5 Aralık 2018 Çarşamba

RFI’de Yayınlanan AB-Türkiye İlişkileri Programı


Radio France Internationale veya kısa adıyla RFI[1], 1975 yılında Radio France’ın parçası olarak kurulmuş olan Paris merkezli ve oldukça ünlü bir radyo istasyonudur.[2] 2008 yılı itibariyle 35 milyonun üzerinde dinleyicisi olan kanal, BBC World Service, Voice of America ve China Radio International’la birlikte dünyanın en etkili radyo servislerinden birisi kabul edilmektedir. Fransız Parlamentosu, 1986 yılında aldığı bir kararla RFI’nin Radio France’tan bağımsız yayın yapmasının önünü açmıştır. Fransa Dışişleri Bakanlığı bütçesinden beslenen RFI, Fransızca’nın yanında İngilizce, Svahili, Hausaca, İspanyolca, Portekizce, Rumence, Rusça, Farsça, Çince, Vietnamca ve Kmerce dillerinde yayın yapmaktadır. RFI’de düzenli olarak yayınlanan programlardan birisi de Daniel Desesquelle tarafından hazırlanan "Carrefour de l’Europe" (Avrupa Kavşağı) programıdır[3]. Bu program kapsamında, geçtiğimiz gün (2 Aralık 2018), İstanbul’dan önemli bir yayın yapılmıştır. Türkiye ile Avrupa ilişkilerini konu alan “Europe et Turquie, l’amour contrarié” (Avrupa ve Türkiye: İmkânsız Aşk) adlı podcast yayının konukları; TÜSİAD Uluslararası Koordinatörü ve Avrupa Birliği Temsilcisi ve Institut du Bosphore (Boğaziçi Enstitüsü) Başkanı Bahadır Kaleağası, Hauts-de-Seine milletvekili ve Fransız Ulusal Meclisi’ndeki Dış İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı olan Jacques Maire, Fransa’nın Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi (Conseiller du commerce extérieur de la France-CCEF) Türkiye Başkanı Franck Mereyde ve Hürriyet Daily News yazarı olan Türk gazeteci Barçın Yinanç’tır. Bu yazıda, bu programda konuşulanlar özetlenecektir.

Radio France Internationale – RFI

Programda ilk soru yöneltilen konuşmacı olan TÜSİAD Brüksel (Avrupa Birliği) temsilcisi Bahadır Kaleağası, öncelikle Türkiye-AB ilişkilerinde son yıllarda bazı sorunların yaşandığını kabul etmekte; ancak ilişkilerin bu sorunlarla sınırlı olmadığını belirterek, günlük yaşamın akışında iki tarafın ilişkilerinde halen pozitif (olumlu) bir hava (enerji) olduğunu iddia etmektedir. Günlük yaşam derken kastettiği şeyin kültürel, ekonomik ve toplumlar arası ilişkiler olduğunu açıklayan Kaleağası, siyaset kurumunun ise ilişkilere olumsuz etkide bulunduğunu iddia etmektedir. Türkiye ile AB arasında siyasi ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında Türkiye’nin birkaç yıl önce olduğu gibi tam üyelik yolunda Kopenhag kriterlerini sağlamak için reformist kimliğine geri dönmesi gerektiğini kaydeden TÜSİAD temsilcisi, bunun hem Türkiye’nin ekonomik ve siyasal (ulusal) çıkarları, hem de AB’nin çıkarları açısından gerekli olduğunu söylemektedir. Türkiye AB yolunda reformlara devam ettiği sürece, ilerleyen yıllarda Avrupa’da yaşanabilecek bir dönüşüm sonucunda AB’nin Türkiye’yi Birliğe üye yapmak konusunda daha esnek davranabileceğini düşünen Kaleağası, bu nedenle ilişkileri germek ve koparmak yerine geliştirmeyi önermektedir.

Daha sonra söz alan gazeteci Barçın Yinanç, Türk hükümetinin son dönemde -bilhassa da 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra- AB ve tüm dünyaya güvenlikçi bir perspektiften yaklaştığını ve AB’nin başarısız darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye yeterince destek vermemesi sebebiyle Birliğe yönelik olarak hükümet nezdinde olumsuz bir bakışın hâsıl olduğunu söylemektedir. Ancak Türkiye’de önemli bir toplumsal kesimin de AB’nin Türkiye’nin demokratik gerilemesi nedeniyle endişelenmesini olumlu karşıladığını belirten Yinanç, bu kesimlerin Türkiye’nin Çin, Rusya ve Mısır gibi demokratik olmayan ülkelerle aynı kategoride değerlendirilmemesi gerektiğini düşündüklerini söylemektedir. Bu noktada Brüksel merkezli eleştirilerin dozajı ile ilgili bazı sorunlar olduğunu vurgulayan Türk gazeteci, buna rağmen AB’nin Türk hükümetine yönelik eleştirilerinin Türkiye’de baskı altında bulunan muhalif grupları umutlandırdığını düşünmektedir. Ancak Yinanç, bu muhalif grupların AB’nin Türkiye ile müzakere sürecini durdurması veya askıya almasını istemediklerini; çünkü böyle bir durumda AB’nin Türkiye üzerindeki kaldıraç etkisini kaybedeceğini düşündüklerini de sözlerine eklemektedir.

Jacques Maire

Üçüncü olarak söz alan LREM (Cumhuriyet Yürüyüşü) partisi milletvekili Fransız diplomat ve siyasetçi Jacques Maire, öncelikle Institut du Bosphore (Boğaziçi Enstitüsü) toplantısı için geldiği İstanbul’da iki ülke ilişkilerinin yeniden gelişmeye başladığını göstermeye çalıştıklarını söylemektedir. Yıkmanın inşa etmekten daha kolay olduğunu söyleyen Fransız diplomat ve siyasetçi, konuşmasında hukuk devleti, basın özgürlüğü ve demokrasi gibi Avrupa değerleri konusunda Türkiye’nin eksiklikleri olduğunu ima etmekte; ancak AB’nin bu zor dönemde Türkiye ile ilişkilerde daha pragmatik davranması gerektiğini belirtmektedir. Buna karşın, Maire, günümüzde her iki tarafta da yapıcılıktan çok, herhangi bir alternatif sunmayan yıkıcı ve tek taraflı yaklaşımların hâkim olduğunu eleştirel bir şekilde söylemektedir. Önceki gün bulunduğu ve el ele yürüyen çiftler ve müzisyenleriyle dikkatini çeken İstanbul’un Taksim semtinin tamamen Avrupa’nın bir parçası olduğunu da söyleyen Fransız siyasetçi, buna karşın, Fransa’nın da yaşadığı bir sorun olarak, Türkiye’deki bölgesel gelişmişlik farklarına ve farklı toplumsal kesimler arasındaki kutuplaşmaya dikkat çekmektedir. Boğaziçi Enstitüsü’nün ve TÜSİAD’ın kendilerine yönelik misafirperverliğinden etkilendiğini de belirten Jacques Maire, iki ülke arasındaki ticari bağların önemine dikkat çekerek konuşmasına son vermektedir.

Fransa Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi Başkanı Franck Mereyde ise, son birkaç yılda turizm sektöründe yaşanan gelişmeleri anlatmakta ve 2016 ve 2017 yıllarında darbe girişimi ve terör olayları nedeniyle Türkiye’de turizm sektörünün olumsuz etkilendiğini; ancak 2018 yılından itibaren Rus turistler başta olmak üzere uluslararası turistlerin yeniden Türkiye’yi güvenli bir ülke olarak değerlendirerek bu ülkeyi ziyaret etmeye başladıklarını ifade etmektedir. Mereyde, bu noktada Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu ve Fransız turistlerin rahatlıkla Türkiye’yi ziyaret edebileceklerini de açıkça söylemektedir. Ayrıca Türkiye’de son derece profesyonelce ve iyi karşılandıklarını belirten Mereyde, Türkiye’de çok sayıda Fransızca konuşan insan olduğunu görmekten dolayı şaşırdığını da anlatmaktadır. Bu insanlar ve kültürel yakınlık sayesinde Fransa ile Türkiye arasında onlarca yıldır devam eden ilişkilerin kopmadığını söyleyen Franck Mereyde, bu şekilde Türkiye’yi överek bu turdaki konuşmasını tamamlamaktadır.

