Giriş
28 Şubat 2026 tarihinde sabah erken saatlerde önce İsrail, daha sonra da ABD'nin havadan harekâtları ile başlayan 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı (2026 İran Savaşı), postmodern zamanlarda savaşın dönüştüğü teknolojik ve insan unsuruna daha az dayalı yeni yapının anlaşılması ve Ortadoğu'daki mevcut güç mücadelesinin görülmesi bağlamında yeni bir vaka durumundadır. 7. gününe girilen savaş, ABD Başkanı Donald Trump'ın açıklamalarına göre 4 hafta kadar sürebilir. Bu yazıda, savaşa dair tarafların motivasyonları, stratejileri ve gelecek öngörüleri paylaşılacaktır.
Savaşın Nedenleri
2026 İran Savaşı'nın tetikleyici kilit aktörü kuşkusuz İsrail'dir. 1979'a kadar en yakın müttefiklerinden olan İran'ın İslam Devrimi sonrasında giderek anti-Siyonist, ABD ve Batı karşıtı ve radikal İslamcı bir çizgiye dönüştüğünü gözlemleyen Kudüs (Tel Aviv), bu tarihten itibaren İran rejimini kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmeye başlamış ve özellikle Tahran'ın 2000'li yıllarda hızlanan nükleer programı ve balistik füze programından ve aynı şekilde Şii milislerin İran tarafından silahlandırılması ve desteklenmesiyle Ortadoğu bölgesinde birçok farklı ülkede (Irak, Suriye, Lübnan, Yemen vs.) oluşan "direniş ekseni" veya "Şii hilali"nden ciddi şekilde tehdit algılamaya başlamıştır. Bu bağlamda, İsrail'de yıllardır iktidarda olan ve aşırı sağcı küçük bazı partilerle koalisyon kurmak durumunda kalan sağcı Netanyahu hükümeti, yolsuzluk suçlamaları ve halk tepkileri nedeniyle Gazze krizinden de anlaşıldığı üzere rejimi sürekli bir "olağanüstü hâl" ortamında tutarak, olası bir iktidar kaybını önlemeye çalışmaktadır. Ayrıca, Netanyahu, bu şekilde bu yıl içerisinde yapılacak seçimlerde bir kez daha iktidara gelmeyi ve Başbakanlığını sürdürmeyi ummaktadır. Bu bağlamda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ilginç bir şekilde itiraf ettiği üzere, ABD, bu savaşa "önleyici vuruş" (preemptive strike) mantığıyla ve İsrail'in İran'a önleyemedikleri saldırısının sonuçlarını yönlendirebilmek amacıyla dahil olmuştur. Bu anlamda, İsrail, akılcı bir stratejiyle, muhtemelen ABD içerisindeki Epstein skandalını ve İsrail lobisini kullanarak ve İsrail'in eğer ABD savaşa müdahil olmazsa ve zorunda kalması halinde İran'a nükleer bir saldırı yapabileceği kartını öne sürerek, Başkan Trump'ı adeta bu savaşa zorlamıştır. İsrail'in savaştaki temel amaçları; İran'ın Dini Lider ve askeri lider kadrosu, nükleer programı, balistik füze sistemi ve deniz ile hava kuvvetlerini tamamen yok ederek bu ülkeyi adeta hadım etmek ve İsrail'e ve diğer Arap devletlerine tehdit oluşturmayacak bir hale getirmektir. İsrail, Başbakan Netanyahu'nun söylediği üzere İran'da bir rejim değişikliği hedeflemekle birlikte, aslında Tel Aviv (Kudüs) için zayıf ve içe dönük bir molla rejimi büyük bir tehdit gibi algılanmayadabilir. İsrail, ayrıca bu ülkede olası bir Azeri, Beluç ve Kürt bölgesi/devleti yaratma olanaklarını da araştırmakta ve bu bağlamda Amerikan güvenlik kuruluşlarını da (CIA) bu yönde adımlar atmaları için (PKK/PJAK ile temaslar vs.) teşvik etmektedir. Hatırlanacak olursa, 2017 Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık referandumuna açıktan destek veren tek devlet olan İsrail, bölgedeki Kürtlerle ve diğer azınlık gruplarıyla (Dürziler vs.) yakın bağlar oluşturarak, Ortadoğu bölgesinde sahada yer alacak güç oluşturmaya gayret etmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise, İsrail'le birebir örtüşmeyen bir stratejiye sahiptir. 21. yüzyıldaki büyük jeopolitik rekabetinin Çin'le olacağını yeni ulusal güvenlik belgelerinde kabul eden ve bu bağlamda özellikle Batı yarımküresinde Çin'le yakın ilişkileri olan ülkeleri (Venezuela, Küba, Panama vs.) kendi tarafına çekmeye çalışan ABD, Ortadoğu bölgesinde de on yıllardır Batı ve İsrail karşıtı rejimleri bir bir (Irak, Libya, Suriye ve şimdi de İran) devirmektedir. Bu ülkeler arasına İran'ın dahil edilmesi de doğaldır; zira İran, Çin'le yoğun siyasi, diplomatik, güvenlik (askeri) ve ekonomik ilişkileri olan ve enerji ihtiyacı bağlamında Pekin'e çok destek sağlayan bir devlet konumundadır. Bu anlamda, ABD, İran için bir rejim değişikliği istese dahi, önceki ulus kurma çabalarında (Afganistan, Irak vs.) yaşadığı hüsranlar nedeniyle, İsrail'den farklı olarak, güçsüz kalmış bir İran'ı da tercih edebilir. Zira İran'daki radikal rejimin varlığı, ABD'nin bölgedeki Arap devletleriyle (bilhassa Körfez devletleri) kurduğu güvenlik ilişkileri ve yeni silah satışları bağlamında devamlılık sağlayacak faydalı bir unsur olarak kıymetlendirilebilir. Bu bağlamda, Washington, yıkılmış ama çökmemiş bir İran'daki molla rejiminin halen Batı karşıtı ama daha zararsız şekilde devamını kabullenebilir. Zira bu şekilde, ABD, büyük mali külfetler altına girmekten kurtulacak ve yeni rejimin kurumsallaşması ve gelişmesi için ekstra çaba harcamak durumunda kalmayacaktır. Ancak İsrail'in İran'da bir rejim değişikliğini zorlaması ve ABD içerisinde çok etkili olan İsrail (Yahudi) lobisinin bu konudaki baskıları, kuşkusuz Trump yönetimini de etki altına almaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti ise, oldukça radikal İslami (Şii) temeller üzerine kurulmuş olan, ama zaman içerisinde rejimin devamlılığı adına gerek halk talepleri, gerekse de uluslararası toplumdan gelen baskılar nedeniyle daha rasyonel ve seküler temelde hareket etmeyi kısmen öğrenmiş olan bir aktördür. İran, bu saldırıyı yıllardır beklemekle birlikte, son birkaç haftadır devam eden müzakerelerde bir uzlaşı olabileceğini düşünmüş, ancak 28 Şubat sabahı başlayan beklenmedik saldırılar karşısında çatışmayı bölgedeki tüm devletlere yayarak ve özellikle küresel ekonomiyi çökme noktasına getirecek sert adımlar atarak İsrail ve ABD'yi geri adım atmaya zorlamak istemektedir. Bu bağlamda, Körfez devletleri (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Umman) ve Ürdün, Kuveyt ile Irak (Kürt bölgesi) gibi Arap devletlerine ve İngiliz üsleri bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne (Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi) roket ve drone (insansız hava aracı) saldırıları düzenleyen Tahran, özellikle enerji altyapı tesislerini hedef alarak ve Hürmüz Boğazı'nın geçişini kapatmaya çalışarak, petrol ve doğalgaz piyasasında fiyatların yükselmesini ve bu şekilde küresel ekonomik gerekçelerle ABD ve İsrail'in geriye çekilmesini ummaktadır. İran, Abu Dabi ve Dubai gibi ülkelerde sivil halkı ve havaalanlarını da hedef alarak, Arap devletlerinin savaşın durdurulması konusunda ABD'ye baskı yapmasını talep etmektedir. Ancak bu şekilde bölgede bir nefret objesine dönüşen Tahran, ayrıca savaşta tarafsız kalmaya çalışan Türkiye ve Azerbaycan (Nahçıvan bölgesine) gibi ülkelere de çok hatalı bir şekilde roket/drone saldırıları düzenlemiş ve her iki ülkenin de (özellikle Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev'in) büyük tepkisini çekmiştir. İran rejimi bu saldırıların kendisi tarafından yapıldığını kabul etmese de, şimdilik bunun aksi yönünde elde bir belge ve bulgu yoktur. Bu anlamda, Tahran, adeta bir ölüm-kalım savaşı vermekte ve elindeki tüm kozları oynamaktadır. Bu ise, İran'ı giderek daha yalnız bir devlet haline getirmektedir. Nitekim Rusya ve Çin'in İran'a savaşta aktif bir destekleri henüz yoktur. Kuzey Kore'nin açıkladığı desteğin ise somut olarak neye tekabül edeceği belirsizdir. İran'ın donanma ve hava kuvvetlerini kaybetmesi ve drone ve roket stoğunun hızla azalması da uzun soluklu bir mücadele bağlamında ciddi bir sorundur.
Savaşta Mevcut Durum
Savaşta şu an için kesinleşen bilgiler değerlendirildiğinde; İran'ın Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney de dahil olmak üzere 50 civarında üst düzey askeri ve siyasi liderini daha ilk günden kaybettiği, İran'ın nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulduğu ve ciddi anlamda yara aldığı, ABD-İsrail saldırıları nedeniyle İran'ın 1.500-4.500 arasında vatandaşını kaybettiği, İsrail'in Lübnan'a girmesi nedeniyle bu ülkede de ciddi kayıpların (100'ün üzerinde) oluştuğu, ABD ve İsrail'in kayıplarının ise henüz oldukça az olduğu (ABD 6 ölü, İsrail 12-20 arası ölü), buna karşın ABD askeri üslerine, Körfez ülkelerinin enerji tesisleri ile turistik bölgelerine ve İsrail şehirlerine yapılan roket ve drone saldırıları ve artan enerji fiyatları nedeniyle bu ülkelerde ciddi ekonomik kayıpların oluştuğu belirtilebilir.
ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, savaşın gidişatı konusunda çok iyimser ve ümitlidir. Hegseth'e göre, ABD, çok hızlı ve kararlı bir şekilde ilerlemekte ve "Epic Fury" (Destansı Öfke) operasyonu ile İran'ın askeri kapasitesini hızla yok etmektedir. ABD Başkanı Donald Trump da benzer görüşleri dillendirmekte ve bu savaşta önceden planlanan askeri hedeflerinin ötesinde ve çok hızlı ilerlediklerini söylemektedir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi/Erakçi/Irakçi ise, ABD Başkanı Trump'ın iddiasının aksine, ABD ve İsrail ile bir ateşkes veya yeni bir müzakere istemediklerini ve çatışmaya devam etmeye hazır olduklarını vurgulamaktadır. İran Devrim Muhafızları Ordusu Sözcüsü Ali Muhammed Naini de, ülkesinin "uzun süreli bir savaşa hazır olduğunu" belirterek, yeni silahlarının da yolda olduğunu söylemiştir. Bu bağlamda, İran tarafında henüz bir yıkılma veya dağılma belirtisi bulunmamaktadır. Ancak savaş ilerledikçe İran'ın yaşayacağı ekonomik çöküntü ve mühimmat sıkıntısı düşünüldüğünde, yakın gelecekte İran'ın tavrı yumuşayabilir.
