7 Temmuz 2024 Pazar

Lublin Merkezli Orta Avrupa Enstitüsü'nün Hazırladığı '2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler' Kitabı


Giriş

Jens Stoltenberg sonrasındaki yeni Genel Sekreteri Hollanda eski Başbakanı Mark Rutte olan NATO ittifakı, özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'nın yarattığı belirsizlikler ve güvenlik riskleri nedeniyle son dönemde Avrupa siyaseti üzerindeki etkisini arttırmıştır. Rusya'nın Ukrayna politikası ve Türkiye ile son dönemde yaşanan bazı anlaşmazlıklar nedeniyle NATO içerisinde önem ve kıdemi artan iki devlet ise, askeri alyansın doğu kanadının kilit ülkeleri olan Polonya ve Yunanistan'dır. İşte bu bağlamda, özellikle Polonya'da NATO stratejileri hakkında önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan güncel bir tanesi ise, Lublin merkezli Orta Avrupa Enstitüsü (Instytut Europy Srodkowej/Institute of Central Europe) tarafından yayımlanan The 2024 NATO Summit: Priorities for Transatlantic Security (2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler) adlı kitapçıktır. Bu yazıda, bu kitapçıkta işlenen fikirler özetlenecektir.

2024 NATO Zirvesi: Transatlantik Güvenlik İçin Öncelikler

Dominik P. Jankowski ve Tomasz Stepniewski tarafından editörlüğü yapılan ve bir politika raporu (policy paper) olarak hazırlanan kitapçık, Jordan Becker, Sarah Pagung, Andrzej Falkowski ve Dominik P. Pankowski ile Tomasz Stepniewski tarafından yazılan 4 özgün bölümden oluşmaktadır. Birçoğu askeri kariyerin ardından akademiye geçen kişiler tarafından hazırlanan 55 sayfalık kitapçık, NATO'nun yeni strateji ve konseptini açıklamak ve bu konudaki alternatif görüşleri değerlendirmek için kaleme alınmıştır.

Kitapçığın ilk bölümü, Amerikalı Albay Dr. Jordan Becker'in yazdığı "Transatlantic Relations: Five Key Elements for the NATO Washington Summit" (Transatlantik İlişkiler: NATO Washington Zirvesi'nin Beş Kilit Unsuru) çalışmasıdır. Amerikalı Albay'a göre, NATO'nun yakın gelecekte karşılaşacağı üç önemli meydan okuma bulunmaktadır. Bunlar; (1) Batılı ülkelerde son dönemde yükselen ve savunma politikası ile askeri sınai politikalar hakkında yeniden düşünmeyi gerektiren ekonomik milliyetçilik, (2) Transatlantik işe alma (recruiting) krizi ve (3) Savunma sektörüne daha fazla yatırım gerektiren yeniden yapılandırma yarışıdır (race to reconstitute). Bu bağlamda, Becker'a göre, müttefiklere yönelik bazı tavsiyeler şunlardır:

  1. Müttefikler, savunma politikaları ve askeri endüstriyel politikalarını koordineli hale getirmelidirler.
  2. Müttefikler, ABD Savunma Bakanlığı'nın vurguladığı ve yalnızca ABD'ye özgü olmayan işe alma krizini aşmalıdırlar,
  3. Müttefikler, toplam bütçelerinin yüzde 2'sini savunmaya ve savunma harcamalarının yüzde 20'sini temel ekipmanlara ve ilgili arge çalışmalarına ayırmalıdırlar,
  4. Muhtemel hasımlara karşı, müttefikler, caydırıcılık yaratacak ve çıkarlarını koruyacak entegre bir strateji geliştirmelidirler,
  5. Müttefikler, bu konuda iç politikalarında uzlaşı sağlamalı ve demokratik ilkelere dayalı NATO'ya net destek sağlamalıdırlar.

NATO'nun 2022 stratejik konseptinde, Hint-Pasifik bölgesinin NATO için önemine vurgu yapılmış ve bu bölgedeki gelişmelerin Avro-Atlantik güvenliğe doğrudan etkisinin olduğu ifade edilmiştir. Ancak bu konuda Avrupalı müttefikler henüz net bir vizyon oluşturamamışlardır. Bu bağlamda, Amerikalı Albay'a göre, müttefikler, Batılı ülkelerden farklı değer ve tutumları olan bir devlet olan Çin Halk Cumhuriyeti'nin yükselişi konusunda ortak endişeleri paylaşsalar da, bu konuda nasıl ortak hareket edileceği konusunda henüz görüş birliğine varamamışlardır. Buna karşın, orta vadede, Avrupa güvenliğinin yanı sıra, aynı anda Asya'daki güvenlik risklerine de cevap verebilecek bir sistem yaratılmalı ve bu bağlamda ABD'nin bölgedeki kapasitesi yükseltilmelidir. Becker'a göre, NATO müttefiklerine karşı teknolojik ve endüstriyel yöntemlerle bir tür Soğuk Savaş yürüten Çin'e karşı, askeri endüstriyel politikalara ağırlık verilerek caydırıcılık yaratılmalıdır. Bu bağlamda, yalnızca teçhizat açısından değil, beşeri sermaye anlamında da gelişme sağlanmalı ve işe alım (recruiting) krizi aşılmalıdır. Bu hususta bir diğer kritik konu ise yük paylaşımıdır (burden sharing). Bunların yanında, 22 Avrupa Birliği (AB) üyesinin NATO'ya dahil olduğu da düşünülünce, iç politikada da NATO politikalarına destek verilen bir siyasi atmosfer yaratılmalıdır. Özellikle milliyetçilik sorunsalına değinen Becker, NATO, ABD ve AB'ye muhalefet eden Avrupalı siyasi liderlerin yarattıkları sorunlara vurgu yapmaktadır.

Kitapçıktaki ikinci bölüm, Dr. Sarah Pagung tarafından yazılan "(Not Yet) Under My Umbrella: NATO-Ukraine Relations before the Washington Summit" (Henüz Şemsiyem Altında Değil: Washington Zirvesi Öncesinde NATO-Ukrayna İlişkileri) çalışmasıdır. Çalışmalarını Almanya'da sürdüren bir akademisyen/araştırmacı olan Pagung'a göre, Ukrayna'nın kısa vadede NATO'ya üyeliği mümkün olmasa da, NATO, bu konuda ilerleme sağlamalı ve pozitif siyasi irade ortaya koymalıdır. Bu konuda üç kritik husus ise; (1) NATO Antlaşması'nın 5. maddesinin bölgesel erimi, (2) Olası üyeliğin askeri uygulaması ve (3) Ukrayna'daki siyasi reformlardır. Yazara göre, Ukrayna konusunda üyelik bağlamında açık kapı politikası uygulayan NATO, Kiev'e uzun vadede üyelik vaat etmiş, ancak kısa vadede Rusya'nın tepkilerini önlemek konusunda başarısız kalmıştır. Bu nedenle, Rusya'dan uzaklaşan ve NATO'ya yanaşan Ukrayna, Moskova'nın açık hedefi haline gelmiş ve 2022 yılı Şubat ayı sonlarında Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik taarruzu başlamıştır. Bu süreçte, Rusya, NATO açısından birincil ve öncelikli tehdit haline gelirken, Moskova açısından bu konunun çok önemli olduğu ve olası bir üyelik ihtimalinde nükleer seçeneğin bile masada olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle, Ukrayna'nın kısa vadede üyeliği gerçekçi bir hedef olmasa da, bu durum, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına da gelmemektedir. Bu bağlamda yapılacak hususlar ise, Ukrayna'da reformları teşvik etmek ve Kiev'in askeri alyansa üyeliği yönündeki güçlü iradeyi göstermektir.

Kitaptaki üçüncü bölüm, Polonya Ordusu ve NATO'da uzun yıllar görev yapan emekli Korgeneral Dr. Andrzej Falkowski tarafından yazılan "Ukrainian Defence Industry Overhaul: Navigating Challenges in the Face of the Russian Aggression" (Ukrayna'nın Savunma Endüstrisinin Gözden Geçirilmesi: Rus Saldırganlığı Karşısında Meydan Okumaları Yönetmek) makalesidir. Falkowski'ye göre, Ukrayna savunma endüstrisi, Sovyet döneminden kalma sorunlar nedeniyle rekabetçilik ve uyum anlamında bazı sorunlar yaşamaktadır. Yapısal yetersizlikler, rüşvet ve geri teknoloji gibi sorunlar, kapsamlı reformları gerektirmektedir. Bu sorunları aşmak için yaratıcı çözümler ve uluslararası dayanışma gerekmektedir. Savunma endüstrisinin yüzde 30'u Sovyet döneminden kalma olan Ukrayna, teknolojik gerilik, ihmal edilmiş beşeri sermaye (yetişmiş insan gücü) ve yaygın yolsuzluk/rüşvet gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Ukrayna savunma endüstrisine bağımsızlık sonrasında yeterince yatırım yapılmamıştır. 2014-2022 döneminde Türkiye ve Çin gibi ülkeler Ukrayna savunma endüstrisine ilgi gösterseler de, bunlar sektörün canlandırılması için yeterli olmamıştır. Rusya ile devam eden savaş nedeniyle mevcut konjonktürde savunma sanayisinde büyük bir atılım yapmak da pek mümkün değildir. Yazara göre, Rusya'nın Ukrayna'daki stratejisi uzun vadelidir ve savaşın kısa sürede bitirilmesi gerçekçi değildir. Ukroboronprom'un yeniden yapılandırılması konusu bu hususta en önemli mevzulardan birisidir. Dr. Andrzej Falkowski'nin bu konudaki tavsiyeleri ise şunlardır:

  1. Ukrayna'nın acil savunma ihtiyaçlarını karşılayacak hızlı ve dinamik stratejiler geliştirmek,
  2. Askeri yardım ve ortak yatırımlarla Ukrayna'nın savunma endüstrisini güçlendirmeye çalışmak,
  3. Bu yatırımları ve tesisleri Ukrayna dışında oluşturarak, Ukrayna'ya yönelik uygun lojistik hizmetleri oluşturmak,
  4. Ukrayna savunma sanayisinin NATO desteğiyle özerk olmasını sağlamak,
  5. Ukrayna'nın yerel savunma kapasitesini geliştirmek,
  6. NATO ve AB ile politikaları koordineli götürmek,
  7. Yeni altyapı ve teknolojilere yatırım yaparak Ukrayna'nın caydırıcılığını arttırmak,
  8. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadele ederek daha verimli bir düzen oluşturmak,
  9. Savaş sonrası yeniden kalkınma için hazırlık yapmak,
  10. Ukraynalılara ortak yatırımlarda yasal iş imkânları sağlamak.

Kitapçıktaki dördüncü ve son bölüm, Dominik P. Jankowski ve Tomasz Stepniewski tarafından yazılan "The 2024 NATO Summit: Four Priorities for the Eastern Flank" (2024 NATO Zirvesi: Doğu Kanadı için Dört Öncelik) makalesidir. Makaleye adını veren ve NATO'nun 2024 Zirvesi'nde ortaya çıkan dört kritik husus şunlardır:

  1. Ukrayna'ya desteğin arttırılması ve Kiev'in alyansa yaklaştırılması,
  2. NATO'nun caydırıcılığının arttırılması,
  3. Rusya'yı kısıtlamaya yönelik kapsamlı bir strateji geliştirilmesi,
  4. NATO'yu Çin'le uzun süreli stratejik rekabet konusunda hazırlamak.

2024 yılında kuruluşunun 75. yıldönümünü kutlayan NATO, Transatlantik güvenlik, özgürlük ve demokrasiyi korumak için kurulmuş bir askeri alyanstır. Bu bağlamda, yeni dönemde Ukrayna'nın birliğe üyeliği, Rusya'ya karşı en maliyetsiz ve en güvenilir caydırma opsiyonudur. Ukrayna'nın NATO'ya üyeliği gerçekleşmeden Rusya'nın Avrupa'ya yönelik tehdit oluşturma durumu devam edecektir. Bu bağlamda özellikle Polonya önem kazanan bir ülke durumunda olup, NATO-Ukrayna ilişkilerini koordine etmek için kurulan Polonya merkezli JATEC'in geliştirilmesi gerekmektedir. Ek olarak, 2024 NATO Zirvesi, Çin konusunda da NATO'nun stratejilerini derinleştiren bir olay olmuştur. Bu hususta, yazarlar, Çin'le uzun süreli bir rekabet için NATO'nun hazırlanmasını içeren kapsamlı bir strateji oluşturulmasını önermektedirler. 

