22 Temmuz 2010 Perşembe

Osmanlı'da Seks


-->
Murat Bardakçı'nın İnkılâp Kitabevi'nden 2006 yılında piyasaya sürülen ve 12 ytl'lik bir ücrete satışa sunulan 256 sayfalık popüler tarih kitabı “Osmanlı’da Seks”, Osmanlı dönemine ait onca kaynağa rağmen günümüze dek karanlıkta kalmış Anadolu'daki cinsellik biçimleri, adetleri ve erotizm edebiyatı üzerine kanımca oldukça başarılı ve renkli bir çalışmadır. Murat Bardakçı'ya göre Hintliler'in Kama Sutra'sı, Araplar'ın Kokulu Bahçe'si kadar renkli bir cinsel hayatı bulunan Osmanlı döneminin görkemli cinsel yaşantısının kapılarını açan bir çalışmadır "Osmanlı'da Seks". Kitap 6 bölümden oluşuyor; "Yazın avradlara, kışın oğlanlara", "Bahnameler: cinselliğin ilmi", "Osmanlı eşcinsel metinleri", "Şarkılardaki Erotizm", "Yayın dönemi başlarken" ve "Eski İstanbul’un namusu".

Kitabın birinci bölümü olan "Yazın avradlara, kışın oğlanlara", ismini cinsellikle ilgili ilk eski metinlerden Kabusname'de geçen bir cümleden almıştır. Bardakçı'nın ifadesine göre muzır ve müstehcen gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda her şeyin serbestçe yazılabildiği 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı edebiyatı cinsellik açısından oldukça zengindir. Cima ve vuslat konulu eserlerin ilk örneği Osmanlı’nın öncesinde 1082 yılında Ziyaroğulları'ndan Emir Keykavus tarafından yazılmış Kabusname’dir. Daha sonra 15. yüzyılda Mercimek Ahmet tarafından Farsça’dan Türkçe’ye çevrilen bu eserde cinsel hayata dair öneriler bulunmaktadır. Bu metinde öne çıkan bir özellik biseksüelliğin gayet olağan bir şekilde kabul edilmesidir. "Yaz olunca avradlara meylet, kışın oğlanlara ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur" (Bardakçı, sayfa 15). Yine Nasreddin hoca fıkralarında günümüzdekinin aksine cinsellik temasının ön plana çıktığı görülmektedir. Kastamonulu Türk Galip ya da Abdulhalim Galip ise açık saçık şiirleriyle tanınan, Anadolu’yu idari görevlerle uzun yıllar karış karış dolaşmış, halkın günlük hayatına ve özellikle cinselliğine dair gözlemlerini Kastamonulu şivesiyle kaleme almış, Türk erotizm edebiyatında önemli bir yeri bulunan Osmanlı idarecisi ve şairidir. Doğum yılı bilinmemektedir ancak 1876'da İstanbul’da ölmüştür. Kaba dili nedeniyle kendisine Türk Galip denmiştir. Kezban ve Himmet karakterlerini kullanarak yazdığı erotik şiirler Osmanlı cinsel hayatının İslami bir topluma karşın ne derece renkli olabildiğini gözler önüne sermektedir. Ancak şiirlerde öne çıkan bir özellik kadının küçük görülmesi ve aşağılanmasıdır. Elhac Mustafa Rakım'ın yazdığı Mürşid-i Müteehhilin yani "Evlileri İrşad Kitabı" da 1872 yılında bastırılmış ve değişik cinsel pozisyonlardan bahseden önemli bir erotizm edebiyatı örneğidir. Kitapta ideal birleşme şu şekilde tasvir edilmiştir; "Erkek hatunun üstüne çıka ve uyluklarını kaldıra. Tamam oynayıp memelerini sıka, sonra fercini sıkıp zekerini ovalayıp vaktaki kemal-i neşat ve ikbal geldikte (zevkin olgunluğuna ulaşıp mutluluğu artınca) zekerini ferci içine idhal eyleye (soka)" (Bardakçı, sayfa 44).

Kitabın ikinci bölümü olan "Bahnameler: cinselliğin ilmi" bölümünde isminden anlaşıldığı üzere Bahname örneklerine yer verilmektedir. Bahname, içinde cinsel konularla ilgili açık saçık yazıların, resimlerin bulunduğu eser anlamına gelmektedir. Arapça şehvet ve cinsel ilişki anlamındaki "bah" sözcüğüyle, Farsça kitap manasına gelen "name" sözcüğünün birleştirilmesiyle oluşmuştur. Türkçe’ye kazandırılan ilk Bahname Nasreddin-i Tusi'nin Bahname-i Padişah'ıdır. Cinsel gücünü kaybeden İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmut Han'ın oğlu Muzaffer'e öğütler vermek amacıyla yazılmış bir eserdir. 18. yüzyıl ortalarında yazılmış Cüce Mahmed bahnamesi de cinsel ilişki konusundaki detaylı bilgileriyle ön plana çıkan bir eserdir. Kitapta kadın vücudunun öpülüp, koklanacak yerlerinin ayrımına kadar son derece kategorik ve detaylı bir anlatım görülmektedir. 16. yüzyıldan kalma ancak yazarı belli olmayan bir diğer Bahname de kadınları yaşlarına ve cinsel evrelerine göre 5 kategoriye ayırması açısından ilgi çekicidir. "Avradlar beş bölüktür. Bir bölüğü odur ki, henüz baliğ değildir. Birisi odur ki baliğdir velâkin yiğitlikte (gençlikte) kemalinde değildir. Birisi dahi odur ki, yiğitlikte kemalindedir. Birisi dahi odur ki, saçına ben (ak) düşmüştür. Ve biri dahi odur ki, saçının akı, karasından çoktur" (Bardakçı, sayfa 87).

Kitabın medyada en çok ses getiren üçüncü bölümü olan "Osmanlı eşcinsel metinleri" eşcinselliğin Osmanlı’da özellikle üst tabakada ne kadar yaygın olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bardakçı'nın da ifade ettiği gibi aynı Antik Yunan medeniyetinde olduğu gibi kadının toplumsal hayattan dışlanması, evinde oturmaya, örtünmeye zorlanması ve yalnızca zevk almaya ve üremeye yönelik bir araç olarak görülmesi homoseksüelliğin bu derece yaygın olmasının en önemli faktörüdür. Ancak burada bahsi geçen eşcinsel metinleri yazan kişilerin evli ve çocuklu oldukları düşünülürse, Osmanlı’da yaygın olan biseksüelliktir diye de nitelendirebiliriz. Burada dikkat çekici bir nokta yaygın eşcinselliğin Tanzimat Dönemi'nden itibaren modernizmin başlaması ve Avrupalılarla temasların artmasıyla beraber düşüşe geçmesidir. Önemli Osmanlı tarihçilerinden olan Cevdet Paşa'nın İkinci Abdülhamid'e yazdığı bir rapor bunu belgelemektedir. "Kadın düşkünleri çoğalıp erkek sevgililer azaldı. Lut kavmi sanki yere battı. İstanbul'da öteden beri delikanlılara karşı hissedilen ve geçerli olan aşk ve alaka, tabii şekli üzere kızlara döndü" (Bardakçı, sayfa 94). Tanzimat dönemi öncesi erotik metinlerde ise kadının hor görüldüğü ve aşağılandığı açıktır. Mesela Lamii Çelebi erkeklere "evde kahpe tutmayın" diye nasihat etmektedir. Osmanlı dönemi eşcinsel metinlerinin en ünlüleri Enderunlu Fazıl olarak da bilinen Fazıl Bey'e aittir. 1759-1810 yılları arasında yaşamış, eşcinsel olmakla gurur duymuş ve kadınları hep küçümsemiş olan Osmanlı şairi Fazıl Bey şöyle demiştir; "Şairiz şeyn verir şanımıza, giremez fahişe divanımıza" (Bardakçı, sayfa 115). Hayatı, Murat Bardakçı’nın anlattığı kadarıyla filmlere konu olacak kadar maceralı geçen Fazıl Bey'in 5 kitabı günümüze dek ulaşmıştır. Bunlar Defter-i Aşk, Hübanname, Zenanname, Çenginame ve Divan'dır. Eşcinsel aşklarını kaleme aldığı Defter-i Aşk, güzel erkekleri milletlerine göre ayırdığı Hübanname ve kendisini kadınlarla birlikte olmakla tehdit eden eşcinsel sevgilisinin zorlamasıyla yazdığı ve kadınları milletlerine göre cinsellik yönüyle değerlendirdiği Zenanname en ünlü eserleridir. Fazıl Bey'e göre Anadolu ve Türk kadınları cinsellik yönünden en az cezbedici olanlardan biridir. Ancak İstanbul kadınları bu noktada diğerlerinden ayrılmaktadır. Enderunlu Fazıl'ın öve öve bitiremediği Gürcü, Çerkes ve Rumeli kadınlarıdır. Fazıl Bey'in en sevdiği erkekler ise Rum civanlarıdır. Şöyle demektedir Enderunlu Rum oğlanları için; "Yosma yürüyüşlü, şuh edalıdır hepsi. Ermeniler'in yumuşaklığına, Yahudiler'in miskinliğine onlarda rastlanmaz. Galata meyhanelerindeki çocuklar, en iyi insanı bile yolunda çıkartırlar. Saçlarının kıvrımları yanaklarına düştüğünde, aylar günleri şaşırır. Hele kendisini bir sana teslim etti mi, şehvet içerisinde can verirsin" (Bardakçı, sayfa 130). Fazıl Efendi Anadolu oğlanlarını ise güçlü kuvvetli ancak kaba bulmakta ve beğenmemektedir. Fazıl Bey, Çenginame'de de İstanbul’un en meşhur 42 erkek dansçısının fiziksel ve karakter özellikleri anlatmıştır.

Kitapta dördüncü bölüm olan "Şarkılardaki Erotizm", Türk Sanat Musikisi’nde cinsellik özellikle de eşcinsellik temalı güfteleri mercek altına almaktadır. Kadın göğüslerine, eşcinsel sevgilinin sakallarına, gömleğinin düğmelerine yazılan yüzlerce güfte vardır. Kitabın beşinci bölümü "Yayın dönemi başlarken" matbaanın gelmesi sonrası cinsel içerikli yayınların durumu üzerinedir. Bu dönemde cinsel içerikli eserlerin basılmasında bir iki istisna hariç engelleme yapılmazken, özellikle 19. yüzyıl ortalarından itibaren daha bilimsel eserlerin yazılması dikkat çekmektedir. Ayrıca Batı’dan etkilenmenin giderek arttığı görülmektedir. Mesela Dr. Nazım Şakir'in Aşk-ı Marazi'si Batı edebiyatından; Marquis de Sade'dan ve Jean Rispen'den izler taşımaktadır. Kitabın son bölümü olan "Eski İstanbul'un namusu" ise tüm bu cinsel içerikli edebi ve musiki eserler yazılır ve okunurken sosyal hayatın gerçekte nasıl sürdüğü üzerinedir. Bu noktada Bardakçı özellikle üst tabakanın yaşam tarzının bu eserlerde belirtildiği gibi abartılı bir cinsellik ve yaygın bir biseksüellik üzerine kurulu olduğunu ileri sürmektedir. Fuhuş da 1565 tarihinden itibaren devlet belgelerinde tanınmıştır. Birkaç recm vakası ve ağır cezalara karşın Sultanlar ve idareciler memleketteki cinsel düşkünlüğün yaygınlığını biliyorlar olsa gerek, sistemli bir şekilde bu konuyla mücadele etmemişlerdir. Ne de olsa devlet işlerine karışmadıkça, isyan çıkarmadıkça, vergi verdikçe, itaat ettikçe ne yaparsa yapsın teba makbuldür!

Kitapta işlenen temel konu Osmanlı’da cinselliğin -insan doğasının bir gereği olarak- sözde şerri rejime rağmen oldukça yaygın ve zengin olmasıdır. Gaylik ve lezbiyenlik, fuhuş, zina, oğlancılık Osmanlı toplumuna yabancı kavramlar değildir. Ancak temel problem Batılılaşma'nın etkisi artana ve Cumhuriyet'in ilanına kadar kadının hep ikinci sınıf cinsiyet gözüyle kamusal alandan dışlanması sonucu hep bir arada olan erkekler arasında eşcinselliğin fazla yaygınlaşmasıdır. Bu noktada modernleşme; evlilik kurumu, boşanma hakkı gibi özellikleriyle heteroseksüel eğilimleri arttırmış ve toplumsal düzeni sağlamıştır. Modernizasyonun tek tipleştirici etkisi; Reşat Ekrem Koçu gibi eşcinselleri derin psikolojik buhranlara sürüklese de, toplumun temel hücresi olan aile kurumunu sağlıklı ve eksikliklerine rağmen eşit haklar temelinde inşa etmesi bakımından düzen ve ilerleme sağlamıştır.

Ozan Örmeci

Hiç yorum yok: