10 Ocak 2014 Cuma

François Hollande'ın Türkiye Ziyareti


Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, 27-28 Ocak 2014 tarihlerinde Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecek.[1] 1992’de François Mitterand’ın yaptığı son resmi ziyaretten 22 yıl sonra gelen[2] bu ziyaret, o nedenle oldukça önemli olacağa benziyor. Her ne kadar Fransa’da yaşayan Türk yazarı Nedim Gürsel, kısa bir süre önce görüştüğü Fransız Cumhurbaşkanı Hollande’ın bu ziyaretin Başbakan Erdoğan’a destek olarak algılanıp algılanmayacağı konusunda çelişkileri olduğunu belirtmesine karşın[3], ziyaretin yoğun bir gündemi kapsayacağı ve olumlu geçeceği tahmin ediliyor. Bu yazıda, bu önemli ziyaret öncesinde son yıllarda oldukça yıpranmış görünen Türk-Fransız ilişkileriyle ilgili güncel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
Kimilerine göre Atatürk Cumhuriyeti’nin kurulduktan sonra kendisine “model ülke” olarak seçtiği Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkiler, kısa bir süre öncesine kadar hiç olmadığı kadar bozulmuşa benziyordu. O dönemde ikili ilişkilerdeki en temel sorunlar; önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine prensip olarak karşı çıkması[4], Fransa’da Ermeni soykırımını inkar eden kişilerin cezalandırılmasını öngören bir yasanın (İnkar Yasası) kabul edilmesi[5], Fransa’nın geleneksel olarak Kürt sorunu konusundaki duyarlılığı ve iki ihtiraslı lider Nicolas Sarkozy ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki rekabet gibi gözüküyordu. Ancak son dönemde atılan adımlar ikili ilişkilerdeki engellerin kalkması adına umut verir nitelikte. François Hollande, geçtiğimiz yıl Sarkozy döneminde engellenen 5 başlıktan birinin açılmasını sağlayarak Türkiye’ye yönelik olumlu bir adım attı.[6] Sarkozy ve Erdoğan arasındaki rekabet de şimdilik son bulduğu için, Türkiye’nin AB üyeliğine prensip olarak karşı çıkmayan Hollande’ın pozisyonu Türkiye’nin yeniden AB hedefine yönelmesi açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, Suriye krizi ve daha birçok konuda iki ülkenin benzer pozisyon almış olmaları, daha yakın işbirliğinin gelecekte pekala mümkün olduğunu gösteriyor. Ayrıca atılan bazı sembolik adımlar da umut verici nitelikte. Örneğin, kısa bir süre önce 2013’ün Aralık ayında Türkiye kökenli girişimcilerin kurduğu Fransa Türk İş Dünyası Federasyonu (FEDIF) ve Paris Kültürlerarası Diyalog Platformu’nun 5. kez düzenlediği geceye Fransız ve Türk milletvekillerinin yoğun katılım göstermesi dikkat çekici bir gelişmeydi.[7] Zaten bu nedenle bu ziyarette yaşanacak görüşmelerin oldukça kapsamlı olması bekleniyor. Şimdi bu ziyarette gündeme gelebilecek konulara bir göz atalım.
Ziyarette ele alınacak konulardan en önemlisinin Suriye olması bekleniyor. Arap Baharı sürecinde en aktif ülkelerden biri olan Fransa, Arap Baharı’nın kışa dönmesinin ardından dikkatini daha çok Afrika’daki eski kolonilerine kaydırmışa benziyor. Ülkenin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne yaptığı müdahaleler[8] dünya kamuoyunda oldukça dikkat çekti. Suriye konusunda da ilk günden itibaren askeri müdahale konusunda en istekli ülke olan Fransa, Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un “Suriye’de Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak kimyasal silahlar kullanılırsa, Fransa’nın tepkisi hemen ve şimşek gibi olacaktır” sözlerine karşın[9], daha sonraki süreçte ABD ve Rusya’nın anlaşması üzerine daha farklı bir pozisyon almıştı. Suriye krizinden en çok etkilenen ülke ise kuşkusuz Türkiye oldu. Yüzbinlerce içsavaş mağduru insana aş ve kalacak yer sağlamak durumunda kalan Türkiye, içsavaşın bir galibinin olmaması ve kesin karşıt pozisyon aldığı Beşar Esad rejiminin devrilmemesi neticesinde bu süreçten en zararlı çıkan aktör oldu. Kuzey Suriye’de etkin hale gelen PKK uzantısı PYD gruplarının ve Türkiye-Suriye sınırında yuvalanan El Kaide’ye yakın eli silahlı militanların varlığı, Türkiye açısından çok daha büyük bir güvenlik riski de oluşturmaya başladı. Suriye krizinde süreç daha çok ABD-Rusya ekseninde çözümlenecek gibi gözükse de, bölgedeki iki etkin devlet Türkiye ve Fransa’nın atacağı adımlar sürece katkı verebilir ve yeni alternatifleri gündeme getirebilir.
Ziyarette öne çıkması muhtemel ikinci konu, kuşkusuz Türkiye’nin AB üyeliği olacaktır. Aslında göreve gelmeden hemen önce attığı bir Twitter mesajında[10], “Gelecek 5 yıl içerisinde Türkiye’nin AB üyeliği şansı yok, çünkü kriterler yerine getirilmedi” mesajı veren Hollande, yine de geçtiğimiz yıl Sarkozy döneminde bloke edilen 5 başlıktan birinin açılmasına rıza göstererek Türkiye’nin gönlünü almıştı. Hollande’ın Türkiye’nin AB üyeliğine prensipte karşı çıkmadığı, ancak Türkiye’nin demokratikleşme yolunda daha kapsamlı adımlar atması gerektiğine inandığı anlaşılıyor. Ancak Hollande’ın kabinesi içerisinde Türkiye’nin üyeliğine şüpheyle yaklaşanlar da var. Örneğin, Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un Türkiye’nin AB üyeliğine şüpheyle yaklaştığı biliniyor. Ancak yeni kabinede Maliye ve Ekonomi Bakanı olan ve Paris Boğaziçi Enstitüsü[11] üyesi Pierre Moscovici[12] gibi isimlerin de Türkiye’ye yakın duruşları dikkat çekiyor.[13] Bu nedenle görüşmelerde Türkiye’nin AB üyeliği konusunda dengeli ancak olumlu mesajların verilmesi olası gözüküyor. Elbette AKP hükümetinin son dönemde yöneldiği ve kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe sayan otoriter politikalar ve Gezi Olayları’nın Avrupa’da yarattığı şok, daha güçlü bir mesajın verilmesini engelleyecektir.