Bahadır Kaleağası

İkinci turda yeniden kendisine söz verilen TÜSİAD temsilcisi Bahadır Kaleağası, Türkiye’nin son dönemde hakikaten de demokratik açıdan bir gerileme yaşadığını kabul etmekte ve bu anlamda Avrupa Birliği kulislerinde yükselen “Türkiye Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor” eleştirilerine hak verdiğini belli etmektedir. Ayrıca Kaleağası, bu demokratik gerileme sürecini darbe girişimi sonrasındaki son 2-2,5 yılla da sınırlamamakta ve -AB ilerleme raporları doğrultusunda- aslında son 4 yıldır Türkiye’de demokrasi kalitesinin azaldığını düşünmektedir. Bu gerilemenin nedenleri sorulduğunda ise, Kaleağası, sorunları, yüzde yüz Türkiye’den kaynaklanan sorunlar ve Avrupa’dan kaynaklanan sorunlar olarak ikiye ayırmaktadır. AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını da 2 farklı kategoride değerlendiren konuşmacı, AB’nin 1995-2005 döneminde Türkiye’ye yönelik politikasını “angajman politikası” olarak değerlendirmekte ve bu dönemde AB’nin çok daha büyük demokratik sorunları olan (idam cezasının varlığı, Kürtçe’nin yasak ve Kürt siyasetçilerin hapiste olması vs.) Türkiye’yi dönüştürmek için Ankara’nın Gümrük Birliği’ne girişinin kabulü ve Türkiye’ye AB tam üyelik perspektifi sunulması gibi olumlu hamleler yaptığını hatırlatmaktadır. Bu dönemde AB’nin yumuşak gücünü kullanarak Türkiye’yi dönüştürmeye çalıştığını kaydeden konuşmacı, bu sayede, AB ilerleme raporlarının da işaret ettiği şekilde, Türkiye’nin AB’nin demokratik kriterlerine (Kopenhag kriterleri) uygun bir ülke haline geldiğini anımsatmaktadır. Kaleağası, 2004-2005 yılından itibarense, AB’nin -Kıbrıs Sorunu nedeniyle- Türkiye’ye yönelik politikasının değiştiğini/bozulduğunu açıklamaktadır. 2004’te Kıbrıs’ta AB desteğiyle oylanan barış referandumu Annan Planı’na Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin “evet”, ama Kıbrıslı Rumların “hayır” dediğini vurgulayan Kaleağası, buna rağmen Rumların AB üyesi yapılarak ödüllendirildiğini ve bu nedenle Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin (Kıbrıs Cumhuriyeti) engellemeleriyle Türkiye-AB ilişkilerinin bozulmaya başladığını vurgulamaktadır. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne benzer şekilde, Nicolas Sarkozy döneminde (2007-2012) Fransa’nın da bazı başlıkları bloke ederek Türkiye’nin AB üyeliğini engellediğini ve Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri bozduğunu hatırlatan konuşmacı, bu nedenle 2005 sonrasında AB-Türkiye denkleminin bozulduğunu ve bugünkü olumsuz tabloya gelindiğini açıklamaktadır. AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak yeniden “angajman politikası” benimsemeden Türkiye ile ilişkileri düzeltemeyeceğini de söyleyen Bahadır Kaleağası, bu anlamda ikili ilişkileri demagog ve yabancı düşmanı popülistlere kurban etmeden, 21. yüzyıl gerçeklerine uygun şekilde yaratıcı davranmak gerektiğine dikkat çekmektedir.

İkinci turda yeniden söz alan Jacques Maire, öncelikle Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon projesinin daha 1960’larda başladığını ve bu noktada Gümrük Birliği’nin çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemektedir. Gümrük Birliği sayesinde endüstriyel malların AB ülkeleri ve Türkiye arasında serbestçe satılabildiğini hatırlatan Fransız konuşmacı, “zor müzakereci” olarak nitelendirdiği Türklerle bu konuda 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasını yapabilmenin kolay olmadığını, ama anlaşma sonuçlarının gayet olumlu olduğunu söylemektedir. Kendisinin de bu süreçte Fransa adına müzakere masasında yer aldığını anlatan Maire, Gümrük Birliği sayesinde iki tarafın ticari kural ve düzenlemeler açısından da birbirlerine uyum sağladıklarını sözlerine eklemektedir. 22 yıldır uygulanan Gümrük Birliği anlaşmasının sadece sanayi ürünlerini ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsadığını ve geleneksel tarım ürünlerinin, hizmetlerin ve kömür ile çelik ürünlerinin halen kapsam-dışı olduğunu belirten Maire, yeni dönemde Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusuna sıcak baktığını ifade etmekte; ancak tarım ürünleri konusunda bunun AB-Türkiye ilişkilerinde temel bir mesele olmadığını söyleyerek olumsuz bir tavır almaktadır. Bu noktada söz alan gazeteci Barçın Yinanç ise, Jacques Maire’i destekler şekilde, Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin -Avrupa Komisyonu’nun raporunda da belirtildiği şekilde- her iki tarafın da çıkarına (win-win) bir gelişme olacağını vurgulamaktadır. Jacques Maire de, büyük bir şantiye ve pazar haline gelen Türkiye ile ekonomik ilişkileri daha da derinleştirmeye çalışırken, son birkaç yılda siyasal olarak bu ülkenin Avrupa değerlerinden uzaklaşmasının yarattığı zorluklara dikkat çekmektedir. Son olarak, Türk hükümetinin (bu noktada konuşmacı hükümet ile Türk devletini ayrıştırmaktadır) Avrupa ile ekonomik ilişkileri iyi seviyede tuttuğu sürece siyasal olarak istediğini yapabileceği düşüncesinin yanlış olduğunu ima eden Fransız siyasetçi, bu anlamda Türkiye’ye yönelik sıcak, ancak hükümete yönelik eleştirel bir pozisyon aldığını belli etmektedir.

Bu turda bir kez daha söz alan Bahadır Kaleağası, ilk olarak Avrupa Birliği’nin daha esnek ve konfederal bir yapıya dönüşmeden Türkiye’ye daha fazla açılmasının mümkün olmadığını söylemekte ve Türkiye’nin kısa süre içerisinde AB’ye üye olacağı düşüncesiyle Avrupa’daki halkların önyargı ve korkularını tetiklememek gerektiğini ifade etmektedir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusunda ise demokratik kriterlerin savunulmasının önemine işaret eden TÜSİAD temsilcisi, demokratik bir rejim olmadan gelişmiş bir ekonomik sistem kurulamayacağını iddia etmektedir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki küçük bir petrol prensliği olmadığını ifade eden konuşmacı, bu nedenle ülkesinin -birkaç sene önce olduğu gibi- özgürlükleri koruyan bir hukuk devleti olması gerektiğinin altını çizmektedir. Kaleağası, ayrıca bu kriterlerin başlangıç şartları değil, ilerleme ve süreci tamamlama kriterleri olması gerektiğini vurgulamakta ve AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak “havuç politikası” (iyi gelişmeler karşısında ödüllendirme ve teşvik etme) uygulaması gerektiğini söylemektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye ile ilişkilerde “Avrupa’ya entegrasyon” yerine “stratejik ortaklık” temasını öne çıkarması sorulduğunda ise, Kaleağası, stratejik ortaklık vizyonunun entegrasyon öğeleri de içerdiğini ve günümüzde Türkiye’nin AB üyeliği konusunda bir ilerleme yaşanmasının -Türkiye’nin, AB’nin ve dünya koşullarının sonucu olarak- kolay olmadığını söyleyerek, ilişkileri krize sokmak yerine bu şekilde gelecekte entegrasyonu mümkün kılabilecek olumlu gelişmelere (Gümrük Birliği’ni güncellemek gibi) odaklanmak gerektiğini belirtmektedir. Kaleağası, ayrıca Türkiye’nin ekonomik dinamizminin Avrupa ülkelerine de ekonomik olarak fayda sağlayacağını anlatmaya çalışmaktadır.

Bu turda Franck Mereyde ise, Türkiye’nin 80 milyonun üzerinde nüfusu ve dinamik ekonomisiyle otomotiv ve bankacılık sektörleri başta olmak üzere Fransa ile ekonomik ilişkilerinin çok önemli olduğunu ifade etmekte ve Türkiye ile Avrupa ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olabileceklerini söylemektedir. Türkiye’nin önemli bir pazar olmasının yanında Asya’ya giriş kapısı anlamında da çok stratejik bir ülke olduğunu vurgulayan Fransa’nın Dış Ticaret Danışmanları Ulusal Komitesi Türkiye Başkanı, AB’nin Türkiye ile yakın ekonomik ilişkiler kurması sayesinde başka ülkeler ve pazarlara da açılabileceğini anlatmaktadır. ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi dev ekonomiler karşısında iddialı olmak isteyen AB’nin Türkiye’nin önemini anlaması gerektiğini belirten Fransız iş insanı, kültürel anlamda da ilişkiler geliştirildikçe daha fazla yakınlaşmanın mümkün olduğunu düşünmektedir.

Gazeteci Barçın Yinanç, bu turdaki konuşmasına Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye-AB ilişkilerini tam üyelik perspektifinden ayrıştıran duruşuna şaşırdığını söyleyerek başlamakta; zira Macron’un daha önceki bir Twitter mesajında Türkiye’yi “Erdoğan’a oy verenler kadar oy vermeyenlerin de yaşadığı bir ülke” olarak öne çıkardığını hatırlatmaktadır. Bu noktada ABD’nin bazı açıklamaları ve politikalarıyla Türkiye ve dünyada tepki çeken Başkanı Donald Trump’ı örnek gösteren Yinanç, Erdoğan karşısında Avrupa’nın duruşunu da buna benzetmekte ve Avrupalı siyasetçilerin Türk halkının meşru temsilcisi olan Türk hükümetiyle Türk halkı arasında bir ayrıştırmaya giderek, Türk halkını kaybetmemeye çalışmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye’ye Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri gibi asla sadece ekonomik menfaat temelinde yaklaşılmaması gerektiğini kaydeden Türk gazeteci, Türkiye’nin demokratik ilerlemesinin hem Ankara’nın ekonomik gelişimi, hem de Avrupa’nın istikrarı ve güvenliği açısından faydalı olacağını açıklamaya çalışmaktadır.

Bu noktada söz alan Jacques Maire, Fransa’daki Türk diyasporasının ve genel olarak Müslüman Fransızların sisteme entegrasyonu konusunun önemine dikkat çekmekte ve Türkiye-AB ve Türkiye-Fransa ilişkilerinin sadece bu tarafların birbirleriyle olan ilişkilerinden değil, iç dinamiklerden de fazlasıyla etkilendiğini söylemektedir. Fransa’nın son dönemde 1905 yasası ile düzenlenen laiklik uygulaması ve Müslümanların laik ve demokratik sisteme entegrasyonu konusunda çalıştığını hatırlatan konuşmacı, son olarak Türkiye’nin demokratik gerilemesinden memnun olmamalarına karşın Ankara ile ilişkileri geliştirmeye çalıştıklarını belli etmektedir.

Bahadır Kaleağası, son olarak Avrupa’da yükselen sağ popülist hareketlerin Türkiye ile ilişkilere etkisini değerlendirmekte ve AB’den uzaklaşan Türkiye’nin başka yönlere savrulabileceğini ve bunun hem Türkiye, hem de AB için olumsuz sonuçları olacağını vurgulamaktadır. Son dönemde Suriye, Irak ve Afganistan’dan Türkiye ve Avrupa’ya gelen büyük göç dalgası nedeniyle popülist partilerin etkili olmaya başladıklarını ifade eden konuşmacı, ayrıca Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Türkiye’nin AB ile zıtlaşmasının Yunanistan için de riskli olduğunu kaydeden Kaleağası, örneğin Atina’nın Ege Sorunu’nu Türk-Yunan ilişkileri değil de, Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde değerlendirmesinin kendisi açısından daha avantajlı olacağını anlatmaktadır. Türkiye’nin AB ile göç ve güvenlik konularında işbirliği yapmaması durumunda başta Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerinin bundan çok olumsuz etkileneceğini belirten TÜSİAD temsilcisi, ayrıca küreselleşen ve büyüyen dünyada AB’nin de Türkiye'yi iterek dünya sahnesinden geri çekilmemesi gerektiğini ifade etmekte ve bu anlamda AB’nin istikrarlı ve kendisiyle uyumlu bir Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu söylemektedir.

Sonuçta, programın gayet faydalı ve öğretici olduğu ve bu programdan bazı mesajlar çıkarıldığı söylenebilir. Bu mesajlar ise; AB’nin ve Fransa’nın Türkiye’yi kaybetmek istemediği, ancak Türk hükümetinin son yıllardaki anti-demokratik uygulamalarından rahatsız oldukları ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesinin yeni dönemde en temel konu olacağıdır.


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.rfi.fr/.
[2] Vikipedi - https://tr.wikipedia.org/wiki/Radio_France_Internationale.
Wikipedia - https://en.wikipedia.org/wiki/Radio_France_Internationale.
[3] Program arşivi için bakınız; http://www.rfi.fr/emission/carrefour-europe.

29 Kasım 2018 Perşembe

France Culture’de Yayınlanan ‘Ortadoğu’da Kaos’ Programı


Radio France grubuna bağlı olarak yayın yapan Fransız devlet radyosu “France Culture”[1], 1940’lardan bu yana farklı isimlerle faaliyette olan (1963’ten beri şimdiki ismiyle) ciddi bir medya kuruluşudur. Kuruluş, yıllardır farklı alanlarda Fransızca dilinde yaptığı programları internet sitesinden takipçilerinin beğenisine sunmaktadır[2]. Belçikalı gazeteci Christine Ockrent tarafından bu radyo için hazırlanan yayınlardan birisi de “Affaires Etrangères” (Dış İlişkiler) isimli programdır. Ockrent, 14 Ekim 2018 tarihinde, bu program kapsamında “Le Chaos au Moyen-Orient” (Ortadoğu’da Kaos) başlıklı bir yayın yapmıştır[3]. Programa; Ortadoğu uzmanı olan tanınmış Fransız akademisyen ve yazar Gilles Kepel, Cezayir asıllı Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, emekli diplomat Gilles Gauthier, Le Monde gazetesi muhabiri Hélène Sallon ve Courrier International dergisi yöneticisi Eric Chol katılmışlardır. Bu yazıda, 58 dakikalık bu programda konuşulanlar özetlenecektir.

France Culture


Christine Ockrent’in yaptığı giriş konuşması ve takdimin ardından ilk söz alan konuşmacı olan akademisyen Gilles Kepel, yeni kitabına ilham kaynağı olan son dönemde Ortadoğu eksenli en önemli siyasi gelişmeleri; -bölgeyi özgürleştirmesi ve demokratikleştirmesi umut edilen Arap Baharı sürecinde- IŞİD (DAEŞ) gibi radikal İslamcı terör örgütlerinin oluşması, otoriter rejim modellerinin bölgede yeniden destek bulması, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkelerde iç savaşların yaşanması, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi ve iç savaşlara katılan köktendinci cihatçıların ülkelerine geri dönmesi olarak sıralamaktadır. Kepel, bu sorunların Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi ve Avrupa’nın geleceğine dair halklarda çok ciddi kaygıların ortaya çıkmasına neden olduğunu belirtmekte ve 2019’da yapılacak Avrupa seçimleri öncesinde aşırı sağın yakaladığı rüzgârın (İtalya’da Matteo Salvini, Almanya’da AfD ve Macaristan’da Viktor Orban örneklerini vermektedir), bizi, Ortadoğu’da yaşananlar hakkında akılcı (rasyonel) ve yapısal olarak daha iyi düşünmemiz konusunda zorladığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Ortadoğu’da demokratikleşme ve özgürleşme beklenen Arap Baharı’nın bölgede şarlatanların başa geçtiği olumsuz süreçlere neden olduğunu vurgulayan konuşmacı, ayrıca kendisinin bir akademisyen olarak eylem adamı olmadığını ve yalnızca olayları anlamaya çalıştığını açıklamaktadır. Gilles Kepel, daha sonra Sortir du chaos : Les crises en Méditerranée et au Moyen-Orient (Krizden Çıkmak: Akdeniz ve Ortadoğu’daki Krizler) adlı yeni kitabında yer verdiği ve İslamcılık akımının yaygınlaşmasına neden olan bazı önemli tarihsel olayları (1973 Yom Kippur Savaşı, 1973-1974 Opec petrol krizi ve 1979 İslam Devrimi) sıralamaktadır. Kitabında çok önemli ve Ortadoğu’nun gelişimini açıklayan haritaların da yer aldığını söyleyen Kepel, ayrıca Rusya’nın son dönemde Ortadoğu’da çok etkili ve birçok ülkeyle yakın ilişkileri olan (İsrail, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye) bir aktör olduğunu vurgulamakta; ancak diğer yandan da ekonomik büyüklük açısından İtalya ile İspanya arasında bir yerde konumlanan ve giderek bir petro-monarşi görüntüsü almaya başlayan Rusya’nın sınırlı gücüne dikkat çekmektedir. Ayrıca Rus lider Vladimir Putin’in KGB’den yetişen ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanıklık eden bir kişi olduğunun altını çizen Kepel, bu nedenle “modern çar” görüntüsündeki Rus lider ve devletinin Ortadoğu’da daha fazla nüfuz alanı kaybetmemek konusunda çok hassas davrandığını ima etmektedir.

Gilles Kepel


İkinci konuşmacı olan Paris Dauphine Üniversitesi Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, Ortadoğu’da bölgesel siyaset dinamiklerini belirleyen en önemli iki faktörü; (1) petrol kaynakları ve petrol gelirlerinin paylaşımı ve (2) özellikle Körfez ülkelerine gerçekleşen göç hareketleri olarak değerlendirmektedir. Bölgedeki ülkeleri iki farklı kategoride değerlendiren Mouhoud, bir tarafta yoğun doğal kaynaklara sahip ve -Suudi Arabistan dışında- nüfusu fazla olmayan zengin ülkeler, diğer tarafta ise nüfusu fazla ve ekonomik gelişmişliği düşük ülkeler (ki bu ülkeler arasında da Cezayir, Irak ve İran gibi doğal kaynak zengini bazı devletler bulunmaktadır) olduğunu söylemektedir. Konuşmacı, bu nedenle, bölgede göç hareketlerinin daha çok Körfez ülkelerine doğru olduğunu ve zengin Körfez ülkelerinin petrol gelirleri sayesinde diğer ülkelerin ekonomilerine etkide bulunduklarını ve bu sayede onlar üzerinde siyasal nüfuz elde ettiklerini belirtmektedir. Petrol fiyatlarının bölgesel siyasete etkilerini de örneklerle açıklayan Mouhoud, günümüzde ise jeopolitik risklerin ve özellikle de İran’ın durumunun petrol fiyatları açısından kritik bir faktör olduğunu söylemektedir. Mouhoud, ayrıca petrol zengini ülkelerin ekonomilerini bugüne kadar çeşitlendirmeyi başaramadıklarını ve bu sektörlerde istihdam olanaklarının az olması sebebiyle diplomalı gençlerin ve kadınların çalışma oranlarının çok düşük seviyelerde kaldığını açıklamaktadır. Üçüncü önemli veri olarak bölge ülkelerinin otoriter ve yolsuz rejimlerini işaret eden Cezayir asıllı akademisyen, konuşmasına, bölge ülkelerinin ekonomilerine genelde bir veya birkaç şirketin hâkim olması sebebiyle bu tarz ülkelerde “ahbap-çavuş kapitalizmi” (copinage) benzeri piyasa ilişkilerinin oluştuğunu belirterek son vermektedir. Mouhoud, bunlara ek olarak, Arap Baharı'na neden olan ekonomik sorunlar ve siyasal baskıların bölgede günümüzde de geçerli olduğunu söylemektedir. 

Üçüncü konuşmacı olan Fransa’nın eski Yemen Büyükelçisi ve İskenderiye (Mısır) Konsolosu ve bir dönem Jack Lang’ın danışmanı olan Gilles Gauthier, J’ai couru vers le Nile (Nil’e Doğru Koştum) adlı son kitabında da anlattığı şekilde, bölgenin önemli ülkelerinden Mısır’da rejimin 1952 yılından beri devamlılık gösterdiğini ve bunun da Mısır Ordusu etrafında şekillendiğini belirtmektedir. Mısır’daki Abdülfettah el Sisi liderliğindeki askeri kastın şimdilerde Suudi Arabistan finans kaynaklarından beslendiğine işaret eden Gauthier, bu noktada Mısır tarafından Suudi Arabistan’a devredilen Sanafir ve Tiran adalarını gündeme getirmektedir. Ayrıca Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerin otoriter eğilimlerinin son dönemde daha da arttığını vurgulayan Fransız diplomat, örneğin Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminin bile aranır hale geldiğini söylemektedir. Bu gelişmede etkili olan temel faktörü feodal özellikleri ağır basan Suudi rejiminin bölgesel nüfuzunun artması olarak vurgulayan Gauthier, bölgedeki diktatoryal yönetimlerin baskıları altında ezilen toplumların ise görünmez bir devrim sürecinden geçtiklerini ve kadın hakları ve toplumsal ilişkiler başta olmak üzere birçok alanda sosyal ağların da etkisiyle büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığını iddia etmektedir. Bu değişim ve dönüşümlerin son derece derinlikli olduğunu da iddia eden konuşmacı, buna karşın, bölgedeki siyasal yapıların toplumsal değişime direndiklerini de sözlerine eklemektedir.

Sonraki turda Sünni İslam dünyasının lider ülkelerinden biri olarak öne çıkarılan Suudi Arabistan hakkında görüşleri istenen akademisyen Gilles Kepel, öncelikle Suudi Arabistan’ın 2014-2016 döneminde petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ekonomik gerileme ve dolayısıyla siyasi gerileme yaşadığını söylemekte ve bu ülkenin şimdilerde bazı önemli sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Bunlardan ilki, ülkenin “rantiye devlet” modeli çerçevesinde değerlendirilebilecek olan ekonomisinin dönüştürülmesi sorunudur. Bu bağlamda, yaygın çok eşlilik ve gelişmiş ekonomik durum nedeniyle Suudi Arabistan’ın diğer bölge ülkelerine kıyasla nüfusunun fazla olması ve çok büyük bir Kraliyet ailesinin bulunması da (bu ülkede yalnızca binlerce Prens bulunmaktadır) ekonomide yapılacak düzenlemeleri daha da kritik ve zor bir hale getirmektedir. Son dönemde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi siyasal sistemde “tek adam” olarak öne çıkmasının sistemin etkin (efficace) hale getirilmesi anlamında önemli olduğunu belirten Kepel, Mısır’da 1920’lerde kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketine destek veren Katar’la Suudi Arabistan arasında son yıllarda ortaya çıkan uyuşmazlığa da dikkat çekmektedir. Türkiye ile Katar’ın yakın geçmişte Mısır’da Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi’nin seçilmesine destek verdiklerini ve Suudi Arabistan’la anlaşmazlıkların bu noktada başladığını da belirten Kepel, Bedevi Suud hanedanlığının Müslüman Kardeşler hareketini kendisine düşman olarak gördüğünü söylemektedir. Muhammed bin Selman’ın İran’a karşı güç kullanılmasını savunan duruşunun ABD’deki Donald Trump çizgisiyle örtüştüğünü de belirten Kepel, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ise adeta Osmanlı Halifesi gibi davranarak Müslüman dünyanın sorunlarına -başta Filistin Sorunu olmak üzere- yakın ilgi gösterdiğini ve bu bağlamda Sünni dünyanın liderliği konusunda Suudi Arabistan’la Türkiye’nin de rekabet halinde olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu yıl içerisinde bizzat bulunduğu Türkiye’nin ekonomik açıdan çok zor bir dönemden geçtiğini belirten Fransız akademisyen, ABD ile yaşanan Rahip Andrew Brunson krizini de bu noktada hatırlatmaktadır.

Courrier International dergisi editörü Eric Chol ise, bu turda, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülen muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı vakasını yorumlamakta ve birçoklarının gerçek bir demokrat olarak lanse ettiği Kaşıkçı’nın Muhammed bin Selman’ın ülkesinde ipleri eline almasının ardından sorunlar yaşamaya başladığını ifade etmektedir. Ayrıca Kaşıkçı'nın çok tecrübeli bir gazeteci olduğunu anlatan Chol, kendisinin bir dönem Suudi istihbaratının başındaki Prens Türki el Faysal'ın danışmanlığını yaptığını da vurgulamaktadır. 

Sonraki turda, Gilles Kepel, yıllar öncesinden şahsen ve yakından tanıdığı Cemal Kaşıkçı’nın Ortadoğu politikasını çok iyi bilen önemli ve nazik bir gazeteci olduğunu ve açık bir şekilde Müslüman Kardeşler çizgisinde siyaset yaptığını, ancak Prens Türki el Faysal'ın danışmanı olmasından sonra Müslüman Kardeşler'e daha mesafeli yaklaşmaya başladığını söylemektedir. Daha sonra cihatçılık ve terörizm sorununa odaklanan Kepel, bu alanda iki temel çizginin olduğunu belirtmekte ve bunları; -Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında 1980'lerde yaygınlaşan- Selefi radikalizmi (Usama bin Ladin benzeri) ve Mısır merkezli Müslüman Kardeşler radikalizmi (Ayman el Zevahiri-Eymen ez-Zevahiri örneği) olduğunu açıklamaktadır. El Kaide’yi bu kişilerin kurduğunu hatırlatan Kepel, El Kaide ve IŞİD'in halen tamamen yok edilemediklerini de vurgulamaktadır. El Kaide modeli terör hareketlerinin 2000'lerde işe yaramaz hale geldiğini belirten Fransız konuşmacı, IŞİD'in ise eylem kapasitesini kaybetmesine karşın hala varlığını koruduğunu söylemektedir. 

Bu turda ilk kez söz alan Le Monde gazetesi muhabiri ve L'Etat islamique de Mossoul : histoire d’une entreprise totalitaire (Musul'da IŞİD: Totaliter bir Teşebbüsün Tarihi) kitabının yazarı Hélène Sallon, 2017 Aralık ayından beri IŞİD'in Irak ve Suriye'de toprak kontrolünü kaybettiğini, buna karşın kontrolün kimde olduğunun bilinmediği gri bölgelerde varlığını sürdürdüğünü söylemektedir. IŞİD'in ekonomik faaliyetlerini gizlice nasıl sürdürebildiğini de anlatan Sallon, örgüt tarafından finanse edilen 5-10 kişilik küçük hücrelerleIŞİD'in günümüzde bile operasyonel hale gelebileceğini ima etmektedir. 

Bu turda yeniden söz alan El Mouhoub Mouhoud ise, öncelikle Irak'ın zengin petrol kaynaklarına karşın Körfez ülkeleri gibi gelişmiş bir ekonomisinin olmadığını hatırlatmakta, daha sonraysa Irak ve bölge ülkelerindeki ekonomik sorunları sıralamaktadır. Irak açısından sorunların temelinde petrol gelirlerine rağmen ekonominin çeşitlendirilememiş ve gelişmemiş olmasının bulunduğunu söyleyen Mouhoud, işsizlik oranlarının yüksek olması ve kayıtdışı ekonominin neredeyse kayıtlı ekonomi kadar gelişmiş olmasını da diğer önemli ekonomik sorunlar olarak belirtmektedir. Irak özelinde Sünni-Şii nüfusun birlikte varlığı gibi başka siyasal ve toplumsal gerilimlerin de olduğunu söyleyen akademisyen, Arap dünyasında siyasal demokratik dönüşümünü tamamlamış tek ülke olarak Tunus'u övmekte, ancak bu ülkenin de ekonomik dönüşümünü henüz tamamlayamadığını ve güvenlik risklerini tamamen gideremediğini sözlerine eklemektedir. 

Fransa'nın bir dönem Yemen Büyükelçiliğini yapan Gilles Gauthier ise, son turda, iyi bildiği bu ülkede son yıllarda yaşanan insani trajedilere dikkat çekmektedir. Yemen konusunda Fransa, İngiltere ve Almanya gibi büyük ülkelerin harekete geçme konusundaki isteksizliklerine de vurgu yapan diplomat, bu konunun yeni güvenlik risklerine neden olabileceğini; zira iç savaş ve ekonomik çöküntü ortamında IŞİD ve El Kaide gibi terör örgütlerinin bu ülkede taban bulabileceğini ve yeni elemanlar devşirebileceğini belirtmektedir.

Gilles Kepel ise, son turda, ABD'nin JCPOA olarak bilinen İran nükleer anlaşmasından çekilmesinden sonra İran'ın bölgedeki etkisinin azaldığını iddia etmekte ve ABD Başkanı Donald Trump'ın saçma bulunan hareketlerinin aslında bir strateji çerçevesinde gerçekleşmiş olabileceğini söyleyerek programı sonlandırmaktadır.  

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[2] Buradan program listesine ulaşılabilir; https://www.franceculture.fr/emissions.

