16 Ekim 2010 Cumartesi

İsrail-Filistin Sorunu Ekseninde Tarihsel Olarak Türk-Arap ve Türkiye-İsrail İlişkileri



Filistin-İsrail sorununa zaman içerisinde Türkiye’nin bakışı nasıl olmuştur? Buna geçmeden önce tarih boyunca ve günümüzde Türk toplumunda Filistin sorununa büyük ölçüde bir duyarlılık olduğunu söyleyerek yazıya başlamak isterim.
Tarih boyunca Türklerin ve Türk devletlerinin Musevi ve Arap nüfusla yakın ilişkileri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasında Türkler, Araplar ve Yahudiler aynı çatı altında yaşamayı başarmış ve bu dönemde Museviler Avrupa’da maruz kaldıkları baskıları kesinlikle Osmanlı-Türk yönetimleri altında yaşamamışlardır. Türk-Musevi dostluğunun geçmişi Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un Fethi sonrası benimsediği hoşgörülü tavra dek götürülebilir. Ayrıca 1490’lı yıllarda İspanya’dan kaçan Sefarad Yahudi gruplarının Osmanlı’ya sığındıkları bilinmektedir. 1930’larda da Nazi zulmünden kaçan Yahudi bilim adamlarının bir kısmına Türkiye Cumhuriyeti kapılarını açmıştır. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Musevi unsurlar özellikle ticaret alanında önemli bir yer işgal etmeye devam etmiş ancak Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları gibi demokrasi dışı uygulamalar sonucu sayıları ve etkileri oldukça azalmıştır. Araplarla olan ilişkilere bakarsak öncelikle ortak din ve yüzyıllarca birlikte yaşamaktan doğan birçok benzerlik karşımıza çıkmaktadır. Genelde Birinci Dünya Savaşı’ndaki İngiliz istihbaratı destekli Arap ayaklanmaları nedeniyle Araplar hakkında haklı temelleri de olan olumsuz bir takım basmakalıp düşünceler olmasına karşın, sanılanın aksine Arapların önemli bir bölümü Birinci Dünya Savaşı’nda da İngilizlerle işbirliği yapmamıştır. Osmanlı’ya karşı ayaklanan Araplarla Çanakkale Savaşı'nda ölen Arapların sayıları karşılaştırılırsa bu gerçeğe kolayca ulaşılabilir. Bu negatif imajın yaratılmasında daha sonra bahsedeceğim siyasi faktörler sanırım daha büyük bir rol oynamıştır. Ancak Araplarda da Türkiye hakkında olumsuz ve haksız ön yargılı bir düşünce sisteminin o dönemde oluştuğu bir gerçektir. Özellikle Kemalist Cumhuriyet’in laik kimliği ve Batı modeli bir yönetimi benimsemesi, Atatürk'ün yaptığı reformlar ve daha önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun geçmişte bu bölgelerdeki hâkimiyetine duyulan tepki Türk-Arap ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.
Kemalist Devrim ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde girişilen Batılı anlamda bir ulus devlet yaratma projesi yüksek dozda anti-emperyalist bir söylemi bulunmasına karşın, çağdaş uygarlıkları yakalama hedefiyle kendisine Batı’yı ve Batılı ulus-devlet demokrasilerini model olarak seçmiştir. Ancak bu dönemde Batı ile olan ilişkilerde şüphecilik ve güçlü bir bağımsızlık çabası olduğunu görüyoruz. Yeni ve modern bir adam yaratma amacındaki genç Cumhuriyet, siyasi devrimlerini kültürel devrimlerle desteklemiş ve önceki sistemin çökme nedeni olarak gördüğü doğuya has kabul edilen özelliklerden halkını sıyırmaya gayret etmiştir. Bu ani ve şiddetli değişimin yarattığı sıkıntılar Türkiye Cumhuriyeti tarihini oluşturan gelişmelere gebedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında oldukça coşkulu ve cesur bir devlet olarak ön plana çıkan Türkiye, Sadabat Paktı ve Balkan Paktı gibi antlaşmalarla kendini bir bölgesel güç olarak konumlandırmaya çalışmış ve 1940’ların ikinci yarısına kadar Batı ile olan ilişkilerini sınırlı düzeyde tutmuştur. Aynı dönemde doğuyla olan ilişkilerin de çok sınırlı olduğunu görmekteyiz. Bu ilk dönemde Türkiye’nin temel hedefi Misak-ı Milli sınırlarını korumak ve iç meselelerini, kültürel dönüşümünü tamamlamaktı. Kadro Hareketi gibi Kemalist Devrim’i üçüncü dünya ülkelerine ve mazlum milletlere örnek olacak bir öncü dünya devrimi olarak formüle eden gruplara rağmen rejim öncelikle içine kapanarak, iç meselelerini çözmeye yönelmiştir. Sanıyorum devletin birkaç sene öncesinde topraklarında işgalci olarak bulunan güçlere karşı bu şüpheci yaklaşımını anlayışla karşılamak gerekir. Yine bu dönemde doğu topraklarında mandater sistemlerin var olduğunu ve bu nedenle Türkiye’nin ilişkileri sınırladığını biliyoruz. Bu dönemde eski rejime duyulan tepki ve Birinci Dünya Savaşı’ndan gelen ve Araplara duyulan abartılı tepki nedeniyle Arap imajının oldukça kötü olduğunu söylemek zorundayız (pis Arap). Rejimin laik hassasiyetleri de bu konuda oldukça etkili olmuştur.