Değerlendirme

Sonuç olarak, Polonya merkezli Orta Avrupa Enstitüsü tarafından hazırlanan politika raporu, NATO'nun üst birimlerinde ve Polonya gibi kanat ülkelerde, Türkiye'den oldukça farklı bir çizgide ve Rusya ve Çin'e yönelik tamamen tehdit algılamasının ağır bastığı yaklaşımı anlamak açısından oldukça faydalı bir yayın olmuştur. Yayında, Ukrayna'nın NATO üyeliği desteklenmiş ve bu konuda Moskova ile uzlaşmacı yaklaşıma rağbet gösterilmemiştir. Bu ise, gelişen ve gelişmesi muhtemel siyasi konjonktürde pek gerçekçi değildir. Zira ABD'deki Başkanlık seçimlerinde Rusya ile Ukrayna konusunda uzlaşmayı tercih ettiği bilinen Donald Trump'ın ağır favori olması, Ukrayna'nın son aylarda sahadaki üstünlüğü Rusya'ya kaptırması ve Türkiye ve Macaristan gibi kritik NATO üyelerinin Rusya ile ilişkilerin kopmasına karşı çıkmaları, raporda vurgulanan ve 2024 NATO Zirvesi'nde oluşan hedeflerin uygulanamayabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, tarafsız, NATO üyeliği yerine AB üyeliği yolunda ilerleyen, yeniden yapılandırılan ve Moskova ile yakın ilişkileri olan bir Ukrayna bence daha gerçekçi bir hedeftir. Zira NATO, Ukrayna'nın bugün içerisine düştüğü vahim durumda Rusya kadar sorumluluk sahibidir. Bu krizin yaşanmasının temel sebebi ise, NATO ile Rusya arasındaki iletişimin yeterince kuvvetli olmaması ve Ukrayna krizine Rusya'nın vereceği tepkilerin Batı dünyasında yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Ancak bu durumu düzeltmek, iki tarafın da çabasıyla mümkündür. NATO, elbette Rusya, Çin ve diğer tehdit algılamaları nedeniyle üyelerini güçlendirmeli ve askeri savunma politikalarını sürdürmelidir. Ancak barış şansı olan durumlarda, insani trajedileri bitirmek adına, uzlaşmacı davranmak daha akılcı bir yöntemdir. Rusya'nın ve hatta Çin'in demokratik ülkelerde cazibe alanı oluşturmak konusunda o kadar da büyük başarı kazanmadığı ve genişleyen tarafın Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana daima Batı olduğu da düşünülürse, NATO'nun Ukrayna konusunda daha uzlaşmacı davranması beklenebilir ki, Kiev'in birliğe üyeliğine resmi destek verse de, Ankara'nın da buna karşı çıkması beklenmemektedir. 

Kapak fotoğrafı: https://www.politikars.com/natonun-yeni-lider-secimi-mark-rutte-yeni-genel-sekreter-oldu-574273h.htm

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


4 Temmuz 2024 Perşembe

2024 Birleşik Krallık Genel Seçimleri: İşçi Partisi'nin Tarihi Zaferi

 

Dün (4 Temmuz 2024), milyonlarca Birleşik Krallık vatandaşı, 650 üyeli Avam Kamarası ve yeni Birleşik Krallık hükümetini belirlemek için sandık başına gitti. 1945 yılından beri ilk kez Temmuz ayında düzenlenen genel seçimler, seçmenlerin fotoğraflı kimlikle katılmak zorunda oldukları ilk seçim olarak da tarihe geçti. İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'daki seçim bölgelerinde kurulan oy kullanma merkezlerinde sandık başına giden Britanya halkları, Westminster tipi parlamenter sistemin geçerli olduğu ülkelerinde, Avam Kamarası'nın 650 üyesini ve dolayısıyla en az 326 milletvekilinin desteğiyle kurulacak yeni hükümeti belirlemek için iradelerini ortaya koydular. Sabah saat 07:00'de başlayan oy verme işlemi, yerel saatle gece 22:00'ye kadar devam etti. Seçime katılım oranı ise gelen ilk haberlere göre yüzde 60 düzeyinde gerçekleşti. 2019 genel seçimlerinde yüzde 67,3, 2017 genel seçimlerinde 68,8 oranında gerçekleşen katılım düzeyinin çok yüksek olmaması, toplam 46 milyon civarındaki Britanyalı seçmenlerin tatil planları, hava koşulları (yağmurlu hava) ve Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle sandığa pek yoğun ilgi göstermediğini ortaya koyarken, yine de 2001 yılındaki yüzde 59,4'lük katılım oranının üzerine çıkılacağı tahmin ediliyor. 

Birleşik Krallık genel seçimlerine katılım oranları (1918-2019)

Kaynak: The Guardian

Geleneksel olarak ülkenin iki büyük partisinden biri olan ve 2010 yılından beri iktidardaki merkez sağ Muhafazakâr Parti, Başbakan Rishi Sunak önderliğinde seçime girerken, yıllardır iktidara hasret kalmış ülkenin diğer büyük partisi olan merkez sol İşçi Partisi veya Labour da, yeni lideri Keir Starmer ile seçime iddialı bir şekilde hazırlandı. Diğer önemli partilerden İskoç Ulusal Partisi'nin (SNP) başında John Swinney ve Liberal Demokratların başında Ed Davey'nin olduğu genel seçimler öncesinde yapılan anketler, İşçi Partisi'nin tarihi farkla rahat bir zafere koştuğunu gösteriyordu ki, bugün geç saatlerde haber sitelerine düşen sandık çıkış anketleri ve zamanla netleşmeye başlayan kesinleşmeyen sonuçlar da bu anketleri doğruladı.

2024 genel seçim sonuçları

Kaynak: BBC

2024 Birleşik Krallık genel seçimleri neticesinde, henüz kesinleşmeyen sonuçlara göre, Keir Starmer liderliğindeki ve sosyal demokrat çizgideki İşçi Partisi, Avam Kamarası'nda tam 412 milletvekilliği kazanarak, açık farkla ülkedeki en büyük siyasi oluşum olduğunu gösterdi ve tek başına yeni hükümeti kurmaya hak kazandı. Bu, İşçi Partisi'nin Tony Blair liderliğinde 1997 genel seçimlerinde elde ettiği ve 418 milletvekilliği kazandıran zaferden sonraki en büyük başarısı olarak dikkat çekti. İşçi Partisi, meclisteki koltuk sayısını 211 düzeyinde arttırmayı başardı. Muhafazakâr Parti ise, yalnızca 121 civarında milletvekilliği kazanabildi ve büyük bir başarısızlık yaşadı. Muhafazakârların milletvekilliği kaybı 250'yi buldu. Bundan böyle ana muhalefet partisi olarak yoluna devam edecek olan Toryler, muhtemelen bu süreçte kadro değişimine ve yenilenmeye giderek, sonraki genel seçimlere iddialı bir şekilde hazırlanacaklar. Seçim sonuçlarına göre ülkedeki en büyük üçüncü siyasi parti Liberal Demokratlar oldular. 71 milletvekilliği kazanan Liberaller, önceki genel seçime göre 63 fazladan milletvekilliği kazanarak büyük bir başarı elde ettiler. Seçimde hüsran yaşayan bir diğer parti ise İskoçya merkezli bölgesel bir parti olan SNP (İskoç Ulusal Partisi) olurken, İskoç milliyetçiliği çizgisindeki parti, yalnızca 9 Avam Kamarası koltuğu elde etmeyi başardı ve ciddi oy kaybı yaşadı.

Keir Starmer'ın zafer konuşması

Sonuçların netleşmeye başlamasının ardından gece geç saatlerde kameraların önüne geçen yeni Başbakan adayı ve İşçi Partisi lideri Keir Starmer, seçmenlere teşekkür ederken, "Başardık" (We did it) ve "Değişim şimdi başlıyor" (Change begins now) sözlerini kullandı. Starmer, konuşmasında, yeni dönemde çalışan kesimin haklarının iyileştirileceğinin sinyallerini de verdi. Starmer'ın konuşması sık sık alkışlar ve sevinç nidaları ile kesildi. Muhafazakâr Parti lideri Rishi Sunak ise yenilginin sorumluluğunu üstlendi ve yenilgiyi kabul ederek rakibini kutladı. Sunak, seçmenleri ve partililerine de teşekkür ederek onlardan özür diledi. 

Sonuç olarak, 2024 Birleşik Krallık genel seçimleri, seçim öncesindeki beklenenlerin gerçekleştiği ve İşçi Partisi'nin yeni lideriyle büyük bir başarı kazandığı demokratik bir seçim olarak Britanya ve dünya tarihine geçti. Bu bağlamda, Starmer'ın popülizmden uzak, medyada sık yer almayan ama halkçı ve ciddi devlet adamı imajının başarısı ve Muhafazakârların 14 yıldır iktidarda olmaları nedeniyle halkta oluşan tepki ve birikmişliğin etkisinden söz edilebilir. Bu anlamda, Türkiye'de AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 yıldır süren sandık yollu siyasi başarısının da ne kadar önemli ve istisnai olduğu da bir kez daha anlaşılmaktadır. Sonsöz, umuyoruz yeni dönemde Birleşik Krallık dünya barışı ve Türkiye ile ilişkilere daha fazla yatırım yapar...

Kapak fotoğrafı: https://labour.org.uk/updates/stories/general-election-2024/

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


2 Temmuz 2024 Salı

İstanbul Kent Üniversitesi'nde Düzenlenen 'NATO-Russia Relations Amid Russo-Ukrainian War' Seminerinden Notlar

 

2 Temmuz 2024 tarihinde İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane kampüsünde düzenlenen "NATO-Russia Relations Amid Russo-Ukrainian War" adlı uluslararası seminer, iki yılı aşkın süredir devam eden ve yüz binlerce insanın ölümüne neden olan Rusya-Ukrayna Savaşı ve Rusya-NATO ilişkilerine dair güncel gelişmelerin değerlendirildiği faydalı bir akademik etkinlik oldu. Açılış konuşmasını İstanbul Kent Üniversitesi İİSBF Dekanı Prof. Dr. Hasret Çomak'ın yaptığı etkinlikte, konuşmacı olarak Polonya Lublin Jean Paul II Katolik Üniversitesi öğretim üyesi ve Lublin merkezli Institute of Central Europe araştırmacısı Dr. Andrzej Szabaciuk, yine aynı kurumlarda çalışan Prof. Dr. Tomasz Stepniewski ve İstanbul Kent Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Yaşar Onay, Doç. Dr. Şafak Doğan Polat ve Dr. Murat Koray yer aldılar. Bu yazıda, moderatörlüğünü yaptığım bu etkinlikte konuşmacılarca ifade edilen bazı önemli görüşleri değerlendirmeye çalışacağım. 

Etkinlik afişi

 Etkinliğin ilk konuşmacısı olan Dr. Andrzej Szabaciuk, "Peace Negoations with Ukraine in Russian Foreign Policy after 2022" başlıklı konuşmasında Rusya-Ukrayna Savaşı'na neden olan faktörleri ve tarafların beklentilerini anlatmıştır. Szabaciuk'a göre, Rusya, 2014 Kırım ilhakı sonrasında, savaş öncesinde, NATO genişlemesi karşısında kendisine savunma güvenceleri verilmesini, Ukrayna'nın doğusunda Donbas bölgesinde yaşayan ve anadili Rusça olan Ortodoks nüfusun korunması ve Ukrayna'nın demilitarize edilmesi gibi beklentiler içerisinde olmuş ve bu beklentileri gerçekleşmeyince de Rus lider Vladimir Putin, savaş için düğmeye basmıştır. Polonyalı akademisyen, Putin'in ve Rus devlet adamlarının son dönemdeki konuşmalarında Ukrayna'yı bağımsız ve egemen bir devlet olarak görmediklerini açıkça belirtirken, Rus Ortodoks Kilisesi'nin de Ukrayna Savaşı'nı Kolektif Batı'ya karşı yürütülen "kutsal bir savaş" olarak lanse ettiğine vurgu yapmıştır. Szabaciuk, Ukrayna'nın ise, savaş öncesinde Rusya'nın etkisinden çıkarak Batılı kurumlara (NATO ve Avrupa Birliği) üyelik ve Kırım'ın yeniden topraklarına katılması arayışında olduğunu belirtmiştir. Polonyalı akademisyen, Türkiye'nin ise Batı bloku ile yaşadığı sorunlar temelinde bu savaşı çok kutuplu dünya düzeninin inşası ve Türkiye'nin bu yeni düzende güçlü bir şekilde yerini alması temelinde değerlendirdiğini söylemiştir.

Daha sonra savaşın bitirilmesi husundaki barış görüşmelerini hatırlatan Leh araştırmacı, Rusya'nın Ukrayna topraklarından çıkmak için öne sürdüğü Ukrayna'nın tüm silahlarını teslim etmesi, Moskova'nın "Nazi" olarak değerlendirdiği Kiev'deki rejimin değiştirilmesi ve Ukrayna'nın NATO'ya üye olmaması gibi şartların Kiev tarafından kabul edilmemesi nedeniyle görüşmelerin ilerlemediğini vurgulamıştır. Dr. Andrzej Szabaciuk, Türkiye'de gerçekleştirilen ikinci etap görüşmelerde ise, Rusya'nın Kiev operasyonunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından müzakere yoluyla başarıya ulaşma şansının oluştuğunu ve Moskova'nın bu dönemde barışa açık olduğunu Ukrayna'nın AB üyeliğine itiraz etmeyerek gösterdiğini, ancak işgal edilen topraklar nedeniyle Ukrayna'nın ve Batılı müttefiklerin taviz vermek istememeleri nedeniyle görüşmelerin sonuçsuz kaldığını ifade etmiştir. Bu konunun halen en temel mesele olduğunun altını çizen Szabaciuk, barış görüşmelerine dair ciddi umutların bulunmadığını zira her iki tarafın da iç politik gerekçeler nedeniyle taviz vermesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Polonyalı akademisyene göre, siyasi kültürün güçlü lider kültü etrafında oluştuğu Rus siyasi coğrafyasında, ne Vladimir Putin'in, ne de Zelenski'nin savaştan çekilme ve zayıf gözükme şansları yoktur. Ancak sahada önemli bir gelişme olması veya Türkiye gibi etkili üçüncü ülkelerin yaratıcı öneriler ve çözüm yolları bulmaları halinde, her şeye rağmen çözüm için bir şans olabilir.

Konuşmasının son bölümünde soru üzerine savaşın Polonya'ya etkilerini değerlendiren Dr. Andrzej Szabaciuk, ülkesinin Rus tehdidi nedeniyle askeri harcamalarını rekor düzeyde arttırmak zorunda kaldığını, 2 milyon civarındaki Ukraynalı sığınmacının ülke ekonomisine genel itibariyle rekabetçilik anlamında pozitif, ancak tarım sektörü bağlamında bazı olumsuz etkilerinin olduğunu kaydetmiştir. Szabaciuk, Putin'in son günlerde yaptığı ve tüm işgal topraklarının Rusya'ya bırakılması ve Ukrayna'nın NATO'ya üye olmamasına dayalı barış önerisinin Kiev tarafından kabul edilmeyeceğini, zira çok sayıda şehit veren Ukrayna'nın topraklarını korumak adına son ana kadar savaşmak niyetinde olduğunu vurgulamıştır. Putin'in savaş kararı almasında COVID-19 (koronavirüs) pandemisi döneminde uzun süre yakın çevresiyle birlikte kapalı kaldığı dönemde maruz kaldığı Rus milliyetçiliği propagandasının da etkili olduğunu düşünen Polonyalı uzman, ABD seçimleri sonuçlarına bağlı olarak Ukrayna-Rusya cephesinde önemli gelişmeler olabileceğini düşündüğünü söylemiştir. Polonyalı akademisyen, tarihsel sebepler ve aktüel siyasi ve jeopolitik gelişmeler nedeniyle, ülkesinde Rusya tehdidinin çok canlı ve önemli bir konu olduğunun da altını çizmiştir. 

Etkinlikteki ikinci konuşmacı olan Polonya Lublin Jean Paul II Katolik Üniversitesi öğretim üyesi ve Lublin merkezli Institute of Central Europe araştırmacısı Prof. Dr. Tomasz Stepniewski ise, "NATO-Russia Relations after 2022" başlıklı konuşmasında, Yeltsin dönemi ve sonrasında Vladimir Putin'in ilk yıllarında Rusya'nın Batı dünyası ile yapıcı ilişkiler kurduğunu ve NATO ile ilişkiler geliştirdiğini, ancak ilerleyen yıllarda ABD'nin Irak işgalinin küresel güneyde yarattığı tepkiler ve Avrupa Birliği'nin Komşuluk Politikası'nı (ENP) geliştirerek yumuşak gücüyle eski Sovyet coğrafyasında giderek Moskova aleyhine daha da etkili olması nedeniyle Gürcistan'daki Gül Devrimi ve Ukrayna'daki Turuncu Devrim olaylarından dersler çıkarak daha Batı-karşıtı bir politikaya yöneldiğini ifade etmiştir. Putin'in 2007 Münih Güvenlik Konferansı konuşması ve 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı'nı bu konudaki dönüm noktası olarak ifade eden Stepniewski, Rusya'nın NATO'nun genişlemesi karşısında duyduğu güvenlik endişeleri ve tepkisini Batı kamuoyu ve siyasal elitlerine bir anlamda yeterince iletemediğini ve bunun da ilerleyen yıllarda büyük bir siyasi kriz ve savaşa neden olduğunu vurgulamıştır. Rusya'nın yakın geçmişte Ukrayna'yı işgal ederek 1994 Budapeşte Protokolü'ne uygun ve Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne saygılı davranmayarak olası bir diplomatik çözüme dair umutları azalttığını vurgulayan Polonyalı akademisyen, savaşın en büyük kazananı olarak ise Çin'i öne çıkarmış ve bu süreçte Batı'dan iyice uzaklaşan Rusya'nın Çin'in etki alanına girdiğini iddia etmiştir. 

Stepniewski, Ukrayna ve Batı dünyasına yönelik eleştirileri haksız bulduğunu belirterek, bu savaşın temelde Rusya'dan ve Putin'den kaynaklandığını ve Ukrayna'nın topraklarını korumakta haklı olduğunu vurgulamıştır. Buna karşın, Zbigniew Brzezinski'ye de referansla, Rusya'nın Batı ile ilişkileri ve NATO'nun genişlemesi konusundaki kaygılarının giderilmediğine vurgu yapan Leh araştırmacı ve akademisyen, Türkiye'nin ise özellikle "Tahıl koridoru anlaşması" ile bu süreçte yapıcı bir aktör olarak öne çıktığını ifade etmiştir. Hatta bu bağlamda, konuşmacılardan Doç. Dr. Şafak Doğan Polat, Türkiye'nin bu konudaki politikasını "Ukrayna yanlısı ama Rusya karşıtı değil" şeklinde tanımlamıştır. Dr. Murat Koray, Türkiye-Polonya ilişkilerinin NATO'nun ve Avrupa'nın güvenliği açısından önemine dikkat çekerken, Prof. Dr. Yaşar Onay başta olmak üzere tüm konuşmacılar, 2024 ABD Başkanlık seçimlerinin bu konudaki etkisine vurgu yapmışlardır. Donald Trump'ın olası yeniden Başkanlığı ihtimalinde savaşı kısa sürede bitirebileceği iddiasının yanında, konuşmacılar, Trump yönetimindeki ABD'nin Rusya ile müzakerelerde ilerleme kaydedilememesi durumunda Ukrayna'ya destek vermeye devam edebileceklerini vurgulamışlardır. Konuşmacılar, Rusya'ya yönelik eleştirel tutumuna karşın, ABD ve Batılı siyasal elitlerin Rusya'nın Putin'in olmadığı bir denklemde daha da radikal ve tehlikeli bir aktöre dönüşmesi risklerine vurgu yapmış ve bu ülkenin nükleer kapasite anlamında dünya lideri konumuna dikkat çekmişlerdir. Bu bağlamda, Onay, savaşı bitirmek için sihirli bir formül olmadığını, ancak diplomatik müzakere ve çabaların, özellikle de ABD'nin girişimiyle olursa önem kazandığına vurgu yapmışlardır. Stepniewski, ayrıca jeopolitik düşünen bir devlet olan Rusya'nın Ukrayna'yı tamamen kontrolüne alması durumunda, 2030'lara gelindiğinde, Belarus (Beyaz Rusya) ve Moldova'yı da kapsayan ve Ukrayna'yı küçük bir devlet olarak bırakan bir stratejiye yönelebileceğini vurgulamıştır. 

Sonuç olarak, bu anlamlı uluslararası seminer, durumu teşhis etme ve farklı perspektifleri gündeme getirme anlamında oldukça faydalı olmuş, bu savaşın nihayetlendirilmesinin hiç kolay olmadığını ortaya koymuş, buna karşın özellikle ABD Başkanlık seçimleri ve seçilmesi halinde Donald Trump'ın güç dengelerine dayalı yaklaşımlarıyla olası bir anlaşmanın gündeme gelebileceğine dair pozitif görüşlerin dillendirilmesine vesile olmuştur. Etkinlikte öne çıkan ortak bir görüş ise, Türkiye'nin bu süreçte barış yanlısı ve uzlaştırıcı diplomatik çabalarıyla uluslararası kamuoyu ve halklar nezdinde artı puan toplaması olmuştur. Bu da, kuşkusuz, Türk diplomasisinin bir başarısı olarak hatırlanacaktır. Ukrayna-Rusya Savaşı'nın sonucu ve anlaşma konusunda ise, ABD Başkanlık seçimleri sonrasında Washington'da ortaya çıkacak iradeyi beklemek gerekmektedir. Başkan adaylarının son tartışmasında ortaya çıkan manzara ise, tüm aşırılıklarına karşın, Donald Trump'ın daha iddialı bir aday olduğunu ortaya koymaktadır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ




26 Haziran 2024 Çarşamba

Yaşar Yakış'ın Ardından...



Giriş

Dün A milli futbol takımımızın EURO 2024'te bir üst tura yükselme heyecanını yaşarken aldığım bir haber beni oldukça üzdü... Birçok ulusal ve uluslararası kitabıma destek olmak ve genç meslektaşlarımla birlikte bize yol göstermek için yıllardır ricalarımızı kırmayarak eserlerimize Önsöz yazan değerli diplomatımız ve Dışişleri eski Bakanımız Sayın Yaşar Yakış'ın maalesef 85 yaşında vefat ettiği duyuruldu.

Öncelikle değerli devlet büyüğümüze Allah'tan rahmet, sevenlerine ve Türk milletine de başsağlığı diliyorum. Bu yazıda, Yaşar Yakış'ın hayatı ve Türk dış politikasına dair bazı tavsiyelerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yaşar Yakış'ın Biyografisi

1938 Akçakoca-Düzce doğumlu olan Yaşar Yakış, Türkiye standartlarında Anadolu'dan çıkan yetenekli ve azimli bir insanın nasıl başarılı bir diplomatik kariyer yapabileceğinin canlı örneği olmuş önemli bir devlet adamıdır. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Yakış, aynı yıl Dışişleri Bakanlığındaki görevine başlamıştır. Yakış'ın diplomatik kariyerindeki ilk görev yeri Anvers Başkonsolosluğu Muavin Konsolosluğu olmuş, daha sonra ise diplomatik kariyerini sürdüren Yakış, Kahire (Mısır), Riyad (Suudi Arabistan) ve Şam (Suriye) gibi Ortadoğu siyaseti açısından kritik başkentlerde Büyükelçilik yaparak büyük deneyim kazanmıştır. Büyükelçilik ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı görevlerinin yanı sıra, İslam İşbirliği Teşkilatı (eski adıyla İslam Konferansı Örgütü), NATO ve Birleşmiş Milletler gibi önemli uluslararası kuruluşlarda Türkiye adına kritik diplomatik görevler de ifa eden Yaşar Yakış, diplomatik kariyerinin ardından ise aktif siyasete atılmış ve kurucularından olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ilk Dışişleri Bakanı (2002-2003) ve Düzce milletvekili (2002-2007, 2007-2011) olarak görev yapmıştır. Yakış, ek olarak, 2003-2011 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanlığı ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu eşbaşkanlığı ile 2007-2011 arasında TBMM Fransa Dostluk Grubu Başkanlığını yapmıştır.

Evli ve bir çocuk babası olan Yakış, diplomatik ve siyasi kariyerinde birçok başarıya imza atmıştır. Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen kültürlü bir devlet adamı olan Yaşar Yakış’ın Fransa-Türkiye ilişkilerine katkıları nedeniyle Legion d'Honneur nişanı alması, İtalyan Hükümeti tarafından Stella della Solidarieta Italiana nişanıyla ödüllendirilmesi ve aynı şekilde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinde yaptığı atılımlar nedeniyle Suudi Hükümeti tarafından Kral Abdülaziz nişanı (birinci derece) ile taltif edilmesi, bu başarıların somut göstergeleri olmuştur. Yakış, Ortadoğu siyasetindeki engin birikimi ve deneyimlerini akademik bazı çalışmalarla da göstermiş ve T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanan Türkiye, Suriye ve Irak Arasında Su Sorunları adlı önemli bir kitap da kaleme almıştır. Yakış'ın Türk dış politikasına bir diğer somut katkısı ise, Türkiye ile Birleşik Krallık ilişkilerini geliştirmek adına oluşturulan Tatlıdil Forumu'nun (Sweet Talk Forum) kurulmasına ön ayak olması ve bir süre bu platforma eşbaşkanlık yapması olmuştur. Yakış, diplomatik ve siyasi kariyeri sonrasında akademik çalışmalara yönelmiş ve İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde ve Ankara'da Bilkent, Hacettepe ve TOBB Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler alanında ders vermiştir.

Yaşar Yakış'ın Türk Dış Politikası'na Dair Bazı Tavsiyeleri 

Kurucusu olduğu AK Parti'ye yönelik eleştirileri nedeniyle partiden dışlanması sonucunda son yıllarda televizyon kanallarında pek görülmeyen Yaşar Yakış, buna karşın çeşitli internet platformlarında katıldığı yayınlar, kitaplarıma yazdığı Önsöz bölümleri ve düzenlenen bazı akademik etkinliklere katılımı sayesinde Türk Dış Politikası'na dair onlarca yıllık kariyerinden süzülüp gelen değerli bazı bilgi ve tüyoları benimle ve Türkiye kamuoyuyla paylaşmıştır.

Yaşar Yakış'ın Ortadoğu siyaseti ve Türkiye'nin Ortadoğu politikasına dair iki kritik tavsiyesi olmuştur. Bunlardan ilki, Türkiye'de halk ve mevcut devlet elitinin çok sık kullandığı Osmanlı tarihsel referanslarının Arap dünyasında aynı şekilde algılanmadığı hususu üzerinedir. Arapların önemli bir bölümünün Osmanlı'yı kendi bağımsızlıklarını geciktiren farklı türde bir emperyalist devlet gibi gördüğünü söyleyen Yakış, bu bağlamda Suriye'de görev yaparken yaşadığı Suriye'nin ulusal bayramlarında Türk diplomatik temsilciliklerine taş atılması hadisesinden bahsetmiştir. Yakış'ın Arap dünyasına dair ikinci tavsiyesi ise, özellikle Arap Baharı sürecinde demokratikleşme ve liberalleşme düsturuyla Türkiye'nin Arap devletleri içerisinde özgür seçimleri teşvik eden İslamcı organize grupları (Müslüman Kardeşler veya İhvan) aktif şekilde desteklemesi hakkında olmuştur. Bu politikaya ilkesel olarak karşı çıkmamasına karşın, bu siyasanın Arap devletleri içerisinde taraf tutma ölçüsünde icra edilmesine karşı çıkan ve monarşilerin gücünü bilen Yakış, Arap ülkelerinin birbirleriyle ve kendi içlerinde yaşadığı sorunlarda Ankara'nın kolaylaştırıcılık ve arabuluculuk dışında bir rol üstlenmesine itiraz etmiş ve taraf tutmayan ulusal çıkarlar odaklı bir siyaseti önermiştir. Daha somut söylemek gerekirse, Batılı ülkelerin Ortadoğu'daki etkisini de bilerek ve gözeterek, Yakış, Türkiye'ye daha dengeli ve İhvan/Hamas çizgisiyle özdeşleşmekten kaçınan bir diplomatik rotayı tavsiye etmiştir.

Yaşar Yakış'ın Türk Dış Politikası'na dair bir diğer önemli tavsiyesi ise Batı-Rusya dengesi bağlamında olmuştur. Batılı kurumlara üyeliği her zaman destekleyen ve Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecine yönelik müspet bakışını -Bakanlığı döneminde- Kıbrıs'ta Annan Planı doğrultusunda federatif çözüme destek vererek de gösteren Yakış, buna karşın Batı'ya tek taraflı olarak güvenmeyi de hatalı bulmuş ve büyük bir güç olarak değerlendirdiği Rusya ile ilişkilerde daima dengeli ve akılcı davranmayı salık vermiştir. Bu anlamda, Yakış, Realizm ile İdealizm arasında bir tür uzlaşı ve dengeyi savunan makul bir diplomat ve devlet adamı olmuştur.

Yaşar Yakış'ın son yıllarda ısrarla vurguladığı bir diğer konu ise, ülkemizde dış politikanın giderek akıl, bilim ve gerçekler yerine duygular odaklı icra edilmesi ve iç politik hedeflerin dış politikaya yön vermesi eğilimi olmuştur. Diplomasiyi daha teknik bir alan gören ve değerlendiren Yaşar Yakış, bu anlamda iç siyasette kazanımlar adına dış politikanın şekillendirilmesine karşı çıkmıştır. Bu yönüyle, Yakış'ın, AK Parti öncesi dönemde Türkiye'de devletin özerk bir aktör olarak dış politikaya yön verdiği ve daha Batıcı hareket ettiği dönemin devamını temsil ettiği söylenebilir.

Sonuç 

Sonuç olarak, başarılı ve güzel bir diplomatik kariyerin canlı bir örneği olan merhum Yaşar Yakış, ülkemizde gençlere iyi bir rol model olarak daima hatırlanacaktır. Yakış'ın eleştirileri de kuşkusuz çok değerli ve önemlidir. Ancak devlet geleneği çok güçlü bir olan Türkiye'de, ne geçmişte, ne günümüzde, ne de gelecekte hiçbir şeyin sanıldığı kadar tesadüfi yaşanmadığını bilmek ve tek adam sistemi eleştirilerine karşın, ülkemizde politikaların -tepkileri göğüslemek pahasına- belirli zorunluluklar ve riskler nedeniyle iyi düşünülerek alındığını ve amacın hep daha büyük ve güçlü bir Türkiye kurmak olduğunu daima akılda tutmak gerekmektedir. Değerli diplomatımız için bir kez daha Allah rahmet eylesin diyorum...

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ 

25 Haziran 2024 Salı

Avrupa Futbol Şampiyonası'nın Geçmişi ve Türkiye'nin Önceki Performansları


İkinci Dünya Savaşı sonrasında, önceki dönemden ciddi dersler çıkaran ve askeri ve ekonomik güç eksenli hamaset yerine ekonomik entegrasyon ve siyasi iş birliği temelinde yeni ve daha başarılı bir sistem kurmayı başaran Avrupa ulusları, artan siyasi ve ekonomik ilişkilerine paralel olarak, kendi özerk kurumlarını ve turnuvalarını da yıllar içerisinde oluşturmuş ve kurumsallaştırmıştır. Öyle ki, 1954 yılında Avrupa futboluna yön vermesi için kısaca UEFA olarak bilinen Avrupa Futbol Federasyonları Birliği'ni (İngilizce: Union of European Football Associations; Fransızca: Union des Associations Européennes de Football; Almanca: Vereinigung Europäischer Fußballverbände) İsviçre'de oluşturan Avrupa ulusları, ünlü Fransız futbol yöneticisi Henri Delaunay'ın yıllar öncesinden hayal ettiği Avrupa Futbol Şampiyonası'nı da 1960 yılından itibaren her dört yılda bir düzenlemeye başlamışlardır.

UEFA, Avrupa futbol ekonomisinin milyar dolarları aşan yüksek etkisi ve gücü sayesinde, bugün tam 55 devletin üye olduğu ve etki alanı Avrupa kıtasının dışında çok daha uzak ülkelere/coğrafyalara kadar ulaşabilen etkili bir yapıdadır. Nitekim 27 Avrupa Birliği (AB) üyesi devletin yanı sıra, Andorra, Arnavutluk, Azerbaycan, Beyaz Rusya (Belarus), Bosna Hersek, Cebelitarık (Gibraltar), Ermenistan, Faroe Adaları, İngiltere, Galler, Gürcistan, İskoçya, İsrail, İsviçre, İzlanda, Karadağ, Kazakistan, Kosova, Kuzey İrlanda, Kuzey Makedonya, Liechtenstein (Lihtenştayn), Moldova, Norveç, Rusya (Ukrayna savaşı nedeniyle üyeliği geçici olarak askıya alınmıştır), San Marino, Sırbistan, Türkiye ve Ukrayna da UEFA üyesidirler. Bu anlamda, UEFA, Avrupa kültürü, normları ve futbol ekonomisinin Avrupa dışında Kafkasya (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan sayesinde), Orta Asya (Kazakistan ve Rusya sayesinde) ve hatta Ortadoğu'ya (İsrail ve Türkiye sayesinde) kadar ulaşabilmesini sağlamaktadır.

1960 yılından beri -bu turnuva da dahil olmak üzere- toplam 17 defa düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası (kısaca EURO) ise, ulusüstü (supranasyonal) bir yönetim anlayışını öngören Avrupa Birliği projesinin başarısına karşın, Avrupa halklarının kendi ulusal kimliklerini koruyabilmeleri ve futbol endüstrisi alanındaki gelişimlerini gösterebilmeleri anlamında önemli bir mihenk taşı olmuştur. İlk turnuvalarda yalnızca 4 takımın mücadele ettiği Avrupa Futbol Şampiyonası, 1980'den itibaren 8 takım, 1996'dan itibaren 16 takım ve 2016'dan itibaren 24 takıma yarışma şansı vererek, giderek daha kapsayıcı ve büyük bir etkinliğe dönüşmüştür.

Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki şampiyonluk sayıları, kuşkusuz futbol endüstrisinin gelişimini göstermesi bakımından önemli bir kriterdir. Bu bağlamda, şampiyonluk sayıları şöyledir:

İspanya: 3 şampiyonluk (1964, 2008, 2012),

  • Almanya: 3 şampiyonluk (1972, 1980, 1996),
  • İtalya: 2 şampiyonluk (1968, 2020/21*),
  • Fransa: 2 şampiyonluk (1984, 2000),
  • Rusya/SSCB: 1 şampiyonluk (1960),
  • Çekya/Çekoslovakya: 1 şampiyonluk (1976),
  • Hollanda: 1 şampiyonluk (1988),
  • Danimarka: 1 şampiyonluk (1992),
  • Yunanistan: 1 şampiyonluk (2004),
  • Portekiz: 1 şampiyonluk (2016).

Bu bağlamda denilebilir ki, Avrupa'nın futbol endüstrisi ve branşında ileri gitmiş ve organize bir sistem kurmayı başarmış ulusları İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa'dır. Ayrıca Premier League sayesinde büyük bir ekonomik gücü ve etkisi olan İngiltere (Birleşik Krallık), yıllar içerisinde kendisine özgü bir futbol ekolü oluşturmayı başaran Hollanda, son yıllarda çok başarılı bir sistem kuran ve hep zirvelerde yer alan Portekiz de Avrupa'nın önemli futbol ekolleridir.

Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapmak da önemli bir ekonomik etkinlik ve prestij meselesi olup, şimdiye kadar düzenlenen 17 turnuvanın 13'ü tek bir ülke tarafından, 4'ü ise birkaç ülke tarafından ortaklaşa düzenlenmiştir. 3 defa ev sahibi ülke olan Fransa (1960, 1984, 2016) ile 2 defa turnuvayı düzenleme hakkı elde eden İtalya (1968, 1980) ve Almanya (1988, 2024) bu konuda başı çeken devletler olurken, İspanya (1964), Belçika (1972), Yugoslavya (1976), İsveç (1992), İngiltere (1996) ve Portekiz (2004) de diğer ev sahipleri olmuşlardır. Son yıllarda ise birkaç ülkenin birlikte şampiyonaya ev sahipliği yapması anlayışı kabul görürken, EURO 2000'i Belçika ve Hollanda, EURO 2008'i Avusturya ve İsviçre, EURO 2012'yi Polonya ve Ukrayna ve 2021'de düzenlenen EURO 2020'yi 11 farklı UEFA üyesi (Almanya, Azerbaycan, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İskoçya, İspanya, İtalya, Macaristan, Romanya, Rusya) birlikte düzenlemişlerdir. EURO 2028'i Birleşik Krallık ve İrlanda ortak düzenleyecekken, EURO 2032 ise Türkiye ve İtalya ortaklığında yapılacaktır. Bu anlamda, Avrupa Futbol Şampiyonaları, mümkün olduğunca farklı coğrafyalara/ülkelere açılarak, Avrupa kültürü ve "fair play" ruhuna uygun centilmence rekabet anlayışını toplumlara yaymak ve siyasi meselelerde de benzer şekilde çatışmasız mücadele anlayışını empoze etmek arayışındadır.

EURO 2032'ye İtalya ile birlikte ev sahipliği yapacak olan 1999'dan beri AB tam üye adayı bir devlet olan Türkiye ise, bu turnuvayla birlikte 6 defa Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılmış önemli bir Avrupa futbol ülkesidir. İlk kez Fatih Terim antrenörlüğünde İngiltere'de düzenlenen EURO 1996'ya katılan ay-yıldızlılar, bu turnuvayı gol atamadan 0 puanla kapatmasına karşın, ilerleyen yıllarda önemli başarılar kazanmıştır. 2000 yılında Mustafa Denizli antrenörlüğünde çeyrek finale kadar yükselen Türkiye, EURO 2008'de ise yine Fatih Terim antrenörlüğünde en büyük başarısını elde etmiş ve yarı finale kadar yükselmeyi başarmıştır. Türkiye, Fatih Terim liderliğinde EURO 2016 ve Şenol Güneş liderliğinde EURO 2020'de ise grup aşamasında elenmiştir. İtalyan futbol adamı Vincenzo Montella antrenörlüğündeki Türkiye, EURO 2024'te grup aşamasından çıkma anlamında ciddi şansa sahiptir. Ancak diğer takımların çok güçlü olması nedeniyle, son 16 turunun ötesine geçebilmek, Türk spor kamuoyunca pek beklenmemektedir. Lakin Türkiye'nin ilerleyen yıllarda muazzam başarı potansiyeli olup, özellikle Arda Güler ve Kenan Yıldız gibi genç ve yetenekli oyuncularıyla, ay-yıldızlarının ilerleyen yıllarda yeniden üst sıralara oynaması olasılık dahilindedir.

Son olarak, Avrupa Futbol Şampiyonası, küçük çapta bir Dünya Kupası gibi, muazzam insan hareketliliği, ciddi bir ekonomik ivmelenme ve farklı uluslar/devletler arasında kurallara dayalı centilmence rekabet gibi müspet unsurları ile, günümüzün çağdaş Avrupası'nın önemli bir kazanımı olup, Türkiye'nin de bu seviyelerde yer alması kendisi adına çok faydalıdır. Zira ekonomide ve sanatta olduğu gibi, Avrupa kıtası, halen sporda özellikle futbolda da dünyanın zirvesindedir. Türkiye de, bu nedenle, hem spor, hem de ekonomik anlamda ilerleyebilmek için Doğu kadar Batı ile de bağlarını güçlendirmeli ve özellikle İtalya ile birlikte ev sahipliğini yapacağı EURO 2032'ye çok iyi hazırlanarak, bu turnuvada zirvede yer almalıdır.

* Koronavirüs pandemisi nedeniyle EURO 2020, 2021 yılında düzenlenmiştir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