10 Haziran 2013 Pazartesi

İranlı Profesör Ghadir Golkarian'la Mülakat


Dr. Ozan Örmeci: Hocam mülakat teklifimizi kabul ettiğiniz için Uluslararası Politika Akademisi adına size teşekkür ediyorum. Öncelikle kariyeriniz hakkında bilgi vermenizi rica ediyorum.
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İlk önce ben de size teşekkürlerimi bildirmek isterim. Zaman ayırdığınız ve İran-Türkiye diplomasisini ele alarak güncel meselelere -özellikle de gündem konusu olan Cumhurbaşkanlığı seçimine- yakından ilgi duyduğunuzdan dolayı size şükranlarımı beyan etmek isterim. Ben şu anda KKTC’de Girne Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım. Yıllar öncesinden dolaylı veya dolaysız olarak politik konulara ilgi duyduğum için ve bu konularda da makalelerim, yazılarım, kitaplarım ve katıldığım konferans ve sempozyumlarda ister İran, ister Türkiye ve gerektiğinde ikili ilişkiler doğrultusunda bildirilerim olduğu için elimden geldiğince sorularınızı cevaplandırmaya çalışacağım. Asıl uzmanlık alanım edebiyat olmasına rağmen, siyasal bilimler ve özellikle uluslararası ilişkiler konusunda da eğitime önem vermekteyim. Fakat henüz bu alanda öğrenci sayılırım.

Dr. Ozan Örmeci: Hocam ülkeniz olan İran’da önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. Sizin seçimlerle ilgili düşünceleriniz nelerdir? Hangi adayı favori olarak görüyorsunuz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İran’da Cumhurbaşkanlığı seçiminden ziyade bu seçimin niteliği ve niceliği önem arz etmektedir. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı konumu İran anayasasına göre ülkenin 2. yürütme ve politik gücü sayılmaktadır. Bu kişi genel oylamayla halkın bizzat oyuyla seçiliyor ve 4 yıllığına göreve geliyor. Her bir fert ancak 2 defa dörder yıllık Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürebilir. Burada dikkat edeceğimiz nokta işte budur. Hangi kişi Cumhurbaşkanı olursa olsun ancak 2 dönem kendi politika, programlar ve planlarını uygulayabilir. Dolayısıyla, iç ve dış politika üzerinde amaçladığı planlar bu kısa vadede sonuç vermeyebilir. İşte bunun için bundan 16 yıl önce “Üst planlama politikası” uygulamaya geçti ve ülkenin 30 yıllık politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeriye programları ona göre hazırlandı. Bu programlar aşamalı olarak 5 yıllık uygulama dönemlerine ayrılmakta ve hangi Cumhurbaşkanı gelirse gelsin bu plan üzerinden hareket etmektedir. Bu plan Haşimi Rafsancani döneminden başlayarak devam etmekteydi ve Muhammed Hatemi döneminde de başarıyla sürdürülüyordu. Ancak Mahmud Ahmedinejad döneminde ise sanki bu programlarda kökten bir değişiklik yapılarak farklı boyutlara gelinmiştir. Takdir edersiniz ki, 2005 yılından itibaren İran’ın hem iç, hem de dış politikasında bayağı farklılıklar gözükmektedir. Örneğin, nükleer enerji programı Haşimi Rafsancani döneminden sonra bölgesel ve küresel gelişmelerden dolayı yeniden ele alınan bir meseledir. Fakat ne yazık ki Ahmedinejad iktidarında bu mesele ülkenin diğer çıkarları gözardı edilerek ele alınmış ve sadece bu doğrultuda iç ve dış politika uygulanmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda ise İran’da binbir türlü ekonomik, siyasi ve sosyal sıkıntılar oldu. İran’ın günümüzdeki dış ve iç politikasındaki gerileme işte bu yaklaşımdan ve demin söylediğim gibi “Üst planlama politikası” uygulamasında kişisel ve grupsal düşüncenin ön plana çıkmasından kaynaklanmaktadır. 2012 Ağustos ayından itibaren ekonomik sıkıntıların artışı sonucu İran para birimi şu anda % 60-65 oranında değer kaybetmiş durumdadır. Ülkenin ana gelirini sağlayan petrol ihracatı % 50 düşüş göstermektedir. İşsizlik oranı ise % 26’ların üstündedir. Dolayısıyla, milli hasılatın oranı da düşüş çizgisini devam ettirmektedir. En önemlisi, İran’ın dış politikası uğradığı izolasyonlar nedeniyle çok kötü bir hal almaya başlamıştır. Takdir edersiniz ki, İran sadece Ortadoğu’da değil, bölge ve dünya jeopolitiğinde bile en önemli ülkelerden biri sayılmaktadır. İpek yolu ile Trans-Kafkasya koordinatları üzerinde yer alan bu önemli ülke, aynı zamanda Ortadoğu’da Türkiye ile birlikte bir sacayağı oluşturmaktadır. Bugün İran dış politikada her ne ne kadar inzivaya çekilmek zorunda bırakılıyorsa da, iç politikasında yaşananlar ve yaşanacak olanlar bölge ülkeleri ve onların yanı sıra dünya ülkelerinin geleceğe yönelik planlayacakları politikaları açısından çok büyük önem taşımaktadır. İşte bunu da düşünürsek İran’da önümüzdeki hafta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri daha da ehemmiyet kazanmaktadır.
