3 Ağustos 2010 Salı

Türkiye'de Sosyalist Hareketler

-->
-->
Türkiye’de sosyalist hareketler özellikle 27 Mayıs sonrası 1960-1980 arası dönemde entelektüel, siyasi ve sosyal alanlarda çok etkili olmasına karşın, Atatürk sonrası çarpıtılmış Kemalist ideolojinin komünizm korkuları nedeniyle resmi tarih ve Siyaset Bilimi derslerinin dışında tutulur. Özellikle 12 Eylül sonrası, Türk entelektüel hayatının şekillenmesinde büyük bir rol oynamış verimli bu 20 yıllık altın dönem silinmeye ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve komünizmin dünya çapında prestijinin düşmesiyle bu süreç hızlanmış ve Siyaset Bilimi alanında yapılan çalışmalar ülkemizde center (merkez)-periphery (çevre) dikotomisi içerisinde incelenen laik, solidarist devlet ve dindar, cahil halk karşıtlığıyla sınırlanmıştır. Son dönemlerde de Avrupa Birliği sürecine uygun olarak ortaya çıkan alt kimlik-üst kimlik tartışmaları ve demokratikleşme konulu çalışmalar olduğunu görüyoruz. Oysa farklı fikirlerin özgürce dile getirildiği ve özgün bir çok tartışmaya mahal vermiş 1960’lı ve 1970’li yıllar ve bu dönemde ortaya çıkan Türkiye’deki sosyalist hareketler; ülkemizin küresel sermaye etkisi ve uluslararası siyasi gelişmeler nedeniyle bir sağa bir sola yalpalandığı ve halkın kendi kaderini tayin etme hakkından yoksun bırakıldığı çağımızda sanıyorum daha da çok önem kazanmıştır. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden başlayarak Türkiye’deki sosyalist hareketlerin gelişimine ve temel özelliklerine kısaca bir göz atalım.
Türk modernleşmesinin başlangıcını sanıyorum 19. yüzyılda yaşanan reform hareketleri ve ilk olarak da Tanzimat Fermanı (1839) olarak kabul edebiliriz. Batı’nın mutlak hakimiyeti karşısında günden güne gerileyen “hasta adam” Osmanlı Devleti’nin Batı’dan gelen baskılara karşı koyamayarak temelsiz olarak gerçekleştirdiği reformlar 19. yüzyıldan itibaren artarak ilerlemiştir. Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet, askeri ve siyasal alanlardaki reformlar bu anlamda incelenmesi gereken gelişmelerdir. Osmanlı aydınlarının özellikle muhalif bölümünün sosyalizmle tanışması da 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. 1848 Ayaklanmaları, Birinci Enternasyonal ve Paris Komünü gibi bir çok olay muhalif Osmanlı aydınlarınca dikkatle takip edilmiş ve bu gelişmeler gazete sütunlarına yansımıştır. Genç Osmanlılar sosyalizm bilgilerinin eksikliğine karşın devrimcilerin cesaret ve inançlarına duydukları saygıyı gazete köşelerinde dile getirmiş ve sosyalist düşünceyle ilk kez bu dönemde tanışmışlardır. Mesela İbret gazetesinde yazan Reşat Bey Fransız komünarlarını överken şu sözleri kullanmaktadır: “Mal varlığı kuralını icra eylemek şöyle dursun, parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi ellerindeyken bir akçesine dokundular mı?”. Örnekten de anlaşılacağı üzere Osmanlı aydınlarını komünistlere yaklaştıran onların sosyalist düşünceleri değil, isyankarlıkları ve cesaretleriydi. Hatta pratikte uygulanmayan sosyalist prensipler bir övgü konusu haline getirilebiliyordu. Bu dönemde komünizmi eleştirmek için kadınların ortak mülkiyeti gibi kavramların kullanılması sosyalist teorinin Osmanlı döneminde ne kadar aciz bir durumda olduğunun ispatıdır sanıyorum. Yine de Osmanlı aydınlarının özellikle İttihatçıların komünistlerin cesaretlerinden ve isyancı romantizmlerinden etkilendikleri yadsınamaz bir gerçektir. Bu cesaret ilhamı 1908 Devrimi’nde de etkili olmuştur.
Osmanlı döneminin ilk işçi sendikası 1895 yılında Tophane’li işçiler tarafından Osmanlı Amele Cemiyeti ismiyle kuruldu. 1907 yılında 1908 Devrimi öncesi devrimci fikirlerin yayılmasında önemli rol oynayan ilk sosyalist kitap yayınlandı. Bu kitap Marx, Engels, Saint Simon, Proudhon, Owen, Fourier, Louis Blanc, Etienne Cabet ve Babeuf gibi isimlerin yazılarından oluşan bir derlemeydi ve Komünist Manifesto’nun da küçük bir bölümüne yer veriyordu. Devrim sonrası oluşan sınırlı özgürlük ortamında ilk sosyalist parti Hüseyin Hilmi ve arkadaşları tarafından 1910 yılında Osmanlı Sosyalist Fırkası ismiyle kuruldu. Partinin resmi yayın organı İştirak da ilk olarak bu yılda yayınlanmaya başladı. Sosyalizm bilgisi oldukça sınırlı olan İştirakçı Hilmi ve arkadaşlarının yayınlarında ilginç bir sosyalizm anlayışı hakimdi. İştirakçılar İslamiyet’in özünde sosyalizmi içerdiğini düşünüyor ve sosyalizmi haklı çıkaracak gerekçeleri İslam dininde arıyorlardı. Enternasyonalizmden uzak bir şekilde ve anti-emperyalizmle sınırlı bir çizgide yayınlar yapan İştirak, küçük Osmanlı proletaryasının sorunlarını dile getiriyor ve İttihat ve Terakki yönetimine acımasız eleştiriler yöneltiyordu. 1913 yılında parti ve dergi kapatıldı ve Hilmi ile arkadaşları sürgüne gönderildi. 1918 yılında sürgünden dönen Hüseyin Hilmi ve arkadaşları bu defa Türkiye Sosyalist Fırkası ismiyle yeni bir parti kurup, yayın yapmaya başladılar. Dünya sosyalist hareketinden uzak, kendilerine özgü garip ve eklektik bir ideolojiyle, sosyalizm, milliyetçilik ve İslamcılığı harmanlamaya çalışan TSF kitlelere ulaşamadı. Hilmi’nin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele karşıtı görüşleri ve yabancılarla iş birliği yapması neticesinde lüks bir yaşam sürmesi o dönemde pek çok dedikoduya neden olmuştur. Bunların sonucunda Hüseyin Hilmi şüpheli bir şekilde ölü bulunmuş ve TSF kapatılmıştır.
Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında sosyalist hareket içerisinde ön plana çıkan bir diğer isim Şefik Hüsnü Değmer’dir. Fransa’da eğitim gören ve Fransız sosyalizminin önemli ismi Jean Jaures’in öğrencisi olan Değmer, yakın arkadaşlarıyla beraber 1919 yılında Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nı kurmuştur. Bu dönemde Aydınlık dergisini çıkarmaya başlayan Değmer, Hüseyin Hilmi’ye göre büyük bir aşama kaydederek entelektüel çevrelerde sevilip sayılmış ve sosyalist hareket adına ortaya bir takım somut tezler ve eylemler koymayı başarmıştır. Değmer’e göre Kemalist Devrim desteklenmesi gereken ve ilerleyen yıllarda yerini sosyalist devrime bırakacak olan anti-emperyalist bir burjuva devrimidir. Bu düşüncesiyle Türk solunda daima var olmuş Kemalizm sempatisini yaratan en önemli isimlerden biri de kuşkusuz Şefik Hüsnü’dür. Şefik Hüsnü, 1920’lerin sonlarında TKP’ye katıldı ve oranın kilit ismi haline geldi. İncelenmesi gereken bir diğer çok önemli hareket olan TKP’yi ve Mustafa Suphi ve Hikmet Kıvılcımlı gibi Türk solu için son derece önemli isimleri bu yazının kapsamı dışında tutarak şimdi Yeşil Ordu’dan biraz söz etmek istiyorum. Enver Paşa ve diğer eski Pan-Türkist liderler tarafından kurulan Yeşil Ordu’yu sanıyorum Sovyetler Birliği ve Türkçülerin dönemsel bir ittifakı ve pragmatist bir proje olarak değerlendirmek doğru olacaktır. Lenin’in anti-emperyalizme verdiği kayıtsız şartsız ve ilkeli destek neticesinde Mustafa Kemal ve Milli Mücadele’nin yenilmesi durumunda Anadolu’yu toparlayacak bir güce ihtiyaç olduğunu sezinleyen Sovyetler Birliği her ihtimale karşı Yeşil Ordu’yu stepne olarak hazırlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası ülkeden kaçmak zorunda kalan Türkçü liderler de bu projeyi Türk-İslam dünyası için bir şans olarak görmüş ve Türkçülük, İslamcılık, Sosyalizm senteziyle Sultan Galiyev benzeri bir ideoloji yaratmaya çalışmışlardır. Ancak 1920 yılında Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı’na katılan Enver Paşa ve Yeşil Orducular enternasyonalist Marksistler karşısında aciz durumlara düşmüşlerdir. Şevket Süreyya Aydemir bu durumu Suyu Arayan Adam’da çok güzel özetlemektedir. Mete Tunçay’a göre bunun sebebi şöyle açıklanabilir; “İkinci Komintern kongresinin işaret ettiği üzere burjuva milliyetçiliğinin temsilcileri, -her zaman bunun bilincine varmış olmasalar da- tomurcuk halindeki proleter grubunu bir sınıf teşkilatı kurmanın direk ödevlerinden saptırmak amacıyla, Sovyet Rusya’nın siyasi otoritesinden faydalanarak ve kendilerini işçilerin sınıf güdülerine uydurarak burjuva demokratik heveslerini sosyalist komünist bir kisveye büründürürler”. Milli Mücadele’nin başarıyla sürdürülmesi üzerine zaten üzerinde taşımakta çok zorlandığı sosyalist gömleğini çıkaran Enver Paşa kendi öz ideallerine geri dönmüş ve kısa bir süre içerisinde can vermiştir.
Osmanlı son döneminde ortaya çıkan sosyalist hareketleri incelediğimizde Türk solunda yıllar boyu devam edecek bir çok özelliğin temellerinin bu aşamada atıldığını görmek mümkündür. İlk söylememiz gereken Osmanlı sosyalizminin teorik olarak oldukça ilkel olduğudur. Henüz Marx’ın yazdıkları bile tam olarak okunmamış ve bilinmiyorken ve dahası kapitalist çelişkilerin çok sınırlı olarak gözlemlendiği feodal bir toplumda yaşayan Osmanlı sosyalistleri sosyalizmi anlamakta oldukça zorlanmışlardır. Bu nedenle eklektik ve Türkiye’ye özgü Kemalizm’le sentezlenmiş bir sosyalizm anlayışı Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye’de hakim ve başarılı olmuştur. Bu konuya 1930 ve 60’lı yılları incelerken daha detaylı bakacağım. Bir diğer önemli özellik ise erken dönem sosyalist hareketlerin özellikle Sovyetlerin başta Kemalist Devrim olmak üzere anti-emperyalist mücadelelere verdiği destek ve ülkeyi işgalden kurtarması nedeniyle Mustafa Kemal’e duyulan hayranlık ve minnet duyguları içerisinde eleştirel bir tutumdan uzak durmaya çalışmalarıdır. Bunda tek parti döneminin nispeten baskıcı ortamının da etkisinin bulunduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca Osmanlı dönemine dair sınıfsal çözümlemeler yapmakta aciz kalan ilk Türk sosyalistleri, 1908 Devrimi sonrası ortaya çıkan bir çok grev ve isyanı yönetmekte ve yorumlamakta başarısız olmuşlardır. Kemalizm’in sınıfsal temellerden uzak açıklanma hastalığı da ilk olarak bu dönemde başlamıştır. Ayrıca bu dönemde ortaya çıkan sosyalist hareketlerin enternasyonalist yönlerinin oldukça zayıf olduğunu da belirtmeliyiz. Nitekim bu konuda az da olsa başarılı olmuş tek parti Mustafa Suphi’nin bağları sayesinde TKP’dir diyebiliriz. Diğer hareketlerinse Türkiye’ye özgü ve dünya sosyalizmiyle ilişkileri kuramadan şekillendiği görüyoruz. Sadece Şefik Hüsnü, Jean Jaures sayesinde Avrupa sosyalistleriyle bir dönem yazışabilmek imkanını bulmuş ancak bu iletişim de çok küçük bir ölçekte etkili olabilmiştir.
Osmanlı döneminden sonra Türkiye’de ciddi anlamda etkin sosyalist hareketlerin ortaya çıkması ise ancak 27 Mayıs sonrası 1960-1980 arası dönemde mümkün olabilmiştir. 27 Mayıs Türk solundan da büyük destek görmüş ve darbelere karşı oldukları bilinen gruplar dahi 27 Mayıs’ı faşizme karşı gerçekleşen ilerici bir hareket olarak alkışlamıştır. Mesela “merkezi yurtdışında bulunan TKP ve sol kamuoyu da, bu harekete katılmış ve TKP, bu hareketi, faşizme karşı bir hareket olarak benimsemiş”, desteklemiştir (“Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1”, sayfa 205). “Biliyorsunuz ben darbelere karşıyım. Tepeden inme hareketlere karşıyım. Yani, bu yoldan demokrasiye gidemeyiz” diyen Mehmet Ali Aybar bile darbe sonrası üst düzey askerlere mektup yazarak Türkiye’de sosyalist bir partinin kurulması gerektiğini anlatmış ve 27 Mayıs’ı bir şans olarak görmüştür. Behice Boran da bu konuda Aybar’la aynı düşüncededir. Liberal iktisadın dünya çapında değer kaybetmesi ve 1930’lardan başlayarak Keynesçi ekonomik anlayışın dünyaya hakim olması, ABD’nin dünya çapında düşen prestiji, özellikle Johnson Mektubu sonrası gerilen Türkiye-ABD ilişkileri ve yeniden ısınan Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkileri Türkiye’de sosyalist hareketin güçlenmesinde önemli rol oynamıştır. Aslına bakarsak 27 Mayıs sonrası ordu içerisinde de çeşitli tartışmalar yaşanmış ve TSK’nin günümüzde de görüldüğü gibi monist bir yapısının olmadığı su yüzüne çıkmıştır. 