6 Nisan 2013 Cumartesi

UPA Üniversite Öğrencilerinde Siyasal Eğilimler Anket Çalışması - Mart 2013



Uluslararası Politika Akademisi (UPA) temsilcilikleri aracılığıyla 7 coğrafi bölgedeki 21 şehir ve 24 farklı üniversite toplam 2309 üniversite öğrencisiyle yapılan anket çalışmamızın sonuçları aşağıda sunulmaktadır. UPA “Üniversite Öğrencilerinde Siyasi Eğilimler” anket çalışması 19-31 Mart 2013 tarihlerinde sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan sayısal yöntemlerden çoktan seçmeli işaretlemeye dayalı anket metodu ile gerçekleştirilmiştir. Anket çalışması UPA Genel Koordinatörü Dr. Ozan Örmeci’nin denetiminde, UPA üyesi lisans ve yüksek lisans seviyesindeki üniversite öğrencileri tarafından gönüllülük esasına dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma Türkiye kamuoyunu aydınlatmak amacı dışında maddi veya manevi herhangi bir motivasyon unsuruna dayanmamaktadır. Anketin yapıldığı dönemle ilgili en önemli konu, hükümetin PKK terör örgütüyle “barış süreci” adı verilen bir müzakere sürecini başlatmış olmasıdır. Bu sürecin yarattığı konjonktürel dalgalanma anket sonuçları analiz edilirken hesaba katılmalıdır. Yine anketle ilgili bir diğer önemli çekince, anket çalışmasında yüksek eğitim alan üniversite öğrencilerinin denek olarak seçilmesidir. Bundan önceki çeşitli araştırmalarda da ortaya çıkan bir durum; bu grup içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel oy oranından daha yüksek oranda oy sahibi olması, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ise genel oy oranının altında kalmasıdır. Ancak bu araştırmada yalnızca büyük şehirler ya da belli bölgelerdeki değil, Anadolu’daki farklı birçok bölge ve üniversiteden öğrencilerle çalışma yürütüldüğü için bu hata payının derecesi azaltılmaya çalışılmıştır. Ayrıca araştırma sonuç olarak “Üniversite Öğrencilerinde Siyasi Eğilimler” adıyla sunulmakta ve Türkiye geneline ilişkin bir iddiada bulunulmamaktadır.


1-) Mevcut şartlar düşünüldüğünde siyasi bir yapılanmada politika yapmayı düşünür müsünüz?

EVET (% 28)   HAYIR (% 48)   KARARSIZIM (% 24)


2-) Türkiye’de en beğendiğiniz siyasi lider kimdir?

A-) Recep Tayyip Erdoğan (% 35,80)   
B-) Kemal Kılıçdaroğlu (% 11)
C-) Devlet Bahçeli (% 7)
Ç-) Selahattin Demirtaş (% 5)
D-) Osman Pamukoğlu (% 7)
E-) Masum Türker (% 1,10)
F-) Gültekin Uysal (% 0,80)
G-) Mustafa Kamalak (% 1,10) 
Ğ-) Mustafa Sarıgül (% 24)
H-) Mesut Yılmaz (% 3,20)   
I-) Tansu Çiller (% 3)  
İ-)  Diğer (% 1)


3-) Türkiye’nin en önemli sorunu sizce nedir?

A-) Terör (% 46,10)  
B-) İşsizlik ve Ekonomik Sıkıntılar (% 21,80) 
C-) Otoriter Yönetim (% 11)
Ç-) Muhalefet Eksikliği (% 10)  
D-) Din Baskısı (% 3) 
E-) 1982 Anayasası (% 7,90)
F-) Diğer (% 0,20)


4-) Hangi siyasal partiyi kendinize daha yakın hissediyorsunuz?

A-) AK Parti (% 42,80)   
B-) CHP (% 24,80)  
C-) MHP (% 18,10)   
Ç-) BDP (% 7,30)  
D-) DP (% 0,90)   
E-) Saadet Partisi (% 1,50)  
F-) BBP (% 1,10)  
G-) DSP (% 1,20)  
Ğ-) LDP  (% 0,50) 
H-) HEPAR (% 1,60)             
I-) DİĞER (% 0,20)


5-) Siyasal haberleri ağırlıklı olarak hangi iletişim kanalından takip ediyorsunuz?

A-) Televizyon ve Radyo Haberleri (% 42,20)   
B-) İnternet (% 37,50)
C-) Gazete ve Dergiler (% 20)   
Ç-) Diğer (% 0,30)


6-) Güvenilirliğine en çok inandığınız köşe yazarı-gazeteci kimdir?

A-) Yılmaz Özdil (% 42)
B-) Fatih Altaylı (% 29)
C-) Ahmet Hakan (% 17)
Ç-) Uğur Dündar (% 7)
D-) Fehmi Koru (% 3)
E-) Diğer % 3


7-) Mevcut siyasi yelpaze düşünüldüğünde alternatif yeni bir siyasal partinin kurulması gerektiğini düşünüyor musunuz? 

EVET (% 61)   HAYIR (% 39)    


8-) AK Parti, CHP ve MHP dışında tanıdığınız 2 tane siyasal parti ve Genel Başkanı’nı yazabilir misiniz?

A-) BDP - Selahattin Demirtaş (% 31)
B-) Saadet Partisi - Mustafa Kamalak (% 26)
C-) Hepar - Osman Pamukoğlu (% 24)
Ç-) LDP - Cem Toker (% 15)
D-) Demokrat Parti - Gültekin Uysal (% 2)
E-) Diğerleri - (% 2)


9-) Hükümetin son dönemde izlediği terörle mücadele konseptinin doğruluğuna ve İmralı görüşmelerinin terörü bitireceğine inanıyor musunuz?

EVET (% 27)   HAYIR (% 51)   KARARSIZIM (% 22)


10-) En beğendiğiniz yabancı lider kimdir?

