3 Temmuz 2016 Pazar

Avrupa Birliği Projesi Sarsılıyor: Brexit Sonrası Frexit Mümkün Mü?


Birleşik Krallık’ın 23 Haziran 2016 tarihinde düzenlenen referandum sonucunda Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılma kararı almasının ardından, şimdilerde dünya medyasında Fransa’nın Avrupa Birliği’nden ayrılması yani “Frexit” hadisesi konuşulmaya başlandı. Fransa’da, özellikle aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi (FN) lideri Marine Le Pen, eskiden beridir Fransa’nın AB’den ayrılmasını ve avrodan Fransız frangına dönülmesini savunan milliyetçi bir isim olarak dikkat çekiyor ve hatta uluslararası basından kendisine “Madame Frexit” denilmesini talep ediyor.[1] Le Pen, 2017 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçilebilirse, halka AB üyeliğini referanduma götürme sözü veriyor. Ancak ülkedeki iki büyük parti olan merkez sol Fransız Sosyalist Partisi (PS) ve merkez sağ Cumhuriyetçiler (LR), şimdilik Frexit’e karşıt bir politika izliyorlar. Bu yazıda, Frexit konusunda Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan güncel bir kamuoyu araştırması ışığında Frexit ile AB'nin dağılması ihtimalini tartışmaya açacağım.

Marine Le Pen

Öncelikle Brexit ve Frexit arasındaki bazı farklardan söz edelim. Fransa, bilindiği üzere, Birleşik Krallık’ın aksine Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kurucu ülkelerinden birisidir. Bu bağlamda, Fransa, Avrupa Birliği fikrinin daima öncüsü olmuştur. Bugün de, tüm sorunlara ve muhalif seslere karşın, Fransa, Almanya ile birlikte AB’nin lider ülkesi olarak kabul edilmektedir. Unutulmamalıdır ki, AB’nin temellerini atan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu vizyonu, Fransız işadamı ve devlet adamı Jean Monnet tarafından ortaya konulmuştur.[2] Bu nedenle, Brexit’i orta şiddette bir depreme benzetirsek, Frexit, ancak Avrupa’da taş üstünde taş bırakmayacak bir felaket olarak tanımlanabilir. Fransa’nın AB’den ayrılması, AB fikrinin temellerinden sarsılması ve hatta AB’nin yıkılması demektir. Bu nedenle, başta Almanya olmak üzere tüm AB üyesi ülkeler, Frexit’in gerçekleşmemesi için büyük çaba göstereceklerdir. Brexit konusunda ise, böyle bir durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştır; zira Birleşik Krallık, zaten AB üyesi olmasına karşın hiçbir zaman Avrupa’nın para birliğine (eurozone) ve serbest dolaşım bölgesine (Schengen area) dâhil olmamıştır. Ancak Fransa, her iki uygulamaya da tabidir ve Fransa’nın AB’den ayrılması, kısa sürede domino etkisi yaratarak AB’yi paramparça edebilir. Bu nedenle, umutlu olmak için bir neden varsa, bu da AB’nin Frexit tehlikesi karşısında Brexit’e kıyasla çok daha güçlü şekilde muhalefet edecek olmasıdır. Bir diğer olumlu gelişme, daha önce de belirtildiği gibi, ülkedeki 3 büyük partiden 2’sinin (PS ve LR) Frexit’e karşı olmasıdır. PS, adındaki sosyalist ibaresine karşın giderek merkez bir partiye dönüşürken, AB yanlılığı konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Keza LR’nin (eski adıyla UMP) sağ retoriğine ve Nicolas Sarkozy gibi bazı parti liderlerinin kullandığı aşırı milliyetçi siyasi argümanlara karşın, AB konusunda muhalif sesler bu parti içerisinde de çok azınlıktadır. Bu bağlamda, ülkede sadece FN (Ulusal Cephe) ve lideri Marine Le Pen Frexit’e destek verir konumdadır. Ayrıca Fransa ile Almanya’nın son yıllarda uyumlu bir ikili görüntüsü çizmesi, Frexit ihtimalini azaltmaktadır. Yine özellikle Fransız gençlerinin, serbest dolaşım hakkı ve AB projesi sayesinde, son yıllarda farklı Avrupa ülkelerinde iş bulması ve bu ülkelerde yaşamaya başlaması, Avrupa halkları arasında entegrasyonu arttırmış ve Frexit ihtimalini azaltan bir durumdur.

Charles De Gaulle

Buna karşın, Frexit konusunda karşı argümanlar da oldukça güçlüdür. Öncelikle, Fransız siyasi kültüründe halen büyük ağırlığı olan Gaullizm (Charles de Gaulle çizgisi), bu ülkenin dış politika geleneğinde kalıcı ulusalcı izler bırakmıştır. Bu gelenek, şimdilerde daha çok aşırı sağcı Marine Le Pen ve partisi tarafından sahiplenilmektedir. Ancak gerek sol, gerek sağda Gaullizm’in etkileri halen azımsanmayacak boyuttadır. Zira De Gaulle, Fransız siyasal tarihinde bir aşırı sağ figürden ziyade bir milli kahraman ve merkezcilik (denge) sembolüdür. Gaullizm, Fransa’nın dış politikasını ulusal çıkarları ve realpolitik dengeler üzerine kurgulamasını amaçlar ve AB konusunda da ihtiyatlıdır. Nitekim De Gaulle’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde, Fransa, ABD’yi kızdıracak ölçüde ilginç dış politik arayışlara yönelmiş, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilk ilişki kuran Batılı büyük devlet olmuş ve nükleer gücü konusunda da ABD’nin itirazlarına kulaklarını tıkamıştır. Yine De Gaulle döneminde, Fransa, ABD’nin “Truva atı” olarak gördüğü Birleşik Krallık’ın AB’ye girmesini “boş sandalye politikası” ile yıllarca engellemiştir. Buraya kadar, açıkçası Gaullizm’in AB fikrine karşıt bir yönü yoktur; ancak daha yakından incelenirse, bu dönemde Fransa’nın AB’nin lider ülkesi olarak Batı ve Doğu olarak bölünmüş Almanya’nın çok ilerisinde olduğu ve AB’yi kendisinin kıta Avrupa’sı liderliği için bir kaldıraç olarak kullandığı kolayca anlaşılabilir. Oysa şimdi, AB, daha çok Almanya’nın ekonomik ve siyasi liderliği için uygun ortam sağlayan bir platforma dönüşmüş gibi bir izlenim yaratmaktadır. Dolayısıyla, Gaullist realpolitik anlayışa göre, Frexit, günümüzde makul bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Dahası, De Gaulle döneminde var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), günümüzde Gümrük Birliği ile eşdeğer görülebilecek kısıtlı bir birliktir. Oysa AB, günümüzde Fransız frangını tarihin tozlu sayfaları arasına gömen ve Fransız halkının gücünü Paris’ten Brüksel’e kaydıran çok kapsamlı ve ulusüstü (supranational) bir birlik haline gelmiştir. Fransız Devrimi (1789) ile milliyetçilik ve ulusal demokrasinin anavatanı olan Fransa’nın hâkim siyasal kültürü, bu yeni post-modern ve ulusüstü düzeni tam anlamıyla benimsememektedir. Dahası, Fransa’nın son yıllarda eski koloni ülkelerinden gelen büyük göç dalgasına ek olarak Avrupa içinden de yoğun göç alması, bu ülkede yabancı düşmanlığını, ırkçılığı ve İslamofobiyi hızla yükseltmiştir. Böyle bir ortamda, daha çok aşırı sağın sahiplendiği Frexit ve yabancıların gönderilmesi düşüncesi, maddi çıkarlar temelinde hareket eden ve materyalist düşünceyle yoğrulmuş Fransızları cezbetmektedir. Bir diğer önemli konu ise; ekonomik sorunlar ve artan terör tehditleri nedeniyle yıpranan François Hollande ve partisi PS ile yolsuzluk iddiaları nedeniyle başı beladan kurtulmayan Nicolas Sarkozy ve partisi LR’nin, 2017 Mayıs’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde çok zayıf bir görüntü vermeleridir. Bu nedenle, Frexit ihtimali hiç de yabana atılacak bir olasılık değildir. Foreign Policy dergisinden Robert Zaretsky de, “Frexit Is Coming” adlı makalesinde bu olasılığın giderek güçlendiğine dikkat çekmiştir.[3] 

Bu bilgilerin ardından, Brookings’de yayınlanan Philippe Le Corre’nin “The Brexit contagion could consume the French elite next” adlı makalesinde[4] yer verdiği Pew Araştırma Merkezi’nin güncel bulgularına göz atalım. Araştırmaya göre; Fransız halkının yüzde 61’i AB konusunda olumsuz görüşlere sahiptir. Buna karşın, halkın sadece yüzde 38’i AB’yi başarılı bir proje olarak görmekte ve desteklemektedir. Yine aynı araştırmada çıkan bir diğer önemli sonuç; Fransız halkının yüzde 60’ının devletlerinin kendi sorunlarıyla ilgilenmesini istemeleri ve sadece yüzde 36’sının diğer halklara yardım edilmesini desteklemesidir. Buna paralel şekilde, halkın yüzde 52’si dış politikanın ulusal çıkarlar temelinde olmasını istemekte ve yalnızca yüzde 43’ü müttefiklerle ortak bir dış politika belirlenmesini savunmaktadır. Bu oranlar, daha önce bahsettiğim Gaullizm eğiliminin halkta halen güçlü bir şekilde var olduğunu göstermektedir.

Son olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkelerine büyük bir refah, barış ve istikrar ortamı sağlayan Avrupa Birliği projesinin neden bu hale geldiğini incelemekte fayda var. Bunun ilk sebebi, 2008’de başlayan ve etkileri halen süren avro bölgesi krizidir. Bu kriz nedeniyle, Yunanistan gibi ülkeleri kurtarmak adına ekonomik külfetleri yüklenen Avrupa halkları, kendi devletlerine ve AB projesine halen kızgındırlar. Dahası, ekonomik sorunlar da halen tam anlamıyla çözülememiştir; birçok AB üyesi ülkede işsizlik oranları yüksek ve ekonomik büyüme oranları çok düşüktür. Bu nedenle, ekonomik kriz ve işsizlik ortamında yüksek refah seviyesine alışmış olan Avrupa halkları kolaylıkla milliyetçi ve aşırı sağ argümanlara yönelebilmektedirler. Alexis Tsipras, Marine Le Pen, Beppe Grillo, Nigel Farage ve Pablo Iglesias gibi aşırı sol ve aşırı sağ olarak nitelendirilen bazı karizmatik liderler, ekonomik kriz ortamında halk tepkisini kolaylıkla arkalarına alabilmektedirler. Tsipras, bu tepkileri yumuşatarak ülkesini AB içerisinde tutmayı başarmıştır. Ancak diğer liderlerin iktidara gelirlerse ne yapacakları henüz belli değildir. Le Pen ise, iktidara gelmesi durumunda Fransa’yı avro bölgesi ve AB’den çıkarmak için herşeyi deneyecektir. İkinci önemli sebep, önemli bir bölgesel güç ve hatta bölgesel bir süper güç olarak kabul edilmesi gereken Rusya Federasyonu’nun, Avrupa ülkelerini ikili ilişkiler ve enerji anlaşmaları temelinde daha kolay yönlendirmesini engelleyen AB projesini tamamen yok etmek istemesidir. Zira Almanya’nın liderliğinde, AB, son yıllarda dış politikada daha etkili bir uluslararası aktör haline gelmiş ve ABD ve Rusya’dan rol çalmaya başlamıştır. İlginç bir şekilde, AB’ye iyi bir müttefik olan ABD’nin bazı önemli uzmanları ve siyasetçileri de, açıkça söylemeseler bile, Amerikan dolarının dünyadaki hâkim para birimi statüsüne meydan okumasından çekindikleri avroyu önemsizleştirmek için, AB’nin dağılmasını ya da en azından küçülmesini savunmaktadırlar. Bu nedenle, Rusya’nın aktif ve ABD’nin de pasif desteğiyle, AB projesi giderek güç kaybetmektedir. Üçüncü olarak, AB’nin yapısal sorunlarına çözüm bulamaması da bu olumsuz gidişatta önemli bir etkendir. AB, geçtiğimiz yıllarda giderek daha cesur adımlarla ve çok hızlı bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru ilerlemesine karşın, içerisindeki bazı sorunları görmezden gelmiştir. Örneğin, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi, fiili olarak yıllardır ikiye bölünmüş olan bir devlettir ve sınırları tartışmalıdır. Buna ek olarak, AB üyesi olan Doğu Avrupa ülkeleri, Batı Avrupa ülkelerine kıyasla demokratik ve ekonomik açıdan çok daha geridedirler. Bu ülkeler, siyasi saiklerle kısa sürede AB üyesi yapılırken, Türkiye gibi yakın zamana kadar yüzde 7 oranlarında ekonomik büyüme sağlayan güçlü ülkelerin AB üyeliğine engel olunması ise, AB’nin çifte standart politikalarına açık bir örnek olmaktadır. AB ülkeleri içerisinde fiyat, asgari ücret ve ortalama maaş gibi konularda standart olmaması da birlik için büyük bir sorundur. Bunun yanı sıra, AB’nin bir “Hıristiyan kulübü” özelliği göstermesi de (Birliğin 27 üyesinin de nüfus çoğunluğu Hıristiyandır), bu birliğin evrensel liberal değerlerle bağdaşmayan ve Yahudilik, İslamiyet ve diğer dinleri kucaklamayan yapısına açık bir kanıt oluşturmaktadır. AB’nin bu sorunu aşması için, Bosna-Hersek ve Türkiye gibi farklı dinden çoğunluk nüfusun bulunduğu ülkeleri de birliğe üye yapabilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, AB, her zaman için bu tip eleştirilere maruz kalacaktır. Küreselleşme çağında tek bir din ile özdeşleşmek, bir devletin ekonomik gücünü ve siyasal etki alanını kısıtlayan olumsuz bir unsurdur. Örneğin, dünyanın lider ülkesi olan ABD, Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ve birlikte barış içerisinde yaşayabildiği başarılı bir örnek olarak dikkat çekmekte ve farklı coğrafyalarda etki alanını genişletebilmektedir. Dördüncü ve son olarak, Avrupa halklarında Brüksel bürokrasisine duyulan tepkilerin azaltılması gerekmektedir. Avrupa halkları, Brüksel’de kendileri adına kararlar alan ve tatlı hayatlar süren "Eurocrat" denilen bürokratlara son dönemde inanılmaz tepki duymaktadırlar. Bu insanlar, ekonomik sorunlarla boğuşan emekçi Avrupa halklarının aksine, adeta “avanta” bir yaşam sürmekte ve AB projesine büyük zarar vermektedirler. Brüksel bürokrasisinin Avrupa bankaları ve büyük şirketleriyle birlikte artık halklar üzerinde oligarşik bir yapı olarak ortaya çıkması, Avrupa’da hızla artan aşırı sol ve aşırı sağ eğilimlerin en temel nedenlerinden birisidir.      

Peki, tüm bu sorunlara rağmen Avrupa Birliği nasıl kurtulabilir? Bunun cevabı, AB’nin farklı üyelik modellerini artık açık olarak belirlenmesinden geçiyor olabilir. Merkezde para birimleri ortak, halklarının birbirlerine serbest geçiş hakları olan ve hatta giderek ortak bir hükümete doğru ilerleyecek olan birinci derece (merkez) ülkeler, daha sonra ise birliğe ekonomik olarak katılacak (Gümrük Birliği üyesi) ikinci derece ülkeler, birlikte iki farklı tipte üyeler olarak yer alabilirler. Türkiye, İsviçre, Norveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler, bu ikinci tip üyelik için ideal partnerlerdir. Orta vadede, Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Tunus, Fas ve Cezayir gibi ülkeler de bu tip bir üyeliğe doğru yönelebilirler. Bu sayede, sayısı belki 20’ye düşecek ama daha güçlü ve entegre olacak birinci tip üyeler, kendi siyasal ve ekonomik birliklerini tam olarak sağlayabilir ve bölgesel farklılıkları gidermek yolunda daha cesur adımlar atabilirler. Ancak bunun için, öncelikle AB’nin Frexit’i önlemesi gerekmektedir. Aksi takdirde, AB’yi bekleyen hızlı bir çöküş sürecidir…

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


1 Temmuz 2016 Cuma

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan'la Türkiye-Fransa İlişkileri Üzerine E-Mülakat


Geçtiğimiz yıl Türkiye-Fransa ilişkilerinin gelişmesine üstün katkılar sağlayan kişilere verilen “Chevalier des Palmes Académiques” nişanını kazanan[1] Beykent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Vahit Turhan’la[2] bir e-mülakat gerçekleştirdim. Aşağıda bu mülakatı bulabilirsiniz.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam, yoğun çalışmalarınızdan fırsat bularak bize zaman ayırdığınız için öncelikle size UPA okurları adına teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca geçtiğimiz yıl kazandığınız “Chevalier des Palmes Académiques” ödülü nedeniyle de sizi kutlamak isterim. Sitemizi takip eden genç akademisyen ve öğrenciler için, öncelikle meslek yaşamınızı kısaca özetlemenizi isteyebilir miyim?

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan: Teşekkür ederim Sayın Örmeci. Üniversite eğitimimi Fransa’da Provence Üniversitesi’nde felsefe ve siyaset bilimi alanlarında gerçekleştirdim. Siyaset felsefesi alanında da doktoramı tamamladım. 1988’de o sene açılan Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nün kurucuları arasına katıldım. 2012 senesinde emekli olana kadar ve son 6 senesi Bölüm Başkanı olmak üzere aynı kurumda çalıştım. Bu seneler arasında çeşitli Fransız üniversitelerinde ders, seminer ve konferansçı olarak birçok kere bulundum. 2010-2011 akademik yılını ABD’de Rutgers Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak geçirdim. 2013 senesinden beri Beykent Üniversitesi mensubuyum ve Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığını yürütüyorum.


Prof. Dr. Ali Vahit Turhan, 4 Kasım 2015 tarihinde Fransız Sarayı’nda (Palais de France) gerçekleştirilen törende “Chevalier des Palmes Académiques” nişanını alırken.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Sayın hocam, Türkiye-Fransa ilişkilerini değerlendiren yakın tarihli bir makalemde, Nicolas Sarkozy döneminde gerilen ilişkilerin François Hollande döneminde yaşadığı normalleşmeye dikkat çekmiştim[3]. Siz Fransa’yı ve Fransız kültürünü çok iyi tanıyan bir insan olarak, Türkiye-Fransa ilişkilerinin güncel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan: Türkiye-Fransa ilişkileri geleneksel olarak Kanuni Sultan Süleyman ve I. François devrine kadar geri götürülür. Bu ilişkiler değişik tarihi konjonktürlere göre inişli çıkışlı olmuştur. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet elitleri Fransız kültürüyle yetişmişlerdir. Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyet’in laikleşme sürecinde Fransa model ülke olarak önemli bir rol oynamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’yla, Fransa, Ankara Hükümeti’ni tanıyan ilk Batılı devlet olmuştur. Batı’ya bağlı modern bir Türkiye, Fransa’nın geleneksel De Gaulle’cü dış politikasında her zaman kabul görmüştür. Türkiye-Fransa ilişkilerinin güncel durumu, AB ve Türkiye ilişkileri ile Ermeni soykırımı iddialarının karşısında Fransa’nın tutumuna bağlı olarak şekillenmiştir. Fransa, 1995’te Gümrük Birliği kararının alınmasında ve 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin aday olarak tanınmasında olumlu bir tutum göstermiştir. Fakat Nicolas Sarkozy döneminde Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığı ileri sürülerek AB içinde görülmek istenmemesi, iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemiştir. Bilindiği üzere, Sarkozy döneminde AB üyelik sürecinde 5 önemli faslın açılması bloke edilmişti. François Hollande ise, Sarkozy’den farklı olarak müzakerelerin devamlılığına karşı olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’nin adaylık sürecini hızlandırmak ya da yavaşlatmak için hiçbir sebep olmadığını da söyleyerek, AB’ye katılımın ancak Fransa’da yapılacak bir referandum sonucunda olabileceğini tekrarlamıştır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Gerek ikili ilişkilerin, gerekse Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geliştirilmesi için sizce önümüzdeki dönemde karşılıklı olarak ne gibi adımlar atılabilir?

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan:  Türkiye’nin AB’ye katılımına hem Avrupa’daki güncel krizden kaynaklanan yabancı düşmanlığı ve popülist politikalar, hem de Türkiye’deki insan hakları ve ifade özgürlüğü ihlallerinden kaynaklanan sorunlar engel oluşturmaktadır. Her ne kadar Türkiye’nin üyelik müzakereleri mülteci krizinde oynadığı rolle yeniden hızlanmış görünse de, bu sorunlar var oldukça üyeliği uzak bir ihtimal olarak görüyorum. Bütün şartlar yerine geldikten sonra bile Türkiye’nin AB’ye katılımıyla ilgili Fransa’da yapılacak olası bir referandumun 2/3 oranında Türkiye karşıtlığını yansıtacağı öngörülmektedir. Ancak Fransa ile ekonomik ilişkilerin yoğunluğu göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin Fransa için önemli bir pazar olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: 2017 yılında Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Seçime daha uzunca bir süre olmasına karşın, potansiyel adayları ve seçimi kazanma şanslarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan: Öngörüde bulunmak için henüz erken olmasına rağmen, aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Marine le Pen’in AB’den çıkış (Frexit) söylemini kullanarak aday olacağına kesin gözle bakılabilir. Fransa’da iş kanunu tasarısına duyulan tepkilerin sonucunda şu anda iktidarda olan Sosyalist Parti (PS) ve Hollande’ın yeniden seçilemeyeceği de bir o kadar kesin görünmektir. Bu koşullar altında, ibre, eski Başbakanlardan ve merkez sağ parti liderlerinden olan ve aynı zamanda Galatasaray Üniversitesi Yüksek Denetleme Komitesi Başkanlığını da yürüten Alain Juppé’yi göstermektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Son olarak, Türkiye ve dünyada takip ettiğiniz önemli yazar ve akademisyenleri bize sayabilir misiniz?

Prof. Dr. Ali Vahit Turhan: Kariyerimin bu aşamasında Fransızların dediği gibi okumaktan çok yeniden okuyorum. Onun için gençlere tavsiyem, sosyal bilimin klasikleri olan Weber, Durkheim ve Marx gibi yazarları, ikincil kaynaklardan çok birincil kaynaklardan özenle okumalarıdır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci: Bu keyifli röportaj için size çok teşekkür eder, meslek yaşamınızda başarılarınızın devamını dilerim.


Röportaj: Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
Tarih: 01.07.2016


[2] Prof. Dr. Ali Vahit Turhan’ın cv’sine buradan bakılabilir; http://ees2.beykent.edu.tr/WebProjects/dosyalar/iibf/02_12_2013_ali-vahit-turhan.pdf.

30 Haziran 2016 Perşembe

Un Nouveau Chapitre en la Politique Etrangere de la Turquie


Les observateurs turcs and internationales s’expriment leurs idées sur le changement de la politique étrangère de la Turquie dans les derniers jours. Grace au Consensus de Rome en juin 27, 2016, la Turquie et l’Israël ont signé une protocole pour normaliser les relations bilatéraux. En même temps, Monsieur Recep Tayyip Erdoğan a envoyé une lettre officielle à Kremlin, au chef de la Russie, Monsieur Vladimir Poutine, afin de déclarer le chagrin à cause des relations problématiques entre deux pays après la crise de jet. Ces deux événements montrent qu’il y a un changement assez important dans la politique étrangère de la Turquie. Mais alors pourquoi ce changement réalise et pourquoi maintenant?

La première raison de ce changement est la démission de Monsieur Ahmet Davutoğlu, l’ancien premier ministre de la Turquie qui a suivi une politique étrangère de principe mais risquée concernant la crise syrienne. Davutoğlu est un professeur des sciences politiques et il a composé et dirigé la politique étrangère de la Turquie lui-même. Mais maintenant, Monsieur Binali Yıldırım, le nouveau premier ministre et Monsieur Mevlüt Çavuşoğlu, le ministre des affaires étrangères, ont plus de pouvoir de contrôler la diplomatie turque.

Deuxièmement, l’échec de la diplomatie turque concernant la Syrie a obligé le pays de changer sa ligne de conduite. La Turquie a ouvertement supporté les groupes révolutionnaires Sunnites dans la guerre civile en Syrie, mais après l’apparition de DAESH (l’Etat Islamique), le pays a été accusé par les autres pays pour défendre terrorisme. Les groups révolutionnaires n’ont pas réussi à démolir le régime complètement. En outre, l’Etat Islamique a aussi commencé d’attaquer la Turquie comme ce pays n’a jamais favorisé le terrorisme et supporté seulement les groups modérés révolutionnaires contre la dictature de Bachar al Assad. La crise syrienne a commencé à déstabiliser la Turquie à cause des attaques terroristes de DAESH et de PKK. L’Etat turc a considéré ces attaques comme la menace de la Syrie, de l’Iran et de la Russie, les pays voisins de la Turquie qui défendent toujours le régime d’Assad et ne veulent pas l’expansion de la démocratie comme ils ont des régimes autoritaires. Alors, la Turquie maintenant veut avoir des relations pacifiques avec la Russie et l’Israël pour diminuer les risques de terrorisme.

Troisièmement, l’économie de la Turquie a aussi été influencée négativement de la crise avec la Russie. Les activités touristiques et de commerce entre les deux pays ont sévèrement baissé dans les mois dernières après l’embargo imposé par la Russie. La Russie aussi a été influencé terriblement de cette crise. De plus, les réserves de gaz naturel dans la Méditerranée auprès de la Chypre, l’Égypte et l’Israël ont déclenché les pays méditerranéens de collaborer pour établir un nouveau chemin d’énergie entre l’Orient et l’Europe (l’Occident) qui peut réduire les prix d’énergie. Alors, la Turquie et l’Israël veulent aussi développer leurs économies après le procès de normalisation.

Le changement de la politique étrangère de la Turquie va probablement continuer avec la normalisation avec la Russie et l’Egypte. Mais pour une période de stabilité, la Turquie doit attendre pour les résultats de l’élection présidentielle aux Etats-Unis et les politiques étrangères américaines en direction de Moyen-Orient.

Dr. Ozan ÖRMECİ

Yeni Kitap: "Mavi Elma: Türkiye-Avrupa İlişkileri"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci ile Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hüseyin Işıksal'ın editörü olduğu ve birçok UPA yazarının makaleleriyle katkıda bulunduğu "Mavi Elma: Türkiye-Avrupa İlişkileri" adlı kitap, Ankara Gazi Kitabevi tarafından yayınlandı. Bir yılı aşkın süreyle devam eden yoğun bir çalışma sürecinin sonucu olan kitabın "Önsöz" bölümü, önceki Dış İşleri Bakanlarımızdan Sayın Yaşar Yakış ve Sayın Murat Karayalçın tarafından yazıldı. Aşağıda kitapla ilgili tüm bilgileri ve kitabı satın alabileceğiniz kitap sitelerine ulaşabileceğiniz linkleri bulabilirsiniz.






Kitabın içeriği ise şöyle;

Önsöz (Yaşar Yakış)
Önsöz (Murat Karayalçın)

GİRİŞ: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri: Hiç Bitmeyen Maraton (Hüseyin Işıksal)

Birinci Bölüm: Avrupa Birliği Politikaları ve Türkiye
  1. AK Parti Döneminde AB Süreci: Çok Boyutlu İnşacılığın Pragmatizm ile Sentezi (Ahmet Erdi Öztürk)
  2. AB Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri (Çiğdem Yorgancıoğlu)
  3. Güney Kafkasya Bölgesi: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Yeni Bir Rekabet Mi, İşbirliği Sahası Mı? (Sina Kısacık & Furkan Kaya)
  4. Türkiye-Rusya Federasyonu Arasındaki Mevcut Gerginliğin Avrupa Enerji Güvenliğine Olası Yansımaları Hakkında Bir Değerlendirme (Sina Kısacık & Furkan Kaya)
  5. Türkiye’nin Avrupa’da Yaşayan Türklere Yönelik Politikaları (Saltuk Buğra Bozkurt)
İkinci Bölüm: Güvenlik Perspektifinden Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri
  1. AB’nin Türkiye İlerleme Raporları ve Strateji Belgeleri Bağlamında Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları (Deniz Tansi)
  2. NATO Açısından Türkiye-AB İlişkileri (Ali Oğuz Diriöz)
  3. Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Amerika Birleşik Devletleri Faktörü: Arka Plan, Diskurlar, Etkileşimler (Gürol Baba)
  4. Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Rusya Faktörü (Göktürk Tüysüzoğlu)
Üçüncü Bölüm: Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyesi Komşularıyla İlişkileri
  1. Avrupa Birliği Çerçevesinde Türkiye-Yunanistan İlişkileri (Didem Ekinci Sarıer)
  2. Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) İlişkileri: Geçmişin Prangaları Arasında Gelecek Arayışları (Hüseyin Işıksal)
  3. Bulgaristan Türkleri ve Türkiye-Bulgaristan İlişkileri (Hüseyin Işıksal)
Dördüncü Bölüm: Türkiye-Balkan Ülkeleri İlişkileri
  1. Türkiye ve Avrupa Birliği’nin Batı Balkanlar Politikaları Özelinde Bosna Hersek, Hırvatistan ve Sırbistan’la İlişkiler (Sina Kısacık & Esma Bunjaku)
  2. Türkiye-Romanya İlişkileri (Anıl Kemal Aktaş)
  3. Türkiye-Kosova İlişkileri (Esma Bunjaku)
Beşinci Bölüm: Türkiye-Avrupa Birliği Akdeniz Üyeleri İlişkileri
  1. Türkiye-İtalya İlişkileri: Ticari Temelli Bir İlişkinin Uzun Siyasi Tarihi (Levent Yılmaz)
  2. Türkiye-Vatikan İlişkileri (Şahin Keskin)
  3. Yakın Dönem Türkiye-İspanya İlişkileri (Özcan Öğüt)
Altıncı Bölüm: Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin Ana Aktörleriyle İlişkileri
  1. Avrupa Birliği Triumvirası’nın Gözünden ‘Yeni Türkiye’: Post-Yapısalcı Bir Medya Analizi (Oğuzhan Göksel)
  2. Türk-Alman İlişkilerinin Son On Yılı (Murat Önsoy)
  3. Yakın Dönem Türkiye-Fransa İlişkileri: Hollande Döneminde Yaşanan Normalleşme ve Geleceğe Dair Öngörüler (Ozan Örmeci)
  4. Son Yıllarda Türkiye-Birleşik Krallık (İngiltere) İlişkileri: İlişkilerde ‘Altın Çağ’ Dönemi Mi? (Ozan Örmeci)
Yedinci Bölüm: Türkiye-Kuzey Avrupa İlişkileri
  1. Türkiye-İskandinav Ülkeleri İlişkileri (Hacı Mehmet Boyraz)
  2. Tarihten Günümüze Türkiye-Hollanda İlişkileri (Kadri Kaan Renda)
  3. Belçika’da Güvenlikleştirilen Sözde Ermeni Soykırımı, İslamofobi ve Belçika Türkleri (Emete Gözügüzelli)
Sekizinci Bölüm: Türkiye-Merkez Avrupa İlişkileri
  1. Türkiye-Avusturya İlişkileri (Raimund Weinberger)
  2. Yakın Dönem Türkiye-Macaristan İlişkileri (Emre Saral)
  3. Tarihin Sıcaklığından Gelen Türkiye-Polonya İlişkileri (Basri Alp Akıncı)
SONUÇ: Türkiye-AB İlişkileri: Uzun İnce Bir Yola Devam (Ozan Örmeci)


Kitabı satın almak için;

29 Haziran 2016 Çarşamba

2016 Avustralya Federal Seçimleri


Okyanusya kıtasının en önemli ülkesi ve en büyük ekonomisi olan Avustralya’da, 2 Temmuz 2016 tarihinde 226 üyeli Avustralya Parlamentosu’nu (150 kişilik Temsilciler Meclisi ve 76 kişilik Senato) oluşturacak temsilcileri ve hükümeti belirlemek için sandık başına gidilecektir. Bu seçimin en önemli özelliği ise, 1987 seçimlerinden beri ilk kez Temsilciler Meclisi ve Senato’nun tüm üyelerinin aynı anda belirlenecek olmasıdır. Bu yazıda, 2016 Avustralya federal seçimlerinde yarışacak siyasi partiler ve liderleri size tanıtmaya çalışacağım.

Malcolm Turnbull

Hatırlanacağı üzere, ülkede 2013 yılında yapılan son genel seçimlerde[1], Kevin Rudd liderliğindeki Avustralya İşçi Partisi, Avustralya Liberal Partisi ve Avustralya Milli Partisi’nin başını çektiği ve yüzde 54,5 oy alan Tony Abbott liderliğindeki Liberal-Muhafazakâr koalisyona geçilmiş ve 6 yıllık iktidarını sağa bırakmıştı.[2] Medyatik ve maço Başbakan Tony Abbott’ın Başbakanlığının ilk günleri oldukça başarılı geçmesine karşın, ilerleyen aylarda, Abbott, gafları ve ekonomiyi beklenen seviyeye getirememesi[3] nedeniyle Avustralya Liberal Partisi’nin Genel Başkanlığını ve dolayısıyla Başbakanlığı Malcolm Turnbull’a kaptırmıştı.[4] 15 Eylül 2015 tarihinden beri Başbakanlık koltuğunda oturan 1954 doğumlu deneyimli siyasetçi Malcolm Turnbull[5], Avustralya Liberal Partisi lideri ve Liberal-Muhafazakâr koalisyonun Başbakan adayı olarak bu seçimde de Başbakanlık konumunu devam ettirmeye gayret edecektir. Liberal dünya görüşüne sahip olan Turnbull, ayrıca Katolik bir siyasetçidir. Siyaset öncesinde gazetecilik, bankacılık, avukatlık ve özel sektör yöneticiliği yapmış olan Turnbull, renkli bir siyasetçi olarak dikkat çekmektedir. Haziran ayı sonunda yapılan anketler incelendiğinde, Turnbull liderliğindeki Liberal-Muhafazakâr koalisyonun oy oranlarının yüzde 39[6] ila yüzde 42[7] arasında değiştiği ve partinin Avustralya İşçi Partisi ile birinci olmak için çekiştiği görülmektedir. İki partili tercih sisteminde ise, bu oran yüzde 49-51 arasında değişmektedir. Dolayısıyla, Avustralya Liberal Partisi ve onun oluşturduğu seçim koalisyonu, bu seçimin de favorisidir.

Bill Shorten

Seçimde Liberal-Muhafazakâr koalisyona karşı kıyasıya bir rekabete girecek olan Avustralya’nın en büyük partilerinden olan Avustralya İşçi Partisi ise, seçimde yeni lideri Bill Shorten’la yarışacaktır. Kevin Rudd ve Julia Gillard’lı iktidar yılları sonrasında, 2013 seçim yenilgisi sonrasında geçici Genel Başkan Chris Bowen’ın liderliği ardından, Anthony Albanese’i parti içi oylamada yenerek Genel Başkanlığa seçilen Bill Shorten[8], 1967 doğumlu sosyal demokrat ve Katolik bir siyasetçidir. Bir işçi çocuğu olan Shorten, hukuk eğitimi aldığı öğrencilik yıllarından beri bir Labor aktivisti olmuştur. Son anketler, Shorten liderliğindeki Avustralya İşçi Partisi’nin seçimdeki oy oranlarının yüzde 33[9] ila yüzde 37[10] arasında değişeceğini göstermektedir. İki partili tercih sisteminde ise bu oran yüzde 49-51 civarına ulaşmaktadır. Dolayısıyla, Shorten ve partisinin bu seçimde birinci parti olma şansı halen vardır.

Seçimin favorisi olan bu iki büyük parti dışında, Richard Di Natale liderliğindeki ve çevreci çizgideki Avustralya Yeşiller Partisi, seçim öncesi anketlerde yüzde 10 oy oranlarına ulaşarak[11], Temsilciler Meclisi ve Senato’da birkaç sandalye kazanabileceğini göstermektedir. Karizmatik siyasetçi Nick Xenophon’un önderliğinde kurulan merkez çizgideki Nick Xenophon Takımı ise, anketlerde yüzde 4’ü bulan oy oranıyla[12], yine Temsilciler Meclisi ve Senato’da birkaç sandalye kazanması beklenen yeni bir siyasi hareket olarak dikkat çekmektedir.[13] Seçimlerle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise, rekor sayıda LGBT destekçisi adayın seçimde yarışacak olmasıdır.[14]

Seçim sonuçları ne olursa olsun, dünyanın diğer ülkeleri ve coğrafyalarıyla kıyaslandığında çok büyük sorunları olmayan Avustralya’nın, bu süreci barışçıl ve demokratik bir şekilde sonuçlandırması beklenmektedir. Ancak Avustralya’nın ekonomik performansı ve dış politikada atacağı adımlar, kuşkusuz bu ülke ve dünya adına önemli olacaktır. Özellikle Güney Çin Denizi’nde ve genel olarak tüm dünyada ABD-Çin rekabetinin kızıştığı şu günlerde, bu ülkenin hangi ülkeye ve ne ölçüde daha yakın hareket edeceği, yalnızca Avustralya değil, dünya siyaseti açısından da önemli bir konu olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[5] Web sitesi için; http://malcolmturnbull.com.au/.
[8] Web sitesi için; http://www.billshorten.com.au/.