14 Mart 2012 Çarşamba

Türkiye'de Akademisyen Olmak




14.03.2012 tarihinde Democracy on Campus projesi kapsamında Bilkent Üniversitesi'nde verdiğim Independence of the Academicians in the Academic Life: Successes and Failures in Turkey” adlı ve Türkiye'de akademisyen olmak konulu İngilizce konferansla ilgili tüm bilgilere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Dr. Ozan Örmeci

12 Mart 2012 Pazartesi

Kampüste Demokrasi (Democracy on Campus)


Eskiden beri kitaplarımda ve makalelerimde rahmetli İsmail Cem’in de belirttiği gibi demokrasinin bir siyasal prosedürler rejimi olmaktan öte bir yaşam biçimi ve yönetim kültürü olduğunu ve Türkiye’nin demokratik yasalar yapmasına rağmen toplumsal olgunluğa ulaşmadan gerçek bir demokrasiye dönüşemeyeceğini yazar-çizerim. Hakikaten de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde birçok demokratikleşme reformu yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde yaşanan birçok siyasal sorun, demokrasi kültürü anlamında pek de ileriye gidemediğimizi ve gücü eline geçirenin bir yolunu bularak yine muhaliflerine eziyet ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’de gerçek bir demokrasi kurmanın yolu ordunun siyasete karışmasını engellemek kadar, demokrasi kültürünü okullarda, kampüslerde, camilerde, parklarda, televizyonlar ve gazetelerde yaymaktan ve topluma aşılamaktan geçmektedir. Bu nedenle ülkemizde demokrasi kültürünü yaygınlaştırmak için ülkece ve toplumca birçok plan-proje hazırlamalı, toplumumuzu gerçek bir demokrasiyi yaşamak ve yaşatmak için hazır hale getirmeliyiz. Bu hedef yolunda atılmış doğru bir adım olarak gördüğüm; danışmanlığını çok sevdiğim ve saydığım kıymetli hocam Prof. Dr. Metin Heper’in yaptığı Bilkent Üniversitesi Siyaset Platformu Kulübü’nün, Romanya’dan bir üniversite ile ortaklaşa gerçekleştirdiği bir Avrupa Birliği projesi olan “Kampüste Demokrasi (Democracy On Campus)” organizasyonu kapsamında, 14 Mart 2012 Çarşamba günü saat 10.30-12.00 arasında Bilkent Üniversitesi’nde Türkiye’de akademisyen olmanın zorlukları üzerine bir konferans vereceğim. Katılma imkanı olan herkesi bekliyorum.

Dr. Ozan Örmeci

11 Mart 2012 Pazar

Seküler Ahlak İhtiyacımız Üzerine


Modernizmin büyük bir krize girdiği ve post-modernizmin hâkimiyetini ilan ettiği 21. yüzyılda, teokratik düşüncenin demokratik rejim içerisinde siyaseti tahakküm altına almasını engelleyebilecek yegâne faktör kanımca yeniden seküler bir ahlak anlayışının inşa edilmesine bağlıdır. Bu yazıda size biraz ahlaktan ve seküler ahlak ihtiyacımızdan bahsetmek istiyorum.


Ahlak kelime anlamıyla “bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kuralları” demektir. Yunanca töre anlamına gelen “ethos” teriminden türeyen etik ise felsefenin bir kolu olan ahlak bilimi anlamına gelmektedir. Ahlak kavramı ve ahlak bilimi, antik Yunan filozoflarından beri felsefenin en temel ve köklü uğraşlarından biri olagelmiştir. Akademi’nin kurucusu Platon veya Eflatun’a göre etik veya ahlak, yalnızca köle olmayan ve üstün düşünce kapasitesine sahip özgür yurttaşlarda görülebilen yüksek bir erdemdir. Öğrencisi Aristo’ya göre ise ahlak doğuştan politik bir hayvan olan insanların yine köle tabiatı bulunmayan bir bölümünde görülebilen ortalama değerler bütünüdür. Aristo’ya göre her şeyin aşırısı zararlı, ortalaması ise erdemdir. Bu bağlamda çok tutucu ve aşırı faydacı (pragmatik) olmak her iki uçta yer alan zararlı eğilimlerdir. Fakat bunların ortalaması olan dengeli bir kişilik, Aristo’ya göre büyük bir erdem ve ahlakın yapı taşıdır. Başka bir antik Yunan düşünürü Epiküros'a göre ise ahlakın temelinde insanın haz dürtüsü ve acıdan yoksun olma isteği yatmaktadır. Antik Çağ’ın ardından Batı dünyasında Hıristiyan skolâstik düşünce yükselişe geçmiş ve ahlak kavramı büyük ölçüde dini kurallarla iç içe geçmiştir. Fakat Rönesans ve Reform’un etkisiyle 15. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında yeniden seküler ahlak arayışları ortaya çıkar. Thomas Hobbes ahlakı bireyin kendi güvenliği ve çıkarı çerçevesinde tanımlarken, John Locke ise bilgi ve akılla özdeşleştirir. İlerleyen yüzyıllar içerisinde Marksizm’in doğuşuyla ahlak sol düşüncede emek ve sömürü karşıtı bir temelde tanımlanmaya çalışılırken, sağda ise modernizmin içerisine girdiği krizi yansıtan ünlü filozoflar Schopenhauer ve Nietzsche olmuştur. Her iki düşünürün de karamsar teorilerinde ahlak insan istemlerinin ve güç arayışının bir sonucudur.


Türk kavminde ise ahlakın temelinde eski Türk devletlerinde ve toplumlarında var olan ve bazı unsurları bugüne bile halen Türk milletine kadar uzanabilmiş olan töreler gelmektedir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi sonrası bu törelerin yanı sıra İslam dini de önemli bir ahlak kaynağı haline gelmiştir. Fakat Türklerin sosyal bilimler özellikle de felsefe alanında ileriye gidememeleri nedeniyle bugün bile hala ahlak kavramının seküler bir temelde içerisinin doldurulmasında zorluklar görülmektedir. Bu da birçok diğer Doğu toplumu gibi Türk toplumunu din temelli teokratik bir ahlak arayışına yönlendirmektedir. Oysa demokratik siyasal bir yaşam için ahlakın temelinin seküler düzlemde tanımlanamaması çok ama çok ciddi bir sorundur. Bu modernizmin yaşadığı bir krizin ötesinde bir varoluş krizidir. İyiyi, güzeli, doğruyu seküler temelde tanımlayamayan bir toplumun tek ahlak ve değerler kaynağı olarak dine yönelmesi çok doğaldır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çeşitli çabalarla bir seküler ahlak yaratılmış ve buna uygun vatansever nesiller yetiştirilmiştir. Ancak geçen yıllar ve değişen kuşaklarla beraber Türkiye’nin yaşadığı siyasal savrulmalar ve Türklerin felsefe sefaleti nedeniyle bugün de ahlakın yegâne temeli ülkemizde İslam dini olarak karşımıza çıkmaktadır.


Şu bir gerçektir ki Türkiye’de seküler ahlak yeniden tanımlanıp topluma aktarılamadığı sürece İslamiyet; dini alanın ötesine geçerek gündelik siyasal ve toplumsal yaşamın içerisine de girecek ve egemenlik kuracaktır. Seküler ahlakı salt yasalarla oluşturmak da mümkün değildir. Zira bir şeyi sadece ceza almamak için yapmıyor olmak da insana aslında o şeyi yapmamanın doğru ve gerekli olduğunu anlatmaz, öğretmez. Dolayısıyla seküler ahlak evrensel demokratik değerler ve toplum menfaatleri temelinde ülkemizde mutlaka yeniden tanımlanmalıdır.