22 Kasım 2018 Perşembe

Robin Niblett’den ‘Think-Tanklerin Geleceği’ Konuşması


Britanyalı Uluslararası İlişkiler uzmanı Robin Niblett (1961-)[1], 2007 yılından bu yana İngiliz Kraliyet ailesinin desteğiyle 1920’lerde kurulmuş olan Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) adlı köklü düşünce kuruluşunun yöneticisi olarak görev yapmaktadır. Niblett, geçtiğimiz gün kurumu bünyesinde “The Future of Think-Tanks” (Think-Tanklerin/Düşünce Kuruluşlarının Geleceği) başlıklı önemli bir konuşma yapmıştır. Bu yazıda, Sasha Havlicek’in yönettiği bu konuşmada söylenenler özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Konuşmanın başında, moderatör Sasha Havlicek, Birleşik Krallık’a dair bazı istatistikler vererek; halkın yarıdan çoğunun (yüzde 52) think-tank veya düşünce kuruluşu adı verilen kurumların ne olduğunu ve yine yarıya yakın (yüzde 47) kısmının bu kurumların ne iş yaptıklarını bildiklerini, ancak çok azının (yüzde 17) bu kurumların sunduğu bilgilere itibar ettiklerini vurgulamaktadır. Robin Niblett ise, konuşmasına, anısına konuşma yaptığı ve bir dönem Chatham House’da da görev yapan İngiliz akademisyen Martin Wight’ı anarak başlamakta ve daha sonra neden bu konuşmayı büyük bir heyecanla yaptığını açıklamaktadır. Niblett’ın vurguladığı ilk neden, Chatham House’un 2020 yılında kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlayacak olmasıdır. İkinci neden, dünya siyasetinde son dönemde yaşanan büyük çalkantılar nedeniyle think-tanklerin rolünün sorgulanmaya başlamasıdır. Üçüncü olarak ise, Niblett, Martin Wight ve Hedley Bull gibi İngiliz Okulu düşünürlerinin geliştirdikleri “uluslararası toplum” (international society) kavramının bu çalkantılı dönemde uluslararası siyasetin “sıfır toplumlı oyun” (zero-sum game) mantığına dönmesinin engellenmesi açısından daha da büyük önem kazandığını düşünmektedir. Niblett, bu bağlamda, düşünce kuruluşlarının gelecekte uluslararası düzen ve siyasi istikrarın sağlanması konusunda ulusal hükümetlere yardım edebilen önemli kurumlar olmaları için bazı prensipleri benimsemeleri gerektiğini de vurgulamaktadır.

Bu girişin ardından, Robin Niblett, Batı dünyasında think-tanklerin nasıl kurulduğunu anlatmaya başlamaktadır. 1910-1921 döneminde Carnegie Endowment for International Peace (Carnegie Uluslararası Barış Vakfı), Brookings Institution (Brookings Enstitüsü), Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ve Council on Foreign Relations-CFR (Dış İlişkiler Konseyi) gibi dört önemli ve köklü düşünce kuruluşunun hükümetlerce değil, özel kişilerce kurulduğunu hatırlatan konuşmacı, buradaki amacın geçmişin (temelde Birinci Dünya Savaşı) hatalarından bilimsel çalışmalar yoluyla dersler alınması ve uluslararası siyaseti doğru yönde teşvik ederek küresel barışın korunması olduğunu vurgulamaktadır. Ancak bu kuruluşların hitap ettikleri ana kitle olan siyasetçiler ve diplomatların başta bu tarz kurumlara şüpheyle yaklaştıklarını kaydeden Niblett, bu dört kurumun düzenledikleri seminerler ve verdikleri dersler sayesinde bu şüpheleri aşmayı başardıklarını ve politika yapım sürecinin parçası olmayı başardıklarının altını çizmektedir. Bunun ötesinde, bu dört kurumun da ABD Başkanı Woodrow Wilson’dan kaynaklanan Wilson İlkeleri ve buna bağlı olarak gelişen uluslararasıcılık (Carnegie ve CFR) ve Chatham House çizgisini yansıtan “liberal emperyalizm” anlayışları etrafında oluştuğunu kaydeden İngiliz uzman, bu anlamda köklü düşünce kuruluşlarının ütopyacı olmadıklarını (yani Gerçekçi-Realist çizgide olduklarını) ve uluslararası kurumsal yapıları güçlendirerek uluslararası sistemi istikrarlı hale getirmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. Ancak bu kurumların dayandığı Milletler Cemiyeti yapısının çökmesiyle İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını anımsatan Niblett, bu doğrultuda savaş sonrasında Birleşmiş Milletler düzeninin kurulduğunu ve özellikle Batı dünyasında ekonomik açıdan hızlı gelişim ve kalkınmayı sağlayan başarılı bir dönem yaşandığını söylemektedir.

Soğuk Savaş döneminin think-tanklerin Washington DC ve Avrupalı başkentlerde yaygınlaşması anlamında faydalı bir işlev gördüğünü de belirten Niblett, Batı dünyası dışında da bu dönemde think-tanklerin kurulduğunu, ancak bunların hükümet/devlet kontrolünde ortaya çıktıklarını söylemekte ve bu anlamda Batılı muadilleri gibi özgür olamadıklarını ima etmektedir. Soğuk Savaş döneminde düşünce kuruluşlarının tam zamanlı çalışanları olan ciddi kurumlara dönüştüğünü de söyleyen İngiliz konuşmacı, ancak bu dönemde think-tanklerin kuruldukları dönemdeki gibi dünya barışını ve uluslararası istikrarı korumaktan daha çok, Batı dünyasının Soğuk Savaş’ı kazanması hedefine odaklandıklarını samimiyetle itiraf etmektedir. ABD’deki Başkanlık sisteminin yürütme ve yasama arasındaki katı güçler ayrılığı mekanizması sayesinde think-tanklerin bağışlar yoluyla güçlenmesi için ideal bir ortam oluşturduğunu belirten Niblett, Amerikan düşünce kuruluşlarının bu sayede sektörü domine ettiklerini ve hatta Amerikan siyasal elitinin yetişmesi konusunda da faydalı rol oynadıklarını söylemektedir. Niblett, bunun tam zıttı şekilde, bu dönemde Avrupa devletlerinde kurulan think-tanklerin devlet/hükümet politikaları nedeniyle maddi açıdan güçlenemediklerini ve Amerikalı muadillerinden geride kaldıklarını vurgulamaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan think-tanklerinin küreselleşmeyi doğru şekilde öngörerek büyüdüklerini ve birçok diğer ülke ve başkentte şube açtıklarını, ayrıca konu ve politika bazlı uzman düşünce kuruluşlarının da kurulduğunu söyleyen İngiliz uzman, bu dönemde Londra, Cenevre ve Brüksel gibi bazı Avrupa şehirlerinin de düşünce kuruluşları açısından merkez konuma geldiklerini kaydetmektedir. Küreselleşmeye uyum sağlayan Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerin de think-tank trendini yakaladığını belirten konuşmacı, Çin’in günümüzde 512 düşünce kuruluşuyla ABD’nin ardından ikinci sırada yer aldığını söylemektedir. Ancak Batı dışı ülkelerde (Çin, Rusya, Körfez ülkeleri) düşünce kuruluşlarının gelişiminin Batı dünyasından farklı bir seyir izlediğini hatırlatan konuşmacı, bu ülkelerde sivil toplumun gelişmemiş olması sebebiyle think-tanklerin devletten ve hükümetten özerklik veya bağımsızlıklarının ya düşük seviyede ya da hayali (hiç gelişmemiş) olduğunu söylemektedir. Batı dışı ülkelerde Batı orijinli uluslararası düşünce kuruluşlarına da şüpheyle ve olumsuz şekilde yaklaşıldığını belirten konuşmacı, bu anlamda Çin, Rusya, Mısır ve Körfez ülkelerinde son yapılan siyasi girişimlere dikkat çekmektedir.

Dünyada think-tank endüstrisinde iddialı olan ülkeler ve think-tank sayıları

Konuşmasının sonraki bölümünde think-tanklerin günümüzde karşılaştıkları sorunlara ve sahip oldukları imkânlara odaklanan Robin Niblett, bu doğrultuda ilk olarak küreselleşmenin pozitif rolüne dikkat çekmekte ve geçmişe kıyasla açlık ve fakirlik gibi konularda dünya genelinde iyiye gidildiğini iddia etmektedir. Hızla gelişen teknolojinin de bu açıdan çok faydalı olduğunu vurgulayan konuşmacı, buna karşın küreselleşme nedeniyle artık devletlerin tek başlarına mücadele edemedikleri bazı büyük sorunlarla (iklim değişikliği, salgın hastalıklar, uluslararası terörizm ve siber ataklar) karşı karşıya olduklarını da vurgulamaktadır. Hükümetlerin bu sorunlarla başa çıkamaması neticesinde milliyetçi ve popülist hareketlerin son dönemde dünya genelinde çıkışa geçtiğini de sözlerine ekleyen Chatham House yöneticisi, ABD ile Çin arasında giderek kızışan stratejik rekabetin de kurallara dayalı uluslararası sistemi zayıflattığını açıklamaktadır. Teknolojik hâkimiyete dayalı bu rekabetin dünya dengesini bozduğunu ama ABD’nin yerini alabilecek bir ülkenin de henüz ortaya çıkmadığını vurgulayan Niblett, bu bağlamda 21. yüzyılda think-tanklerin güvenilirliklerinin üç temel konuda test edileceğini söylemektedir.

Bunlardan ilki, Batılı demokratik ülkelerde politika yapım sürecinin aşağıdan yukarı (bottom-up) hareketle dizayn edilmesi ve medya ve internet özgürlüklerinin sağlanması gerekliliğidir. Niblett’e göre, bu durum think-tank endüstrisini de kökünden değiştirmeye başlamıştır. Zira artık toplumsal tabanı ve kamusal yansımaları olmayan think-tankler, sadece uzman kadrolarıyla etkili olamamaktadırlar. Bu bağlamda, İngiliz konuşmacıya göre think-tanklerin geleneksel “trickle-down” (yukarıdan aşağıya doğru etkili olma) yöntemi artık anlamsızdır. Bu nedenle, günlük siyasal gelişmeler hakkında yapılan etkinlik ve programlara think-tank uzmanları daha yoğun katılım göstermeli ve analiz ve konuşmalar yaparak fikirlerini toplumsal tabana yaymalıdırlar. Ancak bu durumun riski de think-tank veya akademi ile medya/basın arasındaki çizgilerin kaybolması veya belirsizleşmesidir. Ayrıca yeni dönemde think-tankler sadece uzman raporlarıyla yetinmemeli ve detaylı açıklamalar içeren bloglar, büyük veri setleri-istatistik verileri ve infografik çalışmalara da yayınlarında ve web sitelerinde yer vermelidirler.

Robin Niblett’e göre, think-tanklerin verilerine halk nezdinde güvensizlik duyulması da son dönemde yeni bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Bu bağlamda, konuşmacı, ABD’de popülist aday Donald Trump’ın Başkan seçilmesi ve Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu süreçlerine dikkat çekmekte ve nasıl bu iki gelişmiş ve demokratik ülkede de halkların uzman görüşleri ve think-tank raporlarında yer alan uyarılardan farklı şekilde hareket ettiklerini hatırlatmaktadır. Bu doğrultuda, Niblett, neredeyse tamamı küreselleşme taraftarı haline gelen ve küresel sorunlarla küresel mücadele yöntemini benimseyen think-tanklerin, küreselleşmenin yerel halkın kültürel kimliği ve ekonomisi üzerinde yarattığı olumsuz etkileri görmezden gelmiş olabileceğini kabul etmekte ve bir anlamda özeleştiri yapmaktadır. Ayrıca bilimsel verilerle desteklenen olgulara son dönemde -küresel ısınma örneğinden de anlaşılabileceği üzere- halk tarafından şüpheyle yaklaşılmasının ciddi bir sorun olduğunu kaydeden Niblett, bu anlamda think-tanklerin güvenilirlikleri ve ikna kabiliyetlerini arttırmaları gerektiğini ima etmektedir.

Konuşmacının dikkat çektiği ve 21. yüzyılda think-tanklerin çalışmalarını gölgeleyebilecek üçüncü önemli mesele ise, think-tanklerin fonlanması konusudur. Batı dışı toplumlarda devletler/hükümetlerce fonlanan think-tanklerin veri seçimlerinde zaten taraflı/seçici davrandığının düşünüldüğünü söyleyen Niblett, ancak özel kişi ve kurumlarca fonlanan düşünce kuruluşlarının da bu bağlamda bazı riskler yaşayabileceklerini düşünmektedir. Niblett’a göre, öncelikle, tüm kurucu ve uzmanlarının küreselleşme gibi meselelerde benzer görüşlere sahip olması, düşünce kuruluşlarının özgün ve yaratıcı fikirlere ulaşmalarını engelleyebilir. Bir diğer önemli sorun, yabancı hükümetlerin ve uluslararası şirketlerin think-tanklerin fonlanmasına dâhil olması nedeniyle rapor ve analizlerin nesnelliğini kaybetmesi riskidir. Tüm dünyada giderek bir endüstri haline gelen think-tankler, bir ticari işletme mantığında hareket etmeye başlarlarsa, kurucu amaçlarından ve savundukları değerlerden de zamanla sapabilir ve şirket ve devletlerin “yumuşak güç” pazarı haline gelebilirler.
Bu sorunları sıraladıktan sonra ne yapılması gerektiği konusuna da kısaca değinen İngiliz konuşmacı, siyasal istikrarsızlığın zirvede olduğu günümüzde think-tanklerin nesnel ve bilimsel analizlerine fazlasıyla ihtiyaç duyulduğunu, ancak hükümetlerin popülizm cereyanı ve halkın tepkileri nedeniyle bu konuda ısrarcı davranamadıklarını ve halka yol göstermektense halkı takip etmeyi tercih ettiklerini (eleştirel bir tonda) söylemektedir. Daha sonra ise, Niblett, think-tanklere yol gösterebilecek ve Chatham House’da uygulamaya çalıştıkları beş özgün fikri sıralamaktadır:
  1. Özgün amaç ve hedeflere daha da çok sahip çıkmak (nesnel veri ve bilimsel analizlere güvenmek ve kişisel görüş ve eğilimleri araştırmalara dâhil etmemek).
  2. Büyük düşünmek (Ekonomiye fazlasıyla teknokratik düzeyde yaklaşılan bir dönemin ardından, think-tankler, kalkınma başta olmak üzere birçok konuya daha yaratıcı ve iddialı şekilde yaklaşabilirler).
  3. Pozitif değişimi savunmak (Güç politikası son dönemde yeniden yükselişe geçmeye başlasa da, think-tankler pozitif yönde değişimi teşvik etmelidirler).
  4. Yenilikçi-İnovatif olmak (Devlet dışı aktörlere de -özellikle iş dünyası- çalışmalarda yer vererek uluslararası düzeni olumlu yönde değiştirmek için girişimlerde bulunmak ve bilimsel yöntemleri genişletmek/geliştirmek).
  5. Farklı seslere yer vermek (Bilimsel analiz ve raporlarda sadece belli bir toplum kesim ve gruba yönelik değil, tüm grupları kapsayacak şekilde hareket etmeye çalışmak ve özellikle gençlere şans tanımak).
Sonuç olarak, Robin Niblett’ın “The Future of Think-Tanks” konuşmasının think-tank endüstrisinin gelişimi ve geleceği konusunda çok faydalı ve önemli bir konuşma olduğu vurgulanmalıdır. Türkiye'de think-tank endüstrisinde devlet veya siyasal parti bağlantısı olmadan ayakta kalmanın zorlukları ve Türkiye'de devlet/hükümet destekli think-tanklerin son dönemde yaşadıkları başarısızlıklar da düşünüldüğünde, bu sektörde çalışan herkese halkın ve sivil toplumun sahip çıkması gerekliliği ise ortadadır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Hakkında bilgiler için; https://www.chathamhouse.org/expert/dr-robin-niblett-cmg.

21 Kasım 2018 Çarşamba

TBMM’de Temsil Edilen Büyük Siyasal Partilerin Dış Politika Vizyonlarında Örtüşen Noktalar


Özet: Türkiye’de parlamento (TBMM) içerisinde temsil edilen beş büyük siyasal partinin (AK Parti-Adalet ve Kalkınma Partisi, CHP-Cumhuriyet Halk Partisi, HDP-Halkların Demokratik Partisi, MHP-Milliyetçi Hareket Partisi ve İyi Parti) dış politika vizyonları bazı konularda benzerlik göstermekte, ancak bazı konularda da farklılaşabilmektedir. Bu araştırmada saptanacak olan ve tüm partilerin uzlaştığı konular, Türk Dış Politikası’nda genel kabul gören temel eğilimler olarak anlaşılmalı ve bu anlamda “devlet politikası” olarak değerlendirilmelidir.

Anahtar Kelimeler: Türk Dış Politikası, AK Parti, CHP, MHP, HDP, İyi Parti.

Giriş
Türkiye’de 24 Haziran 2018 tarihinde düzenlenen son genel seçim sonucunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beş siyasal parti (AK Parti-Adalet ve Kalkınma Partisi, CHP-Cumhuriyet Halk Partisi, HDP-Halkların Demokratik Partisi, MHP-Milliyetçi Hareket Partisi ve İyi Parti) anayasanın 95. maddesine uygun şekilde (Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı 2018/b) en az 20 sandalye kazanarak parlamento grubu kurmayı başarmıştır. Bu beş büyük partiden dördü (AK Parti, CHP, MHP ve HDP), zaten yıllardır Türkiye siyasetinin ana aktörleri durumundadırlar. İyi Parti ise, yeni kurulan bir siyasal parti olarak ilk kez parlamentoya girmeye hak kazanmıştır. Son genel seçim sonucunda TBMM içerisindeki sandalye dağılımı şu şekilde oluşmuştur (Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı 2018/a):

Parti AdıÜye Sayısı
Adalet ve Kalkınma Partisi290
Cumhuriyet Halk Partisi142
Halkların Demokratik Partisi65
Milliyetçi Hareket Partisi50
İyi Parti40
Türkiye İşçi Partisi2
Saadet Partisi2
Demokrat Parti1
Büyük Birlik Partisi1
Bağımsız Milletvekili2
Tablo I: 24 Haziran 2018 genel seçimi sonrasında TBMM’deki sandalye dağılımı

Tablo I’den de görülebileceği üzere, diğer siyasal partilerin Türkiye siyasetinde etkili olma şansları kısa ve orta vadede mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle, araştırmada TBMM’de grubu olan beş büyük siyasal parti üzerinde durulacaktır. Araştırmada, bilimsel yöntem olarak birincil kaynakların incelenmesi (özgün parti programları) ve içerik analizi (content analysis) metodlarını kullanılacaktır.

Beş Partinin Dış Politikada Uzlaştıkları Konular
Avrupa Birliği Üyeliği: Türkiye’deki beş büyük partinin üzerinde uzlaştığı konulardan ilki, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik başvurusunun devam ettirilmesi ve bu amaca ulaşılmasıdır. Örneğin, Türkiye içinde muhalif gruplarca ve yurtdışında Türkiye karşıtlarınca sıklıkla “Batı karşıtı” ve “İslamcı” olmakla eleştirilen muhafazakâr sağ çizgideki AK Parti, bu konuda, parti programında, “Türkiye Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, taahhütlerini ve Birliğin üyelik için öteki aday ülkelerin de yerine getirmesini istediği şartları bir an önce sağlayacak, gündemin yapay sorunlarla meşgul edilmesini önlemeye çalışacaktır.” (AK Parti 2018) şeklinde oldukça azimli ve istekli olarak değerlendirilebilecek ifadelere yer vermiştir. Ancak AK Parti programında, tam üyelik dışındaki diğer ilişki biçimlerine karşıt olarak algılanabilecek bir ifadeye yer verilmemesi dikkat çekicidir. Ayrıca AK Parti, bu hedefi parti programında sadece bir cümlede açıklamayı uygun görmüştür.

Genelde “Batıcı-Avrupacı” olarak tanımlanan sosyal demokrat çizgideki anamuhalefet partisi CHP ise, parti programında AB tam üyeliğini tek seçenek olarak sunmakta ve tüm diğer alternatifleri reddetmektedir. Ayrıca, CHP, bu konuya parti programında dört paragraflık uzunca bir yer ayırmış ve AB’nin Kıbrıs Sorunu’nu üyelik süreciyle ilişkilendirmemesi ve tam üyelik için Türkiye’ye bir tarih vermesi gerektiğini belirtmiştir. Parti programında bu konuda şu ifadeler yer almaktadır: “CHP, başından beri Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektedir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi, Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma devriminin, modernleşme vizyonunun doğal uzantısı olan bir toplumsal değişim projesidir. AB ile ilişkilerimizde koşulumuz; eşit koşullu, Cumhuriyetimizin kuruluş değerlerine saygılı, onurlu tam üyeliktir. CHP, bunun dışındaki hiçbir seçeneği kabul etmez. CHP, Türkiye’ye diğer üyelerden farklı, özel bir statü verilmesini kabul etmez. Eşit haklara sahip olacak bir Türkiye’nin AB üyeliği için diğer bütün üyelerin kabul edip uyguladıkları koşullara, bu arada Kopenhag ve Maastricht kriterlerine uyulmasını, AB hukukunun benimsenmesini kabul eder. Ancak, başka ülkelerden istenmeyen koşulların tek taraflı tavizler gibi Türkiye’ye dayatılmasına karşı çıkar. Bu arada, serbest dolaşım, tarım destekleri, bölgesel kalkınma alanlarında AB tarafından getirilmiş olan kalıcı kısıtlamaların kaldırılmasını ister. AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarının, eşzamanlı olarak Türkiye ile söz konusu üçüncü ülkeler arasında da paralel anlaşmaya dönüşmesini hedef alır. Bazı AB ülkelerinin coğrafi veya kültürel farklılıklar gibi nedenlerle Türkiye’yi tam üyelikten dışlamayı ve Türkiye’ye özel bir statü vermeyi öngören politikalarının AB’nin resmi görüşü haline dönüştürülmesi halinde, başta Gümrük Birliği olmak üzere, mevcut taahhütlerimiz gözden geçirilerek, ülkemizin çıkarlarının gerektirdiği adımlar kararlılıkla atılacaktır. Türkiye’nin AB üyeliğinin Kıbrıs konusu ile ilişkilendirilmesini ve üyelik sürecinin sürdürülmesinin ve sonuçlandırılmasının Türkiye’nin vereceği tek taraflı tavizlere bağlanmasını kabul etmez. Aynı şekilde Lozan Antlaşması’yla bağdaşmayan keyfi koşulların Türkiye’ye kabul ettirilmek istenmesine de karşı çıkar. Türkiye’nin üyeliğine engel olmak isteyen ülkelere karşı gerekli tepkilerin gösterilmesini ve önlemlerin alınmasını savunur. Buna karşılık, Türkiye’nin de çıkarlarına hizmet edecek, AB mevzuatına ve diğer ülkelerin uygulamalarına uygun bir reform sürecinin hızlandırılarak sonuçlandırılmasını destekler. AB’nin Türkiye’nin tam üyeliği için bir hedef tarih vermesi gereğini savunur.” (CHP 2018).

TBMM’deki üçüncü büyük parti olan Kürt yanlısı ve sol çizgideki HDP, parti programında ilginç bir şekilde Avrupa Birliği’ne üyelikle ilgili hiçbir ifadeye yer vermemiştir (HDP 2018/a). Buna karşın, partinin demokrasi ve insan hakları konularında AB kurumlarından Türkiye’ye yönelik olarak yapılan eleştirilerle örtüşen tavrı ve 2018 seçim bildirgesinde geçen “Avrupa Birliği’nin insan haklarına riayet, yerel demokrasi, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi ön plana çıkardığı ilkeleri savunmaya devam edeceğiz. AB'nin özellikle Yunanistan krizinde ve göçmen katliamlarında belirgin hale gelen neo liberal politikalarına karşı duruşunu ve Avrupa'nın ezilenleriyle ortak mücadelesini destekleyecek, AB’yle müzakere ve tam üyelik çalışmalarını ilkelerimiz çerçevesinde ele alacağız.” (HDP 2018/b) ifadeleri düşünüldüğünde, bu partinin de Türkiye’nin AB tam üyelik sürecine destek verdiği açıktır.

TBMM’deki dördüncü büyük parti olan Türk milliyetçisi çizgideki MHP, 2009 yılında hazırlanan ancak hala yürürlükte olan parti programında, milliyetçi duruşu ve güvenlik riskleri karşısındaki dikkatli tutumuna paralel olarak bu sürece eleştirel yaklaşsa da, AB ile bütünleşmeyi -CHP’ye benzer şekilde- sadece tam üyelik temelinde desteklediğini vurgulamıştır. Parti, bu konuda programında şu ifadelere yer vermiştir: “Türkiye-AB ilişkilerinin niteliği, zemini ve çerçevesinin açıklığa ve yeni bir tanıma kavuşturulması gerekli görülmektedir. Partimiz, AB ile ilişkileri Türkiye için bir “kimlik ve kader sorunu” olarak görmemektedir. Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği’nin yörüngesinde sürüklenmeye mecbur, mahkûm ve muhtaç olmadığını savunmaktadır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin milli birliği ve bütünlüğü; terör ve bölücülük; Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan konularındaki yaklaşımı Türkiye’nin menfaatlerine zarar vermemesi kaydıyla ortaklık müzakerelerinin sürdürülmesi ve tam üyelik dışındaki yaklaşımların kabul edilmemesi politikamızın esasını oluşturmaktadır. Avrupa Birliği’ne dahil ülkelerin millî duyarlılıklarımıza gösterecekleri saygı, bu ülkelerle olan ilişkilerimizin geleceğini belirleyecek temel kriterleri oluşturacaktır.” (MHP 2009). Bu yönüyle, MHP, AB konusunda en eleştirel parti olmakla birlikte, Türkiye’nin menfaatlerine zarar verilmemesi durumunda tam üyeliği desteklediğini ilan etmektedir.

TBMM’deki beşinci büyük parti olan ve henüz yeni kurulan bir milliyetçi sağ parti olan İyi Parti ise, parti programında AB’ye üyelik konusunda şu ifadelere yer vermiştir: “Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Türkiye için olduğu kadar Avrupa Birliği için de hayati öneme sahip olduğunu düşünmekteyiz. Ancak, Birlik ile Türkiye arasında devam eden sözde tam üyelik süreci bugünkü haliyle hem Türkiye’nin, hem de AB’nin karşılıklı çıkarlarına çok boyutlu zararlar vermektedir. Tam üyelik sürecinin sözde bir sürece dönüşmesinin nedeni, Türkiye’nin tam üyelik şartlarını yerine getirmemesinden ziyade AB’nin iç sıkınlarına dair politikalarından kaynaklanmaktadır. Oysa sağlıklı bir ilişki zeminine oturmuş Türkiye-AB ilişkileri, sadece iki taraf açısından değil, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Doğu Akdeniz için de önem taşımaktadır. Sonuçsuz, tükeci, yıpracı mevcut sözde AB tam üyelik sürecinin Avrupa’ya son yıllarda hakim olmaya başlayan içe dönük ırkçı anlayışın etkisinden kurtarılarak yeni bir ilişki zemininde tanımlanması sağlanacaktır. (İyi Parti 2018). İyi Parti, bu yönüyle AB konusunda yeni bir müzakere biçimi isteyen tek parti olarak diğerlerinden ayrışmaktadır. Ancak parti, AB ile ilişkileri ve tam üyeliği reddeden bir ifadeye de programında yer vermeyerek AB üyeliğini desteklediğini belli etmekte ve tam üyeliğin gerçekleşmemesi konusunda Türkiye’den ziyade AB’yi eleştirmektedir.

Barışçıl Dış Politika: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz ifadesi “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışına uygun şekilde, TBMM’deki partilerin tamamının dış politika vizyonlarında “barış” vurgusu yer almaktadır. Örneğin, AK Parti, bu konuda parti programında şu ifadeye yer vermiştir: “AK Parti, din ve ırk ayırımı yapmaksızın, kime ait olursa olsun, dökülen kanın ve göz yaşının acilen durdurulmasını sağlayacak tek yolun, kalıcı bir barıştan geçtiğine inanmaktadır. Bu çerçevede, Türkiye, barışın tesisine yönelik çabaları desteklemeye devam edecektir.” (AK Parti 2018). AK Parti programında “barış” sözcüğü sadece iki defa geçmektedir.
CHP, parti programında tam 66 defa “barış” ifadesine yer verirken, dış politika ile alakalı olarak şunları yazmıştır: “Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin ulusal siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını korumaya, bağımsızlığını ve egemenliğini, ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü sürdürmeye, uluslararası saygınlığını ve etkinliğini arttırmaya yönelik barışçı bir ulusal dış politika izlemektedir.” (CHP 2018).

HDP, tam 14 defa “barış” ifadesinin geçtiği parti programında dış politikadaki barışçıl vizyonunu şu şekilde izah etmiştir: “İşte partimize ilham veren, insanlığın bu evrensel ve yerel mücadeleleri ve edinilen deneyimlerdir. Emeğin ve ezilenlerin kurtuluşu için; özgürlük, barış ve adalet için mücadele eden güçlerin birliğinden oluşan partimiz, insanlığın sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyaya ulaşacağına inanır.” (HDP 2018/a). Anti-emperyalist bir dış politika vurgusu yapan HDP, “barış” kavramını da özellikle Kürt Sorunu bağlamında olumlu bir yaklaşım ve yöntem olarak sıklıkla vurgulamaktadır. Nitekim 2018 seçim bildirgesinde de, parti, “barış” sözüne 29 defa yer vermiştir (HDP 2018/b).

MHP, tam 32 defa “barış” sözünün geçtiği parti programında dış politikadaki barışçıl vizyonunu şöyle açıklamıştır: “Türkiye’nin milli güvenliğini ve milli çıkarlarını korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik kuşağı oluşturmak; başta komşularımız olmak üzere, bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve yarara dayalı ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak milli dış politikamızın temel hedefleridir. Dış politikamızın esası bölgemizde ve dünyada barışı sağlayarak sürekli kılmak ve uluslararası işbirliğini geliştirmektir.” (MHP 2009).

İyi Parti, tam 16 defa “barış” ifadesine yer verdiği parti programında dış politikadaki barışçıl görüşlerini şöyle açıklamıştır: “Uluslararası hukuku esas alan, caydırıcı, dengeli, barışçı, etkin, akıllı, kararlı, saygın, güvenilir, iskrarlı, gerçekçi, sadece sorunların çözümünü değil krizlerin önlenmesini de hedefleyen, sonuç odaklı ve çok yönlü bir dış polika izlenecektir. Çevre komşularımızla, bölge ülkeleriyle işbirliği ve ittifaklar halkası oluşturulacak, bu yapı bölge ve dünya barışına katkı sağlayacak yönde etkili mekanizmalarla desteklenecektir. (İyi Parti 2018).

İslam Dünyası ile Yakın İlişkiler: Anayasasının 2. maddesinde belirtildiği şekilde laik bir devlet olmasına karşın (Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı 2018/b), İslam dininin etkilerinin yoğun şekilde hissedildiği ve toplumda yüce İslam dinine yönelik olarak büyük bir saygı beslenen Türkiye’de, dış politikada da bunun yansımaları tüm partilerin programlarında görülmektedir. Örneğin, AK Parti, İslam dünyasıyla ilişkileri geliştirmek konusunda programında şu ifadelere yer vermiştir: “Partimiz, Türkiye’nin İslam ülkeleriyle ilişkilerine özel bir önem vermektedir. Bu nedenle, bir yandan bu ülkelerle ikili işbirliğimizin artırılması, öte yandan İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) uluslararası alanda daha saygın yer edinebilmesi ve inisiyatif alabilen dinamik bir yapıya kavuşturulması için çaba sarfedecektir. Yine bu bağlamda, Başkanlığını Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı İKÖ Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’nin (İSEDAK) faaliyetlerine daha somut içerik kazandırmaya çalışacaktır.” (AK Parti 2018).

Genelde laiklik yanlısı katı tutumuyla eleştirilen CHP ise, parti programında İslam dünyasıyla ilişkileri geliştirmek istediğini şu ifadelerle vurgulamıştır: “CHP, başta komşularımız olmak üzere, bütün Ortadoğu ve İslam ülkeleriyle kalıcı dostluk ilişkileri kurulmasından ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinden yanadır. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminde bu ilişkilerin, Türkiye’nin laik devlet yapısına saygı gösterilmesi ve topraklarında terör örgütlerinin yerleşmesine izin verilmemesi gibi konularda gösterilecek ortak duyarlılıkla gelişebileceği bilinmelidir.” (CHP 2018). CHP, Ortadoğu ve İslam ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek istediğini beyan ederken, laiklik vurgusunu da bu vizyonuna ekleyerek Atatürk mirası çizgisini sürdürmektedir.

HDP, bu konuda anti-emperyalist ve milliyetçilik karşıtı çizgisini de harmanlar şekilde şu ifadeleri kullanmıştır: “İslamiyet’in sermaye düzeninin payandası yapılmasına ve siyasete alet edilmesine karşı çıkan Müslümanlar ile Türk-İslam sentezine, ırkçı ve şoven ideolojiye karşı tutum alan Türk ulusundan ve Sünni inançtan halkımızın ezilen halkların yanında yer alışına değer veren partimiz, birleşik mücadeleyi geliştirmek ve güçlendirmek için gerekli çabayı gösterir.” (HDP 2018/a).

MHP, “Sahip olduğu imkân ve kabiliyetler ile doğal, tarihi, kültürel, beşeri değer ve kaynakları ile Türkiye, Türk ve İslam dünyasının çekim ve cazibe merkezi olabilecektir.” (MHP 2009) ifadeleriyle parti programında Türkiye’yi İslam dünyasının çekim merkezi olarak öne çıkarmaktadır.

İyi Parti ise, bu konuyu “Ortadoğu” bölümünde ele almış ve şu ifadelere yer vermiştir: “Bu saptamalar ışığında İslam ile özdeşleştirilmeye çalışılan küresel terör ile mücadele konusunda bölge ülkeleri arasında ikili işbirliği mekanizmalarının kurulması ve mevcut uluslararası yapıların etkin hale gerilmesi için çalışmalar yapılacaktır.” (İyi Parti 2018). Bu yönüyle, parti, İslam dininin terörle özdeşleştirilmesine karşı çıkarken, “Ülkemizin son zamanlarda dini-mezhebi ve toplum mühendisliği yaklaşımlarıyla içine çekildiği ‘Ortadoğululaşma’ yanlışına son verilerek muasır ülküsü yolunda kararlı bir irade sergilenecektir.” ifadeleriyle laik duruşunu da kesin bir şekilde ortaya koymuştur (İyi Parti 2018).

Çok Boyutlu Dış Politika: Soğuk Savaş döneminde (1945-1990) iyi bir Amerikan müttefiki olarak tanımlanan Türkiye, bu sürecin ardından başlayan yeni dönemde ise dış politikada çok boyutlu arayışlar içerisine girmiş ve ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini bozmadan diğer ülkelerle de ilişkilerini geliştirmeye gayret etmektedir. Bu durum, TBMM’deki beş büyük partinin programlarından da anlaşılabilmektedir.

AK Parti, bu konuda şu ifadesiyle çok boyutlu dış politikasını formüle etmiştir: “Türk Dış Politikası’nın geleneksel Atlantik ve Avrupa boyutlarının yanında, Avrasya eksenli bir politikanın da geliştirilmesi yolundaki çabaları sürdürecektir.” (AK Parti 2018).

CHP, çok boyutlu dış politika bağlamında programında şu ifadeleri tercih etmiştir: “CHP, bütün ülkelerle dostluk ve işbirliği ilişkilerinin geliştirilmesini savunur. CHP, Rusya, Çin, Japonya, Brezilya, Hindistan, Uzak Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerimizin politik ve ekonomik boyutlarıyla hızla geliştirilmesini hedef alır.” (CHP 2018).

HDP, “Partimizin başlıca uluslararası amacı, savaşsız, sömürüsüz, halkların eşitliğine dayalı yeni ve özgür bir dünya kurulmasıdır. Partimiz, bu amaç doğrultusunda, emperyalizmin halklarımız, Ortadoğu, Kafkasya, Balkan ve tüm dünya halkları üzerindeki egemenlik ve baskı politikalarına; emperyalist askeri, ekonomik ve siyasi anlaşmalara, askeri üslere ve kurumlara karşı mücadeleyi öncelikli görevi olarak kabul eder. Partimiz, hegemonyacılığa, sömürgeciliğe, işgallere, askeri müdahale ve darbelere karşı çıkar, emperyalist saldırılara karşı direnen halkların demokrasi, özgürlük ve sosyal kurtuluş mücadelelerinin yanında yer alır; ulusal kurtuluş hareketlerini, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ ilkesinden hareketle destekler.” (HDP 2018/a) ifadeleriyle dış politikasındaki çok boyutluluğu anti-emperyalist bir temel üzerine inşa etmiştir.

İyi Parti, “Çevre komşularımızla, bölge ülkeleriyle işbirliği ve ittifaklar halkası oluşturulacak, bu yapı bölge ve dünya barışına katkı sağlayacak yönde etkili mekanizmalarla desteklenecektir.” sözleriyle programında çok boyutlu dış politika anlayışını daha çok bölgesel güç bağlamında ve çevre ülkeler temelinde vurgulamıştır. (İyi Parti 2018).

Sonuç
Sonuç olarak, TBMM’de temsil edilen beş büyük partinin programları incelendiğinde; Avrupa Birliği’ne üyelik, barışçıl dış politika, İslam Dünyası ile yakın ilişkiler ve çok boyutlu dış politika gibi dört ana başlık altında tüm partilerin görüşlerinin birbirlerine oldukça yakın olduğu ve bu unsurların günümüz Türkiye’sinin diplomatik çizgisinde “devlet politikası” olarak kabul edilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu görüşler, Türkiye’nin şimdilerde dış politikada toplumsal tabanı geniş bazı refleksler geliştirmesine olanak sağlasa da, olası büyük bir yapısal siyasal ve ekonomik kriz durumunda tepkisel olarak yükselme ihtimali olan yeni siyasal hareketlere sistemdeki boşluk noktalarını göstermesi açısından da önemlidir. Bu boşluk noktaları doldurulduğunda ise, karşımıza; AB karşıtı, barışçıl dış politika çizgisine mesafeli, İslam Dünyası ile ilişkiler konusunda şüpheci ve çok boyutlu dış politikadan ziyade Batılı geleneksel müttefikleri temel alan bir dış politika çizgisini savunan bir siyasi hareket sureti çıkmaktadır. Ancak bu tarz "anti" hareketlerin uzun vadede başarı şanslarının fazla olmadığı ve daha çok toplumsal açıdan duygusal krizlere tekabül eden regresyon dönemlerinde geçici olarak etkili oldukları da akıllarda tutulmalıdır. 


Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

KAYNAKÇA

15 Kasım 2018 Perşembe

Yeni Konferans: "Fransa-Türkiye İlişkileri"


İstanbul Gedik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümü öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci, 15 Kasım 2018 tarihinde İstanbul Gedik Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nin düzenlediği Fakülte Seminerleri serisi kapsamında "Fransa-Türkiye İlişkileri" konulu bir sunum gerçekleştirdi. Aşağıdaki linklerden bu sunumun metnine ve fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.