24 Eylül 2011 Cumartesi

Psiko-Politik Bir Yaklaşım ile Türk-Ermeni İlişkileri


Politik Psikoloji Derneği (PPD) olarak 25-26 Aralık 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi Rektörlük Binası'nda düzenlediğimiz "Dünden Bugüne Türk-Ermeni İlişkileri: Disiplinlerarası Yaklaşım" adlı programın konuşma metinleri Uşak AKY Yayınları tarafından geçtiğimiz hafta kitaplaştırıldı. Prof. Dr. Abdülkadir Çevik ve Dr. Bahar Senem Çevik Ersaydı'nın editörlüğünde derlenen kitapta Prof. Dr. E. Semih Yalçın, Büyükelçi Ömer Engin Lütem, Prof. Dr. Ümit Özdağ, Prof. Dr. Vahdet Keleşyılmaz, Doç. Dr. Sadi Çaycı, Prof. Dr. Ahmet İnam, Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Prof. Dr. Sedat Laçiner, Prof. Dr. Birsen Karaca, Doç. Dr. Şenol Kantarcı, Murat Yetkin, Prof. Dr. Temuçin Faik Ertan ve Ercan Çitlioğlu gibi birçok değerli ismin Türk-Ermeni ilişkileri hakkında sunumları yer alıyor. Kitaplığınızda yer alması gereken bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

