28 Kasım 2025 Cuma

Nouveau Livre : Les Relations Turco-Russes Contemporaines dans la Géopolitique Mondiale du XXIe Siècle

 

Les relations turco-russes contemporaines dans la géopolitique mondiale du XXIe siècle, sous la direction du professeur Ozan Örmeci, membre du corps enseignant de l'université d'Üsküdar et coordinateur général de l'Académie de politique internationale (UPA), en collaboration avec les professeurs Hasret Çomak, Doğan Şafak Polat et Mesut Özel de l'université Kent d'Istanbul, ainsi que le professeur Burak Şakir Şeker, membre du corps enseignant de l'université Hacı Bayram Veli d'Ankara a été publié par la maison d'édition internationale TPLondon (Transnational Press London), basée à Londres. Cet ouvrage de 387 pages comprend des contributions de cinq éditeurs, ainsi que de Serdar Bay, Barış Doster, Halit Hamzaoğlu, Gürol Baba, Olgun Ukşal, Murat Yorulmaz, İdil Tunçer-Kılavuz, Deniz Berktay, Elnur İsmayıl, Natavan Hüseynova, Oğuzhan Göksel, Çağlar Özer, Sina Kısacık, Mesut Hakkı Caşın, Cenk Özgen, Ahmet Sapmaz, Damla Kocatepe, Yaşar Onay, Cansu Arısoy Gedik et Emine Eminel Sülün.

Contemporary Turkish -Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics

Le livre est décrit comme suit au dos de la couverture : « Cet ouvrage propose une analyse complète des relations turco-russes, depuis leurs racines historiques jusqu'aux défis contemporains. Couvrant cinq siècles d'interactions, il explore les dimensions diplomatiques, sécuritaires, énergétiques et culturelles dans le contexte de l'évolution des structures du pouvoir mondial. Contemporary Turkish–Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics rassemble des experts éminents pour analyser la dynamique évolutive entre la Turquie et la Russie. Organisé en trois sections (fondements historiques, dimensions régionales et questions stratégiques clés), le livre offre une couverture approfondie de sujets tels que la sécurité énergétique, la collaboration dans le domaine de l'industrie de la défense, la cybersécurité et la diplomatie culturelle. Les contributeurs examinent les tournants décisifs, de la rivalité ottomano-russe aux tensions de la guerre froide et au rapprochement post-soviétique, tout en abordant les crises régionales, la politique énergétique, la coopération en matière de défense et les stratégies de soft power. Grâce aux réflexions de chercheurs de premier plan, cet ouvrage offre des perspectives nuancées sur la manière dont Ankara et Moscou gèrent la concurrence et la coopération à l'ère de la multipolarité. Une lecture indispensable pour les universitaires, les décideurs politiques et toute personne intéressée par la géopolitique eurasienne. »

Pour certaines sections de l'ouvrage ;

Vous pouvez acheter le livre à partir des liens suivants :

Amazon.com

TPLondon

Papa XIV. Leo'nun Türkiye Ziyareti

 

Giriş

Gerçek ismi Robert Francis Prevost olan 1955 Chicago, Illinois doğumlu olan Amerikalı Papa XIV. Leo, Papa Francis'in vefatı sonrasında 8 Mayıs 2025'te Vatikan'da konklav tarafından yeni Papa seçilen Amerikalı Katolik Hıristiyan bir din adamıdır. Aile kökleri Katolik Avrupa ülkelerine (Fransa, İtalya, İspanya) dayanan ve gençliğinden itibaren dine yönelerek iyi bir Katolik yaşamı süren Leo, önce Aziz Augustinus tarikatına bağlı bir ruhban okulunda okumuş, daha sonra da Pensilvanya'daki Villanova Üniversitesi'nde matematik ve felsefe eğitimi almıştır. Chicago'daki Katolik İlahiyat Birliği ilahiyat bölümünden mezun olduktan sonra 27 yaşında Papalık Aziz Thomas Aquinas Üniversitesi'nde Kilise Hukuku eğitimi görmek üzere Roma'ya gelen XIV. Leo, buradan mezun olduktan sonra kariyerinin başlarında Augustinyanlar için çalışmış, daha sonra ise uzun süre Peru'da dini ve diplomatik görevler ifa ederek mesleğinde yükselmiştir. Leo, 2023 yılında Arjantinli önceki Papa Franciscus tarafından Kardinal yapılmış ve bu şekilde Papalığa giden yolda önü açılmıştır. 21 Nisan'da Papa Francis'in beklenmedik vefatı sonrasında 7-8 Mayıs tarihlerinde Vatikan'da papalık konklavı düzenlenirken, bu süreç öncesinde Papa Francis'in Piskoposlar Başkanlığı Prefekti olarak atamasıyla konumu güçlenen Leo, yarışa favori aday olarak girmemesine karşın seçilmiş ve yeni Vatikan (Kutsal Deniz) Devlet Başkanı ve Roma Psikoposu (Papa) olmuştur. Bu şekilde "ilk Amerikalı Papa" olarak tarihe geçen Leo, aynı zamanda Peru vatandaşlığına da sahiptir.

Papa XIV. Leo

Papa seçilmesinin ardından tüm gözlerin çevrildiği Leo, önceki Papa Francis'in alışılagelmedik ölçüde özgürlükçü açıklamalarının ardından siyasi pozisyonunun ne olacağı çok merak edilen bir kişi olmuş; ancak bu konudaki araştırmalarda yeni Papa'nın da tüm Katolik din adamları gibi kürtaj, ötenazi, eşcinsel evlilikler ve idam cezasına karşı olmasının dışında pek bir köşeli tavrının olmadığı ve hatta Vatikan'da hem ilerici, hem de muhafazakâr gruplardan destek alabildiği vurgulanmıştır. Twitter (X) hesabı incelendiğinde, Leo'nun ABD Başkanı Donald Trump'tan farklı olarak iklim değişikliğiyle mücadele konusunda duyarlı olduğu ve dahası göçmenlere ve göç olgusuna yönelik sert tavra karşı çıktığı görülmektedir. "Leo" adını kilisenin "modern sosyal doktrinini" başlatan XIII. Leone'den dolayı seçen yeni Papa, konumuna Papa Francis'in desteğinin de etkisiyle seçilmiş ve ilk Amerikalı Papa olarak tabuları yıkmıştır. Son dönemde özellikle Gazze'de yaşanan akıl almaz katliamlar konusunda ne diyecekleri meral edilen Leo, bu konuda tarafları doğrudan eleştirmeden ilkesel mesajlar vermiş ve "şiddete, zorunlu göçe ve intikama dayalı olarak bir gelecek kurulamayacağını" ifade etmiştir. Papa, İsrail'in Gazze'de bir Katolik Kilisesi'ne saldırması sonrasında ise, görevini yerine getirip Katolik haklarını savunarak, bunu "barbarlık" olarak nitelendirmiştir. İsrail ve Hizbullah'a "barışı sağlama" mesajı veren Papa, buna karşın anti-semitizm konusunda da ilkeli davranmış ve bu yöndeki açıklamalara mesafeli yaklaşmıştır. Bu bağlamda, Leo, şimdilik daha ziyade Francis'in devamı niteliğinde ilerici bir Papa görünümündedir. Nitekim Roma Sapienza Üniversitesi’nde "Vatikan, Katolik cemaatler ve Avrupa’daki sağ partilerle etkileşimleri" üzerine post-doktora çalışması yapan akademisyen Dr. Canan Tercan, yeni Papa'yı "ılımlı ve modernist" olarak değerlendirmektedir.

Türkiye-Vatikan İlişkileri: Kısa Bir Özet

İstanbul'u fetheden Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren Papalığın İstanbul'da sürekli bir temsilci bulundurmasıyla başlayan Türkiye-Vatikan ilişkileri, 1962 yılına kadar daha ziyade belirsiz düzeyde kalmıştır. Bunda, iki devletin tarihsel/geleneksel olarak farklı medeniyet ailelerini (İslam vs. Hıristiyanlık) temsil etmeleri ve Vatikan'ın özel konumu nedeniyle yalnızca tek bir din ve mezhebin temsiline dayalı teokratik bir devlet olması bulunmaktadır. Nitekim halkının neredeyse tamamı Müslüman olmasına karşın, 1928'den itibaren (resmi din İslam'dır ibaresinin anayasadan kaldırıldığı tarih) laik bir rejime geçen ve bunu 1937'den itibaren tüm anayasalarına da yazdıran Türkiye Cumhuriyeti de, tarihsel rekabet ve Müslüman halkın duyarlılıkları nedeniyle Papalıkla ilişkilerde başlarda çok heveskar olmamıştır.

