24 Temmuz 2010 Cumartesi

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek


-->
Son yıllarda sayıları hızla artan popüler tarih kitaplarının başarılı örneklerinden olan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek” adlı kitabı, Timaş Yayınları tarafından piyasaya sürülmüş ve halktan büyük ilgi görerek yaklaşık 30 baskı yapmış bir eserdir. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”; bilgisinden ve fil hafızası olarak da adlandırılan müthiş hafıza gücünden şüphe duyulmayan Prof. İlber Ortaylı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Osmanlı devlet idaresinin pek iyi bilinmeyen ya da yanlış bilinen bazı noktalarına değindiği ve dipnotlu akademik bir çalışmadan ziyade sohbet eder gibi herkesin anlayabileceği bir şekilde yazılmış bir eserdir. Bu yazıda kitapta yer alan bazı önemli noktaları size aktarmaya çalışacağım.
Kitabın başlarında Ortaylı son yıllarda Türk ve Yunan takımları arasındaki spor karşılaşmaları nedeniyle gündeme gelen Konstantinopolis kelimesine ve bu konudaki kompleksimize değiniyor ve bunun ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ortaylı’ya göre bu konuda Türk milleti gereksiz bir alerji göstermektedir, zira Osmanlı kayıtlarında İstanbul yüzyıllar boyunca Konstantiniyye ya da “be makam-ı Konstantiniyye el Mahmiye” yani “Konstantiniyye; korunmuş makam” şeklinde geçmiştir. Osmanlı döneminde devlet Büyük Konstantin’in adını taşımaktan dolayı asla yüksünmüş değildir. Ancak Yunanlıların 20. yüzyılda kendi kralları Konstantin ile Büyük Konstantin arasında bir ilişki kurmaya çalışmaları ve Megali Idea düşüncesiyle bu muhteşem şehre göz dikmeleri üzerine bu konuda Türklerde bir hassasiyet oluşmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre günümüzde böyle bir komplekse gerek yoktur ve İstanbul yerine peki hala Konstantinopolis ya da Konstantiniyye kelimeleri kullanılabilir. Osmanlı Devleti’nin bu muhteşem baş şehri tarihsel süreçte Stinpoli, İslambol, Der-Saadet, Asitane gibi değişik isimlerle anılmış olabilir ancak sonuçta son Roma İmparatorluğu olan Osmanlı’nın başkentidir ve büyük bir mirasın sahipçisidir.
Kitabın ikinci bölümü Mimar Sinan üzerinedir. Ortaylı’ya göre devşirme olduğu bilinen ve Hassa Mimarları Ocağından yetişmiş olan Mimar Sinan büyük yeteneğinin yanı sıra farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu ve Osmanlı coğrafyasının verimli kültürel atmosferinde yetişmesi sayesinde bugün dünyada ismi hala anılan çok büyük mimar olmayı başarmıştır. Mimar Sinan aslında bağımsız bir dehadan öte bir ekolün, bir medeniyetin temsilcisi, çok başarılı bir ustasıdır. Yeniçeri Ocağı’na bağlı olan Hassa Mimarları Ocağı’nda tam bir Osmanlı kültürüyle yetişmiştir ve bu nedenle ölümsüz eserleri Osmanlı medeniyetinin ulaştığı noktanın kusursuz bir şekilde estetize edilmiş halidir.
Kitabın bir sonraki bölümü Osmanlı’da devşirme sistemi üzerine ve bu bölümde gerçekten az bilinen bu konuya açıklık getiren oldukça önemli bilgiler bulunmakta. Devşirme kısa bir tarifle devletin Kapıkulu Ocakları olan Sipahilerle, Yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmış bir sistemdir. Devşirme işleminde en çok Hıristiyan köyleri tercih edilmiştir. Ancak Müslüman devşirmelerin sayısı da az değildir. Osmanlı’nın Musevi kompartımanından devşirme aldığı ise görülmemiştir. Bunun anti-Semitizmle ya da Yahudilerin ayrıcalıklı olmasıyla bir alakası yoktur. Osmanlı Yahudileri çok büyük ölçüde medenileşmiş şehir toplumudur ve devşirme işleminde kilit nokta henüz gözü açılmamış köy çocuklarının tercih edilmesidir. Bu nedenle köylerde yaşayan Hıristiyan ve Müslüman çocukları devşirme sistemi için tercih edilmiştir. Devşirme işlemi birkaç yılda (2-3 yılda) bir yapılır ve devşirme çocuk sayısı beş-altı bini geçmezdi. Yalnızca Balkanlar’dan değil, Orta Anadolu’dan, Kafkasya’dan devşirme çocuklar alınmıştır. Tek çocuklu ailelerin ve tek erkek çocuğu olan ailelerin çocukları devşirme için alınmaz. Dahası devşirme işlemi öncesi mutlaka köy cemaatinin izni alınır. İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” romanındaki gibi 3-5 yaşındaki Hıristiyan çocukları sepete alınıp götürülmez. Sağlıklı ve fizyonomisi düzgün parlak gençler (9-15 yaş arası olur genelde) ailelerin rızası alınarak kendi istekleri doğrultusunda devşirmeye alınır. Devşirme işlemi yapılırken çocuğun hangi etnik kökenden olduğuna bakılmaz. Aileler de devşirmeye sıcak bakmaktadır. Zira bu yolla çocukları iyi bir eğitim alacak, iyi imkânlarda yaşama şansı olacak ve kendilerine de yardımcı olacaktır. Çok zeki ve güzel olan devşirme çocuklar Enderun mektebine alınırlar. Ancak Enderun’la alakalı olarak çıkarılan “oğlanlar” sözü Ortaylı’ya göre gerçek değildir. Birçok Avrupalı gözlemcinin de ifade ettiği gibi bu çocukların seçiminde gösterilen özen nedeniyle dünya tarihinde hiçbir devletin protokolü Osmanlı kadar göz alıcı olmamıştır. Kısaca devşirme bir hayat tarzı ve imparatorluk sistemidir. Devşirilen çocuklara Türkçe ve İslam dini öğretilir. Din eğitimi İlber Ortaylı’ya göre rafine bir medrese eğitimi değildir, daha çok bir köylü dindarlığı düzeyindedir. Devşirmelik 17. yüzyıldan itibaren azalmış ve daha sonra yavaş yavaş tamamen ortadan kalkmıştır.
Osmanlı’daki aile kurumu da Ortaylı’nın bu kitapta yer verdiği konular arasında. Osmanlı’nın heterojen toplumsal yapısında doğal olarak çok farklı yapılanmalar var olmuştur. Ancak Ortaylı’ya göre aile kurumu her şeye rağmen bu toplumda bir yeknesaklık arz etmiştir. Müslüman-Hıristiyan-Yahudi, Türk-Kürt-Arap-Rum-Ermeni fark etmeden Osmanlı’da aile daima toplumun temel taşı olmuştur. Bunun iki önemli sebebi vardır. Birincisi devlet nezdinde aile esas üretim dolayısıyla vergilendirme birimidir. Dolayısıyla devletin tebaa ile temasa geçtiği idari ünite ailedir. İkincisi toplum nezdinde de aile toplumun temel taşıdır. Her ne kadar Osmanlı toplumunda kadın daima ikincil durumda olmasına karşın toplumsal yaşamda aile daima temel ünite, asıl mektep olmuştur. Bireyler ailede yetişir, toplumsal normları, ananeleri, devlet kaidelerini ailede öğrenirler. Osmanlı ailesi sosyolojik değerlendirmelerde “cemaat tipi aile” olarak tanımlanmasına karşın, İlber Ortaylı’nın belirttiği üzere 19. yüzyıldan itibaren büyük şehirlerde çekirdek aile daha ön planda ve yaygındır. Osmanlı ailesi mahalli kültürün, folklorun yaşadığı bir yerdir. Osmanlı toplumunda hangi dinden olursa olsun her cemaat masallarla, perilerle, masallarla büyür ve bunlar büyük ölçüde birbirine benzer. İmparatorluk mirası her ailenin, her bireyin içine işlemiştir. Zor zamanlarda ilk sığınılacak kapı yine aile evi, baba ocağıdır. Osmanlı ailesinin değişmesi Tanzimat’la başlar. Kadının yavaş yavaş hayata girmesi, tahsil görmesi, çalışması nedeniyle ekonomik roller ve dolayısıyla aile yapısı değişmeye başlamıştır. Aile kurumunda başlayan bu modernleşme; İttihat ve Terakki döneminde çıkarılmaya çalışılan aile hukuku ve kadınların cephedeki erkeklerin yerine fabrikalarda çalışmaya başlaması ile devam etmiş, Cumhuriyet döneminde kabul edilen Medeni Kanun ile de kadın yasal olarak erkekle eşit konuma yükseltilmiştir.
İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek” kitabında üstünde durduğu bir diğer konu Bab-ı ali’dir. Aslında daha çok matbuat için kullanılan bu söz, Osmanlı’da doğrudan doğruya hükümeti ifade etmek için kullanılırdı. Bab-ı ali 19. asırda talebelerin, yani bir nevi devlet kapısına yönelen insanların yetiştiği muhitti. Divan-ı Hümayun ve bakanlıklar buradaydı. Esaretlerin Bab-ı ali’de olması beklenirken şaşırtıcı bir şekilde bir tek İran sefareti buradadır. Avrupalı devletler büyükelçilikler için Beyoğlu tarafını tercih etmişlerdir. Bab-ı ali Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli olaylara sahne olmuştur. Bab-ı ali baskını ve Tan Gazetesi baskını burada yaşanmıştır. Cağaloğlu olarak da bilinen Bab-ı ali’nin bu ismi ise Çağalazade Sinan Paşa’dan gelmektedir.

Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden birisi de Fatih Sultan Mehmet üzerine yazılan kısımdır. 30 Mart 1432’de Sultan 2. Murat’ın oğlu olarak dünyaya gelen, veliaht olması bile şüpheli genç çocuk, ağabeyinin ölümü ve gelişen olaylar üzerine çok genç yaşta tahta çıkmak zorunda kalmıştır. Yerini babasına terk ederek Saruhan sancak beyliğine çekilen Fatih, gerçekten ileride tahta yeniden çıktığında tarihin akışını etkilemiş çok önemli bir kişidir. Fatih 21 yaşında o zamanlar dünyanın metropolü sayılan İstanbul’u fethetmiştir. Bu amacına ulaşmak için Boğazkesen Hisarı’nı yani Rumeli Hisarı’nı dört ay içinde inşa ettirmiştir. İstanbul’un fethi yalnızca Türkler ve Müslümanlar açısından önemli bir olay değildir. Tarihte yeni bir sayfa açmış, modern ateşli silah ve askeri tekniklerin kullanıldığı Rönesans tipi bir savaşın doruk noktası olmuş, insanlığa mal olmuş bir olaydır. 53 gün süren bu savaş gerçekten de Orta Çağ’ı kapatmış, Yeni Çağ’ı başlatmıştır. Bu savaşla daha sonradan Bizans İmparatorluğu olarak anılmaya başlayan Doğu Roma İmparatorluğu silinmiş, yerini Büyük Roma İmparatorluğu’nun son mirasçısı kabul edilebilecek Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmıştır. Daha önce Katoliklerden, Haçlılardan çok çekmiş Doğu Roma’nın Gennadios gibi ruhani liderleri fetih sonrası “bu memlekette Frenk’in ekmeğindense Türk’ün sarığını ve kılıcını tercih ederiz” demiştir. Fatih şehir teslim edilmediği için fetihten sonra ganimet amacıyla şehrin üç gün yağmalanmasına müsaade etmiştir. Ancak son İmparator Konstantin Paleologos’un anısına dini bir tören düzenlemiş, kendisine gereken saygıyı göstermiştir. Osmanlı Devleti bu fetih ile bir imparatorluk yani arbiter mundi (dünya hakimi, dünya hakemi) olmuştur. Osmanlı’nın devlet ve toplum nezdinde imparatorluk şuuruna ulaşması ancak İstanbul’un fethi ile mümkün olabilmiştir. İlber hocanın üzerinde durduğu bir diğer konu Fatih Sultan Mehmet’in dini tercihleri üzerinedir. Çeşitli kaynaklarda Fatih’in Hıristiyan ve Hurufi olduğu yönünde iddialar vardır. Fatih’in Papa 2. Pius’un mektubuna iltifat ettiği ve Fazlullah’ın Hurufileri ile yakın ilişkileri olduğu doğrudur ancak bunların nedeni Fatih’in dini eğilimlerinden çok onun kozmopolit davranışlara meyil eden büyük bir imparator, büyük bir politikacı ve büyük bir kültür adamı olmasından kaynaklanmaktadır. Ortaylı’ya göre Fatih Sultan Mehmet bir Rönesans senyörüdür. Kendisi Arapça, Farsçanın yanı sıra Rumca ve Latince de bilen çok kültürlü bir insandır. Coğrafya ve tarihle ilgilenmiş, Troya’ya merak sarmıştır. İtalya’yı ve İtalyan kültürünü çok iyi bilmektedir. Kısaca Fatih Batı’ya karşı kompleksi olmayan bir doğuludur. Doğuludur ancak aynı zamanda Batı’yı bilir ve sever. Bu nedenle aynı Mustafa Kemal Atatürk gibi Batı’da en çok korkulan ve nefret edilen liderlerden biri olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Osmanlı kültürel ve bilimsel hayatını da oldukça geliştirmiştir. Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş ve kurumsallaşmıştır. Saray protokolünü de yeniden düzenleyen Fatih bir Roma imparatoru mirasçısı olarak Rum Patrikhanesi’ne çeşitli imtiyazlar vermiş gerçek bir imparatorluk şuuru ile siyaset yapmıştır. Onun evrensellik düşüncesinin temelleri “gökteki güneş nasıl tekse dünyada da tek devlet, tek din olmalı” sözünden anlaşılabilir.
İlber Ortaylı Osmanlı Padişahlarına ve çeşitli özelliklerine de kitabında bir bölüm ayırmıştır. Ortaylı’nın da belirttiği üzere padişahların her biri zanaat ve fen sahibi kimselerdir. Mesela cihan hâkimi Kanuni Sultan Süleyman çok becerikli bir kuyumcudur. Üçüncü Murat en büyük ve en uzun divan sahibi olan şairlerdendir. Dördüncü Murat büyük bir sporcudur. Çok iyi güreşir, ok atar ve şaşırtıcı şekilde sporculuğunun yanı sıra güzel yazı yazan bir hattattır. Dördüncü Mehmet’in avcılığı meşhurdur. Üçüncü Ahmet büyük bir hattattır. Üçüncü Selim bilindiği gibi çok önemli bir bestekârdır. İkinci Mahmut da iyi bir müzisyendir. İkinci Abdülhamit ince bir marangozdur. Beşinci Murat ise çok iyi bir piyanisttir. Osmanlı padişahları ve hatta Osmanlı paşaları büyük ölçüde çeşitli konularda yetenekleri olan kimselerdir. Ancak devlet idaresi tabii ki bambaşka bir meziyettir.