27 Mayıs sabahı radyodan okunan bildiride bir an önce seçimler yapılacağı ve demokratik düzene geçileceği açıklanmıştı. 27 Mayısçılar, bu konuda direnen 14 arkadaşlarını yurt dışına göndermek pahasına da olsa, bu sözlerini tutmuşlardır. 27 Mayıs’a ve 1961 anayasasına dair bir diğer önemli konuda üniversitelerde Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulması ve üniversitelerde siyasete kapıların tam anlamıyla açılmış olmasıdır. 27 Mayıs, 1961 anayasası ve Johnson Mektubu gibi Türkiye’ye özgü ve anti-Amerikanizm, 68 kuşağı gibi enternasyonal etkenlerle güçlenen sosyalist hareketler 1960 ve 70’lere damgasını vurmuş ve Türk siyasal hayatının en hareketli ve entelektüel açıdan en verimli döneminin yaşanmasına yol açmıştır. 1960’lı yılların bir diğer önemli özelliği de DPT programları doğrultusunda başlayan sanayileşme hamlesinin ve ithal ikamesi ekonomi politikasının neticesinde Türk proletaryasının ortaya çıkması ve 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamında faydalanarak örgütlenmeye başlamasıdır. Ayrıca 1950’lerde başlayan köyden kente göç akımı 1960 ve 70’lerde de devam etmiş ve şehre çevresel olarak eklemlenen varoşlar sol düşüncenin kalesi, kurtarılmış bölgeler haline gelmiştir.
1960’lı yıllarda Türk solu üzerinde yapılan araştırmalarda muhakkak Türkiye İşçi Partisi (TİP) üzerine söz söylenmelidir. TİP; demokratik sosyalizmin ilk örneği olduğu gibi, 1965 seçimlerinde TBMM’ye 15 milletvekili sokabilmiş ve Türk siyasal hayatına kalıcı yenilikler getirmiş çok önemli bir siyasal oluşumdur. TİP; İbrahim Güzelce, Kemal Türkler, Kemal Nebioğlu, Şaban Yıldız ve Nuri Beşer gibi sendikacılar tarafından 14 Şubat 1961’de yapılan bir basın açıklamasıyla kurulmuştur. Aynı dönemde kendi başına bir sosyalist parti kurma girişimleri bulunan Mehmet Ali Aybar ve arkadaşları, 1 Şubat 1962’de, TİP kurucusu olan sendikacıların, kendi aralarında yaptıkları toplantıda, partinin kapılarını sosyalist aydınlara açmaya karar vermeleri ve Genel Başkanlık için Mehmet Ali Aybar’ı göreve çağırmaları sonucu bu çabalarına son vererek bu partiye katılmışlardır. Aybar’ın ilk icraatlarından biri parti kadrolarında emekçilerin ve sendikacıların konumunu düşürmemek için sosyalist entelektüellerin, aydınların oranının yüzde 50’yi geçmeyecek bir şekilde sınırlandırılması olmuştur. 27 Mayıs sonrasının genel aydın eğilimi halinde yükselişe geçmiş bulunan ve Yön Hareketi nedeniyle adeta şaha kalkan sol Kemalizm, TİP’in başlıca argümanlarında da önemli bir ağırlık taşıyor ve sosyalizm temelde Kemalizm’in ileri bir yorumu olarak sunuluyordu. Aybar ve TİP üyeleri konuşmalarında demokrasiye olan inançlarının altını kalınca çiziyor ve Sovyetler Birliği’ne kıyasla revizyonist bir sosyalizm anlayışları olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Bu nedenle TİP’i Avrupa tarzı sosyalist partilere benzetmek mümkündür. Mehmet Ali Aybar proletarya diktatoryasına karşı olduğunu da açıkça belirtmiştir; “Mesela TİP, proletarya diktatörlüğüne dayanan bir parti değildi. Ya nasıl bir partiydi? İşçi sınıfının demokratik öncülüğü etrafında birleşen, tüm emekçilerin temsilcisi olduğunu söyleyen, onları iktidara getirmeyi amaçlayan bir partiydi” (Mumcu, sayfa 41).
Aybar’ın ilginç ve eklektik sosyalizm düşüncesini tanımlamak için kullandığı terim “güleryüzlü sosyalizm”dir. Aybar’a göre güleryüzlü sosyalizmin temel ilkeleri demokrasi ve sosyalizmdir ve amacı emekçilerin yönetimde fiilen söz ve karar sahibi oldukları bağımsız ve geniş özgürlükler tanıyan bir rejim yaratmaktır. TİP’in revizyonist sosyalizm anlayışında, Yön ve MDD’nin aksine demokrasi faydalı olarak görülmüş ve iktidarı ele geçirmek için demokratik parlamenter metodlar uygulanması benimsenmiştir. Aybar dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’le polemiğe girmek pahasına anayasanın sosyal devlet ilkesine vurgular yapmış ve 1961 anayasasının sosyalizme açık olduğunu belirtmiştir. TİP düşünürlerine göre Türkiye’de yapılması gereken Milli Demokratik Devrim değil, demokratik yollarla gerçekleşecek sosyalist reformlardır. Buna göre bu reformların başlıca dayanağı ve kuvvet üssü Türk proletaryası olacaktır. Bu anlamda TİP, Yön ve MDD’nin aksine Türkiye’de gerekli olgunluğa ulaşmış bir proletarya olmadığı tezini reddetmiştir. Ancak TİP’in bu düşüncesine karşın proletarya ile olan bağlarının zayıflığı ve proletaryanın popülasyon olarak sınırlı olması TİP’e yöneltilen en büyük eleştiriler arasındadır. Ayrıca TİP’in sosyalizm anlayışı Marksizm’e dayanan bir bilimsel süreçten çok “kapitalist olmayan bir kalkınma modeli” şeklindedir. TİP lideri Mehmet Ali Aybar özel sektöre tamamıyla karşı olmadıklarını şu sözlerle dile getirmiştir; “Özel sektöre bırakılan endüstri kolları ve ekonomik faaliyet alanları, genel ekonomi planının hedef ve direktiflerine uyarak çalışır ve gelişir. Devlet sektörünün ağır bastığı bir planlı ekonomik düzeyde özel sektör daha uzun yıllar ulusal kalkınmamızda yararlı bir faktör olacağı için korunacak ve teşvik edilecektir” (Aybar, “Tip Tarihi 1”, sayfa 206). Yani TİP’in demokratik reformlarla gerçekleştirmeyi düşündüğü sosyalist modelde, devlet sektörü liderliğinde özel sektöre tolerans gösterilecek ve ulusal ekonominin geliştirilmesi amaçlanacaktır. TİP’in öncelikli amacı önemli yabancı ve yerli şirketlerin kamulaştırılması (millileştirilmesi) ve belli bir ulusal ekonomik program çerçevesinde üretim yapmasıdır. TİP’in bir diğer önem verdiği konuysa her ne kadar proletaryanın önceliği vurgulansa da, toprak reformunun gerçekleştirilmesi ve Türk köylüsünün özgür kılınmasıdır. TİP bu noktada Kemalist Devrim’in yarıda kaldığından yakınmış ve devletin toprak ağalarıyla işbirliğini