22 Kasım 2015 Pazar

Türkiye'de Dindarlık


Giriş:
Bahattin Akşit, Recep Şentürk, Önder Küçükural ve Kurtuluş Cengiz’in İletişim Yayınları’ndan 2012 yılında yayınladıkları “Türkiye’de Dindarlık: Sosyal Gerilimler Ekseninde İnanç ve Yaşam Biçimleri” adlı eser, Türkiye siyasetine özellikle çok partili siyasal hayata geçildiği 1950’lerden beri damgasını vuran İslamcılık-laiklik çatışmasının anlaşılması adına son derece faydalı olan TÜBİTAK destekli bir bilimsel araştırmanın kitaplaştırılmış halidir. Bu yazıda bu araştırma ve kitapta öne çıkan bazı hususları özetlemeye çalışacağım.

Metodoloji:
Kitap, adı verilen yazarların 2008-2011 yılları arasında Türkiye’de 25 şehrin kent merkezi ve köylerinde 18 yaşın üzerindeki yüzlerce kişiyle yaptıkları ve anket, gözlem ve derinlemesine mülakatlar şeklinde gerçekleştirilen kapsamlı bir bilimsel araştırmaya dayanmaktadır. Bu görüşmelerde kullanılan sorular ve bunlara verilen cevaplardan oluşan 1538 adet anket sonucu, SPSS programında kodlanmış ve bu programın ortaya koyduğu sonuçlar, siyasal ve bilimsel gerçekler ışığında yorumlanmaya çalışılmıştır. Elbette bu çalışma öncesinde, literatür taraması yapılarak sorulması gereken en önemli sorular belirlenmiş ve araştırmaya kuramsal bir çerçeve çizilmiştir. Proje kapsamında 2 Profesör, 4 doktora öğrencisi ve 5 yüksek lisans öğrencisi görev yapmıştır. Proje kapsamında gerçekleştirilen tüm etkinlikler şöyle sıralanabilir; 3 ilde (Denizli, Erzurum, Kayseri) 2 ay süren katılımcı gözlemler, Türkiye genelinde 26 ilde yapılan 1538 anket, toplumsal ekonomik, dinsel ve entelektüel elitlerden oluşan 40 kişi ile yapılan derinlemesine görüşmeler ve yerel elitleri de kapsamak üzere 8 ilden 198 kişi ile yapılan derinlemesine görüşmeler.

Araştırmanın Amacı ve Araştırma Soruları:
Toplumsal yapı ve din arasındaki ilişkileri anlamanın en iyi yolu olarak kitapta 5 gerilim alanına odaklanılmıştır. Bunlardan birincisi, din sosyolojisinin en önemli ikilemlerinden olan kutsallık-dünyevilik ayrımıdır. İkincisi, son iki yüzyılın temel karşıtlıklarından olan geleneksellik-modernlik çatışmasıdır. Üçüncüsü, dinin kamusal alan ve özel alanda nasıl yaşanacağı konusunda oluşan farklı algılamalardır. Dördüncüsü, kutsal kitaptaki din ve yaşanan (gerçek) din arasındaki gerilim ve farklılıklardır. Beşinci ve son gerilim alanı ise, günlük hayatın hangi alanlarına dinin düzenleyici olarak girmesi gerektiği konusunda yaşanan anlaşmazlıklardır. Araştırma, bu temel sorular ve çatışmalar üzerine dizayn edilmiştir.

Araştırma Grupları:
Araştırma öncesinde, literatür taraması sonucunda bu alanda 4 ana eksen (temel grup) belirlenmiştir. Bunlar; laiklik, dindarlık, muhafazakârlık ve zamandır. Bu eksenler, kendi içlerinde de 3 farklı kategoriye ayrılmaktadırlar. Dindarlık ekseni; fazla dindar olmayanlar, orta düzeyde dindar olanlar ve çok dindar olanlar şeklinde üçe ayrılmaktadır. Laiklik ekseni; laikliğe karşı olanlar, orta düzeyde laik olanlar ve katı laik olanlar şeklinde üçe ayrılmaktadır. Muhafazakârlık ekseni; toplumsal cinsiyet, ekonomi ve siyaset gibi konularda muhafazakâr olmayanlar, biraz muhafazakâr olanlar ve katı muhafazakâr olanlar şeklinde üç grup oluşturmaktadır. Zaman ekseni ise; bu üç parametre çerçevesinde kişisel deneyim ve hayat hikâyelerinin farklı zaman dilimlerinde incelenmesini ortaya koyan dördüncü parametreyi oluşturmaktadır. Dolayısıyla, bu araştırmadan çıkan en temel sonuç; toplumu kabaca dindar-dindar olmayan gibi iki ana eksende incelemenin hatalı olacağı şeklindedir. Zira laiklik, muhafazakârlık ve dindarlık eksenlerinin her birinde 3 farklı düzey olabildiği gibi, zaman değişkeni sayesinde farklı zaman dilimlerinde bireyler farklı eğilimler gösterebilmektedir. Dahası, özellikle muhafazakârlık ekseninde yer alan 3 farklı parametrenin de (toplumsal cinsiyet, ekonomi ve siyaset) birbirlerinden kolaylıkla ayrışabilmesidir. Yani laiklik karşıtı ve koyu dindar bir kimse, siyaseten ve toplumsal cinsiyet açısından muhafazakâr olabilirken, ekonomi konusunda yenilikçi ve girişimciliği-liberalizmi destekleyen bir çizgide yer alabilir.

Sosyal Bilimlerde Din Çalışmaları:
Din, toplumsal ve siyasal hayata yoğun etkisi nedeniyle sosyal bilimlerin en temel konularından birisidir. Dinin sosyal bilimler içinde bir alan olarak gelişmesine bakıldığında; Reform ve Aydınlanma hareketleriyle başlayan dönemin özel bir önemi vardır. Bu hareketlerin etkisinde oluşan ve gelişen düşüncelerin etkisiyle, din, bilimsel olarak anlaşılmaya ve çalışılmaya başlamıştır. Modern dönemin başındaki din çalışmalarının ana özellikleri; nedensellik anlayışı çerçevesinde doğal dinlerin ve Batı dışındaki dinlerin anlaşılmaya çalışılması, sonraları seyahat günlüklerine bağlı olarak çeşitli dini inançlar hakkında tanımlayıcı ve öğretici çalışmaların ortaya çıkmaya başlaması ve eski ve tarihi metinlerin incelenmeye başlanmasıydı. 18. yüzyılda Kuzey Amerikalı yerli halk hakkında Joseph-François Lafitau’nun (1681-1746) anlatıları ve Christopher Meiners’in (1747-1810) dinler tarihi ve fetişizmin dinin ilk hali olduğunu anlattığı eseri, bu çalışmalara örnek olarak verilebilir. Bu dönemde, dinler tarihi, kutsal figürlerin ve halka ait bazı mitolojik karakterlerin ve inanışların incelenmesi de önemli bir çalışma alanı olmuştur. Georg Creuzer’in (1771-1858) sembolizm ve mitoloji, Grimm Kardeşler’in sözlü tarih araştırmaları ve Wilhelm Mannhardt’ın (1831-1880) din çalışmaları bunlara örnektir.

19. yüzyılda ise, din çalışmaları üniversiter disiplin içerisinde daha bilimsel ve organize şeklinde çalışılmaya başlanmıştır. Yine bu dönemde, farklı disiplinler (sosyoloji, psikoloji, antropoloji) arasında etkileşimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Psikolojide William James, Sigmund Freud ve Alfred Lehmann, antropolojide Herbert Spencer, Edward Taylor ve Wilhelm Schmidt, sosyolojide ise Emile Durkheim, Max Weber ve Karl Marx (Karl Marks) bu dönemin en önemli isimleridir. Bu çalışmaların da etkisiyle, 20. yüzyılda din konusu kendi başına bir üniversiter disiplin haline gelmiştir. Bu yüzyılın en önemli isimleri ise; Carl Gustav Jung, Bronislaw Malinowski, Paul Radin, Walter Otto ve Clifford Geertz’dir.

Literatür Taraması:
Din konusundaki en önemli teoriler şöyle özetlenebilir;

SOSYOLOJİ:
Emile Durkheim, dini, kutsallığına inanılan şeylerle ilgili pratikler ve inançlar bütünü olarak tanımlamaktadır. Durkheim, dünyevi ve kutsal olan arasındaki ayrımı vurgulamış ve dinin fonksiyonel rolünden bahsetmiştir. Durkheim, dinin sosyal kökenleri ve farklı kültürlerdeki dini inanışlar üzerine araştırmalar yapmış, dinin insanları disipline eden, onları bir araya getiren, toplumsal düzeni sağlayan ve insanlardaki mutluluğu arttıran fonksiyonlarından bahsetmiştir.

Max Weber, bir olguyu tanımlamanın, onun birçok özelliğini dışarıda bırakmakla mümkün olacağını belirterek, dine bir tanım getirmekten uzak durmuştur. Weber’in ilgilendiği konular, daha ziyade dini fikirler ile diğer sosyal kurumlar ve aktörler arasındaki ilişkiler ve bu fikirlerin kurumlar üzerindeki etkileri olmuştur. Anlayışının en meşhur örneği, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseridir. Özellikle dini fikirlerin sosyal yenilik ve ekonomik aktiviteler üzerindeki etkisini inceleyen bu tez, Weber’in bu alana yaptığı en önemli katkısıdır. Bunun yanı sıra, Batı medeniyetlerinin ayırt edici özellikleri ve sosyal tabakalaşma ve dini fikirler arasındaki ilişkiler de Weber’in ilgilendiği konular arasındadır. Çalışmalarını Protestanlık, Hinduizm, Budizm, Taoizm gibi farklı dinlerin detaylı araştırmasına dayandıran Weber, dinin, toplumlar üzerinde kimi zaman toplumsal yapıları belirleyen etkileri olabileceğine dikkat çekmiştir.

Karl Marx da, Weber’e benzer şekilde, dinin sosyal sistemdeki rolüne fonksiyonel bir yaklaşım getirerek, dini, diğer ideolojiler gibi bir üstyapı kurumu olarak görmüş ve onun, sosyal sınıflar arasındaki ilişkilere egemen olan üretim ilişkilerindeki çarpıklıkların görülmesini engelleyen olumsuz bir rol oynadığını savunmuştur. Marx, bu fikrini, “dinin kalpsiz dünyanın kalbi ve kitlelerin afyonu” olduğunu belirten meşhur sözüyle dile getirmiştir. Marx’a göre din; bir yandan sömürüye dayalı toplumsal düzende insanların bulundukları yerlerine sorgulamamasına neden olurken, diğer yandan da bu sistemin olduğu şekilde devam etmesini meşrulaştırma aracı olarak iş görür.

Çağdaş sosyologlardan Peter Berger ise, dini, tarihin bir ürünü olarak tanımlamaktadır. Ona göre; din, kutsal bir kozmosun kurulmasına yönelik insani bir çabadır. Berger, çağlar boyunca insanların inşa ettikleri dünyaların çoğunun kutsal olduğunu, ancak modernleşmeyle birlikte, kutsal olandan dünyevi olana doğru bir hareket ettiğini belirtmiştir. Ancak bu dünyevileşme sonucunda, modern insan, kozmosta ve toplumda yurtsuz/evsiz hale gelmiştir. Diğer bir deyişle, insan hayatına anlam veren dinler ve ideolojiler, modernitenin tahribatı altındadır. Modern toplumda sahipsiz kalan kişiler de, çözüm olarak geleneksel değerlere ve dine yönelmiş ve yeni din hareketlerinin doğuşuna ya da dinlerin yeniden güç kazanmasına neden olmuşlardır.

Bir diğer çağdaş sosyolog Thomas Luckmann da, Berger gibi, modern dünyada insanın karşılaştığı varlık problemi üzerinde durmuştur. Kurumsal din sosyolojisini eleştiren Luckmann, bireyin toplumdaki varlığını dini bir mesele olarak algılamış ve dikkatleri bireysel dindarlığa çekmiştir. Ona göre; bireysel din, hiçbir toplumsal temelden veya kurumdan destek almamaktadır. Ancak kurumsal din, bireyler tarafından hayatı anlamlandıracak ve kutsal kozmosta bir varlık sağlayacak bir araç olarak benimsenmektedir. Bunun etkisiyle, dindarlığın kiliseye devamlılık olarak algılanmasını eleştirmiş ve “dinin özelleşmesi” üzerine vurgu yapmıştır. Özetle, Luckmann, dinin şahsi bir tecrübe olduğunu, sosyal destek ve temellere dayanmadığını vurgulamıştır.

Grace Davie ise, dini, bir sosyal hafıza olgusu olarak ele almaktadır. Ampirik araştırmalardan yola çıkan Davie, dinin toplumsal hafızadan silinmediğini, ancak değişime uğradığını savunmuştur. Bu değişimin nedenlerini anlayabilmek için de 2 kavram geliştirmiştir; “aidiyet duymadan inanmak” (believing without belonging) ve “inanmadan aidiyet duymak” (belonging without believing). Davie, Avrupa’da kiliseye gitme oranlarındaki düşüşü “aidiyet duymadan inanmak” kavramı ile açıklamaya çalışmıştır. Buna göre; toplumun dini hafızası geleneksel kanalların dışında, daha şahsi bir seviyede varlığını sürdürmektedir. Buna örnek olarak, varlık, hayat ve ölüm gibi konuların halen dinle açıklanmasını örnek olarak göstermiştir. Öte yandan, Baltık ve İskandinav ülkelerinde, insanların kiliseye kayıt yaptırıp aidatlarını yatırdıklarını, ancak kilisenin teolojisini kabul etmediklerini gözlemlemiş; bunu da “inanmadan aidiyet duymak” kavramıyla açıklamıştır.

PSİKOLOJİ:
Sigmund Freud, dini, insanlardan gerçeklerin saklanmasına neden olan bir “yanılsama” olarak tanımlamıştır. Freud’a göre din; insanların yaşamlarında karşılaştıkları ölüm ve benzeri travmatik olaylara ve mutsuzluk kaynağı olan problemlere yanılsama yaratan kurgusal cevaplar sunarak, onların gerçeklerle yetişkin bireyler gibi mücadele etmelerini engellemektedir. Dinin psikolojik etkileri üzerinde duran Freud, insanların sorunlar karşısında inisiyatif kullanmamalarına neden olduğu için, dinin sosyal gelişimi engellediği tezini savunmuştur.

Klasik psikolojinin en önemli isimlerinden olan William James ise, dini kurumlar veya aktörler üzerinde durmaktansa, dini deneyimlere yoğunlaşmıştır. Dini, Durkheim’ın yaptığı tanıma paralel olarak, insanların kutsal olduğunu düşündükleri varlığa karşı olan duygu ve hareketleri olarak tanımlayan James, farklı dini deneyimler tanımlamış ve “hastalıklı ruh” (sick soul) ve “sağlıklı akıl” (healthy mind) ayrımını getirmiştir.

ANTROPOLOJİ:
Evrimci yaklaşımın kurucularından olan Herbert Spencer, bilimin görevini, bilinmeyen bir alan olarak tanımladığı dinin bilinmeyenlerini araştırmak ve bunları bilgiye dönüştürmek olarak tanımlamıştır. Dinlerin evrimsel gelişiminin de, insanın entelektüel gelişimi ve bu bilinmeyen hakkındaki bilgisinin artmasıyla gerçekleşebileceğini savunmuştur. Spencer, dinlerin evrimsel gelişimini açıklamaya çalışmış ve dinlerin atalara ait olduğu düşünülen ruhlar kültürüyle başladığını belirtmiştir. Bununla birlikte, Spencer, din olgusunu 2 tür korku kavramsallaştırması ekseninde açıklamaya çalışmıştır. Ona göre; siyasi kontrolün temelinde “yaşam korkusu”, dini kontrolün temelinde ise “ölüm korkusu” vardır.

Çağdaş bir düşünür olan Clifford Geertz, dini, insanların ruh hallerini ve güdülerini şekillendiren bir semboller sistemi olarak tanımlamış ve dinin, varlığın genel düzeni hakkında bir gerçekliğe sahip kavramlar ürettiğini söylemiştir. Geertz, sosyal bir olgunun tam olarak anlaşılabilmesi için, kültüre ve sosyal aktörlere ait tüm katmanların hesaba katılması prensibine dayanan “yoğun betimleme” yöntemini benimsemiştir. Geertz, bu tanım çerçevesinde, dini analizin iki adımdan oluşması gerektiğini belirtmiştir; dini oluşturan sembollerle somutlaşan manalar sisteminin analizi ve bu sistemlerin diğer sosyal yapılar ve psikolojik süreçlerle ilişkilendirilmesi.

İngiliz kadın antropolog Mary Douglas ise, kültürel sembollerin kullanımının bütün toplumlar için geçerli olduğu noktasından hareketle, çeşitli sembollerin farklı toplumlardaki benzer kullanımlarını araştırmıştır. Douglas, yöntem olarak Bernstein’ın sınırlı ve işlenmiş ifade kuralları ve kontrol teorisinden yararlanmıştır. Buna göre; sosyal etkileşim, devamlı olarak hem grup ve toplumun çevresini, hem de grup içindeki ayrımları belirleyen çeşitli sınırlar içindedir. Douglas’a göre; davranış ve konuşmalarımız da bu sınırlar tarafından belirlenir. Bunun din sosyolojisi açısından önemi ise, dini davranışların da bu sınırlardan ve tecrübelerden etkilenmesidir. Douglas, bu yöntemleri farklı ritüelleşme derecelerini yorumlamak için kullanmıştır.