Ziyarette ele alınması ve her iki tarafı da memnun etmesi beklenen bir konu ise ekonomik ilişkiler olacaktır. Kısa bir önce ülkemize gelen[14] Sanayi Bakanı (Üretimin İyileştirilmesi Bakanı) Arnaud Montebourg’un ardından Cumhurbaşkanı Hollande’ın ziyareti bu alanda atılabilecek kapsamlı adımlara işaret ediyor. Zaten halihazırda Türkiye, Fransa’nın AB dışındaki en büyük ihracat pazarlarından biri olmaya devam etmektedir.[15] Ayrıca Ankara’nın Sinop’ta yapılacak nükleer santral ihalesini Japon-Fransız ortaklığına vermesi, daha da gelişmeye müsait ekonomik ilişkiler açısından önemli bir mesajdı.[16] Bu alanda atılacak adımları ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz.
Bu ziyarette gündeme gelmesi ve görüşmenin genel atmosferini bozması muhtemel bir konu ise İnkar Yasası olacak. Hollande, Cumhurbaşkanlığı kampanyası döneminde Ermeni diyasporasına bu yasayı yeniden gündeme getirme sözü vermişti. Anayasa Konseyi’nin bu kararın kesin olduğu ve bir daha gündeme getirilemeyeceğine dair uyarılarına karşın, bu yönde bazı çalışmalar dahi yapıldı.[17] Ancak bu konu 1915 olaylarının 100. yıldönümü olan 2015 yılında ve bir dahaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden gündeme gelebilir. Türkiye’nin ortak bir tarih komisyonu kurulması, karşılıklı protokollerle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi gibi tüm adımlarına karşın karşılık alamadığı Ermenistan’ın son dönemde Avrupa’dan uzaklaşarak Rusya’ya yanaşması bu açıdan Türkiye lehine bir gelişme olarak görülebilecekken, Ermeni diyasporasının Fransa’daki etkinliği ise önemli bir dezavantaj. Bu konunun ilişkileri sabote etmemesine dikkat etmek her iki taraf açısından da doğru bir pozisyon olacağa benziyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın ziyaretini UPA adına yakından takip etmeye ve siz okurlarımıza aktarmaya çalışacağım.
    Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “Hollande sera en Turquie le 27 janvier”, Zaman France, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.zamanfrance.fr/article/hollande-sera-en-turquie-27-janvier-5823.html.
[2] Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de G-20 toplantısı kapsamında 2011 Şubat’ında Türkiye’ye 5 saat süren bir ziyaret gerçekleştirmiştir ancak ikili ziyaret anlamında Hollande ziyareti, Mitterand ziyaretinden sonraki ilk ziyarettir.
[3] “Nedim Gürsel: Hollande, ‘Türkiye’ye gelirsem Erdoğan’a destek gibi mi algılanır’ diye sordu”, T24, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://t24.com.tr/haber/hollande-erdogana-destek-verir-gorunmekten-cekiniyor-mu/248005.
[4] Sarkozy Türkiye’nin coğrafi olarak AB dışında yer aldığını belirtiyor ancak bunu söylerken Kıbrıs’ın haritadaki yerini esgeçiyordu.
[5] Daha sonra Fransız Anayasa Konseyi bu yasayı düşünce özgürlüğüne aykırı bularak iptal etmiştir.
[6] “Hollande to make long-awaited visit to Turkey on Jan. 27”, Today’s Zaman, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action;jsessionid=4DF22DAE723707F33A58B6C2086DF6AF?newsId=330778.
[7] “Türkiye-Fransa ilişkilerinde yeni dönem!”, Star, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://haber.stargazete.com/dunya/turkiyefransa-iliskilerinde-yeni-donem/haber-815245.
[8] Bu konuda bir yazı için; Örmeci, Ozan (2013), “Fransa Orta Afrika Cumhuriyeti’ne Müdahale Ediyor”,Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://politikaakademisi.org/fransa-orta-afrika-cumhuriyetine-mudahale-ediyor/.
[9] “2013 : le bilan des promesses de François Hollande”, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://luipresident.blog.lemonde.fr/2014/01/02/promesses-tenues-et-brisees-le-bilan-2013-de-francois-hollande/.
[13] Berlemont, Ilan (2012), “French-Turkish Relations: Expectations from François Hollande’s Presidential Term”, Bilgesam, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.bilgesam.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=524:french-turkish-relations-expectations-from-francois-hollandes-presidential-term&catid=70:ab-analizler&Itemid=131.
[14] “VISITE OFFICIELLE – Le ministre Arnaud Montebourg était en Turquie pour parler économie”, Lepetitjournal.com, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi:http://www.lepetitjournal.com/istanbul/accueil/actualite/166357-visite-officielle-le-ministre-arnaud-montebourg-etait-en-turquie-pour-parler-economie.
[16] Morin, Arzu Çakır (2013), “Hollande’ın gezisi ve Gezi Parkı”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25373983.asp.
[17] Morin, Arzu Çakır (2013), “Hollande’ın gezisi ve Gezi Parkı”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 10.01.2014, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25373983.asp.

9 Ocak 2014 Perşembe

Küreselleşmeye Yönelik Tepkiler: İçe Kapanmacılık mı, Küresel Muhalefet mi?


1970’lerden başlayarak ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını izleyen yıllarda yoğunlaşan bir şekilde küreselleşme, insanoğlunun ve özellikle sermayenin 21. yüzyılda kucakladığı güçlü bir ideoloji görüntüsü çizmektedir. Ancak şu ana kadar geldiği nokta itibariyle daha çok sermayenin lehine olduğu gözlemlenen küreselleşmeye yönelik çok ciddi entelektüel, siyasal ve sosyal tepkiler de zaman içerisinde gelişmeye başlamıştır. Bu yazıda küreselleşmeye yönelik farklı tepkileri ele almaya çalışacağım.
Manfred B. Steger, Globalization: A Very Short Introduction adlı kitabında[1] küreselleşmeye yönelik tepkileri iki ana başlık altında toplamaktadır. Bunlardan ilki Steger’in “particularist protectionism” (özel korumacılık) adını verdiği ve daha çok ulus-devlet ve milliyetçilikle izah edilebilecek olan tepkilerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Patrick Buchanan ve H. Ross Perot gibi düşünürlerin uzun yıllardır yaptıkları küreselleşmeye yönelik eleştiriler, bu tarz tepkilerin ilk akla gelen örnekleridir. Avrupa’daki ırkçı ve aşırı milliyetçi partiler de (örneğin Avusturya’da bir dönem oldukça önemli başarı kazanmış Jörg Haider, Fransa’da Jean-Marie Le Pen ve şimdi bayrağı kendisinden devralan Marine Le Pen, Almanya’dan Gerhard Prey) bu tepkisel ideolojinin bayraktarlığını farklı bir biçimde yapmaktadırlar. Steger’e göre Venezuela’nın ünlü lideri Hugo Chavez de sosyalist dünya görüşüne rağmen içe kapanmacı küreselleşme karşıtı söylemi ve uygulamalarıyla bu kategoriye girmektedir. Yine Steger’e göre, çok farklı bir ideolojik düzlemde olan Usama Bin Ladin ve El Kaide terör örgütü de bu tarz bir muhalefeti radikal İslamcılık noktasında geliştirmeyi başarmıştır. “Particularist protectionist” adı verilen grupların temel düşünceleri; küreselleşme ve buna bağlı olarak gelişen olaylar (göç, farklı etnik kimlik talepleri, çoğulcu toplum arayışı, yeni ve “vatansız” küresel bir sermaye grubunun oluşması vs.) nedeniyle ülkelerin ve toplumların kendi ekonomik ve siyasal bağımsızlıklarını ve ayrıca kültürel kimliklerini kaybetmeleridir. Bu nedenle bu grubun temel hedefi küreselleşme hadisesinin durdurulması, hiç değilse ulus devlet ve milli kültürleri rahatsız etmeyecek bir şekilde ehlileştirilmesidir. Bu gibi akımlar ABD dışındaki ülkelerde güçlü bir anti-Amerikan tonu da taşımaktadır. Küreselleşmenin yarattığı hızlı değişim ve eşitsiz koşullar, ikinci tip ve daha demokratik olarak nitelendirilebilecek olan “universalist protectionism” (evrensel korumacılık) akımı zayıf kaldığı için ne yazık ki bu ilk ve demokrasi açısından son derece tehlikeli olan “particularist protectionist” temelde son yıllarda hızla güçlenmektedir. Amerika’da bir dönem iddialı bir şekilde ortaya çıkan Çay Partisi Hareketi (Tea Party), Avrupa’da aşırı sağın sandığa yansımaya başlayan yükselişi, Latin Amerika’daki popülist rejimlerin başarısı ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da radikal İslamcılığın yükselişi bunun açık ispatlarıdır.
Steger’in kategorileştirdiği küreselleşmeye yönelik ikinci tip eleştiri ise; “universalist protectionism” (evrensel korumacılık) adı verilen ve küreselleşmeye ulus devlet ya da milliyetçi temelden değil de, daha evrensel ve sosyal adalet temelli bir meydan okuma gerçekleştiren düşüncelerdir. Birinci gruba benzer şekilde neoliberalizm ve küreselleşmenin sadece sermayenin ve ABD’nin çıkarına olduğunu iddia eden bu grup, yine de çözüm olarak içe kapanmayı değil, muhalif hareketlerin ve ezilen grupların da küreselleşmesini önermektedirler. Meksika’daki Zapatista Hareketi, Hindistan’daki Chipko Hareketi ve en önemlisi Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve G8 zirvelerine karşı 1999’da ilk kez Seattle’da başlayan küreselleşme karşıtı gösteriler, bu tepkilerin ilk ve en önemli örnekleridir. Hatta bu grup, Dünya Ekonomik Forumu’na alternatif olarak 2001 yılında ilk kez Brezilya’da düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nu toplamayı da başarmışlardır. Dünya Sosyal Forumu yıllar içerisinde bayağı gelişmiş ve her sene düzenlenen bir küreselleşme karşıtı toplantı olarak “universalist protectionist” (evrensel korumacı) akımın en güçlü ve somut hareketi olmayı başarmıştır. Daha çok sol temelde yükselen bu grubun temel eksikliği ise, küresel muhalefeti koordine etmekte zorlanması ve sağ çevrelerden destek alamamasıdır.
Aslına bakılırsa küreselleşmeye yönelik tepkiler, küreselleşmenin kalbi olan ABD’de bile hissedilmektedir. Kenneth Scheve ve Matthew J. Slaughter’ın Globalization and Self-Determination adlı kitapta[2] yer alan “Public opinion, international economic integration and the welfare state” makaleleri bu noktada Amerikan kamuoyunun küreselleşme konusundaki kararsız tutumunu gözler önüne sermektedir. Makalede yer alan verilere göre; Amerikalıların büyük çoğunluğu (yüzde 55’e yüzde 27 oranında) küreselleşmenin tüketiciler ve Amerikan şirketleri (yüzde 55’e yüzde 30 oranında) açısından faydalı olduğunu düşünmelerine karşın, konu iş güvenliğine geldiği zaman Amerikalıların çoğunluğu bunun küreselleşme açısından tehlikeli olduğunu düşünmektedirler. Amerikalıların çoğunluğu buna paralel olarak, “offshore outsourcing” adı verilen Amerikan sermayesinin işgücünün ve genel olarak maliyetlerin ucuz olduğu denizaşırı coğrafyalara yatırım yapmasına olumsuz bakmakta ve bunun Amerikalıların işlerini kaybetmesi anlamına geldiğini düşünmektedirler. Yine araştırmada kullanılan verilere göre; dünyadaki farklı ülkelerde yapılan araştırmaların da doğruladığı üzere halkların büyük çoğunluğu (yüzde 61,7) göçmenlere yönelik olumsuz görüş beslemekte ve göç hadisesinin sınırlandırılmasını savunmaktadırlar.
Bu gibi tepkilerden de görüldüğü üzere; küreselleşmenin kolay seyahat etme, dünya kültürlerini tanıma ve bunlarla entegre olma, sermaye açısından daha ucuz maliyetlerle iş yapabilme gibi kârlı ve heyecan verici yanlarına karşın, ülkelerin iç işlerinde reel ücretlerin düşmesi, artan işsizlik ve buna bağlı olarak gelişen aşırıcı ideolojiler gibi ciddi sorunlara da kaynaklık ettiğini görmek gerekir. Bununla mücadele etmek için ise, oldukça tehlikeli noktalara varabilecek içe kapanmacılıktan ziyade, dünyada rekabet koşullarını ve reel ücretleri eşitlemeye, en azından yakınlaştırmaya yönelik çaba içerisine girilmesi daha demokratik ve doğru bir uygulama olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Bkz; Steger, Manfred B. (2003), Globalization: A Very Short Introduction, New York: Oxford University Press. Satın almak için; http://www.amazon.com/Globalization-Very-Short-Introduction-Introductions/dp/0199662665/.
[2] Bkz; Globalization and Self-Determination, (ed. by David R. Cameron, Gustav Ranis, Annalisa Zinn), Routledge studies in the modern world economy. Satın almak için; http://www.amazon.com/Globalization-Self-Determination-Nation-State-Routledge-Studies/dp/041577022X/.

4 Ocak 2014 Cumartesi

François Hollande: 2013 Yılı Değerlendirmesi


2014 yılının ilk günlerini yaşadığımız şu tarihlerde, Türkiye haricinde birçok ülkede devlet başkanlarının 2013 yılı performanslarını değerlendiren ciddi yazılar kaleme alınıyor. Bu ülkelerden birisi de Fransa… Bu nedenle Fransız internet sitesi Luipresident.fr, Hollande’ın 2013 yılında verdiği sözlerden ne kadarını tuttuğu, ne kadarını ise tutamadığı konusunda kapsamlı bir dosya hazırladı.[1] Bu yazıda bu dosyadan yararlanarak Fransız Cumhurbaşkanı’nın performansını ve bu ülkede geçtiğimiz yıl yaşanan önemli değişiklikleri özetlemeye çalışacağım.

François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde söz verdiği ve sonrasında yerine getirdiği sözlerden ilki, ülkede oldukça ses getiren ve ismini Guyana asıllı Fransız siyasetçi Christiane Taubira’dan alan “La Lois Taubira” (Taubira Yasası) adlı yasa ile ülkede hemcinsler arasında evliliğe izin vermiş olmasıdır. Muhafazakâr kesimin şiddetli tepkilerine karşın, yasanın ülke genelinde kabul görmüş olduğunu belirtmek gerekir.


Christiane Taubira ve Jean-Jacques Urvoas, Taubira yasasının geçmesini kutluyorlar

Hollande’ın sözünü verip başarıyla hayata geçirdiği bir diğer konu, vergi kaçakçılığı ile mücadele alanında olmuştur. Mediapart adlı Fransız internet gazetesinin ortaya çıkardığı ve “L’Affaire Cazuhac” (Cazuhac Olayı) olarak bilinen skandal sonucu Fransız Maliye Bakanı Jérôme Cazuhac’ın İsviçre ve Singapur’da kayıtdışı servetinin bulunduğu iddia edilince, Hollande bu konuda kararlı davranmış ve Bakanı’nı istifaya zorladığı gibi vergi kaçakçılığı konusunda çok daha ağır cezalar öngören bir yasa da hazırlatmıştır.

Fransız Cumhurbaşkanı’nın üçüncü gerçekleştirdiği sözü ise, önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde Cumhurbaşkanı’nın belirlediği Fransız televizyonu ve medya kuruluşu başkanlarını atama yetkisini, daha önce söz verdiği gibi bir konseye (Conseil supérieur de l’audiovisuel-CSA) vermiş olmasıdır. Bu da Cumhurbaşkanı’nın demokratik duruşunu pekiştiren bir hamle olmuştur. Fransız Cumhurbaşkanı’nın sözünü gerçekleştirdiği dördüncü konu ise emeklilik reformu alanında olmuştur. 

Bu başarılı reformlar dışında kısmen gerçekleştirilebilen reformlara baktığımızda, bu alanda en dikkat çekici konular; bankacılık reformu, Anayasa Konseyi’nin daha sonra iptal ettiği 1 milyon euro ve üzeri gelire sahip vatandaşlardan yüzde 75 gelir vergisi alınmasını öngören “lüks vergisi” yasası, İç İşleri Bakanı Manuel Valls’in polislerin kişilerin fiziksel görüşüne göre keyfi uygulamalar yapmalarını engelleyen yeni ve olumlu bir düzenleme ve Elize Sarayı’nın (Cumhurbaşkanlığı) finanse ettiği ve bütçeye ek yük getirdiği düşünülen kamuoyu yoklamalarını kısıtlaması olmuştur. Bu yasalardan özellikle lüks vergisinin ülkede pek hoş karşılanmadığını ve Gérard Depardieu gibi tanınmış bir Fransız aktörün bu yasa nedeniyle Rusya vatandaşlığına geçtiğini hatırlamakta fayda var. Ayrıca kamuoyu yoklamalarının kısıtlanması da daha çok kamuoyu desteği almaya yönelik sembolik bir anlam ifade ediyor ve ülke ekonomisini düzlüğe çıkaracak bir hamle değil.


Fransa’daki işsizlik oranları

Hollande’ın bu kısmen başardığı reformlar dışında başarısız olduğu konulara baktığımızda ise; ilk dikkat çeken konu ülkedeki işsizlik oranlarını söz vermesine karşın henüz düşürememiş olmasıdır. Hollande göreve başlandığı yüzde 10 dolaylarında olan işsizlik, bugün de yüzde 10.90-11 dolaylarındadır.[2] Bu konu Cumhurbaşkanı’nın en zayıf karnı olarak gözükmekte ve dahası ülkedeki göçmenleri hedef alan aşırı milliyetçi eğilimlerin yükselmesine de katkıda bulunmaktadır. İkinci önemli başarısızlık Cazuhac Olayı sonrasında yapılan bazı reformlara karşın, mali disiplin ve vergi denetimi konularında kapsamlı adımlar atılamaması olmuştur. Üçüncü dile getirilen konu, Fransız Dış İşleri Bakanı Laurent Fabius’un “Suriye’de Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak kimyasal silahlar kullanılırsa, Fransa’nın tepkisi hemen ve şimşek gibi olacaktır” sözlerine karşın Fransa’nın bu konuda inisiyatifi daha sonra ABD ve Rusya’nın diplomatik çabalarına bırakmış olmasıdır. Bu durumu aslında bir başarısızlıktan ziyade, sürece katkı veren bir açıklama olarak değerlendirmek kanımca hatalı olmayacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Dosyaya şuradan ulaşılabilir; “2013 : le bilan des promesses de François Hollande”, Erişim Tarihi: 04.01.2014, Erişim Adresi: http://luipresident.blog.lemonde.fr/2014/01/02/promesses-tenues-et-brisees-le-bilan-2013-de-francois-hollande/.

3 Ocak 2014 Cuma

İskoçya'da Bağımsızlık Referandumu Yaklaşırken


Dünyanın köklü demokrasilerinden Büyük Britanya’da, 2014 yılındaki en önemli gündem maddesi kuşkusuz Eylül ayında düzenlenmesi planlanan İskoçya bağımsızlık referandumu olacak.[1] Bu yazıda Birleşik Krallık idari yapısı ve İskoçya’nın durumu hakkında bilgi vererek, İskoçya bağımsızlık referandumunu analiz etmeye çalışacağım.
1997 yılında önemli bir anayasal değişim sürecine giden İngiltere, 11 Eylül’de İskoçya, 18 Eylül’de Galler’de yapılan halk oylamalarıyla bu iki bölge için ayrı meclisler kurulmasına izin vermiştir. Daha önce 1979 yılında bu iki ülkede “hayır” çıkan oylamalarda bu defa “evet” kararı çıkmıştır. İskoçlar, oy verenlerin dörtte üçünün oyuyla 1707’den beri kaldırılmış olan parlamentolarına yeniden kavuşma istençlerini ortaya koymuşlardır. Bu parlamento yasa yapabilmekte ve vergi koyabilmektedir, yani İngiltere’ye bağlı olduğu savunma, dış ilişkiler ve para siyaseti dışında oldukça geniş yetkilere sahiptir. Galler’de ise sonuç belirsiz olmuş ve oylamaya katılanların sadece % 50,3’ü olumlu oy kullanmışlardır. İskoçya’nın aksine Galler meclisi ne yasa yapabilmekte, ne de vergi koyabilmektedir. Esas işi, Londra’nın bölgeye ayırdığı ödeneğin nereye harcanacağını kararlaştırmaktır. 22 Mayıs 1998’de yapılan bir halk oylamasıyla Kuzey İrlanda’da da bir meclis kurulması kararı alınmıştır. 1997’de başlayan bu değişim süreci 1999’da tamamlanmıştır. Kurulan bölge meclisleri içerisinde en önemlisi 129 üyeli İskoç Parlamentosudur. Kuzey İrlanda Meclisi 108, Galler Meclisi ise 60 üyelidir.[2]
İşte bu özerk ve neredeyse bağımsız niteliğini 1999 yılında kazanmış olan İskoçya’da, şimdilerde bölgesel hükümetin Başbakanı ve ayrılıkçı İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) lideri olan Alex Salmond, “Evet İskoçya” kampanyasına liderlik etmekte ve tam bağımsızlık için İngiltere’ye baskı yapmaktadır.[3] Salmond referandumu İskoçların İngilizleri yendiği Bannockburn Savaşı’nın 700. yıldönümünün kutlanacağı 2014 yılında yaparak, milliyetçi eğilimlerden de faydalanmayı ummaktadır.[4] Kampanyaya, İskoçya’daki bazı siyasi partiler, ünlü kişiler ve işadamları da destek vermektedirler.[5] Buna tepki olarak, İngiltere’nin İşçi Partisi mensubu İskoç milletvekili ve eski Maliye Bakanı Alistair Darling de, ülkedeki tüm partilerin desteğini alarak geçtiğimiz yıl bir karşı kampanya başlatmış ve İskoçya’nın ekonomik ve kültürel olarak Birleşik Krallık’la beraber daha güçlü olduğunu savunarak ve olası bir bağımsızlık için “Çocuklarımızı bilinmeyen bir yere göndermek gibi” değerlendirmesini yapmıştır.[6] Referandum, İngiliz Başbakanı David Cameron ve Alex Salmond’ın 15 Ekim 2012 tarihinde imzaladıkları Edinburg Anlaşması ile kesinleşmiştir.[7] Referandumun şu şekilde yapılması planlanmaktadır; referandumda 4 milyon civarındaki İskoç seçmene 6 kelimelik bir “evet-hayır” sorusu sorulacaktır; “Should Scotland be an independent country?” (Sizce İskoçya bağımsız bir ülke olmalı mıdır?). İskoç hükümeti referandumda oy verme hakkını 16-17 yaşındaki gençlere de taşıyarak, gençlerin milliyetçi duygularından istifade etmeyi planlamaktadır.[8]
İngiltere Başbakanı David Cameron bu konuya en son olarak yılbaşı mesajında değinmiş ve  BBC’de yayınlanan mesajında İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan bağımsız olup olmayacağına karar verilecek referanduma ilişkin özel bir bölüm ayırmıştır. Cameron İskoçlara, “Bu yeni yıl mesajımızda İngiltere’den, Galler’den, Kuzey İrlanda’dan İskoçya’ya mesajımızı gönderelim. Sizin kalmanızı istiyoruz. Birlikte çocuklarımız ve torunlarımız için daha güçlü bir Birleşik Krallığı inşa edebiliriz” diye seslenmiştir.[9]Geçtiğimiz günlerde “İskoçya’nın Geleceği: Bağımsız bir İskoçya’ya doğru rehberiniz” başlıklı planını Glasgow’da açıklayan bölgesel hükümetin Başbakanı Salmond ise şu mesajları vermiştir: “Bu, bağımsız bir ülke için daha önce yapılmadığı kadar kapsamlı bir projedir. Yalnızca İskoçya için değil, bağımsızlık bekleyen tüm uluslar için. Bizim bakış açımız bağımsız bir İskoçya’nın uluslar ailesinde eşit bir üye olarak kendi yerini kazanması doğrultusundadır. Fakat biz bağımsızlığı tek başına bir amaç olarak değil, İskoçya’yı daha iyi bir ülke olması için değiştirecek bir araç olarak görüyoruz” şeklinde konuşmuştur.[10]
Yapılan anketler tüm çabalara karşın “hayır” yanıtının halen % 9 oranlarında daha yüksek olduğunu göstermektedir.[11] The Sunday Times ve Real Radio Scotland tarafından yapılan ankette, katılımcıların % 38’i referandumda “evet”, % 47’si “hayır” diyeceğini açıklamış, % 15 oranında katılımcı ise “kararsız” olduğunu belirtmiştir.[12] Bu da “hayır” yanıtının önde olmasına karşın kararsız seçmenin desteğini alan görüşün referandumu kazanacağını ispatlamaktadır. Bu nedenle her iki görüşün taraftarları arasında önümüzdeki haftalarda yoğun bir propaganda faaliyeti ve politik psikolojik manevralar yaşanacağını söylemek mümkündür. Elbette bu konuda daha birikimli olan İngiltere’nin şansı daha yüksek gözükmektedir. Ancak inatlarıyla bilinen İskoçları da hiçbir zaman yabana atmamak gerekir.
Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Bu konuda bir yazı için; Massie, Alex (2012), “Will David Cameron be the prime minister who lost the United Kingdom as we know it?”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.foreignpolicy.com/articles/2012/10/22/the_battle_for_britain.
[2] Detaylar için; Örmeci, Ozan (2013), “Siyasal Sistemler: Büyük Britanya”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/siyasal-sistemler-buyuk-britanya/.
[3] Çiçek, Murat (2013), “Avrupa ve Birlik”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/avrupa-ve-birlik/.
[4] “N’olur ayrılmayın kampanyası”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/753791-nolur-ayrilmayin-kampanyasi.
[5] İngiltere için bu konuda en acı darbe, James Bond rolüyle tanınan ünlü İngiliz aktör Sean Connery’nin de İskoçya’nın bağımsızlığına destek vermesi olsa gerek. Bzk; “Scottish independence: One million Scots urged to sign ‘yes’ declaration”,  BBC, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.bbc.co.uk/news/uk-scotland-scotland-politics-18204781.
[6] “N’olur ayrılmayın kampanyası”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/753791-nolur-ayrilmayin-kampanyasi.
[7] “Scottish independence: the essential guide”, The Guardian, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.theguardian.com/politics/scottish-independence-essential-guide.
[8] “Scottish independence: the essential guide”, The Guardian, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.theguardian.com/politics/scottish-independence-essential-guide.
[9] “Kalmanızı istiyoruz”, Habertürk, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.haberturk.com/dunya/haber/908736-kalmanizi-istiyoruz.
[10] “İskoçya bağımsızlık planını açıkladı”, DW, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi:http://www.dw.de/iskoçya-bağımsızlık-planını-açıkladı/a-17256214.
[11] “Scottish independence: ‘No’ ahead by 9% – new poll”, (2013), The Scotsman, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://www.scotsman.com/news/politics/top-stories/scottish-independence-no-ahead-by-9-new-poll-1-3201333.
[12] “Scottish independence: ‘No’ ahead by 9% – new poll”, (2013), The Scotsman, Erişim Tarihi: 03.01.2014, Erişim Adresi: http://www.scotsman.com/news/politics/top-stories/scottish-independence-no-ahead-by-9-new-poll-1-3201333.

31 Aralık 2013 Salı

UPA Yazarlarından Türk Dış Politikasına Dair 2014 Öngörüleri


Yeni yıla gireceğimiz şu günlerde Uluslararası Politika Akademisi (UPA) yazarlarından 2014 yılında Türk dış politikasında yaşanabilecek gelişmelere dair öngörülerini kısaca yazmalarını istedik. İşte aldığımız yanıtlar;
ozan-ormeci
Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: 2014 yılı Türkiye açısından dış politikadan daha çok iç politikanın konuşulduğu bir yıl olacaktır. Zira ülkede en az iki (yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri), belki de bir erken seçimle üç önemli seçim yaşanacaktır. Toplumsal kutuplaşmanın oldukça yüksek olduğu -Huntington’ın ifadesiyle “bölünük (torn)”- bir ülke olan Türkiye’de seçimler maalesef her zaman siyasal rekabetin aşırı boyutlara ulaştığı olumsuz süreçler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ülkenin enerjisi ve halkın dikkati daha çok iç politikaya yönelecektir.
2014 yılının Türk dış politikası açısından en önemli konusu kuşkusuz, ertesi sene 100. yılına gireceğimiz 1915 olaylarıyla ilgili Ermenistan ve Ermenilerin soykırım iddialarına karşı Türkiye’nin aktif mücadele unsurlarını devreye sokması olacaktır. Türkiye ne kadar liberalleşirse liberalleşsin tarihine yönelik böyle ağır bir suçlama karşısında asla geri adım atmayacak ve her türlü tedbiri alacaktır. Ayrıca bir süredir durgunluğa giren Türkiye-AB ilişkilerinde sene sonunda başlayan canlanmanın devam etmesi mümkün gözükmektedir.
Türkiye’nin 2014 yılı ve sonrasında en çok zorlanacağı konu; enerji ve ekonomi anlamında giderek artan düzeylerde Rusya’ya, siyasal ve askeri anlamda ABD (NATO) ve Avrupa Birliği’ne bağlı olması sebebiyle yaşayacağı bocalamalar olacaktır. 2015 yılında Rusya’nın Avrasya Birliği’ni hayata geçireceği düşünülürse, Türkiye ve Azerbaycan üzerindeki Rus baskısı artacaktır. Türkiye’nin bu konuda paniğe kapılmadan dengeli bir siyaset izlemesi ve mevcut durumunu koruması gerekmektedir.
Ayrıca Batı’nın İran’la yaptığı geçici nükleer anlaşmanın devam etmesi ve bölgede tansiyonun düşmesi halinde, Türkiye’de son yıllarda kurgulanan “ılımlı İslam” modeline gereksinim azalacak ve yeniden laik Türkiye modeli önplana çıkacaktır. Bu nedenle seçimlerde iktidar değişikliği olmasa bile, önemli oranda oy kaymalarına hazır olunmalıdır. Ancak İran’la Batı’nın güvenlik tehditlerine sebep olabilecek gerginliğinin devam etmesi durumunda, Türkiye’deki “Müslüman demokrat” modelin devamı yüksek ihtimal gözükmektedir.
Son olarak Kıbrıs sorunu konusunda zor ancak imkânsız olmayan ve enerji eksenli politikaların tetikleyeceği bir çözüm sürecinin yaşanması mümkün gözükmektedir. Her ne olursa olsun, Türkiye’nin demokrasi, insan hakları gibi değerleri önceleyen idealizm temelli politikalarını reel politik dengelerle harmanlayan yeni bir dış politikaya yönelmesi zorunlu gözükmektedir.
Ahmet Erdi ÖZTÜRK
Ahmet Erdi ÖZTÜRK
Ahmet Erdi Öztürk: 20. yüzyılın değişen, dönüşen ve küreselleşen yapısı doğası itibariyle dış politika konusunu da etkilemiştir. Bu etkileşim elbette Türkiye'yi hem Avrupa, hem dünyanın en kaotik bölgesi olan Ortadoğu, hem de dünyanın tek kutuplu olması dengesini bozan Asya ile komşu olması sebebiyle etkisi altına almıştır.
Hiç kuşkusuz Türkiye dünya politikası adına önemli bir ülkedir. Buna karşın ya da diğer bir değiş ile kendi özgül ağırlığına karşın Türkiye, özellikle AKP iktidarı ile birlikte iki noktada bu önemine yakışır hareket etmemektedir. Bunlardan ilki; dış politikanın iç politikada bir oy toplama aracı olarak kullanılmasıdır ki bu yapısı ile popülist bir karaktere bürünmektedir. İkinci problemli alan ise; Türkiye’nin temel olarak tarihsel geçmiş ve dengeler üzerine kurulu olması gereken dış politika stratejisini, idealizm ile açıklanamayacak bir hayalcilik ve duygusallık ile yönetmeye başlamasıdır ki yapılan yanlış tercihlerin en temel nedenleri de kanımca bu iki irrasyonel davranış biçimidir.
Bu noktada 2014 yılı, Ermeni meselesinin 100. yıldönümüne bir yıl kalması ve bütün lobi faaliyetlerinin bu yıl yapılacağını düşünürsek, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Bütün bu durumları göz önünde tutarsak, benim temennim realist politikalara geri dönülmesi olacaktır. Bu geri dönüş hem Türk dış politikasının tarihsel karakterine uygun olacaktır, hem de belirli süredir bizzat gözlemlediğim ve giderek pejoratifleşen dışarıdaki Türkiye algısını da düzeltecektir.
hmk1
Yrd. Doç. Dr. Hakan Mehmet Kiriş: Türkiye’de 2013 yılı pek çok tartışmayla geride kalırken, bu eski yılın yeni yıla yani 2014’e devrettiği tartışmalardan biri de, iç politikada değişen koşulların Türk dış politikasına nasıl yansıyacağı olacak gibi görünüyor. Kaldı ki, hâlihazırda uygulanagelen dış politika formunun küresel siyasetteki değişimlere ayak uyduramadığı, bu politikanın esnekliğinin tutarlılığını kaybettiği bir dönem zaten 2013 geneline hâkim görünmekteydi. Oysa ki, son on yılda güçlü liderlik ve hâkim parti yapısı ile pekişen politika tasarım süreci, dış politika açısından da daha tutarlı kullanılabilirdi.
Türkiye’de 2014 yılının bir “seçimler dönemi” olacağı ve bugünlerde Türk siyasetinde ana gündem olan ve görece istikrarsızlık ortaya çıkaran koşulların devam etmesi halinde, Türk dış politikasının yeni yılda küresel ve bölgesel siyasette ortaya çıkması muhtemel durumlara karşı teşhisi, oluşturulması, muhafazası, yeniden oluşturulması süreçlerinin de oldukça zorlaşacağı öngörülebilir. Yine seçim sonuçlarının parti dengelerini değiştirmesi durumunda dış politikanın da değişeceğini söylemek zor değil, zira diğer partilerin AKP’nin (ya da AK Parti’nin) dış politika tercihlerini, özellikle bölgesel düzeydekileri, benimsemeyecekleri malum.
Sonuç olarak 2014 yılı elbette ki küresel siyasetle birlikte, Türkiye’de iç dinamiklerin de Türk dış politikasında önemli kırılmalar ortaya çıkarabileceği bir yıl olacak gibi görünüyor. Ancak Türk dış politikasının uygulanması konusunda “tutarlı esnekliğe dayanan sürekli bir politika tasarımı”na her dönem gereksinim olduğu gerçeği başlıca kurumsal sorun olarak ortada duruyor, “yeni Türkiye” söyleminin, tıpkı “eski Türkiye”de de olduğu gibi, en önemli eksiklerinden biri budur. 
P1300103
Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu: Önümüzdeki yıl Türk Dış Politikası’na yön verecek en önemli husus, İran’ın P5+1 ile yaptığı “geçici anlaşmanın” kalıcı bir hale dönüşüp dönüşmeyeceği olacaktır. Zira anlaşmanın kalıcı bir hale gelmesi halinde, İran uluslararası sisteme yeniden entegre olacak ve bölgede yaşanan sorunların çözümü noktasında Batı dünyası nezdinde muteber bir aktör olarak görülebilecektir. Bu durum, Türkiye’nin bölgedeki önemini ve ağırlığını azaltacak bir gelişme olacaktır. Eğer İran Batı ile ilişkilerini düzeltirken, Rusya’dan uzaklaşırsa, İran’ın Batı ile yakınlaşması girişiminden olumsuz yönde etkilenebilecek olan Türkiye ile Rusya arasında siyasal/bölgesel bir yakınlaşma girişimine tanıklık edebiliriz. Yani ekonomik, ticari ve enerji eksenli ilerleyen Türkiye-Rusya işbirliği, İran’ın tercihlerine bağlı olarak siyasal işbirliğine de evrilebilir.
Türk Dış Politikası’nın gündeminde önemli bir yer tutması beklenen bir diğer husus ise Ermeni diasporası ve Ermenistan’ın 2015 için yaptıkları çalışmalara karşılık verebilmek olacaktır. Son dönemde ABD ile arası çok iyi olmayan ve AB üyelik süreci de donma noktasına gelmiş bir Türkiye’nin, özellikle ABD Kongresi ile Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde ortaya çıkacak soykırım odaklı manipülasyonlara karşı koyması oldukça güç olacaktır.
2014 yılında, Türkiye’nin, özellikle Ortadoğu’ya yaklaşım noktasında daha edilgen bir konuma sürükleneceğini söyleyebiliriz. Zira Türkiye’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefikleri, ABD ile Rusya’nın Suriye özelindeki yatıştırma stratejisine eklemlenmiş durumdadır. Bunun yanı sıra, Mısır’da askeri yönetim Türkiye’yi tamamen dışlamıştır. Türkiye’nin mevcut söylemini/politikalarını sürdürmeye devam etmesi halinde bölgeden izole olacağı da ortadadır. İran’ın yükselişine paralel olarak, herhangi bir Filistin saldırısı gerçekleştirmediği takdirde, Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinin de bugünkünden daha iyi bir noktaya taşınması beklenebilir. Türkiye, dış politikasını çok boyutluluk ve geniş bir coğrafi kapsam çerçevesinde kurumsallaştırdığını göstermek için başta Güney Kafkasya ve Orta Asya olmak üzere komşu coğrafyalara ilişkin sembolik girişimlerde bulunabilir. Bu noktada özellikle Rusya’da, Soçi’de düzenlenecek olan “Kış Olimpiyatları” çerçevesinde Türkiye’ye ciddi bir güvenlik sorumluluğu yüklenebilir. Zira Olimpiyatlara yönelik saldırı planlayan kişi ve grupların Türkiye üzerinden çeşitli stratejiler geliştirmeleri beklenebilir.
AB müzakere süreci konusunda çok da iyimser olmamak gerekir. Zira AB dönem başkanlığı Yunanistan’a geçmektedir ve Kıbrıs Meselesi’nde herhangi bir ilerleme yoktur. Toplumsal olaylardan yıpranarak çıkan ve Ortadoğu’dan izole edilmek istendiğini hissedecek Türk Hükümeti, AB yönünde adımlar atarak meşruiyetini sağlamaya çalışabilir. Ancak muhtemelen bu adımlar sembolik düzeyde kalacaktır. AB’nin yaşadığı ekonomik krizin Avrupa halkları ve hükümetleri üzerindeki etkilerinin sürüyor olması da Türkiye’nin aleyhine olacaktır.
Dış politikanın çok yönlülüğünün altını çizebilmek için Afrika açılımı çerçevesinde bazı adımlar atılabilir. Ne var ki, Türkiye’nin attığı adımlar büyük ihtimalle Müslümanlık ortak paydasında birleşilen Kuzey Afrika ve Somali ekseninde sıkışıp kalacak ve Çin, Brezilya, Hindistan, Fransa ve tabii ki ABD gibi ülkelerin kıyasıya rekabet ettiği Afrika’nın geri kalan kısmı ile ilişkiler geri planda kalacaktır. Önümüzdeki sene, şimdilik kaydıyla, 2 adet seçim yaşayacak olan Türkiye’de, hükümetin kapsamlı ve etkin bir şekilde dış politika ile ilgilenmesi pek mümkün olmayacaktır. Hatta oy toplaması muhtemel bazı eylemlere girişilerek çok da akılcı olmayan adımların atılması da beklenebilir.
Deniz_Tansi
Yrd. Doç. Dr. Deniz Tansi: Türk Dış Politikası'nda 2014 beklentilerini anlatmak için, 2013'te gelinen finali iyi görmek gerekmektedir. Suriye'de hem Batı, hem de İran'la ters düşme "becerisini" gösteren dış politikamız, Irak'ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Batı'ya koşut geliştirdiği ilişkilerde "fazla ileri giden" yaklaşımı yüzünden Irak Merkezi Yönetimi, İran ve ABD'nin tepkisini çekmiştir. İran-ABD yakınlaşmasında dışlandığını hisseden "muhafazakar demokrat" iktidar, son yolsuzluk soruşturmalarında da kendi yargısı, İran yargısı ve ABD yönetimiyle ters düşmüştür. Kafkasya'da Azerbaycan'la TANAP ve TAP projeleri geliştirilse de, Ermenistan konusundaki açmazlar, onaylanmayan protokoller "çelişkiler zinciri"ni ortaya koymaktadır. Balkanlar ve Orta Asya'da somut çatışmalar gözükmese de, daha fazla inisiyatif beklenmektedir. Kıbrıs'ta yeni geliştirilen süreçte, soru işaretleri yerinde durmaktadır. İsrail'le gerçekleştirilen "kontrollü iyileşme" ise çok ağır işlemektedir. Rusya ile yakınlaşmada "Şangay'a girmek" gibi abartılı sözler dikkat çekse de, doğal gaz alımı, gıda ve müteahhitlik hizmetleri gibi karşılıklı ticari süreç ilerlemektedir. ABD ile ters düşen siyasal iktidar, Batı karşıtı söylemi yüzünden ABD ve AB'nin merceği altında ve kuşku uyandırmaktadır.
2014'te bu bağlamda umutlar beslemek hayli zor bir gayreti ortaya koymaktadır. Türkiye, ABD laboratuvarlarında tükenen Ilımlı İslam vizyonundan bir sonuç alamamıştır. Komşularla "sıfır sorun", büyük bir hayal kırıklığı ile "herkesle siyasal çatışma"ya dönüşmüştür. O yüzden gelinen nokta, dış politikada yeniden derlenme-toparlanma zamanını işaret etmektedir. Bu yüzden yeni bir yaklaşıma, yeni bir yönetim zihniyetine gereksinim vardır.
furkankayanew
Furkan Kaya: 2014 yılına Türkiye yeni umutlar ile girerken, iç ve dış politikada birçok gelişme eski yıldan yeni yıla miras kalıyor. Türkiye’nin iç ve dış politikasının birbirine paralel ilerlediğini göz önünde bulundurduğumuzda, özellikle dış politika olaylarının seyri önem kazanacaktır. Türkiye’nin yeni yılda dış politika ajandasında yer alacak önemli konu başlıkları; yıl içerisinde gerçekleşecek Suriye seçimleri ve Esad rejiminin akıbeti, İran’da Ruhani dönemiyle birlikte revize edilen dış politika imajının Türkiye ile olan ilişkilerine yansıması, Kuzey Irak Kürt yönetimi ile imzalanan enerji anlaşmasının Türkiye’nin merkezi Irak hükümeti ile olan politikalarına izdüşümü, çıkmaza giren Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine yönelik ABD’nin tavrı, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin yeniden hız kazanıp kazanmayacağı ve son olarak 2014 yılı içerisinde Türkiye’nin enerji politikasının seyri olacaktır.