eleştirmiş, bu geniş arazilerin devlet kontrolünde köylülere eşit olarak dağıtılması gerektiğini belirtmiştir. TİP’in bir diğer vurgu yaptığı konu da anti-emperyalizmdir. TİP liderleri daha barışçıl ve bağımsız bir dış politika anlayışını benimsemiş ve Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı doğrultusunda Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak ekonomik ve siyasal alanda bağımsızlığın gerekliliği ısrarla vurgulanmış ve özellikle Amerika’ya çok sert eleştiriler getirilmiştir. TİP Kürt sorunu konusunda da mutedil bir tutum belirlemiş ve sorunun tamamen ekonomik geri kalmışlıktan kaynaklandığı iddia etmiştir. “Kürt sorunu, TİP tarafından bir bölge kalkınması sorunu olarak konuluyordu ve bu soruna, ulusal menfaatlerimize en uygun, en insanca çözüm yollarını bulmak, ihmal edilmeyecek bir vatan vazifesi nitelendiriliyordu” (“Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1”, sayfa 265). TİP’in bir diğer projesi de vergilendirme politikasının değiştirilmesi ve özel sektörden alınacak ağır vergilerle sosyal devletin güçlendirilmesidir. Bu konuda TİP lider kadrosu, İskandinavya demokrasilerinden fazlasıyla etkilenmişlerdir.
İlk olarak 17 Kasım 1963’te yapılan yerel seçimlere katılan TİP, 40000 civarında bir oya ulaşmış ve seçimlerde bir başarı gösterememiştir. Ancak 1963 seçimlerinde radyodan yayınlanan konuşmalarda ve mitinglerde, TİP’in Çetin Altan, Yaşar Kemal ve Mehmet Ali Aybar gibi usta hatipleri tarafından yapılan konuşmalar Türk köylüsü, işçisi ve entelektüelleri üzerinde derin bir etki bırakmış ve partiye yönelim artmıştır. “Nitekim, 63 yerel seçimlerinden sonra yaptığımız köy gezilerinde bunu gayet açık olarak görüyorduk. Eskiden giderdik kahveye. Kim olduğu öğrenilince kahve boşalırdı. Artık öyle olmuyordu. Köye gidiyorduk, hemen ilgileniyorlardı” (Mumcu, sayfa 41). Ekim 1965’te yapılan genel seçimler ise TİP’in ulaştığı en büyük başarıya sahne olmuştur. Ülkenin sosyoekonomik problemlerini cesurca dile getirmeyi başaran tek parti olan TİP, bu seçimlerde tüm ön yargılara ve medya manipülasyonlarına karşın 276101 oy elde etmiş ve toplam oyların yüzde 2,83’ünü alarak meclise 15 milletvekili sokmayı başarmıştır. Bu dönemde nisbi temsil sistemi uygulandığı için baraj oluşturulmamış ve TİP yüzde 3’e yakın oyuyla 15 milletvekili çıkarabilmeyi başarmıştır. TİP’in parlamentoda yaptığı müthiş muhalefet CHP’nin merkezden sola kaymasında çok etkili olmuş, İsmet İnönü’nün ağzından “ortanın solu” terimi duyulmuş ve Adalet Partisi milletvekilleri laf yetiştiremedikleri Çetin Altan’ı TBMM içerisinde linç etmeye kalkışmışlardır. “TİP, geniş işçi ve aydın kesimlerini etkileyen bir solculuk söylemi tutturmayı, canlı ve güncel tartışmalarda çözümü aranan problemleri ele alarak karşılamayı başarmış, daha sonra CHP’nin tabanında yer alan önemli bir kesimi de etkilemeye başlaması üzerine, İsmet İnönü’nün ağzından solculuğunu açıklamak zorunda bırakan etkiyi yaratmıştı” (“Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1”, sayfa 262). 1968’e kadar güçlenerek ilerleyen TİP’in dağılma süreci parti içerisinde küçük bir fraksiyon olan Mihri Belli ve arkadaşları tarafından desteklenen MDD düşüncesinin üniversite gençliğinde yaygın kabul görmeye başlaması ve 1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgaliyle başlamıştır. 1968 kongresinde partide üç ana fraksiyon belirmiş ve şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Birinci grup Mehmet Ali Aybar ve arkadaşlarının oluşturduğu demokratik sosyalizm yanlısı ve Sovyetler Birliği’ne tepkili gruptur. İkinci fraksiyon Sadun Aren, Behice Boran ve destekçilerinden oluşan ve Sovyetler Birliği yanlısı gruptur. Üçüncü grup ise MDD düşüncesini desteklemelerine karşın bu düşünceyi yaymak için parti içerisinde bulunan demokratik devrimcilerin oluşturduğu ve gençlik tarafından büyük destek gören Mihri Belli ekibidir. Aybar bu kongrede liderliğini korumasına karşın 1969 genel seçimlerinde parti oylarının yüzde 2,58’de kalması üzerine sorumlu tutulmuş ve partiden istifa etmiştir. 12 Mart muhtırası sonrası TİP kapatılmış ve bir çok lideri tutuklanmıştır.
1960-80 arası dönemde Türkiye’de ilk ortaya çıkmış ve sosyalist düşüncenin yaygınlaşmasında en etkili olmuş grup kuşkusuz Yön Hareketi’dir. Yön Hareketi ismini ilk olarak 20 Aralık 1961’de yayınlanmış Yön Dergisi’nden alır. Yön Dergisi kurulurken 27 Mayıs’ın da coşkusuyla dönemin bütün entelektüellerinden destek görmüştür. Derginin yayın hayatı Haziran 1967’ye kadar sürmüş ve derginin yayınları özellikle askeri-bürokratik elit ve üniversite gençliği-entelektüel gruplar üzerinde etkili olmuştur. Derginin imtiyaz sahibi ve başyazarı daha çok “Türkiye’nin Düzeni” adlı eseriyle bilinen Doğan Avcıoğlu’dur. 1926-1983 yılları arasında yaşamış Avcıoğlu, Bursa Erkek Lisesi’ni ve Paris Siyasal Bilimler Okulu’nu bitirmiş ciddi bir entelektüel ve bilgisi, görgüsüyle etrafında büyük saygı uyandıran değerli bir insandır. Avcıoğlu’nun dışında dergide sol kesimin değişik fraksiyonlarından çok değerli aydınlar yazılar yayınlamışlardır. Sadun Aren, Çetin Altan, Mihri Belli, Mümtaz Soysal, Şevket Süreyya Aydemir, Ahmet Taner Kışlalı ve Abdi İpekçi bu isimler arasındadır. Değişik görüşlerde olmalarına karşın tüm bu isimler “sosyalizm” adı altında birleşmiş ve Yön Dergisi’nde yazmışlardır. Yön Grubu 1960’larda çok etkili olmuş ve Sosyalist Kültür Derneği’ni de kurmuştur. Sosyalist Kültür Derneği’nin kurulması Türk solunda bölünme yaratacağı için Behice Boran ve Erdoğan Başar gibi dönemin TİP liderleri tarafından eleştirilmiştir.
Yön Hareketi’nin bazı yazarları mesela Şevket Süreyya Aydemir sosyalizmi komünizmin ilacı olarak görmüş ve bu yönde yayınlar yapmışlardır (Lipovsky, sayfa 88). Doğan Avcıoğlu ise hareketin temel amaçlarını şu şekilde açıklamıştır;

-Emperyalizm Türkiye’nin sosyal ve ekonomik gelişmesinin önündeki en büyük engeldir.
-1960’lara kadar uygulanan yabancı sermaye ve yerli burjuvaziye dayalı ekonomik gelişme modeli başarısız olmuş ve yeni bir ekonomik politika gereksinimi doğmuştur.
-Türkiye’nin tarihsel-yapısal koşullarına bakıldığında kapitalist bir gelişmenin başarısız olduğu ve olmaya devam edeceği aşikardır.
-Türkiye gelirinin üçte birine sahip yerli burjuvazi sanayileşmeye gereken önemi vermemekte ve yabancı sermayeyle iş birliği yaparak komprador burjuvazi görevi görmektedir.
-Sosyoekonomik çelişkiler ve çatışmalar azalmadığı gibi gitgide artmaktadır.
-Türk burjuvazisi sosyoekonomik gelişmenin önünde engel teşkil etmektedir. Aynı şekilde “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” ideali için Türk burjuvazisinin yararlıdan çok zararlı olduğu görülmektedir[1].

Avcıoğlu’na göre devletlerin benimseyebileceği üç temel tip kalkınma modeli vardır. Bunlardan birincisi tarihsel koşulların uygun olduğu ve sermaye birikimi sonrası burjuva devrimlerinin gerçekleşebildiği Amerikan tipi kapitalist kalkınma modelidir. İkinci model, Sovyetler Birliği’nin benimsediği sınıf esasına dayalı sosyalist modeldir. Üçüncü model ise, tarihsel olarak modernleşme yarışında geride kalmış ülkelerin uygulaması gereken ve Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerde başarıyla uygulanan devletçi ancak proletarya diktatoryasına dayanmayan sosyalizm benzeri bir modeldir. Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal parlamenter demokrasinin burjuvazinin çıkarına gelen bir yönetim biçimi olduğunu savunmuş ve gerçek demokrasiye bu şekilde ulaşılamayacağını iddia etmişlerdir. Yön Hareketi yazarları TİP’in aksine hedeflerine ulaşmak için demokratik metodları değil, askeriye-bürokrasi-gençlik ve işçi-köylülerden oluşacak birleşik bir grubun, askeriyenin sol kesimlerinin yapacağı bir darbe sonrası başa geçecek olan partilerine güvenmişlerdir. Yön Grubu’na göre ülkenin sosyoekonomik geriliği demokratik yollarla bu ilerici hareketin gerçekleşmesine izin vermeyecektir. Bu nedenle Avcıoğlu’nun “zinde güçler” adını verdiği askeri-bürokratik elit önderliğinde yapılacak bir darbe, gençlik ve çeşitli sosyal sınıflar tarafından desteklenmeli ve ortak bir parti kurulmalı, devlet yönetimi bu tek partiye bırakılmalıdır. “Burada, herhangi bir sınıf ayrımı gözetmeksizin, aydınlardan ve yöneticilerden söz edilmektedir. Bu doğrudan doğruya, Yön çevresinin devrim anlayışına bağlıdır” (“Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1”, sayfa 232).
Yön Hareketi aynı Kadro Hareketi gibi henüz tam kapitalistleşmemiş bir Doğu toplumu olan Türkiye’de sınıf çatışmalarının henüz tam anlamıyla oluşmadan önlenebileceğini ve bunun için devletçi bir ekonomik anlayışın varolması gerektiğini savunmuşlardır. Avcıoğlu anti-emperyalist ve halk çocuklarından oluşan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni diğer burjuvazi koruyucusu olan ordulardan ayırmış ve TSK önderliğinde devletçi, ulusal bir devrimin gerçekleşebileceğini savunmuştur. Yine bu anlayışa paralel olarak “Türkiye’deki ara tabakaların yani asker-sivil-aydın zümrenin ya da zinde güçlerin tarihten gelen bir devrimci geleneği” olduğu iddia edilmiştir[2]. Yön’ün yaydığı fikirler o dönemde inanılmaz popüler olmuş ve Albay Talat Aydemir’in Kemalist Devrim’den gün geçtikçe kopulduğu gerekçesiyle 1962 ve 1963’te iki defa darbe teşebbüsüne girişmesinde büyük rol oynamıştır. Nitekim 1963’teki ikinci darbe girişimi sonrası Yön Dergisi bir kaç aylığına kapatılmıştır. “Büyük bir olasılıkla bu kapatma olayında Yön’ün doğrudan ilişkili olmasa bile, savunduğu fikirlerle Albay Talat Aydemir’in önderlik ettiği askeri darbe girişimlerindeki rolü etkili olmuştur” (Özdemir, Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi”, sayfa 57). Yön grubu Türkiye’nin siyasal bağımsızlığını Atatürk sayesinde kazandığını ancak daha sonra uygulanan yanlış ekonomik politikalar ve dış siyaset sonrası bunun giderek azaldığını ve bu nedenle Türkiye’nin Milli Demokratik Devrimini gerçekleştirmesi gerektiğini vurguladılar. Aynı TİP gibi toprak reformunun gerekliliğini ve Kemalist Devrim’in bu konudaki başarısızlığını işaret ettiler. Avcıoğlu’na göre Demokrat Parti’nin 1950’lerdeki başarısının sırrı da buydu. “Toprak reformu aleyhtarlığı, Demokrat Parti’nin doğuşuna yol açan nedenlerden biri olmuştur” (Avcıoğlu, sayfa 493). CHP’nin Atatürk sonrası giderek devrimci kimliğinden uzaklaşması ve toprak reformu yerine toprak ağalarıyla ittifak yapması Avcıoğlu’nun en önemli eleştiri noktalarından birisi olmuştur. Ayrıca 1930’larda uygulanan devletçiliğin yetersizliğine dikkat çeken Avcıoğlu bu konuda şunları söylemiştir; “Devlet, bu dönemde tek başına işletmeler kurmuş ve işletmiştir. İlk Beş Yıllık Kalkınma Planı (1933-1937) yürürlüğe konmuş ve uygulanmıştır. Bu plan, bugün anladığımız biçimde bir plan değildir. Yalnızca devletin, dar anlamda sınai yatırımlarını ihtiva etmektedir” (Avcıoğlu, sayfa 449). Avcıoğlu o dönemdeki sosyalist gruplara da oldukça şüpheyle ve eleştirel bir gözle bakmış ve Türkiye için kısa zaman sonra sosyalist kalkınma modelinin faydalı olacağını iddia etmesine karşın, Milli Demokratik Devrim yapılmadan sosyalist sloganların atılmasının yersiz olduğunu ifade etmiştir.
Yön Hareketi işçi sınıfı kadar nüfusun o dönem Türkiye’sinde yüzde 75’ini oluşturan köylülere de önem vermiş ve köylülerin katılımı olmadan birleşik cephenin kurulamayacağını ve Milli Demokratik Devrim’in yapılamayacağını iddia etmiştir. Yön yazarları Atatürk’e de her zaman Türkiye’nin ilerici kurucusu ve siyasal bağımsızlığın mimarı olarak saygıyla yaklaşmış ve suçu Kemalist Devrim’den çok Atatürk sonrası başa geçen yetersiz devlet adamlarına yüklemişlerdir. Aynı Kadro Hareketi gibi sosyalizmle Kemalizm’i bir potada eritmeye çalışan Yöncüler, Kemalizm ile sosyalizmin devletçilik gibi çok önemli bir ortak noktaları olduğuna dikkat çekmişler ve Baas rejimlerine benzer bir model önermişlerdir. Şevket Süreyya’nın varlığı ve Yön Dergisi’nde Kadro Hareketi’ni öven yazıların çıkması bu iki hareket arasındaki ortaklıkları göstermek açısından önemli bir noktadır. Her iki hareket de, Kemalizm’i sosyalizmle harmanlamaya çalışmış ve Kemalizm içerisinde bulunan devletçilik, laiklik, halkçılık gibi prensiplere dikkat çekmişlerdir. Kadro Hareketi dönemi itibariyle sınıfsal çözümlemelerden uzak durmaya çalışmış ancak Yön, 27 Mayıs ve 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamının da etkisiyle sınıfsal analizler konusunda daha açık ve cesur davranmıştır. Ancak her iki hareket de Kemalizm’in sınıfsal kökenlerini aramaya çalışmamış ve askeri-bürokratik eliti sınıflar üzerinde milli ve pozitif bir güç olarak düşünmüştür. Yine Türkiye’nin Batı’dan farklı ve geri kalmış gelişme tarihinde devletçi ekonominin sınıfsal çatışmaları önleyebileceği tezi bu iki hareketi de Kemalizm’in solidarizm anlayışına yaklaştırmıştır. Yön’ün eklektik ideolojisinde sosyal demokrasi, sosyalizm, Kemalizm ve Maoizm öğelerini bulmak mümkündür. Her iki hareket de, yerli burjuvaziyi ağır şekilde eleştirmiş ve “komprador burjuvazi” olmakla suçlamıştır. Yön açıkça TSK’yı gerçek Kemalist bir devrim için darbe yapmaya davet etmiş, Kadrocular ise CHP için parti dışından bir ideoloji oluşturmaya çalışmışlardır.
Milli Demokratik Devrim görüşü 1960’larda Yön ve TİP içerisinde yer alan ve Mihri Belli önderliğindeki oluşan kliğin çabalarıyla gelişen bir sol fraksiyondur. Bir çok yönden MDD Yön Hareketi’ne benzemesine karşın sanırım ayrı olarak incelemeyi gerektirir. MDD beyin takımı içerisinde Ahmet Say, Muzaffer Erdost, Vahap Erdoğdu ve Muvaffak Şeref başka önemli isimler de yer almıştır. Hareketin kurucusu ve lideri Mihri Belli eski TKP ve TİP üyesi olan uzun yıllar Amerika’da kalmış ve Yunanistan İç Savaşı’nda aktif olarak çarpışmış aktivist bir devrimcidir. Belli 1960’larda önce Yön Hareketi ile flört etmiş ancak özellikle 12 Mart sonrası ordudan ilerici bir hareket beklenmeyeceği düşüncesiyle gerilla tipi mücadele düşüncesine ağırlık vermiştir. Ancak bu dönem aynı zamanda üniversite gençliğinden oluşan MDD ekibinin dağılması sürecine denk gelmektedir.
MDD tezini benimseyenler 1960’larda Türk Solu dergisi etrafından birleşmiş ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulması sonrası siyasete aktif olarak kanalize olan gençliğin büyük ilgisiyle karşılaşmıştır. Gençlik bu dönemde TİP’in revizyonist sosyalizm anlayışı ve iktidarı ele almak için demokratik metodları savunan yapısından hoşnutsuz olmuş ve Yön Hareketi’nin orduya dayanan elitist-militarist yapısından uzaklaşarak MDD stratejisine sarılmıştır. Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu 1969 yılından başlayarak MDD ekibinin en büyük insan kaynağı olmuş ve burada siyasal olarak sosyalleşen gençler Mihri Belli ve ekibiyle tanışmıştır. MDD aynı Yön Hareketi gibi Milli Demokratik Devrimi ve sömürge düzenine karşı birleşik bir cepheyi savunmuştur. Özellikle gerici saldırıların artması ve 12 Mart’ın balyoz operasyonu sonrası MDD’den kopan gençler kendi silahlı örgütlerini ve illegal siyasal partilerini kurmuş ve zayıflıklarına karşın aventürist bir devrim anlayışı benimsemişlerdir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kurduğu Türk Halk Kurtuluş Ordusu, Mahir Çayan önderliğinde şekillenen THKP-C ve Doğu Perinçek-Şahin Alpay gibi sosyalistlerin oluşturduğu Proleter Devrimci Aydınlık grubu (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) bu dönemin MDD stratejisini benimsemiş en önemli gruplarıdır. Yine İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının kurduğu ve Kemalizm’den uzaklaşma konusunda en istekli görünen TKP/ML-TİKKO grubu da incelemeye değer bir oluşumdur.
Sanırım TİP, Yön ve MDD’yi karşılaştırmalı bir bakış açısıyla daha iyi anlayabiliriz. İlk olarak bu hareketlerin sınıf çatışmalarına olan bakış açılarını ele alalım. TİP sınıf çatışmalarını ve sınıfların varlığını açık olarak kabul etmiş ve işçi sınıfı önderliğinde ülkenin demokratikleşme ve kalkınma ideallerine ulaşabileceğini savunmuştur. TİP devrimi değil, reformlar sonucu gerçekleşecek sosyalist bir modeli hedef görmüştür. Bu yönüyle Doğan Avcıoğlu TİP’i Avrupa tarzı sosyal demokrat partilere benzetmiş ve devrimci gücü dizginlediği gerekçesiyle eleştirmiştir. TİP Marksist ideolojiyi benimsiyor görünmesine karşın demokratik metodlar üzerindeki ısrarı nedeniyle devrimci Marksizm’den uzaklaşmış ve reformist bir anlayışa sahip olmuştur. TİP’çiler sosyalizmi Marksist öğreti doğrultusunda bir tarihsel süreç olarak değil, bir kalkınma modeli olarak desteklemişlerdir. Yine TİP ekonomide devlet sektörüne öncelik tanırken özel sektörü asla dışlamamıştır. Brezhnev Doktrini konusunda TİP’te iki ayrı grup oluşmuş zaman içerisinde Aren-Boran grubu Aybar grubuna üstünlük sağlamıştır. Sınıf çatışmalarına bakışları konusunda Yön ve MDD daha muhafazakar bir tutum takınmış ve Milli Demokratik Devrimi savunmuşlardır. Ancak MDD’den kopan gençlik grupları zaman içerisinde Maoizm ve Marksizm’den etkilenerek sınıf çatışmaları konusunda daha cüretkar tezler ortaya koymuşlardır. Her üç harekette de enternasyonal Marksizm’e kıyasla devletin ve Kemalizm’in sınıfsal kökenlerini aramak konusundaki zayıflık ve isteksizlik dikkat çekicidir.
İkinci olarak iktidarı ele geçirme metodları olarak bu üç hareketi kıyaslarsak, TİP’in kesin olarak demokratik metodları savunduğu, Yön’ün askeri bir darbeden yana tavır aldığı, MDD’cilerin ise önce orduya daha sonra da gerilla tipi mücadeleye umut bağladıkları görülecektir. TİP demokratik metodları nedeniyle Bülent Ecevit CHP’sinin sol söylemleri karşısında gün geçtikçe erimiş, 12 Mart sonrası Yön stratejisi rafa kaldırılmış, MDD düşüncesiyse goşizm batağına saplanmış idealist öğrencilerin hunharca katledilmelerine yol açacak talihsiz olaylarla sona ermiştir.
Üçüncü olarak bu hareketlerin yapılarına bir göz atalım. TİP Türkiye Cumhuriyeti yasalarına uygun bir şekilde kurulmuş bir siyasal partidir ve 1965 seçimleriyle TBMM’ye 15 milletvekili dahi sokabilmiştir. Yön Hareketi, Yön Dergisi ve Sosyalist Kültür Derneği çerçevesinde şekillenen entelektüel bir harekettir ve askeriyenin yapacağı bir darbe sonrası kurulacak birleşik cephe yapısındaki siyasal partinin önderliğini yapmayı tasarlamıştır. MDD uzun yıllar TİP içerisinde bir fraksiyon olarak kalmış ancak TİP’i daha çok kendi çizgilerine çekecek adam bulmak için kullanılacak bir araç olarak görmüştür. Türk Solu dergisi çevresinde şekillenen MDD tezi ve MDD grubu dağılma sürecinde bir çok illegal parti ve örgüte kaynaklık etmiştir.
Dördüncü ve son olarak bu hareketlerin Kemalizm’e ve Kemalist Devrim’e bakışlarını masaya yatıralım. TİP işçi sınıfı adına yola çıkan bir parti olmasına karşın Kemalizm’le direk bir çatışma yaşamamış ve Kemalizm’e her fırsatta saygısını göstermiştir. TİP yayınlarında Mustafa Kemal’i öven yazılar görmek mümkündür. TİP Kemalizm, sosyalizm ve demokrasiyi aynı potada eritmeye çalışmış ve projelerini Kemalizm’in ileri bir versiyonu, eksik kalmış ayağın tamamlanması olarak ileri sürmüştür. Aybar’ın şu sözleri dikkat çekicidir; “Demirel, sınıf kavgasını önlemek istiyorsa, petrolü kamulaştırsın, imtiyazları geri alsın, topraksız köylüleri toprağa kavuştursun, vergiyi zenginden çok alsın, yoksuldan hiç almasın, işsizliğe çare bulsun, ve işsizlik sigortasını getirsin. Kısacası anayasayı eksiksiz, tastamam, yani ekonomik bakımdan güçsüz olan vatandaşlardan yana uygulasın. Bu ve bu gibi reformlar yapılmazsa, sınıf kavgasını önlemek sözlerinin altında yatan amaç, bugünkü bozuk düzeni ayakta tutmaktır”. Buradan da görülebileceği gibi Aybar için sınıf kavgaları bu söyledikleri yapılabilirse önlenebilecektir ve sosyalizm yalnızca bir kalkınma modelidir. Aybar’a kalırsa Demirel gibi bir politikacı dahi bu uygulamaları yaparak sosyalizm yoluna ulaşabilir. Yine de sınıf mücadelesi sloganları ve öncelikleri nedeniyle TİP’in Kemalizm’in solidarist söylemini aştığını söylemek mümkündür. Yön Kemalizm’e TİP’e kıyasla daha pozitif yaklaşmış ve sınıf analizleri kullanmalarına karşın birleşik bir cepheyi savunarak solidarizme yakın durmuşlardır. Kemalizm’in devletçilik, devrimcilik ve laiklik ilkeleri övülmüş ve Mustafa Kemal’in ilerici rolünün hakkı verilmiştir. MDD düşüncesi de Yön’le paralel olmasına karşın, MDD’den kopan gruplar sonraları Kemalizm’in sınıfsal kökenlerini aramış ve daha radikal bir tavır benimsemişlerdir.
Her üç hareketin de fazlasıyla eklektik ve Ortodoks Marksizm’den uzak bir yapıları olduğunu söylemek zorunludur. İkinci olarak her üç harekette de, Türkiye’nin özgün yapısı vurgulanmış, istisnai durumu ve tarihsel olarak geride kaldığı ifade edilmiştir. Yine Türk modernleşmesinin yapısal olarak Batı modernleşmesinden farklı olduğu ve bu nedenle diğer modellerin Türkiye’ye uymayacağı düşüncesi çok yaygındır. Bu hareketlerde, 27 Mayıs ve 1961 anayasasına da bağlı olarak Kemalizm’e karşı saygılı ve hakkını teslim eder bir duruşun olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bunda muhakkak askeri-bürokratik elitle karşı karşıya gelmeme düşüncesi de etkili olmuştur. Beşinci olarak her üç hareketin de enternasyonal bağlarının oldukça zayıf olduğu ve dünya sosyalist hareketinden bağımsız olarak geliştikleri yorumu yapılabilir. MDD grubundan kopanların Filistin’de ve çeşitli Orta Doğu ülkelerinde eğitim görmelerine, İsrail karşıtı mücadelelere katılmalarına karşın Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist hareketiyle ilişkileri çok sınırlı düzeyde kalmıştır.
KAYNAKLAR
- Harris, George, The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Ataturk’s Turkey”, 2002, İstanbul: The Isis Pres
- Harris, George S., “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, 1975, İstanbul: Boğaziçi Yayınları
- Akdere, İlhan & Karadeniz, Zeynep, “Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1”, 1994, İstanbul: Evrensel Basım Yayın
-Tunçay, Mete, “Türkiye’de Sol Akımlar”, 1978, İstanbul: Bilgi Yayınevi
- Türkeş, Mustafa, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, 1999, Ankara: İmge Kitabevi
- Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, “Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 134
- Lipovsky, Igor, “The Socialist Movement In Turkey”, 1992, New York: E.J. Brill
- Özdemir, Hikmet, “Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi”, 1986, Ankara: Bilgi Yayınevi
- Özdemir, Hikmet, “Doğan Avcıoğlu Bir Jön Türk’ün Ardından”, 2000, Ankara: Bilgi Yayınevi
- Mumcu, Uğur, “Aybar ile Söyleşi Sosyalizm ve Bağımsızlık, 1986, Ankara: Tekin Yayınevi
- Avcıoğlu, Doğan, “Türkiye’nin Düzeni Dün, Bugün, Yarın”, 1974, İstanbul: Cem Yayınevi
- Aybar, Mehmet Ali, “Tip Tarihi 1”, 1988, İstanbul: Özal Matbaası
- Aybar, Mehmet Ali, “Tip Tarihi 2”, 1988, İstanbul: Özal Matbaası
- Aybar, Mehmet Ali, “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm”, 1968, İstanbul: Gerçek Yayınevi
- Karpat, Kemal, “Ideology in Turkey after the Revolution of 1960”, 1973, “Social Change and Politics in Turkey” (ed. Kemal Karpat), Leiden: E.J.Brill
- “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 8 Sol”, 2004, İstanbul: İletişim Yayınları
- “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 2 Kemalizm”, 2004, İstanbul: İletişim Yayınları
- Landau, Jacob M., “Radical Politics in Turkey”, 1974, Leiden: E. J. Brill


