16 Ağustos 2009 Pazar

Küreselleşme ve Etkileri




Küreselleşme veya globalizasyon; ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel ve politik açılardan ülkeler ve toplumlar arası bütünleşme, entegrasyon ve dayanışmanın artması anlamına gelmektedir. Küreselleşme kavramının en çarpıcı özelliklerinden biri, olası etkilerinin çok sayıda ve çeşitli olduğu izlenimini vermesidir. Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar ve imgeler üretme kapasitesiyle olağanüstü zengin bir kavramdır ve henüz tam olarak ne olduğu netleşmiş değildir. Sosyoloji ve Siyaset Bilimi başta olmak üzere birçok sosyal bilim dalında küreselleşme olgusunu anlamlandırmak için araştırmalar yapılmaktadır. Küreselleşme dünya ülkeleri ve toplumları arasında hem dünya çapında bir tekdüzeleşmeyi (serbest piyasa ekonomisi, liberal demokrasi normları), hem de ulusal düzlemde çoğulculuğu (yerel yönetimlere, farklık etnik-mezhep gruplarından azınlıklara verilen önem) ifade etmektedir.


Küreselleşmenin olumlu etkilerinden söz etmek gerekirse öncelikle teknolojinin yaygınlaşması ve çeşitli hastalık, çevresel ve sosyal sorunlarla -en azından maddi durumu iyi olan bireyler ve toplumlar için- artık daha kolay mücadele edilebilir hale gelinmesini gösterebiliriz. Yine iletişim teknolojisine bağlı olarak günümüzde bilginin her alana yayılabilmesi ve dünyada hiçbir şeyin artık gizli kalamıyor oluşu dünya halkları adına olumlu bir gelişme olarak ifade edilmelidir. Bilgi-iletişim teknolojisi sayesinde uluslar arasında artan kültürel etkileşim nedeniyle farklı ve geleneksel olarak düşman olan kültürler ve sosyal gruplar arasında yeni ilişkilerin kurularak düşmanlıkların ortadan kaldırılması da küreselleşmeyle artan olumlu bir özellikle olarak ifade edilebilir. Özellikle liberallerin üzerinde durduğu küresel rekabet sayesinde ürün kalitesinin artması ve fiyatların ucuzlaması ve ulus devletlerin serbest piyasaya yenik düşerek zayıflamaları ve artık birer baskı aygıtı olmaktan çıkmaları da küreselleşmeyle alakalı olumlu tezler arasındadır. Ancak son yıllarda küreselleşmeye yönelik artan tepkiler bu tezleri çürütür niteliktedir.


Küreselleşme ve onun ideolojisi olan neo-liberalizm; sol hareketleri liberal sol, İslamcı hareketleri liberal İslami, milliyetçi hareketleri liberal merkez sağ çizgisine çekerek kendine uyumlu yeni ideolojiler yaratmıştır. Ancak zaman içerisinde buna tepki olarak hareketler gelişmeye başlamış ve farklı ideolojilerden (sol, milliyetçi, İslamcı) insanların bu hareketlere destek vermesi dikkat çekmiştir. Yoksulluk düzeyinin artması, ekonomik krizler, tüm dünyadaki çevre tahribatları ve zenginle yoksul arasındaki uçurumun her geçen yıl artması nedeniyle küreselleşme karşıtları dünya çapında güç kazanmaya başlamıştır. Seattle’da başlayan ve IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer finans kurumlarının toplandığı tüm şehirlerde gerçekleştirilen protestolar, pek çok gencin ve işçinin büyüyen öfkesinin bir yansımasıdır. Bugün Avrupa’da küreselleşme ve G-8 karşıtı gösterilerde sol ve milliyetçi kesimlerin omuz omuza mücadele vermeleri dikkat çekicidir. Denilebilir ki; 21. yüzyılda temel siyasi çatışma; sağ-sol değil küreselleşme ve alternatif küreselleşme ya da küreselleşme karşıtları arasında olabilir. Bu noktada küreselleşme karşıtlarının tezleri üzerinde durmakta fayda vardır.


Özellikle sol perspektiften küreselleşmeye yaklaşanlar için; Küreselleşmeye yön veren oyun kuralları adaletsizdir. İleri sanayileşmiş ülkelere ve özellikle çok uluslu küresel dev şirketlere yararlı olacak şekilde özellikle tasarlanmıştır. Yine özellikle Polanyi ve benzeri ütopik sol gelenekten beslenenler için küreselleşme maddi değerleri, çevre veya yaşamın ta kendisi gibi diğer değerlerden bile üstün tutar. Küreselleşme gelişmekte olan ülkelerin egemenliğini ve vatandaşlarının refahını etkileyen önemli alanlarda kendi başlarına karar verebilme yeteneğinin bir kısmını yok etmiştir. Bu anlamda demokrasinin altını oymuştur. Herkesin yararlanacağı bir durum olduğu iddia edilmiş, ancak her yerde pek çok kaybeden olmuştur. Gelişmekte olan ülkelere zorla kabul ettirilen ekonomik sistem uygunsuz ve zararlıdır. Küreselleşme, ekonomik politikanın veya kültürün Amerikanizasyonu anlamına gelir olmuştur.


Küreselleşme karşıtlığı salt bir küreselleşme reddiyesi ve içe kapanmaya dönük bir proje olarak kalırsa elbette uluslara barış ve istikrar sağlaması beklenmeyebilir. Ancak küreselleşmenin olumlu özelliklerinden faydalanılması ve buna ek olarak olumsuz etkileri karşısında da milli birlik ve güçlü merkezi devlet mekanizmalarının demokratik sistem içerisinde korunarak uluslararası ticaret ve ilişkilerin daha hakkaniyetli bir temel üzerinden yeniden düzenlenmesi belki de dünyanın çok ihtiyaç duyduğu 21. yüzyıl barış projesinin temelini oluşturabilir. Bu nedenle ülkemizde yapay bir unsurmuş gibi gösterilen ve Ergenekon soruşturması ile zan altında bırakılan milli sol hareketler ve gruplaşmalar belki de önümüzdeki on yıllarda küreselleşme karşıtlığı nedeniyle ortaya çıkacak olan hareketlerin öncüsü olarak tanımlanabilir.


Ozan Örmeci

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Filipinler Demokrasisi


Dün vefat eden Corazon Aquino anısına Filipinler siyasal tarihi hakkındaki bir yazım.


Güneydoğu Asya’nın önemli ülkelerinden biri olmasına rağmen bir türlü komşuları Tayland, Malezya ve Singapur gibi yüksek ekonomik büyüme oranları yakalayamayan ve rejim sorunlarını aşamayan Filipinler ülkemizde az tanınan ancak siyasal tecrübesinden önemli dersler çıkarılabilecek bir ülkedir. Bu yazıda Filipinler’in siyasal tarihini sizlere kısaca aktarmaya çalışacağım.

Nüfusu 90 milyonu bulan bir ada devleti olan Filipinler’in nüfusunun neredeyse tamamı Malay kökenli olup, yine de koloni dönemi ve coğrafi yakınlık nedeniyle ataları İspanyol, Çin ve Amerikalı kökenli olan vatandaşları da bulunmaktadır. Ülkenin resmi dili Filipino olup, İngilizce neredeyse ülkenin tamamına yayılmıştır. Ayrıca nüfusunun büyük bölümü Katolik’tir. 1571-1898 yılları arasında bir İspanyol kolonisi olarak kalmış ve hatta adını da bu dönemde almıştır. İspanyol kralı 2. Filip’in bu bölge için görevlendirdiği Ruy Lopez de Villalobos adlı İspanyol kaşif ve kolonici buraya “Las İslas Filipinas” adını vermiş ve o günden bu yana bölgenin ismi Filipinler (Philippines) olarak kalmıştır. Amerika-İspanya savaşı sonrası 1898 yılında Amerika’nın kontrolüne giren Filipinler; İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazanmıştır. Ancak Filipinler’in bağımsızlığını kazanması ülkenin demokratik bir rejime ve refah toplumuna ulaşmasına yardımcı olmamıştır. Bugün Filipinler hala ekonomik ve siyasi çalkantılar içerisindedir ve nüfusunun önemli bir bölümü yabancı ülkelere işçi olarak göçmektedir.

Filipinler siyasi tarihinin en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Ferdinand Marcos’tur. 1965 yılında seçimle işbaşına gelen Marcos ülkeyi 1986 yılına kadar yönetmiştir. Filipinler’in bugün içerisinde bulunduğu kötü ekonomik ve siyasal koşulların başlıca sorumlusu olan Marcos, Soğuk Savaş yıllarında anti-komünizm retoriğini başarıyla kullanarak başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere kapitalist Batı dünyasının desteğini arkasına almış ve bu yolla iktidarını korumayı başarmıştır. 1972 yılında ikinci dört yıllık başkanlık süresinin sonuna doğru gücünü rakip aday Benigno Aquino karşısında koruyamayacağını anlayan Marcos, yükselen komünizm tehlikesini bahane ederek ülkesinde sıkıyönetim ilan etmiş ve 1986 yılına kadar iktidarda kalmayı başarmıştır. Bu dönemde Filipinler Komünist Partisi mensuplarına ve Marcos karşıtı gazetecilere yönelik büyük baskılar uygulanmıştır. Marcos’un tüm bu anti-demokratik uygulamalarına karşın gücünü koruyabilmesinin önemli nedenleri devlet mekanizmasını çıkar ve akrabalık ilişkileri nepotizm üzerine kurulu ve kendisine bağlı bir şekilde yeniden düzenlemesi, ordunun desteğini kaybetmemesi ve eski Filipinler güzeli karısı İmelda Marcos’un popülaritesini çok iyi kullanmasıdır. İmelda Marcos adeta Filipinler’in Eva Peron’u olmuş ve Ferdinand Marcos başı her sıkıştığında onu ve aile babası imajını öne çıkararak halkın önemli bir bölümünün desteğini yeniden arkasına almıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımlarına rağmen gücünü giderek kaybeden Marcos, sürgüne yolladığı siyasal rakibi Benigno Aquino’nun 1983 yılında ülkesine döndükten hemen sonra daha havaalanından çıkamadan vurulması olayı nedeniyle halkın büyük tepkisini çekmiştir. Olayda Marcos’un kuzeni Genelkurmay Başkanı Fabian Ver’in parmağı bulunduğunun ortaya çıkmasına karşın kimse ceza almamış ve Marcos güçlü rakibini öldürterek gücünü koruyabileceğini düşünmüştür. Ancak bu olay Marcos’un iç ve dış desteğini tamamen kaybetmesine yol açmıştır. ABD; detant süreciyle Çin Halk Cumhuriyeti ile yakınlaştığı ve Sovyetler Birliği eski gücünü kaybettiği için artık Filipinler’e eskisi kadar önem vermemektedir. Dahası Filipinli komünistler kendileri bir ordu kurarak askerle çatışmaya başlamıştır. Bunlara ek olarak öldürülen Benigno Aquino’nun dul karısı Corazon Aquino artık halkın gözünde bir azizedir ve siyasal girişimlerine başlamıştır. Böbrek rahatsızlığı nedeniyle sağlığını kaybetmiş ve güçten düşmüş yorgun diktatör 1986 yılında seçimlere izin vermiş ve seçimlerde kilisenin ve askeriyenin de desteğini alan Corazon Aquino’ya yenilerek, karısı ve ailesiyle birlikte milyonlarca dolarla birlikte Havai’ye kaçmıştır. EDSA devrimi olarak bilinen olay sonucunda Aquino başa geçmiş ve Filipinler tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır.

1986 yılında Corazon Aquino’nun demokrasi şampiyonu olarak başa geçmesi ve demokratik bir anayasayı yürürlüğe sokması Filipinler halkını umutlandırmış ancak ülkenin yüzlerce yıllık sömürülmüşlüğü, ekonomik kırılganlığı, Marcos dönemi İMF borçlanmalarından kaynaklanan dışa bağımlılığı ve yarı-feodal yapısı Aquino’nun başarı şansını engellemiştir. Bu nedenle Aquino da kısa sürede Marcos benzeri yöntemler kullanmaya gitmiş ve halk desteğini kaybetmiştir. Halkın büyük tepki gösterdiği Amerikan askeri üslerini kapatmak için söz veren Aquino ekonomik sıkıntılar nedeniyle yeni bir İMF kredisine ihtiyaç duyduğu için sözünü tutamamış ve nükleer silahların çıkarılması koşuluyla ABD üslerinin süresini uzatmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması nedeniyle ABD’nin güvenlik stratejisinin değişmesiyle birlikte önemi iyice kaybeden Filipinler ekonomik sıkıntıların ve siyasi çatışmaların ortasında Batı dünyası tarafından yalnız bırakılmış ve dahası Pinatubo yanardağının yeniden faaliyete geçmesiyle büyük bir ekonomik kayba uğramıştır. 1992 yılında yeniden aday olmaktan vazgeçen Aquino’nun yerine emekli general Fidel Ramos başkan seçilmiştir. 1997 yılındaki Asya Finansal Krizi’nden asya krizi çok kötü etkilenen Filipinler’de darbe girişimleri yaşanmış ancak 1998 yılında yapılan seçimler sonrası eski bir aktör olan Joseph Estrada başkan seçilmeyi başarmıştır. Ancak yolsuzluk, ekonomik sıkıntılar, Müslüman azınlık ve komünistlerin silahlı mücadelesi Estrada döneminde de devam etmiş ve 2001 yılında yapılan seçimlerde Ferdinand Marcos’a yenilmiş eski başkanlardan Diosdado Macapagal’ın kızı Gloria Macapagal-Arroyo başkan seçilmiştir. 2005 yılında Forbes dergisi tarafından dünyanın en güçlü dördüncü kadını seçilen ve 2004 seçimlerinde yerini korumayı başaran Gloria Macapagal-Arroyo döneminde Filipinler ekonomi ve siyasal alanda biraz olsun toparlanabilmiştir. Ancak ülkenin yapısal sorunları hala devam etmektedir.

Filipinler siyasal tarihi Soğuk Savaş’ın ve de özellikle ABD’nin liderlik yaptığı kapitalist batı dünyasının çirkin yüzünü görmek açısından önemlidir. ABD ve Batı dünyası Soğuk Savaş döneminde birçok ülkede olduğu gibi Filipinler’de de anti-komünist olduğu gerekçesiyle anti-demokratik ve yolsuz bir rejimin işbaşında kalmasına destek olmuştur. Dahası Marcos’un güzel karısının da yardımıyla koruduğu kirli rejimi nedeniyle Filipinler ekonomik, siyasal ve askeri olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı kılınmış ve güdükleştirilmiştir. Ülkenin gelişmesine, endüstrileşmesine ön ayak olabilecek birçok sektör bugün yabancı firmaların kontrolü altındadır. Zaten kolonicilik ve emperyalizm nedeniyle modernleşme yarışında geride kalmış eski tabirle “üçüncü dünya” ülkelerinin neredeyse hepsinde görülen Batı dünyasına bağımlılık bu ülkelerin ekonomik sıkıntılarının ve rejim krizlerinin temel sebebi durumundadır. İMF borçları aynı ülkemiz gibi katlanarak artan Filipinler’in geleceği parlak gözükmemektedir.


Ozan Örmeci

10 Mayıs 2009 Pazar

Türkiye'de Sosyal Demokrasinin Geleceği


Ülkemizde var olan ön yargı ve sorunları aşarak güçlü bir sosyal demokrat iktidarın kurulabilmesi fikri tüm şartlar bunu işaret etmesine ve zorunlu kılmasına rağmen birileri için ne yazık ki hala hayal olarak görülüyor… Bu nedenle liberal sağ-İslamcı ittifak pervasızlık derecesinde sağduyusuz, öngörüsüz ve başarısız yönetimi gücünü koruyarak sürdüyor ve zayıf olan sola darbe üstüne darbe vurmaktan çekinmiyor. Sol-sosyal demokrat çevreler ise atağa geçmek yerine liberal-sağ iktidarın yönlendirmeleriyle sadece reaksiyoner-statükocu bir tavır benimsiyor ve var olan sınırlı güçlerini korumaktan ileri gidemiyorlar. Oysa tüm koşullar bize güçlü bir sosyal demokrat iktidarın en azından Türkiye’de kısa vadede çok mümkün olduğunu gösteriyor…

21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde yakın tarihin iki temel ekonomik uygulaması olan Batı kapitalizmi ve Sovyet sosyalizmi çökmüş durumda. Yaklaşık 20 yıl kadar önce çöken kumanda ekonomisi modelinden sonra bugün Batı kapitalizminin geldiği son nokta olan neo-liberalizm de büyük bir çöküş süreci içerisine girdi. Yaşadığımız küresel ekonomik kriz ve artan çevre-sağlık sorunları ile sosyal patlamalar neo-liberal hegemonyanın artık devam edemeyeceğini gösteriyor. Bu iki başarısızlık örneği karşısında ise Türkiye’de geleneğini Kemalizm’den alan sosyal demokrat karma ekonomi modeli sorunlara ilaç olabilecek tek formül gibi görünüyor. Sosyal devletin güçlü bir şekilde yeniden inşa edilmesi, devletin özel sektörün başarısız olduğu alanlarda yeniden ekonomiye dönmesi ve düzenleyicilik rolünü sağlam bir şekilde üstlenmesi artık liberal çevrelerin dahi savunduğu fikirler arasına girebiliyor. Dış ticaret açığı ülkeleri yeniden gümrük uygulamaları konusunda düşünmeye ve kendi üretici ve halklarını korumaya yönelik tedbirler almaya sevk ediyor. Kamulaştırma-millileştirme uygulamaları bugün en kapitalist-liberal ülkelerde dahi çekinmeden yapılabiliyor. Bu gerçekler önümüzde dururken birileri hala Türkiye’de neden harekete geçmiyor ya da yanlış yollara savruluyor? Türkiye’de sosyal demokrat bir iktidar nasıl kurulabilir?..

Türkiye’de sol çevrelerin başarısızlığı uğramalarında temel sebep aslında Türk solunu oluşturan iki temel eksen olan Kemalizm ve Avrupa sosyalizminin doğru bir sentezinin henüz yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Sol kendi içerisinde tamamen ikiye bölünmüş ve bu iki eksen giderek birbirinden uzaklaşmaya başlamıştır. Avrupa solunun fikirlerini farklı toplumsal-yapısal koşulları olan ülkemizde aynen savunmaya kalkan liberal sol ne yazık ki yurtsever çizgiden saparak tamamen neo-liberal düzenin bir enstrümanı olmaya başlamış ve liberal-sağ çevrelerce korumaya alınmış ancak halk nezdinde ciddi bir başarı ve popülarite kazanamamıştır. Ufuk Uras liderliğinde Avrupa solunu, liberal solu temsil etmiş Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin liberal ve sağ medyadan aldığı bütün desteklere rağmen elde ettiği düşük oy potansiyeli ve marjinal görüntüsü bunun ispatı olsa gerek. Diğer tarafta ise Avrupa solunun giderek liberalleşmesi ve yurtsever çizgiden uzak teslimiyetçi bir anlayış benimsemesine tepki olarak daha da katılaşan ve bir olağanüstü dönem -yani Milli Mücadele ve Devrim- ideolojisi olan Kemalizm’i günümüz şartlarına göre yeniden yorumlamaktan kaçan bir ulusal sol blok bulunmaktadır. Ulusal sol cephe; -tüm ilerici reflekslerine rağmen- toplumsal gerçekliklerle bağdaşmayan bazı fikirleri ve bu fikirleri uygulamaya koymak adına seçtiği halktan kopuk makro projeler nedeniyle, yüzde 20’lik potansiyelini üst noktalara taşıyamamakta ve hatta radikalleşen fikirleri nedeniyle mevcut zor ekonomik koşullarda en az yüzde 20’lik bir potansiyeli olan sosyal demokrat çevreleri AKP’ye kaptırmaktadır. Öyleyse Türkiye’de gerekli olan sosyal demokrasi ve Kemalizm’in aynı potada yeniden ve daha başarılı bir şekilde eritilmesi ve doğru yöntemlerle sandıkta başarısının aranmasıdır. Peki bu nasıl yapılabilir?

Günümüzde liberal çevreler solun yeniden güçlenmesini önlemek adına sürekli sosyal demokrasi ve Kemalizm’i birbirlerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki sol çevreler de sürekli aynı hataya düşmekte ve liberal çığırtkanların oyununa gelmektedirler. Oysa Türkiye’de Kemalizm-sosyal demokrasi sentezi zaten Cumhuriyet tarihimizin doğal akışı içerisinde 1960 ve 1970’lerde gerçekleşmeye başlamıştı. Ancak bu sentez 12 Eylül darbesiyle henüz nihai ideolojik ve toplumsal konumunu bulamadan ve kendi geleneğini yaratamadan zorla silinmiştir. Şimdi ihtiyacımız olan sosyal demokrasi ve Kemalizm’in tek güçlü temsilcisi olarak görünen Cumhuriyet Halk Partisi’nin gençleşecek kadrolarıyla bu arayışa yeniden başlaması ve ideolojik sentezini güçlü bir şekilde yaparak sağ ve sığ politikalar karşısında kendi alternatifini oluşturmasıdır. Türkiye’de modern sosyal, kültürel ve siyasal hayatın var olmasına sebebiyet veren Kemalizm Türk solunun bir kamburu değil, tam tersine avantajıdır. Kemalizm Türk solunun milli ayağını, kökünü, geçmişini oluşturmaktadır. Ancak geçen on yıllar içerisinde yaşanan toplumsal değişime uygun olarak Kemalizm de günümüzde yeniden yorumlanmalı halkın kimi tercihleriyle çatışıyor görünen bazı aşırı uygulamalar ve fikirler konusunda daha ılımlı davranılmalıdır. 21. yüzyıla uyarlanmış bir Altı Ok ideolojisi Türk solunun doğal olarak en güçlü kanadını oluşturacaktır. Türk solunun enternasyonal ayağını ise Kemalizm ile sentezlenecek olan sosyal demokrasi ideolojisi oluşturacaktır. Sosyal demokrasi, yakın bir gelecekte Belçika örneğinde görüldüğü gibi Avrupa’yı da felakete sürükleyecek olan aşırı kimlikçi politikalarından koparak ve yeniden sınıfsal çelişkiler ile sınıf politikalarını gündeme getirerek Türk solunun halkla ve dünya soluyla bütünleşen diğer önemli ayağını oluşturacaktır.

Sonuç olarak tekrarlamak gerekir ki; sosyal demokrasi ülkemizde Kemalizm düşmanlığı üzerinden değil ancak Kemalizm sentezi üzerinden yükselebilir. Sağın oyununa gelen ve bu şekilde Kemalizm-sosyal demokrasi sentezini engelleyen eski Stalinist yeni liberal çevreler Türkiye’de sadece sosyal demokrasinin iktidarını engelleyen geciktirici sistem aydını konumundadırlar. Sosyal demokrasi-Kemalizm sentezi 21. yüzyılda Türkiye’de bir daha kolay kolay yıkılmayacak güçlü bir proje olarak ortaya konulabilir. Bunun için toplumun değişik kesimlerinden uzman ve yetkili kişilerle kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Şunu da belirtmem gerekir ki, liberal hegemonya devam eder ve Kemalizm-sosyal demokrasi sentezi başarılı olamazsa, dünyayı ve Türkiye’yi bekleyen ekonomik ve toplumsal felaketler en azından Türkiye’de aşırı sağ faşist ve otoriter bir yönetime yol verecektir.


Ozan Örmeci


16 Ekim 2008 Perşembe

Red Hot Chili Peppers


Kariyerlerinin başlangıç dönemlerinde yaptıkları türlü türlü çılgınlıklar ve aykırılıklar nedeniyle bir kısım çevreler tarafından sürekli olarak ahlak dışı ve adeta toplum düşmanı olarak nitelendirilen Red Hot Chili Peppers grubu ve üyeleri, özellikle artık müzikal ve karakter olarak olgunluk dönemine eriştiklerini ispatladıkları Californication albümüyle dünya çapında çok sevilen ve tanınan bir grup haline gelmiştir. Grubun büyük popülarite yakalaması bu albümle de olsa, aslında rock müzikseverler için Red Hot Chili Peppers ve üyelerinin hikayesi ve ünü çok daha eskilere dayanmaktadır. Bu yazıda müzik tarihine ismini altın harflerle yazdırmış bu grubun hikayesini kısaca özetlemeye çalışacağım.


Öncelikle grubun çekirdeğini oluşturan Michael Balzary (Flea) ve Anthony Kiedis’in hayat hikayelerinden yazımıza başlayalım. Bundan yaklaşık 40 sene kadar önce Avustralya’nın başkenti Melbourn’de dünyaya gelen Michael Balzary, anne ve babasının boşanması sonrası annesiyle birlikte Amerika’ya Los Angeles’a yerleşir. Annesinin Amerika’da tanışıp evlendiği caz müzisyeni Walter Urban Jr. sayesinde küçük yaşta müziğe ilgi duymaya başlayan Flea, caz müzik klasiklerini dinleyerek, kendi besteleri üzerinde çalışarak ve bas gitar çalarak güzel bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirir. Afro-Amerikalı caz müzisyenleriyle olan yakınlığı ona daha sonra büyük ilgi göstereceği funk müziğin kapılarını da açmıştır. Anthony Kiedis ise annesinden ayrı yaşayan ve her yaz ziyaretine gittiği düşük çapta bir aktör olan babası Blakie Edwards’ın çılgın hayatının da etkisiyle küçük yaşta alkol, uyuşturucu ve seksle tanışır. Babasının hayatından ve Los Angeles’ın çılgın metropolitan hayatından etkilenen Kiedis, 1977 yılında Fairfax High School’a giderken bir kavga sırasında, bir daha yollarının hiç ayrılmayacağı Flea ile tanışır. O dönemde şiir yazmaya büyük ilgisi olan Kiedis, Flea’nin dahil olduğu küçük bir okul müzik grubu olan Anthym için sözler yazmaya ve şarkılara şiir okuyarak eşlik etmeye başlar. Anthym grubunun üyeleri arasında Hillel Slovak ve Jack İrons da vardır. Büyük ölçüde doğaçlama performanslarından oluşan dağınık ancak ilginç müzikleriyle Rhythm Lounge Club civarında lokal bir şöhret kazanan grup, kısa bir süre sonra ismini Red Hot Chili Peppers olarak değiştirir. Grubun ismini “Hollywood tepelerinde yeşeren bir türk psychedelic ot” olarak değerlendiren grup üyeleri, farklı müzik ekollerini (caz-funk-rock-rap) birleştiren ilginç soundlarıyla kısa sürede yapımcı firmaların da dikkatini çeker ve sonunda lokal şöhretlerinin Los Angeles’ta iyice duyulması sonrası EMI ile bir albüm anlaşması yaparlar.



O dönemde “What Is This” isimli bir grupları daha olan Jack İrons ve Hillel Slovak gruptan ayrılmak zorunda kalınca Kiedis ve Flea gitarda Jack Sherman ve bateride Cliff Martinez’in katılımıyla ekibi yeniden toplayıp, albüm çalışmalarına başlarlar. Albümün sounduna sık sık karışan yapımcılar nedeniyle istedikleri özgürlüğü bulamayan grup üyeleri 1984 yılında “Red Hot Chili Peppers” adını verdikleri bu ilk albümle fazla dikkat çekememiş ancak albüm sonrası çıktıkları turnede özellikle sahne şovlarıyla göz doldurmayı başarmışlardır. Gruba bir türlü uyum sağlayamayan Jack Sherman’ın gruptan ayrılması sonrası Hillel Slovak’ı yeniden gruba dönmeye ikna eden Flea ve Kiedis, başarısız ilk albümlerinin yanısıra hem kendilerinin, hem de özellikle Slovak’ın uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle zor dönemler yaşamaya başlarlar. Yine de ikinci albümün prodüktörlüğü için funk müziğinin babası sayılabilecek George Clinton ile anlaşan grup, büyük bir azimle ikinci albüm çalışmalarına başlar. “Freaky Styley” ismiyle 1985 yılında çıkan bu funk-hardcore karışımı albüm, “If You Want Me To Stay ve “Hollywood” gibi hit olan şarkılarla daha iyi bir satış grafiği yakalar. Cliff Martinez’i de gruptan göndererek Jack İrons’ı geri alarak eski ekibi toplayan Peppers, uyuşturucu problemleri nedeniyle 1985 yılında albüm sonrası çıktıkları turneyi zor tamamladı. Grubun üçüncü albümü rock soundunun daha ön plana çıktığı “The Uplift Mofo Party Plan” 1987 yılında yayınlandı ve “Fight Like A Brave” ve “Me And My Friends” gibi hitlerle kısa sürede meşhur oldu. Ayrıca konserlere çıplak ve penislerine çorap geçirerek çıkmaları gibi çeşitli eylemleri nedeniyle hem ilgi odağı, hem de eleştirilerin hedefi haline geliyorlardı. Plak şirketi de gruba “Party On Your Pussy” şarkısının sözlerinin değiştirilmesi için az baskı yapmamıştı. 1988 yılında “Abbey Road” isimli 45'likleri sonrası dördüncü albümleri için çalışırken, Hillel Slovak’ın aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle ölmesi grubun bir yıla yakın bir süre müzikten uzak kalmasına neden oldu.



Flea ve Kiedis bir süre sonra toparlanmalarına karşın Slovak'ı eskiden beri tanıyan Jack İrons, geçirdiği ağır depresyonun da etkisiyle bir daha dönmemek üzere gruptan ayrılır. Grubu gittiği her konserde takip eden John Frusciante yapılan bir iki deneme sonrası yeteneğini ispat edince, grubun yeni gitaristi olur. Chad Smith’in de davulcu olarak ekibe dahil edilmesiyle albüm çalışmaları hızlanır. Uyuşturucu alışkanlıklarını düzene sokan grup üyeleri, Flea’nin bir kız çocuğunun dünyaya gelmesi ve saldırgan seksüel davranışları nedeniyle başı sık sık belaya giren Anthony Kiedis’in aktrist İone Skye’a aşık olup tek eşli bir yaşam sürmeye başlaması sayesinde çalışmalarına sakin kafayla devam edebilirler. 1989 yılında dördüncü albüm olan “Mothers's Milk” yayınlanır. “Higher Ground”, “Fire”, “Taste The Pain” ve Slovak'a adadıkları “Knock Me Down” gibi hitlerle grup artık Amerika’da tanınan ve sevilen yeni bir fenomen olmuştur. Gruba ait hediyelik eşyalar yok satarken, o dönemde en çok ilgiyi Madonna’yı grup üyelerine mastürbasyon yaptırırken gösteren t-shirtler görmüştür. Avrupa turnesine çıkan grup Amerika’daki kadar olmasa da Avrupa’da da ilgi görür ve şöhret basamaklarının en tepesine doğru yol almaya başlar. Kadın kılığında sahneye çıkmaları, televizyon talk showlarında canlı yayında soyunmaları ve konser sırasında bayan hayranlarıyla kameralar önünde sevişmeleri gibi tepki çeken hareketleri olsa da grubun popülaritesi giderek arttı ve “Pretty Woman” filmi soundtracki için “Show Me Your Soul” isimli bir şarkı dahi yaptılar. 1991 yılında ise grubun müthiş ilgi görecek albümü “BloodSugarSexMagik” yayınlandı. 1992 yılında MTV müzik ödüllerinde en iyi video klip ödülünü kazanan “Give It Away” ve Kiedis’in “melekler şehri” Los Angeles’a ve uyuşturucuya olan bağımlılığını anlatan daha sonra efsaneleşecek “Under The Bridge” gibi şarkılarla RHCP bu kez cidden zirveye yerleşir. 1992'de Pearl Jam, Smashing Pumpkins ve Nirvana ile bir konsere çıkan RHCP’da yine işler kötü gitmeye başlıyor ve yorucu rock yıldızı hayatından sıkılan Frusciante gruptan ayrılıyordu. Frusciante yerine uzun uğraşlardan sonra Dave Navarro gruba katıldı. Bu arada Flea, en yakın arkadaşı ünlü aktör River Phoenix’in ölümü üzerine yine sorunlu bir döneme girdi.



Bu sorunlu dönemde albüm çalışmalarını aksatan grup yine de Navarro’lu kadrosuyla 1994 Woodstuck’ında başarılı bir performans sergiledi. Kafalarında albüm bulunan kostümleriyle de izleyenlere unutulmaz bir şov izlettirdiler. 1995 yılında ise grup “One Hot Minute” ismi verilen albümü piyasaya sürdü. Oldukça acele hazırlanmış intibası bırakan bu albümden “Aeroplane” ve “My Friends” dışında önemli bir hit çıkmazken, satış oranları yine de düşük olmadı. Uzun bir süre birbirlerinden bağımsız tatil yapan grup üyeleri, o sıralarda solo albüm çıkaran John Frusciante’yi Navarro’nun yerine yeniden gruba alarak dört yıl sonra 1999 yılında Californication isimli unutulmaz yapıtı ortaya sürdüler. Neredeyse her parçanın hit olduğu bu unutulmaz albüm müzikalitesi kadar, özellikle Californication şarkısında görülebilecek post-modern vurgularıyla da büyük ilgi topladı. “Otherside”, “Scar Tissue”, “Californication”, “Porcelain” ve “Road Trippin” albümün en büyük hitleri olurken, RHCP artık tüm kıtalarda büyük bir hayran kitlesi bulunan efsane bir gruptur. Grubun bundan sonra çıkardığı 2002 tarihli “By The Way”, 2004 tarihli “Live In Hyde Park” ve 2006 tarihli “Stadium Arcadium” hayranları tarafından beklenildiği kadar iyi bulunmasa da, Californication gibi bir kült eser sonrası bu düşüşü normal karşılamak lazımdır diye düşünüyorum. Grup uzun bir süredir Anthony Kiedis, Flea, John Frusciante ve Chad Smith’li kadrosuyla yoluna devam ediyor ve umarım hep devam eder zira daha üretecekleri çok beste ve soyunacakları çok konser var...




Kaynaklar


- Atacan, Can, “Red Hot Chili Peppers”, Stüdyo İmge Müzik Yayıncılık


- RHCP online, http://www.redhotchilipeppers.com/



Ozan Örmeci

Bon Jovi




New Jersey merkezli rock grubu Bon Jovi, 20 seneyi aşkın bir süredir dünya müzik piyasasının gündeminde olan çok önemli bir gruptur. İsmini grubun solisti ve beyni Jon Bon Jovi’den alan grup 1982 yılında New Jersey’de kurulmuştur.



Asıl ismi Jon Bongiovi olan grubun kurucusu ve her şeyi olan Jon Bon Jovi, 1962 yılında New Jersey’de dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta müziğe merak saran ve çeşitli garaj gruplarında denemeler yapan Bon Jovi, lise yıllarında ilk önemli grubu olan Raze’i kurmuş ve müzik çalışmalarına hız vermiştir. Okuduğu liseden son sınıfta atılan Bon Jovi, daha sonra başka bir liseden mezun olmayı başarmış ve “Jon Bongiovi and the Wild Ones” (grubun isminde Marlon Brando’nun “Wild One” filmine gönderme yapıldığı anlaşılıyor) isimli grubuyla müzik çalışmalarına devam etmiştir. Grup çalışmalarında istediği başarıyı yakalayamayan Jon Bon Jovi, 1983 yılında doldurduğu bir demonun (efsane şarkı Runaway) yerel radyo istasyonlarında bir numaraya kadar yükselmesi ve uzun süre birinci sıradan inmemesi üzerine ilk defa plak yapımcılarının dikkatini çekmiştir. Bu solo başarısı üzerine bir turneye çıkmaya karar veren Jon Bon Jovi; Tico Torres, Richie Sambora, Alec John Such ve David Bryan gibi New Jersey underground gençliğinde tanınan başarılı müzisyenlerle bir grup oluşturmuş ve ilk turne deneyimine girişmiştir. Turne süresince yeni kurulmuş grubun üyeleri arasında oluşan güçlü dostluk ve müzikal uyum, patlamak üzere olan büyük bir grubun habercisi niteliğindedir.



Başarılı bir turnenin ardından Bon Jovi ismini alan grup 1984 yılı Ocak ayında ilk albümü Bon Jovi’yi Polygram’dan piyasaya sürdü. Bu albümde zaten efsane olma yolunda ilerleyen Runaway’in yanısıra bir de “She Don't Know Me” gibi bir hit çıkaran grup artık ünlü olma yolundadır. Scorpions ve Kiss’in ön grubu olarak turneye çıkan Bon Jovi, yaz sonunda da ilk altın plağını kazanır. Başarılı turnelerin ardından büyük tecrübe kazanan grup, 1985 yılında ikinci albümü “7800 Fahrenheit”ı piyasaya sürer. Bu albümde de “In & Out Of Love” gibi büyük bir hit vardır ancak grup beklenen patlamayı yapamadığı için eleştirilir. Bon Jovi’nin kariyerinde dönüm noktası sayılabilecek albüm ise 1986 tarihli “Slippery When Wet”tir. Bu albümde Bon Jovi hayranlarının hala en sevdiği şarkılar arasında yer alan “You Give Love A Bad Name”, “Livin’ On A Prayer” ve “Wanted Dead Or Alive” gibi süper hitler bulunmaktadır. Bu üç şarkının yanısıra “Raise Your Hands”, “I’d Die For You” ve “Never Say Goodbye” gibi klasikleşmiş Bon Jovi şarkılarının bulunduğu albüm piyasada tam anlamıyla bir bomba etkisi yaratır ve satış rekorlarını altüst eder. Grubun başarısı yalnızca Amerika ve sık sık turneye gittikleri Japonya ile sınırlı kalmaz, “Slippery When Wet” uzun süredir dünyada örneği görülmemiş bir biçimde her ülkede peynir ekmek gibi satmaktadır. Amerika’da da 5 ayda 5 milyon gibi bir satış rakamı yakalayan grup hemen bir Amerika turnesine çıkar. Bu turneler boyunca Bon Jovi bir çok efsane grupla beraber sahneye çıkma ve arkadaşlık kurma şansını yakalamıştır.



Yorucu turne ve konser programlarının ardından grup üyeleri yeni albüm için kolları sıvar. Beste ve sözlerde ağırlık Jon Bon Jovi'nin üzerindedir ancak Richie Sambora ve David Bryan’ın da kendisine hatırı sayılır desteği olmaktadır. Grubun dördüncü albümü “New Jersey” 1988 yılında müzik marketlerde yerini alır. Bu albümle de turnayı gözünden vuran Bon Jovi; “Lay Your Hands On Me”, “Bad Medicine” ve “I'll Be There For You” gibi hit parçalar çıkarır. Ancak “Bad Medicine” şarkısının uyuşturucuyu teşvik ettiği gerekçesiyle muhafazakar Amerikan çevrelerin tepkisini çeken grup, yine de gençlerin kendilerini sahiplenmesiyle bu dördüncü albümleriyle 1980’lerin idol gruplarından biri olmayı başarır. Bir diğer sorun ise grubun çimentosu sayılabilecek Jon Bon Jovi – Richie Sambora ikilisinin aralarının yorucu turneler sürecince açılması ve sık sık tartışmalarıdır. Bu nedenle grup bir süreliğine dağılma kararı alır. Dört yıl sürecek bu uzun arayı boş geçirmeyen Jon Bon Jovi, “Young Guns II” filmi soundtrack albümü için efsane olmuş şarkısı “Blaze Of Glory”i hazırlar. Şarkı yalnızca müzikalitesiyle değil klibiyle de büyük ilgi görür ve neredeyse bir sene boyunca MTV hit listesinde birinci sıradan aşağı inmez. Jon Bon Jovi yine bu ara süresinde kendi plak şirketi olan Jambco Records’u kurar. Richie Sambora da bu arayı iyi değerlendirir ve ilk solo albümü “Stranger In This Town”u hazırlayıp 1991 yılında piyasaya sürer. Uzun bir aradan sonra grubun müthiş geri dönüşü, hayranlarının inançlarını boşa çıkarmayan 1992 tarihli “Keep The Faith” ile olacaktır. Albümden “Keep The Faith”, “In These Arms” ve özellikle “Bed Of Roses” gibi şarkılar ön plana çıkarken, albüm geneli itibariyle de büyük övgüler alır. 1993 yılında bir sene kadar sürecek bir dünya turnesine çıkan grup, müthiş sahne performansıyla verdiği dört yıllık aranın açığını kısa sürede kapatmayı başarır. Bon Jovi 1994 yılında grubun en sevilen şarkılarının toplandığı “Crossroad” isimli albümü piyasaya sürer. Eski şarkılarının yanında “Always” gibi bir süper hit ve “Someday I'll Be Saturday Night” gibi yeni bir hiti bulunan bu albüm de büyük satış oranları yakalar.