XXIII. Ioannes veya Roncalli

İlişkilerin seyrini değiştiren kişi ise, "Türk Papa" olarak da bilinen XXIII. Ioannes veya gerçek ismiyle Angelo Giuseppe Roncalli olmuştur. İtalyan Papa, uzun yıllar İstanbul'da görev yapmasının da etkisiyle Türkçe'yi iyi öğrenmiş ve Türkleri seven bir kişi olagelmiştir. Beşiktaş maçlarına gidecek kadar iyi bir taraftar olan ve Polonezköy'deki Katoliklerle yakın ilişkiler tesis eden Roncalli, 1958-1963 döneminde Papa seçilince, haliyle Vatikan-Türkiye ilişkilerinde de büyük bir atılım yaşanması mümkün hale gelmiştir. Konunun uzmanı olan Rinaldo Marmara, Vatikan Gizli Arşiv Belgeleri Işığında Türkiye ile Vatikan İlişkilere Doğru adlı çalışmasında şunları söylemiştir: "Hiç şüphesiz ki, bu ilişkilerin mimarı, İstanbul’da Papalık Vekili olarak ikamet etmiş olan Monsieur Roncalli olmuştur. İki dünya arasında kardeşlik ve dostluk bağları dokuyan Roncalli, daha sonra Papa 23. Jean (John) olarak seçildiğinde, Türkiye ve Vatikan arasındaki dostluk ilişkileri de gerçek diplomatik ilişkilere dönmüştür." Nitekim Roncalli döneminde 3. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar 1959 yılında Vatikan'ı ziyaret etmiş ve iki devlet arasında 11 Nisan 1960 tarihinde resmi diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı'na göre, bu olay sonrasında karşılıklı olarak Büyükelçilikler açılmış ve Vatikan Büyükelçiliğimiz 1962 yılında faaliyete geçmiştir.

VI. Paolo İstanbul'da İstanbul Ortodoks Başpsikoposu I. Athenagoras'la birlikte poz verirken

Türkiye’ye yönelik ilk resmi Papalık ziyareti ise 1967 yılında VI. Paolo (Paul) tarafından gerçekleştirilmiştir. Paolo'nun ziyareti Türkiye ve Hıristiyan dünyasında büyük yankı uyandırsa da, Papa'nın o dönemde halen müze statüsünde olan Ayasofya'da diz çökerek ibadet etmesi, Türkiye'deki sağcı çevrelerde hoş karşılanmamış ve bazı tepkilere neden olmuştur. Papa 6. Paolo'nun Türkiye ziyaretinin perde arkasında ise, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki buzların eritilmesi çabaları yatıyordu. Nitekim bu ziyaret öncesinde, Batı ve Doğu Hıristiyanlarını temsil eden iki kilisenin 1054'te resmen ayrılmalarıyla alınan karşılıklı aforoz kararının 1964'te kaldırılması ve İstanbul'daki Ortodoks Patriği Athenagoras'ın Papa'yı Türkiye'ye davet ederek kiliseler arası diyaloğu güçlendirme çabası etkili olmuştur.

VI. Paolo Ayasofya'da ibadet ederken

Daha sonra, ikinci resmi ziyaret, 1979 yılında Polonyalı Papa II. Jean Paul tarafından yapılmıştır. Türkiye'ye vardığında Hıristiyanlığın ana vatanı olarak gördüğü İstanbul'da havaalanında uçaktan iner inmez toprağı öpen Jean Paul, aynı zamanda Ankara'ya giden ilk Papa olarak da tarihe geçmiştir. Ayrıca, Papa II. Jean Paul'ün Türkiye seyahati, Fener Rum Patrikhanesi'nin kuruluş günü kabul edilen 30 Kasım'daki Aziz Andreas Yortusu'na katılacak şekilde düzenlemiştir. Ancak bu ziyaret öncesinde Papa'yı öldürmekle tehdit eden ülkücü aktivist Mehmet Ali Ağca, hakikaten de bu ziyaretten yaklaşık 1,5 yıl sonra Vatikan'da Papa'yı öldürmeye kalkmış ve onu vurarak ağır şekilde yaralamıştır. Bu olaydan sağ kurtulan Papa, daha sonra ise hapiste yatan Ağca'yı ziyaret etmiş ve onunla konuşarak onu affettiğini açıklamıştır.

Papa II. Jean Paul, kendisine suikast düzenleyen Türk tetikçi Mehmet Ali Ağca ile hapishanede görüşürken

Vatikan'dan Türkiye'ye yönelik üçüncü resmi ziyaret ise 2006 yılında XVI. Benedikt tarafından yapılmıştır. Ziyaretin 27 yıl sonra gelmesi, Ağca vakasının yarattığı krizle doğrudan alakalıdır. Yine hem İstanbul, hem de Ankara'yı kapsayan ziyaretinde, Benedikt, 30 Kasım'daki Aziz Andreas Yortusu'na da katılmış ve Sultanahmet Camii'ni gezmiştir. Benedikt'in ziyareti de oldukça önemlidir; zira bu ziyaret öncesinde Papa'nın yaptığı bazı açıklamalar "İslam karşıtı" olarak değerlendirilmiş ve Irak Savaşı'na yönelik tepkilerin de etkisiyle Türkiye ve Ortadoğu'da Müslüman fanatikler arasında anti-Hıristiyan duygular güçlenmeye başlamıştır. Papa'nın ziyareti ise, bu tepkileri dindirmiş ve "sözlerinin yanlış anlaşıldığını" açıklayan Benedikt, ilişkileri yumuşatmayı başarmıştır.

Sultanahmet'te bir Papa: XVI. Benedikt

Dördüncü ve son ziyaret ise, 28-30 Kasım 2014 tarihlerinde Papa Francis tarafından gerçekleştirilmiştir. Türkiye ile özellikle o tarihlerde 100. yıldönümü yaklaşan 1915 Ermeni Soykırımı iddiaları nedeniyle bazı sorunlar yaşayan Francis -ki bu dönemde Türk Büyükelçi Mehmet Paçacı kriz nedeniyle bir süre Ankara'ya bile çağrılmıştır-, bu sayede ikili ilişkileri düzeltmiş ve özellikle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın her dinden insana saygı gösteren insancıl tavrının da etkisiyle, onunla iyi bir kimya yakalamayı başarmıştır. Nitekim bu ziyaretin ardından, Sayın Cumhurbaşkanımız da 5 Şubat 2018 tarihinde Vatikan’ı ziyaret etmiş ve bu ziyaret de çok başarılı geçmiştir. Celal Bayar'ın ardından Vatikan'ı ziyaret eden bir diğer Türkiye Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, bu şekilde Müslüman dindar kişiliğine rağmen barışçıl ve saygılı bir devlet adamı vizyonunu sergileyerek Türkiye'nin Batı dünyasındaki saygınlığı arttırmış ve Türkiye'yi radikal İslamcı çizgide görmek isteyenleri hayal kırıklığına uğratmıştır.

Vatikan'da Erdoğan ailesi ve Türk delegasyonu

Bu bağlamda, Papa XIV. Leo'nun ziyareti, benzerleri Türkiye'de çok sık gerçekleşen bir diplomatik etkinlik olmayıp, bu ziyarete diplomasi tarihi ve medeniyetler arası diyalog bağlamında ilgi gösterilmesi son derece doğaldır. Leo'nun ziyareti de önceki Vatikan resmi ziyaretleri gibi tarihsel bir ana denk getirilmiş ve Hz. İsa’nın "ilahi" kabul edildiği Birinci İznik Konsili’nin 1700. yılı vesilesiyle düzenlenmiştir. 27-30 Kasım tarihleri için planlanan ziyaret kapsamında, Vatikan Devlet Başkanı ve Hıristiyan Katoliklerin ruhani lideri, Mustafa Kemal Atatürk'ün ebedi istirahatgâhı Anıtkabir'i ziyaret etmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş ile bir araya gelmiştir.

Papa Leo Anıtkabir'de

Papa Leo'nun Ziyareti: Semboller ve Mesajlar

Anıtkabir ziyaretinde sırasında ziyaretçi defterine "Türkiye'yi ziyaret edebildiğim için Tanrı'ya şükrediyorum ve bu ülkeye ve insanlarına barış ve refah bolluğu diliyorum." diye yazan Papa Leo, özellikle aile konusunda mesajlar vererek, Türklerin bu konudaki düşkünlüklerini övmüştür. Papa'nın aile vurgusu, İsrail'in Gazze'de vurduğu Kutsal Aile Kilisesi de akla getirilince, daha da anlamlı hale gelmiştir. Başkent Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde şaşalı bir diplomatik törenle karşılanan Leo, görüşme sonrasında ise barış mesajları vermeye gayret etmiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da benzer yönde mesajlar vererek, Müslüman-Hıristiyan diyaloğu ve dostluğuna katkı yapmaya sağlamıştır.

Basın toplantısında ilk söz alan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, şu ifadeleri kullanmıştır: "Biz ilhamını çift başlıklı Selçuklu kartalından alan yüzü hem Doğu’ya, hem Batı’ya dönük bir ülkeyiz. Bin yıldır vatanımız olan bu topraklarda her ırka, dine, mezhebe, kökene mensup insanlar hiçbir endişe, hiçbir baskı olmadan özgürce yaşamıştır. İstanbul’a, Hatay’a, Mardin’e, Diyarbakır’a, birçok şehrimize gittiğinizde camilerle birlikte kilise ve sinagogları yan yana görürsünüz. Göreve geldiğimiz 2002’den bu yana 100’e yakın kilise ve ibadethanenin restorasyonunu tamamladık. Misafirimizin barış çağrıları son derece kıymetlidir. Herkes için barış, herkes için huzur..." Papa'yı ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu belirten Türkiye Cumhurbaşkanı, Papa'nın ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye'ye yapmasını da çok olumlu değerlendirmiştir. Erdoğan, ayrıca, Türkiye-Vatikan ilişkilerini daha da geliştirmek istediklerini açıklamıştır. Erdoğan, iktidarları süresince Türkiye'deki gayrimüslim mirasına sahip çıktıklarını da belirterek, bu konuda yaptıklarını (kilise restorasyonları vs.) özetlemiş ve Türkiye'de Hıristiyanlar başta olmak üzere kimseye ayrımcılık yapılmadığını iddia etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İspanya ile Türkiye ortak liderliğindeki Medeniyetler İttifakı projesini de gündeme getirmiş ve bunun önemine vurgu yapmıştır. Erdoğan, Türkiye'nin Suriye iç savaşı başta olmak üzere çeşitli krizlerdeki insanı yardımlarını da gündeme getirerek, halen Rusya-Ukrayna Savaşı başta olmak üzere tüm çatışmaları sonlandırmak için aktif şekilde çalıştıklarını kaydetmiştir. Türkiye Cumhurbaşkanı, son olarak, Gazze'de yaşanan büyük insanlık dramına değinmiş ve bu konuda Papa'nın çabalarını överek İsrail'i eleştirmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ardından sahneye çıkan Papa XIV. Leo ise, Türkiye'nin güzelliğinin Tanrı'dan kaynaklandığını belirterek, burada iyi karşılanmasından duyduğu memnuniyeti ifade etmiştir. Türkiye'nin dünya siyaseti açısından önemine de vurgu yapan yeni Papa, Asya ile Avrupa'yı, Doğu ile Batı'yı birbirine bağlayan Türkiye'nin tüm insanlık için çok önemli bir devlet olduğunu söylemiştir. Böyle bir ülkede çoğulculuk ve farklılıklara saygının gerekli olduğunu kaydeden Leo, dünya siyasetindeki aşırılıkçı akımları ve kutuplaşmayı ise eleştirmiş ve Hıristiyanların bunu istemediğini ve Türkiye'nin iyiliğini dilediklerini söylemiştir. Papa Leo, konuşmasında "Türk Papa" olarak bilinen Roncalli'den de bahsetmiş ve yakın geçmişte Türkiye ve Yunanistan'da görev yapan resmi adıyla Papa XXIII. Ioannes'in iki medeniyet ve devlet arasındaki etkileşimlere dair bazı görüşlerini aktarmıştır. Papa, konuşmasında ezilenlerden de söz etmiş ve insanların acılarına duyarsız kalmamak gerektiğini ifade etmiştir. Türkiye'ye dair sıklıkla "köprü" metaforunu kullanan Katoliklerin ruhani lideri, özellikle "adalet" ve "merhamet" kavramlarını öne çıkarmıştır. Papa, ayrıca tüm dinden insanların dini özgürlüklerini savunarak, "hepimizin Tanrı'nın çocukları olduğumuzu" vurgulamıştır. Teknolojik devrimlerin insanlar ve toplumlar arasındaki eşitsizlikleri tetiklememesi gerektiğini de söyleyen Papa, konuşmasında yapay zeka konusuna da kısaca değinmiştir. İnsanlığı "büyük bir aile"ye benzeten XIV. Leo, Türklerin aile konusundaki tutumlarını övmüş ve bireyselci yaklaşımları ve tüketim kültürünü eleştirmiştir. Bunun yerine, insanlar arasında daha kişisel ve duygusal ilişkileri öneren Papa, hoşgörü gerekliliğinin de altını çizmiştir. Papa, kadınların özgürlüklerini de savunarak, onların hayata aktif katılımlarını gerekli gördüğünü söylemiştir. Papa, Türkiye'ye istikrar, dünyaya da barış ve bolluk dileyerek sözlerini sonlandırmıştır. 

Papa ile Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki programların ardından Diyanet İşleri Başkanlığı'na geçen Papa, burada Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş ile bir araya gelmiş ve Vatikan'ın Ankara Büyükelçiliğini ziyaret etmiştir. Papa Leo, temaslarına İznik ve İstanbul'da devam edecek ve çeşitli programlara katılacaktır.

Sonuç 

Sonuç olarak, Papa XIV. Leo'nun halen devam eden Türkiye ziyareti, oldukça başarılı geçmiş ve Vatikan'dan gelen bu 5. resmi ziyaret, tarihe geçen bazı anlara sahne olmuştur. Papa'nın Türkiye'de bu kadar iyi karşılanması, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri açısından son derece faydalı ve olumludur. Ancak ruhani küçük bir devlet olan Vatikan, kuşkusuz günümüzün soğuk siyasal hesaplamalarında en önde planda tutulan bir devlet statüsünde değildir. Bu anlamda, ziyaret, daha ziyade ruhani ve sembolik açıdan etkili, değerli ve önemlidir. Papa'nın yanlış anlaşılabilecek ve herhangi bir devleti hedef aldığı sanılabilecek sözlerden uzak durması ise, bu konudaki azami dikkat ve özenini yansıtmaktadır. Bu anlamda, Amerikalı Papa, herhangi bir devlete hedef almayarak, Papalığı siyasi bir araç olarak kullanmadığını göstermek istemiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ziyaret kapsamında özenli ve güzel bir konuşma yapması da, onun siyasi kariyeri ve Türkiye'nin algısı adına önemli bir prestij kaynağı olmuştur. Bu nedenle, bu başarılı ziyareti planlayanlar da kuşkusuz tebrikleri hak etmektedir. 

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

26 Kasım 2025 Çarşamba

Türkiye-Güney Kore İş Birliği Derinleşiyor

 

Giriş

Kore Savaşı'nda yaşanılan silah arkadaşlığı nedeniyle geleneksel olarak Türkiye'nin ve Türklerin en çok sevildiği ülkelerden olan Güney Kore ile Türkiye'nin ilişkileri, aradaki büyük mesafelere rağmen, her zaman düzeyli ve iyi olmuştur. Bu bağlamda, geçtiğimiz gün Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un Ankara'ya yaptığı ziyaret, iki dost ülkenin ilişkilerini daha da derinleştirmeleri ve stratejik bazı konularda iş birliğine yönelmeleri açısından Türk dış politikası gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Türk basın-yayın organlarında, ziyaret vesilesiyle, daha çok, iki müttefik devlet arasında geliştirilecek savunma sanayii iş birliği, Sinop'ta yeni bir nükleer santralin Koreliler tarafından inşası, Hyundai firmasının İzmit'te elektrikli araba üretmeye başlayacak olması ve 15 milyar dolarlık ticaret hacmine oldukça yaklaşılması gibi temalar ön plana çıkarılmıştır. Benzer şekilde, ziyaret, Kore basınında da büyük ilgi görmüş ve popüler gazetelerin manşetlerine taşınmıştır. Bu yazıda, Güney Kore basınında Lee Jae Myung'un Ankara ziyareti hakkında yazılanlar özetlenecektir.

Güney Kore Basınında Myung'un Türkiye Ziyareti

Güney Kore'nin en popüler gazetelerinden olan Chosun Ilbo'nun İngilizce edisyonu, bu ziyaret bağlamında üç farklı ve detaylı haber yayınlamıştır. İlk haberde, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un dört ülkeyi kapsayan Ortadoğu ve Afrika turu bağlamında geldiği Türkiye'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la görüştüğü ve iki lider arasında stratejik konuları kapsayan bir mutabakat zaptı imzalandığı belirtilmiş; bu belgede de "kardeşlik geleneği" ve "ortak gelecek vizyonu"ndan bahsedildiği belirtilmiştir. Mutabakat zaptında yer alan konu başlıklar ise; (1) siyasi işler, (2) ekonomi ve endüstri, (3) bilim, teknoloji ve inovasyon, (4) savunma sanayii, (5) enerji, çevre ve sürdürülebilir kalkınma, (6) kültür ve insandan insana ilişkiler ve (7) bölgesel ve uluslararası işler olarak sıralanmıştır. Haberde, ayrıca, 2027 yılında kutlanacak iki ülkenin resmi diplomatik ilişkilerini başlatmasının 70. yıldönümünün yaklaştığı vurgulanmıştır. Haberde, ek olarak, iki devletin savunma sanayii ve enerji alanlarında iş birliğine yöneldikleri ve uluslararası siyaset ve bölgesel konularda benzer yaklaşımlarının olduğu görüşü işlenmiştir. İkinci haberde, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un ortak basın toplantısında kullandığı ifadelere yer verilmiştir. Myung, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la birlikte sahne aldığı toplantıda özetle şunları söylemiştir: "Bu yıl, Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılımının 75. yıldönümü ve benim de görevdeki ilk yılım. Kanımızı döktüğümüz kardeş ülke Türkiye’yi ziyaret etmek çok anlamlı. Türkiye, Kore Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmadan önce bile özel bir ilişkiye sahipti ve 1957’de ilişkiler kurulduktan sonra bu ilişki hızlı bir şekilde gelişti." Myung, ayrıca, savunma sanayii iş birliği kapsamında Türkiye'nin ürettiği Altay tankının Kore yapımı Black Panther'dan model alınarak geliştirildiğini belirtmiş ve Türkiye'nin Sinop'ta planladığı nükleer santrali Kore tarafından yapılacağını açıklamıştır. Üçüncü ve son haberde ise, iki liderin 103 dakika süren ortak basın toplantılarına değinilerek, bilhassa KEPCO ile imzalanan anlaşma ile Sinop'ta inşa edilecek nükleer santralin önemine vurgu yapılmıştır.

