6 Nisan 2026 Pazartesi

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Asya Turu

 

Giriş

2027 yılı Nisan ayında ikinci ve son Cumhurbaşkanlığı dönemi sona erecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 9 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde iç siyasetten ziyade dış politikada iz bırakmış bir lider olarak tarihe geçmiştir. Öyle ki, özellikle Avrupa Birliği'nin geleceği ve stratejik özerkliği adına yapmış olduğu uluslararası konuşmalarla hatırlanacak olan Macron, sık sık dış temaslar yaparak ülke içerisindeki sıkıntıları ve kendisine yönelik protestoları unutturmaya ve ülkesini uluslararası siyasetin gündeminde tutmaya çalışmıştır. Bu yazıda, Macron'un 31 Mart-3 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ve Japonya ile Güney Kore'yi kapsayan Asya turu değerlendirilecektir. Bu analiz öncesinde, Fransız reis-i cumhurunun ziyaret frekansları da analiz edilecektir.

Macron'un uluslararası ziyaretleri: AB temelli 'Küresel Güç' olma isteğinin tezahürü

Fransa Beşinci Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron, Avrupa Birliği (AB) odaklı düşünen ve hareket eden ve liberalizm ve küreselleşme savunusuyla dikkat çeken bir Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Macron, güçlü Avrupacı eğilimlerinin ve AB toplantılarının doğal sonucu olarak, 9 yıllık süreçte en çok (58 defa) AB'nin başkenti kabul edilen Brüksel'i içeren Belçika'yı ziyaret etmiştir. İkinci sırada yer alan Almanya'yı 37 defa ziyaret eden Macron, AB dışında olmasına karşın Avrupa güvenliği açısından kritik konumdaki Birleşik Krallık'ı da tam 13 defa resmi olarak ziyaret ederek bu ülkeye verdiği önemi teyit etmiştir. İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne 11'er defa giden 8. Fransız Cumhurbaşkanı, İsviçre'yi 8, İspanya ve Mısır'ı 6, Hollanda, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni 5, Portekiz, Vatikan, Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan'ı ise 4'er kez ziyaret etmiştir.

Cumhurbaşkanı Macron'un dış ziyaret frekansı (açıktan koyuya doğru sayı artıyor)

Yukarıdaki haritadan da anlaşılabileceği üzere, Emmanuel Macron, dış ziyaretlerini daha çok Avrupa ülkeleri ve ABD'ye yaparken, Batıcı eğilimlerini sergilemiş; ayrıca Fransız ve AB çıkarları açısından önemli olan bazı Ortadoğu (Mısır, Katar, BAE) ve Asya (Çin, Japonya, Hindistan, Rusya) ülkelerini sık sık ziyaret etmeyi tercih etmiştir. İlginçtir ki, Türkiye'ye hiçbir devlet veya çalışma ziyaretinde bulunmayan Macron, yalnızca 2018'in Ekim ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın düzenlediği Suriye özel zirvesine katılmış ve Ankara ile yaşadığı görüş ayrılıklarını ve ülkemizle bozulan ilişkileri net şekilde ortaya koymuştur. Macron, bu Avrupacı ve Batıcı çizgisiyle, bizce, Cumhurbaşkanlığı sonrasında Batılı bir uluslararası kurumda üst düzey görev yapmaya da aday durumdadır.

Macron'un 2026 Asya Turu: Japonya ile sıcak ilişkiler, Güney Kore ile diplomatik ilişkilerinin tesisinin 140. yıldönümünde ilk ziyaret

Asya turuna 31 Mart-2 Nisan 2026 tarihleri arasında 3 gün süren 4. Japonya ziyareti ile başlayan Emmanuel Macron, bu ziyaretinde Japon İmparatoru Naruhito ve ailesini ziyaret etmiş ve Japonya'nın yeni LDP'li Başbakanı Sanae Takaichi ile de bir çalışma yemeği yiyerek ikili ilişkileri değerlendirmiştir. İyi geçen bu temaslar, daha çok medyatik yönleriyle uluslararası basında yer etmiştir.

Macron çifti Japon İmparatorluk Sarayı'nda

Eşi Brigitte Macron ile Japon İmparatoru Naruhito ve eşini 2021 Tokyo Olimpiyatları sonrasında ilk kez ziyaret eden Macron, sembolik görevi olan Japon İmparatoru ile daha ziyade diplomatik nezaket ve kültürel ilişkilere dayalı kısa bir görüşme gerçekleştirmiştir. Macron'un Başbakan Takaichi ile görüşmeleri ise devletler arası ekonomik ve siyasi ilişkileri kapsayan ve İran Savaşı konusunu içeren daha yoğun bir gündeme sahip olsa da, uluslararası basına daha ziyade iki liderin birbirlerine yaptıkları "Dragon Ball" çizgi filmi hareketiyle konu olmuştur. Geçtiğimiz Aralık ayındaki Çin ziyareti sonrasında Macron'un Japonya'ya yaptığı ziyaret, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın teyidi ve Çin'le ilişkileri gerilen Japonya'ya verilen destek anlamında oldukça önemlidir.

Uluslararası siyasetin 'Dragon Ball' gündemi!

Japonya ziyareti sonrasında Güney Kore'ye geçen Macron, burada da Başbakan Lee Jae-myung ile görüşmüş ve Fransa-Güney Kore resmi diplomatik ilişkilerinin kurulmasının 140. yıldönümünde ilk kez bu ülkeyi ziyaret etmiştir. Bu ziyaret vesilesiyle Paris ile Seul arasındaki ilişkileri enerji, güvenlik ve yapay zekâ alanlarında geliştirmeyi amaçlayan bazı anlaşmalara imza atılmış ve "stratejik ortaklık" görüşü teyit edilmiştir. Emmanuel Macron, ayrıca Güney Kore ziyareti sırasında yine gündem yaratan bazı açıklamalara imza atmış ve 21. yüzyılda Avrupalı devletlerin ABD veya Çin güdümüne girmemek için birlikte üçüncü ve bağımsız bir blok oluşturmaları gerektirdiğini ifade etmiştir. Macron, ayrıca hem Japonya, hem de Güney Kore ziyaretinde İran Savaşı'na değinmiş ve askeri değil, diplomatik yöntemlerin tercih edilmesi noktasında her iki ülkeyle de mutabık olduklarını kaydetmiştir.

Macron ile Lee Jae-myung

Sonuç

Sonuç olarak, önümüzdeki günlerde 2026 NATO Zirvesi için ikinci kez Türkiye'ye gelecek olan Emmanuel Macron, Türkiye-Fransa ilişkilerinin iyi olmadığı bir dönemde görev yapan Avrupacı bir Fransız Cumhurbaşkanı olmuştur. Macron, ilişkilerin daha da bozulmaması adına Cumhurbaşkanı Erdoğan'la diyalog kanallarını açık tutarak ikili ilişkilerde olası bir kopmayı önlese de, ilişkileri geliştirme konusunda pek de başarılı olamamış ve 9 yıllık Cumhurbaşkanlığının özellikle ilk yıllarında Türk-Fransız ilişkileri sürekli krizlerle anılır olmuştur. Son olarak, Nisan ayında Vatikan, Ermenistan ve Kıbrıs'ı ziyaret edecek olan Macron'un demokrasiye verdiği önem nedeniyle Türkiye ile ilişkilere çok sıcak yaklaşmadığı ve dış siyaset ve ekonomik girişimlerinde öncelikle demokratik rejimleri olan ülkeleri tercih ettiği belirtilebilir. Buna karşın, Macron'un ABD-Çin dengesi konusunda yaptığı açılımlar ve yine Avrupa Birliği'nin özerkliği ve kendi savunmasını sağlaması konusundaki girişimleri oldukça önemli ve tarihsel niteliktedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

5 Nisan 2026 Pazar

Prof. Dr. Ozan Örmeci Anadolu Ajansı Rusça Edisyonuna Konuştu: "İran'ı çevreleyen kriz, Moskova ve Pekin'in stratejik fırsatlarını genişletiyor"

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2 Nisan 2026 tarihinde Anadolu Ajansı Rusça edisyonuna 2026 İran Savaşı'nın Rusya ve Çin'e etkilerini değerlendiren bir röportaj verdi. Marina Mussa imzalı röportaja buradan ulaşabilirsiniz.

4 Nisan 2026 Cumartesi

AB-Avustralya Serbest Ticaret Anlaşması

 

Giriş

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Donald Trump yönetiminin Danimarka Krallığı’na bağlı Grönland’ı kendi topraklarına katmak istemesi, Avrupalı devletlerin dış ticaretlerini olumsuz etkileyen yüksek gümrük tarifeleri uygulamaları ve Avrupalı devletlerin karşı çıktığı İran Savaşı'nı başlatması nedeniyle Washington-Brüksel ekseninde ilişkiler hızla gerilir ve gerilerken, bu süreçte Avrupa Birliği (AB) de hareketsiz kalmıyor ve imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları ile 21. yüzyılda ABD’siz özerk bir yapı olarak da ayakta kalabileceğini ispatlamaya çalışıyor. Bu bağlamda, AB, geçtiğimiz günlerde Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı) ve Hindistan’la iki önemli serbest ticaret anlaşmasına imza attıktan sonra, Mart 2026 itibariyle Okyanusya kıtasındaki Batılı devletlerden Avustralya ile de önemli bir serbest ticaret anlaşmasına imza attı. Bu yazıda, bu anlaşma ve etkilerini değerlendirmeye çalışacağım.