1980’lerden 1990’ların ortalarına kadar sürekli bir yükseliş grafiği gösteren Bon Jovi’nin düşüşü ise 1995 tarihli “These Days” albümüyle başlar. Aslına bakılırsa bu albüm Bon Jovi’nin üzerinde en fazla uğraştığı, artık bir olgunluk dönemi ürünü kabul edilebilecek ve orkestra desteğiyle kaydedilmiş çok başarılı bir albümdür. Üstelik These Days’in satış grafiği de fena olmamıştır. Ancak grubun glam rock-hard rock karışımı kendine özgü müzik çizgisinden kayarak daha sanatsal bir arayışa yönelmesi hayranları tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu albümde basçı Alec John Such da gruptan ayrılmış ve yerine Hugh Mcdonald ekibe dahil olmuştur. Ayrıca albümde klasik rock müzik enstrümanlarının yanında nefesli ve yaylı çalgılar yoğun olarak kullanılmıştır. These Days’den çıkan “This Ain’t A Love Song”, “My Guitar Lies Bleeding In My Arms” ve “These Days” gibi hitlere rağmen grup hayranlarından olumsuz eleştiriler almış, yine de grubun 1995 Wembley Stadı konseri tarihe geçecek kadar başarılı olmuştur. Bu albümün aldığı olumsuz tepkiler grubu yine bir ara verme sürecine yönlendirmiş ve 2000 yılındaki “Crush” albümünün çalışmalarının başlayacağı 1999 yılına kadar grup dağılmıştır. Bu dönemde grubun bateristi Tico Torres, ünlü Çek manken Eva Herzigova ile olan fırtınalı evliliği nedeniyle grubun popülaritesini korumasına büyük katkıda bulunmuştur. Jon Bon Jovi ise eşi Dorothea ile birlikte uzun süredir iyi bir aile babası profili çizmektedir. Yine bu ara süresinde Jon Bon Jovi 1997 tarihli “Destination Anywhere”, Richie Sambora da 1998 tarihli “Undiscovered Soul” albümlerini çıkarmıştır. “Destination Anywhere” büyük satış rakamları yakalayamasa da, yumuşak melodileriyle beğeni toplamış ve “Midnight In Chelsea”, “Janie Don’t You Take Your Love To Town” ve “Queen Of New Orleans” gibi sevilen şarkılarla grubun ününü korumasını sağlamıştır. Ayrıca bu ikinci ara sürecinde Jon Bon Jovi aktörlük kariyerinde bir ilerleme kaydetmeye gayret göstermiş ve Moonlight and Valentino, The Leading Man, Little City, No Looking Back, Homegrown, Row Your Boat, U-571 ve Pay It Forward gibi filmlerde rol almıştır. Tüm çabalarına karşın Jon Bon Jovi beklediği başarıyı sinemada yakalayamamış ve grup yeni milenyumdaki yeni albümleri için çalışmalara girişmiştir.



Bon Jovi grubunun yeni milenyumda yaşadığı dönüşüm ilgi çekicidir. Grup ilk çıktığı günden bu yana ABD yönetimlerine muhalif “özgürlükçü sol” tavrı ve alternatif sayılabilecek sounduyla ilgi odağı olmuşken, 2000 tarihli Crush albümünden bu yana grubun piyasa müziğine yönelmesi hayranları tarafından tepkiyle karşılanmış ve grup hızla gözden düşmeye başlamıştır. Rock müziğin yerini r&b, rap gibi müziklerin almasının yanısıra 1990'lardan başlayarak gözde olan, soundları klasik hard rock’tan farklı Red Hot Chili Peppers benzeri gruplar Bon Jovi’yi tahtından indirmeyi başarmıştır. Crush albümünden çıkan “It’s My Life”, “Thank You For Loving Me” ve “Say It Isn’t So” gibi hitler de bu başaşağı gidişi durduramamıştır. Grup 2002 yılında “Bounce”, 2003 yılında ise “This Left Feels Right” albümlerini piyasaya sürmüş ancak büyük bir başarı yakalayamamıştır. Her ne MTV’deki son röportajlarından birinde jon Bon Jovi, New Orleans’ta sel felaketi sonrası yaşanan sorunların sınıfsal olduğunu söyleyerek hala sol bir damarı olduğunu belli etse de, grubun piyasa sounduna kapılması bu büyük düşüşte kanımca en büyük etkendir.

Kaynaklar:


- Atacan, Can, “Bon Jovi”, Stüdyo İmge Yayıncılık

- Bon Jovi official web site, http://www.islandrecords.com/bonjovi/

- Imdb.com, http://www.imdb.com/



Ozan Örmeci