Bir diğer önemli gazete olan JoongAng Ilbo'nun İngilizce versiyonu olan Korea JoongAng Daily'de ise, benzer şekilde, ziyaret için üç farklı habere yer verilmiştir. İlk haberde, Sinop'ta planlanan Türkiye'nin -Rus yapımı Mersin Akkuyu'dan sonraki- ikincisi olacak nükleer santrale değinilerek, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un Ankara'daki Kore Parkı ziyaretinden bahsedilmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin ayrıca Kore liderinin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır ziyaretlerini gerçekleştireceği belirtilerek, Kore savunma sanayiinin Ortadoğu ve Afrika ülkelerini önemli bir pazar olarak gördüğü vurgulanmıştır. İkinci haberde, ilk ülkenin first-ladyleri Emine Erdoğan ile Kim Hea Kyung'tan bahsedilerek, iki hanımefendinin hoş bir fotoğraflarına yer verilmiştir. Haberde, first-ladylerin birlikte Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi'ni gezdikleri ve Kore halk şarkısı Arirang'ın da yer aldığı müzikal eserlerden oluşan bir piyano resitalinin dinlendiği ifade edilmiştir. Ek olarak, Kim Hea Kyung'un Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni kendi programı kapsamında ziyaret ettiği yazılmıştır. Üçüncü ve son haberde ise, ilk habere benzer şekilde ziyaret kapsamında imzalanan mutabakat zaptı ve yeni iş birliği projelerine odaklanılmış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın özellikle Kore otomotiv devi Hyundai'nin Türkiye'de elektrikli araba üretecek olmasına çok sevindiği vurgulanmıştır. Haberde, ayrıca, Türkiye'nin Güney Kore'nin Kuzey Kore ile ilişkilerinde Seul'e destek vermesinin Lee Jae Myung tarafından takdirle karşılandığı belirtilerek, Myung'un Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik övgü dolu sözlerine yer verilmiştir.

Değerlendirme 

Kore basınında da genelde övgüyle karşılanan ve başarılı bulunan Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un Ankara ziyareti, iki ülkenin tarihsel dostluklarını pekiştirmeleri anlamında önemli ve işlevsel bir diplomatik süreç olmuş ve iki devlet, savunma sanayi ve nükleer enerji konusunda iş birliğine yönelerek, bu konudaki istekliliklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Türkiye açısından Sinop Nükleer Santrali'nin yapılması oldukça önemli bir gelişme olurken, Altay tankı üretimi ve diğer savunma sanayii projelerinde Kore'nin bilimsel-teknolojik-endüstriyel desteği ve özellikle de Hyundai firmasının İzmit'te elektrikli araç fabrikası kurmasının da yine çok önemli stratejik açılımlar olduğu vurgulanmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla, bu şekilde, Türkiye, son yıllarda Batı dünyası (ABD ve Avrupa ülkeleri) ile yaşadığı sorunlara dayalı olarak eksik kalan yatırım ve teknolojik desteğini Japonya ve Güney Kore gibi Asyalı Batı müttefiki ülkelerden aldığı destekle kapatmaya çalışmaktadır. Bu da, akılcı bir strateji olmakla birlikte, aradaki mesafeler nedeniyle Avrupa ile daha iyi ilişkilerin kurulması da Türkiye'nin kalkınması ve gelişmesi adına bizce elzemdir. 

Kapak fotoğrafı: NTV

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

24 Kasım 2025 Pazartesi

New Edited Volume: Contemporary Turkish-Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics

 

Contemporary Turkish -Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics, edited by Prof. Dr. Ozan Örmeci, a faculty member at Üsküdar University and General Coordinator of the International Politics Academy (UPA), along with Istanbul Kent University faculty members Prof. Dr. Hasret Çomak, Assoc. Prof. Dr. Doğan Şafak Polat, and Dr. Mesut Özel, and Ankara Hacı Bayram Veli University faculty member Assoc. Prof. Dr. Burak Şakir Şeker, has been published by the London-based international publishing house TPLondon (Transnational Press London). The 387-page book features contributions from 5 editors, as well as Serdar Bay, Barış Doster, Halit Hamzaoğlu, Gürol Baba, Olgun Ukşal, Murat Yorulmaz, İdil Tunçer-Kılavuz, Deniz Berktay, Elnur İsmayıl, Natavan Hüseynova, Oğuzhan Göksel, Çağlar Özer, Sina Kısacık, Mesut Hakkı Caşın, Cenk Özgen, Ahmet Sapmaz, Damla Kocatepe, Yaşar Onay, Cansu Arısoy Gedik, and Emine Eminel Sülün.

The book is described on the back cover as follows: "This volume offers a comprehensive analysis of Turkish–Russian relations from historical roots to contemporary challenges. Covering five centuries of interaction, it explores diplomacy, security, energy, and cultural dimensions within shifting global power structures. Contemporary Turkish–Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics brings together distinguished experts to analyze the evolving dynamics between Türkiye and Russia. Organized into three sections—historical foundations, regional dimensions, and key strategic issues—the book offers in-depth coverage of topics such as energy security, defense industry collaboration, cybersecurity, and cultural diplomacy. Contributors examine critical turning points—from Ottoman–Russian rivalry to Cold War tensions and post-Soviet rapprochement—while addressing regional crises, energy politics, defense cooperation, and soft power strategies. With insights from leading scholars, this book provides nuanced perspectives on how Ankara and Moscow navigate competition and cooperation in an era of multipolarity. Essential reading for academics, policymakers, and anyone interested in Eurasian geopolitics."

23 Kasım 2025 Pazar

Yeni Kitap: Contemporary Turkish-Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics

 

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü Prof. Dr. Ozan Örmeci, İstanbul Kent Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Hasret Çomak, Doç. Dr. Doğan Şafak Polat ve Dr. Mesut Özel ile Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Burak Şakir Şeker'in editörlüğünü yaptıklarını Contemporary Turkish-Russian Relations in the 21st Century Global Geopolitics adlı akademik eser, Londra merkezli uluslararası yayınevi TPLondon (Transnational Press London) tarafından yayımlandı. 387 sayfalık kitapta, 5 editörün yanı sıra, Serdar Bay, Barış Doster, Halit Hamzaoğlu, Gürol Baba, Olgun Ukşal, Murat Yorulmaz, İdil Tunçer-Kılavuz, Deniz Berktay, Elnur İsmayıl, Natavan Hüseynova, Oğuzhan Göksel, Çağlar Özer, Sina Kısacık, Mesut Hakkı Caşın, Cenk Özgen, Ahmet Sapmaz, Damla Kocatepe, Yaşar Onay, Cansu Arısoy Gedik ve Emine Eminel Sülün gibi değerli akademisyen ve araştırmacıların yazdıkları birçok farklı bölüm bulunuyor.

Kitap arka kapağında şu şekilde tanımlanmış: "Bu kitap, Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel köklerinden günümüzün zorluklarına kadar kapsamlı bir analiz sunmaktadır. Beş yüzyıllık etkileşimi ele alan kitap, değişen küresel güç yapıları içinde diplomasi, güvenlik, enerji ve kültürel boyutları incelemektedir. Türkçe ismiyle '21. Yüzyıl Küresel Jeopolitiğinde Çağdaş Türk-Rus İlişkileri', Türkiye ve Rusya arasındaki değişen dinamikleri analiz etmek üzere seçkin uzmanları bir araya getirmektedir. Tarihsel temeller, bölgesel boyutlar ve temel stratejik konular olmak üzere üç bölüme ayrılan kitap, enerji güvenliği, savunma sanayii iş birliği, siber güvenlik ve kültürel diplomasi gibi konuları derinlemesine ele almaktadır. Katkıda bulunanlar, Osmanlı-Rus rekabetinden Soğuk Savaş gerilimleri ve Sovyetler sonrası yakınlaşmaya kadar kritik dönüm noktalarını incelerken, bölgesel krizler, enerji politikaları, savunma işbirliği ve yumuşak güç stratejilerini de ele almaktadır. Önde gelen akademisyenlerin görüşlerini içeren bu kitap, Ankara ve Moskova'nın çok kutuplu bir çağda rekabet ve iş birliğini nasıl yönettiğine dair incelikli perspektifler sunuyor. Akademisyenler, politika yapıcılar ve Avrasya jeopolitiği ile ilgilenen herkes için okunması gereken bir kitap."

Kitaptan bazı bölümler için;

Kitabı bu linklerden temin edebilirsiniz;

Amazon.com

TPLondon

21 Kasım 2025 Cuma

Kıbrıs'ta Liderler Arası İlk Görüşme Gerçekleştirildi

 

Ekim ayında düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini adada federal çözüm yanlısı genç sosyal demokrat aday CTP'li Dr. Tufan Erhürman'ın kazanmasının ardından yeniden gündeme gelen Kıbrıs müzakereleri, önceki gün (20 Kasım 2025) gerçekleştirilen liderler arası görüşme sayesinde yeni bir ivme yakaladı. Birleşmiş Milletler Kıbrıs Özel Temsilcisi'nin konutunda düzenlenen toplantıda, Aralık ayında BM temsilcisi Maria Angela Holguin ile ortak bir toplantı düzenlenmesi, müzakereciler arasında hazırlık görüşmelerinin yeniden başlatılması, Holguin'in Yunanistan ve Türkiye'ye yapacağı ziyaretler ve Avrupa Birliği (AB) temsilcisi Johannes Hahn'ın bu ayın sonlarında adaya gelmesi konularında anlaşmaya varıldı. Holguin, 5 Aralık'ta Erhürman, 6 Aralık'ta da Hristodulidis ile görüşecek ve ardından üçlü bir toplantı yapılacak.

Görüşme sonrası basına açıklama yapan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Hristodulidis ile ilk görüşmelerinin pozitif bir havada geçtiğini belirterek, çözüm atmosferinin oluşması için Rum tarafına 10 maddelik bir öneri sunulduğunu açıkladı. Bu öneriler şöyle izah edildi:

  • Karma evlilikler ve bu evliliklerden doğan çocuklar için vatandaşlık hakkı,
  • Metehan’da üç kabinli geçiş düzenlemesi,
  • Bostancı ve Derinya’da geçişler için seyrüsefer uygulamasının hayata geçirilmesi,
  • Gençlik Teknik Komitesi kapsamında U14 dostluk maçları önerisi,
  • Kayıp Şahıslar Komitesi'ne iki liderli ziyaret,
  • Mülkiyetle ilgili tutuklamaların görüşülmesi,
  • Yeşil Hat Tüzüğü kapsamındaki ticarette yaşanan sıkıntılar,
  • Hellim konusunda sözleşme imzalanmasının gerekliliği,
  • Crans-Montana sonrası kaldırılan AB ad-hoc Komitesi’nin yeniden kurulması,
  • Güvenlik kuvvetleri arasında iletişim kanalının oluşturulması.

Rum Devlet Başkanı Nikos Hristodulidis ise, görüşme sonrası yaptığı açıklamada, Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlatılmasına yönelik temkinli ilerleme sinyali vererek, Kıbrıslı Türk lider Erhürman ile yaptığı ilk görüşmeden çıkan neticeyi olumlu olarak nitelendirdi, ancak bunun bir müzakere olmadığını da vurguladı. Rum lider, ayrıca, müzakerelerde ilerlemenin pratik önlemler ve güven arttırıcı önlemler yoluyla dikkatli bir şekilde inşa edilmesi gerektiğini de vurguladı.

Kıbrıs'ın en bilinen gazetesi olan Cyprus Mail, görüşme sonrasında yayınladığı editoryal yazıda, Erhürman'ın seçilmesiyle KKTC'nin siyasal tonunda yaşanan değişikliğin Kıbrıs müzakereleri için umut ışığı haline geldiğini belirtirken, Erhürman'ın 10 maddelik önerilerinin şu anda mevcut olmayan bir “uzlaşma ortamı” yaratmayı amaçladığını ve bunların her iki tarafın da büyük bir taviz vermesini gerektirmeyen, pratik ve güven arttırıcı önlemler olduğunu yazdı. Gazete, Kıbrıs Türk tarafının yaklaşımındaki radikal değişikliğin cesaret verici olduğunu da ekleyerek, bu önerilerin haklı olduğunu ve KKTC Cumhurbaşkanı'nın pratik yaklaşımının Hristodulidis'i hazırlıksız yakalamış olabileceğini belirtti. 

Görüşmeyi değerlendirmek gerekirse, daha önceki analizlerimizde de belirttiğimiz üzere, Kıbrıs müzakereleri konusunda çok bilgili ve hazır olan Erhürman ekibinin 10 maddelik gerçekleştirilebilir önerileriyle görüşmelere damga vurduğu ve Kıbrıs Türk tarafının çözüm için istekli olduğunu herkese gösterdiği belirtilebilir. Bu bağlamda, geçmişte Annan Planı'na da "evet" diyen Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesi zaten ortadayken, topun artık Rumlarda olduğu söylenmelidir. Bu noktadan itibaren Rum liderliği ve halkı, sorunu gerçekten çözmek isteyip istemediklerine karar vereceklerdir. Buna sıcak bakıp müzakereleri başlatmaları durumunda ise, Tufan Erhürman'ın seçim manifestosunda yer alan 4 şart uyarınca (1. Kıbrıslı Rumların siyasi eşitlik ve dönüşümlü Başkanlığı kabul etmeleri, 2. Müzakereler için bir takvim belirlenmesi, 3. Mülkiyet konusunda varılan uzlaşının bozulmayacağının taahhüt edilmesi, 4. Kıbrıslı Rumların müzakereleri terk etmeleri halinde statükoya dönülmemesi ve KKTC’nin bazı kazanımlar elde etmesi), KKTC'nin bu süreçten güçlenerek çıkması veya Kıbrıs'ta geçen 50 yılın ardından bir siyasi çözüme varılması gibi iki ihtimal karşımıza çıkacaktır. Dileğimiz, Kıbrıslı Türklerin en doğru kararı vermeleri ve ana vatan Türkiye'nin çıkarlarını da azami şekilde korumalarıdır. 

Kapak fotoğrafı: Cyprus Mail

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

20 Kasım 2025 Perşembe

Suudi Arabistan-ABD Hattında Güncel Gelişmeler

 

 Giriş

Uluslararası medyada daha ziyade Suudi Arabistan'da forma giyen ünlü Portekizli futbolcu Cristiano Ronaldo'nun Beyaz Saray'da ağırlanması nedeniyle gündem olan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman'ın ABD (Amerika Birleşik Devletleri) Başkanı Donald Trump tarafından Beyaz Saray'da ağırlandığı tarihi zirve, aslında iki ülkenin ilişkileri ve Ortadoğu bölgesinin geleceği konusunda da çok önemli gelişmelere sahne olmuştur. Bu yazıda, babası 7. Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz el-Suud'un ilerleyen yaşı nedeniyle aktif yönetimden çekilmesi sonucunda son birkaç yıldır bu ülkenin siyasetine yön veren asıl yönetici durumundaki Muhammed bin Salman'ın ABD gezisi değerlendirilecektir.

Veliaht Prens Muhammed bin Salman'ın ABD ziyareti kapsamında Beyaz Saray'a giden efsanevi futbolcu Cristiano Ronaldo, Oval Ofis'te Başkan Trump'la hatıra fotoğrafı çektirdi

Reformist ve Acımasız: Bir Suudi Veliaht Prensin Portresi

İleri yaştaki babası Kral Selman tarafından 2015 yılında Veliaht Prens ilan edilen 1985 doğumlu Muhammed bin Salman (kısaca MBS), henüz 30 yaşında dünyanın en genç Savunma Bakanı ve 32 yaşında Suudi Arabistan’ın iki numaralı yöneticisi olmayı başaran çok hırslı bir yöneticidir. Veliaht Prens ilan edilir edilmez, Suudi Arabistan Krallığı tarafından yönetilen bir yolsuzluk operasyonu kapsamında kendisine rakip olabilecek kardeş ve akrabalarını aylarca Ritz-Carlton otelinde enterne edecek şekilde pasifize etmeyi başaran MBS, bu konuda çeşitli yasal düzenlemelerin de yapılmasını sağlayarak, ülkede ipleri babasının ardından eline alacağını herkese göstermiş ve bu uğurda sertlik yapabilecek acımasız bir yönetici olduğunu ortaya koymuştur.

MBS

Ancak aynı MBS, ülke yönetimini devralmasının ardından, Suudi Arabistan'ın dünyanın geri kalanı ile iyi ilişkiler kurmasına engel olduğunu düşündüğü bazı gelenek ve uygulamalarda da değişikliğe gitme kararı almış ve yaptığı reformlarla bir yandan da gençlerin sevdiği bir lider haline gelmiştir. Bu reformlar arasında; henüz bir parlamentonun bulunmadığı ülkede kadınların belediye seçimleri için seçme ve seçilme hakkının sağlanması, kadınların stadyumlarda maç izleme, konserlere katılma, sinema salonlarına gitme ve yalnız araba kullanabilme gibi özgürlüklerinin teminat altına alınması, orduya kadın personel alınması ve kadınların istedikleri gibi giyinebilmeleri yönünde destek veren açıklamalar yapılması gibi tarihi adımlar bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, Suudi Prens, ülkesinin hidrokarbon kaynaklarından bağımsız güçlü bir ekonomi olması için başlattığı NEOM şehri projesi, Suudi Vizyonu 2030 (Vizyon 2030) ve başta Başkan Trump olmak üzere etkili Amerikalı ünlülerle kurduğu dostluklarla adından söz ettirmeyi ve övgü almayı başarmıştır. Suudi Prens'in bu doğrultuda yaptığı bir diğer girişim ise, Suudi Arabistan Pro Lig takımlarına devletçe büyük yatırım yaparak, Avrupa'dan ve dünyanın diğer bölgelerinden en yetenekli ve ünlü futbolcuların ülkeye transfer ettirilmesi ve bu sayede ülkedeki ulaşım imkânları, spor aktiviteleri, medya görünürlüğü ve turizm teşvikinin arttırılmaya çalışılması olmuştur. CR7 lakabıyla bilinen efsanevi futbolcu Cristiano Ronaldo, işte bu doğrultuda 2023 yılında Al-Nassr FC takımına rekor bir ücretle transfer edilmiştir. Ronaldo dışında son yıllarda Karim Benzema, Neymar Jr., N'Golo Kanté, Merih Demiral, Ivan Rakitic vs. gibi onlarca başka yıldız futbolcu da Suudi Arabistan'ın yolunu tutmuş ve bu sayede ülkeye yönelik uçuşlar ve medya ilgisi hızla artmıştır.

Muhammed bin Salman ve Başkan Trump 2018'te Beyaz Saray'da

İlk ABD ziyaretini 19-24 Mart 2018 tarihlerinde gerçekleştiren MBS, bu ziyaret kapsamında Başkan Trump'ın yanı sıra ünlü iş insanları Bill Gates ile Jeff Bezos, talk-show sunucusu Oprah Winfrey gibi ünlü ve etkili kişilerle bir araya gelen MBS, ayrıca Four Seasons Oteli'ni 3 gün süreyle kapatarak burada birçok Hollywood yıldızını ağırlamıştır. Bu yıldızlar arasında "The Rock" lakaplı ünlü aktör Dwayne Johnson, ünlü ve deneyimli aktör Morgan Freeman ve başarılı yönetmen James Cameron da bulunmaktadır. Bu ziyaretten akılda en çok ise, Başkan Trump'ın Suudi Arabistan'ın ülkesinden satın aldığı silahları bir pano ile sırasıyla takdim ettiği ve bunların alım fiyatlarını da açıkladığı garip sahne kalmıştır.

Reformları, gençliği ve ABD ile kurduğu iyi ilişkiler sayesinde Veliaht Prenslik kariyerine çok iyi bir başlangıç yapan MBS, buna karşın aynı yılın Ekim ayında İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu'nda yaşanan elim bir olay nedeniyle (Cemal Kaşıkçı cinayeti) bir süre yoğun eleştirilere maruz kalacağı zorlu bir döneme girmiştir. 2 Ekim 2018 tarihinde nişanlısı Hatice Cengiz ile birlikte evlilik işlemlerini gerçekleştirmek için İstanbul’daki Suudi Arabistan’ın Başkonsolosluğu’na giriş yapan, ancak bir daha binadan çıkamayan ve ilerleyen günlerde bina içerisinde işlenen bir cinayete kurban gittiği anlaşılan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın başına gelenler nedeniyle suçlanan MBS, her ne kadar bu olayla bir alakasının olmadığını ifade etse de, uzunca bir süre Batılı basın-yayın organlarının manşetlerinde yer almamış ve bir süre sessizliğe bürünmüştür. Her ne kadar bu süreçte Suudi Arabistan'daki reformlar derinleşse ve kök salmaya başlasa da, MBS'in üzerinde oluşan şüpheler, bu ülkenin modernleşme tarzı ve yönetim stili hakkında bilhassa Batı dünyasında ciddi eleştirilere neden olmuştur. Bu eleştiriler, genelde MBS'in reformlarını öven ama acımasızlığını eleştiren nitelikte olmuştur. Bu nedenle, 7 yılı aşkın bir süreden sonra MBS'nin yeniden Beyaz Saray'ı ziyaret etmesi büyük bir diplomatik olay haline gelmiş ve Amerikan basınında birçok habere konu olmuştur.

Son olarak, MBS döneminde Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin de sıklıkla gündeme geldiğini ve bu konuda dengeli mesajlar vermeye gayret eden Prens Muhammed'in Filistin Devleti'nin kurulması sağlandığı takdirde İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeye açık olduğunun belirtilmesi gerekir. Hatta, hatırlanacak olursa, 7 Ekim 2023 tarihli Hamas saldırısından hemen önce, Eylül ayı sonlarında, Prens Muhammed, Amerikan Fox News kanalına özel bir röportaj vermiş ve NEOM şehri başta olmak üzere Suudi reformlarının anlatıldığı programda "İsrail'le normalleşmeye her geçen gün daha da yakınlaştıklarını" ve bunun "Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en büyük anlaşma olacağını" söylemiştir. Veliaht Prens, bu konuda yine Filistin Sorunu'nu gündeme getirmiş ve Filistinlilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesinden (ihtiyaçlarının karşılanması) söz etmiş, ancak bunun içeriğini açık şekilde tarif etmemiştir. MBS, İsrail'i kimin yönettiğine kendilerinin karar veremeyeceğini de sözlerine ekleyerek, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'ya özel bir nefretinin olmadığını göstermiştir. Lakin 7 Ekim saldırısı sonrasında her iki tarafta da radikal zihniyetlerin ağır basması neticesinde, Prens'in iki devletli barışçıl vizyonu zarar görmüş ve Hamas ile İsrail arasında Gazze halkını büyük acılara sevk eden acımasız bir savaş başlamıştır.

Genç Prens Yeniden Beyaz Saray'da

ABD'nin başkenti Washington DC'de Beyaz Saray adı verilen resmi Başkanlık konutunda ABD Başkanı Donald Trump tarafından kapsamlı bir protokol ve törenle karşılanan MBS, bir süre bahçede Başkan Trump'la sohbet ettikten sonra içeri geçmiş ve Oval Ofis'te iki ülke delegasyonları arasında kapsamlı müzakereler başlamıştır. 7 yıllık bir aranın ardından Muhammed bin Selman'ı yeniden Beyaz Saray'da ağırlayan Başkan Trump, Suudi Arabistan ile harika ilişkilere sahip olduklarını ve Muhammed bin Selman'ın "çok yakın dostu" olduğunu vurgulamış ve Veliaht Prens'in yaptıklarını överek, bölgede Suudi Arabistan, İsrail ve ABD'ye tehdit oluşturan İran nükleer programına zarar vererek büyük bir başarı sağladıklarını iddia etmiştir. Elbette Trump'ın MBS'i bu derece övmesinde önemli bir etken, güvenlik ve istikrarı konusunda ABD'ye bağlı durumda olan Suudi Krallığı'nın ABD'ye 1 trilyon dolar değerinde yatırım yapmayı kabul etmesidir. Daha önce 600 milyar dolar olarak ilan edilen yatırımlar, Prens'in kişisel inisiyatifiyle ziyaret sırasında daha da yükseltilmiş ve ekonomik başarısını Amerikan halkına anlatmaya çalışan Başkan Trump'a destek olunması adına, 1 trilyon dolar değerinde tarihi bir düzeye ulaştırılmıştır. ABD tarafı da, Suudi Arabistan'la imzalanan Stratejik Savunma Anlaşması (SDA) kapsamında, şimdilik Ortadoğu bölgesinde yalnızca İsrail'de bulunan F-35 savaş uçakları ile yaklaşık 300 Abrams tankının tedarikine onay verdiğini açıklamıştır. Başkan Trump, F-35'lerin İsrail'in elindekilere çok benzer olacağını belirtirken, bazı uzmanlar İsrail'in F-35'lerindeki özel sensörlerin Suudi F-35'lerinde olmayacağını yazmıştır.

Oval Ofis'te basına açık olarak yapılan görüşmelerde çok ilginç bazı anlar da yaşanmıştır. Bu vesileyle MBS'i öven ve "geleceğin Suudi Kral'ı" olarak takdim eden Başkan Trump, sıcak sözleriyle MBS'i sık sık güldürmüştür. Suudi Veliaht Prensi MBS ise, Başkan Trump'ın dünya barışı ve ekonomik kalkınma konusundaki yaptıklarını överek, ülkesinin ABD'ye yatırım yapmaktan mutluluk duyduğunu ifade etmiştir. Basın toplantısında 11 Eylül (9/11) saldırılarından ülkesinin sorumlu tutulması üzerine sinirlenen Prens Muhammed, bu elim olay nedeniyle hayatını kaybeden Amerikalıları saygıyla anarken, aslında bu olayda El Kaide terör örgütü lideri Usama bin Ladin'in ABD ile Suudi Arabistan'ın aralarını açmak için bilinçli olarak bazı Suudi vatandaşlarını kullandığını söylemiştir. MBS, ülkesinin terörizme daima karşı durduğunu ve ABD'yi terörle mücadelesinde desteklediğini de sözlerine eklemiştir. Başkan Trump da bu soruyu soran gazeteciye misafirlerini utandırdığı için kızarak, onun mensup olduğu basın kuruluşunun (ABC News) yalan haberler yaptığını iddia etmiştir.

Trump, görüşmede Suriye konusunda da önemli mesajlar vererek, Şam'a yönelik ekonomik yaptırımları Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın tavsiyesi üzerine kaldırdıklarını ve Ahmed el-Şara liderliğindeki Suriye'nin kalkınması için destek olduklarını vurgulamıştır. Bu konuda Suudi Arabistan'ın yapabilecekleri ise açıkça belirtilmemiştir. 

Yine bu görüşmede, Suudi Arabistan'ın İbrahim (Abraham) Anlaşmaları'na katılarak İsrail'le ilişkilerini normalleştirmesi konusu da gündeme gelirken, MBS, bu konuda istekli olduklarını ama önce Filistin Sorunu konusunda iki devletli çözüm yolunda adımlar atıldığından emin olmak istediklerini açıklamıştır. Bu anlamda, Riyad, önceki çizgisini koruyarak, Filistin Devleti'nin kurulması durumunda İsrail'le ilişkileri normalleştirmek istediğini ilan etmiştir.

Prens Muhammed, İran nükleer programı konusunda ise, ABD ile İran arasında bir anlaşma yapılmasını desteklediklerini söylemiş, Başkan Trump da İran'ın kendileriyle anlaşma yapmak istediğini iddia etmiş ve kendisinin de buna açık olduğunu söylemiştir. 

Sonuç

Sonuç olarak, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman'ın Kasım 2025 tarihli Beyaz Saray ziyareti, geleneksel bir müttefiklik olan ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin özellikle güvenlik ve ekonomi alanlarında halen güçlü şekilde devam ettiğini göstermiştir. İki ülke arasında yapılan rekor düzeyindeki anlaşmalar (ABD'ye Suudi yatırımları ve Suudilerin ABD'den silah alımları), bunun somut bir kanıtıdır. Buna karşın, Suudi Arabistan'ın kısa süre önce BRICS+ üyeliğine kabul edildiğini ve Çin başta olmak üzere bazı ABD rakibi ülkelerle de yakın ilişkilerinin olduğunu belirtmek gerekir. Hatta Çin'in Suudi Arabistan dış ticaretinde açık farkla ilk sırada olması, bu ülkeyle ilişkilerin ABD ile müttefikliğe kurban edilemeyeceğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.

İki ülke ilişkilerinin bölgesel bağlamda olumlu yansımaları ise Suriye ve Filistin'de gerçekleşebilir. Daha açık belirtmek gerekirse, İsrail'in Filistin Devleti'nin kurulmasına yeşil ışık yakması halinde Suudi Arabistan ve diğer tüm bölge ülkelerinin İsrail'i tanıması kolaylaşabilecekken, bu, radikal yaklaşımları olan devletleri ve grupları ise bölgede daha zorda bırakacaktır. Keza Suriye'nin yeniden inşası konusunda Suudi Arabistan ve Türkiye'nin katkıları da, ABD ve İsrail tarafından da desteklenebilecek bir süreç haline gelebilir. Bu nedenle, ABD-Suudi Arabistan ilişkileri, Suriye, İsrail ve Türkiye gibi diğer bölgesel ülkeler açısından da son derece önemli ve faydalıdır. Dileğimiz, İran'ın da nükleer programı konusunda ABD ile anlaşmaya varması ve bölgesel normalleşme sürecine dahil olmasıdır.

Kapak fotoğrafı: TRT Haber

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

19 Kasım 2025 Çarşamba

Belçika Başbakanı De Wever’den Şaşırtan Öneri: Benelüks Ülkesini Kuralım

3 Şubat 2025’ten bu yana Belçika Başbakanı olarak görev yapan 1970 doğumlu Belçikalı Flaman siyasetçi Bart De Wever, geçtiğimiz Haziran ayında Belçika ile Hollanda’nın birleşmesi yönündeki ilginç açıklamasının[1] ardından, bu defa da Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un birleşmesini savunarak ve bunun “Avrupa'nın atan kalbi” haline gelebileceğine inandığını belirterek dikkatleri üzerine çekti.[2]

Bart De Wever

Yeni Flaman İttifakı'ndan bu sene başlarında Başbakan olmayı başaran Belçikalı Flaman siyasetçi Bart De Wever, pek siyasi gündem yaratamayan ülkesi ve bölgesini hareketlendirmek istemiş olmalı ki, son dönemde yaptığı ilginç çıkışlarla adından söz ettiriyor. Hatırlanacak olursa, Belçika Başbakanı, Haziran ayında yaptığı açıklamada, 16. yüzyılda Hollanda'nın ayrılmasının “başlarına gelen en büyük felaket” olduğunu söylemiş ve bu görüşünü bu ayın başlarında Amsterdam'da verdiği bir konferansta da tekrarlamıştı.[3] Wever, şimdi bir adım daha da ileri giderek, kısaca Be-Ne-Lüks olarak bilinen ve Avrupa Birliği’nin kurucularından olan ve kendi aralarında Benelüks Ekonomik Birliği’ni de 1958’den beri devam ettiren[4] Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un birleşmesi gerektiğini söyledi. Belçika Flaman Bölgesi Hükümeti Başbakanı Matthias Diependaele de, tarihçi olan De Wever’ın savunduğu bu siyasi projenin tarihi temelleri olduğunu da söyleyerek kendisine destek açıkladı.

Diependaele, sözlerine şöyle devam etti: “Dünyada olup bitenlere, jeopolitik değişimlere, Amerika Birleşik Devletleri'nin serbest ticarete bakış açısına, Çin'in kendini konumlandırma biçimine, Rusya'nın savunmaya yönelik tehdidine bakarsanız, o zaman Flanders ve Hollanda, Belçika ve Hollanda'nın birçok konuda birlikte hareket edip bu zorlukları birlikte aşabileceklerini düşünüyorum.”[5] Diependaele, görüşünü desteklemek adına, nüfusu 30 milyonu aşacak (Belçika: 12 milyon, Hollanda: 18 milyon, Lüksemburg: 700 bin) böyle bir ülkenin Avrupa Birliği’nin 4. büyük ekonomisi olacağını da sözlerine ekleyerek, üç zengin devletin birlikte teknoloji, inovasyon ve ticarette büyük atılım yapabileceklerine vurgu yaptı.

Benelüks haritası

De Wever’ın Diependaele tarafından da destek verilen açıklamasında vurguladığı “Avrupa’nın atan kalbi” ise, kuşkusuz, akıllara Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kısa süre önce ifade ettiği “Avrupamız ölebilir” sözlerini getirdi.[6] Belçika’nın Flaman yöneticilerinin heyecan yaratan bu sözleri gündem olsa da, CRISP uzmanı Caroline Sägesser’e göre, Belçika’nın Fransızca konuşan Valon kesiminde böyle bir siyasi yaklaşıma halen mesafeli duruluyor.[7] Bu konuda henüz elde bilimsel yöntemlere dayalı istatistikler olmasa da, şimdiden sosyal medyada bazı anketlerin başlatılması bu konudaki isteği ortaya koyuyor. Ayrıca üç ülkenin AB projesi ile de desteklenen uyumlaşma süreçleri kesintisiz şekilde devam ediyor. Öyle ki, hatırlanacak olursa, 2018 yılında da üç ülkenin aynı zaman diliminde kalmaları konusunda bir anlaşma yapılmıştı.[8]

Bir değerlendirme yapmak gerekirse, elbette ülkemizde pek konuşulmayan bu gelişmeyi AB karşıtı bir süreç olarak değerlendirmemek gerekir. Zira bu üç ülkenin halen faal olan birlikleri, aslında Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na da ilham kaynağı olan başarılı bir ekonomik entegrasyon projesiydi.[9] AB’nin merkezi durumundaki Belçika ve Lüksemburg’un bu konudaki duruşları zaten oldukça kararlı. AB konusunda zaman zaman muhalif seslerin güçlendiği Hollanda ise, tarihsel olarak İngiltere ile iyi ilişkilerine karşın, AB projesinin de sayesinde ekonomisini dünyada ilk 20’de tutabilen bir devlet. Bu nedenle, şimdilerde gündeme getirilen bu birleşme projesi, AB karşıtı riskli bir jeopolitik yaklaşım olarak algılanmayabilir. Lakin, elbette, ulusal reflekslerin güçlü olduğu ve Fransızca’ya Uluslararası Frankofoni Örgütü aracılığıyla bayrağı gibi kutsal muamelesi yapan Fransa’daki milliyetçiler için, Fransızca konuşan Valon nüfusun Belçika’nın kontrolünden çıkarak daha büyük bir devletin parçası haline geleceği süreç pek de olumlu görülmeyebilir. Nitekim Valonların bu projeye sıcak bakmayacakları da uzmanlar tarafından ifade ediliyor.

Bu nedenle, Belçika Başbakanı’nın projesi şimdilik bir jeopolitik fantezi muamelesi görmeye devam edecek. Ancak gelecekte neler olabileceğini kim bilebilir? Zira bugünün AB’si de, 1950’lerde, hiç şüphesiz, neredeyse herkes için heyula gibi algılanabilecek bir jeopolitik vizyondu.

Kapak fotoğrafı: (soldan sağa) Belçika Başbakanı Bart De Wever, Lüksemburg Başbakanı Luc Frieden ve görevinden ayrılan Hollanda Başbakanı Dick Schoof, Benelüks Birliği üye devletleri hükümetlerinin yenilenen siyasi deklarasyonunun imzalanması töreni sırasında.

Kaynak: The Brussels Times

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.brusselstimes.com/1645195/belgian-pm-de-wever-still-supports-reunification-of-belgium-and-the-netherlands.

[2] https://www.brusselstimes.com/belgium/1842240/turning-the-benelux-into-one-country-belgian-pm-wants-to-reunite-beating-heart-of-europe.

[3] https://www.brusselstimes.com/belgium/1842240/turning-the-benelux-into-one-country-belgian-pm-wants-to-reunite-beating-heart-of-europe.

[4] https://www.britannica.com/topic/Benelux.

[5] https://www.brusselstimes.com/belgium/1842240/turning-the-benelux-into-one-country-belgian-pm-wants-to-reunite-beating-heart-of-europe.

[6] https://www.atlanticcouncil.org/blogs/new-atlanticist/our-europe-is-mortal-it-can-die-decoding-macrons-sorbonne-speech/.

[7] https://www.brusselstimes.com/belgium/1842240/turning-the-benelux-into-one-country-belgian-pm-wants-to-reunite-beating-heart-of-europe.

[8] https://www.hukukihaber.net/beneluks-ulkelerine-ayni-zaman-dilimi.

[9] https://www.brusselstimes.com/1048589/why-we-still-need-benelux.

Amerikan Dolarının Tahtı Sarsılıyor Mu?


Dünyada Amerika Birleşik Devletleri’nin (kısaca ABD) küresel siyasi ve ekonomik liderliğinin sembolü olan ve halen uluslararası ticarette en yaygın kullanılan ve geçerli para birimi olan Amerikan (ABD) doları, son yıllarda çok kutupluluk yönelimli olarak değişen ve dönüşen uluslararası sistemde kısmen de olsa güç kaybediyor. Bu yazıda, Amerikan dolarının hâkimiyetini riske atan BRICS’in yeni girişimlerinden bahsedeceğim.

ABD’nin küresel siyasete belli ölçülerde yön vermeyi başaran küresel ekonomide Amerikan doları ve çeşitli uluslararası ödeme mekanizmalarını (örneğin SWIFT sistemi) kullanarak siyaseten sorun yaşadığı ülkeleri cezalandırma yaklaşımı, son yıllarda tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru dönüşen uluslararası sistemde çeşitli sorunlara neden oluyor. ABD karşıtı ülkeler, bu yaptırımların siyasi amaçla kullanıldığını iddia ederek, kendi alternatif sistem ve mekanizmalarını oluşturmak ve dış ticaretlerini dolar dışındaki para birimleriyle yapmak konusunda girişimlerini son yıllarda hızlandırmış durumda. Öyle ki, geçtiğimiz gün bazı Batı-dışı basın-yayın kuruluşlarında yayınlanan haberlere göre, BRICS üyesi ülkeler[1] BM üyesi tam 185 ülkede geçerli olacak Yuan Ödeme Sistemi konusunda anlaştılar.[2] Bu girişimin başlatılması, geleneksel Batı kontrolündeki finansal sistemlerin dışında gerçekleşebilecek uluslararası finansal işlemler için gerekli altyapıyı oluşturmaktadır. Çin uzmanı Cyrus Janssen’e göre, BRICS’in başlattığı ve Latin Amerika’dan Asya ve Afrika’ya geçerli olacak bu yeni sistem sayesinde, Çin, uluslararası ticareti kolaylaştırmak için kendi para birimi “renminbi”ye dayalı Sınır Ötesi Ödeme Sistemi’ni yaygın hale getirmektedir.[3] Bu bağlamda, Bloomberg’in Temmuz ayındaki haberinde de belirtildiği üzere, dünyadaki toplam nüfusun yüzde 49’u ve küresel ekonominin yüzde 39’unu temsil eden BRICS, dünya ekonomisi ve siyasetine damga vuracak şekilde hızla gelişmektedir.[4] BRICS’e gerçekleşmesi beklenen yeni katılımlar ve ABD’nin Gazze krizi gibi konulardaki duyarsız tavrına dayalı olarak “küresel güney” olarak da bilinen gelişmekte olan ülkelerde bozulan imajı nedeniyle, bu rakamların ilerleyen yıllarda daha da artması beklenmektedir. Bu anlamda tesadüfi değildir ki, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 2026 G7 Zirvesi’ne Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i davet etmeyi değerlendirmektedir.[5]

Buna paralel olarak, Çin, Hindistan ve Rusya gibi BRICS üyesi büyük ekonomik aktörlerin dolar kullanmaktan vazgeçmeye başlamaları nedeniyle, özellikle Çin para birimi renminbinin kullanım oranı dünyada hızla artmaktadır. Almanya’nın ünlü bankası Deutsche Bank verilerine göre, 2023’te küresel ticarette kullanım oranı yüzde 2 düzeyinde olan renminbi, 2024’te yüzde 6’ya yükselmiştir.[6] 2025’te ise bu oranın yüzde 7,6’ya çıktığı kaydedilmektedir.[7] Bu hızla devam ederse, yakın gelecekte Çin’in para biriminin euroyu geçerek hâkim para birimi olma noktasında ABD dolarıyla mücadele edeceği günlerin yaşanması olasıdır. Zira birçok gelişmekte olan ülke (Kenya, Angola, Etiyopya, Endonezya, Slovenya, Kazakistan), Çin para birimine yatırım yapmaya başlamışlardır. Afrika’da bu ülkelerin ilerleyen yıllarda hızla artması beklenmektedir.

Sonuç olarak, ABD’nin tek kutupluluk döneminde (1991-2020) yaptığı stratejik hatalar, Amerikalı siyasetçi ve diplomatların diğer ülkelere ve halklara yönelik küçümser yaklaşımları ve Çin’in muazzam kaynaklarını gelişmekte olan ülkelere daha fazla ayırması gibi sebeplerle, ABD dolarının hâkimiyeti giderek zayıflamaktadır. Bu, aslında küresel ekonomide 1990’lardan günümüze yaşanan durumun para piyasalarına yansımasıdır ve büyük bir kriz alameti gibi algılanmamalıdır. Ancak bu konuda Batılı basın-yayın organlarında hiç bahsedilmemesi oldukça ilginç ve özgürlükler açısından sakıncalı bir durumdur.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Kapak fotoğrafı: https://en.clickpetroleoegas.com.br/Russia-prepares-global-payments-backed-by-gold-for-the-BRICS--challenges-the-hegemony-of-the-dollar-and-aims-to-create-an-armored-BRICS-Pay-vml97/

 

DİPNOTLAR

[1] BRICS’in günümüzde tam 11 resmi üyesi bulunmaktadır. Bunlar, alfabetik sırayla; Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Brezilya, Çin, Endonezya, Etiyopya, Güney Afrika, Hindistan, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Rusya’dır. Bakınız; https://brics.br/en/about-the-brics.

[2] Bakınız; https://bricscooperation.com/yuan-based-payment-system.

[3] https://www.youtube.com/watch?v=jJZ6fpt3wv4.

[4] https://www.bloomberg.com/news/newsletters/2025-07-07/brics-is-getting-increasingly-harder-to-ignore.

[5] https://www.bloomberg.com/news/articles/2025-11-12/macron-has-floated-idea-of-a-g-7-invite-for-xi-jinping-next-year.

[6] https://www.db.com/news/detail/20250623-charting-the-renminbi-s-rise-as-a-global-currency?language_id=1#:~:text=Trade%20Finance%3A%20By%20the%20end,and%20major%20global%20trade%20corridors.

[7] https://www.youtube.com/watch?v=jJZ6fpt3wv4&t=577s.