18 Eylül 2009 Cuma

İslam Konferansı Teşkilatı ve Türkiye




İslam Konferansı Teşkilatı (Organization of the Islamic Conference-OIC), İslami dünyanın sesini duyurmak ve haklarını savunmak amacıyla kurulmuş ve günümüzde 57 üye ülkesi bulunan, 1,5 milyara yakın Müslüman’ı uluslararası arenada temsil eden çok önemli bir enternasyonal kuruluştur. İslam Konferansı Örgütü; 21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid’i Aksa’ya düzenlenen Siyonist saldırıya cevap niteliğinde ilk olarak 25 Eylül 1969’da toplanmış ve bu toplantıyla beraber kurulmuştur. 21. yüzyıla kadar İslam Konferansı Örgütü’nün uluslararası politikada oynadığı rol sınırlı kalmış ve İslami davaların savunulmasında başarısız kalınmış olsa da, 11 Eylül saldırıları ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Orta Doğu Projesi sonrasında ortaya çıkan yeni dünya konjonktüründe İslam Konferansı Teşkilatı’na düşen rol ve bu kuruluşun önemi hızla artmaktadır. Dünya çapında İslam’ın imajının zedelenmesi ve Orta Doğu coğrafyasında ABD’nın neo-con (yeni muhafazakar) hükümetiyle beraber saldırganlığının artması neticesinde İslam Konferansı Teşkilatı ağır bir yükü omuzlamaya, yani İslam dünyasını temsil etmeye hazır olmalıdır. Bu yazıda ilk olarak İslam Konferansı Örgütü’nün kurulma ve gelişme süreci ile yapısını kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonrasında Türkiye’nin bu kuruluşla tarihsel süreçteki ilişkileri ve Profesör Doktor Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bu kurumun genel sekreteri seçilmesiyle yaşanan son gelişmeleri de sizlere aktaracağım.

Abdullah Al Ahsan “The Organization of the Islamic Conference” isimli kitabında İslam Konferansı Örgütü’nün temellerinin “ümmet” anlayışına dayandığını iddia etmektedir. Ümmet kavramı bir çok anlamda kullanılıyor olmasına karşın Ahsan’ın ilgilendiği anlam “dini esaslar, dini bir çekirdek etrafında toplanmış devletler konfederasyonudur (a confederation round a religious nucleus)” (Al Ahsan, sayfa 2). Al Ahsan’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma süreci ve halifeliğin kaldırılması İslam dünyasını başsız ve karmakarışık bir durumda bırakmıştır (Al Ahsan, sayfa 11). 1926 yılından başlayarak İslami ülkeler bu konuda çeşitli uluslarası konferanslar, toplantılar düzenleyerek durumu tartışmıştır. Ancak 1926 yılında düzenlenen ilk önemli toplantıya çok önemli oranda Müslüman nüfusları bulunan Türkiye, Rusya, İran ve Afganistan gibi ülkeler delege göndermemişlerdir. 1940’lardan başlayarak İslam dünyasında birleşme yolunda önemli adımlar atılmış ve toplantılara katılım artmıştır. Abdullah Al Ahsan’a göre bunun iki önemli nedeni vardır. İlk olarak Kemalist Devrim ile başlayan dünya anti-emperyalist devrimler çağı etkisini göstermiş ve birçok İslam ülkesi Batı emperyalizminden kurtularak bağımsızlığını ilan etmiştir (Al Ahsan, sayfa 13). İkinci olarak İsrail-Filistin sorununun ortaya çıkması ve Filistin davasının İslam dünyasında büyük destek görmesi Orta Doğu ülkelerini birbirlerine yaklaştırmıştır (Al Ahsan, sayfa 14). Bu doğrultuda ilk geniş katılımlı İslam konferansı 1949 yılında Pakistan’da Karaçi’de düzenlenmiştir. Hemen ertesi yıl İran’da düzenlenen konferans Soğuk Savaş’ın hızlanması ve İslam dünyasının bu iki kutuplu dünya düzeninde ortada kalması neticesinde daha somut fikirlerin tartışıldığı ve İslam birliğinin ciddi anlamda gündeme geldiği ilk organizasyon olmuştur. Anti-siyonizm ve Cemal Abdül Nasır’la birlikte Mısır’dan başlayıp tüm Arap dünyasına yayılan Arap milliyetçiliği bu süreci hızlandıran diğer etkenler olmuştur. Ancak 1969 yılına kadar çabalar sonuçsuz kalmış ve somut bir proje geliştirilememiştir. 21 Ağustos 1969’da Mescid’i Aksa’ya düzenlenen saldırı İslam dünyasında inanılmaz büyük tepkiler doğurmuş ve İsrail’in provokatif saldırganlığı neticesinde Suudi Arabistan lideri Kral Faysal’ın gayretleriyle 25 Eylül 1969’da 24 ülkenin katılımıyla İslam Konferansı Örgütü Rabat’ta düzenlenen toplantıyla kurulmuştur (Al Ahsan, sayfa 17).

Türkiye’nin İslam Konferansı Teşkilatı’na katılması Mahmut Bali Aykan’ın “Turkey’s Role in the Organization of the Islamic Conference: 1960-1992” kitabında belirttiği gibi Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi arasında o dönemde ciddi bir iç politika malzemesi ve kavga konusu yapılsa da, başbakan Süleyman Demirel’in Türk dış politikasının sürekliliğine olan inancını net bir biçimde ortaya koyması ve amacının komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmak olduğunu açıklamasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti de İslam Konferansı Örgütü’nde kurucu üye olarak yerini almıştır (Aykan, Mahmut B., sayfa 65). Rabat konferansından 6 ay sonra Mart 1970’de Cidde’de kuruluşun Genel Sekretaryası kurulmuş ve Kudüs tamamen kurtarılana kadar sekreterliğin burada kalması ön görülmüştür (Dr. Minhaj, A. Qidwai, “Organization of Islamic Conference – Vision for 2050”). 2,5 yıl sonra Şubat 1972 tarihinde yapılan toplantıda üye ülkelerin Dış İşleri bakanları kuruluşun esasları üzerinde anlaşmış ve bir bildirgeyle bunları duyurmuşlardır. Minhaj A. Qidwai, “Organization of Islamic Conference – Vision for 2050” isimli makalesinde bu esasları şu şekilde özetlemiştir;

İslam konferansı örgütü;
-Üye ülkeler arasındaki dayanışmayı arttırmak ve sorunlara çözüm bulmak
-Siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel alanlarda üye ülkeler arasında iş birliği sağlamak ve çeşitli alt kuruluşlarla bu uğurda çalışmalar yürütmek
-Tüm dünyada Müslümanların haklarını savunmak, seslerini duyurmak ve bağımsız, saygın bir hayat sürmeleri uğruna mücadele etmek
-Kutsal toprakları ve mekanları korumak
-Filistin davasına destek sağlamak ve konuyu dünya gündeminde tutmak
-Her türlü ırksal, dinsel, mezhepsel ayrımcılığa karşı mücadele etmek ve emperyalizme karşı durmak
-Üye ülkelerinin birbirlerini daha iyi tanıması ve daha iyi ilişkiler kurması amaçlarıyla kurulmuştur.

Zaman içerisinde İslam Konferansı Örgütü’nün üye sayısı 57’yi bulmuş ve kuruluş Birleşmiş Milletler’den sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olmuştur. Ayrıca İslam ülkeleri arasında kurulmuş en büyük kuruluş olma özelliği de bulunmaktadır. Sardar Ziauddin’in “A Choice Between Saudi and Turkey” makalesinde belirttiği gibi İslami Kalkınma Bankası (Islamic Development Bank), Kızılay (Red Crescent) ve "Islamic Educational, Scientific and Cultural Organization" gibi başarılı kurumlara ek olarak kurulan ve tüm bunları koordine etme görevini üstlenen İslam Konferansı Teşkilatı, günümüze kadar bu konuda pek başarılı olamamıştır. İslam Konferansı Örgütü bırakın dünya meselelerinde etkin bir kurum olmayı, kendi üye ülkelerinden aidat toplamakta dahi başarısız olmuş ve bir türlü gelişme gösterememiştir. İsrail’in topraklarını genişletmesi ve Batı emperyalizminin direkt veya direkt olmayan yollarla güçlenmeye devam etmesi bu kuruluşun başarısızlığının açık bir kanıtıdır. Yine İslami ülkelerde yaşanan ciddi demokratik, ekonomik ve sosyo-kültürel problemler İslam Konferansı Örgütü’nün bugüne kadar ne denli aciz kaldığını göstermektedir. Kuruluşun tek başarısının Yom Kippur Savaşı’nın takip eden süreçte 1973 Petrol Krizi’ne zemin hazırlamak ve bu sayede Batı emperyalizmini bir süreliğine durdurarak, Yaser Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne destek sağlamak olmuştur. Bu çaba neticesinde Yaser Arafat Birleşmiş Milletler genel kuruluna davet edilmiş, resmi olarak olmasa da Filistin BM tarafından tanınmıştır. Ayrıca Birleşmiş Milletler uygulamada bir getirisi olmasa da 1975 yılında Meksika’da yapılan toplantıda “Syonizm ırkçılıktır” önergesini kabul etmiştir. İslam Konferansı Teşkilatı’nın aciz durumunu 2004 yılında yapılan toplantıda konuşma yapan Dr. Abd Al-Wahid Belkeziz çok güzel özetlemiştir. Jonathan Gorvett’in “OIC Meeting Puts Turkey Centre Stage” makalesinden alıntılanan bu konuşmada Belkeziz, İslam dünyasının medeniyet yarışında ve haklarını savunmada ne denli geri kaldığı açıkça itiraf etmiştir: “The islamic world today stands unquestionably at a crossroads where it must embark upon a civilizational self-examination. Islamic world has been degraded, our rights downtrodden, our sanctities defiled, and our just causes defeated”. İslam Konferansı Örgütü’nün İngilizce kısa ismi olan OIC’nin de “oh i see” şeklinde esprilere konu olması boşuna değildir. İslam Konferansı Örgütü son Afganistan ve Irak işgallerinde de etkisiz bir kurum olarak kalmış ve bırakın işgalleri önlemeyi, sesini dahi duyuramamıştır. Ayrıca üye olmayan ülkelerde yaşayan Müslümanların haklarının savunulamaması da diğer bir önemli sorundur.