Kitabın önemli bulduğum bir diğer kısmı Divan-ı Hümayun üzerinedir. Divan-ı Hümayun Farsça bir tabir olup ”İmparatorluk kurulu” şeklinde dilimize çevrilebilir. Divan-ı Hümayun Osmanlı Devleti’nin başlangıcından beri Osmanlı hükümdarlarının başkanlığında toplanan bir kurul olmuştur. Rivayetlere göre eskiden (devletin kuruluş döneminde) bu toplantılar halkın önünde yapılmaktadır. Ancak devlet büyüdükçe hükümdarların halkla yüz göz olması sorun yaratmış, bu nedenle Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren kurul halkın içinden çekilmiş ve hükümdarlar toplantıları ayrı bir hücreden takip etmişlerdir. Toplantı dağıldıktan sonra Vezir-i Azam ve ilgili kurul üyeleri Babüssaade’yi geçerek arz odasına girmekte ve Padişaha konuşulanları iletmektedirler. Telhis adıyla bilinen evrak baş vezirin Padişaha yazılı olarak verdiği ve Padişahın Hatt-ı Hümayun şeklinde bildirdikleri Divan-ı Hümayun’dan çıkmış önemli yazılı emirlerdir. Divan-ı Hümayun imparatorluğun yönetildiği kurumdur. Burada alınan kararlar hukuken olmasa da fiiliyatta geçerlidir. Divan-ı Hümayun üyeleri sırayla Vezir-i Azam, 1., 2., 3., 4. vezirler, Anadolu ve Rumeli Kazaskeri Efendileri, Yeniçeri Ağası, Kaptan-ı Derya ve Nişancı’dır. Şeyhülislam Divan’ın üyesi değildir. Divan Cuma günleri toplanmaktadır. Divan 18. asırdan itibaren önemi kaybetmeye başlamıştır.
Kitapla ilgili önemli bulduğum son bölüm Enderun üzerinedir. Enderun Farsça anlamıyla “iç kısım” demektir. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde Babüssade’den girince arz odasının sağ ve solunu ve oradaki avluyu içeren kısma Enderun avlusu denmektedir. Burada kapıdan girince sağda kalan kısım Enderun’un ilk odalarıdır. Enderun; sivil saray ağalarının yetiştirildiği, hizmet gördüğü yerdir. Bir kapısı da Harem’e açılmaktadır. Enderun’a alınan çocuklar fiziksel ve zekâ olarak özenle seçilmiştir. Edirne Sarayı, Galata Sarayı gibi kurumlardan seçilerek saraya getirilirler. Enderun’da çetin bir hayat yaşanmıştır. Buraya gelen çocuklar Türk-İslam kültürüyle sıkı bir eğitime tabi tutulur, ilim, sanat ve adab-ı muaşeret kurallarını öğrenirler. Her hareketleri zarif ve imparatorluk ihtişamına uygun nitelikte olmalıdır. Bu nedenle her hizmetleri bir çetin bir sınavdır. Birçok Osmanlı mareşali Enderun’dan çıkmadır. Enderun bir anlamda aristokrasinin ırsi olmasa da eğitimle, liyakatle yaratılabileceğini gösteren bir okuldur. Bu nedenle “imparatorluk okulu” benzetmesi Enderun’a çok yakışacaktır. 19. yüzyılda modern teknik okullarının açılmasıyla Enderun’un önemi azalmıştır.
İlber Ortaylı kitapta bu konuların yanında Osmanlı mutfağı, Osmanlı seyahatnameleri, İstanbul’da ulema semtleri, Osmanlı paşaları, Osmanlı kadısı, Sultanahmet, Osmanlı idare sisteminde bağımsız eyaletler ve Asar-ı Atika gibi konulara değinmiştir. Kitabın son bölümünde ise Ortaylı son Roma İmparatorluğu olarak nitelendirdiği Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına günümüzde yeterince sahip çıkamamamızı eleştirerek tarihi semtlerin, binaların korunması gerektiğini, arkeolojik çalışmalara önem verilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bir diğer eleştiri konusu da Osmanlı Devleti ve sistemi hakkında yeterince iyi araştırma yapmamamız ve bilgi sahibi olmamamızdır. Şunu belirtmek gerekir ki; son Roma İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti Ortaylı’nın dediği gibi bir temel aktöre yani Müslüman Türk’e dayanmaktadır. Bu nedenle Osmanlı tarihi biz Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihidir. Cumhuriyeti iyi anlamak ve sevmek için geçmişimizi de bilmek, anlamak gerekir…

Ozan Örmeci

1 yorum:

Elif Altungeyik dedi ki...

Çok güzel olmuş teşekkür ederim. Elinize sağlık. Kitabı okurken anlayamadığım yerleri anlamamda yardımcı oldunuz. Elinize sağlık :)