Özellikle Türkiye açısından sınır komşusu Suriye’nin geleceği büyük önem taşıyor. Demokratik geçişin seçimler yoluyla sağlanabilmesi ve ülkenin yakın dönemde istikrara kavuşması son derece zor. Suriye’nin peteksi çok parçalı yapısı, Esad rejimine karşı muhalif bloğun ortak çizgide buluşmasına imkân vermiyor. Dolayısıyla siyasi entegrasyonun sağlanamadığı Suriye, Türkiye için potansiyel tehdit olmayı sürdürecektir. Fakat Cenevre görüşmelerinin sürece ne oranda katkı sağlayacağını hep birlikte göreceğiz. Bir diğer önemli konu, Türkiye’nin enerji konusunda ortaya koyacağı yeni stratejiler olacaktır. Kuzey Irak Kürt yönetimiyle imzalanan yeni enerji anlaşmasının merkezi Irak hükümetini rahatsız etmesi ve ABD’nin de konuyu yakından takip etmesi karşısında Ankara’nın tavrı büyük önem taşıyor. Ayrıca Batı pazarına enerjinin sevkiyatına yönelik alternatif projelerin altında yeni dönemde de Türkiye’nin imzası bulunmaya devam etmelidir. Ankara’nın dış politika gündemini meşgul edecek diğer mesele, yeni dönemde İran ile olan diyalogun hangi yönde gelişeceğidir. Bilindiği üzere Ruhani’nin göreve gelmesi ile Ahmedinejad dönemi şahin politikaları bir kenara bırakıldı ve karşımıza uluslararası sistemde kendine yer arayan bir İran çıktı. Nükleer enerji konusunda ABD ile restleşmenin yerini yumuşamaya bırakması ve İsrail de dahil olmak üzere çevre ülkeleri ile köprü kurma gayreti, İran’a en az enerji kartının gücü kadar motivasyon sağlamaktadır. Dolayısıyla bölgesel güç olmak isteyen Türkiye ve İran 2014 yılında da “rakip işbirliği” içinde olmaya devam edecektir.
Görüldüğü üzere Türkiye’yi 2014 yılında da en az 2013 yılı kadar yoğun bir dış politika trafiği bekliyor. Son dönem iç politikadaki gelişmeler büyük olasılıkla 2014 yılına da yansıyacağından dolayı kuvvetle muhtemel medyada dış politika haberlerine daha az yer ayrılacak fakat yeni dönemde Türk dış politikasının stratejik derinliğini ortaya koyan ölçekli bir Türkiye için dinamik ve istikrarlı bir süreç takip etmesi zaruridir.
sina
Sina Kısacık: Türkiye, çok zor bir coğrafyada yer almaktadır. Bulunduğu coğrafyada, yalnızca bölgesel güçlerin değil, aynı zamanda küresel güçlerin de önemli çıkarları mevzubahistir. Böyle bir ortamda dış politika yürütmek gerçekten çok büyük bir ustalık gerektirmektedir. İpin üzerinde cambaz gibi dış politikada dengeleri göz önünde bulundurmak gereklidir. Komşularla sıfır sorun politikası teorik açıdan doğru ve hepimizin arzu ettiği bir durum olsa da, mevcut şartlarda bu politikayı sürdürmek gittikçe zorlaşmaktadır. Hassas dengeler dikkate alınmadan yürütülmeye çalışılan dış politika çoğu zaman başarısızlığa uğramaktadır.
Son yıllarda, bir zamanlar bölgesel sorunların çözümünde arabuluculuk/kolaylaştırıcılık bakımından aranılan ülke olan Türkiye’nin tüm komşularıyla kavgalı hale gelmesi dikkat çekicidir. Özellikle Suriye politikasında yapılan hatalardan en kısa sürede geri dönülmesi öncelikli beklentilerim arasında yer almaktadır. Mevcut politikanın sürdürülmesi, Türkiye’nin teröre destek veren ülkeler arasında değerlendirilmesine neden olacaktır. Devletlerin toprak bütünlüğü prensibini geleneksel dış politikasının en önemli ilkelerinden birisi yapan Türkiye’nin, Irak’a yönelik olarak Kuzey Irak temelli izlediği politika da bu ilkenin ihlalidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik yeni politikaların geliştirilmesi doğru olacaktır. Ermenistan konusunda, yaklaşan 1915 olaylarının 100. yıldönümüne yönelik ciddi politikalar geliştirilmelidir. Diğer ülkelerle olan ilişkilerde ise karşılıklı saygıya ve hassasiyetleri göz önünde bulundurmaya yönelik yeni bir söylem oluşturulması ve bunları uygularken azami dikkat gösterilmesi 2014 yılı için Türk Dış Politikası konusundaki en önemli beklentimdir.
baris-tinay
Barış Tınay: Her yeni yıl, yeni umutları da beraberinde getirmektedir. 2013 yılı için söylenecek çok söz, yazılacak çok şey bulunmaktadır. İşin aslında 2014 yılını, unutmak istediğimiz bir 2013 yılı ile açıyoruz. Tam bağımsızlığı esas alarak belirlemeye, belirli ölçüde etkileyerek yönlendirmeye çalıştığımız Türk Dış Politikası, ne yazık ki 2013’ün sorunlarını 2014 yılına devrederek bir başlangıç yapıyor.
2014 yılında Türkiye’yi bekleyen en önemli sorun, şüphesiz 100. yılına girecek olan Ermeni iddialarıdır. Soykırımın tanınması için olağanüstü bir çaba sarfedecek olan Ermeni diyasporası, Türkiye’nin mevcut karışık durumundan ve dış politikamızda yaşanan açmazlardan faydalanarak bir başarı elde etmek isteyecektir. Amerika ile bozulan ilişkiler ise bu ihtimali daha da arttırmaktadır. Umuyoruz ki, ülkemizin değerli bürokratları bu tehlikeyi savuşturabilecek politik argümanları ortaya koyacak ve Türkiye’yi böylesi bir felaket senaryosundan koruyacaklardır.
2013 yılının Kasım ayında AB ile olan tam üyelik müzakerelerinde, yaklaşık üç sene sonra açılan “Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” faslı, 2014 yılında daha hareketli bir üyelik süreci yaşanacağına işaret etmektedir. Gezi Direnişi’nde yaşanan polis şiddeti, sonrasında yaşanan büyük yolsuzluk operasyonu ve yargıya yönelik ciddi müdahaleler, Türkiye’nin demokrasi konusundaki önemli eksikliklerini ve ciddi bir otoriterleşmeye yöneldiğini dünya kamuoyuna göstermiştir.  Türkiye’nin siyasi kriterlerden uzaklaşmış görüntüsü ve dünyada oluşan diktatörlük algısı, hızlı bir AB süreci ve demokratikleşme programları ile aşılmaya çalışılabilir.
Suriye ve Orta Doğu’daki sıkıntılar ise 2013’de hiçbir çözüme ulaşamamış, aksine sorunlar daha da artarak 2014’e taşınmıştır. Türkiye’nin politikalarındaki başarısızlık, Türkiye’yi bölgesinde yalnızlaştırmış ve sorun çözen değil, sorun yaratan bir ülke hüviyetine büründürmüştür. Bu noktada hem Orta Doğu ülkeleriyle, hem de Batı ile ters düşülmüştür. Türkiye’nin 2014 yılında Ortadoğu konusunda aktif bir politikadan ziyade, içerideki seçimler düşünülerek pasif fakat popülist uygulamalara başvurabileceğini göz ardı etmemeliyiz.
Türkiye’nin artık özüne uygun olarak, yayılmacı bir anlayıştan hızla uzaklaşması ve demokrasi, insan hakları ekseninde, tam bağımsız bir dış politika belirlemesi gerekmektedir. Bunun da mevcut kadrolarla sağlanamayacağı açıktır. Yeni bir vizyon ve yeni bir yönetim anlayışı, sanıyorum bizlerin 2014 yılındaki en büyük temennisini oluşturmaktadır.