İslam Konferansı Teşkilatı uluslarüstü (supranational) değil, uluslararası (international) bir kuruluş niteliği gösterir ve üye ülkelerin egemenliği esasına dayalıdır. Bu yönüyle Avrupa Birliği’nden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Teşkilat bildirgesinin 2. maddesinde yazdığı üzere üye ülkeler arasında çeşitli alanlarda iş birliğini sağlamak kuruluşun temel amacı olmuştur. Teşkilatın 4 önemli alt kuruluşu vardır: Krallar ve Devlet Başkanları Konferansı (Conference of Kings and Heads of State and Government), Dış İşleri Bakanları Konferansı (The Conference of Foreign Ministers), Genel Sekreterlik ve Uluslarası İslami Adalet Mahkemesi (The International Islamic Court of Justice) (Abdullah al Ahsan, “The Organization of the Islamic Conference”, sayfa 23-24). Diğer birçok alt kuruma rağmen teşkilata yön veren belli başlı dört kurumun bunlar olduğunu söylemek doğru olacaktır. Krallar ve Devlet Başkanları Konferansı kuruluşun en yetkili organı olup isminden anlaşıldığı üzere üye ülkelerin devlet başkanları ve krallarının katılımıyla toplanır. Normal olarak üç yılda bir toplanan Krallar ve Devlet Başkanları Konferansı, Dış İşleri Bakanları Konferansı’nın isteği üzerine olağanüstü toplantılar da yapabilir. Yetki olarak en yüksekte bulunmasına karşın kuruluşu esas yönlendiren organın Dış İşleri Bakanları Konferansı olduğunu söylemek doğru olacaktır (Al Ahsan, sayfa 49). Kuruluşu ilgilendiren bütün önemli kararlar genelde bu organ tarafından alınır. Normalde her sene bir defa toplanmasına karşın, olağanüstü toplantılar da yapılabilmektedir. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği model alınarak yapılandırılmış kuruluşun bir diğer önemli organıdır. İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği’nin başında kuruluşun genel sekreteri bulunmaktadır. Ona yardımcı olması için dört yardımcı genel sekreter görevlendirilmiştir. Genel sekreter ve dört yardımcı genel sekreter Dış İşleri Bakanları Konferansı tarafından yapılan seçimle belirlenir ve dört yıllık bir süre için göreve getirilir. Genel sekreterlik İslam Konferansı Örgütü için en önemli yetkili kişi olup, kuruluşu uluslararası platformda temsil etme hakkına sahiptir. Bütün alt kurumların çalışmaları da genel sekreter tarafından yönetilmektedir. Uluslarası İslami Adalet Mahkemesi ise 1981 yılında kurulmuş teşkilatın bir diğer önemli parçasıdır.

Şimdi de biraz teşkilatın karar alma mekanizmasına ve bildirgesindeki dikkat çekici maddelere göz atalım. Kuruluş bildirgesinin 8. maddesine göre kuruluşa üye olmak için “Muslim State (Müslüman Devlet)” olmak gerekmektedir. Bu terimin ne anlattığı pek açık olmamakla beraber İslami devlet yerine Müslüman devlet sözünün seçilmesinden kastedilenin Müslüman nüfusun yoğunlukta belki de çoğunlukta bulunduğu ülkeler olduğu çıkarımını yapabiliriz. Ancak Abdullah Al Ahsan’a göre İslam Konferansı Örgütü Müslüman devlet tanımını yapamamakta ve tutarsız politikalar izlemektedir (Al Ahsan, sayfa 46). Mesela Hindistan’da Müslüman nüfus bir azınlık olmasına karşın Hindistan’ın kuruluşa üyeliği önce reddedilmiş, daha sonra ise kabul edilmiştir. Uganda da Müslüman nüfus çoğunluğu oluşturmamasına karşın kuruluşa kabul edilen bir diğer ülkedir. İslam Konferansı Teşkilatı’ndaki karar alma süreci diğer uluslararası kurumlara çok benzemektedir. Üye ülkelerin çeşitli konularda önerge verme ve bu konuyu tartışma hakları bulunmaktadır. Konu önemli bulunup gündeme alınırsa, çeşitli toplantılar ve alt kurumların raporları doğrultusunda Dış İşleri Bakanları Konferansı’nca oylama sonucu kararlar alınmaktadır. Kararların geçerli olabilmesi için 2/3 çoğunluk gerekirken genelde tercih edilen yöntem oy birliğinin sağlanmasıdır (Al Ahsan, sayfa 49).

Şimdi de Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü içerisinde son dönemde artan etkinliğine göz atalım. Bildiğiniz üzere Milli Görüş geleneğinden gelen ancak ABD, yerli-yabancı burjuvazi ve büyük medya desteği ve Batı yanlısı söylemiyle 2002 yılında yapılan genel seçimlerde tek parti iktidarı kurmaya hak kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) temellerini Refah Partisi’nden almaktadır. 1995 genel seçimlerinde yüzde 21 oy alarak hükümeti kurma hakkını kazanan Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan, Doğru Yol Partisi lideri Tansu Çiller’le Refahyol hükümetini kurarak, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk “İslami başbakanı” olmuştur (Morris, Melissa, “Walking the Line: Turkey’s Struggle with Islamism”). Refah Partisi’nin İslami söylemine karşın bir rejim değişikliği yapmaya çalışıp çalışmadığı tartışmalı bir konu olmasına karşın, partinin dış politika konusunda yaptığı bazı açılımlar ve özellikle Erbakan’ın meşhur Libya ziyareti 28 Şubat sürecini tetikleyen önemli faktörler olmuştur. 28 Şubat döneminde ön plana çıkan Çevik Bir gibi askeri unsurların İsrail ve Amerika’ya olan yakınlığı ise dikkat çekicidir. Zamanında büyük alkış tutulmasına karşın günümüzde medya tarafından alay konusu yapılan 28 Şubat süreci, AKP’nin yükselişini anlama konusunda kilit bir olaydır. Erbakan kadar sert bir Batı karşıtı söylemi olmamasına ve hatta aslında Batı ile iş birliği içinde olmasına karşın Recep Tayyip Erdoğan ve muhafazakar bir partinin iktidara gelmesi son dönemde İslam Konferansı Teşkilatı ve Türkiye’yi birbirlerine yakınlaştıran bir faktör olmuştur. Bu süreç AKP’nin tüm gayretlerine karşın büyük bir halk tepkisi ve CHP muhalefeti neticesinde reddedilen 1 Mart tezkeresi sonrasında hızlanmış ve Türkiye’ye yönelik sempatiler Orta Doğu coğrafyasında artmıştır. 1 Mart tezkeresinin reddinin Türkiye’nin AB ilişkilerinde de imajı açısında olumlu bir etken olduğu söylenebilir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 19 mayıs 2004 tarihinde Romanya’ya gitmeden önce Esenboğa Havalimanı’nda İsrail’le ilgili yaptığı “devlet terörü” açıklaması da İslami ülkelerde büyük ses getirmiştir (Hürriyetim). Bu açıklamaya ek olarak Türkiye İsrail’in devlet terörü uygulamalarını protesto etmek için İsrail’deki konsolosunu geri çekmiştir (Gareth, Jenkins, “A Timely Shift”). Halktan da büyük destek gören tüm bu gelişmeler Türkiye’nin İsrail’e açık bir mesajı olarak algılanmıştır. Bu gelişmeler sonrasında Yahudi lobisinin etkisinin fazlasıyla hissedildiği Washington Times gibi bazı gazetelerde Türkiye ve AKP hükümeti aleyhinde sert yazıların çıkması dikkat çekicidir. Mesela Frank J. Gaffney Jr.’ın başbakan Erdoğan’a “İslamofaşist” yakıştırmasını yaptığı “No To Islamist Turkey” makalesi oldukça ses getirmiştir (Frank J. Gaffney Jr., “No To Islamist Turkey”, The Washington Times, http://www.washingtontimes.com/commentary/20050926-092005-9547r.html.

Başbakan Erdoğan’ın Amerika ile olan stratejik işbirliğini sık sık dile getirmesine karşın, hükümetin yaptığı bu açılımlar Türkiye’nin İslam Konferansı Teşkilatı ülkeleri arasında kredisini arttırmıştır. Bu gelişmeler meyvesini 15 Eylül 2004’te İstanbul’da yapılan Dış İşleri Bakanları Konferansı’nda vermiş ve Profesör Doktor Ekmeleddin İhsanoğlu kuruluşun Genel Sekreteri seçilmiştir. İhsanoğlu daha önce de teşkilatın “International research centre for islamic history, art and culture” organında görev yapmış ve başarılı çalışmalarıyla dikkat çekmiştir (Ziauddin, Sardar, “A choice between Saudi and Turkey”). Ancak kuşkusuz İhsanoğlu’nun seçiminde Türkiye’nin son dönemde izlediği politikaların etkisi büyüktür. İran, Mısır, Pakistan ve Malezya gibi ülkelerin seçimde Türkiye’ye verdiği büyük destek dikkat çekicidir. Sardar Ziauddin’e göre de İhsanoğlu’nun seçilmesi ve AB kapısına dayanmış Türkiye’nin kuruluştaki rolünün artması İslam Konferansı Örgütü için önemli bir şanstır. AKP hükümetinin ABD’ye olan göbek bağı ve Büyük Orta Doğu Projesi’ne verdiği destek (Başbakan Erdoğan defalarca bu projenin eşbaşkanı olduğunu açıklamıştır), Ziauddin’in bu görüşlerini çürütür nitelikte de olsa zaman içerisinde Türkiye farklı bir dış politika esası belirleyebilir.