Çok partili siyasal hayata geçilmesinden ve Batı ile ilişkilerin kuvvetlendirilmesinden sonra Türkiye’nin Orta Doğu ve Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinin değişmeye başladığını görüyoruz. Özellikle Stalin’in İkinci Dünya Savaşı sonrası toprak talepleri ve Boğazlar üzerinde hak iddia etmesi, Türkiye’yi Batı’nın kucağına itmiş ancak bu birliktelik fazlasıyla bağlayıcı bir şekilde gerçekleşmiştir. 1949 yılında Türkiye Batılı devletlerin de isteğiyle İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur (Müslüman nüfusu yoğun laik ülke). Özellikle CHP sonrası iktidara gelen Demokrat Parti dönemi Türk Dış Politikası için bir hayal kırıklığıdır. Ülke içerisinde dini bir söylemi oy adına benimseyen Demokrat Parti ve lideri Adnan Menderes, NATO üyesi olmak için Kore’ye asker yollamanın yanı sıra Fransa’ya yaranmak adına 1955’te Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının aleyhinde oy kullanmış ve ilk anti-emperyalist savaşı veren Türkiye’nin konumunu sarsmıştır. Merkez sağ demokrasisinin kurucusu olan Demokrat Parti böylelikle Batı ile ittifakı Batı’ya her koşulda evet demek olarak algılayarak tarih boyunca eleştirilecek bir karara imza atmıştır. Böyle bir karar sonrası Türk-Arap ilişkilerinin de bozulmuş olması gayet doğaldır. 27 Mayıs sonrası askeri cunta hükümetinin Cezayir’in bağımsızlığını tanıdığını da hemen ekleyelim. 1950’lerde İsrail’le çeşitli ticaret anlaşmaları yapılmış ve Amerika’nın da arabuluculuğuyla Türk-İsrail ilişkileri gelişmeye başlamıştır. Washington’da önemli bir yeri olan Yahudi lobisini kullanma alışkanlığı ülkemizde 1950’lerde ilk olarak gelişmiştir. Ancak bu dönemde dahi Türkiye, Filistin halkının bağımsızlık mücadelesine karşıt bir tutum takınmamış ve bölgede kurulacak 2 devlet fikrini desteklemiştir. Türk-Arap-İsrail ilişkilerinin değişimi ancak 1960’lı yıllarda mümkün olabilmiştir.
27 Mayıs’ın getirdiği bağımsızlık coşkuları, 1961 anayasasının özgürlükçü ortamı, güçlenen sol hareketler ve meşhur Johnson Mektubu ile birleşince Türkiye’nin dış politikasında önemli değişmeler yaşanmıştır. O güne kadar tamamen Batıcı ve adeta Batı’ya bağımlı bir tutumu gözlenen Türkiye çok taraflı, çok boyutlu bir dış politika anlayışı benimsemiş ve Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye gayret göstermiştir. Sol hareketle beraber yükselişe geçen anti-emperyalist ve anti-kapitalist söylem etkisini hem Türkiye, hem de Orta Doğu’da göstermiş ve Cemal Abdülnasır önderliğindeki Arap dünyasında da Arap milliyetçiliği ve sosyalizm el ele, kucak kucağa büyümüştür. 1960’ların sonlarında başlayarak sosyalist grupların silah edinmek ve eğitim için Filistin’de ve çeşitli Arap ülkelerinde Sovyetler Birliği desteğiyle kurulmuş kamplara gittiklerini ve Filistin sorununun sol siyasetin gündeminde olduğunu biliyoruz. Bu dönemde özellikle ABD başkanı Lyndon Johnson’ın dönemin Türk başbakanı İsmet İnönü’ye yazdığı ve Kıbrıs’ta yaşayan katliamlara karşın Türkiye’nin Kıbrıs’a olası bir müdahalesinde NATO silahlarını kullanamayacağını ve NATO ülkelerini karşısına alacağını belirten ünlü Johnson mektubu bir milat niteliği taşımaktadır. Bu mektup sonrasıdır ki Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkileri gelişmiş ve çeşitli ekonomik anlaşmalar yapılmıştır. Ancak bu dönemde de Türkiye’nin çok boyutlu ve dengeli bir dış politika anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Türkiye Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmayı ciddi anlamda hiç düşünmemiş ve Arap milliyetçiliğine sempatisine rağmen mesafeli yaklaşmıştır.
1969 yılında Türkiye, İslam Konferansı Teşkilatı’nın kurucu üyelerinden biri olmuş ve Yom Kippur Savaşı’nda ABD’ye askeri üs ve hava sahasını kullanma izni vermemiştir. Aynı savaşta Türkiye’nin SSCB’ye Mısır ve Suriye’ye yardım için hava sahasını açtığı bilinmektedir. 1973 yılında yaşanan Opec petrol krizi Türkiye’yi fazla etkilememiş ayrıca 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Libya lideri Muammer Kaddafi’nin desteği Arap dünyasıyla ilişkilere katkıda bulunmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Batı’nın şiddetli ambargosuna maruz kalan Türkiye, Arap devletleriyle ticari ilişkilerini arttırmış ancak İsrail’le olan ilişkilerini hep sınırlı ve mesafeli bir düzeyde tutmuştur. Yani 1950’lerin tam tersine rüzgârların estiğini görüyoruz 1965 sonrası. 1970’li yıllarda Birleşmiş Milletler oturumlarında daima Filistin lehine oy kullanan Türkiye, 1979 yılında Filistin konsolosluğu da açarak Arap dünyasında sempati kazanmıştır. Aynı yıl Yaser Arafat ilk defa Türkiye’ye resmi ziyarette bulunmuştur. 1980 yılında Knesset’in işgal ettiği Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmesi Türkiye’de de şiddetli tepkiler yaratmış ve Türkiye İsrail büyükelçiliğinden görevlilerini çekmiştir. Bu yıllarda İsrail’le kötü değil ancak neredeyse hiç var olmayan ilişkilerden söz etmek sanırım doğru olacaktır.
1980’lerin başında da darbeye rağmen Türkiye’nin Arap dünyasına bakışında fazla bir değişim olmamış ve Türkiye 1988 yılında Filistin Devleti’ni ilk tanıyan ülkelerden biri olmuştur. Ancak Arap dünyasının Kıbrıs konusunda Türkiye’ye destek vermemesi ve daha önemlisi Suriye ve Irak’la yaşanan su problemi ilişkilerin seyrini değiştirmeye başlamıştır. Türkiye’nin GAP nedeniyle Irak ve Suriye ile karşı karşıya gelmesi ve bu iki ülkenin de koz olarak PKK ve ASALA terörünü desteklemeleri Türkiye’yi İsrail’le yakınlaşmaya itmiştir. Yine aynı dönemde gerçekleşen İran İslam Devrimi ve İran'ın kökten dinci teröre desteği laik rejime karşı haklı bir tehdit olarak görülmüş ve Arap devletleriyle kurulan ilişkiler sınırlandırılmıştır. Türk-İsrail yakınlaşmasının yeniden başlangıcı dolayısıyla 1980’li yıllardır. Turgut Özal’ın “bir koyup üç almak” politikaları ve Türkiye’nin Birinci Körfez Savaşı’nda ABD’ye verdiği destek de ilişkilerin bozulmasında önemli bir etkendir. 1986 yılında Türkiye önceden geri çektiği diplomatlarını İsrail’e yollamış ve çeşitli ticari anlaşmalar imzalanmaya başlanmıştır. Ancak bu dönemde de Türkiye Filistin davasına sırtını dönmemiş ve İsrail’le gelişmeye başlayan dostluğuna karşın bölgede barış ve istikrardan yana bir tutum belirlemiştir. 1990’larda dönemin Dış İşleri Bakanı Hikmet Çetin’in İsrail ziyareti ve turizm sektöründe imzalanan anlaşmalar gelişmeye başlayan bu dostluğun önemli işaretleridir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki öneminin ABD ve Batı bloğu açısından azaldığının düşünülmesi de Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkilerini geliştirmesinde büyük ölçüde etkili olmuştur. 1994 yılında başbakan Tansu Çiller İsrail’e ziyarette bulunmuş ve çeşitli anlaşmalarla yurda dönmüştür. Bu anlaşmalara anti-terörizm ve silah anlaşmaları da dâhildir. Ayrıca Türkiye’nin İsrail’e su aktarma projesi ilk olarak bu zaman gündeme gelmiştir. Dostluğun doruk noktası ise 1996-97 yıllarında yaşanmıştır. Refahyol hükümetine ve başbakan Necmettin Erbakan’ın İslamcı ve Batı karşıtı söylemine duyulan tepkilerin de etkisiyle olsa gerek bu dönemde İsrail’le çok önemli işbirliği anlaşmaları imzalanmış ve özellikle askeri entelijans anlaşmaları gündeme getirilmiştir. Ancak Türkiye-İsrail yakınlaşmasını salt 28 Şubat sürecinin bir ürünü gibi göstermek büyük bir hata olacaktır. Bülent Aras ve Gökhan Bacık gibi akademisyenlerin iddialarının aksine, Türk-İsrail yakınlaşması 28 Şubat’tan çok önce Türkiye-Suriye, Türkiye-İran ve Türkiye-Irak ilişkilerinin bozulması ve Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın bitmesi sonrası ABD’den yeterince önem göremediğini fark etmesi neticesinde 1980’lerde başlamıştır.
Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda umutlu olan gruplar bu ilişkinin Orta Doğu’da barış ve istikrarın sihirli anahtarı olduğunu düşünmektedirler. Çevik Bir, Thomas Patrick Carroll, Martin Sherman ve Robert Kaplan’ın makalelerinde bu anlayış açıkça göze çarpmaktadır. Bu isimlere göre Türkiye ve İsrail bölgede “yabancılık” hissi çeken, diğer bölge ülkelerinden farklı, demokratik ve laik (İsrail açısından tartışmalı bir iddia) ülkelerdir. Türkiye sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu, askeri teknoloji ve ekonomik problemler gibi birçok konuda İsrail ve Yahudi lobisine ihtiyaç duyarken, İsrail de bölgede yok edilmek istenen ve yaşama hakkı tanınmayan bir ülke olarak güçlü bir ortağa sahip olma şansını bulmaktadır. Zaten İsrail’in kurulduğu günden bu yana Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığını görüyoruz. Bu isimlerin makalelerinde vurgulanan iki ülkenin birbirini çok iyi tamamlayacağı (Türkiye’de dinamik ve genç nüfus, İsrail’de para ve teknoloji) ve bu yakınlaşmanın Orta Doğu’ya güvenliği getireceği vurgulanmaktadır. Cengiz Çandar, Hakan Yavuz ve Gökhan Bacık gibi isimlerse bu konuda daha şüpheci bir tavır takınmaktadır. Çandar’a göre bu yakınlaşma devam ederse Türkiye bölgede yalnız kalacak ve çok zor duruma düşecektir. Gökhan Bacık ve Hakan Yavuz ise olaya şüpheci yaklaşmakta ve bu yakınlaşmaya TSK’dan kaynaklanan suni bir proje gözüyle bakmaktadırlar. Oysa önceden söylediğim gibi Türk-İsrail yakınlaşması temellerini 1980’lerden almaktadır ve salt 28 Şubat’la açıklanabilecek bir süreç değildir. Bacık’a göre bu suni yakınlaşmanın devam etmesi çok zordur çünkü halkın görüşlerine karşıt ve anti-demokratik bir şekilde ilerlemektedir. Bacık’a göre İslam’ı dışlayan bir politikanın Türkiye’de başarılı olma şansı yoktur. Ayrıca Bacık’ın düşüncesinde Kürt sorunu konusunda Türkiye ve İsrail’in çıkarlarının çatışması bu dostluğu imkânsız hale getirmektedir. Irak’ta uydu devlet olarak kullanılabilecek ve Suriye ve Türkiye’de de karışıklıklara yol açacak bir Kürt devleti bu düşünceye göre İsrail’in işine gelirken, Türkiye’nin varolan kırmızı çizgileri bu dostluğun ilerlemesine izin vermeyecektir.
AKP hükümeti de özellikle son dönemde başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla Filistin konusunu dünya kamuoyuna taşımış ve Arap dünyasında Türkiye’yi hiç olmadığı kadar güçlü ve popüler bir çizgiye getirmeyi başarmıştır. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın “İsrail’in devlet terörü uyguladığı” yönündeki açıklaması Arap ve dünya basınında büyük yankı uyandırmıştır. Ayrıca Türkiye’nin 1 Mart tezkeresini reddederek Irak’ta savaşa müdahil olmaya karşı çıkması ve İslam Konferansı Örgütü’nün başına Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu gibi değerli bir Türk bilim adamının seçilmesi yeniden dalgalanmaya başlayan politikaların bir göstergesidir. Son 2 yılda ise Türkiye-İsrail ilişkileri ciddi bir kırılma yaşamıştır. Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik “one minute” çıkışı ve sonrasındaki Mavi Marmara kriziyle Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Türkiye ve İsrail’in bugün kurulması planlanan Kürt devletine bakış, Filistin sorunu ve genel olarak İslam dinine tavır konusunda çok ciddi farklılıkları olmasına karşın, ilişkileri kopma noktasına taşımak AKP hükümeti adına kanımca büyük bir hata olmuştur. ABD ve Batı dünyası için hala öncelik arz eden İsrail’in politikalarına karşı durabilmek için masadan kalkmamak, masada müzakere edebilmek önemlidir. Özellikle izlediği kutuplaşma politikası neticesinde ülke içerisinde halk arasında ve kurumlarla siyaset arasında da bir ikilik yaratan hükümetin dış politikada daha güçlü ve emin adımlar atabilmek için dengeli, ölçülü ve Batı ile Doğu arasında uzlaştırıcı ve kendi konumunu önceleyici bir rolü benimsemesi daha doğru olacaktır.

KAYNAKLAR
- Çevik Bir & Martin Sherman, “Formula for Stability: Turkey Plus Israel”, Middle East Quarterly, Fall 2002, http://www.meforum.org/article/511
- Bacık, Gökhan, “The Limits of an Alliance: Turkish-Israeli Relations Revisited”, Arab Studies Quarterly, Summer 2001
- Aras, Bülent, “The Academic Perceptions of Turkish-Israeli Relations”, Turkish Journal of International Relations, Vol.1, No.1, (Spring 2002)
- Bölükbaşı, Süha, “Behind The Turkish-Israeli Alliance: A Turkish View”, Journal Of Palestine Studies 113, Autumn 1999
- Carroll, Thomas Patrick, “Ankara’s Strategic Alignment with Tel Aviv Implication for Turkey and the Region”, Middle East Intelligence Bulletin, Vol. 3 no: 5, May 2001
- Kaplan, Robert, “The Turkey-Israel Axis”, The Globalist, 23 March 2001

Ozan Örmeci

2 yorum:

şahika dedi ki...

Olayları güncele bakarak yorumlamak yerine kronolojik seyri konusunda fikir sahibi olarak yorumlamak çok daha aydınlatıcı oluyor..

Kendi adıma teşekkür etmek istedim hocam, aydınlatıcı yazınız için. :)

Ozan Örmeci-Makaleler dedi ki...

Ben de teşekkür ederim. Görüşürüz okulda.