20 Temmuz 2016 Çarşamba

Askeri Darbe Olgusu ve Farklı Yaklaşımlar


Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız askeri darbe girişimi, Fransızca’dan İngilizce’ye “coup d’état” veya kısaca “coup” olarak geçmiş bu Siyaset Bilimi kavramını yeniden tartışmaya açtı. Türkiye’nin de 4 başarılı (27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997) ve sayısız başarısız askeri darbe girişimi yaşamış ve halen yaşayan bir ülke olduğu düşünülürse, bu olguyu yakından incelemek ve darbeler konusundaki farklı görüşleri ele almakta fayda var.

Öncelikle, Soğuk Savaş gibi ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik rekabetin zirve yaptığı bir dönemde son derece yaygın olan ve özellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde siyasetin doğal bir unsuru haline gelen askeri darbelerin, günümüzde demokrasilerin yaygınlaştığı bir ortamda hangi yoğunlukta gerçekleştiğine bakmakta fayda var. Statista.com’un oluşturduğu ve İngiliz The Independent e-gazetesinin derlediği verilere göre[1]; dünyada 2011 Ocak-2016 Temmuz tarihleri arasında geçen 5,5 yıllık dönemde 20 başarısız, 6 başarılı darbe olmuştur. Başarılı darbeler; 11 Şubat 2011 Mısır darbesi, 22 Mart 2012 Mali darbesi, 12 Nisan 2012 Gine-Bissau darbesi, 3 Temmuz 2013 Mısır darbesi (Sisi darbesi), 22 Mayıs 2014 Tayland darbesi ve 21 Eylül 2014 Yemen darbesidir. Bu darbelere daha yakından bakıldığında, başarılı darbelerin büyük ölçüde Afrika ülkelerinde -Tayland haricinde hepsi- gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Aslına bakılırsa, 20 başarısız darbenin de büyük ölçüde Afrika ülkelerinde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, askeri darbe olgusu dünya siyasetinde hala kısmen etkili olsa da, bu etki, daha çok geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde yaşanmaktadır. Bu anlamda, Türkiye gibi Avrupa Birliği üyeliğine aday ve önemli bir ülkede askeri darbe yapılmaya çalışılması, son derece üzücü bir olay ve bu ülkenin demokratik seviyesinin dışavurumu açısından da inanılmaz kötü bir referanstır. Ancak bu genel görüş dışında, özellikle Türkiye ve Mısır gibi askeriyenin tarihsel olarak siyasette çok önemli olduğu ve genelde dini azınlıklar (Hıristiyanlar, Yahudiler vs.) ve laik kesimler için koruyucu rolü üstlendiği ülkelerde, askeri darbelere halktan ciddi ölçüde destek verilmesi de yadsınamayacak ve dikkat çekici bir unsurdur. Mısır, 2013 Temmuz’unda bu süreci yaşamış, Türkiye ise birkaç gün önce adeta direkten dönmüştür. Halkın demokrasiye sahip çıkması neticesinde darbenin başarısız kalması, Türkiye’yi muhtemelen büyük bir badireden korumuştur. Genel tabloya bakıldığında ise şu görülmektedir; bugüne kadar dünyada yaşanan askeri darbelerin yüzde 37’si Afrika, yüzde 32’si Latin Amerika, yüzde 13’ü Ortadoğu ve yüzde 16’sı Asya’da gerçekleşmiş, Avrupa’da ise bu oran yüzde 2,6 düzeyinde kalmıştır.[2] Dolayısıyla, askeri darbeler, daha çok bir üçüncü dünya olgusudur denilebilir.

Peki, demokrasinin artık adeta bir standart haline geldiği Siyaset Bilimi disiplininde, askeri darbe olgusuna günümüzde nasıl bakışlar söz konusudur? Bu branşa hâkim olan klasik demokrasi yaklaşımı, askeri darbeleri halk iradesinin tecelli etmesi ve özgür siyasi rekabetin oluşmasını engelleyen bir kuraldışı yaklaşım -spor tabiriyle faul- olarak görür ve darbelerle mücadele edilmesini en temel demokratik değerler arasına koyar. Robert Dahl, Samuel Huntington, Juan Linz ve Alfred Stepan gibi ünlü Karşılaştırmalı Politika uzmanı akademisyenler, bu yaklaşımın öncüleri olarak sayılabilirler. Bu görüş, günümüzde özellikle Batı dünyasında çok ağır basmasına karşın, literatürde farklı görüşlere de yer verilmektedir. Bu görüşler, bilhassa anti-demokratik rejimlerin kökleştiği ve demokratik seçimlerin yapılamadığı durumlarda muhalefete başka çıkar yol bırakılmadığı ve sonuçları itibariyle bazı darbelerin daha özgürlükçü ve liberal (dictablanda[3] gibi) rejimler yaratabileceği gibi tezler üzerinde durmaktadır. Buna son örnek, 15 Temmuz 2016 tarihindeki Türkiye askeri darbe girişimini destekleyen Amerikalı Profesör Daniel Pipes olmuştur.[4] Pipes, “Why I Rooted for the Turkish Coup Attempt” adlı makalesinde, Türkiye’deki seçimlerin demokratik olmadığı ve önceki askeri darbelerin Türkiye’de iyi sonuçlar yarattığı şeklindeki iki temel tez üzerinde durmuştur.

Erik Meyersson da, 23 Aralık 2013 tarihli “Political Man on Horseback: Military Coups and Development” makalesinde[5] bu konuda önemli saptamalar yapmıştır. 1950-2013 yılları arasında 94 farklı ülkede 232 defa gerçekleşen askeri darbelerin dörtte birinin demokratik yoldan seçilmiş hükümetlere karşı yapıldığını belirten Meyersson, Batı hükümetlerinin, özellikle demokratik olarak görmedikleri Latin Amerika’daki aşırı sol (Şili’deki sosyalist Salvador Allende hükümetine karşı yapılan 1973 Augusto Pinochet darbesi) ve  Kuzey Afrika ile Ortadoğu’daki İslamcı hükümetlere karşı (Radikal İslamcı İslami Selamet Cephesi-FIS’e karşı yapılan 1992 Cezayir darbesi), zaman zaman askeri darbelere destek verdiği tespitini yapmıştır. Yine Türkiye’de yapılan askeri darbeler, ülkede güvenlik ortamının kaybolduğu ve halkın iç savaşa benzer ölçüde birbirine düştüğü dönemlerde yapılmış ve siyasete bazı açılardan istikrar getirmiş darbeler olarak Batı’dan kısmi destek almayı başarmıştır. Meyersson, askeri darbelerin nedenleri konusunda da literatürde yer alan görüşleri özetlemektedir. Ona göre, askeri darbelerin temel nedenleri; zayıf devlet kurumları, ordunun siyasi gücü, sosyal çatışmalar ve ekonomik kriz olarak belirtilebilir. Çalışmasında 4 askeri darbeyi (1973 Şili, 1980 Türkiye, 1982 Bangladeş, 1992 Cezayir) örneklem olarak inceleyen Meyersson, kendi oluşturduğu matematiksel metodoloji doğrultusunda ve bu örnekler ışığında, askeri darbelerin etkilerini ölçmektedir. Bunun sonucunda ise, askeri darbelerin sonuçlarının zaman zaman başarılı, zaman zaman ise başarısız olduğunu söylemektedir. Buna göre; Türkiye, Cezayir ve Şili gibi örneklerde askeri darbeler yaygın bir iç savaşı önlemek veya sonlandırmak ve devletin tamamen çöküşünü önlemek anlamında başarılı olurken, insan haklarının korunması konusunda ise çok başarısız görüntüler çizmişlerdir. Buna karşın, Şili ve Türkiye örneklerinde, askeri darbeler ekonomik açıdan da başarılı performans göstermişlerdir. 1980’lerde Türkiye ekonomisi hızla liberalleşmiş; krizdeki ekonomi düzelmiş ve halka yeni iş imkânları yaratılmıştır. Dolayısıyla, askeri darbeler, ilginç bir şekilde zaman zaman iyi sonuçlar vermiştir. Elbette bu, kesinlikle askeri darbeler iyidir anlamına gelmemektedir. Lakin bir devletin toptan çöküşünün ve iç savaşın söz konusu olduğu durumlarda, askeri darbeler, tıkanmış demokratik rejimden daha başarılı olabilirler.

Bu konuda bir diğer önemli güncel çalışmayı ise Hacettepe Üniversitesi’nden Müge Kınacıoğlu yapmıştır. All Azimuth dergisinin Ocak 2012 tarihli sayısında yayınlanan “Forcing Democracy: Is Military Intervention for Regime Change Permissible?” adlı makalesinde[6] bu konuyu araştıran Kınacıoğlu, rejim değişikliği için askeri darbelerin gerçekleştirilmesinin meşru olup olmadığı konusunu incelemiştir. Bu doğrultuda, “güç kullanımı”, “demokrasi”, “uluslararası hukuk” gibi kavramları inceleyen Kınacıoğlu, her ne kadar bazı durumlarda askeri darbeler zaten anti-demokratik olan rejimlere karşı gerçekleştirilse de, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu’nda bu gibi hareketlerin büyük ölçüde kınandığı, dolayısıyla, özellikle uluslararası hukukta askeri darbelerin karşılığının olmadığı sonucuna varmaktadır.

Sonuç olarak, askeri darbelerin kötü olduğu ve bunlara engel olunması için çaba gösterilmesi gerektiği, ancak demokratik idealizmin de zaman zaman toplum ve ülkeleri çok daha kötü durumlara götürebildiği söylenebilir. Buna göre; bir toplumda ortalama gelir seviyesinin en az 10.000 Amerikan doları seviyesine gelmesi, halkın ortalama eğitim süresinin 10 yılı geçmesi, kadın-erkek eşitliğinin genel olarak toplumca benimsenmesi, iç çatışmaların ve terörizmin yaygın olmaması ve seçimlerin özgür ve adil bir ortamda gerçekleşmesi gibi temel koşulların sağlanması durumunda, her ülkede demokrasinin yaşayabileceği iddia edilebilir. Ancak bu koşullar oluşmadan demokrasi denenmesi, Suriye ve Irak örneklerinde olduğu gibi felaketle de sonuçlanabilmektedir. Türkiye ise, siyasal elitinin zaman zaman yaptığı radikal açıklamalar ve uygulanan bazı anti-demokratik politikalara karşın, demokrasiyi şimdilik ayakta tutabilecek bir ülke gibi görünmektedir. Ancak demokrasinin daha da azaltılması durumunda, ilerleyen yıllarda Türkiye'deki demokrasinin de ayakta kalması iyice zor hale gelebilir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[2] Erik Meyersson (2013), “Political Man on Horseback: Military Coups and Development”, s. 13, Erişim Tarihi: 20.07.2016, Erişim Adresi: https://fd76802f-a-62cb3a1a-s-sites.googlegroups.com/site/erikmeyersson/coups_meyersson_131222.pdf.

1 yorum:

La Tahzen dedi ki...

Yazı için teşekkürler ayrıca buyrun sitemi ziyaret edin
http://islamguzelahlaktir.blogspot.com/