2026 AB-Avustralya Serbest Ticaret Anlaşması

8 yıl süren kapsamlı müzakerelerin ardından, 24 Mart 2026 tarihinde Avustralya'nın başkenti Canberra'da Avustralya Başbakanı Anthony Albanese ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında imzalanan AB (Avrupa Birliği)-Avustralya serbest ticaret anlaşması, kıta Avrupası ile Okyanusya kıtasının hâkim gücü arasındaki ticareti düzenleyen önemli bir jeoekonomik ve jeopolitik hamle/gelişmedir.

Anthony Albanese ile Ursula von der Leyen

Avrupa Komisyonu resmi internet sitesi, anlaşmanın içeriğini takipçilerine şu şekilde özetlemiştir: Anlaşma;

  • AB'nin Avustralya'ya yaptığı ihracattaki gümrük vergilerinin %99'undan fazlasını kaldıracak,
  • İki taraf arasında kritik hammaddelere erişimi iyileştirecek,
  • Hint-Pasifik ile stratejik bağları güçlendirecektir.

Bu anlaşma, AB'nin küresel ticaret ortaklıklarını çeşitlendirme ve tedarik zincirlerini güçlendirme stratejisinin önemli bir parçası olup, Avustralya ile iş birliği geniş kapsamlı ve güvenlik ve savunma, araştırma ve inovasyon, eğitim, dijitalleşme, iklim ve çevre gibi çok çeşitli alanları kapsamaktadır. AB ve Avustralya, bu anlaşmanın yanında ayrıca bir de Güvenlik ve Savunma Ortaklığı anlaşması imzalamışlardır.

Avrupa Komisyonu verilerine göre, AB ve Avustralya halihazırda yıllık 89,2 milyar euro-avronun üzerinde mal ve hizmet ticareti yapmakta ve bu da AB genelinde 460.000 kişiye istihdam sağlamaktadır. Bu nedenle, ticareti hızlandıracak ve kolaylaştıracak bu anlaşmanın AB ekonomisi üzerinde güçlü ve olumlu bir etki yaratması beklenmektedir. Rakamların ötesinde, anlaşma şunları sağlayacaktır:

  • AB ihracatçıları için yıllık 1 milyar avroya kadar gümrük vergisi tasarrufu,
  • Önümüzdeki on yılda AB yıllık ihracatında %33 düzeyinde artış beklentisi,
  • 2030 yılına kadar AB GSYİH'sinde 4 milyar avroluk beklenen artış,
  • AB şirketlerine istikrarlı ve öngörülebilir kurallar aracılığıyla yasal güvence,
  • Her ölçekteki işletmenin Avustralya'da uzun vadeli büyüme planlamasına yardımcı olmak,
  • Kritik hammaddeler için tedarik zincirlerini güvence altına almak,
  • AB fikri mülkiyetinin korunmasını güçlendirmek sahteciliği ve diğer ihlalleri önlemeye yardımcı olmak.

Avustralya hükümeti ise, anlaşmayı resmi internet sitesinden şu şekilde izah etmiştir: Avustralya ile Avrupa Birliği (AB), 18 Haziran 2018'de serbest ticaret anlaşması  müzakerelerine başlamıştır. Başbakan Anthony Albanese ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıkladığı üzere, müzakereler, 24 Mart 2026'da sonuçlanmış ve anlaşmayla taçlanmıştır. Bu kapsamlı, dengeli ve ticari açıdan anlamlı anlaşma, Avustralya ekonomisine genel faydalar sağlayacak ve Avustralyalı ihracatçılar, üreticiler ve nitelikli profesyoneller için önemli yeni fırsatlar yaratacaktır. AB, 2025 yılında nominal GSYİH'si 21,1 trilyon ABD doları olan yaklaşık 450 milyonluk devasa ve yüksek gelirli bir pazardır. Bir blok olarak, Avustralya'nın üçüncü büyük iki yönlü ticaret ortağı ve toplam yabancı yatırımın ikinci büyük kaynağıdır. Anlaşma, hem Avustralya, hem de AB için ekonomik ve stratejik açıdan önemlidir ve Avustralya malları ve hizmetleri için son derece önemli bir pazarda yeni fırsatlar sağlayacaktır. Anlaşma, Avustralya mallarına uygulanan AB gümrük vergilerinin kaldırılmasını sağlayacak ve Avustralyalı ihracatçılara iş yapacakları yer konusunda daha fazla seçenek sunacaktır. Avustralyalı tüketiciler ve şirketler, daha düşük fiyatlarla daha geniş bir ürün yelpazesinden faydalanacaklardır. Serbest Ticaret Anlaşması, Avustralya'nın değerlerini paylaşan küresel bir güç olan AB ile ekonomik ve stratejik ortaklığı daha da güçlendirecektir. Anlaşma, iki ekonomi (taraf) arasındaki uzun süreli bağlara dayanmaktadır ve açık ve şeffaf kurallara dayalı ticarete olan karşılıklı bağlılığın net sinyallerini vermektedir.

Yorum: Batı İttifakı'nın Durumu

21. yüzyılda Çin Halk Cumhuriyeti'nin devam eden ekonomik ve siyasi yükselişi nedeniyle tartışılmaya başlanan Batı üstünlüğü, farklı bileşkeler üzerinden aslında gücünü korumaktadır. Batı ittifakını birkaç katmanda analiz etmek gerekirse; bir dönemler AB'nin kurucu babalarından Jean Monnet'in "demokrasinin cephaneliği" (arsenal of democracy) olarak tanımladığı ABD ve NATO ittifakı, Batı'nın askeri/güvenlik eksenini oluşturmaktadır. Bu temel yapı dışında, elbette, Batı ittifakı içerisinde AUKUS, QUAD, Beş Göz (Five Eyes) ve AB eksenli PESCO, E2I ve SAFE gibi çeşitli farklı güvenlik bileşenleri yer almaktadır. Batı'nın siyasi ve ekonomik unsurlarını ise, G7, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Dünya Ekonomik Forumu ve bu tarz serbest ticaret anlaşmaları oluşturmaktadır. Batı ittifakı, Asya'da yer alan ABD ve Avrupa müttefiki Japonya ve Güney Kore ile Kuzey Amerika'daki Kanada ve Meksika gibi başka bazı etkili devletleri de kapsamaktadır. Bu anlamda, Batı ittifakı içerisindeki anlaşmazlık ve pürüzlere ve ABD'nin son dönemde geliştirdiği NATO'dan ayrılma tehdidine karşın, ittifakın dağılması yakın gelecekte bizce gerçekçi bir senaryo değildir.

Bu mânâda, Avustralya, son yıllarda hem ABD ve Birleşik Krallık gibi tarihsel müttefikleriyle kurduğu AUKUS güvenlik paktı, hem de Avrupa ülkeleriyle geliştirdiği yakın ve dostane ilişkilerle (Avustralya, Eurovision şarkı yarışmasına bile 2015'ten beri düzenli katılım göstermektedir) Batı ittifakının Okyanusya ve Asya-Pasifik'teki önemli bir unsuru haline gelmiştir. Çin'e oldukça yakın ve bu ülkeyle güçlü bağları olan Avustralya, ABD-Çin rekabeti açısından da kritik bir öneme ve konuma sahiptir.

Batı ittifakı, bunun dışında, günümüzde bazı konularda sorunlar yaşamaktadır. Bunların başında, ABD ile AB arasında son dönemde gelişen zıtlaşma bulunmaktadır. Bu, elbette Trump yönetiminin farklı taktikleri ve söylemleriyle alakalı olup, genelde daha da büyük bir krize dönüşmesi ve kalıcı olması beklenmemektedir. Ancak Trump dönemlerinin yarattığı tatsızlık nedeniyle, Brüksel, giderek artan ölçüde stratejik özerklik elde etmeye çalışmakta, bu da Washington-Brüksel hattında ilişkileri germektedir.

Batı ittifakı açısından bir diğer çok ciddi sorun, ABD'nin İsrail'le özel ilişkilerinin diğer müttefikleriyle arasını açmaya başlamasıdır. Her ne kadar demokratik bir devlet olarak Ortadoğu'da varlığını sürdürmek için sert yöntemler benimsemesi kısmen anlaşılır olsa da, İsrail, son yıllarda artık hiçbir uluslararası hukuk ve normu dinlemeyen aşırıcı ve revizyonist bir devlet haline gelmiştir. Gazze'de yaşanan büyük soykırım, bunun en açık ispatı ve insanlığa karşı işlenmiş ciddi bir suçtur. Bu da, Batı dünyasında Türkiye ve İspanya gibi insani ve vicdani değerleri temsil eden ülkeler başta olmak üzere birçok devlette halk ve devlet katında ciddi tepkilere neden olmaktadır.

Batı dünyası açısından üçüncü ciddi sorun ise ülkemiz Türkiye ile ilişkilerdir. Türkiye'nin AB ile tam üyelik vizyonu gelişemeyen sorunlu ilişkileri, güçlü tarihsel, ekonomik ve kültürel bağlara karşın, Ankara'nın tam bir Avrupalı devlet olmasını engellemektedir. Bu bağlamda, Kıbrıs Sorunu, Yunanistan'la ilişkiler ve Avrupa'da Müslüman Türklere yönelik küçümseyici yaklaşımlar en temel sorunlardır. Türkiye, ABD ile de İsrail ve Yunanistan'la ilişkiler başta olmak üzere Müslümanlara yaklaşım gibi konular üzerinden bazı sorunlar yaşamakta ve tam anlamıyla bir ABD muhibi de olamamaktadır. Bu anlamda, "Batı'nın çirkin ördeği" durumundaki Türkiye, farklı ve zor bir müttefik olarak Rusya ve Çin'le yakın ilişkiler kurarak Batı'daki konumunu korumaya çalışmaktadır. Ancak bu, zaman zaman oldukça zor ve riskli hale gelebilmektedir.

Sonuç olarak, Avustralya-AB serbest ticaret anlaşması, Batı ittifakının halen devam eden stratejik bütünleşme çabasının bir sonucu olup, 21. yüzyılı şekillendirecek çok önemli bir hamledir. Türkiye de, mutlaka Batı'nın ekonomik ve siyasi kurumlarına dahil olmalı ve yaşam standartları ile insan hakları, hukuk devleti ve demokrasinin dünyada uzak ara en gelişmiş olduğu bu İttifakı tercih etmelidir. Zira diğer alternatifler oldukça riskli ve bizim çağdaş değerlerimize uzaktır... 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

2 Nisan 2026 Perşembe

Prof. Dr. Ozan Örmeci, ABD-İran Eksenli Gelişmeleri A Haber'de Yorumladı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2 Nisan 2026 tarihinde A Haber kanalında yayınlanan "Ajans Bugün" programında Haktan Uysal'ın konuğu oldu ve ABD-İran eksenli gelişmeleri yorumladı.


A Haber haber linki 1 - https://www.ahaber.com.tr/video/gundem-videolari/the-economisten-cin-eksenli-kapak

1 Nisan 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci, Okay Deprem'in YouTube Kanalında Programa Katıldı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, gazeteci Okay Deprem'in "Eurasian Geopolitics" adlı YouTube kanalına konuk olarak İran Savaşı'na dair gelişmeleri yorumladı.

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'nı BRT'de Yorumladı

 

Uluslarararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 1 Nisan 2026 tarihinde KKTC merkezli BRT kanalında yayınlanan ve Şaziye Serteş Borankan yönetiminde Kıbrıslı Türk akademisyenler Mustafa Çıraklı, Murat Tüzünkan ve Sait Akşit'in sundukları "Reel Politik" programında 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı ve Türk Dış Politikası'na dair merak edilenleri yorumladı.

31 Mart 2026 Salı

2026 İran Savaşı'nda Son Gelişmeler

 

28 Şubat 2026 tarihinde başlayan 2026 ABD/İsrail-İran Savaşı veya kısa ismiyle 2026 İran Savaşı, bugün (31 Mart 2026) itibariyle 32. gününü dolduruyor. İsrail ile ABD'nin, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in de dahil olduğu üst düzey dini/siyasi ve askeri lider kadrosuna yönelik suikastları ve askeri stratejik tesislerinin vurulmasıyla başlayan savaş, ilerleyen günlerde İran'ın Amerikan üslerine ve tesislerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri ile Irak ve Ürdün gibi diğer bazı Arap devletlerine yaptığı saldırılarla daha da kızışmıştı. ABD ve İsrail, bu karşı saldırılara rağmen İran'daki stratejik hedefleri vurmaya devam etmiş ve bu ülkede büyük bir tahribata yol açmıştı. Küresel ekonomik istikrarı bozmak adına Hürmüz Boğazı'nı ABD'ye yakın devletlerin gemilerin geçişlerine kapatan İran ise, bu şekilde dünyada enerji fiyatlarının çok yükselmesine ve ABD yönetiminin (Başkan Trump) üzerindeki "savaşı durdur" baskısının artmasına yol açmıştı.

Kharg adası

İşte bu düzlemde, İran'ın enerji üretimi ve ticareti açısından en kritik noktası olan Kharg (Harg) adasına yönelik kara unsurlarını (Özel Kuvvetler) içeren bir askeri operasyonun gündemde olduğu bir anda, 45. ve 47. ABD Başkanı Donald J. Trump, Tahran yönetimine önce 5 gün, daha sonra da 10 gün ek süre vererek, Tahran'da oluşan yeni diyalog kanallarıyla, özellikle Pakistan'ın arabuluculuğunda, görüşmek ve sorunu daha fazla şiddete yol açmadan çözebilmek için bir fırsat kapısı aralamıştı. Ancak İranlı yetkililerin Trump'ı yalanlayan "müzakere yok" açıklamalarıyla bu sürecin kolay olmadığı en başından anlaşılmış, dahası ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan da İran tarafında tepki yaratmıştı. ABD'nin öne sürdüğü 15 maddelik plan kısaca şöyleydi:

ABD'nin talepleri:

  • Natanz, İsfahan ve Fordo nükleer tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi,
  • İran'ın nükleer faaliyetlerinin şeffaflığının sağlanması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından izlenmesi,
  • İran'ın bölgedeki silahlı vekil grupları terk etmesi ve bunların finansmanını ve silah tedarikini durdurması,
  • Mevcut nükleer kapasitelerinin ortadan kaldırılması,
  • Nükleer silah edinme girişiminde bulunmama taahhüdü,
  • İran topraklarında zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve zenginleştirilmiş tüm malzemenin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na teslim edilmesi,
  • Hürmüz Boğazı'nın açık tutulması ve "serbest denizcilik bölgesi" oluşturulması,
  • Füze programına ilişkin nihai kararların ileri bir tarihe ertelenmesi, ancak füzelerin sayısı ve menzili sınırlı olacağı ve yalnızca savunma amaçlı kullanılacağı konusunda mutabakat.

İran'ın alacağı şeyler:

  • ABD, Buşehr'de elektrik üretimi için sivil bir nükleer proje geliştirilmesine yardım edecek,
  • Tüm yaptırımların kaldırılacak,
  • Yaptırımların uzatılması tehdidi ortadan kalkacak.

Bu plana cevaben, İran tarafı ise 5 maddelik bir ateşkes önerisi ortaya koydu. İran basınına göre, üst düzey İranlı bir yetkili, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın sonlandırılması için 5 şart öne sürdü. Bu şartlar şöyle sıralanabilir:

  1. Saldırı ve suikastların sona erdirilmesi,
  2. savaşın tekrar başlamayacağının garanti edilmesi,
  3. İran'a tazminat ödenmesi,
  4. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenliğinin tanınması,
  5. İran ile birlikte çatışmalara katılan vekil gruplarına yönelik saldırıların durdurulması.

Bu anlamda, önümüzdeki 6 günlük süreçte tarafların bu uzlaşması imkânsız gibi duran beklentileri yerine getirilmez ve bir uzlaşı sağlanamazsa, savaşın ABD'nin Kharg adasına yapacağı bir operasyonla çok daha kanlı ve tehlikeli yeni bir eşiğe geçeceği iddia edilebilir. Böyle bir senaryoda ise, Amerikan askerlerinin hayatlarını kaybetmesi nedeniyle ABD'nin vereceği tepkilerin daha da sertleşmesi olası gözüküyor. Nitekim Başkan Trump, önerileri kabul edilmezse İran'ın enerji altyapı tesislerini yok edeceklerini açıkça söylüyor. Savaşı varoluşsal bir mücadele olarak gören İran yönetimi ise, bu çok tehlikeli gelişmelere rağmen geri adım atmaya yanaşmıyor ve ABD hedeflerine saldırılarını sürdürüyor

Tüm bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki birkaç günde bir mucize olmazsa, 2026 İran Savaşı'nın çok daha tehlikeli bir tırmanma sürecine gireceği öngörülebilir. Bu, Hürmüz Boğazı ve Kharg adası eksenli çok daha kanlı çatışmalara neden olabilecek gibi gözüküyor. Dileğimiz, tarafların Pakistan arabuluculuğunda daha fazla kan ve gözyaşına sebep olmadan bir orta yol bulmalarıdır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

25 Mart 2026 Çarşamba

La Turquie et Israël deviendront-ils les principaux ennemis du nouveau Moyen-Orient ?

 

Introduction

Alors que la guerre en Iran se poursuit malgré une trêve de cinq jours décrétée par le président américain Donald Trump afin de privilégier les négociations avant de cibler les infrastructures énergétiques critiques de la République islamique, une joute verbale intéressante s'engage également entre la Turquie et Israël, deux alliés traditionnels des États-Unis dans la région, dont les relations sont tendues depuis la fin des années 2000.

Dans cet article, j'analyserai les récentes déclarations hostiles de certains hommes d'État des deux camps afin de comprendre comment la relation entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem) pourrait se dessiner dans le nouveau Moyen-Orient qui émergera après la fin de la crise de Gaza et de la guerre en Iran.

Relations turco-israéliennes dans les années 2000 : problématiques, mais pas totalement rompues

Après l’arrivée au pouvoir de Recep Tayyip Erdoğan, homme ambitieux issu du courant islamiste, au début des années 2000, Ankara a adopté une politique étrangère plus affirmée dans son voisinage immédiat, notamment en Europe, dans les Balkans, au Caucase, au Moyen-Orient et en Afrique. La création des Instituts Yunus Emre en 2007 et de la Présidence des Turcs de l’étranger et des communautés apparentées (YTB) en 2010 a marqué cette nouvelle orientation. La Turquie entendait s’appuyer sur l’identité sunnite, l’héritage ottoman, ainsi que l’identité et la culture turques pour accroître son influence auprès de son proche étranger. Cette transformation exigeait des hommes d’État turcs qu’ils soient plus fiers et mieux informés de leur passé, plus sensibles aux sensibilités du monde turcophone et islamique (problème palestinien ainsi que protection des États/minorités turcophones et musulmans dans le monde ; par exemple, le problème du Haut-Karabakh, la situation des musulmans de l’Arakan au Myanmar, la promotion de l’État de facto des Chypriotes turcs, la RTCN, la situation des Ouïghours en Chine, etc.), et plus critiques envers Israël en raison de son problème de longue date avec les Palestiniens.

Cette période a malheureusement coïncidé avec la transformation d'Israël, d'une démocratie de type européen en un État fondé sur une identité moyen-orientale, l'« État juif », caractérisé par une hostilité croissante, tant dans ses discours que dans ses actes, envers les Palestiniens, la République islamique d'Iran, ainsi que les gouvernements islamistes du monde entier, y compris la Turquie. Dans ce contexte, la concurrence intense et la rivalité entre Erdoğan et Netanyahu remontent à longtemps, et la première crise sérieuse entre les deux pays a éclaté en 2009, lors du Forum économique mondial de Davos. Le Premier ministre turc de l'époque, Recep Tayyip Erdoğan, avait alors interpellé le président israélien Shimon Peres avec véhémence dans le discours « d'une minute ». Ce discours a fait d'Erdoğan un héros aux yeux de millions de musulmans à travers le monde, car il s'agissait de la première contestation sérieuse d'Israël par un dirigeant d'un pays musulman puissant depuis la mort de Gamal Abdel Nasser. La crise s'est intensifiée en 2010 lorsque la flottille Mavi Marmara, organisée par le Mouvement Free Gaza et la Fondation turque pour les droits de l'homme, les libertés et l'aide humanitaire (İHH), transportant de l'aide humanitaire aux Palestiniens et visant à forcer le blocus israélien de Gaza, a été attaquée par la marine israélienne. Cette intervention brutale a coûté la vie à neuf civils turcs et à un civil turco-américain, plongeant Israël dans une situation délicate aux yeux de l'opinion publique internationale. Bien que la crise ait été résolue en 2013 grâce à la médiation du président américain Barack Obama et à l'accord du Premier ministre israélien Benjamin Netanyahu de verser des indemnités aux familles des victimes, ainsi qu'à des excuses présentées au Premier ministre turc Recep Tayyip Erdoğan, les relations entre les deux alliés traditionnels des États-Unis n'ont jamais retrouvé leur pleine normalité après cet incident (connu sous le nom d'incident de la flottille ou crise du Mavi Marmara).

Malgré la persistance des relations diplomatiques et économiques, ainsi que des efforts diplomatiques ponctuels de médiation entre les deux pays, comme en 2016 à Rome et lors de la rencontre Erdoğan-Netanyahu à New York en 2023, l'évolution structurelle du Moyen-Orient et une « main invisible » ont toujours empêché une normalisation complète des relations bilatérales. Cela est devenu flagrant lorsque Erdoğan et Netanyahu ont convenu de renforcer leurs relations à New York en septembre 2023, mais le processus a été brutalement interrompu, puis anéanti, quelques jours plus tard, par les attentats du 7 octobre (opération 'Al-Aqsa Flood') contre des citoyens israéliens. Bien que les causes de cet échec restent floues, il semble presque certain que des groupes radicaux des deux camps, opposés à un rapprochement, ont instrumentalisé l'attaque du Hamas contre Israël pour détériorer les relations bilatérales. En conséquence, quelques mois après l'attaque, les deux pays sont passés de la normalisation à la rupture des liens économiques et au maintien de relations diplomatiques et politiques minimales. Dans ce contexte, la rhétorique anti-terroriste s’est intensifiée dans les médias et dans les discours des hommes d’État des deux pays, à commencer par la violation flagrante des normes internationales par Israël à Gaza, dans le cadre de sa lutte contre le terrorisme.

Il convient d'ajouter que la Turquie est le premier pays à majorité musulmane au monde à avoir reconnu Israël en 1949 et qu'elle entretient une longue histoire d'amitié avec les Juifs et l'État d'Israël. La décision ottomane d'accueillir les Juifs sépharades après leur expulsion d'Espagne en 1492 symbolise l'amitié turco-juive traditionnelle. De plus, les deux pays, alliés indéfectibles des États-Unis, ont souvent coopéré sur de nombreux sujets, notamment la lutte contre les groupes radicaux au Moyen-Orient. En 1996, Süleyman Demirel est devenu le premier président turc à se rendre en Israël. Par ailleurs, après le tremblement de terre de Marmara en 1999, Israël a apporté une aide économique et humanitaire substantielle aux citoyens turcs. L'image d'Israël et des Juifs turcs s'est considérablement améliorée en Turquie, à l'instar de celle qui jouit d'une image positive et digne de confiance en Israël et aux États-Unis. Les relations ont même atteint un point culminant stratégique lors du « processus du 28 février » en 1997, lorsque l'armée turque est intervenue dans la vie politique face à l'islamisation croissante de la politique étrangère et du tissu social du pays. À cette époque, Çevik Bir et Martin Sherman ont présenté ce couple comme « une formule de stabilité » au Moyen-Orient, et de nombreux journalistes et universitaires ont fait l'éloge du modèle de « démocratie militaire » dans ces pays.

Polémiques récentes

Les tensions entre les deux pays se sont intensifiées ces derniers jours. Il convient toutefois de noter que ces polémiques ont été alimentées par d'éminents hommes d'État qui n'occupent plus aujourd'hui de fonctions importantes. Le premier exemple nous vient d'Israël, lorsque l'ancien Premier ministre israélien (2021-2022) a qualifié la Turquie de « nouvel Iran » dans la région. Bennett a déclaré : « Une nouvelle menace turque émerge. Je tiens à être très clair : la Turquie et le Qatar ont étendu leur influence en Syrie et cherchent à en étendre ailleurs, partout dans la région. Et je le dis haut et fort : la Turquie est le « nouvel Iran ». Erdoğan est un homme sophistiqué et dangereux qui cherche à encercler Israël. Tandis que certains hauts responsables israéliens sont à la solde du Qatar, ce dernier et la Turquie alimentent le monstre des Frères musulmans, qui grandit et pourrait devenir aussi dangereux que celui créé par l'Iran. La Turquie et le Qatar gagnent en influence non seulement en Syrie, mais aussi à Gaza, par des voies détournées et partout ailleurs, et tentent de créer un nouvel étranglement. La Turquie essaie de retourner l'Arabie saoudite contre nous et d'établir un axe sunnite hostile avec le Pakistan, une puissance nucléaire. »

En réponse à Bennett, qui pourrait prochainement remplacer le Premier ministre Netanyahu à la tête de la droite israélienne, l'ancien ministre turc de l'Intérieur et homme politique populiste influent, Süleyman Soylu, a déclaré : « Nous pourrions donner 300 000 à 400 000 martyrs, mais il ne restera plus aucun pays appelé Israël ». Soylu a déclaré avec précision : « Pendant que nous célébrons, nous sommes tous témoins de ce qui se passe à Gaza, de la douleur causée par la mosquée Al-Aqsa. Nous assistons au massacre de civils au Liban. Parallèlement, nous sommes témoins du meurtre brutal, délibéré et intentionnel de 165 jeunes filles en Iran. Je tiens à dire ceci à cette salle : leur seul défaut, de l'autre côté, c'est d'être musulmans. Ils n'ont aucun autre défaut ; c'est uniquement leur appartenance à l'islam qui les définit. Et ce n'est pas le moment des "mais", des "cependant", des "c'était comme ci ou comme ça", ou des "il y avait un camp adverse juste sous leurs yeux". Les infidèles attaquent les musulmans. C'est très clair et évident. Et la position adoptée par notre Président – ​​déterminée, résolue, et en même temps prudente et avisée, forte de son expérience et de son savoir – contre ceux qui veulent entraîner la Turquie dans la guerre, est un exemple pour le monde entier. Mais je tiens à le souligner, je le dis très fort.  Clairement : nous avons quelque chose à dire à Israël, qui cherche à nous entraîner dans ce brasier par ses provocations : peut-être le savent-ils, mais nous sommes voisins d'Israël. Je le dis très clairement : nous partageons une frontière. Peut-être ne s'en rendent-ils pas compte, mais je le répète, nous partageons une frontière. Par Dieu, s'ils tentent de nous infliger la même oppression qu'ils infligent aux musulmans, je le dis en tant que fils de ce pays, en tant que personne pour qui le martyre est un honneur depuis l'enfance, oui, Israël est à cinq heures d'ici. Nous perdrons peut-être 300 000, 400 000 martyrs, mais avec la permission de Dieu, il ne restera plus aucun État appelé Israël. »

Il convient toutefois de préciser que ces déclarations provocatrices ne sont pas le fait de personnalités politiques en charge de la politique étrangère. Dans cette optique, une approche optimiste consisterait à les considérer comme des discours politiques populistes tenus par deux politiciens de droite, partisans d'une ligne dure, qui cherchent à rallier l'opinion publique à leur cause en vue d'un éventuel remplacement du dirigeant du pays. À cet égard, il faut reconnaître que si le président turc Recep Tayyip Erdoğan et le ministre des Affaires étrangères Hakan Fidan critiquent eux aussi les violations récentes du droit international commises par Israël, ils n'ont jamais employé de termes aussi durs et provocateurs que ceux de Soylu. De plus, M. Fidan a récemment signé, au Qatar, un communiqué, conjointement avec les ministres des Affaires étrangères d'autres pays voisins, condamnant également l'Iran pour ses attaques contre d'autres États. Ainsi, la Turquie privilégie toujours une politique étrangère fondée sur l'équilibre et la neutralité active, plutôt qu'une approche anti-israélienne ou anti-américaine. Cette position est d'ailleurs logique, car la Turquie a elle aussi été récemment la cible de tirs de roquettes iraniennes à plusieurs reprises, même si ces attaques ont été interceptées par les forces de l'OTAN.

Conclusion

Dans une perspective schmittienne, la formation d'un État hostile est un phénomène courant, voire nécessaire à l'accumulation de puissance. Carl Schmitt définissait le « politique » comme la « distinction entre amis et ennemis ». Dans cette optique, bien que la récente escalade des hostilités de part et d'autre constitue un danger potentiel, il me semble prématuré de parler d'une hostilité réelle, concrète et imminente entre Ankara et Tel-Aviv (Jérusalem). En effet, ces deux pays sont désormais voisins en Syrie, ce qui pourrait exiger une coopération plutôt qu'un conflit, à condition que les États-Unis redoublent d'efforts en ce sens. Par ailleurs, la situation de l'Iran requiert une coopération régionale, non seulement entre la Turquie et Israël, mais aussi entre tous les États de la région. Afin de prévenir les répercussions d'un effondrement de l'Iran, Israël devrait renoncer à ses ambitions de « changement de régime » à court terme et se concentrer davantage sur les problèmes urgents. Cela implique la fin de la guerre par un cessez-le-feu et le renforcement de la protection des infrastructures critiques des pays arabes voisins de l'Iran. La Turquie et Israël devraient également prendre des mesures pour normaliser leurs relations, à la suite des efforts déployés par les États-Unis pour reconstruire Gaza et résoudre le conflit palestinien, vieux de plusieurs décennies, par un accord définitif. Il ne s'agit pas d'un rêve, car le président Trump possède toutes les qualités et le courage nécessaires pour mettre fin au conflit grâce à un accord final équitable.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


Will Türkiye and Israel Become Chief Enemies in the New Middle East?

 

Introduction

While the war in Iran continues despite a 5-day pause initiated by US President Donald Trump, to give priority to negotiations before targeting the Islamic Republic’s critical energy infrastructure, an interesting battle of words is also taking place between Türkiye and Israel, two traditional American allies in the region, which have been suffering from problematic relations since the late 2000s.

In this piece, I will analyse recent hostile rhetoric from some statesmen on both sides to understand how the relationship between Ankara and Tel Aviv (Jerusalem) could be shaped in the New Middle East, which will be born following the end of the Gaza Crisis and the Iran War.

Turkish-Israeli relations in the 2000s: Problematic but not completely lost

After the Islamist-originated and ambitious Recep Tayyip Erdoğan’s ascension to power in Türkiye in the early 2000s, Ankara has adopted a more assertive foreign policy in its near regions, including Europe, the Balkans, the Caucasus, the Middle East, and Africa. The foundation of Yunus Emre Institutes since 2007, and the Presidency for Turks Abroad and Related Communities (YTB) in 2010 signaled Türkiye’s new and more assertive foreign policy which would be based on the use of Sunni Islamic identity, the Ottoman heritage as well as Turkic identity and culture in foreign policy to accumulate more “soft power” to be influential in its near abroad. This transformation required Turkish statesmen to be more proud and knowledgeable of their past, more sensitive about the Turkic and Islamic world’s sensitivities (Palestine Problem as well as the protection of Turkic and Muslim states/minorities around the world; e.g. Nagorno Karabakh Problem, the situation of Arakan Muslims in Myanmar, the promotion of Turkish Cypriots’ de facto state, TRNC, the situation of Uighurs in China, etc.), and more critical towards Israel due to their long-standing problem with Palestinians.

This period, unfortunately, coincided with Israel’s transformation from a European-type democracy into a Middle Eastern identity-based state, the “Jewish State” with an increasing hostility both in rhetoric and in action against Palestinians and the Islamic Republic of Iran, as well as Islamist governments around the world, including Türkiye. In that sense, the intense competition and the rivalry between Erdoğan and Netanyahu started long ago, and the first serious crisis between the two countries took place in 2009, at the Davos World Economic Forum meeting, when then-Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan emotionally and harshly challenged then-Israeli President Shimon Peres in his “One Minutespeech. This speech made Erdoğan a hero in the eyes of millions of Muslims around the world due to his first-ever serious challenge to Israel coming from a strong Muslim country’s leader following the death of Gamal Abdel Nasser. The crisis escalated when, in 2010, a flotilla (Mavi Marmara), organised by the Free Gaza Movement and the Turkish Foundation for Human Rights and Freedoms and Humanitarian Relief (İHH), carrying humanitarian aid to Palestinians and intending to break through the Israeli blockade of Gaza, was attacked by the Israeli Navy. Due to this harsh intervention, 9 Turkish civilians, as well as one Turkish-American civilian, died, which put Israel in a terrible situation in the international public opinion. Although the crisis was later resolved in 2013 with the mediation of then-US President Barack Obama and Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu’s agreement to pay compensation to the families of the victims in addition to an apology call to then-Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, the two traditional American allies’ relations never became completely normal and smooth following this incident (it is referred as the Flotilla Incident or the Mavi Marmara Crisis).

While diplomatic and economic relations persisted, and from time to time, diplomatic efforts to mediate between the two countries provided a rapprochement, such as in 2016 in Rome and the Erdoğan-Netanyahu meeting in 2023 in New York, structural developments in the Middle East and an “invisible hand” had always prevented the two countries from completely normalising their relations. This became crystal clear when Erdoğan and Netanyahu agreed to strengthen their relations in New York in September 2023, but the process was halted and reversed with the October 7 attacks (Operation Al-Aqsa Flood) towards Israeli citizens just a few days after. While we do not have clear evidence of what went wrong, it seems almost certain that radical groups on both sides did not prefer a rapprochement and used the attack of Hamas on Israel as a leverage to spoil the bilateral relations. Accordingly, the two countries went from normalisation to cutting economic ties and maintaining diplomatic and political relations at a minimum level in a few months following the attack. In that sense, anti-rhetoric was elevated in both countries’ media and statesmen’s speeches, starting from Israel’s blatant violation of international norms in Gaza due to its fight against terrorism.

It should be added that Türkiye is the first Muslim-majority country in the world to recognise Israel in 1949, and has a long and friendly history with Jews and the Israeli State. The Ottoman decision to host Sephardic Jews following their exclusion from Spain in 1492 symbolises the traditional Turkish-Jewish friendship. Moreover, the two countries, as staunch American allies, often cooperated on many issues, including efforts against radical groups in the Middle East. In 1996, Süleyman Demirel became the first Turkish President to visit Israel. In addition, after the 1999 Marmara earthquake, Israel provided substantial economic and humanitarian aid to Turkish citizens. The image of Israel and Turkish Jews became highly positive in Türkiye, similar to Türkiye having a good and trusted image in Israel and in the US. The relations even reached a strategic peak during the “February 28 process” in 1997, when the Turkish military intervened in politics due to the increasing Islamisation of the country’s foreign policy and social fabric. In those days, Çevik Bir and Martin Sherman pointed out this couple as “a formula for stability” in the Middle East, and many journalists and academics praised the “military democracy” model in these countries.

Recent Polemics

Polemics between the two countries intensified in recent days. However, it should be noted that the polemics were made by prominent statesmen who are no longer in prominent positions today. The first example came from Israel, when the former Israeli Prime Minister (2021-2022) pointed to Türkiye as the “New Iran” in the region. Bennett said, “A new Turkish threat is emerging. I want to be very clear: Turkey and Qatar have gained influence in Syria, are seeking influence elsewhere and everywhere throughout the region. And from here, I warn: Turkey is the 'New Iran'. Erdoğan is sophisticated, dangerous, and he seeks to encircle Israel. And while some senior Israelis are on Qatar's payroll, Qatar and Turkey are nourishing the  'Islamic Brotherhood' monster that is growing and eventually might become as dangerous as the one created by Iran. Turkey and Qatar are gaining influence not only in Syria but also in Gaza, through the front door and everywhere and trying to create a new 'choke ring'. Turkey is trying to flip Saudi Arabia against us and to establish a hostile 'Sunni axis' with nuclear Pakistan."

As a response to Bennett, who could replace Prime Minister Netanyahu in the near future as Israel's new right-wing hawkish politician, former Turkish Minister of Interior Affairs and influential populist politician, Süleyman Soylu, said, "We might give 300,000-400.000 martrys, but there will be no country called Israel left." Soylu exactly stated: "While we are celebrating, we are all experiencing what is happening in Gaza, the sorrow of Al-Aqsa Mosque. We are witnessing the massacre of civilians in Lebanon. At the same time, we are witnessing the brutal, deliberate, and intentional murder of 165 girls in Iran. I want to say this to this hall: they have only one flaw on the other side: being Muslim. They have no other flaw; it is entirely their being Muslim. And this is not the time for 'buts', 'however', 'yet', 'it was like this or like that', or 'there was an opposing side right before their eyes'. The infidels are attacking Muslims. This is very clear and obvious. And the stance that our President has taken—determined, resolute, and at the same time cautious and prudent, with his experience and knowledge—against those who want to drag Türkiye into war, is essentially a lesson to the whole world. But I want to underline this, I am saying this very clearly: there is something we will say to Israel, which wants to drag us into this fireball with these provocations: perhaps they are aware, but we are neighbours with Israel here. I'm saying this very clearly: we share a border. Perhaps they don't realise it, but I'll say it again, we share a border. By God, if they try to do to us the same kind of oppression they inflict on Muslims, I say this as a son of this country, as someone who has considered martyrdom an honour since childhood, yes, Israel is 5 hours away from here. Perhaps we will lose 300,000, 400,000 martyrs, but with God's permission, there will be no state called Israel left."

However, it should be added that these provocative statements are not made by statesmen on active foreign policy duties. In that sense, the optimistic approach would be to consider these statements as populist political speeches by two right-wing, hawkish politicians seeking to increase public support for replacing their country’s leader in the future. In that sense, I should admit that while Turkish President Recep Tayyip Erdoğan and Foreign Minister Hakan Fidan are also critical of Israel’s violation of international law recently, they have never used such harsh and provocative words as those used by Soylu. Moreover, Fidan recently signed a communique in Qatar with other neighbouring countries' foreign ministers, which condemns Iran as well due to its attacks towards other states. In that sense, Türkiye still seeks to pursue a foreign policy based on balance and active neutrality rather than an anti-Israeli or anti-American approach. This is, in fact, normal, as Türkiye was also hit recently by Iranian rockets multiple times, although these attacks were intercepted by NATO forces.

Conclusion

In a Schmittian approach, the formation of a hostile state is very ordinary and even necessary for accumulating power. Carl Schmitt defined “political” as the “distinction between friends and foes”. In that sense, while the recent escalation of anti-rhetoric on both sides poses a dangerous potential, in my opinion, we cannot still talk about the real, concrete, and imminent hostility between Ankara and Tel Aviv (Jerusalem). That is because the two countries have become neighbours in Syria, which might necessitate cooperation rather than conflict if the US leadership makes greater efforts in this regard. Moreover, Iran's situation also requires regional cooperation not only between Türkiye and Israel but among all states in the region. To prevent the spillover effects of a collapsing Iran, Israel should give up its intentions of “regime change” in the short run and focus more on the imminent problems. This requires the ending of the war with a ceasefire and greater protection for Iran’s Arab neighbours' critical infrastructure facilities. Türkiye and Israel should also make steps to normalise their relations following the US efforts to reconstruct Gaza and solve the decades-old Palestinian Problem with a final agreement. This is not a dream, as President Trump has all the qualities and courage to end the conflict with a fair final deal.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


23 Mart 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı Gelişmelerini Haberler.com'a Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 23 Mart 2026 tarihinde Haberler.com'dan Melis Yaşar'ın konuğu oldu ve 2026 İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri yorumladı.

22 Mart 2026 Pazar

The Economist'in Küresel Yaşanabilirlik Endeksi 2025 Yılı Verileri

 

Giriş

Küresel Yaşanabilirlik Endeksi (Global Liveability Index), dünyaca ünlü The Economist dergisinin İstihbarat Ünitesi (Intelligence Unit) tarafından her yıl yayınlanan ve istikrar, sağlık hizmetleri, kültür ve çevre, eğitim ve altyapı değerlendirmelerine dayanarak dünyadaki 173 önemli küresel şehri yaşam kalitesi açısından sıralayan bir ölçeklendirme girişimidir. Ölçeklendirme, özellikle her yıl yayınlandığı dönemde çeşitli haber ve yorumlara da konu olabilmektedir. Bu yazıda, Küresel Yaşanabilir Endeksi 2025 yılı verileri özetlenecektir.

Ölçeklendirmenin Metodolojisi

The Economist dergisinin hazırladığı Küresel Yaşanabilirlik Endeksi, dünyadan seçilen 173 küresel şehrin genel yaşanabilirliğini belirlemek için 5 kategoriye ayrılmış toplamda 30'dan fazla faktöre göre sıralama yapmaktadır. İncelemeye alınan faktörler ise şunlardır:

İstikrar: Suç, terör, askeri çatışma, iç karışıklık/çatışmanın yaygınlığı.

Sağlık hizmetleri: Özel ve kamu sağlık hizmetlerinin erişilebilirliği ve kalitesi, genel sağlık göstergeleri.

Kültür ve çevre: Nem/sıcaklık derecesi, kültürel ve sportif olanaklar, sosyal veya dini kısıtlamalar.

Eğitim: Özel eğitimin erişilebilirliği ve kalitesi, kamu eğitim göstergeleri.

Altyapı: Yol ağının kalitesi, toplu taşıma, uluslararası bağlantılar, iyi konutların mevcudiyeti.

2025 Yılı Verilerinde Öne Çıkan Hususlar

2025 yılı verilerine göre, Danimarka'nın başkenti Kopenhag, Avusturya başkenti Viyana'nın 3 yıllık liderliğine son vererek The Economist'in 2025 Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'nde birinci sıraya yerleşmeyi başarmıştır. Kopenhag, istikrar, eğitim ve altyapı kategorilerinde 100 üzerinden mükemmel puanlar alarak dünyanın yaşanabilir en rahat şehri olmuştur.

Bilindiği üzere, endeks, istikrar, sağlık hizmetleri, kültür ve çevre, eğitim ve altyapı olmak üzere 30 gösterge üzerinden dünya genelinde 173 şehri değerlendirmektedir. Bu yılın ortalama puan, geçen yıla göre değişmeyerek 100 üzerinden 76,1 olmuştur. Ancak bu yılki sonuçlar, yoğunlaşan jeopolitik çatışmalar ve sivil huzursuzluk nedeniyle küresel istikrarda devam eden bir düşüşü yansıtmaktadır.

Raporun geneline bakıldığında; Batı Avrupa ve gelişmiş Asya şehirleri sıralamaların zirvesinde yer almaya devam etmektedir. Nitekim birinci Kopenhag ve ikinci Viyana'yı üçüncü sırada İsviçre'nin Zürih şehri izlerken, Avustralya'dan Melbourne şehri dördüncü sırada yer almaktadır. Sidney (6.) ve Adelaide (9.) de gibi başka Avustralya şehirleri de ilk 10 arasına girmeyi başarmıştır. Yeni Zelanda'nın Auckland şehri 8. sırada yer alarak dikkat çekerken, İsviçre'nin Cenevre (5.), Japonya'nın Osaka (7.) ve Kanada'nın Vancouver (10.) şehirleri ilk 10'un diğer üyeleri olmuştur.

2025 yılının en yaşanabilir 10 küresel şehri

Dünya haritasında en yaşanabilir 10 küresel şehir

2025 yılında bu ölçeklendirmede en büyük gelişmeyi gösteren şehir, sağlık ve eğitim puanlarında keskin bir artış kaydederek 13 sıra birden yükselen Suudi Arabistan'ın El Huber (El Khobar) şehri olmuştur. Kanada'dan Calgary şehri ise sıralamada en büyük düşüşü yaşayarak 5. sıradan 18. sıraya gerilemiştir. Birleşik Krallık'ın üç önemli şehri Manchester, Londra ve Edinburgh (İskoçya) da istikrar puanlarındaki düşüşle birlikte en büyük gerilemeyi gösteren şehirler arasında yer almışlardır. Suriye'nin başkenti Şam ise, uzun süren iç savaş ve halen devam eden yeniden oluşum süreci nedeniyle, ankete dahil edilen 173 şehir arasında yaşanabilirliği en düşük şehir olmaya devam etmektedir. Nitekim Şam, bir diğer iç savaş mağduru olan Trablus'un (Libya) bir sıra üzerinde yer almaktadır. 

Sonuç

Sonuç olarak, The Economist dergisinin hazırladığı Küresel Yaşanabilirlik Endeksi'nin 2025 yılı verileri, bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha teyit etmekte ve Türkiye'nin ve Batı-dışı toplumların halklarını insani koşullarda yaşatmak bağlamında başarısız olduklarını göstermektedir. Bu bağlamda, Batı üstünlüğünün genel toplamda zayıflasa bile, insan yaşam kalitesi ve kişi başına düşen gelir gibi konularda daha uzun on yıllar boyunca süreceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Türkiye'nin Batı ile bu kadar entegre bir devlet olarak başarısız durumda olması ise, hem kaynaklarının kullanımı, hem de belediyecilik anlamında çok başarısız bir yönelime işaret etmektedir. Suudi Arabistan'ın son yıllarda gösterdiği atılım ise, insan yaşatma konusunda ekonomik ilerlemenin önemine dikkat çekmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

21 Mart 2026 Cumartesi

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi 2025 Ölçeği

 

Giriş

Birleşmiş Milletler'in küresel kalkınma ağı oluşturmak için kurduğu bir program olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), yıllardır dünyadaki istatistiki verileri toplanabilen tüm ülkeler için yaşam uzunluğu, okur-yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçek olan İnsani Gelişmişlik Endeksi'ni (HDI) yayınlamaktadır. İlk kez 1990 yılında Pakistanlı ekonomist Mahbub ul Haq tarafından geliştirilen BM İnsani Gelişmişlik Endeksi ölçeği, 1993 yılından beri Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından düzenli olarak yayınlanmaktadır. Bu yazıda, 2025 BM İnsani Gelişmişlik Raporu'ndan önemli bazı bulgular özetlenecektir.

UNDP

2025 BM İnsani Gelişmişlik Endeksi

"A matter of choice: People and possibilities in the age of AI" (Bir tercih meselesi: Yapay Zekâ çağında insanlar ve olasılıklar) adlı bu yılki rapor, 324 sayfalık oldukça kapsamlı bir analiz ve ölçeklendirmeyi içermektedir. 6 Mayıs 2025 tarihinde yayınlanan rapor, klasik parametreler dışında, bu defa özellikle yapay zekâ (AI) konusunda önemli istastistikler sunmaktadır.

Raporun "Sunuş" metnine göre, yapay zekâ (YZ), günümüzde baş döndürücü bir hızla ilerlemekte ve YZ başarıları manşetlerde yer alırken, teknolojiyi hayali bir boşlukta ön plana çıkararak asıl önemli olanı, yani insanların seçimlerini gölgede bırakmaktadır. Oysa insanların sahip olduğu ve sürekli genişleyen özgürlükler içinde gerçekleştirebileceği seçimler, insanların değer verdikleri ve değer vermeleri için nedenleri olan yaşamlar sürmelerini hedefleyen insan gelişimi için elzem durumdadır. YZ'nin olduğu bir dünya, hem insan gelişiminin bir parçası, hem de onu ilerletmenin bir aracı olan seçimlerle doludur. Gelecekte, insani gelişim, YZ'nin neler yapabileceğine -insan benzeri olarak ne kadar algılandığına- değil, daha çok insanların hayal güçlerini harekete geçirerek ekonomileri ve toplumları yeniden şekillendirmeye ve ondan en iyi şekilde yararlanmaya bağlı olacaktır. Bu nedenle, 2025 İnsan Gelişimi Raporu, ne olacağını boş yere tahmin etmeye çalışmak yerine, tüm ülkeler için ufukta yeni gelişim yollarının belirmesi ve herkesin YZ'nin olduğu bir dünyada gelişme şansına sahip olması için hangi seçimlerin yapılabileceğini sorgulamaktadır.

Sıralama

İnsani Gelişmişlik Endeksi ölçeklendirmesinin uluslararası basın ve siyasette en yoğun ilgi gören kısmı olan devletlerin gelişmişlik sıralaması, bu yılda da Batı hâkimiyetini ve gelişmişliğini ortaya koyan istatistiklerle seçilmiştir. Öyle ki, İzlanda'nın birinciliği aldığı sıralamada, ilk 10'da yer alan 10 ülkenin 8'i Avrupa'da (İzlanda, Norveç, İsviçre, Danimarka, Almanya, İsveç, Hollanda ve Belçika), 1'i Asya (Çin'in Hong Kong bölgesi) ve 1'i de Okyanusya kıtasında (Avustralya) yer almaktadır. İlk 20'ye bakıldığında ise, Avrupalı devletlerin sayısı 12'ye (İrlanda, Finlandiya, Birleşik Krallık ve Lihtenştayn) çıkmaktadır. İlk 20'ye giren diğer devletlerin ise 3'ü Asya'dan (Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Kore), 2'si Amerika'dan (Kanada ve ABD), 1'i de Okyanusya'dandır (Yeni Zelanda).

BM İnsani Gelişmişlik Endeksi 2025 ölçeklendirmesinde ilk 35 devlet

Listedeki ilk 50'ye bakıldığında zaman ise, Avrupalı devletlerin sayısı 33'e kadar çıkmaktadır. İlk 50'de yer almayı başaran Asyalı devletler arasına son yıllarda Ortadoğu ülkelerinin girmesi ise önemli bir gelişmedir. Örneğin, 15. sıradaki BAE'nin yanı sıra, İsrail listede 27., Suudi Arabistan 37., Bahreyn 38., Katar 43. ve Umman 50. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Güney Amerika (Latin Amerika) ülkelerinden de Şili 45., Arjantin 47. ve Uruguay 48. sıradan ilk 50'ye girmeyi başarmıştır.

Türkiye ve Kuveyt gibi devletler de oldukça yüksek puanla 51. (Türkiye) ve 52. (Kuveyt) sırada yer alabilmişlerdir. Bu durum, Türkiye'deki insani gelişmişlik koşullarının olumsuz ekonomik şartlara rağmen halen iyi seviyede olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Türkiye, ilerleyen yıllarda daha halk ve kalkınma odaklı bir siyasete yönelebilirse, kolaylıkla ilk 50'ye girer ve hatta ilk 30'u zorlayabilir. Zira 30. sıradaki devletlerle aradaki fark fazla değildir. 

Ölçeğin en son sıralarında ise genelde Afrika devletleri (Güney Sudan, Somali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijer, Mali, Burundi, Burkina Faso, Sierra Leone, Yemen, Madagaskar, Mozambik) ve Afganistan ile Pakistan gibi bazı Asya devletleri yer almaktadır. Bu durum, bu kıtalara/devletlere yönelik daha yoğun kalkınma ve yardım programlarının gerekliliğine işaret etmektedir. 

Sonuç

Sonuç olarak, 2025 BM İnsani Gelişmişlik Endeksi, bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha yüzümüze vurmaktadır: Avrupa ve dünyanın Batı tarafının (Avrupa ve Kuzey Amerika) çok daha zengin, avantajlı ve üstün olduğu bir çağda yaşamaya devam ediyoruz. Bu bağlamda, daha birkaç on yıl öncesinde bu listede en sonlarda yer alırken şimdilerde 78. sıraya yükselen Çin Halk Cumhuriyeti'nin başarısı elbette yadsınamayacak bir gelişme ve istisnai bir ilerleme olsa da, henüz Batı hâkimiyetinin sona erdiğini düşünmek için belki de biraz fazla erkendir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

18 Mart 2026 Çarşamba

İlber Ortaylı Anısına...

 

Türkiye'de Tarih bilimini son birkaç on yıldır halka ve gençlere sevdirmeyi başarmış ve Türk tarihine yönelik ilgiyi Türkiye içi ve dışında büyük ölçüde arttırmış olan değerli bilim insanı ve entelektüel İlber Ortaylı'yı geçtiğimiz gün kaybettik. Allah rahmet eylesin... Bir süredir sağlık durumunu aileye yakın kişiler nedeniyle biliyor ve takip ediyordum. Maalesef tüm çabalara karşı İlber hocamızı yalnızca 79 yıl yaşatabildik... Neyse ki, son yıllarda yaygınlaşan internet ve sosyal medya teknolojileri sayesinde nutukları, bilgileri, şakaları ve anıları artık ölümsüz denebilecek bir seviyeye ulaştı. Öyle ki, bu sayede gelecek nesiller de artık İlber hocayı tanıyabilecekler.

İlber hocayı tanımam 2000'lerin başında kızı Tuna ile Bilkent Üniversitesi'nde sınıf arkadaşı olmam sayesinde oldu. O dönemde bir süre Bilkent Üniversitesi'nde de ders veren İlber Ortaylı'nın biraz snob, fazlasıyla dürüst, öğrencilerin çekindiği ve dünya çapında önemli bir tarihçi olduğunu öğrendim. Hatta bir defasında dersine de dışarıdan izinle girerek onu yakından dinleme fırsatı bulmuştum. Gerçekten müthiş bir bilgi birikimi, rafine bir kültür, "fil hafızası" da denilen inanılmaz bir hafıza yetenepi, yüksek bir estetik zevki, inanılmaz etkileyici ve Türklerin eski sözlü tarih geleneğini anımsatan hoş bir "masalcı dede" üslubu ve öğrencileri ve sunucuları adeta karşısında mum gibi dinlemeye teşvik eden tüm bunları bütünleyen biraz huysuz ve snob bir tavır. Ancak elbette gerçek hayatta dünya iyisi bir kişiliği olan İlber hocanın bu kişiliği biraz da sahne (tv, sınıf vs.) personasına dayanıyordu.

Eserlerini okuma ve kendisini araştırma fırsatı bulunca, İlber hocanın Bilkent efsanelerinden Prof. Dr. Halil İnalcık ile birlikte Osmanlı tarihini adeta yeniden dirilten önemli bir ekolü oluşturan öncülerden olduğu, bir süre sonra farklı rivayetlere de konu olacak şekilde Halil hoca ile arasının açıldığı ama ona her zaman çok saygıyla yaklaştığı, son derece Avrupai bir kültüre sahip olmasına karşın Osmanlı ve Rusya tarihi konusunda klasik Batıcılardan epeyce farklı ve daha geleneksel eğilimli yaklaşımlara sahip olduğu ve en az 5-6 dili iyi düzeyde bildiğini fark ettim. Osmanlı modernleşmesindeki Prusya/Almanya etkisi (nüfuzu) ve ordunun öncü rolü gibi konulardaki fikirleriyle, Ortaylı, İnalcık'a da benzer şekilde, Osmanlı tarihi ile Türkiye Cumhuriyeti tarihini bütünleştirmeyi, aradaki -gerekli olan- kopuş sürecini tarihsel çalışmaları ve devlet devamlılığı bilinciyle gidermeye başardığını anladım. Zira Osmanlı'nın "en uzun yüzyılı" olan 19. yüzyılın ve bu dönemdeki reformların uzmanı olan Ortaylı, aslında bu dönemin Osmanlıcıları (Tanzimatçıları), sonraki dönemin İttihatçıları ve sonra gelecek Kemalistlerin temel gayelerinin aslında devleti ve halkı yaşatmak olduğunu idrak etmiş ve siyasi bir ajandası da olmadığı için, Türk tarihini kesintisiz bir modernleşme paradigması içerisinde birleştirmeye gayret etmişti. Hakikaten de, liseden mezun olduğumda radikal Cumhuriyetçi ve sıkı bir Kemalist/Atatürkçü olan ben, İlber hoca, Halil hoca başta olmak üzere tarihçilerimizin önemli eserleri ve "Tarihin Arka Odası" programındaki hoş tartışmaların da etkisiyle, zamanla çok daha Osmanlı meraklısı olabildim. Bu, hocanın ve arkasındaki Türk entelektüel sermayesinin gücünün net bir kanıtıdır. 

İlber hoca, son 20-25 yılda daha popüler işler yapmak, sık sık televizyon kanalları ve hatta internet platformlarında boy göstermek, bilimsel eserler yerine daha popüler ve halka yönelik kitaplar yazmayı tercih etmişti. Bu, son derece bilinçli ve maddi kaygılardan çok toplumu bilinçlendirmeyi ve geleceğe hazırlamayı şiar edinen bir yaklaşımın sonucuydu. Bence bu çabaları oldukça başarılı oldu ve bugün Türk toplumu çok da tarih meraklısı, bilgili, eğitimli ve tarihe bakışı bütüncül hale geldi. 

İlber hocanın siyasi kimliğini de hep merak etmiştim. Gençliğinde solcu klasikleri okuduğu ve etkilendiği bilinir. Bu anlamda hiçbir zaman kendisini bir ideolojiyle ifade ettiğini de görmedim ve duymadım. Ancak elbette, O'nda, Tarih bilimine ve özellikle de Türk tarihine adanmış bir ömrün sonucunda ve kısmen Kırım Tatarı kimliğinin de etkisiyle, Türklük kültürel havzası ve Anadolu ve yakın coğrafyası temelinde şekillenen bir milliyetçilik duygusu ve eğilimini fark etmemek imkânsızdır. Bu anlamda, MHP Siyaset Okulu'nda yaptığı ve geçmişteki askeri darbeleri gerekçelendirdiği konuşma da unutulmazlar arasına girmiştir. Ancak kabul etmeliyiz ki, İlber hoca her kesimin sevdiği, saygı duyduğu, kendinden gördüğü ve benimsediği bir entelektüel olmayı başarmıştır. Bu yönüyle de kankası Celal Şengör'den daha farklı bir konumunun olduğu açıktır. 

Peki, tarihsel süreçte İlber hocanın mirasına dair neler söylenebilir? Birincisi, hiç şüphesiz, Prof. Dr. Ortaylı'nın Türk milletini tarihiyle barıştıran önemli isimlerden biri olduğu söylenebilir. Bu konuda bir numara İnalcık ise, iki numara da kuşkusuz Ortaylı'dır. İkincisi, İlber hoca, Türkiye'deki Batıcıları toplum realitesine hazırlayan bir sağduyulu mühendis sorumluluğuyla, Türklerin zengin tarihleri ve güçlü toplumsal eğilimlerini belirleyen, bunları analiz ve kategorize eden, dahası, bunları netleştirip bilimsel tez haline getiren ve halka yayan bir kamu aydını olmuştur. Bu yönüyle, bugün Türk toplumundaki ikili yapı kısmen de olsa azaldıysa, bunda İlber hocanın katkıları göz ardı edilemez. Ancak elbette, Osmanlı tarihi ve Türklerin militarist-milliyetçi eğilimlerinin çok ön plana çıkarılması, günümüzde biraz da ters yönde bir aşırılığa sebep olmuş olabilir. İyimser tahminim, ilerleyen yıllarda bu dengenin sağlanacağı ve Türkiye'nin ikinci yüzyılında daha güçlü bir millet olmayı başaracağıdır. Üçüncüsü, İlber hoca, biraz snob ve araştırmayı-okumayı sevmeyen kişilere yönelik tepeden bakan yaklaşımıyla, eğitimi, araştırmayı, okumayı, entelektüelizmi teşvik eden bir rol model olmayı başarmıştır. Bu, O'na çok yakışan ve insanların da zamanla benimsediği bir eğilim olmuş ve kuşkusuz İlber hocayı ölümsüz bir Türk tarihsel figürü haline getirmiştir. Dördüncüsü, İlber hoca, Mustafa Kemal Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet gibi Türk büyüklerini saygıyla yad ederek ve daima onore ederek, tarih yapan veya yazan büyük kişiliklere duyduğu inancı ortaya koymuş ve dünyada yeniden "güçlü lider" dönemini başlatan öncü entelektüellerden olmuştur. O'na göre, yapısal faktörler etkili olsa da, tarih, daima kritik konumdaki kişilerin siyasi ve kişilik eğilimlerine ve tercihlerine göre şekillenmiştir. Bu anlamda, Ortaylı'daki Weberyanizm, bence Marksizm'den daha önde olmuştur. Bu da, kuşkusuz, sosyal bilimlerde Alman ekolünü yansıtan önemli bir eğilim olmuş ve İlber hoca sayesinde daha da yaygınlaşmıştır. Beşinci ve son olarak, İlber hoca, sağcıların çok sevdiği ve her zaman ilgiyle dinlediği bir aydın olarak, onları bilgili, kültürlü, sanatsever, tarihe değer veren, nazik ama özgüvenli olmaya teşvik eden ve bir dönem solun Türkiye'deki entelektüel hegemonyası nedeniyle adeta adam yerine konmayan Türk sağcı entelektüellerine çekidüzen veren bir entelektüel önder olmuştur. O olmasaydı, maalesef, Türkiye'deki sağ eğilimler çok daha sığ, sınırlı ve salt güce dayalı düzeyde kalabilirdi. Ancak İlber hocanın engin tarih, sanat ve dil bilgileri, Türkiye'deki sağa özgüven ve değer aşılayabilmiştir. Bu da, bence, O'nun Türkiye'ye en büyük katkılarından birisidir. 

Dileğimiz, gelecek nesillerde yeni İlberlerin yetişmesidir. Ailesine, sevenlerine ve Türk milletine başsağlığı dilerim.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ


16 Mart 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'ndaki Güncel Gelişmeleri Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 16 Mart 2026 tarihinde Tvnet kanalında yayınlanan ve Gökhan Pakkanlılar'ın sunduğu “Haber Merkezi” programında ABD/İsrail-İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri yorumladı.

12 Mart 2026 Perşembe

Prof. Dr. Ozan Örmeci, İran Savaşı'nı Haberler.com İçin Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, 12 Mart 2026 tarihinde Haberler.com internet sitesinde Melis Yaşar'ın konuğu oldu ve 2026 İran Savaşı'ndaki güncel gelişmeleri değerlendirdi.