Dr. Ozan Örmeci



10 Mart 2012 Cumartesi

Anti-American Reflections of the Arab Spring in Turkey


9 Mart 2012 tarihinde Bilkent Üniversitesi'nde verdiğim "Anti-American Reflections of the Arab Spring in Turkey" konulu konferansımla ilgili tüm bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Ozan Örmeci

7 Mart 2012 Çarşamba

Türk Kamuoyunda Arap Baharı Algılamaları



2011 yılına damgasını vuran Arap Baharı, 2012 yılı içerisinde de başta Suriye olmak üzere bazı Orta Doğu ülkelerinde etkili olmaya devam edeceğe benziyor. Türkiye’nin hükümet ve devlet düzeyinde kısa süren Libya çekincesi dışında en başından beri destek verdiği Arap Baharı sürecinin, Türk kamuoyunda ise Gökhan Bacık’ın geçtiğimiz gün kaleme aldığı “The Arab Spring and the Turks: three views”[1] yazısında belirttiği gibi üç farklı şekilde algılandığı ve yansıtıldığını görmek mümkün.

Arap Baharı sürecini en olumlu algılayanlar, elbette bu olayı Türkiye’nin bölgesel etkinliğini arttırması ve Sünni İslam kuşağının genişlemesi olarak gören iktidar çevreleri ile Arap diktatörlerine karşı özgürlük isteyen halkların yanında ilkeli bir duruş gösteren liberal, sosyal demokrat ve sosyalist çevreler. Bu çevreler Arap Baharı sürecinde bir Batı etkisi olsa ve süreç ciddi riskler içerse dahi, diktatörlüklerden daha kötü bir yönetim kolay kolay oluşmayacağı için bu süreci umutla ve heyecanla takip ediyorlar. Hakikaten Tunus ve Mısır’da serbest seçimlerle devam eden süreç umutlanmak için çok önemli bir neden. Fakat bu iyimser çevrelerin görmekten kaçındığı Batı etkisi ve potansiyel riskleri de objektif bir analizde mutlaka hesaba katmak lazım.

Arap Baharı sürecine en başından karşı çıkan ve bu yolla Batı emperyalizminin bölgede yeni kukla rejimler yaratacağını düşünen karamsar çevreler, daha çok katı anti-emperyalist sol veya sağ kesimlerden oluşmakta. Ciddi bir siyasal güçleri olmasa da, muhalif medyada ve internette bu tip yorumların çok prim yaptığını görebiliyoruz. Fakat bu alanda da yorumların bilgiden çok komplo teorilerine ve önyargılara dayandığını fark etmek çok zor değil. Yine de Batı’nın bu süreçteki yerinin saptanması adına bu tarz eleştirileri de ciddiye almak lazım.

Arap Baharı sürecine en sağlıklı yaklaşanlar ise, Bacık’ın “prudents (ihtiyatlılar)” adını verdiği ve Arap Baharı’nı bir siyasal tercihten ziyade nesnel ve tarafsız bir şekilde gözlemleyen kimselerden oluşuyor. Kanımca en sağlıklı yaklaşım olan bu temkinli duruş, tabandan gelen güçlü tepkileri karamsarlar gibi yadsımaz ve diktatörlükleri müdafaa etmezken, umutlular gibi naif bir iyimserliğe de kapılmıyor ve Batı’nın gerçek niyetlerini okumaya çalışıyorlar. Sanırım Türkiye’nin ihtiyacı olan da bu üçüncü yolcu yaklaşım.

Bu konuda hazırladığım detaylı analizleri dinleyenlerle paylaşacağım 1. Uluslararası Politika ve Diplomasi Kongresi kapsamında düzenlenen "Anti-American Reflections of the Arab Spring in Turkey” konulu konferansım 9 Mart Cuma günü saat 09.00-10.30 arasında Bilkent Üniversitesi’nde Mithat Çoruh Amfisi’nde düzenlenecektir. İlgilenen herkesi bekliyorum.

Dr. Ozan Örmeci