Dr. Ozan Örmeci


Diplomasinin Gerçek Yüzü


Hans Morgenthau diplomasiyi “ulusal çıkarların barışçıl yollardan korunması” olarak tanımlamıştır. Bir diğer tanıma göre diplomasi “uluslararası ilişkilerin barışçı yol ve araçlarla yürütülmesi sanatıdır”. Hüner Tuncer’e göre diplomasi “devletler arasındaki ilişkilerin müzakereler aracılığıyla sürdürülmesidir”. Ernest Satow’a göre ise diplomasi “hükümetler arası ilişkilerde zekânın barışçı araçlarla kullanılmasıdır”. Hedley Bull’a göre diplomasi “uluslararası ilişkilerin resmi görevlilerce barışçı yollardan sürdürülmesidir”. Bu tanım günümüzde fazlasıyla yetersiz kalmaktadır zira diplomasi yalnızca devlet görevlilerine ve diplomatlara bırakılmayacak kadar önemli ve yaygın bir hal almıştır.
Diplomasinin araçları ikna, uzlaşma ve güç kullanma tehdididir. Hans Morgenthau’ya göre Savaşın başladığı yerde diplomasi başarısız olmuş demektir. Zira barışçıl yollarla sorun çözümlenememiş ve savaş ortaya çıkabilmiştir. Diplomasi yalnızca yabancı ülkelere karşı yapılmaz. Ülke içerisindeki farklı gruplara karşı da diplomatik faaliyetler yürütülür. Bu nedenle diplomasi ülke içerisinde ve dışarısında olmak üzere iki boyutta yürütülür ve bu iki boyut zaman zaman birbirleriyle de etkileşim içerisindedir. İngiliz Başbakanı Lord Palmerston’un sözü diplomasinin kirli yönünü gözler önüne serer; “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır”. Diplomasi işte ülkelerin bu çıkarlarını askeri yollar dışında korumasını sağlar.
Günümüzde devletlerin ayakta kalabilmesi için yalnızca askeri açıdan güçlü olması yetmez, mutlaka diplomatik açıdan da gelişmiş olması zorunludur. Diplomasinin altın kuralı özde kararlı ancak üslupta yumuşak olmaktır. Arzu edilen neticeye ulaşmak için hem “mücadele” edilmeli, hem de daha fazla zarardan kaçınmak adına “uzlaşma” aranmalıdır. Diplomasi dar manasıyla Dışişleri Bakanlıklarında çalışan kariyer diplomatlar (meslek memurları) tarafından uygulanır. Ayrıca siyasetçiler ve onlar tarafından görevlendirilen özel temsilciler de diplomat gibi görev yaparlar. Daha geniş anlamıyla ise bütün vatandaşların ülkelerini temsil etme adına diplomatik görev yaptıkları iddia edilebilir.
Diploma sözcüğü eski Yunancada “ikiye katlamak” anlamına geliyordu ve ikiye katlanmış resmi belge ve evraklar için kullanılırdı. Ülkeler arasındaki ilişkiler geliştikçe bu belgeleri hazırlayan, saklayan kâtipler ortaya çıktı ve ilk diplomatlar olarak görev yaptılar. Diplomasi kavramını uluslararası ilişkilerin yürütülme sanatı anlamında ilk kullanan kişi ise 1796 yılında Edmund Burke’dür. Geçici diplomasiden daimi diplomasiye geçiş ilk kez 15. yüzyıl İtalyan devletlerinde başladı. Daha sonra Avrupa ülkelerinde hızla yaygınlaştı ve artık her ülkenin başka ülkelerde temsilci bulundurması anlayışı gelişti. Milliyetçilik düşüncesinin artmasıyla beraber diplomasi de doğal olarak gelişti. 1815 Viyana Kongresi’nde diplomatların yasal statüsü belirlendi.
Diplomatlar hükümetlerce belirlenen dış politikayı yürütmekle sorumlu devlet görevlileridir. Bu nedenle dış politikadaki başarısızlıklar esas olarak hükümetlerin mesuliyetindedir. Diplomatlar hükümetlerin belirledikleri ana hatlar doğrultusunda ülkeleri için en faydalı olan adımları atmakla yükümlüdürler. Diplomatların 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi’ne dayalı ayrıcalıkları vardır. Diplomatların görevleri (1) ülkelerini temsil, (2) devletlerinin ve vatandaşlarının çıkarlarını korumak, (3) tayin edildikleri ülkelerde devletleri adına müzakerelerde bulunmak, (4) görev yaptıkları ülkeler hakkında kendi ülkelerine bilgiler aktarmak (5) ve kendi ülkeleriyle görev yaptıkları ülkeler arasında dostça ilişkiler geliştirmek olarak özetlenebilir.
Müzakereler esnasında diplomatların yaratıcı olması, gerektiğinde sert, gerektiğinde yumuşak pozisyon almaları beklenir. Osmanlı’da ilk daimi temsilcilikler III. Selim döneminde 1790’larda açılmıştır. Ancak yabancı devletlerin daimi temsilcilikleri 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da bulunmaktaydı. Dışişleri Bakanlığı Umur-u Hariciye Nezareti adıyla 1835 yılında kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan devraldığı diplomasi geleneğini ulusal onur, eşitlik ve bağımsızlık idealleriyle destekleyerek devam ettirmiştir. 1924’te 39 dış temsilciliği olan Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde 185 dış temsilciliği bulunmaktadır.
Onur Öymen’e göre diplomasi sadece günlük olaylarla, sorunlarla uğraşmaz, ileride ortaya çıkabilecek olasılıklara göre çözüm önerileri de hazırlar. Bugün izlenen bir politika veya alınan bir karar, belki de bundan uzun yıllar sonra olumlu veya olumsuz bir etki yapabilir. Fransızların dediği gibi, “hükümet etmek geleceği görebilmektir”. Diplomasiye bu geleceği görme yeteneği açısından bakıldığında Amerikan Başkanı Wilson’ın son derece başarısız olduğu ortaya çıkar. Wilson I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada barış ve istikrarın sağlanabileceğini zannetmiş, oysa dünya o güne kadar görmediği ölçekte büyük savaşları bu “tüm savaşları bitiren savaş” olarak lanse edilen savaştan sonra yaşamıştı. İngiltere Başbakanı Churchill de Mussolini’ye olumlu bakışı ile geleceği görme konusunda başarısız olduğunu ispatlamıştır. Wilson ve Churchill’in aksine Atatürk’ün geleceği görme yetisi çok üst düzeydedir. Atatürk II. Dünya Savaşı’nın çıkacağını önceden görmüş ve 1936 Temmuz’unda İngiliz büyükelçi Percy Loraine’i çağırarak Akdeniz’de yayılmacı İtalya’ya karşı Türkiye-İngiltere işbirliğine devam edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Atatürk’ün 1932 yılında Amerikalı General Mac Arthur ile yaptığı konuşma da II. Dünya Savaşı’nda hakkındaki öngörüleri açısından önemlidir. Atatürk bu konuşmada Almanya’nın ABD’nin savaşa girmesiyle mağlup olacağını ancak Sovyetlerin bu savaştan karlı çıkacağını belirtmiştir. İleri görüşlülük diplomaside başarının en önemli koşullarından biridir. Bir diğer başarı koşulu ise uzun vadeli düşünerek sabırlı olmaktır. Bazı ihtilaflar uzun yıllar sürebilir. Bu nedenle aceleci olmamak, haklı olunan konularda ısrar etmek gereklidir.
Uluslararası ilişkilerde en geçerli yöntem müzakeredir. Devletlerin temsilcileri bir araya gelerek mevcut sorunları tartışır, ülkelerinin çıkarlarının örtüştüğü noktaları saptayıp anlaşmaya varmaya çalışırlar. Dışarıdan sanıldığının aksine, özellikle önemli ulusal çıkarların söz konusu olduğu konularda görüşmeler çok sert geçer ve hatta bazen silahsız savaşı andırır. Diplomatların kendilerine özgü bir dilleri vardır. Örneğin “çok açık ve samimi bir görüşme oldu” denilmişse, bu genelde ciddi görüş ayrılıklarının bulunduğunu gösterir. “Görüşlerinizi ilginç buldum” denmesi aslında dinlenilen fikirlerin saçma olduğunu anlatan bir ifadedir. Ayrıca diplomatik temaslarda görüntü aldatıcı olabilir. Karşıt fikirleri savunan ve hiç anlaşamayan taraflar bile objektiflere gülümseyerek poz verirler. Ancak bu gülen yüzlere bakarak işlerin iyi gittiğini düşünmek hatalı olur. Dış politikada görüntülere aldanmamak gerekir.
Diplomatik müzakereler bir anlamda devletler arasındaki pazarlıklardır. Bir ülke içerisindeki anlaşmazlıklar hukuk yoluyla çözümlenebilir. Ama iki egemen devlet arasındaki sorunlar iç hukuktaki gibi bağlayıcı olan bir hukuk sistemiyle çözülmez. Bu nedenle uluslararası sorunlar ender olarak hukuk yoluyla çözülür, daha çok müzakere yoluyla tatlıya bağlanır ya da bağlanamaz. Devletler bazı durumlarda müzakerelere başlamamayı da tercih edebilirler. Bu da bir taktiktir. Müzakerelerden avantajlı çıkacağını düşünen taraf, genelde masaya oturmaya daha isteklidir. Müzakerelerde güçlü hisseden taraf genelde ödün vermeye yanaşmaz. Bu yüzden müzakereler çok uzun zaman alabilir. Karşı tarafa müzakere teklifinde bulunmak her zaman çözüme ulaşılmasını istemek anlamına gelmez. Bazen gerginliği azaltmak ve tansiyonu düşürmek için de böyle bir yola gidilebilir. Müzakerelerde tarafların eşit olması önemlidir.
Devletler arasındaki müzakerelerin büyük çoğunluğu kapalı kapılar ardında cereyan eder. Bu diplomasinin tabiatının bir gereğidir. Yüzyıllar boyunca uluslararası ilişkiler gizlilik içinde yürütülmüştür. Bu nedenle “sessiz diplomasi” dediğimiz diplomasi türü 19. ve 20. yüzyılın başlarında çok yaygındır. Büyük devletler güç dengelerini sessiz diplomasi ile belirlerdi. Dünya Savaşları öncesi ve sürecinde birçok böyle sessiz diplomasi sonucu oluşmuş gizli anlaşmaların olduğu daha sonraları ortaya çıkmıştır. Günümüzde de eskisinde olduğu şekilde olmasa da liderlerin kişisel iletişimleri vasıtasıyla bir sessiz diplomasinin olduğu söylenebilir. Diplomasi gülümseyen yüzler, nazik sözler ve kapalı kapıların ardında bir nevi silahsız savaştır. Masa başında dahi ciddi gerginlikler yaşanabilir. Türkiye’nin Lozan Antlaşması koşullarını kabul ettirmesi İsmet Paşa’nın inatçı yapısı sayesinde gerçekleşmiş çok önemli bir diplomatik zaferdir.
KAYNAKLAR
- Uluslararası İlişkiler “Giriş, Kavram ve Teoriler” (editör: Prof. Dr. Haydar Çakmak), 2007, Ankara: Platin Basın Yayın Dağıtım
- Öymen, Onur, Silahsız Savaş Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi, 2007, İstanbul: Remzi Kitabevi