A-) Barrack Hüseyin Obama (% 28)
B-) Hugo Chavez (% 24,60)
C-) Vladimir Putin (% 19)
Ç-) Mahmud Ahmedinejad (% 16,30)
D-) Alija İzzetbegoviç  (% 9,10)
E-) Diğer (% 3)


11-) Türkiye’de en çok güvendiğiniz kurum hangisidir? (Birden çok şıkkı işaretlemeye izin verilmiştir)

A-) Cumhurbaşkanlığı (% 55,20)
B-) TBMM (% 58,15)
C-) Hükümet (% 41,40)
Ç-) Siyasal Partiler (% 49)
D-) Türk Silahlı Kuvvetleri (% 70,90)
E-) Yargı Organları (% 28,15)
F-) Medya (% 21,20)


ANKET SONUÇLARININ ANALİZİ

1-) Gençler Siyasete İstekli Değil: Ankette yer verilen 1. soruda üniversite öğrencilerine mevcut siyasal partilerden birinde görev almayı isteyip istemedikleri sorulmuştur. Bu soruya öğrencilerin yalnızca yüzde 28’inin “evet” yanıtını vermesi düşündürücüdür. Türkiye’de son dönemde yaşanan olağanüstü süreçlerin toplumdaki birçok kesimde olduğu gibi gençlerde de siyaset konusunda bir isteksizlik yarattığı düşüncesi akla gelmektedir. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaseti son 10 yılda domine etmiş ve herhangi güçlü bir rakibinin bulunmuyor olması da gençlerin siyasete olan ilgisini azaltan bir faktör olarak düşünülebilir. Nitekim gençlerin neredeyse yarısı (% 48), siyaset yapmayı düşünmediğini açıkça belirtmiş, yüzde 24’ü ise “kararsız” seçeneğini işaretlemiştir. Tüm kararsızlar “evet” kabul edilse bile sonuçlar ancak yarı yarıya düzeyine gelmektedir. Bu da Türkiye’nin son dönemde gençlerin siyasete katılımı konusunda son derece başarısız olduğunu göstermektedir.

2-) En Beğenilen Lider Erdoğan, Sarıgül’ün Büyük Potansiyeli Var: Ankette öğrencilerin en çok dikkatini çeken sorularından birisi de ikinci olarak sorulan “En beğendiğiniz siyasi lider kimdir” sorusudur. Bu soruya yanıt verenlerin yüzde 35,80’i Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı işaret etmişlerdir. Şu an üniversitelerde 1990-1995 yılları arasında doğan kuşakların eğitim aldığı düşünüldüğünde, bu isimlerin siyasetle ilgilenmeye başladıkları ilk yıllardan beri sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerini gördükleri ve AKP öncesinde var olan Türkiye hakkında bilgi düzeylerinin çok sınırlı olduğu iddia edilebilir. Bu nedenle öğrencilerin daha zayıf kalan muhalefet liderleri karşısında “güçlü lider” imajı olan Erdoğan’a yöneldikleri söylenebilir. Zira ankette iki büyük muhalefet partisinin liderlerinden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 11’le 3., MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise yüzde 7 ile 4. olabilmiştir. Anketin şaşırtıcı sonuçlarından birisi, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün yüzde 24 oyla Başbakan Erdoğan’ın ardından açık ara farkla 2. sıradaki en beğenilen lider olmasıdır. Sarıgül’ün Erdoğan’ın gençliğine benzer bu açıklanamayan popülaritesinin muhalefet partileri tarafından mutlaka kullanılmasının gerekli olduğu bu anketle de bir kez daha ortaya çıkmıştır. Anketin bir diğer ilginç sonucu, Devlet Bahçeli ile birlikte HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’nun da üniversite öğrencileri nezdinde yüzde 7 ile azımsanmayacak bir desteğe sahip olmasıdır. Bu durum özellikle Anadolu’daki üniversitelerde milliyetçi-muhafazakâr görüşlerin son yıllarda yaygınlaşmasına paralel olarak ve son yaşanan “çözüm süreci”ne yönelik tepkilerin de etkisiyle terörle mücadelede askeri metotları öneren Pamukoğlu isminin değer kazanması ile açıklanabilir. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın da özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki üniversiteler, diğer şehirlerde de Kürt kökenli öğrenciler nezdinde liderliğini kabul ettirmeye başladığı yüzde 5 oy ile 5. en beğenilen lider olmasından anlaşılmaktadır.      

3-) En Önemli Sorunlar Terör ve Ekonomi: Ankette 3. sırada yer verilen  “Türkiye’nin en önemli sorunu” konulu soruya verilen yanıtlarda ön plana çıkan iki cevap “terör” (% 46,10) ve “işsizlik ve ekonomik sorunlar” (% 21, 80) seçenekleridir. Terör, üniversite öğrencileri tarafından uzak ara farkla Türkiye’nin en önemli sorunu olarak nitelendirilirken, bunun çözümü konusunda farklı fikirler olduğu daha sonraki sorularda ortaya çıkacaktır. Bu noktada üniversitede eğitim alan erkek öğrenciler açısından askerlik meselesinin her zaman gündemde olduğu ve terörün, vatan savunmasında görev alacak üniversite öğrencisi genç erkekler için bir endişe unsuru olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Yine 2. sırada çıkan “işsizlik ve ekonomik sorunlar”, genelde orta ve dar gelirli ailelerden gelen çocukların okuduğu Anadolu üniversitelerindeki öğrencilerin en büyük sorunlarından birinin üniversite sonrasında iş bulmak olduğunu göstermektedir. Otoriter yönetim (% 11), muhalefet eksikliği (% 10) ve 1982 anayasasının yerine yapılması beklenen bir sivil anayasa gereksinimi (% 7, 90) diğer önemli sorunlar olurken, bu sorunların terör ve ekonomi kadar öğrencileri rahatsız etmediği görülmektedir.

4-) AK Parti Oyları Düşse de Farklı Önde, MHP Yükseliyor: Ankette seçim çalışmalarına en yakın olarak değerlendirilebilecek olan “Hangi partiyi kendinize yakın hissediyorsunuz” sorusuna verilen yanıtlardan yola çıkarak partilerin Mart 2013 itibariyle oy oranları hakkında düşüncelere ulaşılabilir. Bu soruya öğrencilerin yüzde 42,80’i Ak Parti yanıtını verirken, birkaç ay öncesine kadar bu tarz anketlerde oy oranları yüzde 50’lerde seyreden iktidar partisinin terörle müzakere sürecinde oylarını kaybetmeye başladığı iddia edilebilir. Nitekim Ak Parti’den kopan bu oyların daha çok MHP’ye yöneldiği ve MHP’nin ciddi bir sıçrama göstererek yüzde 18’i geçtiği görülmektedir. CHP ise oylarını koruyarak yüzde 24-25 bandında seyretmeye devam etmektedir. Son süreçte BDP oylarının da yüzde 7’leri aşmaya başladığı görülmektedir.

5-) Televizyon-Radyo ve İnternet Gazetelerin Önünde: Ankette beşinci olarak yer verilen “Siyasal haberleri ağırlıklı olarak hangi iletişim kanalından takip ediyorsunuz” sorusuna verilen yanıtlarda üniversite öğrencilerinin siyasal haberleri daha çok televizyon-radyo kanallarından (% 42,20) ve internet sitelerinden (% 37,50) takip ettiği görülmektedir. Gazete ve dergiler ise yüzde 20 ile üçüncü sırada yer almaktadır.