[1] Lipovsky, Igor, “The Socialist Movement In Turkey”, sayfa 91
[2] Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 469



Bu makale Ozan Örmeci'nin "İttihat ve Terakki'den AKP'ye Türk Siyasal Tarihi" adlı kitabından alınmıştır. Kitabı satın almak için İdefix, Kitap Yurdu ve benzeri kitap satış sitelerine bakabilirsiniz.

Ozan Örmeci

4 yorum:

erjn dedi ki...

yazı konusu ilgi çekici ama font ile arka plan rengi arasında çok fazla kontrast olunca hepsini okuyamadan pes ettim. Acaba fontu veya arka plan rengini değiştirme ihtimaliniz var mı?

Ozan Örmeci Makaleleri (Ozan Örmeci Articles) dedi ki...

İsterseniz copy-paste ile word'e aktarın. Ben de düzgün açılıyor sanırım sizin ayarlarınızla ilgili. Selamlar.

laing dedi ki...

Türk solundaki temel kuramsal karşıtlığı anlatan sakin ve güzel bir yazı; özellikle merak eden yeni nesil için öğretici. Lakin şöyle bir sorun var: sosyalist hareketleri fazlasıyla ana akım s.bilimi açısından ele almışsınız. Yani insan bu yazının ikinci bölümü olduğu kanısına kapılıyor. 70'lerde ortaya çıkan devrimci sol; kaypakkaya çayan ayrımı, aydınlıkçılar, kürt siyasal hareketinin belirişi dhkpc ve alevilerin sol ile olan karmaşık ilişkisi; tüm devrimci (olduğunu idaa eden) soldavar olan temel maocu ortodoksi, tüm bunların hepsi kanaatimce kemikleşmiş yön kadro vs bilgisinden daha önemlidir. Yine de ellerinize sağlık kimsenin emek göstermeye cüret etmediği bir toplumsal gerçeklik düzeyinde ücretsiz olarak önemli bir bireysel bilgi kaynağı oluşturuyorsunuz...

Ozan Örmeci Makaleleri (Ozan Örmeci Articles) dedi ki...

Teşekkürler. Dediğiniz gibi 1970'leri ayrıca ele almak gerekir. Ben elimdeki sınırlı kaynakla 1960'ları ele almıştım bu çalışmada. Bu konuları ülkemizde ideolojik fanatizme yakalanmadan daha sık çalışmak gerek. İyi günler.