Ozan Örmeci


23 Eylül 2011 Cuma

Türkiye'de Sağlıklı Bir Demokrasi İçin Güçlü Bir CHP Şart


Siyasal rejimleri tasnif ederken kullandığımız güzel bir söz vardır; “Bütün rejimlerde iktidar olgusu vardır fakat muhalefet yalnızca demokrasilere özgüdür”. Hakikaten de gelişmiş ve pekişmiş demokrasiler incelendiğinde sistemin kökleşmesinde en önemli nedenin iktidardaki partinin hatalarını halka duyuran, onun aşırılıklarını törpüleyen ve siyasal olarak dışlanmış toplumsal kesimlere sahip çıkabilen bir veya daha fazla sayıda muhalefet partisinin bulunmasıdır. Muhalefet yalnızca iktidar alternatifi yaratmakla kalmaz; aynı zamanda iktidarın da bir sonraki seçimlerde iktidarda kalabilmek için hata yapmamasını, dolayısıyla daima dikkatli hareket etmesini ve zinde kalmasını sağlar. Böylelikle ülke sathında siyasetin ve kamu hizmetlerinin kalitesinin artışına da katkıda bulunur.
Türkiye’de son yılların en önemli siyasal sorunlarından birisi de kuşkusuz Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sistemde adeta Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in tekelci (hâkim) parti sistemi modeline uygun şekilde alternatifsiz bir parti haline gelmiş olmasıdır. Güçlü bir muhalefet partisinin olmaması ve dolayısıyla demokratik yollardan bir iktidar değişiminin mümkün olmadığı fikrinin topluma yayılması, ilerleyen yıllarda anti-demokratik mücadele metotlarını ve radikalizmi teşvik edeceği için demokrasiye ayrıca yeni zararlar verecektir. Bu nedenle ülkemizdeki yorgun fakat hakiki demokratların ana muhalefet partisi durumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin gelişimine katkı sunmaları, bu partinin de halkla bütünleşmiş bir iktidar alternatifi haline gelmesini desteklemeleri gerekmektedir.
Lider değişimi ve yenileşme sürecinde başlarda umutlandıran, bugünlerde ise oldukça zayıf bir görüntü çizen Cumhuriyet Halk Partisi’nin gelişim ve dönüşümü konusunda benim de bazı önerilerim olacak. Elbette bir siyasal partinin, özellikle de CHP gibi Cumhuriyet’i kurmuş köklü bir yapının değişim ve dönüşümünün kolay olması beklenemez. Fakat CHP çevrelerinde öncelikle anlaşılması gereken, değişim ve çağa ayak uydurmanın yapılamaması ya da ertelenmesi durumunda CHP’nin demografik ve kültürel açıdan giderek marjinalleşmesi riskinin bulunduğu gerçeğidir. Bu nedenle değişim ve dönüşüm CHP’de kurumsal olarak desteklenmeli, teşvik edilmelidir. CHP’nin ideolojik eksenini oluşturan sosyal demokrasi ve Atatürkçülük akımlarının 21. yüzyıl dünya dengelerine ve Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerine uygun çağdaş bir yorumunun yapılması artık ötelenemez bir gereklilik haline gelmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi örgütlerinin son yıllarda zayıfladığı ve dinamizmini kaybettiği görülmektedir. Bunun önüne geçilmesinin ilk yolu partiyi ideolojik ve kültürel olarak yenileyecek genç kadroların yani taze kanın partinin damarlarına enjekte edilmesidir. Bu süreci destekleyebilecek bir diğer önemli husus ise, parti bürokrasisinin güçlendirilmesi ve merkez denetim sisteminin yerelde daha etkili bir hale getirilmesidir. Bunun için de düzenli rapor ve denetim sistemi kurularak parti içi disiplin sağlanmalı ve sorunlar ile işini layıkıyla yapamayanlar tespit edilerek üstlerine gidilmelidir. Sol partilerin aynı anda hem en önemli avantajı ve hem de dezavantajı olan parti içi demokrasi ve çok başlılık, sağlıklı çalışan bir parti bürokrasisi ve doğru işleyen bir denetim mekanizması olmazsa parti disiplinini ortadan kaldırarak zaten zayıf olan partiyi dışarıdan gelen tepkiler karşısında daha da güçsüz bırakır.
Tüm bu ve benzeri önerilerin tartışılabileceği partililere açık verimli toplantı ve kongrelerin yapılması, partinin Bilim Kurulu’nun ve siyaset akademisinin bilinen şeylerin tekrarı yerine partinin ve Türkiye’nin sorunları üzerine odaklanmaları ve “dünü dünde bırakarak yeni şeyler söylemeleri” de kuşkusuz Türkiye’de sağlıklı bir demokrasi için güçlü bir CHP’nin şart olduğu düşünen demokrat çevreler için olumlu karşılanabilecek önerilerdir.

Dr. Ozan Örmeci

20 Eylül 2011 Salı

New Turkey's Intellectual Power Should Be Based On Anatolian Universities


Though having many problems related to authoritarian tendencies and leader-based political culture, Turkey has been gradually transforming from an introvert small size country into a middle size regional power. This transformation was concretized and based on three main pillars; democratic consolidation on the political scene, free-market reforms and integration into global economy on the economics side and finally increasing number of universities and intellectual accumulation on the academic area.

It is a fact that in order to become a regional power, Turkish universities (especially in the field of social sciences) have to change their academic curriculum and mentality focusing solely on local/national history teaching in addition to early 2000’s “a la mode” -now a bit out of fashion- European studies and to catch the standards of multi-dimensional Turkish foreign policy. This could be done by establishing new research centers as well as new master and doctoral programs not only focusing on European Union, but also specializing on Middle East, Eurasia, Balkans and Africa, geographies that are neighboring Turkey. Justice and Development Party in its 9 years of government established many universities nearly in all cities of the country. For sure, these universities have many deficiencies for reaching the standards of Western academia but still the very establishment of them could easily help the country to produce necessary intellectual knowledge in the near future for becoming a regional power, being aware of the developments and intentions around the world and especially around itself. These universities, if they could become specialized in certain areas that are in conformity with local potentials and values and conformably to a grand master plan, could even trigger the birth of an “Anatolian Renaissance”.

This could be a dream for many, but as once Walt Disney said; “All our dreams can come true, if we have the courage to pursue them”.

Ozan Örmeci


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş ve Karşılaşılan Sorunlar


Öz: Oldukça çalkantılı bir siyasal tarihi olan Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında 600 yıllık bir İmparatorluğun mirası üzerine modern ve laik bir ulus devlet olarak kurulmuş, tek parti döneminde gerçekleştirilen reformlar ve başarısız çok partili rejime geçiş denemeleri sonrası 1950 yılında Türkiye’de çok partili rejime geçiş başarıyla gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin çok partili siyasal sisteme geçişinde uluslar arası etkenler, İsmet Paşa (İsmet İnönü) faktörü ve sınıfsal bazı gelişmeler gibi önemli nedenler farklı ölçülerde rol oynamıştır.

Anahtar Kelimeler: Türkiye’nin çok partili hayata geçişi, Türkiye’de Demokratikleşme, Adnan Menderes, İsmet İnönü, Demokrat Parti, Tek Parti Dönemi, Cumhuriyet Halk Partisi.
***********************************************************************************

Giriş
Türk siyasal hayatındaki ve Türkiye demokratikleşme tarihindeki en önemli olaylardan birisi de kuşkusuz Türkiye’nin çok partili siyasal rejime geçmesidir. Çok partili siyasal hayata geçilmesi, daha sonrasında gerçekleşecek olan birçok demokratikleşme reformunun öncüsü kabul edilebilecek, tek parti iktidarının ardından siyasal sistemde artık çoğulculuğun benimsendiğini ortaya koyan devrim niteliğinde bir adımdır. Türkiye’nin çok partili rejime geçişinde uluslar arası etkenler, özellikle 12 Temmuz Beyannamesi ile ortaya çıkan İsmet Paşa (İsmet İnönü) faktörü ve sınıfsal bazı gelişmeler ve değişimler gibi önemli nedenler farklı ölçülerde rol oynamıştır. Bu araştırmada Türkiye’nin tek parti döneminde çok partili siyasal hayata ilk geçiş denemeleri (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası) ve sonrasında 1946 ve 1950 genel seçimleri ile çok partili siyasal rejime adım atılması incelenecektir. Türkiye’yi çok partili siyasal hayata yönlendiren önemli sebepler ayrı başlıklar altında incelenecek ve ne oranda etkili olmuş olabilecekleri üzerinde durulacaktır. Bu bilgiler ışığında Türkiye’deki çok partili siyasal hayatın neden üç defa kesintiye uğradığı (27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri ile 12 Mart 1971 askeri muhtırası) araştırılacaktır.

1. Tek Parti Döneminde Çok Partili Sisteme Geçiş Denemeleri
Türkiye’de çağdaş anlamda siyasal partiler ilk kez Osmanlı döneminde 1876 Anayasası’nda (Kanun-i Esasi) 1909 yılında yapılan köklü değişikliklerle ortaya çıktı. Bu dönemde İttihat ve Terakki Fırkası, Mutedil Hürriyetperveran Fırkası, Osmanlı Demokrat Fırkası, Ahali Fırkası, Ahrar Fırkası ve Osmanlı Sosyalist Fırkası başta olmak üzere birçok farklı siyasal parti kuruldu, seçimler yapıldı (Akşin, 2008: 70-71). 1913’te Babıali Baskını ile tek parti durumuna gelen İttihat ve Terakki Fırkası 1918’e kadar bu konumunu sürdürdü. Mondros Mütarekesi’ni izleyen günlerde İstanbul’da kurulan partiler Anadolu’da ulusal kurtuluş mücadelesini sürdüren örgütlerce benimsenmedi. Bu örgütlerin oluşturduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Kurtuluş Savaşı’nın merkezi örgütü konumundaydı. Bu örgüt Halk Fırkası’na dönüşerek (9 Eylül 1923) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasal partisini oluşturdu. Partinin adı 10 Kasım 1924’te Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olarak değiştirildi (Şahin, 2011). Devrimin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün yönettiği Cumhuriyet Halk Fırkası kısa sürede modernleşme reformlarıyla toplumu dönüştürmeye başladı. Fakat Cumhuriyet Halk Fırkası’nın yaptığı devrimlere karşı çıkan daha muhafazakâr bir grup, bu partiden ayrılarak 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular.

Çok partili siyasal hayata ilk geçiş denemesi kabul edilebilecek olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması Türkiye’de çok partili siyasal hayata ilk geçiş denemesi olması açısından oldukça önemlidir. Fırkanın Genel Başkanı General Kazım Karabekir, İkinci Başkanı Hüseyin Rauf Orbay (eski başbakan) ve Genel Sekreteri de Ali Fuat Cebesoy’du. Hepsi Kurtuluş Savaşı kahramanı olan bu isimler aslında Mustafa Kemal’in de yakın arkadaşlarıydı ancak onun yaptıklarını bazı noktalarda tasvip etmiyorlardı (Akşin, 2008: 194). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Halk Fırkası’na muhalefeti iki alanda yoğunlaşıyordu; ekonomi ve din. Ekonomik açıdan parti Batı tipi liberalizmi benimsiyor ve Halk Fırkası’nın devletçilik politikalarını eleştiriyordu. Din-kültür açısından TCF, Halk Fırkası’nın laiklik anlayışını sert ve katı buluyor ve bu nedenle programında “dinsel düşünce ve inançlara saygılı” ifadesine yer veriyordu. Ayrıca parti liberal felsefesine uygun olarak yerinden yönetim (adem-i merkeziyet) ilkesine dayanan bir idari yapıyı savunuyor, merkezi yönetimin güçlenmesini eleştiriyordu. (Akşin, 2008: 194) Mustafa Kemal Atatürk de demokratik düzenin kurulmasını istediğinden, yeni partinin kuruluşundan memnun olmuştur. Yeni parti için; “Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim” ve “Bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz” diyordu (Şahin, 2011). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduktan birkaç ay sonra Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Sait İsyanı, İstiklal Mahkemeleri’nin geniş yetkilerle kurulmasına, Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkmasına neden olmuştur. İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Fırka mensuplarının irticai faaliyetleri hakkında hükümeti ikaz etmişler, önce Diyarbakır İstiklal Mahkemesi kendi yetki alanında bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin kapatılmasına karar vermiştir. Hükümet ise, Takrir-i Sükun Kanunu’na dayanarak, 3 Haziran 1925 tarihinde bütün memlekette irticayı tahrik ettiği gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını kararlaştırmıştır (Akşin, 2008: 196). Çok partili hayata geçişteki bu ilk deneme böylece başarısız olmuştur.

1927’de toplanan CHF İkinci Kurultayı’nda partinin yeni tüzüğü kabul edildi. Bu tüzükle Mustafa Kemal partinin değişmez genel başkanı oluyordu. Tüzüğe göre CHF’nin temel ilkeleri cumhuriyetçilik, ulusçuluk, halkçılık ve laiklikti. Laiklik, anayasa değişikliğini de gerektiriyordu. 10 Nisan 1928’de devletin dininin İslam dini olduğunu belirten cümle anayasadan çıkarıldı (Şahin, 2011). Bu arada yeni bir muhalefet partisi kurulması için girişimlerde bulunuluyordu. Mustafa Kemal, TBMM’de yer alacak bir muhalefet partisinin hükümetin çalışmalarını eleştirerek onu olumlu yönde etkileyeceği kanısındaydı. Bu nedenle Mustafa Kemal, ekonomide liberalizm yanlısı görüşleriyle tanınan yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey’i böyle bir partiyi kurmakla görevlendirdi. Fethi Bey Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (SCF) kurdu (Akşin, 2008: 204). Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın ikinci adamı bireyci, klasik liberalizmi savunan Ahmet Ağaoğlu idi. SCF programında partinin Cumhuriyet ilkelerinin yaygınlaşması için çalışacağı belirtiliyordu. Parti TCF’na benzer şekilde dini ve iktisadi açılardan tek parti yönetiminden farklı bir çizgi ortaya koyuyordu. Beklenmedik bir hızla gelişen SCF’nin hükümete ve CHF’ye yönelttiği sert eleştiriler ülkedeki siyasal ortamı gerginleştirdi. Fethi Bey’in yatıştırıcı tutumuna rağmen İzmir’e yaptığı ziyarette meydana gelen kanlı olaylar kendisini ürküttü. CHF’nin de muhalefete karşı baskıya girişmesi üzerine Fethi Bey ve arkadaşları Kasım 1930’da partiyi kapattılar (Akşin, 2008: 205). Fethi Bey ve arkadaşlarının korkularının yersiz olmadığı SCF’nin kapanmasından bir ay sonra meydana gelen Menemen Olayı ile ortaya çıktı. Kuruluşundan kısa bir süre sonra kapanan SCF ve 1929-1930 ekonomik buhranı, siyasi ve ekonomik liberalizmi Türkiye’de itibardan düşürdü. Liberalizmin Türk siyasal hayatında tekrar ortaya çıkması için İkinci Dünya Savaşı’nın geçmesi gerekecekti.

2. 1946 Genel Seçimleri ve Çok Partili Sisteme Geçiş
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması sonrasında ülkede tek parti rejimi kökleşti ve devrimler hızlanarak devam etti. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılığın yanı sıra, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik Cumhuriyet Halk Fırkası’nın temel ilkeleri olarak 1931’de partinin Üçüncü Kurultayında kabul edildi. Daha sonra 1937’de bu ilkeler Anayasa’ya da kondu. 1935 Kurultayında ise, Parti-Devlet bütünleşmesi hukuki temele oturtuldu. CHF’nin adı Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi. Türkiye’de 1930’lardan 1945’lere kadar kesintisiz bir tek parti idaresi, Batılı totaliter yönetimleri andıracak boyutlarda olmamıştı ama çeşitli idari tedbirlerle toplumda muhalif güç ve düşüncelerin faaliyetlerine de müsaade edilmemişti. 1934 tarihli İskan Kanunu, 1936 tarihli İş Kanunu gibi sosyal nitelikli bazı kanunlar çıkarıldı ise de bunların amacı rejimin korunmasına yönelikti (Şahin, 2011). Bu nedenle tek parti dönemi otoriter bir dönemdi. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de öldü ve 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi.

II. Dünya Savaşı’nın ardından uluslar arası koşullar, İsmet Paşa’nın kişisel tercihleri ve sınıfsal etkenler doğrultusunda Türkiye’de yeniden çok partili sisteme geçiş söz konusu oldu. Tüm dünyada başlayan demokratikleşme gelişmelerinden de etkilenerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 19 Mayıs 1945’te yaptığı konuşmada yeni partiler kurulması gerektiğinden söz etti. İlk olarak Temmuz 1945’te iş adamı Nuri Demirağ başkanlığında Milli Kalkınma Partisi kuruldu. Bu arada Haziran ayında CHP içindeki muhalif milletvekillerinden Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü CHP’nin toprak reformu projesine (çiftçiyi topraklandırma kanunu) muhalefet ederek, dörtlü takrir verdiler (Akın, 2009: 51). İsteklerinin reddedilmesi üzerine görüşlerini basına duyurdular ve partiden koparak 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) adıyla yeni bir parti kurdular (Akşin, 2008: 242).

Demokrat Parti’nin gerçekten bir muhalif parti olup olmadığı bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Bazı yazarlarca DP “muvazaa partisi” olarak dahi adlandırılmıştır (Timur, 2003: 11). Fakat parti programı incelendiğinde DP’nin hakikaten tek parti dönemi CHP’sinden farklılaştığı karşımıza çıkmaktadır. DP programında öncelikle özel mülkiyete ve özel kuruluşların desteklenmesine yer verilerek liberal görüşler ortaya kondu. Bu yönüyle bakıldığında DP programı bireysel hürriyetler açısından ve iktisadi açıdan liberal bir programdı. Devletçilik anlayışları da ülkenin zaruri ihtiyaçlarının karşılanması ve toplumun bir an evvel refaha kavuşturulması ile sınırlıydı. DP özel sektör büyük önem veriyordu. Özel sektöre karşı aşırı sınırlayıcı olmayan ve uzun süredir devam eden boşluğu doldurmak ve iş hacmini genişleterek topluma refah sağlamak amacıyla özel teşebbüsün hızla geliştirilmesini savunan DP liberal bir partidir (Akın, 2009: 78). Bunun yanında DP dini konulardaki hassasiyetini parti programında net olarak ortaya koyar. Laikliği devletin siyasette dinle bir ilgisinin olmaması, hiçbir dini düşüncenin devlette belirleyici olmaması, devletin de din üzerinde bir tasarrufunun olmaması olarak algılamakta, laikliğin din düşmanlığı şeklinde algılanmamasını ve din hürriyetinin diğer hürriyetler gibi mukaddes sayılmasını öngörmektedir (Akın, 2009: 79).

Türkiye’nin ilk çok partili seçimi olan 1946 seçimlerinde aday esaslı blok oy sistemi uygulanmıştır. Bu sistemle beraber her vilayet bir çevresi olmaktadır. Her 40 bin yurttaş için bir milletvekili seçiliyor, herhangi bir ilin nüfusunun 40 binin altında olması halinde de o vilayete bir milletvekilliği tahsis ediliyordu. 1946 seçimlerinde 465 milletvekili seçilmeye çalışılmıştır. Seçim sonuçlarına göre: CHP % 85, DP % 13 ve BAĞIMSIZ %2 oy almıştır. 1946 seçimlerinde uygulanan açık oy-gizli sayım metodu ve seçim sonuçlarında abartılı CHP üstünlüğü nedeniyle seçimlerin sonuçlarının sağlıklı olmadığı fikri yurtiçi ve yurtdışındaki gözlemcilerce dile getirilmiştir (Akşin, 2009: 244-245).