6-) En Beğenilen Köşe Yazarı Yılmaz Özdil: Altıncı olarak sorulan “en beğendiğiniz köşe yazarı” konulu soruda üniversite öğrencilerinin en çok beğendiği köşe yazarı olarak Yılmaz Özdil (% 42) ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle Özdil’in Aziz Nesin vari bir mizah duygusuyla kaleme aldığı kısa, kolay okunan ve esprili yazılarının üniversite eğitimi alan gençlerin büyük ilgisini çektiği düşüncesi akla gelmektedir. Ankette ikinci sırada yüzde 29 oy oranıyla Fatih Altaylı öne çıkmaktadır. Altaylı’nın zaman zaman tepki çeken ancak her zaman gündem yaratan köşe yazılarının ankete katılan öğrenciler arasında da beğeni topladığı görülmektedir. Üçüncü sırayı yine esprili ve ilginç yazılar kaleme alan ve farklı toplumsal kesimler tarafından takip edilen Ahmet Hakan’ın (% 17) aldığı görülmektedir.

7-) Yeni Parti Beklentisi Var: Ankette en dikkat çeken sonuçlardan birisi, ankete katılan öğrencilerin yüzde 61’inin yeni bir siyasal parti kurulması beklentisidir. Bu durum mevcut siyasal partilere, özellikle de muhalefet partilerine yönelik bir küskünlük ve umutsuzluk olduğunu göstermektedir. 2. sorudaki “Mustafa Sarıgül” yanıtı da düşünüldüğünde, Türkiye siyasetinde önümüzdeki aylarda yeni alternatiflerin oluşabileceği ve üniversite gençliğinde böyle bir beklenti olduğu görülmektedir.

8-) Üç Büyük Parti Dışında BDP, Hepar, SP ve LDP Biliniyor: Ankette 8. sırada yer verilen “AK Parti, CHP ve MHP dışında tanıdığınız 2 tane siyasal parti ve Genel Başkanı’nı yazabilir misiniz” sorusunda bağımsız adaylar olarak TBMM’ye girerek grup kuran Barış ve Demokrasi Partisi ve Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yüzde 31 oyla ilk sırada geldiği görülmektedir. Çözüm süreci ve benzeri süreçlerin de Kürt kökenli siyasetçilerin tanınmasında etkili olduğu görülmektedir. İkinci sırada Saadet Partisi ve Mustafa Kamalak (% 26), üçüncü sırada HEPAR ve Osman Pamukoğlu (% 24), dördüncü sırada da LDP ve Cem Toker’in (% 17) geldiği görülmektedir. Bu soruda yanlış verilen cevaplar ortalamaya katılmamıştır.

9-) Terörle Müzakereye Gençlerden Tepki Var: Ankette 9. sırada yer bulan “Hükümetin son dönemde izlediği terörle mücadele konseptinin doğruluğuna ve İmralı görüşmelerinin terörü bitireceğine inanıyor musunuz” sorusuna verilen yanıtların yüzde 51’inin “hayır” olması, üniversite öğrencilerinin bu sürece yarıdan çok oranda destek vermediklerini göstermektedir. 3. sırada sorulan “en önemli sorun” sorusuna “terör” yanıtının verildiği düşünüldüğünde, üniversiteli gençlerin terörü büyük bir sorun olarak gördükleri, ancak hükümetin izlediği terörle müzakere politikalarını tasvip etmediği sonucu ortaya çıkmaktadır. Nitekim öğrencilerin yalnızca yüzde 27’si bu süreci onayladığını belirtmiş, yüzde 22’si ise “kararsız” olduğunu beyan etmiştir.

10-) Dünyada En Sevilen Liderler Obama, Chavez ve Putin: Ankette 10. sırada yer verilen “En beğendiğiniz yabancı lider kimdir” sorusuna verilen yanıtlarda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama’nın yüzde 28 ile ilk sırada geldiği görülmektedir. Anti-Amerikanizm’in çeşitli anketlere göre en kuvvetli ülkelerden olduğu Türkiye’de ABD Başkanı Obama’nın ilk sırada yer alması, kendisinin imaj ve Türkiye ile ilişkiler konusunda son derece başarılı olduğunu göstermektedir. Anketin yapıldığı dönemde yeni vefat etmiş olan Venezuela’nın karizmatik lideri Hugo Chavez’in zamanlama nedeniyle yüzde 24,60 ile ikinci sırada geldiği, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ise yüzde 19’la üçüncü sırada yer aldığı görülmektedir. Diğer iki öne çıkan liderin ise İslamcı yönleriyle bilinen Mahmut Ahmedinejad (% 16,30) ve Aliya İzzetbegoviç (% 9,10) olduğu görülmektedir.

11-) En Güvenilen Kurum Türk Silahlı Kuvvetleri: Ankette dikkat çeken ve UPA akademik heyetinin yaptığı anket değerlendirmelerinde tartışma yaratan bir husus, son dönemde yaşanan çeşitli adli süreçlerde çok yıpratılan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hala üniversite öğrencileri açısından yüzde 70,90 gibi yüksek bir oranla en güvenilen kurum olmasıdır. Bu da Türk öğrencilerinin son yıllarda ülkedeki büyük basın-yayın organlarından pompalanan TSK nefretine karşın, muhtemelen toplumun sağduyusundan ve ebeveynlerinden aldıkları milli kültür ve terbiye neticesinde TSK’ya çok büyük oranda güvendiklerini ortaya koymaktadır. İkinci sırada TBMM’nin (% 58,15) gelmesi demokrasi bilincinin ülkede yükseldiğine işaret ederken, üçüncü sırada yüzde 55,20 ile Cumhurbaşkanlığı makamı gelmektedir. Medyanın yüzde 21,20 ile son sırada gelmesi ise üniversite öğrencilerinin medyaya yönelik güven eksikliğine dikkat çekmekte ve Türkiye’de basın-yayın organlarının başarısızlığını ortaya koymaktadır.


Uluslararası Politika Akademisi (UPA), bu gibi akademik çalışmaları önümüzdeki aylarda da herhangi bir kurum ya da kişi ile maddi-manevi ilişkiler tesis etmeden yalnızca Türkiye kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla yapmaya devam edecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Dr. Ozan ÖRMECİ    

3 Nisan 2013 Çarşamba

İran'a Amerikalı Cumhurbaşkanı Adayı: Huşeng Amirahmadi



14 Haziran 2013 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nde yapılacak olan 11. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için heyecan şimdiden başlamış gözüküyor. Gerek İran’ın yürüttüğü nükleer programın dünya kamuoyunda yarattığı tedirginlik, gerekse İran’ın bu program ve genel olarak Ortadoğu politikaları bağlamında İsrail’le yaşadığı gerginliklerin savaşa dönüşme riski, dünya kamuoyunda gözlerin bu seçim süresince ve sonrasında İran’ın üzerine odaklanmasına yol açacak. Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama’nın yaptığı İran’ın nükleer silah geliştirmesine yaklaşık bir yıl olduğunu ve ABD’nin gücü dâhilinde bunu önlemek herşeyi yapacağını belirten[1] açıklama sonrasında, bu yazıda İran’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapısı ve şimdiden Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayan ABD vatandaşı İranlı Profesör Huşeng Amirahmadi ismi üzerinde durmakta fayda görüyorum.

Öncelikle İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri hakkında kısaca bilgiler verelim. UPA İran uzmanı arkadaşımız Yüksel Kamacı’dan alıntılamak gerekirse; “İran Cumhurbaşkanı, halk tarafından 4 yıllık süre için seçilir. Oy çokluğu ile seçilen Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı ilk turda belli olmazsa 2. tura gidilir. Bir kişi üst üste 2 kez Cumhurbaşkanı olabilir ama üst üste 3. kez olamaz. Bu demek değildir ki 2 kez olan birisine bu unvan bir daha ölene dek verilmez. Bir Cumhurbaşkanı’nın 3. seçimde olmasa da daha sonraki seçimlerde adaylığı için resmi bir engel yoktur. Nitekim eski Cumhurbaşkanlarından Rafsancani yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek için aday olmuş, fakat Ahmedinejad’a yenilmiştir”.[2] Ancak 2012 Aralık ayında yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanlığı adaylığı için en az 40, en fazla 75 yaşında olmak şartı getirildiğinden, Rafsancani bu seçimde Cumhurbaşkanlığına aday olamayacaktır.[3] İran’da Cumhurbaşkanlığına aday olmak için bu yaş şartının dışında liyakat bakımından Anayasayı Koruma Konseyi’nin onayı alınmak zorundadır. Kamacı’nın da belirttiği üzere bu şart yalnızca kâğıt üzerinde bir formalite olarak kalmamakta, Anayasa Konseyi adayın dindarlığı, Dini Lider ve rejime bağlılığı gibi nedenlere dikkat etmekte ve bu etkenler gerçekte aranması gereken liyakatin önüne geçmektedir.[4] Ayrıca Cumhurbaşkanı adaylarının en az doktora derecesinin olması beklenmektedir.[5] İran siyasal sisteminde Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında bir adayın seçilmesiyle de mecburi süreçler bitmez. Halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı görevine başlamadan önce de Dini Lider’in onayını almak zorundadır. Ancak aslına bakılırsa, bu onayı almak nispeten kolaydır çünkü zaten Dini Lider’in onaylamayacağı bir adayın bu aşamaya gelmesi mümkün değildir.[6] 7-11 Mayıs 2013 tarihlerinde resmi başvuruların yapılacağı 2013 İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri için farklı isimler daha şimdiden adaylıklarını açıklamaya başlamışlardır. Adaylıklarını açıklayan iddialı adaylar arasında Tahran Valisi Muhammed Bakir Kalibaf, Felsefe Profesörü Gulam Ali Haddad Adel, deneyimli devlet adamı ve Dini Lider Ali Hamaney’in en önemli danışmanlarından Ali Ekber Velayeti ve Ahmedinejad’ın aday olması için uğraştığı söylenen dünürü ve danışmanı İsfendiyar Rahim Meşai bulunmaktadır.[7] Bu adaylar arasında Cumhurbaşkanı seçilmesi ve hatta Anayasayı Koruma Konseyi’nden onay alması dahi oldukça zor olabilecek, ancak Batı kamuoyunda en çok ilgi gören isim ise kuşkusuz ABD vatandaşı da olan İranlı Profesör Huşeng Amirahmadi’dir.

1947 yılında Hazar Denizi kıyısındaki Taleş bölgesinde toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Huşeng Amirahmadi, 40 senedir Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan ve akademisyen olarak çalışan, aynı zamanda 1997 yılında kurulan ABD-İran Konseyi’nin kurucu Başkanıdır.[8] İlk ve orta eğitimini doğduğu Taleş bölgesinde gerçekleştiren Amirahmadi, üniversite eğitimini ise 1968 yılında Tebriz Üniversitesi’nde tamamlayarak ziraat mühendisi olmuştur.[9] 1960’ların sonlarında tüm dünyada esen sol rüzgârlar İran’da da şahlık karşıtı hareketleri güçlendirmektedir ve Amirahmadi bu süreçte kendi anlatımına göre birçok arkadaşının öldürülmesi ya da tutuklanmasına tanıklık etmiştir.[10] Eğitimi sonrası askerlik görevini tamamlayan Amirahmadi, daha sonra Endüstriyel Kalkınma ve Yenileme Organizasyonu’nda çalışmaya başlamıştır.  Aynı dönemde mesleki çalışmaları dışında dönemin devrimci ruhundan etkilenmiş siyasi ve edebi (şiir ve kısa öykü) çalışmalar da yapmış ve bunları çeşitli dergilerde yayınlatmıştır. 1975 yılında işini kaybetmesi sonrasında ABD’ye giden Amirahmadi, bu ülkede ilk olarak Dallas Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden 1977 yılında yüksek lisans derecesini almıştır. Amirahmadi doktora derecesini ise Cornell Üniversitesi Planlama ve Uluslararası Kalkınma bölümünden 1982 yılında feodalizmden kapitalizme geçişi incelediği ve İran’ın devrim sürecinde bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceğini değerlendirdiği doktora teziyle almıştır.[11] ABD’de Rutgers Üniversitesi’nde 30 senedir öğretim üyesi olarak çalışan Amirahmadi[12], daha önce 2005 yılında 9. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de aday olarak kayıt olmuş ancak geç kayıt olduğu gerekçesiyle adaylığı geçersiz sayılmıştır.[13] Birçok önemli bilimsel kitabı bulunan Amirahmadi[14], ABD ve Batı kamuoyunda İran konusunda güvenilir ve saygı duyulan bir isimdir. Amirahmadi’nin ayrıca İran’daki klasik politikacılardan farklı olarak kampanya döneminde sosyal medyayı kullanmaya çalıştığı görülmektedir. Kendisinin Facebook[15] ve Twitter[16] hesapları bulunmaktadır. Huşeng Amirahmadi’nin verdiği röportajlarda en çok üzerinde durduğu nokta, ABD ile ilişkileri özellikle ekonomik anlamda normalleştirmek istemesi ve bu noktada “kazan kazan (win win)” anlayışına uygun liberal bir yaklaşım benimsemesidir.[17] Ülkenin ekonomik durumunu toparlamak için yüzde 15’lere ulaşan işsizlik problemini 6 milyon yeni iş yaratarak çözeceğini belirten Amirahmadi, ABD-İran ilişkilerini de seçilirse ilk 100 gün içerisinde düzelteceğini iddia etmektedir.[18] 21. yüzyılda İran’ın uluslararası arenada hak ettiği yeri alacağına inandığını söyleyen Amirahmadi, açıklamalarına bakıldığında seçilirse reformist bir Cumhurbaşkanı olacağının sinyallerini vermektedir.

Adaylığının onaylanması kolay gözükmese de, Huşeng Amirahmadi’nin de renk katacağı İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunda bu ülkenin başına geçecek kişi, bu ülkenin nükleer programının İsrail ve ABD ile yarattığı gerginlik nedeniyle tarihin en kritik dönemlerinden birinde göreve gelecek çok önemli bir isim olacaktır. Bu nedenle İran halkı ve devlet kurumlarının barış adına en doğru kararı vermesini umarak, Uluslararası Politika Akademisi adına İran seçimlerini yakından takip edeceğimizi okurlarımıza duyurmak isterim.


Dr. Ozan ÖRMECİ




[1] “Obama: İran’ın bir yılı var!”, Habertürk, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://www.haberturk.com/dunya/haber/827637-obama-iranin-bir-yili-var.
[2] Kamacı, Yüksel, “İran’da Cumhurbaşkanı Olmak”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/?p=1723.
[3] “Iran presidential election, 2013”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_presidential_election,_2013.
[4] Kamacı, Yüksel, “İran’da Cumhurbaşkanı Olmak”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/?p=1723.
[5] “Iran presidential election, 2013”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_presidential_election,_2013.
[6] Kamacı, Yüksel, “İran’da Cumhurbaşkanı Olmak”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/?p=1723.
[7] “From Princeton to Persia”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://www.foreignpolicy.com/articles/2013/04/01/amirahmadi_american_professor_wants_to_be_ahmadinejad.
[8] ABD-İran Konseyi resmi web sitesi için; http://www.american-iranian.org/.
[9] Detaylar Amirahmadi’nin web sitesinden okunabilir; http://amirahmadi.com/.
[10] “Life Story”, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://amirahmadi.com/english/the-candidate/life-story/.
[11] “Life Story”, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://amirahmadi.com/english/the-candidate/life-story/.
[12] “İran seçimine Amerikalı aday”, Radikal, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1126797&CategoryID=81.
[13] “Iran presidential election, 2013”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_presidential_election,_2013.
[14] Kitapları hakkında bilgi almak için; http://amirahmadi.com/english/publications-2/books/.
[17] “Amirahmadi ile Ortadoğu’daki son gelişmeler”, Avrupa, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://www.avrupagazete.com/gundemdekiler/8181-amirahmedi-ile-ortado%C4%9Fu%E2%80%99daki-son-geli%C5%9Fmeler.html.
[18] “From Princeton to Persia”, Foreign Policy, Erişim Tarihi: 04.04.2013, Erişim Adresi: http://www.foreignpolicy.com/articles/2013/04/01/amirahmadi_american_professor_wants_to_be_ahmadinejad.


1 Nisan 2013 Pazartesi

Interview With Professor Jeffrey Haynes


WHO IS PROFESSOR JEFFREY HAYNES?
Associate Dean of Faculty, Research and Postgraduate, and Director of the Centre for the Study of Religion, Conflict and Cooperation, London Metropolitan University, Calcutta House, Old Castle Street, London E1 7NT. Jeffrey Haynes is recognised as an international authority in five separate areas; religion and international relations, religion and politics, democracy and democratisation, development studies and comparative politics and globalisation. He has written many books, journal articles and book chapters, totalling around 160 such publications since 1986. They include a 17,000-word discussion paper for the Geneva-based United Nations Research Institute for Social Development, ‘Religion, Fundamentalism and Identity: A Global Perspective’ (1995) and a 15,000-word study for the Commonwealth Secretariat, ‘Political Transformation in the Commonwealth’ (2009). Between 1993 and 2012, Jeff Haynes produced 30 books (14 single authored, 1 co-authored, 12 edited and 2 co-edited).
Jeffrey Haynes’s abilities and expertise as an academic and research leader are also manifested by his experience in forming and developing research networks and communities. He has regularly organised and directed international academic events over the last 15 years. These include major workshops and conference sections variously focused on religion, democracy and politics for the European Consortium for Political Research (ECPR) at Bordeaux (1995), Mannheim (1995), Canterbury (2001), Marburg (2003), Budapest (2005), Turin (2007) and Potsdam (2009). He also organised a Panel, ‘Religion and International Relations’ at the 20th International Political Science Association World Congress in Fukuoka, Japan, in July 2006.
Professor Haynes is convenor of the ECPR’s Religion and Politics Standing Group, with over 200 active members, editor of its newsletter (published three times a year), vice-chair of the International Political Science Association’s Research Centre, ‘Religion and Politics’ and co-editor of its newsletter, and co-editor of the journal, Democratization, published six times a year by Taylor and Francis.

Dr. Ozan Örmeci: Professor Haynes, thank you for accepting our interview proposal. You are recognized as an international expert on democratization and relationship between religion and politics. How do you see Turkey’s story of modernization starting from the late Ottoman period and especially the Kemalist revolution in the 1920s, which introduced broad range of secular reforms?
Prof. Jeffrey Haynes: The Republic of Turkey connects Europe and Asia, bridging a divide between (mainly) Muslim Asia and (mainly) Christian Europe. Sharing a border with several Muslim-majority countries -including, Iraq, Iran, and Syria- Turkey is also a member of the North Atlantic Treaty Organisation (NATO), an entity long dominated by the United States and other Western countries. While the Muslim population of Turkey amounts to 99 per cent of the country’s inhabitants, government rejected Islamic rule in 1923 in favour of a categorically secular regime. Now, however, Turkey’s current government -led by a party with roots in political Islam, the AKP- finds itself caught on the horns of a dilemma. On the one hand, Western governments are, to varying yet significant degrees, suspicious of political Islam in office, a concern of course highlighted in recent years following 9/11 and the subsequent ‘war on terror’. On the other hand, Turkey has an increasingly vocal constituency that dislikes the country’s growing closeness to the West. This is characterised by the continuing bid to join the EU, NATO membership, and closer ties to both the USA and Israel. It is sometimes asserted that a conservative Islamism lies at the heart of this anti-Western stance, implying profound ‘civilizational’ differences between Turkey and a ‘normal’ European country. It is certainly true that, despite decades of often aggressive secularisation, Islam still retains a strong social (and to a degree, political) position in Turkey. Indeed, it is a sense of profound adhesion to Islam which provides core electoral foundations for the AKP. Since the election of the AKP government to power in 2002, two questions have contoured political considerations in Turkey. First, how should the AKP proceed in office? Should it defer to the demands of many of its supporters and reintroduce aspects of Islam into public life? Or, second, should the AKP retain the secular path which has not only dominated the country’s development for over 80 years but has also brought Turkey within sight of EU membership?
Turkey’s secularist orientations were originally laid down in the 1920s by the founder of the Turkish republic, Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938). Over the next eight decades, Turkey’s political circumstances reflected two key aspects of elite preference for secularism, focused in: (1) a strongly secularising and centralising state, and (2) political domination by the armed forces. Although Turkey first democratised in 1950, the next 60 years saw frequent, often dramatic, political intrusions by the military.[1]
Transition from military rule in 1983 exemplified the degree to which outgoing military regimes in Turkey consistently set the terms of their departure from power. Post-1983 constitutional amendments eradicated some legacies of military rule, including the ban on political activity by former politicians and on cooperation between political parties and civil society organisations, including trade unions and professional organisations. In addition, other constitutional exit guarantees, such as the president’s power to block constitutional amendments, automatically expired in 1989. On the other hand, the progress of civilianisation -and hence democratic consolidation after 1983- arguably had less to do with formal constitutional change than with informal practice and adaptation. The point is that, despite Turkey’s current status as a ‘partly free’ country in Freedom House terminology, implying that the political system is characterised by a fair degree of democracy, the military retains high political salience in Turkey, which may put in doubt the country’s long-term democratic consolidation. In sum, the long term structural effect on politics of aggressive secularisation and military significance has significantly influenced the country’s political culture and made it difficult to develop an emphatically democratic regime.
The roots of the military’s political involvement in contemporary Turkey can be traced back to before the founding of the modern state of Turkey in 1923, to the time of the Ottoman Empire (1302-1922). Since Turkey’s founding, there has been nearly a century of often aggressive modernisation and secularisation, initially dominated by the leadership of a military hero, Mustafa Kemal ‘Atatürk’ (‘Father of the Turks’). For 15 years, until his death in 1938, Atatürk aggressively imposed western-style civil law in Turkey. The new republic also inherited from the Ottoman empire a strong, centralised and highly bureaucratic state which Atatürk proceeded to mould to his own vision. Believing that Turkey’s indigenous traditions -including, most importantly, Islam- were unequivocal expressions of backwardness, Atatürk believed that national progress would come by emulating, absorbing and reproducing ‘European’ cultural values and political institutions. This dual ideological perspective was henceforward promulgated in state policies and programmes, defended not only by the politically powerful armed forces but also by an array of increasingly entrenched civilian secular interests.
The armed forces long enjoyed almost total control over their own processes of recruitment, training and promotion, resulting in the creation of a specific military culture facilitating the development of a specific role within Turkish society: the ‘hyper-secular’ defender of Atatürk’s revolution. The armed forces’ institutional autonomy made it impossible to manipulate the military for political purposes from outside its ranks. In recent years it demonstrated a profound ability to maintain its cohesion and organisational integrity -a period when Turkish society itself became increasingly fragmented into competing classes, ethnic entities, religious groupings, and ideological factions. The military’s political clout was demonstrated by the fact that the armed forces could -and did- close down political parties which it believed to be ‘extremist’ – that is, either too religiously oriented, too ideologically radical, or too separatist in orientation, for example, those connected to Kurdish demands for autonomy or independence. In addition, the military top brass periodically purged the officer corps with the aim of to rooting out those suspected of sympathising with Islamist groups or Kurdish rebels.
In addition national leaders, supported by the military, have long shown little concern for the wishes of the national legislature[2], which has resulted in a lack of horizontal accountability between the leader and the legislature. Consequently, civilian political leaders have on occasion sought to make policy by decree – following discussions with senior military figures. In sum, Turkey’s political culture and the legitimacy of successive regimes has been strongly moulded by the heavily politicised armed forces. In recent years, under AKP rule, Turkey’s democratic credentials have developed and recent years have seen the country enter the ranks of consolidated democracies.
Dr. Ozan Örmeci: Professor Haynes, how would you define religious fundamentalism? Do you think Islamic fundamentalism poses an exceptional case compared to other religious fundamentalisms? If yes, in what sense?
Prof. Jeffrey Haynes: A defining character of religious fundamentalism is that it is always socially but not necessarily politically conservative. For example, some Islamic fundamentalist (or, as I prefer, Islamist) groups seek an overthrow of the current socio-economic and political order by the use of various means, including: violence or terrorism, incremental reform of existing political regimes or by winning elections through the mobilisation of a political party. Islamists, like their Jewish and Christian counterparts, take as their defining dogma what are believed to be God’s words written in their holy book, the Quran. In other words, singular scriptural revelations are central to Islamist dogma.
Modern Islamism dates from the 1920-1940 period. This was a time when growing numbers of countries in the Middle East were demanding – and in some cases receiving – political freedom from colonial rule. The main point of contention was how far these predominantly Muslim countries should employ the tenets ofsharia law in their legal systems. This example of a desire to Islamicise polities had its precedents in the Muslim world in anti-imperialist and anti-pagan movements (jihads) which periodically erupted from the late nineteenth century, especially in parts of West Africa and East Asia. These were regions where the conflict between tradition and modernisation, and between Islam and Christianity, was often acute. Going even further back, to the beginning of Islam nearly 1,400 years ago, Islamist critics of the status quo have periodically emerged in opposition to what they perceive as unjust rule. Contemporary Islamists are the most recent example of such a phenomenon. They characterise themselves as the ‘just’ involved in a ‘holy war’ against the ‘unjust‘. The dichotomy between ‘just’ and ‘unjust’ in the promotion of social change throughout Islamic history parallels the tension in the West between ‘state’ and ‘civil society’. In other words, ‘just’ and ‘unjust’, like ‘state’ and ‘civil society’, are mutually exclusive concepts where a strengthening of one necessarily implies a weakening of the other. The implication is that the ‘unjust’ inhabit the state while the ‘just’ look in from the outside, aching to reform the corrupt political system. The Islamic ‘just’ strive to achieve their goal of a form of direct democracy under the auspices of sharia law. The ruler uses his wisdom to settle disputes brought before him by his loyal subjects. The Islamic concept ofshura (consultation) does not by any means necessarily imply popular sovereignty, that is with God alone; rather it is a means of obtaining unanimity from the community of believers, which allows for no legitimate minority position. The goal of the ‘just’ is an ‘Islam-based’ society; at the current time in many Muslim countries, Islamist groups are the vehicle to achieve this end. To some Muslims, liberal democracy is fatally flawed and compromised, a concept of relevance only to secular, western(ised) societies which often appear to many Muslims unacceptably morally deficient.
The global Muslim community, the umma, is a good example of a transnational civil society (the Roman Catholic Church is another), which contains the seeds of both domination and dissent. Shared religious beliefs, as well as cultural, sentimental and identity concerns, link Muslims regardless of which country they happen to reside in. Partly for this reason, that is , a shared religious/cultural solidarity based on a shared Muslim identity, it is unsurprising that international manifestations of Islamism appeared after the humbling defeat of Arab Muslims by Israeli Jews in the Six-day War (June 1967). Since then a combination of poor government, growing unemployment and generalised social crisis together have produced Islamist movements throughout the Muslim world which, in most if not all cases, has led to pronounced conflict  with secular and/or illegitimate governments who refuse to rule according to perceived Islamic tenets of appropriateness. Rulers’ poor rule has in many cases in the Middle East been facilitated by the fact that in most regional countries, government leaders have generally been content to receive ‘rents’ accrued from the state’s control of the sale of oil on the international market. Little has been done to develop more representative polities, plan successfully for the future, or seek means to reduce un- and underemployment. In short, there has been a skewed modernisation, with urbanisation and the development of strong, centralised states proceeded while many people became increasingly dissatisfied with the way that their rulers rule.  This environment has stimulated the growth of Islamism and in the absence of acceptably democratic mechanisms for political change, the usual relationship is one of sustained conflict.
For many Muslims, poverty and a declining faith in the development abilities of their governments, has led to their being receptive to Islamist arguments. Poverty and a feeling of hopelessness may be exacerbated by a withering of community ties as people move from the countryside to the town in a search for paid employment. And when traditional communal and familial ties are seriously stretched or sundered, religion may replace or surmount them. On the other hand, it is clear that this is not the whole story. A notorious incident directed by Islamists – the September 11, 2001, attacks which destroyed the World Trade Center Twin Towers in New York, with the loss of nearly 3,000 lives – was apparently ordered by the leader of al-Qaeda, Osama bin Laden. This makes a mockery of the simplistic claim that all Islamists are poor because both the 19 hijackers themselves, as well as bin Laden himself, come from highly privileged backgrounds. Thus to seek to explain their turning to ‘fundamentalism’ clearly requires a different explanation to poverty. In their case, it is hatred of the United States which supplies the motive for their actions.
Dr. Ozan Örmeci: Professor Haynes, how do you perceive the ruling Justice and Development Party (JDP) and Turkey’s Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan?
Prof. Jeffrey Haynes: The AKP under Prime Minister Erdoğan controls parliament single-handedly. The party controls Turkey’s executive branch of government, and has a strong ally in the person of the president, Abdullah Gül, a founding member of the AKP. This is the first time that the presidency has been occupied by a non-secularist. Among the remaining institutions still beyond the AKP’s control, both academia and the judiciary are still packed with secular appointees of former presidents. However, this situation will not last indefinitely. As time goes by, attrition will mean that replacements will be required. The job of choosing them will fall to President Abdullah Gül, although his status as head of state now makes him officially apolitical.
Conservative practices now apply in several AKP-led municipalities, including in Istanbul an alleged alcohol ban in some parts of the city and violence against shopkeepers selling it, which made headlines in newspapers in Turkey in 2008. Is this the beginning of the end of secularism in Turkey? Will it encourage the military to act again to throw the popularly elected AKP from power? If so, what would this mean for the country’s EU membership bid?
After years of democratisation, Turkey is at something of a political impasse. On the one hand, it seems very unlikely that military rule will return to Turkey in the present circumstances, despite the military’s known dislike of AKP rule. Military rule would neither please most Turks nor find favour with the EU; for these reasons, in the present circumstances armed forces rule seems highly unlikely. Indeed, recent opinion surveys and scholarly opinion agree that there is a strong commitment to democracy at both elite and mass levels.
Dr. Ozan Örmeci: Professor you also wrote previously on transnational religious soft power. Looking from this perspective, how do you assess Gülen movement in Turkey and Turkey’s increasing soft-power in its geography?
Prof. Jeffrey Haynes: These are two separate issues. The Gülen movement is controversial in Turkey because of its perceived closeness to the ruling government. I do not have an opinion on that issue. Regarding Turkey’s soft power it is especially important as a role model for Arab countries involved with the Arab Spring events. In both Tunisia and Morocco, for example, important political parties point to Turkey’s experience in democratising as a role model, and it is this which gives Turkey soft power among such countries.
Dr. Ozan Örmeci: Professor Haynes, what do you think about Turkey’s accession to European Union?
Prof. Jeffrey Haynes: The weight of public opinion in Europe is not clearly in favour of Turkish accession to the EU. Turkey is still keen, as are some European governments. But I do not see it happening in the short- or medium-term.
Dr. Ozan Örmeci: Professor Haynes, could you give us the names of some Turkish scholars, authors or journalists that you follow closely?
Prof. Jeffrey Haynes: I like the writings of Orhan Pamuk very much.
Dr. Ozan Örmeci: Professor, thank you for sharing your views with us and good luck in your studies.
Dr. Ozan ÖRMECİ
Date: 01.04.2013

[1] Turkey has had four military coups, in 1960, 1971, 1980 and 1997. The most recent was described as a ‘soft coup’, when the generals edged from power a government they considered Islamist, by using both public and behind-the-scenes pressure rather than taking their forces to the streets.
[2] The Grand National Assembly of Turkey (Turkish: Türkiye Büyük Millet Meclisi – TBMM), usually referred to simply as Meclis – ‘the Parliament’).

27 Mart 2013 Çarşamba

BRIC Ülkeleri



BRIC veya BRIC ülkeleri deyimi, adını Brezilya, Rusya Federasyonu, Hindistan (India) ve Çin (China) gibi ekonomileri son yıllarda yüksek hızda büyüyen ülkelerin baş harflerinden alan bir ekonomi terimidir. Kimi analistler bu dörtlü gruba Güney Afrika’yı (South Africa) ekleyerek BRICS[1], kimileri ise Meksika’yı ekleyerek BRIMC[2] gibi benzer tabirler de kullanmaktadırlar. Hatta bir dönem Türkiye ekonomisinin istikrarlı olarak yüzde 10 dolaylarında büyümesi nedeniyle kimi ekonomistler tarafından (örneğin 2011 yılında RBS Gelişen Piyasalar Başekonomisti Tim Ash) Türkiye’yi kastederek T-BRIC tabiri de kullanılmıştır.[3] BRIC ülkelerinin ekonomi alanında son yıllarda dünya dengelerini bozar ölçüde ağırlık hissettirmeye başlaması, genelde siyasal alanda bunun ABD’nin nihai zaferiyle sona eren Soğuk Savaş sonrasında yeni bir çok-kutupluluk düzenine doğru gidişe işaret ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yazıda BRIC ülkeleri hakkında bazı temel bilgi ve tartışmaları sizinle paylaşmaya çalışacağım.
BRIC ülkeleri ifadesi ilk olarak Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill tarafından 12 yıl önce 2001 yılında kaleme aldığı bir çalışma (Building Better Global Economic BRICs) ile literatüre sokulmuştu.[4]O’Neill, geniş coğrafyalara hükmeden (dünyanın % 25’i), büyük nüfusa sahip (dünyanın % 40’ı) ve çok zengin yer altı kaynakları bulunan bu dört ülkenin dünya ekonomisinde giderek büyüyen bir pay sahibi olacağını, dolayısıyla ekonomiye yön verilmesinde onlara daha fazla söz hakkı tanınması gerektiğini savunuyordu.[5] BRIC kelimesinin bu denli popüler olmasında en önemli etken; İngilizce brick (tuğla) kelimesini andırır biçimde bu tabiri yaratan ülkelerin yeni bir dünya ekonomik düzeni yaratacaklarına duyulan inanç bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin dev yatırım bankası Goldman Sachs’ın ortaya attığı teze göre, bu ülkeler büyüme hızlarını korumaları durumunda 2050 dolaylarında dünyanın en büyük ekonomileri olacaklardır.[6] Hakikaten O’Neill’in öngördüğü şekilde 2001 yılından itibaren bu ülkeler, GSYH artışları açısından dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yer almıştır.[7]


G7 ve Bric ülkelerinin 2000-2010 yılları arasında sıralanması
2009 yılında ABD’den başlayan ve tüm dünyaya yayılan ekonomik krizle beraber, BRIC ülkelerinin Avro-Atlantik ittifakı merkezli geleneksel güç dengelerini 2050’lere kalmadan çok daha kısa bir süre içerisinde değiştirebilecekleri tartışmaları dünya gündemine oturdu. Örneğin, yine Goldman Sachs tarafından hazırlanan bir raporda Çin’in 2030 dolaylarında ABD’yi gayrisafi milli hâsıla alanında geçebileceği iddia edilmiştir.[8] BRIC ülkelerinin siyasi liderliğini bugüne kadar Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin üstlenmiştir. Ülkesinde siyasi dengeleri tek başına kontrol altında tutmayı başaran Putin, dış politikada da BRIC ülkeleri arasında en sertlik yanlısı lider olarak dikkat çekmiş, özellikle Gürcistan’la 2008 yılında yaşanan Güney Osetya Savaşı’nda askeri gücünü de çekinmeden kullanabileceğini göstermiştir. Putin’in elini kuvvetlendiren Rusya’nın bir diğer önemli gücü de kuşkusuz ülkenin enerji kaynakları anlamında zenginliği ve boru hatları diplomasisi ile enerji yollarında hâkimiyet kurarak Avrupa ülkelerini ve çevre ülkeleri kendisine bağımlı kılmasıdır. BRIC ülkelerinden ekonomi ve nüfus anlamında çok ağır basan Çin Halk Cumhuriyeti ise 2010 yılına kadar dış politikada mahcup bir görüntüde olmasına karşın, son 3 yıldır çok ciddi bir atılım içerisindedir ve ilk kez Batı’ya karşı kaslarını göstermeye başlamıştır. Rusya ve Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Suriye konusunda ABD’nin herhangi bir atılım yapmasına imkân vermemesi, bu ülkelerin Batı planlarında öncelikle yer aldığı görülen Suriye ve İran konularında ciddi bir direnç gösterdiklerini ispatlamaktadır. Çin’in son dönemde Orta Doğu ve Afrika’da ilk kez sahada yer almaya başlaması, Atlantik ittifakının önemli bir üyesi olan Türkiye ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışması da dikkat çekicidir. BRIC ülkelerinden Çin ve Rusya’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’nde de işbirliği içerisinde olduğu unutulmamalıdır. BRIC’in diğer iki üyesi Brezilya ve Hindistan da son yıllarda ekonomi ve teknoloji anlamında ciddi gelişim içerisindedir ve siyaseten de geçmişe nazaran daha istikrarlı bir grafik yakalamışlardır. Hindistan’ın bilişim sektöründe yakaladığı muazzam ilerleme ve Brezilya’nın ekonomik gelişimine paralel olarak dünya siyasetinde ön plana çıkması (2016 Olimpiyatlarını da bu ülke düzenleyecektir), bu ülkelerin de ciddi sorunlarına rağmen parlak bir gelecekleri olabileceklerine dair önemli işaretlerdir.
Goldman Sachs’ın büyüme tahminleri
Batı ittifakının bir üyesi olan Türkiye de, Batı karşısında siyasal anlamda daha güçlü durabilmek ve buradan gelen ve kendi ulusal çıkarlarına karşı olan her talebe boyun eğmemek için, muhakkak ki BRIC ülkeleriyle olan ekonomik münasebetlerini geliştirmek zorundadır. Ancak bunun için öncelikle uzun yıllar adeta Batı’nın demirperdesinde yaşamış olan Türkiye’nin dünyaya açılmaya ve bu ülkeleri tanımaya ihtiyacı vardır.

Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] “BRIC, BRICS oldu”, Hürriyet, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/ekonet/17066473.asp?gid=373.
[2] “BRICS”, Wikipedia, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://tr.wikipedia.org/wiki/BRICS.
[3] “T-BRIC’e niyet BRICS’e kısmet”, Milliyet, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://ekonomi.milliyet.com.tr/t-bric-e-niyet-brics-e-kismet/ekonomi/ekonomidetay/20.02.2011/1354541/default.htm.
[4] “For Mr. BRIC, nations meeting a milestone”, CNN Money, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://money.cnn.com/2009/06/17/news/economy/goldman_sachs_jim_oneill_interview.fortune/index.htm.
[5] “BRIC ülkeleri ile 10 yıl”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2011/11/111129_brics.shtml.
[6] “Dünyada Değişen Güç Dengeleri”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/1017_wryw_progs/page7.shtml.
[7] “BRIC ülkeleri ile 10 yıl”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2011/11/111129_brics.shtml.
[8] “Global Economics Paper No: 204”, Goldman Sachs, Erişim Tarihi: 27.03.2013, Erişim Adresi: http://www.dasinvestment.com/fileadmin/images/pictures/0809_Global_Econ_Paper_No__204_Final.pdf.