Gelecek Senaryoları
Bu noktadan itibaren, önceki ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın dikkat çektiği iki kritik husus ise şunlardır: a-) piyasalar ve b-) mühimmatlar. Öncelikle savaşın gidişatı konusunda enerji piyasalarındaki gelişmeler ve bunun küresel ekonomi ve ABD ekonomisine etkileri en kritik hususlardan biri olacaktır. Başkan Trump, piyasaları olumsuz etkileyen yüksek enerji fiyatları konusunda, 4 haftayı bulabileceğini öngördüğü savaşla ilgili olarak, bu fiyatların savaşın ardından hızla düşeceği iyimser tahmininde bulunmuş ve piyasaları rahatlatmaya çalışmıştır. Ancak "savaşın sisi" kavramı da düşünüldüğünde, bu tarz büyük ve varoluşsal çatışmaların nerede başlayıp nerede biteceği belirsizdir ki, belirsizlik de piyasalar için olumsuz bir faktördür. Dahası, yüksek enerji fiyatları ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması nedeniyle tankerlerin çalışamamasının Körfez Arap devletleri ve tüm diğer devletlerde ciddi ekonomik kayıplara neden olması beklenmektedir.
İkinci kritik konu ise kuşkusuz silah ve mühimmatların devamlılığı konusudur. Bu konuda Blinken'ın isabetle belirttiği üzere, Tahran, ucuz drone ve roketleriyle ciddi mali kayıplara uğramadan ABD ve Körfez ülkelerini sürekli çalışmak zorunda kalan hava savunma sistemleri ile milyon dolarlık kayıplara uğratmakta ve ekonomilerini ciddi şekilde sarsmaktadır. Kuveyt'te üç Amerikan jetinin yanlışlıkla düşürülmesi olayı ise, özellikle Arap devletlerinin bu konudaki bocalamalarını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak şu da vardır ki, ABD ve İsrail tarafından sürekli vurulan İran'ın drone ve roket kapasitesinin bir sınırı vardır ve uzun süren bir çatışmada, bir aşamada, bu stok eriyebilir. O yüzden, savaşın çok uzaması ve İran'ın mühimmatının azalması durumunda, bu ülke, hava saldırıları karşısında iyice savunmasız hale gelecektir. Üstelik Arap devletlerinin İran saldırıları karşısında bir noktada Tahran'a karşı harekete geçme ihtimali de vardır ki, özellikle Suudi Arabistan gibi ciddi anlamda güçlü bir ordusu olan bir devletin savaşa müdahil olması, İran'ın işini iyice zorlaştıracaktır.
Ancak gelecek adına İran'ın şanslı olduğu bazı hususlar da vardır. Öncelikle ABD ve İsrail'in bu savaşta bir kara ordusu görevlendireceğine dair hiçbir belirti yoktur. Bu bağlamda, önceki deneyimler göstermektedir ki, hava saldırıları ile bir rejimin devrilmesi ya çok uzun ve zahmetli bir sürece neden olmakta, ya da hiç gerçekleşmemektedir. Bu nedenle, İran'daki mevcut rejimin tüm berbatlığına rağmen Fars olmayan Kürt, Beluç ve Azeri azınlıkların dışarıdan kışkırtılmasıyla oluşabilecek yeni bir rejime yenilmeyeceği de ortadadır. İran muhalefeti açısından ülke genelinde bilinirliği olan belki de tek isim devrik Şah Rıza Pehlevi'nin aynı isimdeki oğludur ki, Şah'ın oğlu da ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerine sıcak mesajlar vererek ülkesinin "geçiş lideri" olmaya ve İran'a demokrasi getirmeye açıktan taliptir. Pehlevi, İslami rejimin yıkılacağı konusunda emindir ve bir Kral ya da Başkan olmaya değil, İran'ı kurtarmaya geldiğini ve ülkesini kısa sürede demokrasiye geçireceğini iddia etmektedir. Özellikle İran dışındaki diyasporada çok popüler olan Pehlevi, buna karşın ülke içerisinde çok yaygın bir desteğe sahip olmamakla eleştirilmektedir.
Ayrıca uluslararası toplumdan da, savaş uzadıkça, savaş karşıtı sesler yükselmektedir ki bu da Tahran'ın lehine bir durumdur. Nitekim İran'da dünyada sevilen ve takdir edilen bir rejim olmamasına karşın, solcu ve savaş karşıtı grupların Batılı ülkelerde güçlü olması (İspanya, Fransa, Birleşik Krallık, ABD vs.), bu ülkelerin hükümetleri üzerinde ciddi bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Ayrıca ABD ile İsrail'in saldırılarında bir okulun vurulması ve çocukların öldürülmesi gibi olaylar, Gazze krizi nedeniyle İsrail'e yönelik tepkiler halen yüksekken, İran'a yönelik desteği arttırmaktadır. Bu nedenle, İran'ın barış yanlısı ve akılcı davranması ve savaşı tarafsız ülkelere doğru genişletmemesi daha akılcı bir strateji olabilir. Ayrıca İran'ın diplomasi konusunda da hızla bir "pr" (halkla ilişkiler) çalışması içerisine girmesi gereklidir. Bu konuda özellikle İspanya ve Türkiye'de savaş karşıtı seslerin gür olması dikkat çekicidir.
Türkiye, bu bağlamda savaşın durdurulması konusunda kilit ülke olabilir. Zira bu savaştan en olumsuz etkilenebilecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Türkiye, hem savaşın uzaması ve derinleşmesi durumunda İran'dan kendi topraklarına gelebilecek kitlesel göç hareketleri ve bunun yaratacağı yan etkiler, hem de ekonomik ve güvenlik krizleri nedeniyle savaştan zararlı çıkmaktadır. Dahası, enerji açığı olan bir devlet halindeki Türkiye, yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarından da hiçbir şekilde olumlu etkilenmeyecektir. Bu nedenle, Ankara, bu konuda diplomasiye ağırlık verilmesi hususunda bastırabilir. Ancak Türkiye'nin ABD üzerindeki etkisi, artık Soğuk Savaş dönemlerindeki gibi fazla/yoğun değildir. İsrail'le arası açılmış Türkiye'ye bu nedenle Washington'da verilen destekler oldukça sınırlıdır.
Sonuç
Sonuç olarak, 28 Şubat tarihinde başlayan 2026 İran Savaşı, olanca hızıyla sürmektedir. Savaş, kuşkusuz tüm taraflara zarar vermekte, ancak bu savaştan en olumsuz etkilenen devlet haliyle yoğun hava saldırısı altındaki İran olmaktadır. İran'ın hava ve deniz kuvvetlerinin, drone ve roket tesislerinin, laboratuvarlarının vs. yok edilmesi, kuşkusuz bu ülkenin savaşma kapasitesi ve ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Dahası, çok sayıda üst düzey liderini kaybeden İran'ı mevcut rejim devam ederse yakın gelecekte kimin yönetebileceği (bu konuda son günlerde şahin kanattan Mücteba Hamaney ve ılımlı kanattan Ali Laricani ismi öne çıkmaktadır) de ciddi bir muammadır. İşin riskleri (!) nedeniyle, bu işe talip olan fazla kişi de çıkmayabilir! Ancak İran, İslami rejime yönelik küçümsemeler nedeniyle yanlış yansıtılan ve bu anlamda kesinlikle devlet geleneği olmayan alelade bir devlet de değildir ve Cumhurbaşkanı Mesut (Mesud) Pezeşkiyan liderliğinde ülkedeki tüm devlet kurumları halen çalışmaktadır. Bu nedenle, İran'ın saldırılara direnebilmesi durumunda, zamanla uluslararası toplumdan daha fazla destek alması da muhtemeldir. Dileğimiz ise bu savaşın bir an önce durması ve insanların gereksiz yere hayatlarını kaybetmemesidir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder