16 Haziran 2020 Salı

Kishore Mahbubani’den ‘Has China Won? The Chinese Challenge to American Primacy’


Kishore Mahbubani (1948-), Singapurlu ünlü bir diplomat ve akademisyendir[1]. Hint asıllı bir aileden gelen Mahbubani, ülkesi Singapur’da uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir diplomat olarak çalışmış ve ülkesi adına Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği gibi üst düzey görevlerde bulunmuştur. Mahbubani, Ocak 2001-Mayıs 2002 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevini de icra etmiştir. Diplomatlığı süresince akademik kariyerine de devam eden Mahbubani, Singapur Ulusal Üniversitesi’ne (National University of Singapore) bağlı Lee Kuan Yew Okulu’nda (Lee Kuan Yew School of Public Policy) Dekanlık yapmış ve Kamu Politikaları Profesörü olmuştur. 1991-1992 döneminde Harvard Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Merkezi’nde (Center for International Affairs) araştırmacı olarak da çalışan Singapurlu diplomat ve akademisyen, halen Singapur Ulusal Üniversitesi’nin Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde ders vermeye devam etmekte ve İtalya’daki Bocconi Üniversitesi’nin de mütevelli heyetinde yer almaktadır.

 Has China Won? The Chinese Challenge to American Primacy

Kishore Mahbubani, son yıllarda yazdığı popüler kitaplarla da adından söz ettirmektedir.[2] Can Asians Think? Understanding the Divide Between East and West (Steerforth, 2001), Beyond The Age of Innocence: Rebuilding Trust between America and the World (Perseus Books Group, 2005), The New Asian Hemisphere: The Irresistible Shift of Global Power to the East (PublicAffairs, 2008), The Great Convergence: Asia, the West, and the Logic of One World (PublicAffairs, 2013), Can Singapore Survive? (Straits Times Books, 2015), The ASEAN Miracle: A Catalyst for Peace (Ridge Books, 2017) ve Has the West Lost It? A Provocation (Penguin Books, 2018) gibi önemli eserleri olan Mahbubani, son olarak bu yılın Mart ayında PublicAffairs basımı yeni kitabı Has China Won? The Chinese Challenge to American Primacy (Çin Kazandı Mı? Amerikan Önceliğine Çin Meydan Okuması) adlı eseri[3] yayımlamış ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu yazıda, yazarın bu kitaba dair verdiği bir mülakatta ifade ettiği görüşler analiz edilecektir.

Mahbubani-Johnson mülakatı

Yazıda yararlanacağımız kaynak, Kishore Mahbubani’nin birkaç hafta önce Rob Johnson’a verdiği özel mülakattır. Bu mülakatta, deneyimli diplomat, akademisyen ve yazar, sözlerine, ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında gelişen jeopolitik rekabetin "hem kaçınılmaz, hem de önlenebilir" olduğunu iddia ederek başlamaktadır. Bu çelişkili gibi algılanan iddiasını desteklemek için, Mahbubani, daha sonra çeşitli argümanlar ileri sürmektedir. Son dönemde iki ülke arasındaki rekabet algısının her iki tarafın da yaptığı bazı hatalar nedeniyle çok ileri noktalara ulaştığını belirten konuşmacı, buna karşın, dünya tarihinin, bizlere, hâlihazırdaki bir süpergüç ile onun yerine gelmesi muhtemel yükselen bir güç arasında rekabet oluşmasının (Graham Allison’ın son kitabı Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? eserinde belirttiği gibi) kaçınılmaz olduğunu öğrettiğini hatırlatmakta ve bu nedenle iki ülke arasındaki jeopolitik rekabetin doğal olduğunun altını çizmektedir. Bu rekabetin son dönemde artmasını tetikleyen sebebi ise, Mahbubani, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşlarına rağmen, geçtiğimiz yıllarda karşılıklı ticaret yaparak çok gelişen ve büyük kârlar elde eden Amerikalı ve Çinli iş dünyası temsilcilerinin bu gidişatı durdurmak konusunda etkisiz ve isteksiz kalmaları olarak açıklamaktadır. Konuşmacı, ayrıca, Amerikalı stratejistlerin Çin konusunda uzun vadeli bir stratejileri olmadan hareket ettiklerini ve 2000 yılı aşkın süredir devlet olarak var olan ve ABD’nin 4 katı nüfusa sahip Çin gibi köklü ve dev bir ülkeye karşı bunun bir hata olduğunu iddia etmektedir. Kitabının özellikle Amerikalıların bu tavrına karşı onları dostça uyarmak amacıyla yazıldığını belirten Mahbubani, ABD’de son 30 yıldır toplumun yarısını oluşturan emekçi kesimlerin gelir seviyelerinin düştüğünü ve bunun bu ülkedeki yapısal problemlerden kaynaklandığını vurgulamaktadır. ABD’nin artık bir demokrasiden çok bir plütokrasi[4] olduğunu da iddia eden konuşmacı, Çin’de ise aynı 30 yıllık dönemde toplumun daha yoksul kesimlerinin gelir seviyeleri ve yaşam standartlarının geliştiğini ve sosyal sınıflar arasındaki gelir seviyesi farkının kapandığını belirtmektedir. Çin tarihinde daima varoluş mücadelesi vermek zorunda kalmış ve büyük zorluklar çekmiş Çin halkının, Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetiminde bilhassa son 30 yılda çok iyi bir gelişim seyri gösterdiğini belirten Mahbubani, bu nedenle ABD’nin ve genel olarak Batı dünyasının Çin’e yönelik demokratikleşme ve komünizmden (ÇKP’den) kurtulma taleplerinin anlamsız olduğunun altını çizmektedir. Çin Komünist Partisi’nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi gibi oligarşik bir yapıda değil, meritokrasi esaslarına göre kurulduğunu ve siyasi faaliyetlerini bu temelde düzenlediğini vurgulayan konuşmacı, bu anlamda ÇKP’nin toplum nezdinde bir meşruiyet krizi olmadığını düşünmektedir. Bu bağlamda, yazar, ayrıca, ABD ile Çin mücadelesinin bir demokratik rejim ile komünist rejim arasındaki rekabetten ziyade, bir plütokrasi ile meritokrasi arasındaki farklılıklardan kaynaklandığını iddia etmektedir.

Çin’in Çin Komünist Partisi yönetiminde, Deng Xiaoping’in 1979’da başlattığı modernleşme programından itibaren son 40 yılda başardıklarının inanılmaz olduğunu düşünen Kishore Mahbubani, Çin’de 1,4 milyar nüfusu bir arada tutma ve yönetmenin de çok zor bir iş olduğunun ve geçmişte Çin yönetimlerinin sıklıkla bunu başaramadığının altını çizmektedir. Konuşmacı, ÇKP’nin temel hedefinin de -Sovyet dönemi komünist partilerinden farklı olarak- komünizmi yaymak değil, Çin medeniyetini canlandırmak ve dünyada Çin’e yönelik saygıyı arttırmak olduğunu söylemektedir. Günümüzde, ABD-Çin rekabetinde, geçmişte Sovyet Rusya'nın yaptığı gibi davranan (ideoloji ve rejimini ihraç etmek) tarafın da ilginç bir şekilde ABD olduğunu kaydeden Mahbubani, bu rekabetin derinleşmesi halinde bir kazanan ve bir kaybeden taraf olmayacağını ve her iki tarafın da kaybedeceğini söylemektedir. Konuşmacı, buna örnek olarak da ABD’nin ekonomik gelişimi için askeri harcamalarını azaltması gerektiği gerçeğine vurgu yapmaktadır. Yüksek askeri harcamalar yerine araştırma ve geliştirme (R&D) alanına yatırım yapılması halinde ABD’nin Çin’le rekabette daha avantajlı olabileceğini düşünen konuşmacı, gerçek rekabetin bu alanda (ileri teknoloji) olduğunu vurgulamaktadır. ABD’nin siyasi yapısından kaynaklanan sorunlar nedeniyle savunma bütçesine gereksiz ve aşırı pay ayrıldığını belirten konuşmacı, ABD’nin Çin’le gerçekten ekonomik anlamda rekabet etmek istiyorsa askeri harcamalarını yarı yarıya azaltması gerektiğini iddia etmektedir. Çinlilerin sanıldığının aksine ABD’nin askeri harcamalarını arttırması ve yeni uçak gemisi filosu kurmasından memnuniyet duyduğunu da vurgulayan konuşmacı, bu sayede ABD’nin ekonomik sorunlarının arttığını ve bunun ABD’nin Çin’le teknolojik gelişim ve ekonomik nüfuz anlamında rekabet etmesini zorlaştırdığını düşünmektedir.

Konuşmasının son bölümünde ABD ile Çin arasında her zaman bir rekabet algısı olabileceği ve sorunlar yaşanabileceğini belirten Kishore Mahbubani, buna karşın bu tarz sorunlar karşısında daima çok taraflı (multilateral) çözümler geliştirmek arayışında olunması gerektiğini söylemekte ve özellikle sibergüvenlik konusuna vurgu yapmaktadır. Mahbubani, bu konuda bir öneri olarak, tarafların birbirleriyle rekabetinde ve hackerlar arası mücadelelerde bazı ortak değerlerin benimsenmesi (barajlara, hastanelere ve elektrik hizmetlerine saldırılmaması vs.) gerekliliğini belirtmektedir. Mahbubani, ayrıca, ABD dolarının uluslararası piyasalarda hâkim para birimi olma özelliğini sürdürdüğünü; ancak ABD’nin para birimini siyasi bir mekanizma haline getirmesi nedeniyle, Çin başta olmak üzere birçok ülkenin artık uluslararası anlaşmalarda doları tercih etmediğini vurgulayarak sözlerine son vermektedir.

Konuşmanın genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; Singapurlu diplomat ve akademisyen Kishore Mahbubani’nin ABD-Çin rekabetinde Pekin’e daha yakın bir pozisyon aldığı ve ABD’nin özellikle Donald Trump döneminde uygulamaya soktuğu politikaları hatalı bulduğu yorumu yapılabilir. Bana kalırsa, elbette dünyada istikrar ve barışın hâkim olması için Çin ve diğer tüm ülkelerin de mümkün olduğunca sisteme dâhil edilmesi gereklidir. Ancak ağır insan hakları ihlalleri (katliamlar, soykırımlar, kimyasal silahların kullanılması vs.) yaşanan durumlarda bile Rusya ve Çin gibi ülkelerin kendi müttefikleri bunu gerçekleştiriyorsa tepkisiz kalmaları (örneğin Suriye’de yaşanan olaylar), uluslararası hukukun ve normların derinleşmesi ve gelişmesini engellemekte ve ABD ve Batı ülkelerini de benzer pozisyon almaya itmektedir. Bu nedenle, tüm devletlerin uluslararası normların ve hukukun gelişmesi için uluslararası düzene katkı sağlamaları daha doğru olan tavırdır. Bu nedenle, bu kitabın alınması ve okunması da faydalı olacaktır.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Kishore_Mahbubani.
Web sitesi için; https://mahbubani.net/.
[2] Kitapları için bakınız; https://www.amazon.com/Kishore-Mahbubani/e/B000APJQWS/.
[3] Kitabı buradan alabilirsiniz; https://www.amazon.com/gp/product/B07W55F4G9/.
[4] Yönetme erkinin maddi açıdan üstün kişilerce paylaşılmasını öngören oligarşik yönetim biçimi.

Hiç yorum yok: