedenlerle sanırım ilerleyen süreçte Ukrayna’nın izlemesi gereken en makul strateji; tüm “ara bölge” rejimleri gibi mevcut ittifakları doğrultusunda hem AB, hem de Rusya ile ekonomik ilişkilerini koruyarak, toplumsal gerginlikleri azaltmaya ve ekonomik gelişmeye önem vermesi olmalıdır. Rekabetin askerileşmesi durumundaysa, henüz Türkiye gibi bir NATO üyesi olmayan Ukrayna’nın tercihi daha zorlu olacaktır. Türkiye ise, Ukrayna’daki durumu da göz önüne alarak enerji politikasını gözden geçirmeli ve enerji alımlarını mutlaka çeşitlendirmeye gitmelidir. Türkiye’nin bu doğrultuda Kıbrıs’ta çözümü ya da en azından bir enerji anlaşmasını desteklemesi, İsrail’le ilişkileri düzeltmek yolunda bazı sembolik de olsa adımlar atması ve kendi enerji kaynağı arama çalışmalarına da ağırlık vermesi gerekmektedir. Yoksa şimdilerde Ukrayna’nın başına gelenler, yakın bir gelecekte pekala Türkiye’nin de başına gelebilecektir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] “Kırım parlamentosundan bağımsızlık ilanı”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25984168.asp.
[2] Ukrayna muhalefeti ve olaylar hakkında bir analiz için; Koca, Ali (2014), “Dünden Bugüne Ukrayna’nın İkilemi”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/dunden-bugune-ukraynanin-ikilemi/.
[3] Bu konuda bir analiz için; Tüysüzoğlu, Göktürk (2014), “Dış Politika Tercihleri Ukrayna’yı Zorlamaya Devam Ediyor”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/dis-politika-tercihleri-ukraynayi-zorlamaya-devam-ediyor/.
[4] Tansi, Deniz (2014), “Karadeniz Savaşı!”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/karadeniz-savasi/.
[6] Aynı program.
[7] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2014), “Akdeniz Birliği ve Doğu Akdeniz Enerji Rezervleri”,Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/akdeniz-birligi-ve-dogu-akdeniz-enerji-rezervleri/.
[8] “Azerbaijan May Benefit from the Russia-Ukraine Crisis”, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://www.valuewalk.com/2014/03/azerbaijan-russia-ukraine-wwiii/.
[9] Bu konuda detaylı bir çalışma için; Kısacık, Sina (2013), “Ukrayna: Rusya Federasyonu ve Avro-Atlantik Blok Arasında Sıkışan Bir Ülke”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 14.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/ukrayna-rusya-federasyonu-ve-avro-atlantik-blok-arasinda-sikisan-bir-ulke/.