Şu anda Cumhurbaşkanlığı için yarışan 8 adayın arasında farklı fikir ve siyasi eğilimler hâkimdir. Kimisi “ilkeci (usulgera)”, kimisi “dayanışma cephesi (cephe-yi Paydari)” adayı ve kimisi ise “reformcu (Islah-talep)” sayılmaktadır. Burada bir önemli noktayı söylemeden edemeyeceğim. İran siyasetinde reformcu dediğimizde bazen yanlış anlaşılmalar ortaya çıkıyor. Sanki Avrupa’daki 16. yüzyıldaki reform rüzgârı esecek ve bu kişiler kökten değişimlere neden olacaklar gibi bir algılama meydan geliyor. Halbuki, hiç öyle değildir. İran İslam rejiminin ilkeleri arasında en önemli ilke olan “velayet-i fakih”, yani fıkhın velisi-iktidarı ilkesi, sistemde kırmızı çizgi olarak belirlenmiştir. Herhangi bir aday herhangi bir düşünceye tabii olursa bile, bu çizgileri aşma gücüne sahip değildir ve asla olamaz da. Yani, herhangi bir reformcu iktidara gelirse bile devrimin ilkelerini korumakla görevlidir ve seçimleri kazandıktan sonra ilkeleri korumakta olduğuna dair yemin eder. Peki, o zaman “neyin reformu diye niteliyorsunuz” diye sorarsanız, cevaben şöyle diyebilirim. Savaştan sonra 8 yıl gelişim dönemi olarak nitelendirdiğimiz Rafsancani iktidarı döneminde bile İran’da sosyal haklar ve insan hakları unutulmuş veyahut göz ardı edilmiştir. Bunun tersine Hatemi döneminde ise anayasada uygulanması gereken sosyal haklarla ilgili bazı maddelerin somut olarak uygulanması ön plana çıkmıştır. Onun bazı yasalarının uygulaması sonucu itibariyle medya özgürlüğü -az olsa bile-, dış politikada açılım ve dünya ülkeleriyle uzlaşıya yönelik yaklaşımları, şehir ve kasaba idari konseylerinin seçilmesi ve işleri üstlenmeleri vs. ister istemez reforma sebep olarak gerek sosyal, gerek kültürel, gerekse ekonomik alanlarda başarılara zemin hazırlamıştır. Demin anlattığım gibi ne yazık ki Ahmedinejad bütün bu gelişimleri bir kenara bırakarak, köktenci düşünce ve kişisel mentalite ile reform hareketi lokomotifini durdurmuştur. 2009 seçimlerinde ise reformcu hareketi kendisini daha etkin bir şekilde kendini göstermeye çalıştı. Fakat seçim sonrasındaki olaylar sonucu bu yaklaşım “2008 fitnesi” diye adlandırarak hareket liderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi ev hapsine tabi tutuldular.
Ama konunun niceliğine gelince şöyle izah edebilirim. Şu anda Hatemi döneminde görevde olan Dr. Muhammed Rıza Arif ve Dr. Hasan Ruhani her ikisi de reformcu olarak tanınmaktadırlar. Karşı tarafta Tahran Büyükşehir Belediyesi Başkanı Dr. Muhammed Bakır Kalibaf ve aynı cepheden olan diğer 2 dostları bulunmaktadır. Aynı zamanda eski devrim muhafızlarından olan ancak şu anda üniversite öğretim görevlisi olan Dr. Muhsin Rızai diye başka bir aday ise konum ve kitlesel olanaklardan dolayı güçlü adaylar arasındadır. Dr. Ali Ekber Velayeti ve Gulam Ali Haddad Adil gibileri -gerçi dini lider Hamaney’e yakın görünseler de- halk arasında gerekli oy almaları kolay kolay mümkün görünmemektedir. Diğer adaylardan Seyyid Muhammed Garezi ve Said Celili -zaten Ahmedinejad düşüncesi onda görünmektedir-  ise en alt sıralarda yer alabilirler bence. Zaten önceki günlerde yapılan anketlere göre en düşük oranı bu iki kişi üzerinde görmekteyiz.