Sahar El-Bahr, “Al-Ahram Weekly” dergisinde yayınlanan “Reforming the OIC” makalesinde İhsanoğlu ile yaptığı röportajı aktarmış ve İhsanoğlu’nun teşkilatta reform yapılması yönünde yaptığı görüşleri aktarmıştır. İhsanoğlu’na göre ilk gerekli reform organizasyon bildirgesinde yer alan apartheid ve kolonicilik maddelerinin değiştirilerek, modern dünya düzenine göre ayarlanmasıdır. İkinci olarak İhsanoğlu teşkilatın isminin değiştirilerek uluslarası arenada etkin bir örgüt olabilmek için aktif bir siyaset izlenmesi gerektiğini belirtmiştir. İhsanoğlu diğer enternasyonal kuruluşlarla ilişkilerin geliştirilerek İslam Konferansı Örgütü’nün Müslüman dünyanın sesi olacak güçlü ve saygın bir kuruluşa dönüştürülmesini istemektedir. İhsanoğlu Filistin davasına verilecek desteğin kuruluşun önemli esaslarından biri olduğuna dikkat çekerken, kuruluş üyesi ülkelerin sosyo-ekonomik ve demokratik sorunlarının çözülmesinin de kuruluşun önemli bir görevi olduğunu vurgulamıştır. Dr. Minhaj A. Qidwai de Sahar El-Bahr gibi düşünmekte ve “Organization of islamic conference – Vision for 2050” makalesinde Müslüman dünyanın 4 önemli sorununa dikkat çekmektedir. Birinci sorun üye ülkelerdeki ekonomik problemler ve fakirliktir. Bu sorunun çözülmesi Qidwai için ilk sırada gelmektedir. İkinci olarak her ne kadar Orta Doğu ülkeleri emperyalizm ve sömürünün tarih boyunca kurbanı da olmuş olsalar, artık başkalarını suçlama (blame others) mentalitesinden kurtulmalı ve çözüm üretici yollar üzerinde durmalıdır. Üçüncü olarak teşkilat Kudüs’ün işgalden kurtarılması ve kutsal mekanların korunması konusunda daha aktif bir politika izlemeli ve İsrail’e karşı sesini yükseltmelidir. Son olarak Qidwai kuruluşun Amerikan emperyalizmi ve Büyük Orta Doğu Projesi’ne karşı somut bir politika geliştirmesi gerektiğine inanmaktadır.

Bu yapılan değerlendirmeler doğrultusunda karşımıza çıkan tabloya yukarıdan bakmak gerekirse, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi ile Orta Doğu’daki petrol rezervlerini ve diğer doğal kaynakları olası bir ekonomik kriz tehlikesine karşı kontrol altına almak istediği ve de demokrasi götürmek, özgürleştirmek bahaneleriyle Orta Doğu’da İsrail ve kendisine yardımcı olacak uydu devletler (Kürdistan) kurmak istediği açıktır. Bu nedenle ortaya atılan “ılımlı İslam” modeli de ABD’nin AKP hükümetinden bir beklentisidir. Dick Cheeney’nin “The greater middle east – The Bush Administration’s Perspective” adlı makalesi bu konuda Amerika’nın tavrını açıkça göstermektedir. Amerika’nın Irak işgali sonrası İsrail ve kendisine uydu devlet olarak yardımcı olacak bağımsız bir Kürt devleti’nin kurulmasını istemesi ve yeni Irak anayasasını İslami esaslara dayandırması boşuna değildir. Bu noktada AKP hükümeti Kürt Açılımı projesiyle ABD’nin ekmeğine yağ sürmektedir. AKP’nin ve Türkiye’nin önünde sanıyorum 3 seçenek vardır. Birincisi emperyalizme alet olmak ve emperyalist politikalara destek vererek bundan bir çıkar sağlamaya çalışmaktır. Ancak AKP’nin milliyetçi-mukaddesatçı tabanı ve Kemalist geleneğin “Yurtta sulh, cihanda sulh” düşüncesi doğrultusunda bu noktaya kayma şansı oldukça düşüktür. ABD’nin İran ve Suriye’ye yönelik saldırgan açıklamalarına gösterilen tepkiler de bunu destekler niteliktedir. Bir ikinci yol Rürkiye’nin Batı ve Doğu arasında bir köprü görevi görerek uzlaştırmacı bir politika izlemesidir. Mahmut Bali Aykan da Türkiye’nin bu rolü iyi oynayabileceği kanaatindedir (Aykan, Mahmut B., “Turkey’s role in the organization of the islamic conference: 1960 – 1992” sayfa 128). Filistin-İsrail sorunu ve 1985’teki ABD-İran krizinde Türkiye’nin üstlendiği roller de buna yakın bir görüntü çizmektedir. Bir üçüncü seçenek ise Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak kendi iç dinamiklerine güvenmesi ve emperyalizmle bağlarını keserek Orta Doğu ve hatta Avrasya ülkeleriyle beraber anti-emperyalist bir cephe oluşturmasıdır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin seküler kimliği ve İslami ülkelere kuşkucu yaklaşımı bu noktada bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar siyasal tarihimizde anti-emperyalist duruş ve Orta Doğu ülkelerinin haklarını savunmak İslami söylemi olan kesim değil, Kemalist ve sol çevrelerce uygulanmış olsa da (mesela Cezayir’in bağımsızlığı Demokrat Parti tarafından reddedilmiş ancak TSK tarafından 27 Mayıs sonrası kabul edilmiştir), AKP gelecekte bu noktada net bir tavır takınabilir. Fakat yine de rejim farklılıkları bu işbirliğinin ilerlemesi yolundaki en büyük engeldir. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in son İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma dikkat çekicidir. Bu konuşmada Sezer İslami ülkelerde reform yapılmasının gerekliliğine dikkat çekmiş ve bu süreci kaçınılmaz olarak nitelendirmiştir (Jonathan, Gorvett, “OIC meeting puts Turkey centre stage”). Liberal, NATO’cu ve Amerikancı kesimler dışında ülkemiz genelinde İslamcı, sosyalist, milliyetçi ve Kemalist çevrelerce şiddetle savunulan anti-emperyalizm ve Amerikan karşıtlığı bu üçüncü seçeneğin gerçekleşmesi için en büyük şanstır. Bağımsız ve kendine güvenen bir Türkiye yalnız kendisini değil, Orta Doğu ülkelerini de emperyalizm ve küreselleşme batağından kurtarmada kilit bir rol oynayabilir. Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmeler ve çeşitli popüler kültür öğeleri anti-Amerikanizm’in boyutlarını açıkça sergilemektedir. Metal Fırtına kitabının best-seller olması, Kurtlar Vadisi’nin bir televizyon efsanesine dönüşmesi ve Cola Turka reklamları bunun en basit örnekleridir. Yapılan anketlerin sonuçları da bu doğrultudadır. Türkiye’nin oynayacağı rol ve uluslararası gelişmeler kısa vadede olmasa da, bir süre sonra ortaya çıkacak ve umuyoruz Türk halkının ve Kemalist prensiplerin doğrultusunda olacaktır.


KAYNAKLAR
- Al Ahsan, Abdullah, 1988, “The Organization Of The Islamic Conference”, The International Institute of Islamic Thought: Herndon, USA
- Aykan, Mahmut B., 1994, “Turkey’s Role In The Organization Of The Islamic Conference: 1960 – 1992”, Vantage Press: New York
- Wikipedia, http://www.wikipedia.org/
- Organization of the Islamic Conference website, http://www.oic-oci.org/
- Salt, Jeremy, “Turkey’s Military Democracy”, Current History, February 1999
- Qidwai, Minhaj, A., “Organization of Islamic Conference – Vision for 2050”, http://world.mediamonitors.net/layout/set/print/content/view/full/1493
- Morris, Melissa, “Walking the Line: Turkey’s Struggle with Islamism”
- Aras, Bülent, “Turkish-Syrian Relations Revisited”, Arab Studies Quarterly, Fall 2002, http://www.24hourscholar.com/p/articles/mi_m2501/is_4_24/ai_101531218?pi=scl
- Bölükbaşı, Süha, “Behind The Turkish-Israeli Alliance: A Turkish View”, Journal Of Palestine Studies 113, Autumn 1999
- Çevik Bir & Martin Sherman, “Formula for Stability: Turkey Plus Israel”, Middle East Quarterly, Fall 2002, http://www.meforum.org/article/511
- Bacık, Gökhan, “The Limits of an Alliance: Turkish-Israeli Relations Revisited”, Arab Studies Quarterly, Summer 2001, http://www.24hourscholar.com/p/articles/mi_m2501/is_3_23/ai_78804225?pi=scl
- Aras, Bülent, “The Academic Perceptions of Turkish-Israeli Relations”, Turkish Journal of International Relations, Vol.1, No.1, (Spring 2002)
- http://www.alternativesjournal.net/volume1/number1/baras.pdf
- Gorvett, Jonathan, “OIC Meeting Puts Turkey Centre Stage”, Al Jazeera net News Global, 16 June 2004
- Gareth, Jenkins, “A Timely Shift”, Al Ahram Weekly Online, 17-23 June 2004
- Ziauddin, Sardar, “The Muslim World: A Choice Between Saudi and Turkey”, New Statesman Online, 22 March 2004
- Sahar, Al Bahr, “Reforming the OIC”, Al Ahram Weekly Online, 21-27 July 2005
- Hürriyetim, http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@nvid~415161,00.asp
- Zakaria, Fareed, "Islam, Democracy, and the Constitutional Liberalism", Political Science Quarterly, 22 March 2004
- Cheney, Dick, “The Greater Middle East – The Bush Administration’s Perspective”, The Globalist, http://www.theglobalist.com/dbweb/storyid.aspx?storyid=3754
- Ülsever, Cüneyt, “The Greater Middle East Project”, http://www.turks.us/article.php?story=20040302235332632&mode=print
- Frank J. Gaffney Jr., “No to Islamist Turkey”, The Washington Times, http://www.washingtontimes.com/commentary/20050926-092005-9547r.htm
- Carroll, Thomas Patrick, “Ankara’s Strategic Alignment with Tel Aviv Implication for Turkey and the Region”, Middle East Intelligence Bulletin, Vol. 3 no: 5, May 2001
- Kaplan, Robert, “The Turkey-Israel Axis”, The Globalist, 23 March 2001


Bu makale Ozan Örmeci'nin "İttihat ve Terakki'den AKP'ye Türk Siyasal Tarihi" adlı kitabından alınmıştır. Kitabı satın almak için http://yayinci.kibo.com.tr/prd/kibowebdetay.php?pub_id=1597&pid=650654 adresine ve diğer internetten kitap satış sitelerine bakabilirsiniz.

17 Eylül 2009 Perşembe

Şevket Süreyya Aydemir - Fikriyatı


1915 yılında Kafkas cephesine bir Türkçü-Turancı olarak giden Şevket Süreyya Aydemir, bilindiği üzere burada geçirdiği yıllar ve KUTV’da aldığı eğitim sonrası ülkesine örgütlü bir komünist olarak dönmüştür. Türkiye’ye dönüşünden sonra TKP’de siyasi faaliyetlerine devam eden, bir yandan da öğretmen olarak çalışan Aydemir, Mayıs 1925’te TİÇSF’nin Amele ve Teali Cemiyeti adına üzerinde “dünyanın bütün işçileri birleşiniz” sloganı yazılı bir broşür dağıtması üzerine 1925 tevkifatı olarak bilinen olayda tutuklanır. Kendisine yapılan tüm telkinlere rağmen Vedat Nedim Tör’ün aksine diğer komünist arkadaşlarını ispiyonlamak istemez ve bu nedenle hapse atılır. Aydemir 10 yıl hapis cezası almış, arkadaşlarını ispiyonlayan Vedat Nedim ise serbest bırakılmıştır. Hapishanede Aydemir sosyalizm üzerine düşünmeye ve Kemalizm’e ön yargısız bir şekilde yaklaşmaya çalışır. Ona göre Kemalist Devrim dünya anti-emperyalist mücadele tarihinde Bolşevik Devrimi ile beraber yeni bir sayfa açılmasına yol açmış çok önemli bir tarihsel olaydır. Ve devrimin enternasyonal bir ideolojiye ihtiyacı vardır. Ekim 1926’da genel af ilan edilmesiyle Aydemir beklemediği şekilde serbest bırakılır. Artık daha önce Turancılık’tan komünizme sıçramış ideolojik çizgisi daha net ve şahsına münhasırdır.


Gerçekten Şevket Süreyya’nın ideolojik çizgisi hakkında net konuşmak doğru değildir. Kesin söyleyebileceğimiz şey kendisinin alışılmış kalıplara uygun bir komünist ve Kemalist olmadığıdır. Ayrıca ideolojik çizgisini net olarak belirlemeye engel teşkil edecek birkaç unsuru da belirtmeliyiz. Aydemir tek-parti döneminde bir devlet bürokratı olarak görev yapmış ve bu nedenle belki de her görüşünü istediği şekilde dile getirememiştir. İkinci olarak Aydemir’in ürünleri genelde 1920 ve 30’lar ve 1960’larda olmak üzere iki ana dönemde yoğunlaşır. Bu iki dönem arasında da belirli bazı farkların oluştuğu ortadadır. Nato sürecine rağmen 27 Mayıs sonrası Türkiye’de hızla yükselen sosyalist hareket nedeniyle 1960’larda Aydemir bazı konularda daha açık ve tutarlı bir tavır gösterme imkanı yakalamıştır. Aydemir’in ideolojik çizgisi hakkında kalıplara uygun yorumlar yapmak yerine isterseniz düşüncelerine biraz daha yakından göz atalım ve daha sonra genel bir değerlendirme yapalım. Bu konuda Aydemir’in 1920 ve 30’lardaki düşünceleri için İnkılap ve Kadro eseriyle Kadro Dergisi’ndeki yazıları ve 1960’lardaki düşünceleri için Yön Dergisi’ndeki yazıları ve Yön Dergisi hakkındaki kitaplardan yararlanmak sanırım faydalı olacaktır.


Şevket Süreyya; Kadro dergisinin ilk sayısının ilk sayfasında yer alan yazısında Kadro Hareketi ve kendisinin ideolojik çizgisi hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu yazı Aydemir açıkça amaçlarının Kemalist Devrim’in ideolojisini belirlemek ve içini doldurmak olduğunu belirtmiştir. Aydemir’e göre inkılâp henüz bitmiş değil, yeni başlamıştır. Ona göre askeri ve siyasal alanda yapılan devrimler, ekonomik ve siyasal alanda devam etmeli ve ideolojik bir temele oturtularak güçlendirilmeli, anlam kazanmalıdır. Kemalist Devrim genişlemeli ve derinleştirilmelidir. “O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tavsiye edilmiş bir zemin üstünde yarın ki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılâbımız derinleşme ve genişlemelidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). İnkılâp ve Kadro eserinde Aydemir Kemalist Devrim’in yerel ve milli bir ideolojiden çok tüm milli kurtuluş mücadelelerine örnek olacak âlemşümul bir nitelikte olduğunu belirtmektedir. Onun düşüncesinde devrimin derinleşmesi ve korunması için şuurlu bir avangardın, kadronun devrimin ideolojisini yapması ve bunu halka yayması gerekmektedir. Aydemir ve diğer Kadrocuların ideolojik derinliğe verdikleri bu önem dünyanın 1930’larda içinde bulunduğu fazlasıyla gergin ve ideolojik siyasal ortam ve Kadrocuların Marksist geçmişleriyle alakalı olabilir. Yine Türk Devrimi’ni tarihsel süreçte bir yere oturtmak ve arkası gelmesi beklenen anti-emperyalist devrimlere öncülük edebilecek güçlü bir Türkiye isteği Kadrocuların ideoloji konusundaki ısrarlarında bir etken olabilir. Zaten Aydemir bu isteğini açıkça belirtmiş ve Kemalist Devrim’i dünyanın en anlamlı olaylarından biri olarak nitelendirmiştir. “Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibariyle, tarihin en manalı hareketlerinden biri inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Aydemir’e göre işte tüm bu düşünceleri gerçekleştirmek için Cumhuriyet’in ilerici bir yönetici kadro gereksinimi vardır. “İnkılâbın irade ve menfaati, inkılâbı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO’nun iradesinde temsil olunur. Bu kadro, inkılâbın şeniyetinden çıkarılan ve onun seyrine uygun bir şekilde izah edildikçe şekilleşen ve nazariyeleşen prensipleri kendine şuur edinir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). İşte Kadro Hareketi devlet elitlerine yakın bir grup olarak bu ideolojiyi belirlemeye talip olarak ortaya çıkmıştır.


Aydemir’in görüşlerini daha iyi anlayabilmek için isterseniz diğer ideolojileri yaklaşımı konusunda bazı noktalara değinelim. Aydemir ve diğer Kadrocuların liberalizme bakışı gayet açık ve net bir şekilde olumsuz ve küçümseyicidir. Kadrocular liberalizmi kapitalizmin demokrasiyle beraber kullandığı bir kılıf ve araç olarak görmüş ve bu nedenle şiddetle eleştirmişlerdir. Onlara göre kapitalist sistemin göbeğinde yer alan ülkeler diğer çevresel ülkeleri müstemleke (sömürge) ya da yarı-müstemleke (yarı-sömürge) haline getirmektedir. Özellikle Vedat Nedim’in işlediği bu kategorizasyonlarıyla Kadrocular Dünya Sistemi Teorisi’nin ulaştığı değerlendirmeye yaklaşık 40 yıl öncesinden ulaşabilmişlerdir. Yine Aydemir ve diğer Kadro Dergisi yazarlarının üzerinde durduğu bir konu 3 farklı ekonomi modelidir. Birinci model Sovyetler Birliği’nin başını çektiği, sosyalist ülkelerde görülen ve işçi sınıfı diktatoryasına dayalı planlı, devletçi ekonomidir. İkinci model ABD ve Milletler Cemiyeti ülkelerinde görülen ve büyük eşitsizliklere yol açtığı için eleştirilen kapitalist gelişme yoludur. Kadrocuların üzerinde durduğu yeni üçüncü model ise, bağımsız bir ulusal ekonomi arayışında olan ülkelerin izlemesi gereken ve bu ülkeleri sömürge olmaktan kurtaracak planlı milli ekonomidir. Liberalizmi “şuursuz iktisat siyaseti” olan gören ve “anarşik” tanımını getiren Kadro Hareketi yazarları ve hareketin ideolojik lideri Şevket Süreyya Aydemir, korumacı politikaları savunmuş ve otarşizme yakın bir ekonomik sistemden yana olmuşlardır. Kadro yazarları Büyük Buhran’ı da kendi perspektiflerinden açıklamaya çalışmışlardır. Kadroculara göre anti-emperyalist devrimlerle sarsılan Batılı ülkelerde bu kriz kapitalizmin çökeceğinin işaretlerini vermektedir. “İşte şimdi biz, emperyalizmin hem çöküş ve dağılış çağı içinde, hem de artık hayat usaresi kalmayan, düşkün fakat sırnaşık teaddisi karşısındayız” (Aydemir, “Emperyalizm Şahlanıyor Mu ?”, sayfa 10, Kadro no:16). Liberallerin sistemsizlik ve metotsuzluklarında yakınan Kadrocular Lenin’in emperyalizm teorisinden de fazlasıyla etkilenmişlerdir.


Kadro Hareketi’nin ve Aydemir’in faşizm ve nasyonal sosyalizme yaklaşımı da oldukça enteresan ve tartışmalı bir konudur. Bazı akademik çalışmalarda hiç bir kanıt sunulmamakla birlikte, Kemalizm, Kadro Hareketi ve İtalyan Faşizminin üçünün de otoriter nitelikli bir eğilim içinde oldukları ana temasından hareketle Kadro’nun faşizm kategorisi içinde incelemesi gerektiği ima edilmektedir. Giacomo Carretto’nun “1930larda Kemalizm-Faşizm-Komünizm Üzerine Polemikler” adlı makalesi bu paralelde yazılmış en bilinen eserdir. ” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 53). Ancak Kadrocular’ın faşizme ve nasyonal sosyalizme bakışları kesin ve açık bir şekilde olumsuzdur. Kadrocular faşizmi bazı yarı-kapitalist ülkeler tarafından kullanılan ve burjuva sınıfının çıkarına yarayan bir korporatizm anlayışı olarak gördüğünü vurgulamıştır. (Belge, “Faşizm ve Türk Milli Kurtuluş Hareketi”, sayfa 36-39, Kadro no:8). Kadrocular daha sonraları fikirlerini daha da netleştirerek “faşizmin kapitalizmde doğal olarak var olan sınıf çatışmasını bastırmaya, uzlaştırmaya çalıştığını ve son analizde işçi sınıfının çıkarları pahasına sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu” belirtmişlerdir (Mustafa Türkeş, “Kadro Hareketi”, pg 127). Kadro’nun anti-emperyalist anlayışı da faşizm ve nasyonal sosyalizmle kesinlikle uzlaşmayacak ölçüde nettir. Kadro’nun bu tutumunu devlet politikası ve dönemsel koşullarla da açıklamak zordur. Zira İtalyan Faşizmi’nin Mare Nostrum politikası doğrultusunda Akdeniz’deki saldırgan tavrına karşı açıkça net bir tavır koyan Türkiye Cumhuriyeti devleti, Hitler’e rağmen Almanya ile olan ekonomik ilişkileri kesmemiş ve bundan istifade etmiştir. Ancak Kadrocuların hem İtalya, hem de Almanya’daki rejimlere karşı muhalif tavrı bu anlayışlarının pragmatist bir ölçekte olmadığının ispatıdır. Ayrıca Kadrocular ırkçılık karşıtı görüşlerini birçok yerde açıkça belirtmiş ve faşizm, nasyonal sosyalizm gibi sapık ideolojilere karşı mesafeli olduklarını göstermişlerdir. Milliyetçilik ve otoriterlik bağlamında Kadro Hareketi ve faşizm arasında bir ilişki kurmak zorlama olacaktır. Zira Kadrocular anti-emperyalist ve yayılmacılık karşıtı ileri bir milliyetçiliği, bağımsızlığı savunmuşlardır. Kadro ile faşizm arasında ilişki kurmak isteyenlerin sıklıkla gönderme yaptığı Yakup Kadri’nin derginin 11. sayısında yer almış “Ankara-Moskova-Roma” isimli makalesidir. Bu makalede Karaosmanoğlu Mussolini İtalya’sındaki coşkun ruhu ve disiplini övmüş ve şöyle demiştir; “Mussolini sayesinde daha doğrusu Faşizm sayesinde bütün İtalya kronometre gibi işleyen bir memleket halini almıştır” (Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 231). Yakup Kadri gibi Kadro Hareketi içerisinde edebiyatçı kimliğiyle ön plana çıkan birinin bu sözlerinden hareketle Kadro’ya ve Şevket Süreyya’ya faşist damgası vurmak kolaya kaçmak ve makro değerlendirme yapamamak olacaktır. Zaten Kadro yazarları faşizmle ilgili görüşlerini açıkça belirtmişlerdir. Şevket Süreyya derginin 4. sayısında yayınlanan “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM” isimli makalesinde faşizmin gelişmesinde İtalya’da 1918-1922 arasındaki dönemde yaşanan sancılı kapitalist süreçten bahseder ve faşizmin üzerindeki durduğu beş maddeyi sıralar: ulusal birlik, yönetici gücün tekeli, emperyalizm, devlet için yaşayan vatandaşlar ve sınıfların birliği (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 9, Kadro no:4). Her ne kadar Kadrocularda ulusal birlik ve yönetici gücün tekeli gibi konularda faşizmle paraleller bulmak mümkün de olsa, Kadro Hareketi’nin yaptığı sınıfsal analizler ve güçlü anti-emperyalist tutumu Kadrocuları faşizmden kesin bir çizgiyle ayırmaktadır. Aydemir, Hitler’in ırkçı yönünü şu sözlerle eleştirmiştir; “Bundan başka Hitler, beyaz ırkın dünya üstünde yalnız iktisadi hakimiyetle iktifa etmesine de razı değildir. Esirlerin kanına susayan Neron gibi o da, milletlerin esaretine susamıştır” (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 13, Kadro no:4). Tüm bu nedenlerle Kadro’nun anti-faşist bir düşünce sistemi olduğunu iddia etmek doğru olacaktır.


Kadro Hareketi’nin ve Aydemir’in sosyalizme yaklaşımıysa oldukça karışık bir konudur. Bilindiği üzere Kadro Hareketi’nin dört önemli yazarı (Aydemir, Tör, Belge, Tökin) komünist geçmişleri bulunan ve yaptıkları devletçe sürekli izlenen kimselerdir. “Bu süreç içinde bir yandan Kadro dergisi çıkarılmakta, öte yandan benimsenen ideolojik çizginin programı aydınlatılmaktadır. Şevket Süreyya’nın Murat Belge’ye anlattığına göre, devlet bu konuyla yakından ilgilenmekte ve toplantıları izletmektedir” (Tekeli & İlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 143-144). Kadrocuların Marksizm’den kendi istekleriyle mi vazgeçtikleri, yoksa devlet baskısı nedeniyle takiyye mi yaptıkları asla kesin olarak bilinemeyecek bir konudur. Ancak Kadrocu yazarların yaşam öykülerine ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in hayatı boyunca yazdıklarına bakarsak Kadrocular Marksizm’den koparak bir üçüncü yol olarak Kemalizm-sosyalizm sentezini yapmaya çalışmışlardır. Kadrocu düşüncede ülkeler arası eşitsizlikler, ülke içerisindeki sınıfsal eşitsizliklerden daha ön plandadır. Ayrıca Türkiye gibi kapitalist gelişmenin henüz yaşanmadığı ülkelerde sınıf farklılıkların ortaya çıkmadan önlenebileceğini iddia ederek Kadrocular Marksizm’den farklı bir anlayışları olduğunu ortaya koymuşlardır. Kadrocular cüretkar bir şekilde tarihin Karl Marx’ı yanılttığını ve Türkiye’nin kapitalist dönem yaşanmadan sınıfsız toplum idealine ulaşabileceğini iddia eder. (Mustafa Türkeş, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, sayfa 110). Yine de Kadrocular özellikle Batı ülkelerinin tarihsel gelişimini açıklamak için tarihsel maddecilik yöntemini kullanmışlardır. Özellikle Aydemir ve Tökin’in yazılarında Marksist argümanlara sıkça rastlanabilir. Ancak Kadrocular ve özellikle Şevket Süreyya Batı ve Doğu toplumları arasındaki tarihsel-yapısal farklılıklara dikkat çekmiş ve Marksizm’in ancak batı dünyasını anlamak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Devletçi bir ekonomiyle yeni oluşmakta olan sınıflar arasındaki çatışmalar önlenecek ve Türkiye kapitalist evreyi atlayarak sosyalizme Kemalizm yoluyla ulaşabilecektir. “Kadrocular, devletçiliği sınıf kavramını yok ederek sınıflararası çatışmayı önleyecek bir politika olarak kabul etmektedirler” (Heper & Canıvar, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, sayfa 10). Mustafa Türkeş Kadrocu yazarların tarihsel materyalizmi uygulamaktaki bu seçici tutumlarına dikkat çekmiştir. Aydemir ayrıca batıda oluşan sınıfsal eşitsizlikler kadar batı ülkelerinin sömürgecilik yoluyla doğu ülkelerinin ham madde kaynaklarını tüketerek ve bunları teknolojik, toplumsal gelişmelerinde kullanarak nasıl doğu ülkelerine üstünlük sağladıklarını belirtir. Kadrocular devletin yapmayı düşündüğü toprak reformu konusunda sosyal sınıfların varlığını kabul ederken, diğer alanlarda solidarizm anlayışına karşı çıkmamaktadırlar. Bunun nedeni sanıyorum Kadrocuların Kemalist rejimle ve onun en önemli unsurlarından biri olan Emile Durkheim’ın solidarizm anlayışıyla ters düşmemek istemeleridir. Kadroculara göre modern dünya düzeninde 3 büyük çatışma alanı ve türü vardır. Birinci çatışma işçi sınıfı ve kapitalist sınıflar arasında yaşanan ve yalnızca endüstrileşmiş Batı ülkelerinde görülen sorunlardır. İkinci tip çatışma gelimiş Batı ülkelerinin kendi aralarında yaşadıkları pazar bulma, silahlanma ve kalkınma yarışıdır. Üçüncü tip ve en önemli olan çatışmaysa gelişmiş batı toplumlarıyla kapitalistleşmemiş sömürge ya da yarı-sömürge durumundaki doğu ülkeleri arasında yaşanan sorunlardır. Aydemir’e göre Marksizm ve Faşizm gibi ideolojiler kapitalist toplumlara ait tarihsel-yapısal gelişim ve sınıf çatışmaları sonucu ortaya çıkmış düşünce sistemleridir ve Türkiye’de uygulanması imkânsızdır. Kadrocular tarihi okurken Marksist-Leninist metotlar kullanmaktan kaçınmamışlardır. Mesela Aydemir Lenin’in emperyalizm teorisinden etkilenerek The Highest Stage of Capitalism and Theses on the National and Colonial Question, emperyalizm olmadan kapitalizmin ayakta duramayacağını ve batıda sosyal devletin çökerek Marksist devrimlerin yaşanacağını ileri sürer. Bu nedenle ulusal bağımsızlık savaşları batı sömürgeciliğine ve dolayısıyla kapitalizme son verecek önemli olaylardır. Şevket Süreyya Aydemir çok başarılı bir şekilde 20. yüzyılın anti-emperyalist devrimler çağı olacağını öngörmüştür. Türkiye’yi anti-emperyalist kapitalist veya sosyalist olmayan bu bloğun lideri olarak düşünmüş ve Kemalizm’i bu yönde tüm üçüncü dünya ülkelerine model olacak bir ideoloji yorumlamış, tasarlamışlardır. Bu konuda Aydemir’e kulak verelim; “İnkılabımızın, her biri ayrı ayrı kıymettar ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılap nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve standartlaşmış inkılapçı tip böyle doğacaktır. Bu tip her nerede, her ne şerait içinde olursa olsun, karşılaştığı her inkılap sahasında, aynı hadiseyi aynı kriteryumlara vuracak, aynı ölçülerde düşünecek, aynı neticelere varacak ve inkılabın kendisine has CİHANI TELAKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). Toplamak gerekirse Kadro Hareketi Marksizm’den fazlasıyla etkilenmesine karşın Marksist bir hareket değildir. Diyebiliriz ki daha sonra Latin Amerika’da ve üçüncü dünya ülkelerinde belirecek olan sosyalizm anlayışına uygun bir düşünce sistemine ulaşmışlardır. Türkeş’in iddialarına karşın Kadrocuların fanatik seküler tutumları onları Sultan Galiyev ve İslami sosyalizmden de uzaklaştırmaktadır. Bu nedenlerle Kadro ile Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi arasında bir bağ kurmak daha mantıklı olacaktır.


Aydemir’in Yön Dergisi’ndeki yazıları da ideolojik çizgisini belirlemek açısından bize çok yardımcı olabilir. Aydemir Yön’deki yazılarında sıklıkla Türk sosyalizmi terimini kullanmıştır. Türkiye’nin emperyalist-kapitalist ülkelerle işbirliği yaptığından yakınan Aydemir, Demokrat Parti döneminde Cezayir’in bağımsızlığının tanınmamasının ne denli büyük bir utanç olduğundan bahseder. Aydemir’e göre Türk sosyalizminin ilk önemli ilkesi demokrasidir. Çünkü Kemalist Devrim memleketin istiklali için olduğu kadar halkın kayıtsız-şartsız hâkimiyeti için yapılmıştır. Aydemir’e göre özel mülkiyet tam anlamıyla yok edilmeyecek ancak ekonomide planlı, devletçi bir sistem belirlenecek ve bu yolla büyük sanayilerin şahısların eline geçmesine engel olunacaktır. Ayrıca büyük toprak sahiplerinin mallarına da el konulacak ve köylüler arasında eşit bir bölüşüm yaptırılacaktır. Aydemir’e göre Türk sosyalizmi dine karşı değildir ancak laikliğin yılmaz bir savunucusudur. Yine Aydemir’e göre Türk sosyalizmi bir sınıfın diğeri üstündeki diktatörlüğünü savunmamaktadır. Ve bunun için sınıfsal farklılıkların derinleşmemesi, sınıf kavgalarının önlenmesi adına planlı bir ekonomik sistem uygulanacak, adil bölüşüm sağlanacak ve tüm yurttaşlara özgür ve ferah bir yaşam olanakları tanınacaktır. Aydemir’e göre Karl Marx değerlendirmelerinde haklı olmasına karşın durum o öldüğünden beri çok değişmiştir. Marx’ın döneminde devlet tamamen burjuvazinin tekelindedir. Ancak artık devletin bir sınıfın tekelinde olma dönemi sona ermektedir. Proletarya örgütlenmiş ve demokratik yollarla haklarını savunabilmektedir. Bu nedenle devletin görevi halen ağırlığı fazla olan burjuvazinin gücünü işçi sınıfı lehine kırmak ve gerçek bir demokrasinin hüküm sürmesini sağlamaktır. Aydemir’in düşlediği defalarca belirttiği üzere imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millettir. Ancak 1960’larda hakim olan tezler sınıfsal toplum idealine ancak proletarya diktatörlüğü ile ulaşılabileceği yönündedir ve bu nedenle Aydemir hem soldan, hem de sağdan acımasız eleştiriler almaktadır. Zaten o yıllarda sağlığı bozulacak ve çalışmalarına ara verecektir. Doğan Avcıoğlu ile yaşadığı polemik sonrası yazılarına yalnızca Cumhuriyet gazetesi’nde devam etmiş ve ideolojik tartışmalardan uzak güncel konular ve Atatürk hakkında yazılar yazmıştır.


Şevket Süreyya Aydemir’in ideolojik konumu hakkında genel bir değerlendirme yapmak gerekirse kendisi şiddetli bir anti-faşist ve anti-liberaldir. Tarihi okurken Karl Marx’tan fazlasıyla faydalanmasına karşın tam anlamıyla bir Marksist değildir ve diğer Kadro yazarları ile birlikte kendine özgü bir Kemalizm-Sosyalizm sentezi anlayışı belirlemiştir. Bu sentezde Baas Partisi düşüncesi, Dünya Sistemi Teorisi ve Bağımlılık Okulu’na benzer birçok nokta bulunmaktadır. Aydemir sınıfsız bir toplum idealinin işçi sınıfı diktatoryası olmadan yaşanabileceğine inanmış ve demokrasinin bunun için kilit unsur olduğunun altını kalınca çizmiştir. Büyük ölçekte özel mülkiyete karşı olmasına karşın tamamıyla mülkiyeti reddetmemektedir. Ekonomide savunduğu sistem planlı, devletçi bir kumanda ekonomisidir. Din karşıtı değildir ancak laikliği sonuna kadar sahiplenmektedir. Demokrasi yanlısı olmasına karşın halkın demokrasi için yeterli birikime sahip olmadığını düşünmekte ve bu nedenle eğitim sisteminin geliştirilmesine büyük önem vermektedir. Son tahlilde Aydemir’in Türk sosyalizmi ulus-devleti temel alan ve enternasyonal nitelikte bir sosyalist devrimin ancak ulus temelinde tamamlandıktan sonra gerçekleşebileceğini savunan niteliktedir. Aydemir yalnızca kendi ülkesinde ve dünyada ezilen kesimlerin yanında olmamış, dünya sisteminde diğer ülkeler karşısında ezilen ülkesinin de yanında olmuş çok önemli bir Türk aydınıdır.


KAYNAKLAR

- Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, "Kadrocuları ve Kadro'yu Anlamak", 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları
- Aydemir, Şevket Süreyya, "Suyu Arayan Adam", 2005, İstanbul: Remzi Kitabevi
- Aydemir, Şevket, Süreyya, "İnkılap ve Kadro", 1932, Ankara: Ahmet Halit Kitaphanesi
- Kadro Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, 2. Kanun
- Türkeş, Mustafa, 1999, “The ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, Turkey Before and After Atatürk (Sylvia Kedourie), London: Frank Cass Publishers
- Türkeş, Mustafa, 1999, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, Ankara: İmge Kitabevi
- Harris, George, 2002, “The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Atatürk’s Turkey”, İstanbul: The İsis Pres
- Harris, George S., 1975, “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları
- Özdemir, Hikmet, 1986, “Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi”, Ankara: Bilgi Yayınevi
- Lipovsky, İgor, 1992, “The Socialist Movement in Turkey”, New York: E.J. Brill
- Biyografi.net, http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=685
- Kim Kimdir, http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=518

Şevket Süreyya Aydemir - Biyografi


--> -->
1897 yılında Edirne’de doğan Şevket Süreyya Aydemir; 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın Deliorman yöresinden Edirne’ye kaçmış olan bir Müslüman Türk ailesinin çocuğudur. Şevket Süreyya'nın dedesi Deliorman yöresinin en büyük toprak sahibi olan varlıklı bir kişidir. Savaşın zor koşullarına bir de ailenin göçü sırasındaki Kazak atlılarının baskını eklenince koca aileden Edirne’ye yalnızca Şevket Süreyya, babası Mehmet Ağa, annesi Şaziye Hanım, kardeşleri ve babaannesi varabilmiştir. Büyük bir serveti geride bırakarak Edirne'de yokluk içinde yeni bir hayatı güçlükle kurabilen Mehmet Ağa, bir beyin konağında bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Süreyya’nın annesi Şaziye Hanım da mahalledeki tek dikiş makinesinin sahibi olarak dikiş-nakış yoluyla aile bütçesine yardım eder. Şaziye Hanım aydın bir kadındır ancak aynı zamanda bir Mevlevi tarikatı üyesidir ve dinine çok düşkündür. Şevket Süreyya annesinin cinli perili masalları ve kendisine okuduğu edebiyat klasikleriyle büyür. Şaziye Hanım oğluna henüz okula başlamadan okuma-yazma da öğretir. Mahalle mektebini büyük bir başarıyla bitiren Süreyya, bu yıllarda mahallede oynadıkları savaş ve çetecilik oyunlarında lider kişiliğiyle ön plana çıkmaktadır. Mahalle mektebi sonrası Askeri Rüştiye'ye yazılan Süreyya askerliği çok sevmiştir. Askeri okulda okuyan gençler o dönemde Düveli Muazzama'dan Osmanlı’nın nasıl kurtulacağını tartışmaktadır. Şevket Süreyya okula devam ederken 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Bu olayın genç Şevket Süreyya üzerinde büyük etkisi olacaktır.
Meşrutiyetin ilanından sonra hürriyet kahramanı olarak anılan İttihatçı komitacıların gazetelerde basılan resimlerini biriktirmeye başlayan Şevket Süreyya, çok geçmeden komitacılar gibi giyinmeye de başlar. Bu dönemde en çok İttihatçıların gözü kara ismi Enver Paşa’ya karşı hayranlık beslemektedir. Meşrutiyet coşkusu sonrası ortaya çıkan gerici 31 Mart Vakası’nı bastırmak için Edirne’de kurulan Hareket Ordusu’na Süreyya’nın iki ağabeyi de katılacaktır. Ancak 31 Mart Vakası’nın bastırılmasına ve İttihatçıların yönlendirdiği modernleşmeci Meşrutiyet yönetimine rağmen Osmanlı Devleti gün geçtikçe güç kaybetmekte, çökmekte ve Balkan Savaşları’nda ağır kayıplar vermektedir. Şevket Süreyya’nın bir ağabeyi Balkan Savaşları öncesi hastalanarak ölmüştür. Şevket Süreyya’nın annesi de savaş öncesi doğal sebeplerden vefat etmiştir. Aydemir’in babasının da gözleri rahatsızlığı nedeniyle görmez olur ve işten atılır. Aile için herşey kötüye gitmektedir. Diğer ağabey de Edirne’de düşmana direnen güçler arasındadır. Şehirdeki kadın ve çocuklar katliamdan kurtulmak için İstanbul’a gönderilir. Gönderilenler arasında Şevket Süreyya da vardır. Ancak kara haber gecikmeden İstanbul’a ulaşır; Edirne de düşmüştür… Bir süre sonra şehrin yeniden alınması herkes için bu karanlık günlerde bir umut ışığı olmuştur. Edirne’nin geri alınmasından sonra, önceden Kuleli Askeri İdadisi’ne gönderilen Süreyya babası tarafından Edirne’ye geri çağrılır ve Darülmuallim’e yazılır. Babası Şevket’i de diğer oğulları gibi kaybetmek istememekte, bu nedenle asker olmasına sıcak gözle bakmamaktadır. Şevket Süreyya’nın askerlik hayalleri suya düşmüştür ve artık genç Süreyya bir öğretmen olmak için çalışmaktadır. Bu nedenle sürekli okumakta ve dönemin Türkçü gazetelerini yakından takip etmektedir. Okuldaki başarısıyla parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştur Süreyya. Törenlerde bayrağı o taşımakta, bağımsızlık şiirlerini o okumaktadır. Ayrıca ailesini geçindirmek için de yazları köyde çalışmaktadır. Kitaplardan öğrendiği kadar topraktan da öğrenmektedir genç Şevket Süreyya.
Türkçü ideolojiye giderek kendini kaptıran Aydemir, Birinci Dünya Savaşı’nda Sarıkamış cephesinden bulunan diğer ağabeyinin de ölüm haberini alınca büyük bir hırsla savaşa katılmak için askerlik şubesine başvurur ve 1915 yılında subay namzedi olarak askere alınır. İstanbul’daki talimler sonrası da Kafkas cephesine yollanır. Cepheye gecikmeli de olsa sağsalim ulaşan Şevket Süreyya Yüzbaşı Ali Osman Bey’in taburuna katılır. Cephedeki askerlerin cehaletini ve Anadolu’nun fakirliğini dehşetli bir ruh haliyle gözlemleyen Süreyya, Bolşevik Devrimi sonrası Rus Ordusu’nun zayıflamasından faydalanılarak 1918 Şubat’ında verilen hücum emriyle beraber harekete geçer. Ancak koşullar çok ağırdır ve birkaç defa soğuktan donma tehlikesi atlatır. Sarıkamış alınırken yanında patlayan bir bomba nedeniyle attan düşer ve bacağı kırılır. Cephede geceleri sürekli Feride Müfit Tek’in "Aydemir" romanını okumakta ve kendini romanın başkahramanı olan Aydemir’le özdeşleştirmektedir. Zaten bilindiği gibi soyadı kanununun çıkmasından sonra Aydemir soyadını seçecektir. Yarı peygamber, yarı meczup bir karakter olan Aydemir, Şevket Süreyya’ya ruh ve inanç olmadan askeri gücün hiçbir işe yaramayacağını öğretmiştir. Türk Ordusu Kafkasya’da hızla ilerlerken Enver Paşa’nın barış teklif edileceğini açıklamasıyla ordu geri çekilmeye başlar. Ancak ataları kabul ettiği kişilerin topraklarında olmak Aydemir’i çok etkilemiştir ve Kafkasya’dan çekilirken buraya yeniden geleceğine dair kendine bir söz verir. İşgal altındaki İstanbul üzerinden Edirne’ye geçen Süreyya burada da İtalyan işgaliyle karşılaşır. Edirne’de kurulan direniş hareketlerine katılan Süreyya’nın hayatı Kafkasya’da oluşan Müstakil Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti’nin İstanbul’dan öğretmen istemesiyle değişecektir. Aydemir’e Bakü yolları gözükmüştür…
Azerbaycan’ın kuzeybatısındaki Nuha şehrine öğretmen olarak atanan Aydemir kısa sürede halkla içli dışlı olur ve kendini çok sevdirir. Cuma namazları öncesi imam hutbesinden önce ateşli konuşmalar yaparak Azeri Türklerine Türklüğü ve bağımsızlığı anlatır. Aydemir Nuha’yı, Nuhalılar da Aydemir’i çok sever. Aydemir aşkını asla kaybetmeyeceği Sitare ile de orada tanışır. Ermeni tehdidi üzerine Nuha ve çevresinden toplanan gönüllü birliklere de katılan Aydemir bu birliğin kumandanlığına kadar yükselir. Savaş kazanılır ve Askeran Geçidi kurtarılır. Aydemir artık bir yerel kahraman olmuştur. Savaş dönüşü yolda İttihat ve Terakki’nin eski önemli isimlerinden Talat Muşkara ve Enver Paşa’nın amcası Halil Bey’le tanışır. Kafkasya’nın çok etnikli yapısı nedeniyle Turancı ideallerinin ne derece gerçekçi olduğunu sorgulamaya başlayan Aydemir, 1920 Nisan sonlarında Nuha’ya giren Kızıl Ordu’yu hayranlıkla izlemektedir. Komünist subayların bahsettikleri sınıf kavgası, burjuvazinin tasfiye edilmesi, feodalizmin kökünün kurutulması gibi konular Aydemir’e yabancı gelmektedir. Entellektüel bir insan olmasına rağmen bu konulardaki cehaleti nedeniyle kendini yetersiz hisseder. Yine de şehrin en saygın ismi olarak Şark Milletleri Kurultayı’na Nuha delegesi olarak katılır. Kongrede dünyanın birçok yerinden delegeleri görmek Aydemir’i şaşırtmıştır. Hintliler, İranlılar, Afganlar, Moğollar, Araplar, Türkler ve diğer birçok milleti bir araya getiren ideolojinin ne olduğunu daha iyi bilmek istediğine karar verir. Ayrıca Grigoriy Yevseyeviç Zinovyev’in başkanlık ettiği toplantıda çocukluk kahramanı Enver Paşa’nın eriyip gitmesine tanıklık eder. Enver Paşa’nın konuşulanları yeterince idrak edemediği ve Yeşil Ordu’nun tam bir hayal olduğunu orada anlar. Kongrede “milli mesele” konusunda yapılan konuşmalar Aydemir’i etkilemiştir. Demek ki komünizm enternasyonalist yapısına rağmen milli olanı silmek değil tam tersine kardeşçe ve ilerici idealler uğruna köklü bir şekilde inşa etmek isteyen bir ideolojidir. Kongre sonrası Türkiye Komünist Fırkası’nın (sonrasında Türkiye Komünist Partisi adını alacaktır) toplantısına katılan Aydemir burada Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve İsmail Hakkı gibi komünist Türk aydınlarıyla tanışır. Kafkas cephesinden arkadaşı Hüseyin Avni Ulaş vasıtasıyla Aydemir’in yurda dönmesi ve Milli Mücadele’ye katılması için uygun bir ortam yaratılır. Ancak Aydemir Bakü’deki devrimci ruhtan öylesine etkilenmiştir ki hemen yurda dönmek istemez. Yurda dönüşü daha sonraları olacaktır. Önce bu merak ettiği ideolojiyi öğrenmelidir.
Fakat Nuha’ya dönüşünde Aydemir tatsız bir durumla karşılaşır. Önceden halkın büyük ilgi gösterdiği Turancı konuşmaları nedeniyle Kızıl Ordu mensuplarının sıkı denetimi altındadır. Ölesiye bir aşkla sevdiği Sitare’yi bırakma pahasına Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (kısaca KUTV olarak bilinir) kayıt olur. KUTV’da Aydemir'in yanısıra birçok Türk öğrenci bulunmaktadır; İsmail Hüsrev Tökin, Vala Nurettin ve tabii ki daha sonra bu öğrencilerin en ünlüleri olacak Nazım Hikmet. Bu ekibin derslerdeki başarısıyla en göze batanı ve grubun lideri haline geleni Aydemir’dir. Aynı ekip Moskova’da bulunan eski İttihatçı lideri, meşhur komitacı Doktor Nazım’la da anılarını yazmak için görüşmeler yapar. Bu buluşmalarda iki adaşın (orta yaşlı babacan Doktor Nazım ve ateşli genç Nazım hikmet) şiddetli tartışmalar yaşadığı da bilinmektedir. O dönemde Aydemir Lenin hayatta olmasına karşın büyük bir Troçki hayranıdır ve dünya ihtilalinin gerçekleşmesini amaçlayan gruba sempati duymaktadır. Ancak karşılarında “tek ülkede sosyalizm”i savunan Stalin yanlısı çok güçlü bir grup daha vardır. Eğitimini tamamlayan Aydemir artık TKP’de çalışmak üzere 4 yıl önce Turancı olarak geldiği Rusya'dan Türkiye’ye bir komünist olarak dönmektedir.
İstanbul’da bir ilköğretim okulunda öğretmen olarak işe başlayan Aydemir Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki dostluğa rağmen sürekli göz hapsindedir. Yeni kurulan Kemalist Cumhuriyet Sovyetler’e duyduğu sempatiye rağmen milli ve bağımsızlıkçı kimliğini bırakmaya asla yanaşmamakta ve gizliden gizliye bir Sovyet tehdidi algılaması geliştirmektedir. TKP illegal olduğu için legal komünist siyasal oluşum Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’na kayıt olan Aydemir, partinin yayın organı Aydınlık’ta da çalışmaya başlar. Bir yandan da öğrencilerle, işçilerle, köylülerle, kenar mahalle sakinleriyle konuşmakta, komünizm propagandası çalışmaları yürütmektedir. 1924’te Aydemir’in Sadrettin Celal Antel’le beraber hazırladığı “Lenin ve Leninizm” isimli kitap yayınlanır. 1925’teki TKP üçüncü kongresinde Aydemir Şefik Hüsnü’nün genel sekreterliği altında 7 kişilik icra komitesine seçilir. Ancak aynı yıl patlak veren Şeyh Sait isyanı nedeniyle Takrir-i Sükûn kanunu ilan edilmiş ve rejim karşıtı tüm gruplar (İslamcılar, komünistler vs.) göz hapsinde tutulmaya başlanmıştır. 1 Mayıs 1925’te TİÇSF’nin Amele ve Teali Cemiyeti adına üzerinde “Dünyanın bütün işçileri birleşiniz” sloganı yazılı bir broşür dağıtması üzerine 1925 tevkifatı olarak bilinen olay vuku bulur. 1925 tevkifatı sonucu Aydemir birçok ünlü komünistle beraber tutuklanır. Kendisine yapılan tüm telkinlere rağmen Vedat Nedim Tör’ün aksine diğer komünist arkadaşlarını ispiyonlamak istemez ve bu nedenle hapse atılır. Aydemir 10 yıl hapis cezası almış, arkadaşlarını ispiyonlayan Vedat Nedim ise serbest bırakılmıştır. Nazım Hikmet bu olay nedeniyle Tör için daha sonraları şu dizeleri kaleme almıştır; “Bu adam sattı arkadaşını, Sattı altın bir tepside arkadaşının, Kanlı kesik başını, Bu adamın ayaklarına dolaşıyor korku, Karanlık bir su gibi yaşıyor bu adam”. Davadan hüküm giyen 11 komünist arkadaşıyla beraber Aydemir Afyon Cezaevi’ne yollanır. Hapishane günleri Aydemir açısından oldukça verimlidir. Bol bol okuma, düşünme ve yazma fırsatı bulur burada. Hatta “Muasır Türkiye’nin İktisadi İnkişaf İstikametleri” isimli kitabını burada hazırlar. Aydemir’in Kemalist Devrim’e bakışı dönemin diğer tüm komünistleri gibi olumludur. Ancak diğerlerine göre esas hedef sosyalist bir rejimi kurmak olmalıdır. Aydemir ise Türk toplum yapısı nedeniyle sosyalist bir rejimin gerçekleşmesinin şu an için imkansız olduğunu düşünmekte ve sınıfsız bir toplumun dayanışmacılık (solidarizm) ve devletçi bir ekonomi sayesinde sınıflar üstücü bir anlayışla öncü ve devrimci bir kadro tarafından kurulabileceğine inanmaya başlamış ve bu nedenle bazı komünist arkadaşlarıyla arası açılmıştır. 29 Ekim 1926’da genel af ilan edilmesiyle Aydemir beklemediği şekilde serbest bırakılır. Artık geçmişte Turancılık’tan komünizme sıçramış ideolojik çizgisi netleşmiştir...
Hapishane çıkışında eski yoldaşlarıyla vedalaşan Aydemir, devlet görevi almak için Ankara’ya gider. Kadro Hareketi’nin kurulacağı yıllara kadar devletin çeşitli kademelerinde görev yapar. Ahmet Cevat Emre vasıtasıyla Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür muavinliğine getirilir. “Türk Parasının Periyodik Dalgalanma Karakteri” adlı araştırması çok beğenilir ve İktisat Meclis-i Alisi umumi katip muavinliğine terfi eder. Kemalist rejim artık kendisine kucak açmıştır… Rejim Kemalist’tir belki ama Kemalizm henüz ortada yoktur. Bilime ve akla verilen önem, bağımsızlıkçılık, milliyetçilik rejimin ana karakterleridir ama rejimin nasıl bir kalkınma yolu belirleyeceği, Kemalizm denilen mefkurenin içinin nasıl doldurulacağı hala bir muammadır. İşte CHP’nin yaşadığı ideoloji krizinin bu denli yüksek seviyeye ulaştığı ortamda Aydemir Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazılar yazmaya başlar. Bu yazılar aydın çevrelerinde büyük ses getirmektedir. Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabı ise Büyük Buhran nedeniyle liberal kanadın (İş Bankası Grubu) elinin iyice zayıfladığı CHP’nin devletçi ekonomik politikaları için bir ideolojik dayanak oluşturur. Aydemir artık çok dikkat çeken gözde bir aydındır. Aydemir arkadaşları Vedat Nedim ve İsmail Hüsrev’le beraber önce Yakup Kadri’nin kayınbiraderi ve genç bir komünist olan Burhan Belge, daha sonra da Yakup Kadri’nin kendisiyle tanışır. 1931’de görüşmeler ve ev toplantıları sıklaşır. Bu ekip artık rejimi ileriye taşıyabilecek bir ideoloji yaratmak için tetiğe basmıştır. Bu amaçla Yakup Kadri’nin çabalarıyla Türk siyasal hayatında çok önemli izler bırakacak olan Kadro Dergisi’ni çıkarmaya başlarlar.
Başlarda Kadro Hareketi için her şey iyi gitmektedir. Dergide yazılan özgün yazılar büyük ses getirmekte ve Atatürk'ten dahi tebrik mesajları gelmektedir. Ancak komünist geçmişleri ve eğilimleri bulunan kişilerin çıkardığı Kadro’nun bu derece etkili olması CHP elitlerini rahatsız etmiş ve Recep Peker'in yoğun muhalefetine ek olarak Kadrocuların Kemalizm'in solidarizm anlayışına ters düşen sınıfsal analizleri nedeniyle Kadro bir süre sonra kapatılmaya zorlanmıştır. Ancak Atatürk'ün Yakup Kadri'ye olan saygısı nedeniyle kapatılma işlemi oldukça kibar bir şekilde gerçeklemmiştir. Atatürk derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri'yi Tiran'a büyükelçi olarak atamış ve dergi imtiyaz sahibi olmadan kapanmak zorunda kalmıştır. Kadro dergisine ve Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabına fikriyatını değerlendirirken yeniden döneceğiz. Ancak önce Kadro’nun kapanması sonrası şekillenen yaşamına göz atalım.
Kadro Dergisi kapandığında Ankara Ticaret Mektebi’nde müdür olan Aydemir 1936 yılına kadar bu görevini sürdürmüş ve 1936-1938 yılları arasında da Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğünü yapmıştır. Daha sonra İktisat Vekaleti’ne atanan Aydemir yaptığı araştırmalarla İsmet İnönü’nün en güvendiği bürokratlardan birisi olmuştur. 1939’da İktisat Vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti Başkanlığına getirilen Aydemir’in hazırladığı; sür-prodüksiyon nizamnamesinin iptalini de içeren sanayi programı hükümet tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe sokulmuştur. Aydemir’in komünist geçmişi mevkisi yükseldikçe çeşitli eleştirilere konu olmuş ancak bilgisi ve işindeki başarısı nedeniyle yükselişi engellenememiştir. Fakar İnönü’nün kolladığı Aydemir; Şükrü Saraçoğlu kabinesinin Ticaret Vekili Behçet Uz’un liberal bir ekonomi politikası uygulamaya koymak istemesi üzerine Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti Üyeliğine atanarak bir anlamda kızağa çekilir. 1946’da Recep Peker hükümetinin kurulmasıyla yeniden yıldızı parlayan Aydemir, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı tarafından görevden uzaklaştırılıncaya kadar burada çalışır. Emekliye ayrılması sonrası kendini yazmaya veren Aydemir klasik haline gelecek ünlü birçok eserini 1950 sonrası kaleme almıştır. Mesela otobiyografik şaheseri “Suyu Arayan Adam” 1959 yılında yayınlanmıştır. Aydemir ayrıca 1950'li ve 1960'lı yıllarda “Tek Adam”, “İkinci Adam”, “Menderes’in Dramı”, “Toprak Uyanırsa” ve “Makedonya'dan, Orta Asya’ya Enver Paşa” gibi birçok değerli çalışmaya imzasını atmıştır.
27 Mayıs sonrası Türkiye’de giderek güçlenen sosyalist hareketlerin baş göstermesi Aydemir’i heyecanlandırmış ve yaşlı kurt yeniden siyasetle yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bu yıllarda Aydemir Ankara Bahçelievler’de oturmakta ve evinde sürekli ziyaretçiler kabul etmektedir. Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazartesi günleri yazıları yayınlanmakta olan Aydemir kısa sürede Yön Dergisi etrafında şekillenen Yön Hareketi’ne dahil olur. Yön çıktığı dönemde ülkenin tüm aydınlarınca desteklenen, heyecan yaratan bir dergidir. Derginin baş yazarı ve temel ideologu Doğan Avcıoğlu olmasına karşın Aydemir’in yazıları da sol çevrelerde oldukça ses getirmektedir. Aydemir Yön’e bağlı olarak kurulan Sosyalist Kültür Derneği faaliyetlerine de müdahil olur. Ancak Avcıoğlu ve Aydemir’in çizgileri aynı değildir. Avcıoğlu Aydemir’in Kemalist solidarizm anlayışına hala sahip çıkmasına ve devletçiliği yalnızca bir kalkınma modeli olarak benimsemesine tepkilidir. Bu dönemlerde Aydemir’in Türk sosyalizmi adı altında Kemalizm ve sosyalizm arasında bir üçüncü yol bulmaya çalıştığı görülebilir. 12 Mart sonrası Yön kapatılır ve Aydemir yazılarına Cumhuriyet’te devam eder. Yaşlı kurt artık iyice yaşlanmış ve yorulmuştur. 79 yaşında 25 Mart 1976’da Ankara’da evinde vefat eder. Aydemir anısına Ankara Ticaret Lisesi’nin ve Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğü’nün önünde anma törenleri düzenlenir. Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’ın emriyle Aydemir’in tabutu Türk bayrağına sarılı olarak defnedilir. Ölümünden sonra Aydemir’le ilgili birçok kitap ve yazı yayınlanır. Sol çevreler Aydemir’i fikir farklılıklarına rağmen mert kişiliği ve çalışkanlığıyla benimsemiş ve bir önceki kuşağın temsilcisi olarak kabul etmişlerdir. Bir sonraki yazıda da Şevket Süreyya Aydemir’in fikriyatını yakından inceleyelim.


KAYNAKLAR

- Tekeli, İlhan & İlkin, Selim, "Kadrocuları ve Kadro'yu Anlamak", 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

- Aydemir, Şevket Süreyya, "Suyu Arayan Adam", 2005, İstanbul: Remzi Kitabevi

- Aydemir, Şevket, Süreyya, "İnkılap ve Kadro", 1932, Ankara: Ahmet Halit Kitaphanesi

- Kadro Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, 2. Kanun

- Türkeş, Mustafa, 1999, “The ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, Turkey Before and After Atatürk (Sylvia Kedourie), London: Frank Cass Publishers

- Türkeş, Mustafa, 1999, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, Ankara: İmge Kitabevi

- Harris, George, 2002, “The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Atatürk’s Turkey”, İstanbul: The İsis Pres

- Harris, George S., 1975, “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, İstanbul: Boğaziçi Yayınları

- Özdemir, Hikmet, 1986, “Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi”, Ankara: Bilgi Yayınevi

- Lipovsky, İgor, 1992, “The Socialist Movement in Turkey”, New York: E.J. Brill