10 Mart 2014 Pazartesi

Körfez Ülkelerinde Büyükelçi Krizi


25 Mayıs 1981’de Basra Körfezi kıyısında bulunan 6 ülke (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) tarafından kurulan Körfez İşbirliği Konseyi – KİK (Gulf Cooperation Organization – GCC)[1], bugünlerde bu ülkeler arasında yaşanan büyükelçi krizi nedeniyle çalkalanıyor. Bu yazıda Körfez ülkelerinin yaşadığı diplomatik krizi sizler için özetlemeye çalışacağım.
Körfez ülkeleri arasında yaşanan rahatsızlığın başlangıç noktası olarak geçtiğimiz aylarda Mısır’da meydana gelen darbe ele alınmalıdır. Mısırlı General Abdülfettah El Sisi’nin El Ezher’in desteğiyle yaptığı darbenin[2]hemen ardından, Müslüman Kardeşler çizgisinin savunduğu halk iradesine dayalı yeni modelin kendi ülkelerine sıçramasından endişe eden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, Mısır’daki cunta yönetimine destek olmak için kredi ve hibe uygulamalarına gitmişlerdi. Oysa Körfez’deki bir diğer önemli ülke olan Katar’ın, son dönemde demokrasi yanlısı ve Müslüman Kardeşler hareketine destek veren çizgide yayın yapan Al Jazeera (El Cezire)[3] gibi güçlü bir medya organıyla buna karşıt politikalar geliştirmesi, Katar’la diğer Körfez ülkeleri arasında bir süredir anlaşmazlığa neden olmaktaydı. Bu gelişmelerin sonucu olarak, 5 Mart 2014 tarihinde Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri büyükelçilerini Katar’dan çektiklerini açıkladılar.[4]
Körfez İşbirliği Konseyi
Katar aslına bakılırsa Arap Baharı sürecinin en başından beri devrimci hareketlere destek veren bir ülke olarak biliniyor. Bunun neticesinde geçtiğimiz gün yapılan Körfez İşbirliği Konseyi toplantısının ardından üç ülke ortak yaptıkları açıklamada Katar’ı, 2013 Kasım ayındaki mutabakata uymayarak, bölgedeki ülkelerin güvenlik ve istikrarını bozmakla suçladılar.[5] Katar’ın Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketini, Körfez ülkelerinin güvenlik ve istikrarı için desteklememesi gerektiğinin vurgulandığı bildiride ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2 Şubat’ta Katar’ın Abu Dabi’deki Büyükelçisi Faris Naimi’ye İhvan yanlısı açıklamaları sebebiyle Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadavi’den duyduğu rahatsızlığı ilettiği kaydedildi.[6] Diplomatik kaynaklardan alınan bilgilere göre, kriz sonrasında Ürdün Kralı 2. Abdullah, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Cuma günü Ürdün’ün güneyindeki liman kenti Akabe’de gerçekleştirdiği görüşmede Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’dan büyükelçilerini çektiği diplomatik krizin çözümü için ABD’den destek talep etti.[7]
Arapça yayınlanan Raya gazetesi ise, Katar Emiri Temim bin Hamad Al Sani’nin geçen Haziran ayı sonunda görevi devraldığında yaptığı ilk konuşmasından bir alıntıyı manşetine taşıdı. Sani o konuşmasında şunları söylemişti; “Biz ilkeleri ve değerlerine bağlı bir milletiz. Hayatın kenarında yaşamayız. Kaybolmuş değiliz ve istikamet belirlemek için kimseye tabi olmayacağız. Bazıları oyunları başarısız olunca, anlaşmazlık iddia ediyor ve yalan söylüyor.”[8] Kriz nedeniyle devreye giren Arap Birliği’nin çabaları da son günlerde dikkat çekiyor. Arap Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ahmed bin Hilli, Arap Birliği’nin Kahire’deki merkez binasında gazetecilere yaptığı açıklamada, Körfez’deki 3 ülkenin Doha’daki büyükelçilerini çekmelerinin ardından iki taraflı görüştüklerini belirterek, “Arap ümmetine zarar verecek tehlikeler içeren söz konusu kriz konusunda, Arap Birliği yoğun çaba sarf ediyor” dedi.[9]
Aslına bakılırsa Körfez ülkeleri arasındaki tek anlaşmazlık Katar’la da sınırlı değil. Örneğin, Körfez’de lider rolü oynamaya istekli Suudi Arabistan’ın Umman lideri Sultan Kâbus bin Seyd El Ebu Seyd’e İran’ın ABD ile olan yakınlaşmasında oynadığı rol nedeniyle kızgın olduğu biliniyor.[10] İran’ın nükleer programını sınırlandırması neticesinde Batı ile yenide diyalog kurmaya başlaması nedeniyle Körfez ülkelerinde yaşanan sıkıntıların ilerleyen aylarda da devam etmesi yüksek olasılık gözüküyor.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.gcc-sg.org/.
[2] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2013), “Mısır Darbesini Nasıl Yorumlamalı?”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/misir-darbesini-nasil-yorumlamali/.
[3] Web sitesi için; http://www.aljazeera.com/.
[4] Al-Rasheed, Madawi (2014), “Saudi-Qatar tensions divide GCC”, Al Monitor, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2014/03/saudi-qatar-gcc-tensions-islamist.html.
[5] Al-Rasheed, Madawi (2014), “Saudi-Qatar tensions divide GCC”, Al Monitor, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2014/03/saudi-qatar-gcc-tensions-islamist.html.
[6] “Üç ülke büyükelçilerini Katar’dan çekiyor”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi:http://www.aa.com.tr/tr/dunya/296871–uc-ulke-buyukelcilerini-katardan-cekiyor.
[7] “KİK üyesi 3 ülkenin Katar’daki büyükelçilerini çekmesi”, Timetürk, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.timeturk.com/tr/2014/03/09/kik-uyesi-3-ulkenin-katar-daki-buyukelcilerini-cekmesi.html#.Ux4iRj9_ubM.
[8] “Katar’dan büyükelçilerin çekilmesinde Mısır süreci etkili”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.aa.com.tr/tr/tag/297615–katardan-buyukelcilerin-cekilmesinde-misir-sureci-etkili.
[9] “Katar’dan büyükelçilerin çekilmesinde Mısır süreci etkili”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.aa.com.tr/tr/tag/297615–katardan-buyukelcilerin-cekilmesinde-misir-sureci-etkili.
[10] Al-Rasheed, Madawi (2014), “Saudi-Qatar tensions divide GCC”, Al Monitor, Erişim Tarihi: 10.03.2014, Erişim Adresi: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2014/03/saudi-qatar-gcc-tensions-islamist.html.

8 Mart 2014 Cumartesi

2014 Yerel Seçimleri Seçim Kampanyası Değerlendirmesi


30 Mart 2014′te Türkiye yeni bir yerel seçime sahne olacak. Yapılan anket ve bilimsel çalışmalara bakıldığında, toplam 26 partinin yarışacağı seçimlerde iddialı olan partilerin daha çok TBMM içerisinde grupları olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP-AK Parti), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) olacağı görülüyor. Seçimlerde iddialı olan bu siyasi partilerin, Batı demokrasilerine benzer şekilde seçimlerde müzik (seçim şarkısı) ve reklam unsurlarını geçmiş yıllara oranla daha etkili bir biçimde kullanmaya çaba sarfettikleri görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut Başkan Barack Obama ve ekibinin yakın geçmişte bu alanda gösterdiği başarı, anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’deki siyasi partiler üzerinde de etkili olmuş. Şimdi siyasi partilerin söylem ve seçim kampanyalarına daha yakından göz atalım.
Yolsuzluk iddiaları ve artan baskı rejimi eleştirileriyle seçime oldukça yıpranmış giren AKP’nin, seçimlerde yerel adaylarını bireysel olarak ön plana çıkarmaktan ziyade, artık kendi başına bir marka isim haline gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kült liderliği üzerinden bir kampanya yürütmeye çalıştığı görülüyor. Geçmişte oldukça başarılı olan bu stratejinin bu defa nasıl sonuç vereceği ise merak konusu. Erdoğan’ın Türk halkının ortalamasına hitap eden karizması, geçmişte partisine büyük katkı sağlamıştı. Erdoğan’ın liderliğinin ön planda olduğu 2011 genel seçimleriyle, daha çok adayların konuşulduğu 2009 yerel seçimleri sonuçlarının kıyaslanması bu açıdan herkese fikir verecektir. Ancak Erdoğan’ın internete düşen ses kayıtları, muhafazakar kesimin önemli bir kanaat önderi olan Fethullah Gülen ve Gülen cemaatiyle yaşadığı güç mücadelesi ve hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle bu defa “yaralı aslan” konumunda olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle adaylardan ziyade Erdoğan’ın parlatılması stratejisi bu seçimde istenilen sonucu vermeyebilir. Erdoğan’ın seçimde izlediği bir diğer strateji, rakipleri Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi yıpratmaya yöneliktir. Kılıçdaroğlu’na yönelik “beceriksiz”, “CHP’nin Genel Müdürü”, “üç koyun gütmemiş” ve benzeri eleştiriler getiren Erdoğan, MHP’ye de daha çok 2001 ekonomik krizi döneminde hükümet ortağı olması noktasından hücum etmektedir. Buna ek olarak, AKP’nin seçim şarkısı anlamında yine başarılı bir tercih yaptığı vurgulanmalıdır. Nogay sanatçı Arslanbek Sultanbekov’un “Dombıra” şarkısının, Uğur Işılak tarafından seslendirilen ve Başbakan Erdoğan’a uyarlanmış versiyonu ile seçim kampanyası yürüten AKP’nin şarkısının, akılda kalıcılık açısından son derece başarılı olduğu fark ediliyor. Ayrıca şarkının Sultanbekov ile kendisinden izin almadan şarkıyı yorumlayan Işılak arasında bir tartışmaya neden olması da, şarkının daha çok konuşulmasına ve akıllara kazınmasına yardımcı oldu. Şarkının Türk dünyası açısından önemli bir sanatçı olan Sultanbekov’a ait olması ve Orta Asya Türk ezgilerini barındırması, AKP’nin İslamcı-muhafazakar taban dışında Türk milliyetçisi çevrelere de ulaşması açısından bilinçli bir tercih gibi gözüküyor. Şarkıda geçen “Ezilenlerin gür sesidir o, Suskun dünyanın hür sesidir o”, “Göründüğü gibi olan, Gücünü milletten alan Recep Tayyip Erdoğan”, “Halkın adamı, Hakkın aşığı, O milyonların umut ışığı”, “Mazlumlara sırdaş olan, gariplere yoldaş olan” gibi dizelerle Erdoğan’ın halkçı-popülist imajı desteklenmeye çalışılarak, Başbakan ve çevresinin lüks yaşantılarının toplumda yarattığı rahatsızlıklar ve yolsuzluk iddialarının giderilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.



Seçimlere özellikle üç büyük şehir ve kıyı bölgelerinde çok iddialı giren ve bir çıkış yapması beklenen CHP’nin de seçimlere iyi hazırlandığı görülmektedir. Seçimlerde Avrupa tipi bir lider profili çizen Kılıçdaroğlu’nu parlatmaktansa yerel adayları öne çıkararak giren CHP’nin, özellikle Mustafa Sarıgül ve Mansur Yavaş gibi halkta sempati yaratmayı başarmış adaylar seçerek akıllı bir strateji izlediğini söylemek mümkündür. Sarıgül ve Yavaş’ın ideolojiler üzerinde ve daha çok “hizmet” olgusu etrafında şekillenen karizmalarının, CHP’yi İstanbul ve Ankara’da iddialı konuma getirdiğini söylemek mümkündür. Kılıçdaroğlu da bu süreçte son derece mütevazı ve temiz bir lider profili sergileyerek, alçakgönüllülüğü ve sempatikliğiyle halktan takdir toplamaktadır. Son dönemde ise Kılıçdaroğlu’nun daha çok yolsuzluk iddiaları üzerinden Başbakan Erdoğan’ın şahsını hedef almaya başladığı ve “Başçalan” sözünü sıklıkla tekrarladığı görülmektedir. Oysa geçmişte bu tarz şahsi polemiklerde Başbakan Erdoğan’ın rakiplerine her zaman üstünlük sağladığı akıllardadır. Fakat bu defa Erdoğan hakkında çok ciddi yolsuzluk iddiaları olduğu da unutulmamalıdır. CHP’nin seçim şarkısı ise “Haydi Şimdi CHP İle” adını taşıyan parçadır. Hareketli melodisiyle dikkat çeken şarkının sözlerinde yer alan “Özgürlük”, “Sevgi”, “Dostluk”, “Umut”, “Birlik” kavramları dikkat çekmektedir. Birleştirici bir havası olan şarkının mitinglerde kalabalıkları coşturduğu ve akıllarda kalıcılığının yüksek olduğu söylenebilir.


Seçimlerin bir diğer iddialı aktörü MHP’nin ise, seçim kampanyasında Devlet Bahçeli’nin liderliği ya da adayların bireysel niteliklerinden ziyade ülkenin ulusal sorunlarını gündeme taşıdığı görülmektedir. Yerel yönetimlerde hizmet verecek kişilerin seçileceği bir seçimde bu stratejinin benimsenmesi aslına bakılırsa hatalı olarak görülebilir. Ancak MHP’nin yerel yönetimlerde bugüne kadar henüz başarılı bir model ortaya koyamaması ve yıldız bir isim çıkaramaması gibi nedenlerle, bu stratejinin partinin geleneksel tabanını tutmak ve sağdaki seçmene hitap etmek açısından yanlış olmadığı söylenebilir. Terörle mücadelede askeri yöntemlerden vazgeçilmesi ve Türk Dış Politikası’nın Suriye bataklığında köşeye sıkışması nedeniyle giderek güçlenen “Kürt realitesi”nin ülkedeki milliyetçi-muhafazakar çevrelerde yarattığı tepkinin MHP oylarını arttırması bu şekilde bir kampanya ile mümkün olabilir. Ayrıca MHP’nin, Bakırköy’de Belediye Meclis üyesi olarak 2 Ermeni vatandaşımızı aday göstermesi de, bu partiye aşırı sol çevrelerde son yıllarda son derece haksız bir şekilde yapılan “faşist” suçlamasının giderilmesi ve 2015 yılı yaklaşırken dünya kamuoyuna mesaj verilmesi açısından son derece akıllı bir adım olmuştur. MHP lideri Devlet Bahçeli de vakur duruşu ile takdir toplamakta, ancak zaman zaman yaptığı dil sürçmeleri esprilere neden olmaktadır. Fakat ana akım medyanın çok az yer verdiği bir parti olan MHP’nin sesinin duyulması adına bu tarz dil sürçmeleri ve “püskevit” gibi nüktelerin aslında partiye küçük de olsa bir katkı sağladığı söylenebilir. MHP’nin seçim şarkısı ise “Artık Yeter Şimdi Söz Senin Türkiye” adını taşıyan ve Anadolu rock tarzına yakın olduğu söylenebilecek olan parçadır. Şarkıda geçen “gizli-saklı pazarlık”, ”yetim hakkı çalan”, “adalet ve kalkınma yalanı”, “milletimizi bölenlere”, “Ne Mutlu Türküm diyemeyenlere”, “terörle yanyana yürüyenlere”, “Kandil’e uşaklık edenlere” gibi sözlerle AKP’ye özellikle terörle müzakere sürecinden eleştiriler getirildiği görülmektedir.


Seçimlerde oylarını arttırması beklenen bir diğer parti olan Barış ve Demokrasi Partisi ise, seçimlerde alışılageldiği üzere kampanyasını daha çok Kürt sorunu ve tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan’ın durumu üzerine kurgulamaktadır. BDP’de de MHP’ye benzer şekilde lider ve adayların arka planda kaldığı ve ideolojik bir kampanya yürütüldüğü görülmektedir. Ancak AKP ve CHP’nin “hizmet” odaklı stratejileri karşısında bu ideolojik yaklaşımların zayıf kalmaya mahkum olduğu kolaylıkla fark edilebilir. BDP, seçim şarkısı olarak Kürtçe bir şarkı olan “Hatin Şaredarên Gel” parçasını seçmiştir. Bu şekilde Kürt seçmene dil ve etnik milliyetçilik üzerinden ulaşmayı amaçlayan BDP’nin, Türkiye partisi olmaktan ziyade bölgesel amaçlarının olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kürt kimliği ile siyaset yapanlar dışındaki kişilere ulaşamayan bu stratejinin, yine de aşırı politize yapıları olan Güneydoğu’daki Kürt halkı üzerinde başarılı olduğu açıktır.


30 Mart 2014 yerel seçimlerini Uluslararası Politika Akademisi (UPA) adına yakından takip etmeye devam edeceğiz.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı

4 Mart 2014 Salı

Les Ressources de Gaz Naturel en Méditerranée Orientale et l’Union Méditerranéenne


La Méditerranée est au cœur de toutes les grandes problématiques de ce début de siècle. Développement, migrations, paix, dialogue des civilisations, accès à l’eau et à l’énergie, environnement, changement climatique : c’est au sud de l’Europe que notre avenir se joue. (Bernard Kouchner, Ministre des Affaires Étrangères Français, Le Monde, 10 Juillet 2008)
La découverte de nouveaux gisements de gaz sur le plateau continental de la Grèce, de Chypre et d’Israël signifie non seulement l’apparition de nouveaux acteurs sur le marché énergétique Européen, mais pourrait aussi également provoquer de nouveau design géopolitique dans la Méditerranée. Dans cet article, je vais essayer de résumer les événements les plus récents qui se sont déroulé dans la Méditerranée et d’éclaircir le projet de l’Union pour la Méditerranée, un projet qui a été oublié par les intellectuels et les hommes politique dans les années dernières.
Le gisement de gaz Aphrodite sur le plateau de Chypre et le gisement voisin – le Léviathan Israélien paraissent comme les plus grandes découvertes dans la Méditerranée qui peuvent changer les designs géopolitiques de la région.[1] Ce n’est pas par hasard que les négociations de paix sur l’île de Chypre ont commencé il y a quelques semaines rassemblant les deux partis, l’île est partagée sous deux entités indépendantes : la République Turque de Chypre du Nord et la République de Chypre à majorité Grecque.[2] D’âpres Dr. Sohbet Karpuz, «Plusieurs pays voient désormais dans les ressources potentielles d’hydrocarbures des eaux  Méditerranéennes une solution pour améliorer la sécurité de leur approvisionnement énergétique tout en diminuant leur dépendance aux importations d’énergie».[3] La Méditerranée bordée par la Turquie au nord, la Syrie, le Liban, l’Israël, la Palestine et l’Égypte au sud, enfermant l’île de Chypre[4] au centre de sa surface, peut devenir une région de stabilité et de commerce grâce à ces nouveaux gisements de gaz qui peuvent surpasser les sensibilités politiques.

Sarkozy avait prit l’Union pour la Méditerranée (UPM) comme un instrument de politique intérieure
Récemment, l’ancien Président de la République Française, Monsieur Nicolas Sarkozy avait lancé l’Union pour la Méditerranée (UPM)[5], une organisation destinée à donner un nouveau souffle au processus de Barcelone[6], un partenariat liant l’Europe aux pays riverains de la Méditerranée. L’UPM rassemble des états riverains de la mer Méditerranée et l’ensemble des états membres de l’Union Européenne (UE). Elle compte ainsi 43 membres; aux 28 membres de l’UE s’ajoutent l’Albanie, l’Algérie, la Bosnie-Herzégovine, l’Égypte, l’Israël, la Jordanie, le Liban, le Maroc, la Mauritanie, le Monaco, le Monténégro, la Palestine, la Syrie, la Tunisie et la Turquie.


Union pour la Méditerranée
Le Secrétariat de l’Union pour la Méditerranée vise à renforcer la coopération et le partenariat au niveau régional entre les deux rives de la Méditerranée, à travers la mise en œuvre de projets concrets;
Projets concrets: Le Secrétariat vise à rendre possible la réalisation de projets concrets répondant aux besoins et aspirations actuels des populations méditerranéennes, et à contribuer au développement durable, à la création d’emplois, à l’échange de connaissances et à l’innovation.
Coopération Régionale: Nombre des défis économiques et sociaux auxquels la région est confrontée sont directement liés à une très faible intégration régionale. Dans ce contexte, l’action du Secrétariat se centre sur la promotion de projets de coopération régionale conçus pour renforcer l’intégration dans la région et donc, augmenter les possibilités de croissance et la compétitivité.[7]

La Méditerranée
L’Union Méditerranéenne était un projet Français au départ qui a suscité de nombreuses réactions part l’Allemagne et les institutions de l’UE et a du être révisé par la suite. Par ailleurs les pays Arabes réagissaient contre la présence d’Israël. La Turquie aussi n’a pas soutenue l’idée de l’Union car sa priorité est d’intégré l’UE. Mais la récente découverte d’importants gisements en Méditerranée orientale montre que la région a un grand potentiel pour devenir  une région étendue d’hydrocarbures.
Ces gisements peuvent aider les pays de la région à résoudre les problèmes de voisinage les uns avec les autres. Le problème de Chypre, le conflit Israélo-Arabe, les désaccords Turco-Grec peuvent devenir moins rigides si un nouveau model d’intégration se crée tels que l’ancienne  Communauté Européenne du Charbon et de l’Acier. Pour une tels organisation il est clair que les pays de la région ont besoin de jeune leadeur ouvert d’esprit. Pour la Turquie, qui est dans un blocage géopolitique à cause des négociations d’adhésion à l’Union Européenne paralysées, faire le leadership de l’Union Méditerranéenne peut créer un nouvel espoir et de l’enthousiasme.
Dr. Ozan Örmeci
La Photo: Le Port de Kyrenia.

[1] “Nouveaux gisements pétrogaziers en Méditerranée, sources de rivalité”, RIA Novosti,http://fr.ria.ru/discussion/20130129/197369141.html.
[2] “Géopolitique en mer Méditerranée orientale”, Wikipédia,http://fr.wikipedia.org/wiki/G%C3%A9opolitique_en_mer_M%C3%A9diterran%C3%A9e_orientale.
[3] “Les ressources de gaz naturel en Méditerranée orientale: défis et opportunités”, IE Med,http://www.iemed.org/observatori-fr/arees-danalisi/arxius-adjunts/anuari/med.2012/Karbuz_fr.pdf.
[4] “Géopolitique en mer Méditerranée orientale”, Wikipédia,http://fr.wikipedia.org/wiki/G%C3%A9opolitique_en_mer_M%C3%A9diterran%C3%A9e_orientale.
[5] Pour le site officiel du secrétariat de l’UPM; http://ufmsecretariat.org/.
[6] Le Partenariat Euromed ou le Processus de Barcelone, a été institué en 1995 à Barcelone, à l’initiative de l’Union Européenne (UE) et de dix autres états riverains de la mer Méditerranée (Algérie, Palestine, Égypte, Israël, Jordanie, Liban, Maroc, Syrie, Tunisie et Turquie). L’Albanie et la Mauritanie sont membres de l’Euromed depuis 2007. EUROMED rassemble, désormais, les 28 états membres de l’UE et douze états du sud de la Méditerranée. « Partenariat Euromed », Wikipédia,http://fr.wikipedia.org/wiki/Partenariat_Euromed.