17 Eylül 2009 Perşembe

Şevket Süreyya Aydemir - Biyografi


--> -->
1897 yılında Edirne’de doğan Şevket Süreyya Aydemir; 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın Deliorman yöresinden Edirne’ye kaçmış olan bir Müslüman Türk ailesinin çocuğudur. Şevket Süreyya'nın dedesi Deliorman yöresinin en büyük toprak sahibi olan varlıklı bir kişidir. Savaşın zor koşullarına bir de ailenin göçü sırasındaki Kazak atlılarının baskını eklenince koca aileden Edirne’ye yalnızca Şevket Süreyya, babası Mehmet Ağa, annesi Şaziye Hanım, kardeşleri ve babaannesi varabilmiştir. Büyük bir serveti geride bırakarak Edirne'de yokluk içinde yeni bir hayatı güçlükle kurabilen Mehmet Ağa, bir beyin konağında bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Süreyya’nın annesi Şaziye Hanım da mahalledeki tek dikiş makinesinin sahibi olarak dikiş-nakış yoluyla aile bütçesine yardım eder. Şaziye Hanım aydın bir kadındır ancak aynı zamanda bir Mevlevi tarikatı üyesidir ve dinine çok düşkündür. Şevket Süreyya annesinin cinli perili masalları ve kendisine okuduğu edebiyat klasikleriyle büyür. Şaziye Hanım oğluna henüz okula başlamadan okuma-yazma da öğretir. Mahalle mektebini büyük bir başarıyla bitiren Süreyya, bu yıllarda mahallede oynadıkları savaş ve çetecilik oyunlarında lider kişiliğiyle ön plana çıkmaktadır. Mahalle mektebi sonrası Askeri Rüştiye'ye yazılan Süreyya askerliği çok sevmiştir. Askeri okulda okuyan gençler o dönemde Düveli Muazzama'dan Osmanlı’nın nasıl kurtulacağını tartışmaktadır. Şevket Süreyya okula devam ederken 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Bu olayın genç Şevket Süreyya üzerinde büyük etkisi olacaktır.
Meşrutiyetin ilanından sonra hürriyet kahramanı olarak anılan İttihatçı komitacıların gazetelerde basılan resimlerini biriktirmeye başlayan Şevket Süreyya, çok geçmeden komitacılar gibi giyinmeye de başlar. Bu dönemde en çok İttihatçıların gözü kara ismi Enver Paşa’ya karşı hayranlık beslemektedir. Meşrutiyet coşkusu sonrası ortaya çıkan gerici 31 Mart Vakası’nı bastırmak için Edirne’de kurulan Hareket Ordusu’na Süreyya’nın iki ağabeyi de katılacaktır. Ancak 31 Mart Vakası’nın bastırılmasına ve İttihatçıların yönlendirdiği modernleşmeci Meşrutiyet yönetimine rağmen Osmanlı Devleti gün geçtikçe güç kaybetmekte, çökmekte ve Balkan Savaşları’nda ağır kayıplar vermektedir. Şevket Süreyya’nın bir ağabeyi Balkan Savaşları öncesi hastalanarak ölmüştür. Şevket Süreyya’nın annesi de savaş öncesi doğal sebeplerden vefat etmiştir. Aydemir’in babasının da gözleri rahatsızlığı nedeniyle görmez olur ve işten atılır. Aile için herşey kötüye gitmektedir. Diğer ağabey de Edirne’de düşmana direnen güçler arasındadır. Şehirdeki kadın ve çocuklar katliamdan kurtulmak için İstanbul’a gönderilir. Gönderilenler arasında Şevket Süreyya da vardır. Ancak kara haber gecikmeden İstanbul’a ulaşır; Edirne de düşmüştür… Bir süre sonra şehrin yeniden alınması herkes için bu karanlık günlerde bir umut ışığı olmuştur. Edirne’nin geri alınmasından sonra, önceden Kuleli Askeri İdadisi’ne gönderilen Süreyya babası tarafından Edirne’ye geri çağrılır ve Darülmuallim’e yazılır. Babası Şevket’i de diğer oğulları gibi kaybetmek istememekte, bu nedenle asker olmasına sıcak gözle bakmamaktadır. Şevket Süreyya’nın askerlik hayalleri suya düşmüştür ve artık genç Süreyya bir öğretmen olmak için çalışmaktadır. Bu nedenle sürekli okumakta ve dönemin Türkçü gazetelerini yakından takip etmektedir. Okuldaki başarısıyla parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştur Süreyya. Törenlerde bayrağı o taşımakta, bağımsızlık şiirlerini o okumaktadır. Ayrıca ailesini geçindirmek için de yazları köyde çalışmaktadır. Kitaplardan öğrendiği kadar topraktan da öğrenmektedir genç Şevket Süreyya.
Türkçü ideolojiye giderek kendini kaptıran Aydemir, Birinci Dünya Savaşı’nda Sarıkamış cephesinden bulunan diğer ağabeyinin de ölüm haberini alınca büyük bir hırsla savaşa katılmak için askerlik şubesine başvurur ve 1915 yılında subay namzedi olarak askere alınır. İstanbul’daki talimler sonrası da Kafkas cephesine yollanır. Cepheye gecikmeli de olsa sağsalim ulaşan Şevket Süreyya Yüzbaşı Ali Osman Bey’in taburuna katılır. Cephedeki askerlerin cehaletini ve Anadolu’nun fakirliğini dehşetli bir ruh haliyle gözlemleyen Süreyya, Bolşevik Devrimi sonrası Rus Ordusu’nun zayıflamasından faydalanılarak 1918 Şubat’ında verilen hücum emriyle beraber harekete geçer. Ancak koşullar çok ağırdır ve birkaç defa soğuktan donma tehlikesi atlatır. Sarıkamış alınırken yanında patlayan bir bomba nedeniyle attan düşer ve bacağı kırılır. Cephede geceleri sürekli