1946-1950 dönemi çok partili sisteme geçiş için bir hazırlık niteliğindeydi. Ünlü tarihçi Prof. Sina Akşin’e göre CHP artık devrimleri yavaşlatıyor hatta 1946-1950 döneminde kurulan Hasa Saka ve de özellikle Şemsettin Günaltay hükümetlerinde devrimlerden geri adımlar atıyordu (Akşin, 2009: 245-246). Bu adımlar arasında seçmeli din derslerinin ilkokul müfredatına eklenmesi, imam ve hatip yetiştirmek için 10 aylık kurslar açılması, Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi kurulması ve Köy Enstitüleri’nin açılmasının durdurulması vardı (Akşin, 2009: 246). Ayrıca bu dönemde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 12 Temmuz Beyannamesi olarak tarihe geçen ünlü 12 Temmuz konuşmasını yaparak, CHP ve ana muhalefet partisi DP arasında Cumhurbaşkanı olarak taraf tutmayacağını ilan etti (Timur, 2003: 74). Hatta bildiride CHP’nin lideri Recep Peker’e muhalif bir duruş gözlemleniyordu (Akşin, 2009: 245). Bu bir dönüm noktasıydı zira Atatürk’ten sonra Cumhuriyet’in iki numaralı adamı olan İsmet Paşa çok partili siyasal hayata kendi partisinin genel sekreteri Recep Peker’le ters düşmek pahasına yeşil ışık yakıyordu. Bu gelişmelerin sonucunda 14 Mayıs 1950 genel seçimlerine “Yeter Söz Milletin” sloganıyla giren DP 408 sandalye kazanarak büyük bir zafer elde etmiş; Menderes Başbakan, Bayar da Cumhurbaşkanı olmuştu. CHP ise ancak 69 milletvekilliği kazandı. Türkiye’de artık çok partili siyasal hayat başlamıştı. Ancak güzel bir şekilde başlayan Türkiye’nin demokrasi serüveni oldukça sancılı geçecekti.

3. Uluslar arası Koşullar
Türkiye’nin çok partili sisteme geçişinde uluslar arası sistemin ve uluslar arası koşulların ciddi etkisi olduğu gözlemlenmektedir. Öncelikle savaştan galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri sayesinde demokrasi artık imrenilen ve tüm dünyada yaygınlaşan bir rejimdir. Ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington’ın “2. Dalga” adını verdiği demokratikleşme hamlesi otoriter rejimlere ve savaşlara duyulan tepki nedeniyle bu dönemde Batı dünyasında oldukça etkili olmaktadır. Türkiye’de ABD ile artan ilişkileri sayesinde bu akımdan etkilenmiştir. Sovyetlerin savaş sonrasında Stalin döneminde 1946 yılında Türkiye’den boğazlarda üs ve bir kısım toprak talep etmesi de Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasında ve bu ülkenin iki partili liberal demokratik rejiminden etkilenmesinde rol oynamıştır (Timur, 2003: 59). Missouri zırhlısının 1947’de Washington’daki Türk büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini İstanbul’a getirdiği güne kadar Türk-Amerikan ilişkileri sağlam temeller üzerinde adım adım ilerlemiştir (Timur, 2003: 58). Bir anlamda Türkiye’de Demokrat Parti ABD’deki Demokratlar gibi Cumhuriyetçilerin karşısındaki alternatif parti olarak ortaya çıkmıştır.

İkinci olarak savaşa girmediği için Batılı müttefikleri tarafından eleştirilen Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrasında San Fransisko Konferansı’nda masaya çok partili demokratik bir ülke olarak oturmak için böyle bir düzenlemeyi yapmayı şart koşmuştur (Şahin, 2011). Türkiye’nin müttefik devletler bir arada oturabilmesi, önce Birleşmiş Milletler sonra da NATO’nun üyesi olabilmesi için öncelikle Batı’daki demokrat rejimler gibi çok partili bir siyasal yapıyı kurduğunu ispat etmesi gerekmektedir. Bu anlamda İsmet Paşa ve Türk devlet elitinin 1945 sonrası tavrında Batı ile yakınlaşarak uluslar arası kurumlarda etkin rol oynama isteğinin de etkili olduğu söylenebilir.

Ayrıca üçüncü olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında en büyük destek Sovyetlerden alınsa da, Cumhuriyet’i kuran kadrolar Avrupa medeniyetini tanıyan ve oradan etkilenen Osmanlı bürokratları ve askerleriydiler. Bu nedenle Batı’da faşist modelin çökmesiyle tek alternatif model olan çok partili liberal demokrasi Türkiye için de ideal rejim durumdaydı. Stalin ve Sovyetlerin savaş sonrasında Türkiye’den toprak talebi yapmasıyla Türkiye Batı’ya daha da yakınlaştı ve Sovyetlerden giderek uzaklaştı. Bu anlamda ABD Türkiye için ideal model alınacak ülke durumundaydı zira hem komünizme mesafeli, hem de faşizmden uzaktı.

4. İsmet Paşa Faktörü
Türkiye’nin çok partili hayata geçişinin en önemli ismi ve belki de kahramanı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olmuştur. Zaten İsmet Paşa 14 Mayıs 1950’de ağır bir yenilgiye uğradığında “Bu yenilgi benim en büyük zaferimdir” diyerek Atatürk ve kendisinin hep ulaşmak istediği demokrasiye geçmenin verdiği mutluluğu ifade edecektir (Örmeci, 2011). İsmet Paşa’nın bu süreçte oynadığı en kritik rol 12 Temmuz Beyannamesi’dir. 12 Temmuz Beyannamesi ile İsmet İnönü’nün yani Türkiye Cumhuriyeti devleti Cumhurbaşkanı’nın ve belki de daha önemlisi Atatürk sonrasındaki “ikinci adam”ın tarafsızlığını açıklaması CHP içerisinde otoriter yönetim yanlılarının (Recep Peker vs.) elini zayıflatmış, 1947-1950 döneminde Şemsettin Günaltay ve Hasan Saka gibi ılımlı Başbakanlar süreci yaşanmıştır. Oysa katı devletçi görüşleriyle bilinen dönemin CHP genel sekreteri Recep Peker devrimlerin hızlı bir şekilde sürdürülmesi ve tabana yayılması, gerekirse zor kullanılması taraftarıdır. Bu nedenle İsmet Paşa Peker ve ekibini zayıflatarak bir anlamda demokrasinin önünü açmıştır. Daha sonraları İsmet Paşa DP başa geçince de son derece olgun bir tavır göstermiş, kendisine iktidarı geri alabileceklerini söyleyen bazı askerlerin varlığına rağmen asla demokrasiden taviz vermek istememiştir. Bu anlamda İsmet Paşa’nın olgun tavrı ve izlediği akılcı politikalarla, Türkiye’de bir kaza ve kopuş olmadan çok partili sisteme reformlar ve seçim yoluyla gidilmiştir. Oysa birçok ülkede bunun dışında devrimler, darbeler, halk isyanları gibi süreçlerle çok partili sisteme geçildiği görülmektedir. Üç tip demokrasiye geçiş türünden -rupture (kopuk, devrim), pact (sözleşme) ve reform- Türkiye’deki geçiş süreci reform modeline uymaktadır (Örmeci, 2011).

5. Sınıfsal Etkenler
Çok partili sisteme geçişin bir diğer önemli nedeni de Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren uygulanan ekonomi politikaları sayesinde ülkede artık gelişmeye başlamış bir orta sınıfın bulunmasıdır. Bu sınıf tek parti otoriterliğine tepki duymaya ve demokrasiyi desteklemeye başlamıştır. Toprak reformu aleyhtarlığıyla kurulan DP’nin daha liberal ve sermayeye yakın kişiler tarafından kurulması da bu kesimlerin CHP’den destek çekip DP’ye destek vermelerinde etkili olmuştur. Zira DP’nin önemli isimleri liberal iktisadi görüşleriyle bilinen ve kendileri de varlıklı toprak sahibi kimselerdir (Akın, 2003: 52). Sınıfsal açıdan bakıldığında; tek parti döneminde Türkiye’deki ilk sanayileşme adımları atılmış, azınlıkların piyasadaki etkisi Varlık Vergisi gibi anti-demokratik uygulamalarla kırılarak, Müslüman-Türk zenginleri yetiştirilmiş ve artık etkisi hissedilebilir bir yerli burjuvazi ortaya çıkmıştır. Burjuvazi; sınıfsal doğası gereği daha fazla liberalizasyonu, devlet denetiminin azaltılmasını savunmuş ve bu nedenle Demokrat Parti’nin güçlenmesinde kritik bir rol oynamıştır (Örmeci, 2011). CHP’nin milli birlik adıyla savunulan devletçi sistemi ise burjuvazinin işine gelmemektedir. Bu anlamda Türkiye’de demokratikleşme daha doğrusu çok partili siyasal hayatı ve liberalizasyonu zorunlu kılan bir diğer faktör de zaman içerisinde Türkiye’de bir burjuvazinin palazlanması ve devlet müdahalesinden hazzetmemeye başlamasıdır denilebilir.

Sonuç
Sonuç olarak Türkiye’de 1946-1950 döneminde çok partili hayata geçilmesi kimilerince bir demokratik devrim olarak nitelendirilen çok önemli bir olaydır. O güne kadar padişahlık, kısıtlı meşrutiyet (İttihatçı baskısı nedeniyle II. Meşrutiyet dönemi tam olarak çok partili rejim kabul edilmemelidir) ve tek parti diktası şeklindeki otoriter yönetimlere alışkın Türkiye halkı için çok partili demokrasi aslında bir ilktir. Bu anlamda Türkiye halkında demokratik bilincin oluşması ve demokratik teamüllerin yerleşmesi açısından 1946-1960 dönemi çok faydalı ve işlevsel olmuştur.

Türkiye’de çok partili hayata geçilmesinin nedenleri incelendiğinde ise üç farklı ve önemli neden karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan ilki uluslar arası koşullar olup, temelde Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyet tehdidi nedeniyle Batı’ya ve ABD’ye yönelmesiyle alakalıdır. İkinci neden Cumhuriyet’in 2. Adam’ı İsmet Paşa’nın çok partili rejimden yana tavır koyması ve CHP içerisindeki otoriter tek parti yönetimi isteyenlere yüz çevirmesidir. Üçüncü önemli neden ise Türkiye’de tek parti döneminde palazlanan burjuvazinin artık bürokrasinin kendisine çıkardığı engellerden ve yüklediği vergilerden bıkarak daha liberal bir yönetime yönelmek istemesidir. Bu üç etkenin de farklı oranlarda rol oynadığı Türkiye’nin çok partili rejime geçişi ne yazık ki Soğuk Savaş koşullarında Türkiye’nin demokrasisini sağlıklı inşa edememesi neticesini doğurmuş ve Türkiye’de demokratik rejim üç defa askıya alınmıştır.

KAYNAKÇA
- Akın, Fehmi, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, 2009, İstanbul: IQ Kültür-Sanat Yayıncılık.
- Timur, Taner, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, 2003, Ankara: İmge Kitabevi.
- Şahin, Atacan, “Türkiye’nin Çok Partili Hayata Geçiş Sürecinde Seçimler ve Seçmen Davranışları”, Erişim Tarihi: 20.05.2011, Erişim Adresi: http://www.siyasaliletisim.com/.
- Örmeci, Ozan, “Türkiye’nin Çok Partili Sisteme Geçişi”, Erişim Tarihi: 19.05.2011, Erişim Adresi: http://www.ozanormeci.com/.
- Akşin, Sina, Kısa Türkiye Tarihi, 2008, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.