Türkiye’de Din Çalışmaları:
Türkiye’de İslam diniyle ilgili çalışmalar, çoğunlukla dinin teolojik ve doktriner boyutlarıyla ilgili çalışmaların yapıldığı İlahiyet Fakülteleri ile sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte, İslam dinini merkezde tutan ve bilimsellikten uzak birçok popüler kitap da yayınlanmaktadır. Özellikle son yıllarda, İslam dinini bir üst söylem ve ideoloji haline getirmek için siyasi amaçlarla yazılmış popüler çalışmaların arttığı görülmektedir. Türkiye’de din konusunda eleştirel ve bilimsel çalışmaların yapılamaması, bu konunun halen toplumsal yaşam ve siyasal alanda tabu olarak kabul edilmesiyle yakından alakalıdır. Bu nedenle de, Türkiye, din çalışmaları konusunda yerinde saymakta ve siyasal düzlemde de laiklik-İslamcılık çatışmasına bir çözüm bulunamamaktadır. Türkiye’de genelde -muhafazakâr hatta köktendinci kesimlerin desteğiyle iktidara gelen- sağ partilerin iktidarda bulunması da, bu alandaki girişimlerin önünü tıkamakta ve bilimsel gelişmeyi önlemektedir.

Oysa Türkiye’de son yıllarda artan İslamcılık, ebeveynleri gibi kırsal alanlarda geleneksel Türk-İslam değerleriyle değil, büyük şehirlerde kentsel kültürle yetişen farklı bir jenerasyona dayanmaktadır. Bu insanlar, dini, anne-babaları gibi yaşamamaktadırlar. Öte yandan, modernizm teorisinin iddia ettiği gibi, kentleşme ile birlikte dindarlıkta bir azalma yaşanmamış, tam tersine bir artış gözlemlenmiştir. Bu yeni tür İslam, Huntington ve Gellner gibi araştırmacıların dinin demokratikleşmeyi ve sivil toplumun gelişmesini engelleyeceğini ileri süren tezleriyle açık bir şekilde çelişmektedir. Örneğin, Jenny White’a göre; Ümraniye’de İslamcı orta ve alt sınıf kadınların örgütlenmeleri, demokrasiye ve sivil topluma önemli bir katkıdır. Yine White’a göre; kadınların artan örtünmesi, ilginç bir şekilde onların sosyal ve profesyonel hayata daha yoğun olarak katılabilmelerini sağlamaktadır. White’ın düşüncesinde, İslamcı erkeklerin bekâreti ve kadın-erkeğin fiziksel/mekansal ayrımını savunan görüşleri ise, İslam dininden ziyade geleneksel ataerkil değerlere yaslanmaktadır. Yeşim Arat ise, Refah Partisi Hanımlar Komisyonu çatısı altındaki İslamcı faaliyetlerin sivil toplum ve demokratikleşmeye katkısını incelemiştir. Bu ve benzeri çalışmalarda, İslam dini ve İslamcılık akımı, “yeni orta sınıf” kavramı çerçevesinde ekonomik pastadan daha fazla pay isteyen grupların dayanak noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Cihan Tuğal’ın 2000-2002 yılları arasında Sultanbeyli’de yaptığı çalışma ise, dinsel ritüellerin günlük yaşamdaki yerinin artmasının İslamcı siyasetin yükselişine paralel olduğuna dikkat çekmektedir. Sonuçta, Türkiye’de din alanındaki çalışmalar genelde belli tabular çerçevesinde gerçekleştirilen ve ülkenin İslami dönüşümüne kapsamlı bir cevap vermekten uzak, henüz emekleme aşamasındaki çalışmalardır.

Sonuç:
3 yıl süren bu araştırmanın 572 sayfada özetlendiği kitabın en önemli bulgularını derlemek gerekirse, karşımıza şu başlıklar çıkmaktadır;

1-) Kutsal ve dünyevi arasındaki gerilim: Bu gerilim, kendisini en çok siyaset ve ekonomi alanında göstermektedir. Bu konuda, Türkiye toplumunun heterojen bir yapıda olduğu görülmüştür. Türkiye’de toplumsal ahlak ve normlara ters düşen -yasal veya yasadışı- birçok ekonomik aktivite İslamcı gruplar tarafından gerçekleştirilebilmekte, buna karşın, siyaseten çok seküler ve hatta din karşıtı gruplar, ekonomide daha muhafazakâr olabilmektedirler. Zira ülkede bir kısım insan, kutsal ve dünyeviyi birbirinden tamamen ayırmakta, bir grup insan ise bunlara bir bütün olarak bakmaktadır.

2-) Kamusal ve özel alan arasındaki gerilim: Bu konuda da Türkiye toplumunda birbirine tezat yaklaşımlar hâkimdir. Türkiye’nin katı laik yakın geçmişi, bu konudaki tartışmaları arttırmakta ve gerilimi yükseltmektedir. Türkiye’nin laik düzeni, Batı tipi laiklikten farklı olarak daha devlet kontrollüdür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, ancak sadece Sünni Müslüman gruplara hizmet sunması, bu alandaki en temel gerilimlerdir. Yine türban ve ibadet gibi bazı konular da, kamusal alan-özel alan bağlamında tartışmalara neden olmaya devam etmektedir.

3-) Kutsal metin ve gündelik hayat arasındaki gerilim: Kutsal metinde (Kuran) kesin olarak yasaklanan faiz ve alkol başta olmak üzere modern hayatın kaçınılmaz kıldığı bazı unsurlar, günümüzde Türkiye ve dünyadaki Müslümanları çelişkilere sürüklemektedir. Laik kesimin bu konulardaki rahatlık ve avantajları da düşünüldüğünde, İslamcı kesimin diğer gruplara yönelik olumsuz duygulara kapılabildiği kolaylıkla görülebilir. Ancak son yıllarda İslami kesim içerisinde, artan görünür dindarlığın aksine, ekonomik gelişme ve sınıf atlamanın da etkisiyle, zamana uymanın gerektiğini savunan rasyonel figür ve gruplar artmaktadır.

4-) Dinsel bilgi ve bilimsel bilgi arasındaki gerilim: Türkiye’de insanlar iki farklı tür bilgiye göre hareket etmektedirler; fıkıh ilmine dayalı İslami bilgi ve sosyal bilimlere dayalı modern bilgi. Laik kesimler genelde modern bilgiyi kendilerine temel alırken, İslami kesimler bu konuda seçici davranmakta ve işlerine geldiği ölçüde bilimsel ya da İslami bilgiyi tercih edebilmektedirler. Hatta tamamen İslami bilgiye uygun olarak hareket etmeye çalışan köktendinci gruplar da Türkiye’de mevcuttur. Faiz ve evrim kuramı konusundaki tartışmalar, buna örnektir.

5-) Geleneksel ve modernlik arasındaki gerilim: Bu alanda da Türkiye toplumu çok katmanlı ve dahası geçişken bir yapıdadır. Son yıllarda İslamcı siyasetin başarılı olması, görünürde gelenekselliğin ve dinin artmasına yol açsa da, sosyolojik olarak toplumun çok büyük bölümü ara düzeylerde sıralanmakta ve geleneksellikle modernliği birlikte yaşa(t)maktadırlar.

Araştırma sonucunda elde edilen başka temel tespitler ise şöyle sıralanabilir;
  • Türk toplumu, geneli itibariyle, İslam-laiklik tartışmalarında siyah-beyaz olarak ikiye ayrılmış durumda değildir. Zira “laik dindar” şeklinde kendisini tanımlayan önemli oranda bir nüfus söz konusudur. Ancak bu grubun inanç eğilimleri ve pratikleri konusunda fazla bir şey bilinmemekte ve bu konuda daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Laikler, dindarlara olan yaklaşımları konusunda da bir bütün değildir. Kimileri çok sert-katı olabilirken, kimileri de ılımlıdır.
  • Dindar kesim içerisinde de bir bütünlük yoktur. Ülkede farklı derecelerde ve farklı alanlarda dindar olan çok çeşitli gruplar bulunmaktadır. Özellikle ekonomi alanında katı yaklaşımları terk eden grupların son yıllarda artması, gelecek adına umut vericidir.
Daha kapsamlı analizler için kitabın tamamı okunmalıdır. Kitabı satın almak için bazı linkler;

Kitabın künyesi ise şöyle;
Yayın Tarihi:2012-09-06
ISBN:9750510878
Baskı Sayısı:1. Baskı
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:572
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kâğıt Cinsi:Kitap Kâğıdı
Boyut:13 x 19,5 cm


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