Feride Müfit Tek’in "Aydemir" romanını okumakta ve kendini romanın başkahramanı olan Aydemir’le özdeşleştirmektedir. Zaten bilindiği gibi soyadı kanununun çıkmasından sonra Aydemir soyadını seçecektir. Yarı peygamber, yarı meczup bir karakter olan Aydemir, Şevket Süreyya’ya ruh ve inanç olmadan askeri gücün hiçbir işe yaramayacağını öğretmiştir. Türk Ordusu Kafkasya’da hızla ilerlerken Enver Paşa’nın barış teklif edileceğini açıklamasıyla ordu geri çekilmeye başlar. Ancak ataları kabul ettiği kişilerin topraklarında olmak Aydemir’i çok etkilemiştir ve Kafkasya’dan çekilirken buraya yeniden geleceğine dair kendine bir söz verir. İşgal altındaki İstanbul üzerinden Edirne’ye geçen Süreyya burada da İtalyan işgaliyle karşılaşır. Edirne’de kurulan direniş hareketlerine katılan Süreyya’nın hayatı Kafkasya’da oluşan Müstakil Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti’nin İstanbul’dan öğretmen istemesiyle değişecektir. Aydemir’e Bakü yolları gözükmüştür…
Azerbaycan’ın kuzeybatısındaki Nuha şehrine öğretmen olarak atanan Aydemir kısa sürede halkla içli dışlı olur ve kendini çok sevdirir. Cuma namazları öncesi imam hutbesinden önce ateşli konuşmalar yaparak Azeri Türklerine Türklüğü ve bağımsızlığı anlatır. Aydemir Nuha’yı, Nuhalılar da Aydemir’i çok sever. Aydemir aşkını asla kaybetmeyeceği Sitare ile de orada tanışır. Ermeni tehdidi üzerine Nuha ve çevresinden toplanan gönüllü birliklere de katılan Aydemir bu birliğin kumandanlığına kadar yükselir. Savaş kazanılır ve Askeran Geçidi kurtarılır. Aydemir artık bir yerel kahraman olmuştur. Savaş dönüşü yolda İttihat ve Terakki’nin eski önemli isimlerinden Talat Muşkara ve Enver Paşa’nın amcası Halil Bey’le tanışır. Kafkasya’nın çok etnikli yapısı nedeniyle Turancı ideallerinin ne derece gerçekçi olduğunu sorgulamaya başlayan Aydemir, 1920 Nisan sonlarında Nuha’ya giren Kızıl Ordu’yu hayranlıkla izlemektedir. Komünist subayların bahsettikleri sınıf kavgası, burjuvazinin tasfiye edilmesi, feodalizmin kökünün kurutulması gibi konular Aydemir’e yabancı gelmektedir. Entellektüel bir insan olmasına rağmen bu konulardaki cehaleti nedeniyle kendini yetersiz hisseder. Yine de şehrin en saygın ismi olarak Şark Milletleri Kurultayı’na Nuha delegesi olarak katılır. Kongrede dünyanın birçok yerinden delegeleri görmek Aydemir’i şaşırtmıştır. Hintliler, İranlılar, Afganlar, Moğollar, Araplar, Türkler ve diğer birçok milleti bir araya getiren ideolojinin ne olduğunu daha iyi bilmek istediğine karar verir. Ayrıca Grigoriy Yevseyeviç Zinovyev’in başkanlık ettiği toplantıda çocukluk kahramanı Enver Paşa’nın eriyip gitmesine tanıklık eder. Enver Paşa’nın konuşulanları yeterince idrak edemediği ve Yeşil Ordu’nun tam bir hayal olduğunu orada anlar. Kongrede “milli mesele” konusunda yapılan konuşmalar Aydemir’i etkilemiştir. Demek ki komünizm enternasyonalist yapısına rağmen milli olanı silmek değil tam tersine kardeşçe ve ilerici idealler uğruna köklü bir şekilde inşa etmek isteyen bir ideolojidir. Kongre sonrası Türkiye Komünist Fırkası’nın (sonrasında Türkiye Komünist Partisi adını alacaktır) toplantısına katılan Aydemir burada Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve İsmail Hakkı gibi komünist Türk aydınlarıyla tanışır. Kafkas cephesinden arkadaşı Hüseyin Avni Ulaş vasıtasıyla Aydemir’in yurda dönmesi ve Milli Mücadele’ye katılması için uygun bir ortam yaratılır. Ancak Aydemir Bakü’deki devrimci ruhtan öylesine etkilenmiştir ki hemen yurda dönmek istemez. Yurda dönüşü daha sonraları olacaktır. Önce bu merak ettiği ideolojiyi öğrenmelidir.
Fakat Nuha’ya dönüşünde Aydemir tatsız bir durumla karşılaşır. Önceden halkın büyük ilgi gösterdiği Turancı konuşmaları nedeniyle Kızıl Ordu mensuplarının sıkı denetimi altındadır. Ölesiye bir aşkla sevdiği Sitare’yi bırakma pahasına Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (kısaca KUTV olarak bilinir) kayıt olur. KUTV’da Aydemir'in yanısıra birçok Türk öğrenci bulunmaktadır; İsmail Hüsrev Tökin, Vala Nurettin ve tabii ki daha sonra bu öğrencilerin en ünlüleri olacak Nazım Hikmet. Bu ekibin derslerdeki başarısıyla en göze batanı ve grubun lideri haline geleni Aydemir’dir. Aynı ekip Moskova’da bulunan eski İttihatçı lideri, meşhur komitacı Doktor Nazım’la da anılarını yazmak için görüşmeler yapar. Bu buluşmalarda iki adaşın (orta yaşlı babacan Doktor Nazım ve ateşli genç Nazım hikmet) şiddetli tartışmalar yaşadığı da bilinmektedir. O dönemde Aydemir Lenin hayatta olmasına karşın büyük bir Troçki hayranıdır ve dünya ihtilalinin gerçekleşmesini amaçlayan gruba sempati duymaktadır. Ancak karşılarında “tek ülkede sosyalizm”i savunan Stalin yanlısı çok güçlü bir grup daha vardır. Eğitimini tamamlayan Aydemir artık TKP’de çalışmak üzere 4 yıl önce Turancı olarak geldiği Rusya'dan Türkiye’ye bir komünist olarak dönmektedir.
İstanbul’da bir ilköğretim okulunda öğretmen olarak işe başlayan Aydemir Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki dostluğa rağmen sürekli göz hapsindedir. Yeni kurulan Kemalist Cumhuriyet Sovyetler’e duyduğu sempatiye rağmen milli ve bağımsızlıkçı kimliğini bırakmaya asla yanaşmamakta ve gizliden gizliye bir Sovyet tehdidi algılaması geliştirmektedir. TKP illegal olduğu için legal komünist siyasal oluşum Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’na kayıt olan Aydemir, partinin yayın organı Aydınlık’ta da çalışmaya başlar. Bir yandan da öğrencilerle, işçilerle, köylülerle, kenar mahalle sakinleriyle konuşmakta, komünizm propagandası çalışmaları yürütmektedir. 1924’te Aydemir’in Sadrettin Celal Antel’le beraber hazırladığı “Lenin ve Leninizm” isimli kitap yayınlanır. 1925’teki TKP üçüncü kongresinde Aydemir Şefik Hüsnü’nün genel sekreterliği altında 7 kişilik icra komitesine seçilir. Ancak aynı yıl patlak veren Şeyh Sait isyanı nedeniyle Takrir-i Sükûn kanunu ilan edilmiş ve rejim karşıtı tüm gruplar (İslamcılar, komünistler vs.) göz hapsinde tutulmaya başlanmıştır. 1 Mayıs 1925’te TİÇSF’nin Amele ve Teali Cemiyeti adına üzerinde “Dünyanın bütün işçileri birleşiniz” sloganı yazılı bir broşür dağıtması üzerine 1925 tevkifatı olarak bilinen olay vuku bulur. 1925 tevkifatı sonucu Aydemir birçok ünlü komünistle beraber tutuklanır. Kendisine yapılan tüm telkinlere rağmen Vedat Nedim Tör’ün aksine diğer komünist arkadaşlarını ispiyonlamak istemez ve bu nedenle hapse atılır. Aydemir 10 yıl hapis cezası almış, arkadaşlarını ispiyonlayan Vedat Nedim ise serbest bırakılmıştır. Nazım Hikmet bu olay nedeniyle Tör için daha sonraları şu dizeleri kaleme almıştır; “Bu adam sattı arkadaşını, Sattı altın bir tepside arkadaşının, Kanlı kesik başını, Bu adamın ayaklarına dolaşıyor korku, Karanlık bir su gibi yaşıyor bu adam”. Davadan hüküm giyen 11 komünist arkadaşıyla beraber Aydemir Afyon Cezaevi’ne yollanır. Hapishane günleri Aydemir açısından oldukça verimlidir. Bol bol okuma, düşünme ve yazma fırsatı bulur burada. Hatta “Muasır Türkiye’nin İktisadi İnkişaf İstikametleri” isimli kitabını burada hazırlar. Aydemir’in Kemalist Devrim’e bakışı dönemin diğer tüm komünistleri gibi olumludur. Ancak diğerlerine göre esas hedef sosyalist bir rejimi kurmak olmalıdır. Aydemir ise Türk toplum yapısı nedeniyle sosyalist bir rejimin gerçekleşmesinin şu an için imkansız olduğunu düşünmekte ve sınıfsız bir toplumun dayanışmacılık (solidarizm) ve devletçi bir ekonomi sayesinde sınıflar üstücü bir anlayışla öncü ve devrimci bir kadro tarafından kurulabileceğine inanmaya başlamış ve bu nedenle bazı komünist arkadaşlarıyla arası açılmıştır. 29 Ekim 1926’da genel af ilan edilmesiyle Aydemir beklemediği şekilde serbest bırakılır. Artık geçmişte Turancılık’tan komünizme sıçramış ideolojik çizgisi netleşmiştir...
Hapishane çıkışında eski yoldaşlarıyla vedalaşan Aydemir, devlet görevi almak için Ankara’ya gider. Kadro Hareketi’nin kurulacağı yıllara kadar devletin çeşitli kademelerinde görev yapar. Ahmet Cevat Emre vasıtasıyla Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür muavinliğine getirilir. “Türk Parasının Periyodik Dalgalanma Karakteri” adlı araştırması çok beğenilir ve İktisat Meclis-i Alisi umumi katip muavinliğine terfi eder. Kemalist rejim artık kendisine kucak açmıştır… Rejim Kemalist’tir belki ama Kemalizm henüz ortada yoktur. Bilime ve akla verilen önem, bağımsızlıkçılık, milliyetçilik rejimin ana karakterleridir ama rejimin nasıl bir kalkınma yolu belirleyeceği, Kemalizm denilen mefkurenin içinin nasıl doldurulacağı hala bir muammadır. İşte CHP’nin yaşadığı ideoloji krizinin bu denli yüksek seviyeye ulaştığı ortamda Aydemir Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazılar yazmaya başlar. Bu yazılar aydın çevrelerinde büyük ses getirmektedir. Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabı ise Büyük Buhran nedeniyle liberal kanadın (İş Bankası Grubu) elinin iyice zayıfladığı CHP’nin devletçi ekonomik politikaları için bir ideolojik dayanak oluşturur. Aydemir artık çok dikkat çeken gözde bir aydındır. Aydemir arkadaşları Vedat Nedim ve İsmail Hüsrev’le beraber önce Yakup Kadri’nin kayınbiraderi ve genç bir komünist olan Burhan Belge, daha sonra da Yakup Kadri’nin kendisiyle tanışır. 1931’de görüşmeler ve ev toplantıları sıklaşır. Bu ekip artık rejimi ileriye taşıyabilecek bir ideoloji yaratmak için tetiğe basmıştır. Bu amaçla Yakup Kadri’nin çabalarıyla Türk siyasal hayatında çok önemli izler bırakacak olan Kadro Dergisi’ni çıkarmaya başlarlar.
Başlarda Kadro Hareketi için her şey iyi gitmektedir. Dergide yazılan özgün yazılar büyük ses getirmekte ve Atatürk'ten dahi tebrik mesajları gelmektedir. Ancak komünist geçmişleri ve eğilimleri bulunan kişilerin çıkardığı Kadro’nun bu derece etkili olması CHP elitlerini rahatsız etmiş ve Recep Peker'in yoğun muhalefetine ek olarak Kadrocuların Kemalizm'in solidarizm anlayışına ters düşen sınıfsal analizleri nedeniyle Kadro bir süre sonra kapatılmaya zorlanmıştır. Ancak Atatürk'ün Yakup Kadri'ye olan saygısı nedeniyle kapatılma işlemi oldukça kibar bir şekilde gerçeklemmiştir. Atatürk derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri'yi Tiran'a büyükelçi olarak atamış ve dergi imtiyaz sahibi olmadan kapanmak zorunda kalmıştır. Kadro dergisine ve Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabına fikriyatını değerlendirirken yeniden döneceğiz. Ancak önce Kadro’nun kapanması sonrası şekillenen yaşamına göz atalım.
Kadro Dergisi kapandığında Ankara Ticaret Mektebi’nde müdür olan Aydemir 1936 yılına kadar bu görevini sürdürmüş ve 1936-1938 yılları arasında da Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğünü yapmıştır. Daha sonra İktisat Vekaleti’ne atanan Aydemir yaptığı araştırmalarla İsmet İnönü’nün en güvendiği bürokratlardan birisi olmuştur. 1939’da İktisat Vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti Başkanlığına getirilen Aydemir’in hazırladığı; sür-prodüksiyon nizamnamesinin iptalini de içeren sanayi programı hükümet tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe sokulmuştur. Aydemir’in komünist geçmişi mevkisi yükseldikçe çeşitli eleştirilere konu olmuş ancak bilgisi ve işindeki başarısı nedeniyle yükselişi engellenememiştir. Fakar İnönü’nün kolladığı Aydemir; Şükrü Saraçoğlu kabinesinin Ticaret Vekili Behçet Uz’un liberal bir ekonomi politikası uygulamaya koymak istemesi üzerine Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti Üyeliğine atanarak bir anlamda kızağa çekilir. 1946’da Recep Peker hükümetinin kurulmasıyla yeniden yıldızı parlayan Aydemir, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı tarafından görevden uzaklaştırılıncaya kadar burada çalışır. Emekliye ayrılması sonrası kendini yazmaya veren Aydemir klasik haline gelecek ünlü birçok eserini 1950 sonrası kaleme almıştır. Mesela otobiyografik şaheseri “Suyu Arayan Adam” 1959 yılında yayınlanmıştır. Aydemir ayrıca 1950'li ve 1960'lı yıllarda “Tek Adam”, “İkinci Adam”, “Menderes’in Dramı”, “Toprak Uyanırsa” ve “Makedonya'dan, Orta Asya’ya Enver Paşa” gibi birçok değerli çalışmaya imzasını atmıştır.
27 Mayıs sonrası Türkiye’de giderek güçlenen sosyalist hareketlerin baş göstermesi Aydemir’i heyecanlandırmış ve yaşlı kurt yeniden siyasetle yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bu yıllarda Aydemir Ankara Bahçelievler’de oturmakta ve evinde sürekli ziyaretçiler kabul etmektedir. Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazartesi günleri yazıları yayınlanmakta olan Aydemir kısa sürede Yön Dergisi etrafında şekillenen Yön Hareketi’ne dahil olur. Yön çıktığı dönemde ülkenin tüm aydınlarınca desteklenen, heyecan yaratan bir dergidir. Derginin baş yazarı ve temel ideologu Doğan Avcıoğlu olmasına karşın Aydemir’in yazıları da sol çevrelerde oldukça ses getirmektedir. Aydemir Yön’e bağlı olarak kurulan Sosyalist Kültür Derneği faaliyetlerine de müdahil olur. Ancak Avcıoğlu ve Aydemir’in çizgileri aynı değildir. Avcıoğlu Aydemir’in Kemalist solidarizm anlayışına hala sahip çıkmasına ve devletçiliği yalnızca bir kalkınma modeli olarak benimsemesine tepkilidir. Bu dönemlerde Aydemir’in Türk sosyalizmi adı altında Kemalizm ve sosyalizm arasında bir üçüncü yol bulmaya çalıştığı görülebilir. 12 Mart sonrası Yön kapatılır ve Aydemir yazılarına Cumhuriyet’te devam eder. Yaşlı kurt artık iyice yaşlanmış ve yorulmuştur. 79 yaşında 25 Mart 1976’da Ankara’da evinde vefat eder. Aydemir anısına Ankara Ticaret Lisesi’nin ve Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğü’nün önünde anma törenleri düzenlenir. Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’ın emriyle Aydemir’in tabutu Türk bayrağına sarılı olarak defnedilir. Ölümünden sonra Aydemir’le ilgili birçok kitap ve yazı yayınlanır. Sol çevreler Aydemir’i fikir farklılıklarına rağmen mert kişiliği ve çalışkanlığıyla benimsemiş ve bir önceki kuşağın temsilcisi olarak kabul etmişlerdir. Bir sonraki yazıda da Şevket Süreyya Aydemir’in fikriyatını yakından inceleyelim.


KAYNAKLAR

- Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, "Kadrocuları ve Kadro'yu Anlamak", 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

- Aydemir, Şevket Süreyya, "Suyu Arayan Adam", 2005, İstanbul: Remzi Kitabevi

- Aydemir, Şevket, Süreyya, "İnkılap ve Kadro", 1932, Ankara: Ahmet Halit Kitaphanesi

- Kadro Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, 2. Kanun

- Türkeş, Mustafa, 1999, “The ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, Turkey Before and After Atatürk (Sylvia Kedourie), London: Frank Cass Publishers

- Türkeş, Mustafa, 1999, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, Ankara: İmge Kitabevi

- Harris, George, 2002, “The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Atatürk’s Turkey”, İstanbul: The İsis Pres

- Harris, George S., 1975, “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları

- Özdemir, Hikmet, 1986, “Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi”, Ankara: Bilgi Yayınevi

- Lipovsky, İgor, 1992, “The Socialist Movement in Turkey”, New York: E.J. Brill


25 Ağustos 2009 Salı

Kürt Sorunu ve Kürt Açılımı



Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden bugüne kadar süregelmiş olan Kürt sorunu veya daha resmi bir söylemle Güneydoğu sorunu; çeşitli sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik ve uluslararası boyutları bulunan çok karmaşık bir konudur. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti; ulu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene” sözünde vücut bulan ilerici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı ile Kürt kökenli yurttaşlarımızı Cumhuriyet’in asli unsuru ve birinci sınıf vatandaşları kabul etmişse de, gerek kimi ırkçı kişiler, ön yargılı toplumsal gruplar ve devlet görevlilerinin Türkiye Kürtlerine yönelik ayrımcı ve dışlayıcı tutumları, gerekse de bölgenin geri kalmışlığı ve feodal yapısına dayalı olarak gelişen Kürt milliyetçiliği ve din temelli isyanlar karşısında ürken devletin uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle Kürt sorunu özellikle son 30 yıldır çok şiddetli bir şekilde kendini göstermektedir. Bugünlerde Kürt sorunu hükümetin yapmayı planladığı ancak çerçevesini iyi belirlemediği için toplumda büyük bir kutuplaşma ve endişe yaratan Kürt açılımı ile yeniden gündemdedir. Bu açılımın Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Iraklı Kürt grupların desteğiyle işgal ettiği Irak’tan çıkmasına yalnızca birkaç ay kala alelacele hazırlanıyor olmasının garipliği bir yana, hükümetin bu konuda kendine kılavuz olarak gerçekte Kürt sorununun dış politik boyutu hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan ve tamamen 12 Eylül acımasızlığının yarattığı travma altında yaşayan (dolayısıyla ölçülü-mantıklı düşünemeyen) eski Stalinist, yeni liberal uçuk-lunatik aydınları seçmesi toplumda olan endişeleri misliyle arttırmaktadır. Kürt sorununun devasa bir konu olması sebebiyle o konuya fazla girmeden bu yazıda hükümetin yapmaya çalıştığı Kürt açılımıyla ilgili endişelerimi ve düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım.

Öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal ve Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli’nin sözlerinde görebildiğimiz bu projenin dışarıdan yönlendiriliyor olduğu fikrine yoğunlaşalım. Her ne kadar hükümet, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi ve liberal entelijensiyamız aksini iddia etse de, bu projenin tamamen dışarıdan kaynaklanan bir süreç sonucunda geliştiğini görmek zor değil. Zira 7 senedir bu konuda çeşitli çabaları olmasına karşın somut ve kapsamlı bir adım atmaktan kaçınan ve hatta daha önce terör örgütünü kınamaması nedeniyle Demokratik Toplum Partisi ile görüşmeyi reddeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD ordusunun Iraklı Kürt grupların desteğiyle işgal ettiği Irak’tan çıkmasına yalnızca birkaç ay kala Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün birden ortaya attığı “Kürt sorununda güzel şeyler olacak” açıklaması sonrası aniden düğmeye basması ortada bir gariplik olduğunu gösteriyor. Afganistan’dan sonra Irak’ta da büyük bir hüsrana uğrayan Amerika Birleşik Devletleri, bölgeyi terk etmeden önce en azından Kuzey Irak bölgesinde kurdurduğu ve enerji kaynaklarını da içeren Kürt federe bölgesini Türkiye’nin kontrolüne bırakarak güvence altına almak ve Kürt bölgesini göstererek Irak’a demokrasi götürdüğünü iddia edebilmek istiyor. Ancak Kuzey Irak Kürt yönetimi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yaptığı vahşice eylemler nedeniyle sık sık savaş durumuna getiren PKK terör örgütü nedeniyle ABD bölgenin ileride Arap grupların saldırılarının yanı sıra Türk ordusunun da hedefi olabileceğini düşünüyor ve işte tam da bu nedenle PKK’nın tasfiyesini daha doğrusu siyasallaşmasını ve Kuzey Irak-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesini öngören bir süreci hükümetimize empoze ediyor. Son seçimlerde “tek bayrak, tek vatan, tek millet” sloganlarıyla Anadolu’nun dört bir yanından milliyetçi-muhafazakâr oyları toplayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 7 sene sonunda bu ani kararını başka türlü yorumlamak gerçekten mümkün değil. Ayrıca hükümetin görevlendirdiği İç İşleri Bakanı Beşir Atalay’ın “bu süreç yılbaşına kadar bitecek” gibi açıklamaları da 80 yıldır çözülemeyen bu sorunun bu kadar acele ile halledilmek istenmesinin arkasında ABD’nin bölgeden çekilecek olmasının yattığını gösteriyor. Yani Dış İşleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’nun tüm hayalci değerlendirmelerine ve enerji politikalarında atılan bazı doğru adımlara karşın hükümetin ABD’ye olan göbek bağı olanca gücüyle devam ediyor ve ABD’nin emrettiği bir süreç Türk iç politikasını tamamen şekillendirebiliyor.

Ancak bu sürecin dışarıdan yönlendiriliyor olmasının çok büyük hatalara yol açabilecek bir tarafı var. Bugün ABD silahları arkasına saklanarak kendilerine gerçekte olandan çok daha büyük bir güç vehmeden Kuzey Iraklı Kürt gruplar, ABD’nin bölgeden çekilmesi sonrası oluşacak yeni güç dengelerinde şimdiki güçlerinden önemli bir bölümünü kaybetmek zorunda kalacaklar. İşte tam da bu nedenle şu an bölgenin gerçek güç dengeleri oluşmadan atılmaya çalışılan bu adım aslında Kürt tarafını daha avantajlı bir konuma geçirmek için tasarlanmış gibi gözüküyor. Zira ABD’nin bölgeden çıkışı sonrası Sünni ve Şii Arap grupların saldırılarına ve tehditlerine maruz kalacak olan Kuzey Irak yönetimi bu durumda yakın bir gelecekte Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik meydan okur tavrından caymak (bu konuda Talabani’nin PKK’lı teröristleri isteyen Türkiye’ye yönelik “Size bir Kürt kedisi bile vermem” açıklaması hala hafızalardadır) ve iç savaş tehlikesine karşı ülkemizle çok daha iyi geçinmek durumunda kalacaktır. Öyleyse ülkemizin menfaatleri bu durumda “bekle ve gör” politikasını daha makul kılıyorsa hükümetin bu konudaki aceleci tavrının mantığı nedir? Yoksa Türkiye Cumhuriyeti hükümeti kendi ülke çıkarlarından, kendi halkının çıkarlarından ziyade Iraklı Kürt grupların çıkarlarını mı savunmak için iktidardadır? Bu soruyu bugün hangi etnik kökenden gelirse gelsin tüm vatandaşlarımızın sormaya hakkı vardır. Zira Türkiye Kürtlerini bu projede sadece bir araç olarak ele alan ABD ve AKP hükümetinin bu açılımla esas amacı Kürt kökenli yurttaşlarımızı daha iyi bir yaşama kavuşturmak değil, ABD’nin kontrol ettiği ve enerji kaynaklarını sömürdüğü Kuzey Irak bölgesini güvence altına almaktır. Ayrıca bu konuda Henri J. Barkey ve David Phillips gibi Amerikalı uzmanların hazırladıkları raporların hükümetin söylemleriyle benzeşmesi bu projenin dışarıdan yönlendirildiği izlenimini güçlendirmektedir.

Elbette bunu yorumları yaparken tamamen Türkiye halkının menfaatleri doğrultusunda bir değerlendirme yapıyor ve Kürtlere yönelik herhangi bir düşmanca tavır içine girmiyoruz. Zaten büyük önderimiz Mustafa Kemal’in de Afet İnan’la beraber hazırladığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı eserinde Türklerin “ırk kardeşi” olarak nitelendirdiği Kürtlerimizi sevmek ve onların yaşam koşullarını geliştirmekten başka bir düşüncemiz olamaz. Ancak Irak’ta katledilen 1 milyon insanın vebalini boyunlarında taşıyan Iraklı Kürt gruplar elbette ki ABD’nin bölgeden çekilmesi sonrası elde ettikleri ve ülkemizi Şemdinli ve Ergenekon Operasyonları gibi kimi girişimlerle istikrarsızlaştırmak için kullandıkları aşırı gücün en azından bir bölümünü Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Iraklı Arap gruplara devretmek zorunda kalacaklardır. Bu noktada Türkiye’nin yapması gereken acele etmek değil, son derece sakin olmak ve beklemektir. Hükümetin bu acelesi sürecin dışarıdan yönlendirildiği görüşünü doğrulamakta ve Türk milletinde büyük tepkiye yol açmaktadır. Süreci doğru okuyan CHP ve MHP de hükümete bu yolla yüklenerek oylarını hızla arttırmaktadırlar. Bu süreç sonunda AKP’nin iktidarını kaybetmesi hatta AKP’nin süreci yönlendiren önemli isimlerinin sonraki dönemde Yüce Divan’lık olmaları gibi riskler bulunmaktadır. Bu anlamda son oluşan dengeler incelendiğinde büyük olasılıkla 2010 Kasım’ında yapılacak olan genel seçimlerde ortaya çıkacak olan bir CHP-MHP koalisyonu çok uzakta gözükmemektedir. CHP bu koalisyonun büyük ortağı olmak için şu an hala daha avantajlı olmasına karşın (bu noktada Sarıgül’ün ortaya çıkışı CHP oylarını azaltabilir), MHP’nin AKP’den de kopan oylarla tarihinde bir ilki gerçekleştirerek yüzde 20’leri aşabileceğini öngörmekteyim (Ancak MHP’nin de oylarının bir bölümünü Osman Pamukoğlu’nun partisine kaptırma riski bulunmakta). Yine AKP’den kopan oyların Abdüllatif Şener, Demokrat Parti ve Saadet Partisi’ne akabilme olasılığı gözükmekte. Bu nedenle AKP’nin yüzde 40’lardan yüzde 20'lere dahi düşebileceği bir süreci dışarıdan dayatılması nedeniyle kendi eliyle başlattığı iddia edilebilir. (Elbette bu tahminler sürecin şu anki kontrol dışı ve halktan büyük tepki çeken şekilde devam etmesi durumunda geçerli olabilecek olan senaryodur.)

Yine de bu aşamadan sonra vazgeçilmesi daha tehlikeli olabilecek olan bu sürecin ulus-devlet ve üniter yapımızı bozabilecek noktalara gitmemesi için hükümetimize yapılabilecek bazı tavsiyeler mevcuttur. Öncelikle hükümetin, bugün gerek Kürt sorunu gerek tüm diğer meselelerde sorunların temel kaynağının ekonomik olduğunu görerek bir an önce neo-liberal saplantılarından vazgeçerek bölgede devlet eliyle yatırımlar yapması ve bölgenin işsiz ve radikalleşmeye müsait gençlerine iş temin etmesi gerekmektedir. Terör örgütüne yönelik toplumda büyük bir öfke uyandıran sempatik yaklaşımlardan vazgeçilmeli ve bölge halkına DTP aracılığı ile değil direkt olarak hükümetin kendisi ulaşmaya çalışmalıdır. Sorunlarının çözüleceğine, iyi bir iş ve yaşam imkânı bulunabileceğine inanan bölge halkı siyasal fikirleri ne olursa olsun bu noktada DTP-PKK çizgisinden rahatlıkla uzaklaşabilecektir. İkinci olarak hükümet sonradan büyük hayal kırıklıkları yaratabilecek aşırı isteklerin önüne geçmek için bir an önce bu açılımın çerçevesini belirlemeli ve milli kimliği orta ve uzun vadede bozmayacak ölçüde Kürt kökenli yurttaşlarımıza kültürel-bireysel haklar temin etmelidir. Bu anlamda bazı üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin kurulması ve Kürtçe seçmeli derslerin üniversite dil dersleri müfredatına sokulması atılabilecek olumlu adımlardır. Ancak hükümetin Taraf Gazetesi’nde ifade edildiği gibi Kürtçe’yi eğitim dili olarak kabul etmesi ya da bir üst milli kimlik olarak kabul ettiğimiz Türklüğü anayasadan kaldırması gibi durumlar Türkiye’nin orta ve uzun vadede bölünmesini garanti altına almak olacaktır. Dil birliğini koruyamayan bir millet mutlaka günü geldiğinde çözülecektir. Türklüğün bir üst kimlikten alt kimliğe indirgenmesi (özellikle sandıkta güçlendikçe kendini bir Padişah olarak görmeye başlayan Başbakan bu konuda çok yanlış açıklamalar yapmaktadır) tarihsel süreç içerisinde doğal olarak oluşmuş Türk milleti kavramını anlamsızlaştıracak ve Türkiye’yi yine orta ve uzun vadede bölünmeye ya da federatif bir devlet olmaya zorlayacaktır. Üçüncü önemli nokta, 1 Eylül’de sözde ateşkes için verdiği süre dolacak olan PKK’nın, sınır askeri birliklerce çok iyi kontrol edilerek Kuzey Irak’ta Kandil-Mahmur bölgesinde hapsedilmeye devam etmesi ve süreç netleşene kadar eylem yapmasının engellenmesidir. Zira PKK’nın bu aşamada yapacağı yeni eylemler toplumda yaratacağı öfke nedeniyle süreci baltalayabilir ve hükümeti çok zor durumlara düşürebilir. Dördüncü olarak, bu açılımları bireysel-kültürel haklar ve Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılması gibi sembolik adımlarla ölçülü bir şekilde götürecek olan hükümetin ABD’nin Irak’tan çekilmesi sonrası Kuzey Iraklı Kürt gruplarla masaya oturması ve PKK’nın tasfiyesi için bir plan yapması gerekmektedir. Bu noktada Iraklı Kürt yerel yönetiminin ABD’nin bölgeden çıkışı sonrası düşeceği dezavantajlı durumdan istifade edilmeli ve kendi istikrarlı durumlarının Türkiye’nin tavrına bağlı olacağı ifade edilmelidir. Hoş olmasa da dış siyaset ülkelerin kendi çıkarlarına uygun olarak planlar yaptıkları kirli bir oyun alanıdır dahası 1 milyon insanın ölümüne ortak olmuş Iraklı Kürt grupların bugün medyamızca sunulan mağdur imajından artık vazgeçmemiz gerekmektedir. Beşinci olarak, hükümet Cumhuriyet’in temel prensiplerine yönelik düşmanca açıklamaları ve tutumlarıyla rejim karşıtı grupları güçlendirmekten vazgeçmeli ve kucaklayıcı bir siyasetle toplumun tamamına hitap etmeye çalışmalıdır. Başbakan Erdoğan’ın artık öfke nöbetlerine yenik düşmeyerek, laik, sol, Kemalist, milliyetçi seçmenleri de kucaklayabilecek ılımlı bir söylem tutturması ve ortamı daha fazla germemesi gerekmektedir.

Hükümetin dışarıdan dayatılan bu zorlu sürece girmek zorunda kalması eğer devlet kurumları uyumlu ve yakın bir geleceği hesap ederek çalışırsa hayırlı sonuçlara vesile olabilir. Kuzey Iraklı Kürt grupların zayıflaması ülkemizdeki bugünkü hukuki ve siyasal birçok anormalliklerin düzelmesi ve olağan dengelerin oluşması anlamına gelebilir. Yine açılım sonucu Kürt kökenli yurttaşlarımıza sunulacak olan makul haklar artık Türkiye Kürtlerinin (tabii ki aşırıcı-ölçüsüz olanların değil) kendilerini daha mutlu ve sistemle barışık hissetmelerine yol açabilir. Ancak hükümetin ucu açık ve sınırları belirlenmeyen bir süreçte ısrar etmesi ve bu konuda ABD’nin baskısına boyun eğerek acele etmesi Türkiye’yi iç çatışmaların ve toplumsal gerginliklerin yaşanacağı olağanüstü dönemlere de götürebilir. Türk milliyetçiliğinin tarihsel olarak aynı bugünkü gibi reaksiyoner-tepkisel olarak geliştiği ve Misak’ı Milli sınırlarına varoluşsal bir anlam yüklediği düşünülürse, hükümetin yanlış adımları MHP lideri Devlet Bahçeli’nin kontrol altında tutmaya çalıştığı milliyetçi öfkenin sokaklara taşmasına yol açabilir. Bu nedenle hükümet bir an önce bu açılımın sınırlarını makul bir ölçüde belirlemeli ve topluma açıklamalı ve bunlara ek olarak muhalefet partilerini de mutlaka sürece dâhil etmelidir. Bu son süreçle beraber maskeleri iyice düşen ve özgürlükçü-solcu-liberal etiketlerinin ardında Washington ve Brüksel’den aldıkları talimatları yerine getirdikleri ispatlanan medya tetikçilerinin de toplumu kutuplaştıracak ve Türkiye’yi bir iç savaş ve darbe ortamına sürükleyecek olan aşırı söylemleri ve kışkırtıcı açıklamalarını hükümetin bir an önce durdurması akıllıca olacaktır.

Ozan Örmeci