Nitekim, devrimin ilkeleri söz konusu olduğunu açıklamıştım. Adayların hepsinin 3 kez televizyonda münazara yaptıklarını dikkate alırsak 4 noktada oy birliğini görmekteyiz; A-) Dış politikada açılım ve sorunları en alt seviyeye indirmek, B-) Nükleer meselesine dayalı dünya ülkelerinin tedirginliklerini gidermek, C-) Bugün yaşanan ekonomi sorunları ve para birimi değerinin düşmesine acilen çözüm bulmak, D-) Ülkenin büyük sorunlara neden olan yönetim ve idarecilik sistemini yapılandırmak.
Bu adayların içinde ancak reformculardan Ruhani ve  ilkecilerden Kalibaf’ın daha etkili ve uygulamaya yatkın iddialarda bulunduklarını söyleyebilirim. Diğerleri sadece konuyu ele alarak gelecek siyasi perspektiflerini çizememişlerdir. Ayrıca, Kalibaf anayasada yer alan bazı maddelerin bugüne dek neden uygulanmadığını veya uygulanamadığını açıkça eleştirerek, genç kuşak gözünde cesaretli bir aday niteliği kazanmış durumdadır. Yönetim ve insan hakları konusunda adaletsizliği açık dille tenkit eden Kalibaf’a karşı Dr. Ruhani ise Ahmedinejad’ın ve hatta Dr. Celili’nin nükleer müzakerelerde başarısızlıklarını ve günümüzde yaşanan ekonomik ve politik zaafiyeti eleştirmektedir. Dolayısıyla, bu iki aday diğerleri arasında güçlü sayılıyor bence. İlave edelim ki, Dr. Arif ve Ruhani’nin reformcu olarak koalisyon oluşturması ve ikisinden birinin adaylıktan vazgeçmesi de söz konusudur. Aynı durum Kalibaf, Haddad Adil ve Velayeti için de geçerli sayılıyordu ama önceki günlerin demeçlerine bakıldığında henüz uzlaşmadıkları açıkça bellidir.
Binaen, birinci turda bütün adayların arasında yoğun bir oy benzerliği ve sayım eşitliğini tahmin edebilirim ve kesinlikle 2. tura kalınacaktır. Bu adayların içinden 2. tura kalanlar ise büyük ihtimalle Ruhani ve Kalibaf olacaktır. Diğer bir önemli nokta, seçmenlerin sayıca daha çok sandık başına getirilmesidir. Çünkü İran rejiminin dünya ülkeleri karşısında meşruiyeti ancak seçmen katılımının % 50 oranının üstünde olmasıyla gerçekleşebilir. Bence bu düşünce doğrultusunda seçim mühendisliği yapılarak bu kadar aday önerilmiştir. Fakat aynı cepheden olan adaylar arasında fikir birliği olmadığından dolayı oy kaybı ne yazık ki yaşanacaktır. İşte yine tahminimce bu olay önceden planlanmış bir olaydır. Çünkü 1. tur sonucu çeşitli tahminler, yorumlar ve dünya politikacıları tarafından yürütülen yaklaşım tarzı sergilenerek, ikinci tura hazırlıklar ve kamuoyu yönetimi planlanacaktır. O zaman gerçek bir rekabet ve yüksek sayımla Cumhurbaşkanlığı seçimi sona erecektir. Kim olursa olsun, kesin ekonomi ve dış politikada gerekli adımları atmak zorundadır. Çünkü dış politikadaki gerginlik ve ambargodan dolayı İran’ın canına okuyan sıkıntılar birbirinin içinde düğümlenmiş çok karmaşık bir sorun haline gelmiştir. Bu açıdan bu seçimi doğum sancılarına benzettim. Bu seçim ya sakat evlat verecek veya sağlam!

Dr. Ozan Örmeci: İran’da yeni seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlar başlamaz kucağında İran’ın nükleer programı ve İsrail’in buna yönelik tehdidi gibi çok önemli bir sorunu bulacak. Siz bu konuda neler düşüyorsunuz? Diplomatik müzakere yöntemiyle bu sorun aşılamaz mı?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: Nükleer enerji programı zaten 1975 yılından itibaren ele alınan bir plandır. Fakat devrimden sonra bazı siyasi değişimlerden dolayı, ardından 8 yıllık haksızca ülkemize uygulanan İran-Irak Savaşı sonucu bu plan dondurulmuş duruma gelerek, Haşimi Rafsancani döneminden sonra bölgesel ve küresel gelişmelerden dolayı yeniden dikkate alınmıştır. Ayrıca, İran İslam Devrimi’nin ilkelerine dayalı, bağımsız ve güçlü devlet politikası gereği, bölgede ve özellikle Ortadoğu ve İslam dünyasında olgu olma ve devrim ihracatı ideası doğrultusunda nükleer enerji konusu her şeyden çok önem kazanarak hızla uygulamaya geçirilmiştir. Fakat ne yazık ki Ahmedinejad iktidarında bu mesele ülke savunma ve kalkınma meselesinden ziyade bir nevi uluslararası manevra, karşı tehditlere misilleme mentalitesi, “korkut-taşla-geri çekil” oyunu gibi bütün iç ve dış meseleleri gölgesi altına almış bulunmaktadır. Bilindiği gibi Ahmedinejad Cumhurbaşkanlığı döneminde İran dış politikasında sadece İslam dünyası önem arz ederek, aynı zamanda ABD politikası karşıtı yönünde “Backyard Politics” yani arka bahçe politikası da uygulanmaya başlanılmıştır. Bu düşünce tarzı ile hep düşmana karşı riskli ortam, siyasette “politik şemsiye” denilen oyuna dönüşmüştür. Herhangi bir onaylanmış Birleşmiş Milletler kararı ve yahut Avrupa ile ABD yaptırımı karşısında nükleer enerjisi gündeme gelerek uranyum zenginleştirme misillemesi ortaya atılarak İsrail devleti tehdide alınmıştır. Bu yaklaşım, ülke politikası gereği ve siyasi parametrelere uygun görülerek ne kadar doğru bir diploması sayılabiliyorsa bile bir o kadar da sonuçlarını dikkate alarak soru işaretini kendisiyle birlikte imgelemektedir. Yani, İran dış politikasında nükleer meselesi ne kadar getirisi varsa, o kadar ve belki da fazlasıyla götürüsü olmuştur.
İşte bu bir gerçektir. Artık tahminden çıkarak adayların sohbetlerinden alınan verilere dayalı olarak bunu iddia ediyoruz. Dolayısıyla, adaylardan hangi birisi göreve başlarsa başlasın bu konuyu ciddiyetle takip edecek ve uzlaşma yolunu bulacaktır. Ancak burada bir konuyu belirtmek isterim. Nükleer enerji kullanım hakkı, gerçekten de dünya normlarına dayanarak her ülkenin hakkıdır ve İran da buna dahil olmak üzere her ülke bu olanağa sahip olma yetkisine sahiptir. Fakat dünyanın korkusunu ve tedirginliğini gidermek yönünden pozitif adımların atılması da gereklidir. Bu tedirginliği ve korkuyu ortadan kalkmasının tek yolu IAEA yönetmeliklerine göre gerekli teftişlerin yapılması ve hukuksal yönünün de 5+1 masasında çözümlenmesidir. Geçen Almatı-2 müzakeresinde belirtildiği gibi taraflar birbirlerinin isteklerini iyice anlamaktadırlar, fakat müzakereler öyle bir konum ve duruma gelmiş ki hiçbirisi karşı tarafa gerekli güveni veremiyor ve teminat sağlayamıyorlar. Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası’ndan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, en son müzakereden sonra tarafların karşılıklı güven sağlanmasını önemli bilmiştir. Buna istinaden İran tarafı da geri oturmak istemeyerek müzakerelerden 1-1 eşit konumda ayrılmak istiyor. Yani, anlayacağımız İran nükleer meselesi siyasi haysiyet meselesine dönüşmüştür ve bir de gündem hadiselerine dayalıdır. Bu seçimlerde İran rejimi seçmenler tarafından tekrardan meşruiyet kazanırsa, artık savaş söz konusu olmayacaktır. İş artık müzakereyle biter. Ama seçmen sayısı az olursa yaptırımlar daha da artacak ve halk kışkırtması ön plana çıkacaktır. Ben İran ile başka ülkeler arasında bir savaşın çıkmasına şu anda hiç ihtimal vermiyorum. Kalsın ki savaşa giren İsrail devleti olsun! Hiç inanılmaz değil.
Dr. Ozan Örmeci: İran’la ilişkilerimiz zaman zaman gerilse de, İran Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağlarının olduğu önemli bir komşumuz. İranlıların gözünde Türkiye’nin ve Türk insanının imajı nasıl bize bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: İran halkı ile Türk halkı arasında birçok yönden benzerlikler var. Bu benzerliklerin yanı sıra çok açıdan ortak yönleri ve siyasi- ekonomi açısından da karşılıklı çıkarları vardır. Bunu her iki ülkenin halkı ve özellikle aydınları biliyor ve algılıyor. Tabii ki, bazı medya ve hatta kuruluşlar ibrelerini başka ülke veya örgütlere doğru ayarlamışken, bu dostluk ve beraberliği istemiyorlar. Her ülkenin kendi siyaseti doğrultusunda çıkarları vardır. İşte bu yönden ötürü bugün İran’ın siyasi çıkarı için bazı tedbirler Türklere ters ve enteresan gelebilir. Aynı şekilde Türk devletinin çıkarları için bazı yaklaşımlar ve tedbirler İran için anlaması ve algılaması zor olabilir. Bu normal bir meseledir. Mühim olan karşılıklı menfaatlerin çoğunlukla ortak yönde hareket etmesidir. İran-Türkiye ilişkilerinde işte bu açıdan ortak çıkarlar vardır ve yıllardır iki ülkenin ilişkileri düşüş-kalkışlı olsa bile hiçbir zaman azalmamış ve karşılıklı güveni sarsmamıştır. Takdirinize dayanarak şunu söyleyebilirim ki, ulus-devletler aynen aile sisteminin yapısı gibidir. Büyükler neye inanırlarsa diğerleri de onu değer bilerek saygı duyarlar. İşte aynı benzetmeyle devletler kendi aralarında sorun yaşamadan karşılıklı uzlaşı, uyum içinde olurlarsa, halk da onların düşünce ve yaklaşımlarına saygıyla bakarlar. Demin de söylediğim gibi Türkiye ve İran bölgenin iki sacayağı ülkesidir. Birine bir hüsran ve zarar gelirse kesinlikle diğeri de payını alacaktır. Bunu iki ülkenin aklı selim yöneticileri iyice biliyor ve dikkat ediyorlar.

Dr. Ozan Örmeci: Akademisyen olduğunuz için öğrencilerle birebir muattap oluyorsunuz. İranlı gençlerin gelecekle ve rejimle ilgili düşüncelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Ghadir Golkarian: Bildiğiniz gibi birkaç yıldır artık yurtdışında yaşamaktayım. Ama buna rağmen İran’daki öğrencilerimle paylaşım sayfaları ve internet üzerinde hep iletişim içindeyim. Bizdeki genç kuşak hamdolsun ki cahil değildir. “Ya hep, ya hiç” demezler. Ya hep siyah ya da hep beyaza inanmazlar. Dolayısıyla, artık dünya ekseni doğrultusunda kendi refah, saadet, amaçlarına ulaşmayı tercih etmektedirler. Küreselleşmiş dünya, biz istesek de istemesek de, telekomünikasyon aracılığıyla hızlı şekilde insanları birbirine bağlamakta ve artık toplum ve kitle ilişkisinden çıkarak ferdi hareketlere ve dinamizme doğru yol açmaktadır. Gerçekten de edebiyatta post-modernizm ilkesi yaşarken siyasette de buna paralel bir süreç yaşamaktadır. Bizim gençler de bundan müstesna değillerdir. Ülkede kargaşa istemezken, gelişimini ve ilerlemesini talep etmekteler. İşte bu yönden yaptırımlara ve ambargoya bakmayarak ferdi bile olarak gençlerimiz yurtdışında iyi bir üniversitede eğitim almak, iyi kariyere ulaşmak için imkan icabı platform ülkeleri seçmekteler ki bunlar arasında Malezya ve Türkiye başta gelmektedir. Tabii ki rejimin yanlışları var, ona karşı tepkiler de var. Ama İranlı genç; ülkenin itibarı, vatandaşın saygınlığı, ülkenin gelişimi ve her şeyden ziyade ülkedeki siyasi-ekonomik istikrarı tercih etmektedir. Şu andaki rejim bu nimetin kadrini bilmezden gelip insan kaynağı ve sermayesine önem vermeyecekse artık gerisini düşünmeleri lazım.

Dr. Ozan Örmeci: Bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Röportaj: Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 10.06.2013


Hiç yorum yok: