6 Temmuz 2026 Pazartesi

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Mülakatı: 2026 NATO Ankara Zirvesi

 

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz, Uluslararası İlişkiler alanında Doçenttir; Ankara’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası Girişimcilik bölümünde tam zamanlı öğretim üyesidir. Araştırma alanları arasında Uluslararası Politik Ekonomi, Küreselleşme, Enerji ve Su Güvenliği yer almaktadır. Diriöz’ün çok sayıda ulusal ve uluslararası bilimsel yayını bulunmaktadır.

UPA (Uluslararası Politika Akademisi) Kurucu Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı Prof. Dr. Ozan Örmeci, 6 Temmuz 2026 tarihinde Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz'le Ankara'da düzenlenen 36. NATO Zirvesi'ne dair bir mülakat gerçekleştirdi.

Geçmişte Günümüze NATO

 

Giriş

Günümüzde en istikrarlı, uzun soluklu ve başarılı güvenlik örgütlenmesi kabul edilen NATO (North Atlantic Treaty Organization) veya tam ismiyle Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, 36.sı başkent Ankara’da düzenlenen 2026 NATO Zirvesi nedeniyle Türkiye ve Batılı ülkelerde yeniden manşetlerde yer almaktadır. Son dönemde özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın farklı yaklaşımları ve Washington ile Avrupalı müttefikler arasında bozulan ilişkiler nedeniyle geleceği daha belirsiz hale gelen NATO, buna karşın 32 üyesiyle[1] hâlen oldukça güçlü, etkili ve istediklerini almakta mahir bir askerî örgütlenmedir. Bu yazıda, NATO’nun kısa tarihçesi anlatılacak; kuruluşun tarihindeki önemli dönüm noktaları ve etkili kişiler değerlendirilecektir.

NATO’nun Kuruluşu

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü veya kısa ismiyle NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile birlikte bir süpergüç haline gelen ve Avrupa içlerine kadar büyük bir nüfuz ve hâkimiyet alanı elde eden Sovyetler Birliği’nin (SSCB) komünist yayılmacılığına karşı Batı Bloku ülkelerinin kolektif savunma sistemi oluşturma amacıyla 4 Nisan 1949 tarihinde kurulmuştur.[2]

NATO’nun kuruluş anlaşması Başkan Truman tarafından imzalanıyor

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’na karşı ABD ve Avrupalı devletlerin müttefiki durumunda olan Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin Washington ve Avrupa’daki algısının değişmesi ise, bugün bile bir klasik kabul edilen Amerikalı diplomat ve diplomatik tarihçi George F. Kennan tarafından yazılan “The Sources of Soviet Conduct” (Sovyet Davranışının Kaynakları) adlı ve 1947 yılı Temmuz ayında ünlü Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makale sayesinde olmuştur.[3]

Soğuk Savaş’ı başlatan en önemli dönüm noktası olan ve NATO’nun kuruluş sürecine giden devrimi başlatan Kennan’ın makalesi, aslında Amerikalı diplomatın Moskova’da görevliyken Şubat 1946’da ABD Dışişleri Bakanlığı’na Sovyet ideolojisini analiz eden 8.000 kelimelik ünlü “Uzun Telgraf”ını (Long Telegram) göndermesiyle başlamıştır. Kennan, daha sonra bu telgraftaki fikirlerini geliştirerek bir makaleye dönüştürmüş ve resmi bir devlet görevlisi olduğu ve görüşlerinin resmi Amerikan dış politikasını yansıttığı algısını yaratmamak için makaleyi “X” takma adıyla imzalamıştır.

George F. Kennan

Bu makalede, Kennan, Sovyetler Birliği’nin dış politikasının Marksist-Leninist ideoloji ile geleneksel Rus Çarlık genişlemeciliğinin bir karışımı olduğunu savunmuş ve bunun ABD çıkarlarına aykırı olduğunu vurgulamıştır. Sovyet rejiminin kendi meşruiyetini korumak ve içerideki baskıcı diktatörlüğü meşru tutmak için her zaman dışarıda “kapitalist bir düşman” imajına ihtiyaç duyduğunu belirten Kennan, Sovyetlerin uzlaşmaz ve barışçıl yollarla ikna edilemeyeceğini; bu nedenle ABD’nin uygulaması gereken stratejinin “uzlaşma” değil, “çevreleme” (containment) olması gerektiğini yazmıştır. Zira ancak bu şekilde Sovyet yayılmacılığı ve Batılı değerlere uygun olmayan komünizm ideolojisi coğrafi ve siyasi olarak sınırlandırılabilirdi.

NATO logosu

Kennan’ın makalesi öylesine etkili oldu ki, kısa sürede ABD’de Sovyetler Birliği’ne daha sıcak yaklaşan Franklin D. Roosevelt’in vefatı ve Harry Truman’ın başa geçmesinin de etkisiyle Rusya’ya ve Stalin’e yönelik yaklaşım tamamen değişti. Sovyetler Birliği’nin girdiği ülkelerde tek partili komünist rejimler kurması ve daha sonra özgür seçimlere izin vermemesi de Avrupa’daki Rusya ve komünizm korkusunu tetikledi. Bu süreçte bölünen Almanya “cephe ülke” haline gelirken, Sovyetler Birliği ile Batı Avrupa arasında kalan Türkiye ve Yunanistan gibi devletler de “kanat ülke” konumu elde ettiler. Bu sayede, Kennan’ın fikri kısa sürede günümüzde “Batı Bloku” dediğimiz kollektif yapının oluşmasına olanak sağladı. Kısacası, bu makale, Soğuk Savaş boyunca ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüteceği ana stratejiyi belirledi ve Truman Doktrini ile Marshall Planı gibi adımların fikri altyapısını oluşturdu. Bu sayede, Washington, Avrupalı müttefiklerini komünizm ve Sovyetler’den korumak ve onları kalkındırmak adına kapsamlı stratejiler geliştirdi ve bunları büyük ölçüde başarıyla uyguladı.

12 kurucu ülkenin[4], uzun süren diplomatik müzakerelerin ardından 4 Nisan 1949’da Washington D.C.’de imzalanan antlaşmayla resmen kurduğu NATO, uluslararası ilişkiler tarihinin en uzun soluklu ve başarılı askeri ittifaklarından biridir. NATO, Soğuk Savaş'ta genel olarak başarılı olmuş; üye devletlerde komünizm tehlikesini bertaraf edebilmiş, Sovyetler Birliği'ni askeri olarak caydırabilmiş ve neticede Soğuk Savaş'ı kazanmıştır. Ancak bu süreçte uygulanan bazı sertlik politikaları, elbette üye devletlerde çeşitli tepkilere de yol açmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise, varoluş amacı en azından bir süreliğine ortadan kalkan NATO, artık çağa uygun olmadığı yönünde çeşitli eleştiriler almaya başlamıştır. 

NATO Antlaşması’nın Kritik Maddeleri

NATO Kurucu Antlaşması[5], örgütün temel niteliklerini açıkça ortaya koymaktadır.

1. Madde: Bu maddeyle Birleşmiş Milletler (BM) Şartı/Tüzüğü kabul edilmekte, siyasi-diplomatik sorunların barışçıl yollarla çözümlenmesi savunulmakta ve güç kullanılması veya güç kullanılması tehdidi reddedilmektedir. Bu yönüyle, NATO revizyonist bir örgütlenme değildir.

2. Madde: Bu maddeyle üye devletler arasında dostane ilişkiler teşvik edilmekte ve üye devletlerin birbirleriyle ekonomik iş birliği yapmaları desteklenmektedir.

3. Madde: Bu maddeyle üye devletlerin bireysel ve kollektif savunma kapasitelerinin geliştirilmesinin amaçlandığı vurgulanmaktadır. Bu noktada "caydırıcılık" (deterrence) kavramından söz edilebilir. 

4. Madde: Bu madde, herhangi bir üye ülkenin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliği tehdit altında olduğunda tüm müttefiklerin Kuzey Atlantik Konseyi’nde ortak istişare ve görüşmelerde bulunmasını sağlayan temel bir siyasi danışma mekanizmasıdır. Madde, otomatik bir askeri müdahale zorunluluğu getirmez; bunun yerine "istişare" olgusunu öne çıkarır.

5. Madde: Bu madde, ittifakın temel taşı niteliğinde olup; üye ülkelerden herhangi birine yapılan askeri saldırı, tüm üye ülkelere yapılmış sayılır ve ortaklaşa askeri yanıt verilir. "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" özetlenebilecek bu madde, NATO'nun ruhunu yansıtır.

6. Madde: Bu maddeyle, örgütün, coğrafi olarak üye devletlerin toprak bütünlükleri doğrultusunda Kuzey Amerika, Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’yi kapsadığı vurgulanmaktadır. Bu anlamda, Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalar da koruma kapsamında ele alınmaktadır.

6. maddeye göre NATO’nun koruma alanı

Türkiye’nin Örgüte Dahil Oluşu

Kuruluş döneminde Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Sovyetler Birliği (SSCB) kurulan dostane ilişkiler ve Avrupalı emperyalist devletlere (İngilte, Fransa, İtalya vs.) duyulan tepki nedeniyle daha Batı-şüpheci bir dış politikaye yönelen genç Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan kısa bir süre sonra ise, hem jeopolitik konumunun zorlukları (tarihsel düşman hüviyetindeki devasa Rusya/SSCB ile komşu olmak), hem de Stalin liderliğindeki SSCB’nin kendisine yönelik toprak ve siyasi/askeri imtiyaz talepleri nedeniyle ittifaka dahil olmak istedi. Demokrat Parti ve Adnan Menderes döneminde (1950-1960) Kore Savaşı’na asker göndererek Batı Bloku ile entegrasyonunu ve ittifaka bağlılığını kanıtlayan Türkiye, böylece Batı komşusu Yunanistan ile birlikte 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’nun ilk genişleme dalgasıyla örgüte resmen üye oldu. Türkiye’nin NATO üyeliğine ilişkin protokol 17 Ekim 1951 tarihinde imzalanmış, Kuzey Atlantik Örgütü Antlaşması’na Türkiye’nin katılmasına dair kanun ise 18 Şubat 1952 tarihinde kabul edilmiştir.[6]

Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılım törenleri

Örgütün etkili üyelerinden biri olan ve genellikle en büyük ikinci orduya sahip olması övülen Türkiye, bugüne kadar 3 defa NATO Genel Sekreter Yardımcısı görevine kendi diplomatlarını getirmeyi başarmıştır. Bu kişiler şunlardır:[7]

  • Dr. Mehmet Nimet Özdaş: 1973-1979 yılları arasında “Bilimsel İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı” olarak görev yapmıştır.
  • Büyükelçi Hüseyin Diriöz: 2010-2013 yılları arasında “Savunma Politikası ve Planlamasından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı” olarak görev almıştır.
  • Büyükelçi Tacan İldem: 2016-2020 yılları arasında “Kamu Diplomasisinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı” görevini yürütmüştür.

NATO Genel Sekreterleri

NATO’nun başında görevli bir Genel Sekreter bulunmaktadır. Genel Sekreter, örgütün işleyişini koordine etmek, NATO’nun uluslararası kadrosunu yönetmek, Kuzey Atlantik Konseyi’nin toplantılarını ve örgütün önemli komitelerinin çoğunu yürütmekten sorumludur.[8] NATO Genel Sekreteri, genelde önceden ülkelerinde üst düzey siyasi görevlerde bulunmuş ve başarı göstermiş kişilerden seçilmektedir. 

Mark Rutte

Genel Sekreterlerin listesi şöyledir:

  • Lord Ismay Hastings (Birleşik Krallık): 24 Mart 1952 – 16 Mayıs 1957. Lord Ismay’in NATO’nun amacını açıklayan eşhur sözü ise şöyledir: “NATO, Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları ise aşağıda tutmak için kurulmuştur.”
  • Paul-Henri Spaak (Belçika): 16 Mayıs 1957 – 21 Nisan 1961.
  • Dirk Stikker (Hollanda): 21 Nisan 1961 – 1 Ağustos 1964.
  • Manlio Brosio (İtalya): 1 Ağustos 1964 – 1 Ekim 1971.
  • Joseph Luns (Hollanda): 1 Ekim 1971 – 25 Haziran 1984.
  • Lord Carrington (Birleşik Krallık): 25 Haziran 1984 – 1 Temmuz 1988.
  • Manfred Wörner (Almanya): 1 Temmuz 1988 – 13 Ağustos 1994.
  • Willy Claes (Belçika): 17 Ekim 1994 – 20 Ekim 1995.
  • Javier Solana (İspanya): 5 Aralık 1995 – 14 Ekim 1999.
  • Lord Robertson (Birleşik Krallık): 14 Ekim 1999 – 5 Ocak 2004.
  • Jaap de Hoop Scheffer (Hollanda): 5 Ocak 2004 – 1 Ağustos 2009.
  • Anders Fogh Rasmussen (Danimarka): 1 Ağustos 2009 – 1 Ekim 2014.
  • Jens Stoltenberg (Norveç): 1 Ekim 2014 – 1 Ekim 2024.
  • Mark Rutte (Hollanda): 1 Ekim 2024 – Görevde.

Bugüne kadar görev yapan 14 Genel Sekreterden 4’ü Hollandalı, 3’ü Birleşik Krallık (İngiltere) vatandaşı, 2’si Belçikalı, 1’i İtalyan, 1’i Alman, 1’i İspanyol, 1’i Danimarkalı ve 1’i Norveç vatandaşıdır.

Genişleme Süreci

NATO’nun genişleme süreci ise tarihsel süreçte şöyle gelişmiştir:

Soğuk Savaş Dönemi (İlk Genişlemeler): İttifakın ilk yeni üyeleri, 1952’de katılan “kanat ülkeler” (southern flank) Türkiye ve Yunanistan oldu. Bunu 1955’te Batı Almanya ve 1982’de İspanya’nın katılımı izledi. Böylece, 1982’ye gelindiğinde NATO’nun 16 üye devleti bulunuyordu.

Soğuk Savaş Sonrası Doğuya Genişleme: Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve Soğuk Savaş’ın Batı dünyasının zaferiyle sonuçlanmasının ardından, NATO’nun genişleme süreci Avrupa’nın doğusuna odaklandı. 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya; 2004’te ise Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya ittifaka dahil oldu. Böylece, 2004’te NATO’nun artık 26 üye devleti vardı.

Yakın Dönem Katılımları: Arnavutluk ve Hırvatistan 2009’da, Karadağ 2017’de, Kuzey Makedonya ise 2020’de üyeliğe alındı. Böylece, NATO’nun üye sayısı 30’a yükseldi.

Son Genişleme: Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimiyle birlikte güvenlik politikaları değişti. Finlandiya 4 Nisan 2023’te, İsveç ise 7 Mart 2024’te resmen üye oldu ve üye sayısı 32,’ye yükseldi.

Günümüzde Gürcistan, Ukrayna ve Bosna-Hersek gibi devletlerin NATO'ya üyelik süreçleri hâlen gündemdedir. 

Tarihi NATO Zirveleri

Daha önceki tarihi NATO Zirvelerini listelemek gerekirse;

  • 1957 Paris Zirvesi: Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen bu ilk Zirvede, ittifakın nükleer silahlar ve füze teknolojileri konusundaki stratejilerinin temelleri atılmıştır.
  • 1999 Washington Zirvesi: Soğuk Savaş sonrası dönemi şekillendiren bu Zirvede, NATO’nun 50. yıl dönümünde Bosna ve Kosova müdahaleleri değerlendirilmiş ve örgütün yeni stratejik konsepti kabul edilmiştir.
  • 2002 Prag Zirvesi: İttifakın “Soğuk Savaş” reflekslerinden çıkıp küresel terörizm ve kitle imha silahları gibi yeni tehditlere odaklandığı bu tarihi Zirvede, NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) kurulmasına karar verilmiştir.
  • 2004 İstanbul Zirvesi: Türkiye’nin ilk kez ev sahipliğini yaptığı bu tarihi Zirve, “genişleme” kararlarının alındığı ve özellikle Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki ortaklıkların geliştirildiği önemli bir dönüm noktası olmuştur.
  • 2008 Bükreş Zirvesi: Bu Zirvede, Ukrayna ve Gürcistan'ın ileride NATO üyesi olabilecekleri yönünde kritik bir karar alınmış ve bu da Batı-Rusya zıtlaşmasını tetiklemiştir. 
  • 2022 Madrid Zirvesi: Yakın tarihin en kritik zirvelerinden biri olan Madrid Zirvesi’nde, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında oluşan güvenlik mimarisi değerlendirilmiş ve Finlandiya ile İsveç’in ittifaka katılım süreci başlatılmıştır.
  • 2025 Lahey Zirvesi: Geçtiğimiz yıl Lahey’de düzenlenen tarihi Zirvede, “Lahey Taahhüdü” olarak da bilinen üye devletlerin yüzde 5’lik savunma harcamaları prensibi kabul edilmiştir.

Sonuç

Sonuç olarak, Soğuk Savaş döneminde üye devletlerin güvenliğini ve komünizmin yayılmasını önlemek adına anti-komünizm fanatikliği nedeniyle bazı hatalı işlere de yönelen NATO, buna karşın günümüzdeki demokrasi, insan hakları ve demokrasi gibi konularda duyarlı bir askeri yapılanmadır. Bu anlamda, Türkiye’nin son yıllarda uyguladığı bazı politikalar, üye devletlerde çeşitli endişelere yol açmaktadır. Ancak kuruluş, “önce güvenlik” mantığıyla hareket ettiği için, Rusya kaynaklı tehditlerin aciliyeti ve Türkiye’nin örgüt içerisinde müstesna konumu nedeniyle, Ankara’yı her şekilde desteklemeye devam etmektedir. Türkiye’nin örgüt ve üye devletlerle daha uyumlu olması için, diğer üye devletlerin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun hareket etmeleri ve Türkiye’nin de demokrasi ve hukuk devleti yönünde bazı reformlar yapması akılcıl bir politika olacaktır. Dileğimiz, 2026 NATO Ankara Zirvesi’nin başarılı bir şekilde geçmesidir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

KAYNAKÇA

[1] 32 üye devlet şunlardır (https://www.nato.int/en/about-us/organization/nato-member-countries);

  1. ABD,
  2. Almanya,
  3. Arnavutluk,
  4. Belçika,
  5. Birleşik Krallık (İngiltere),
  6. Bulgaristan,
  7. Çek Cumhuriyeti (Çekya),
  8. Danimarka,
  9. Estonya,
  10. Finlandiya,
  11. Fransa,
  12. Hırvatistan,
  13. Hollanda,
  14. İspanya,
  15. İsveç,
  16. İtalya,
  17. İzlanda,
  18. Kanada,
  19. Karadağ,
  20. Kuzey Makedonya,
  21. Letonya,
  22. Litvanya,
  23. Lüksemburg,
  24. Macaristan,
  25. Norveç,
  26. Polonya,
  27. Portekiz,
  28. Romanya,
  29. Slovakya,
  30. Slovenya,
  31. Türkiye,
  32. Yunanistan.

[2] Bakınız; https://nato.usmission.gov/about-nato/.

[3] Bakınız; http://slantchev.ucsd.edu/courses/pdf/Kennan%20-%20The%20Sources%20of%20Soviet%20Conduct.pdf.

[4] Kurucu ülkeler şunlardır:

  • Amerika Birleşik Devletleri (ABD),
  • Belçika,
  • Birleşik Krallık (İngiltere),
  • Danimarka,
  • Fransa,
  • Hollanda,
  • İtalya,
  • İzlanda,
  • Kanada,
  • Lüksemburg,
  • Norveç,
  • Portekiz.

[5] https://bianet.org/haber/nato-antlasma-metni-37017.

[6] https://www.mfa.gov.tr/turkiye-nato-60-yildir-birlikte.tr.mfa#:~:text=T%C3%BCrkiye'nin%20NATO%20%C3%BCyeli%C4%9Fine%20ili%C5%9Fkin,tarihte%20NATO'ya%20%C3%BCye%20olmu%C5%9Ftur.

[7] https://www.ikv.org.tr/images/upload/data/files/nato_genel_sekreter_yardimcisi_bir_turk_oldu.pdf.

[8] https://www.nato.int/en/about-us/organization/nato-structure/nato-secretary-general.

5 Temmuz 2026 Pazar

Kitap Tanıtımları

 

Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü (ESUPA) düşünce kuruluşu Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) akademik girişimi Kurucu Genel Koordinatörü, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin son çıkan bazı kitaplarının yapay zekâ ile seslendirilmiş tanıtım videolarına aşağıdan ulaşabilirsiniz.




1 Temmuz 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ahmet Talimciler Mülakatı: Dünya Kupası ve Ötesi

 

1970 yılında Karşıyaka'da doğan Prof. Dr. Ahmet Talimciler, Ege Üniversitesi’nde "Futbolun Toplumsal İşlevi" başlıklı lisans teziyle tamamladığı Sosyoloji eğitimi sonrası, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde 1998 yılında "Türkiye’de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi" başlıklı yüksek lisans tezini, 2005 yılında da "Türkiye’de Futbol ve İdeoloji İlişkisi" başlıklı doktora tezini tamamladı. 1996 yılında Araştırma Görevlisi olarak başladığı Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünden 2019 yılında ayrılarak, İzmir Bakırçay Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Uygulamalı Sosyoloji ana bilim dalına geçiş yaptı. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görev yapmayı sürdürmektedir. Yerel ve ulusal medyada sporun gündelik yaşamla ilişkisine odaklanan yazılar kaleme almakta; T24’te köşe yazarlığı yapmakta, radyo ve internet yayınlarında sporun toplumsal boyutlarını ele almaktadır. Çok sayıda kitap, editörlük ve akademik yayına imza atmıştır. Karşıyaka futbol altyapısında yöneticilik yapmış ve 1912 Karşıyaka Derneği’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

30 Haziran 2026 Salı

ESUPA White Paper: "Current Trends in Turkish-British Relations"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin ESUPA için hazırladığı ilk rapor (white paper) olan "Current Trends in Turkish-British Relations", ESUPA internet sitesinde yayımlandı. Aşağıdaki linkten bu çalışmayı okuyabilirsiniz.

Kıbrıs'ta Siyasi Çözüm Planının Hatları Netleşiyor

 

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'ye ilk olarak bizim duyurduğumuz, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin'in Kıbrıs Sorunu'na ilişkin hazırladığı "gevşek federasyon" odaklı yeni barış planına dair sansasyonel haberle gündem olan Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou, önceki gün ise yine Politis gazetesinde "Kıbrıslılar Ne Tür Bir Çözümü Kabul Edebilir?" (What Kind of Solution can Cypriots Accept?) başlıklı yeni ve önemli bir habere imza atmıştır. Bu yazıda, muhtemelen Kıbrıslı Rum siyasi otoritelerden sızan bilgiler ışığında yazılan bu haber özetlenecek ve değerlendirilecektir.

Kıbrıslı Rum gazeteci-yazar Dionysis Dionysiou, makaleye konu olan yazısında, Kıbrıs Sorunu'nda bu yaz aylarında yeni bir hareketlilik yaşanacağını öngörerek, bu konuda nasıl bir plan ve yöntem izlenmesi gerektiğini incelemektedir. Yazara göre, Kıbrıs'taki iki topluluğun endişelerini ancak "aşamalı bir yaklaşım" giderebilir; ancak bu yaklaşım başlangıç ​​noktasına geri dönmeyi içermemelidir. Ardından yapılacak bir referandumda ise ada halklarına (Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler) net bir seçim sunulacaktır: a-) halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek veya b-) bu çözümü bilinçli olarak reddederek bunun siyasi sonuçlarına katlanmak.

Yazara göre, Kıbrıs'ta BM parametrelerine uygun olarak uygulanabilecek tek çözüm "federasyon" modelidir. Bu bağlamda, yeni dönemde sorunu çözebilmek adına üç hususun hallolması gerekmektedir. Birincisi, Türkiye ve aşırı milliyetçi Kıbrıslı Türklerin tepkileri nedeniyle, KKTC 5. Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman, bunu (federasyon yöntemini) son dönemde açıkça ifade etmekten çekinmektedir. Bu nedenle, çözüm sürecinde, BM Temsilcisi Holguin'in yaptığı gibi, Kıbrıslı Türklerin devleti adına kısmi tanınmayı içeren ve Türklerin olumsuz baktığı "federasyon" ifadesini açıkça içermeyen bir yaklaşım tercih edilebilir. İkincisi, taraflar, açıkça ifade edilmese bile "Guterres Çerçevesi" doğrultusunda ve Crans-Montana'da kalındığı yerden müzakerelere devam etmeli; müzakerelere bir kez daha sıfırdan başlanmamalıdır. Üçüncü ve son olarak, süreç sonsuza dek sürecek şekilde açık uçlu olmamalı ve Erhürman'ın seçim kampanyası döneminde açıkça istediği şekilde önceden belirlenmiş bir takvime bağlı olmalıdır.

Yazara göre, Kıbrıs Sorunu özünde siyasi ve psikolojik bir sorundur. Yıllar önce Prof. Dr. Vamık Volkan'ın Enver Sedat dönemindeki İsrail-Mısır yakınlaşması öncesinde vurguladığı bu "psikolojik" bariyer, Kıbrıs'ta da tarafların birbirlerine yönelik güvensizlikleri ve halk tepkisinden kaynaklanan endişeleri nedeniyle geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkleri AB üyesi devletlerine üye yaparken, bu süreçte kayıplarının (mülkiyet, toprak ve güvenlik) ileride giderilmemesinden endişe etmektedir. Ayrıca Türkiye'nin 2004'ten çok farklı olması da bir endişe kaynağıdır. Kıbrıslı Türkler ise, AB mekanizmasını iyi bilmedikleri ve Rumlara güvenmedikleri için, geçmişte 1963-1964 döneminde olduğu gibi, olası bir birleşme sonrasında haklarının yeniden Rumlar tarafından gasp edilebileceğinden korkuyorlar.

Bu nedenle, yazar, aşamalı bir çözüm stratejisi önermektedir. Daha önce deneyimli gazeteci Fiona Mullen'ın da önerdiği bu "aşamalı" (phased) yaklaşım, akılcı bir planlama ile başarıyla uygulanabilir. Bu yaklaşımın mantığı aslında oldukça basittir; Kıbrıs vatandaşlarından, 2004'te olduğu gibi, korku, anılar ve şüpheye dayalı olarak oy vermeleri istenmemeli; bunun yerine, zaten sonuç veren ve uygulamaya geçmiş pratik bir süreç üzerinden oy kullanmaları sağlanmalıdır. Bu sayede, hiçbir şeyin uygulanmadığını görmeden kapsamlı bir planı onaylamak yerine, her iki topluluk da, üzerinde anlaşmaya varılan nihai çözümün temel hükümlerinin zaten uygulamaya konulduğu 2 veya 3 yıllık bir geçiş döneminden sonra nihai bir referanduma gidebilirler. Bu bağlamda, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran Londra-Zürih Anlaşmaları'nın da uzun bir geçiş süreci içerdiğini hatırlatmakta fayda var.

Bu yaklaşım, net bir ayrım gerektirecektir. Bu yöntem, parça parça uygulanan ve genellikle statükoyu sürdürmeyle sonuçlanan önceki güven arttırıcı önlemlere benzer değildir. Bunun yerine, üzerinde anlaşmaya varılmış kapsamlı bir federal çözümün kademeli olarak uygulanmasını ifade eder. Genel çerçeve –yönetişim, güvenlik, garantiler, toprak, mülkiyet, AB konuları, ekonomi ve hidrokarbonlar– önceden kararlaştırılır. Ardından, bağlayıcı, karşılıklı ve geri döndürülemez adımlar yoluyla uygulama süreci gelir. Bu noktada, "statükoya dönüş yok" ifadesi kritik öneme sahiptir. Bir taraf, bu yöntemde kendi çıkarını güvence altına alıp süreci dondurarak eski duruma geri dönemez. Diğer taraf da, yükümlülüklerini süresiz olarak ertelemek için kademeli yaklaşımı öne süremez. Bu nedenle, atılacak her adım, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve muhtemelen özel bir uygulama mekanizmasının gözetimi altında, diğer tarafça atılan karşılık gelen bir adımla eşleştirilmelidir.

Yazara göre, örnek olarak, böyle bir yaklaşım şu gibi ödünleşmeleri içerebilir:

1. Maraş'ın Rum yönetimine geri verilmesi ve karşılığında Ercan (Tymbou) Havaalanı'nın Türk yönetimi altında, tek bir Federal Hava Sahası (FIR) içinde faaliyet göstermesine izin verilmesi.

2. Güzelyurt (Morfou) ve bölgesel haritada yer alan diğer alanların iadesi konusunda anlaşmaya varılmıştır; bu anlaşma, AB müktesebatı çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin dış ticaret için limanların açılmasını da kapsamaktadır. 

3. Tampon bölgenin bazı kısımlarının yasal sahiplerine geliştirme, yerleşim veya ortak ekonomik faaliyet için kademeli olarak açılması, bununla birlikte federal veya geçiş fonu aracılığıyla Kıbrıs Türklerinin hidrokarbon yönetimi ve gelirlerine kurumsal olarak katılımının sağlanması.

4. Federal kurumların (parlamento, yürütme, federal mahkeme, kamu hizmeti) aşamalı olarak kurulması, toprakların iadesi ve mülkiyetin uygulanmasına yönelik somut adımlarla birleştirilecektir.

5. Askeri birliklerin aşamalı olarak geri çekilmesi, siyasi eşitlik ve karar alma süreçlerine etkin katılımı sağlayan anayasal hükümlerle paralel olarak gerçekleştirilmelidir.

6. Mülk zararları için uluslararası finansmanla desteklenen bir tazminat fonunun oluşturulması ve iade, tazminat ve takas için net düzenlemeler yapılması.

7. Kuzeyde AB müktesebatının kademeli olarak uygulanması, aynı zamanda Kıbrıs Türklerinin Rum ağırlıklı bir devlette azınlık haline gelme endişelerini gidermeye yönelik geçiş dönemi güvencelerinin hayata geçirilmesi.

8. 1960'taki garanti anlaşmalarının kaldırılması ve Kıbrıs'ın NATO'ya katılmasıyla, İngiliz üslerinin İngiliz, Yunan, Türk ve Amerikalı komutanların dönüşümlü komutası altında NATO tesislerine dönüştürülmesi.

Bu plan ve ödünleşme, yazara göre de mükemmel olmayabilir. Eski başmüzakereciler Özdil Nami ve Andreas Mavroyannis ile mevcut müzakereciler Menelaos Menelaou ve Mehmnet Dana gibi isimler, muhtemelen bu plan çerçevesinde daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Bu bağlamda, özellikle garantilerin kaldırılması Türkiye için bir kırmızı çizgi niteliğinde olup kabul edilmesi oldukça zordur. Ancak bu noktada planın aşamalı olması işlevsel hale gelebilir.

Yazara göre, bu model, çözümü bilinmeyene doğru büyük bir sıçramayı kontrollü bir geçişe dönüştürecektir. Rumlar, toprak, mülkiyet ve güvenliğin süresiz olarak ertelenmediğini pratikte göreceklerdir. Türkler ise, siyasi eşitliğin, kurumsal katılımın ve gelirlerinin hızla ikiye katlanacağını; AB'ye ekonomik entegrasyonun vaat değil, gerçek olduğunu göreceklerdir. Nihai referandum ise tamamen farklı bir nitelik kazanacaktır; 2004'teki gibi bir korku referandumu olmayacak ve ada halklarına net bir seçim sunacaktır: halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek ya da bunu bilinçli olarak reddetmek ve bu kararın siyasi sonuçlarına katlanmak.

Teklifin en zor ama aynı zamanda en dürüst unsuru burada yatmaktadır. Eğer Rumlar, toprakların iadesini, garantilerin değiştirilmesini, birliklerin çekilmesini ve federal yapıların işleyişini pratikte gördükten sonra bile çözümü reddederlerse, Türklerin bu "ret" kararına süresiz olarak bağlı kalmasını bekleyemezler. Rumların vereceği yeni bir "hayır" oyu, Türklerin bağımsız bir devlet, AB içinde ikinci bir Kıbrıs Devleti, Monako gibi özel statülü bir varlık ya da hatta Türkiye'nin bir vilayeti olarak ayrı bir gelecek arama hakkını fiilen kabul etmek anlamına gelecektir. Böyle bir durumda, Kıbrıs'ta federasyonun bir daha gündeme gelmesi imkânsız olacaktır.  Basitçe ifade etmek gerekirse, olumsuz bir oy, Rum kesiminin mevcut uluslararası duruşunu sürdürme yönündeki siyasi ve ahlaki argümanını zayıflatacaktır. Tersine, Kıbrıslı Türkler kademeli entegrasyondan zaten faydalandıktan sonra, üzerinde anlaşmaya varılmış bir federal çözümü reddederlerse, hiçbir devlet veya kuruluş bu reddi tanımayı haklı çıkarmak için kullanamaz. Başarısızlığın sorumluluğu o zaman açık olacaktır ve Kuzey Kıbrıs, en iyi ihtimalle Tayvan'ınkinden biraz daha düşük bir statüye sahip bir "sözde devlet" olarak kalacaktır.

Ancak bu plan ve yöntemin bazı riskleri de vardır. Bu öneri dikkatlice tasarlanmazsa, gizli bir bölünmeye doğru kayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin hâlâ iki devletli yaklaşımı savunduğu bir dönemde, Ankara'nın federal bir çözüm için gerçek niyeti olmaksızın, ayrılıkçı oluşumun statüsünü yükseltmesine olanak sağlayabilir. Bu nedenle, aşamalı bir çözüm ancak katı koşullar altında tartışılmalıdır: önce kapsamlı bir federal anlaşma, ardından aşamalı uygulama; önce bağlayıcı bir yol haritası, ardından karşılıklı tavizler; önce BM ve AB tarafından yasal güvenceler, ardından geçiş düzenlemeleri... Herşeyden önemlisi, hiçbir hüküm, her iki topluluğun nihai kararından önce ayrı bir devletin tanınmasını önceden belirlememelidir.

Bu noktada temel soru şudur: eğer hiçbir şey yapılmazsa, bu süreç nereye götürür? Mevcut durumdan kim fayda sağlar? Eğer Crans-Montana gerçekten de çözüme en yakın noktaysa, o zaman bugünkü amaç sonsuz görüşmeler değil, çözümü inandırıcı ve somut hale getirecek bir mekanizma olmalıdır. Karşılıklı tavizler ve başa dönmeden kademeli uygulama, Kıbrıs'ın on yıllardır üzerinde durduğu temel soruyu yanıtlayabilir: Bir çözümün var olup olmadığı değil, iki topluluğun bu sefer uygulanacağına güvenip güvenemeyeceği.

Sonuç olarak, Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou'nun deneyimli diplomat Maria Holguin'in çalışmaları ve temasları doğrultusunda gündeme getirdiği bu yeni yaklaşım ve çözüm planı, eğer taraflar ve garantör devletler BM hukukuna ve mevcut uluslararası sisteme güveniyorsa, mutlaka denenmesi gereken akılcı bir yöntemdir. Türk Cumhuriyetlerinin Kıbrıs Rum Kesimi'ne Büyükelçi atamaları sonrasında Türkiye kamuoyu artık şunu iyice görmüş olmalıdır ki, Kıbrıs'ta diğer devletlerin de kabul edebileceği "iki devletlilik" diye gerçekçi bir çözüm -en azından yakın gelecekte- olmayacaktır. KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınmaya devam edebilir; ancak böyle bir ortamda Türkiye ile AB arasındaki gerginlikleri yönetmek her zaman kolay olmayabilir. Dahası, uluslararası denetimden uzak bir ortamda, zamanla KKTC'nin sosyal dokusunu ve toplumsal barışını bozabilecek radikal gruplar ve yasadışı faaliyetler yaygınlaşabilir.

Bu nedenle, bizce bu planın uygulanması hususunda diplomasi ve müzakerelere şans verilmelidir. Zira Kıbrıslı Türklerin bunun dışında herhangi bir formatta bir tür kazanım sağlamaları mümkün değildir. Dahası, KKTC'yi yaşatmak adına uluslararası toplumla arasını bozan Türkiye'nin de demokrasi ve geçerli uluslararası normlardan her geçen gün daha da uzaklaştığını görmek üzücü bir durumdur. Dileğimiz, Türkiye'nin çıkarları ve uyarıları da dikkate alınarak, dengeli bir planın hazırlanması ve Kıbrıs'taki sorunun artık çözülmesidir. Bizce Türkiye bu şekilde uluslararası hukuka uygun hareket ettikçe, İsrail, ABD ve AB'ye yönelik eleştirileri de dünyada çok daha ciddiye alınır ve görünür olabilecektir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

ESUPA Başkanı

www.esupa.org.tr

29 Haziran 2026 Pazartesi

Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2026 NATO Ankara Zirvesi'ni Tvnet Kanalında Yorumladı

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) düşünce kuruluşu Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde başkent Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi'ni Tvnet kanalında Sümeyye Kelle'nin sunduğu "Haber Merkezi" programında yorumladı.

36. NATO Zirvesi Ankara'da Düzenleniyor

 

Giriş

7-8 Temmuz’da başkent Ankara’da 36. NATO Zirvesi düzenlenecektir. NATO üyesi 32 devletin temsilcileri ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin hazır bulunacağı toplantıda önemli kararların alınabileceği ifade edilmektedir. Bu bağlamda, eski Hollanda Başbakanı olan Rutte, birkaç gün önce Atlantik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, Ankara’daki Zirve’de on milyarlarca dolarlık yeni savunma anlaşmaları imzalanacağını açıklarken, 2035 yılına kadar üye devletlerin gayri safi milli hasılalarının yüzde 5’i seviyesinde savunma harcaması yapılmasını öngören “Lahey Taahhüdü” hedefine ulaşma yolunda ilerlediklerini de vurgulamıştır.[1]

Tarihi NATO Zirveleri

Daha önceki tarihi NATO Zirvelerini listelemek gerekirse;[2]

  • 1957 Paris Zirvesi: Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen bu ilk Zirvede, ittifakın nükleer silahlar ve füze teknolojileri konusundaki stratejilerinin temelleri atılmıştır.
  • 1999 Washington Zirvesi: Soğuk Savaş sonrası dönemi şekillendiren bu Zirvede, NATO’nun 50. yıl dönümünde Bosna ve Kosova müdahaleleri değerlendirilmiş ve örgütün yeni stratejik konsepti kabul edilmiştir.
  • 2002 Prag Zirvesi: İttifakın “Soğuk Savaş” reflekslerinden çıkıp küresel terörizm ve kitle imha silahları gibi yeni tehditlere odaklandığı bu tarihi Zirvede, NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) kurulmasına karar verilmiştir.
  • 2004 İstanbul Zirvesi: Türkiye’nin ilk kez ev sahipliğini yaptığı bu tarihi Zirve, “genişleme” kararlarının alındığı ve özellikle Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki ortaklıkların geliştirildiği önemli bir dönüm noktası olmuştur.
  • 2022 Madrid Zirvesi: Yakın tarihin en kritik zirvelerinden biri olan Madrid Zirvesi’nde, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında oluşan güvenlik mimarisi değerlendirilmiş ve Finlandiya ile İsveç’in ittifaka katılım süreci başlatılmıştır.
  • 2025 Lahey Zirvesi: Geçtiğimiz yıl Lahey’de düzenlenen tarihi Zirvede, “Lahey Taahhüdü” olarak da bilinen üye devletlerin yüzde 5’lik savunma harcamaları prensibi kabul edilmiştir.

2026 Ankara Zirvesi İçin Hazırlıklar

Zirve için başkent Ankara’da ciddi güvenlik önlemleri alınırken, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Macaristan’ın yeni Başbakanı Peter Magyar, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere tüm üye devlet liderleri veya üst düzey temsilcilerinin Zirveye bizzat katılacakları ifade edilmektedir.[3]

Dünyanın dört bir yanından, 3.000’e yakın gazeteci, televizyon ekibi, foto muhabiri, dijital medya temsilcisi ve uluslararası yayın kuruluşunun akreditasyon başvurusunda bulunduğu Zirve kapsamında 48.841’i Emniyet, 7.447’si Jandarma personeli olmak toplam 56.288 güvenlik personeli görevlendirilecektir.[4] Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan, Zirveyi “NATO tarihinin en önemli Zirvesi” olarak lanse etmektedir.[5]

Zirvede Görüşülmesi Beklenen Konular

36. NATO Zirvesinde görüşülmesi beklenen kritik hususları jeopolitik değer anlamında sıraladığımızda[6]:

  1. En önemli konunun üye 32 devletin savunma bütçelerinin yüzde 5’ini 2035 yılına kadar ayıracak kaynakları ayırmaları hususunda gerekli düzenlemeleri yapmaya başlamaları olduğu belirtilebilir. Bu konuda Estonya, Litvanya, Letonya ve Polonya gibi bazı devletler, yeni kriterlere uyum sağlamaya çoktan başlamıştır. Almanya, Birleşik Krallık (İngiltere), Türkiye, İspanya, İtalya ve Fransa gibi büyük devletlerde ise bu oran henüz yüzde 2’lerdedir. Dolayısıyla, bu ülkelerde önümüzdeki yıllarda çok ciddi savunma yatırımlarının planlanması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ayak direyen İspanya’nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez’in hükümeti ve ailesine yönelik son dönemdeki saldırı ve eleştirileri dikkat çekicidir.
  2. İkinci önemli konu, kuşkusuz, hâlen devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesi ve bu savaş yoluyla Ukrayna’nın AB ve NATO’ya entegrasyonu yolunda mesafeler alınırken, Rusya’nın da aldığı yaralarla Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit olmaktan çıkarılmasıdır. Macaristan vetosunun yeni Başbakanla birlikte kaldırılmasının ardından, AB, Ukrayna’ya 90 milyar euroluk ciddi bir kredi vermeyi kabul etmiştir. Ancak bu kredinin hangi alanlarda kullanılacağı konusunda bu Zirvede kritik kararlar alınabilir.
  3. ABD’nin İsrail’in ve Ortadoğu’nun güvenliği konusunda bu yıl yaşanan savaşa müdahil olmaması nedeniyle eleştirdiği NATO müttefikleri için de, İran konusu ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefer serbestisiyle yönetimi önemli bir konudur. Zira birçok NATO üyesi Avrupalı devletin bu bölgeyle ciddi ticaretleri söz konusudur. Bu nedenle, ABD-İran anlaşmasının devamı ve kalıcı hale getirilmesi hususunda bu Zirvede ABD Başkanı ve yönetimi ile ciddi görüşmeler gerçekleştirilebilir.
  4. Kesin olmamakla birlikte, son yıllarda gündeme gelen Kıbrıs’ta çözüm ve adanın NATO’ya katılımı da Zirvede gündeme gelebilir. Ancak bu konuda istediklerini elde etmeden Ankara’nın Güney Lefkoşa’ya yeşil ışık yakması beklenmemektedir. Ankara ise, son yıllarda Kıbrıs konusunda federal ya da konfederal çözümden ziyade, “iki devletlilik” tezine yönelmiş durumdadır.
  5. Zirvede ayrıca Donald Trump Başkanlığında bazı gerilimler ve polemikler yaşanan Transatlantik ilişkilerde bir güven tazelemesinin yaşanması umulmaktadır. Bu konudaki yanlış anlaşılmaları ve iletişimsizliği gidermeye çalışan Genel Sekreter Mark Rutte, son aylarda ciddi bir çaba göstermektedir. Türkiye de, kendi ulusal çıkarları gereği zaman zaman çok boyutlu bir dış politikaya yönelse de, NATO üyeliğinde sebatkâr ve kararlıdır. Ankara’nın Birlikten ayrılmak gibi bir gündemi bulunmamaktadır. Ancak daha uyumlu bir Birlik için, Ankara’nın terörle mücadele, Kıbrıs Sorunu ve Doğu Akdeniz konularında kendisine daha sıcak davranılmasını beklediği ortadadır.
  6. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gücü ve uluslararası liderliğinin teyidi anlamında da Zirve önemli bir dönüm noktası olacaktır ki, bunun iç siyasete yansımaları da olabilir.

Sonuç

Sonuç olarak, 2026 NATO Ankara Zirvesi, belki tarihi kararlar alınmasa da, tarihi kararların (örneğin Lahey Taahhüdü) nasıl uygulanacağı, Ukrayna konusunda hangi politikaların tercih edileceği, İran konusu ve yine ABD-AB gerilimi gibi konularda önemli bir dönemeç olacaktır. Bu nedenle, Zirveyi yakından takip etmek gerekmektedir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

DİPNOTLAR

[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gyzyr7w6vo.

[2] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/natonun-gecmisteki-zirveleri-5510863.

[3] https://www.fokusplus.com/dunya/2026-nato-zirvesi-ankarada-hangi-liderler-geliyor-gundemde-ne-var.

[4] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/nato-uyesi-32-ulkenin-lideri-ankarada-bulusacak.

[5] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/disisleri-bakani-fidan-nato-zirvesi-tarihi-bir-zirve-olacak/3979179.

[6] https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/ankara-zirvesinin-onemli-gundem-maddeleri-1608358.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Prof. Dr. Ozan Örmeci Tercüman.com İçin Yazdı: "Birleşik Krallık’ta siyasi istikrar sağlanamıyor"

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 24 Haziran 2026 tarihinde Tercüman.com haber portalı için Birleşik Krallık'ta Başbakan Keir Starmer'ın istifasıyla sonuçlanan siyasi süreci ve sonrası muhtemel gelişmeleri yazdı. 

Tercüman

AKSAV ve ESUPA’dan Türk-İngiliz İlişkilerine Işık Tutan Kapsamlı Eğitim Programı


Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı-AKSAV'a bağlı olarak Uluslararası Politika Akademisi (UPA) kadrolarınca kurulan Alanya merkezli düşünce kuruluşu ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü), 6-21 Haziran tarihleri arasında "Türk-İngiliz İlişkileri" konulu 6 ders ve 12 saatlik bir sertifika programı düzenledi. AKSAV Başkanı Hasan Kerem ÜNSAL ile ESUPA Başkanı Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ öncülüğünde gerçekleştirilen organizasyona Alanya ve Türkiye'nin çeşitli illerinden değerli konuşmacı ve katılımcılar iştirak ettiler. Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Prof. Dr. Ozan Örmeci, Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa, Doç. Dr. Cenk Özgen, Dr. Nurcan Özkaplan Yurdakul ve Dr. Hande Ortay'ın konuşmacı olarak katıldığı program, Türk-İngiliz ilişkilerinin son 200 yılı ve günümüzdeki gelişmelere ışık tutan önemli bilgileri dinleyicilere aktarma olanağı sağladı. Konferansla ilgili olarak Son Alanya gazetesinin yaptığı habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Yeni Kitap: Uluslararası Siyasetin Merkezinde Kıbrıs

 

Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin Kıbrıs adasındaki iki siyasi entite olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti) devletlerindeki seçimleri ve siyasi dinamikleri Kıbrıs Sorunu ve Kıbrıs müzakereleri ışığında değerlendirdiği yeni eseri Uluslararası Siyasetin Merkezinde Kıbrıs, Bursa merkezli akademik kitabevi Sayda Kitap tarafından yayımlandı. 328 sayfalık eser, Kıbrıs Sorunu'nun tarihçesi ve Kıbrıslı Türklerin haklı direnişlerinin yanı sıra, adada onlarca yıldır süren siyasi sorunun çözümü için yapılan müzakerelere ve barış çabalarına da odaklanıyor. Bu bağlamda, kitap, özellikle son yıllarda adanın iki yakasına damga vuran iki genç ve başarılı lider, Dr. Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis'in siyasi fikirlerini inceliyor. Yazar, Kıbrıs'taki barış çabalarına ihtiyatlı iyimser bir düzlemden yaklaşırken, bölgenin en güçlü devleti olan Türkiye'nin bu süreçteki endişelerini de vurguluyor. Aşağıdaki linklerden kitap hakkında bilgi edilebilir ve kitabı satın alabileceğiniz linklere erişebilirsiniz.




Kitaptan bölümler;

Yazar sayfası

İçindekiler

Önsöz

Sonsöz


Kitabı satın alabileceğiniz bazı linkler;

Amazon.com.tr

BKM Kitap

D&R

Ekin Kitap

İlla Kitap

İstanbul Kitapçısı

KitapOva

Nobel Kitap

Pandora

Pegem

Sayda Kitap

Şehadet Kitap

22 Haziran 2026 Pazartesi

Kıbrıs'ta Yeni Formül Gevşek Federasyon

 

On yıllardır çözülemeyen Kıbrıs Sorunu konusunda Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Holguin'in geliştirdiği "sonuç alıcı" yeni formülün parametreleri belli olmaya başladı. Politis gazetesinden Dionysis Dionysiou'nun dün yayınladığı haber analiz, bu anlamda önemli bilgiler içeriyor. Bu yazıda, bu makale özetlenecektir.

Yaz aylarında yeniden gündeme gelmesi ve hatta başlaması beklenen Kıbrıs müzakerelerinde, bu defa olumlu sonuç almak adına deneyimli diplomat Maria Holguin Cuellar'ın adadaki ve iki garantör devlet olan Türkiye ve Yunanistan'daki temasları sonucunda oluşturduğu yeni formülün ana hatları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, Türkiye'nin ısrarı neticesinde artık klasik federasyon formülü gündemde değil. Bunun yerine, deneyimli diplomatın Rumların "federasyon", Türklerin ise "konfederasyon" olarak adlandırabilecekleri ve kabul edebilecekleri daha gevşek bir çözüm önerisi var.

Bu formülün siyasi özü açık: iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon için Kıbrıs Rumlarının pozisyonu ile egemen eşitlik ve ayrı siyasi statüsünün tanınması konusundaki Kıbrıs Türklerinin ısrarı arasındaki uçurumu, yapıcı bir belirsizlik yoluyla bile olsa, kapatmak. Holguín, önceki arabuluculara kıyasla çok daha dinamik ve uzlaştırıcı bir şekilde hareket ediyor. Sadece iki liderle görüşmekle sınırlı kalmıyor; siyasetçiler, akademisyen grupları, her iki topluluktan sivil toplum temsilcileri, garantör güçler ve Avrupa Birliği (AB) ile de temas kuruyor. Anlaşıldığı üzere, amacı, bilindik çerçeveyi tekrarlamak değil, müzakereye yol açacak kadar spesifik ve her iki tarafça da baştan reddedilmeyecek kadar esnek bir öneri oluşturmak. Bu bağlamda, taraflardan edindiği bilgiler doğrultusunda, deneyimli diplomat, taraflara yol göstermesi adına planını şekillendirmeye çalışıyor.

Yeni çözümün temel parametreleri şöyle özetlenebilir:

1-) Tanınma karşılığında toprak: Yeni formülde, Crans-Montana'da da gündeme gelen önemli bir husus, Maraş, Güzelyurt ve Mesarya'daki bazı bölgelerin Kıbrıslı Rumlara iadesi karşılığında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (kısaca KKTC) yeni konfederal devletin içinde tanınmasıdır. Bu şekilde, Kıbrıslı Türkler en büyük özlemleri olan tanınmayı, konfederal bir düzende, AB üyesi bir devlet içinde iki bölgelilik formülüyle sağlarken; Rumlar da en büyük motivasyonları olan kayıp topraklarının bir bölümünü kazanmayı gerçekleştirebileceklerdir. 

2-) Gevşek Federasyon formülü: Yeni devlet, birçok yetkinin ortak olduğu sert bir federasyon yerine, bir konfederasyona benzer şekilde, paylaşılan yetkilerin daha az ve seçici olduğu ve merkezi devletin daha ziyade AB ile ilişkiler, dış politika ve güvenlik gibi konularda devreye girdiği gevşek bir nitelikte olacaktır. Edinilen kulis bilgilerine göre, yeni modelde, iki kurucu devlet, iki parlamento ve federal konular için daha çok üst düzey bir Konsey görevi görecek bir organ yer alacaktır. Doğrudan seçilmiş bir federal parlamento olmayacak; bunun yerine, bazıları tarafından Avrupa Konseyi tipi bir kurumsal mantığa benzetilen, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk milletvekillerinden oluşacak bir yasama organı olacaktır. Bu organ, yalnızca iki kurucu devlete bırakılamayacak ortak konuları ele alacaktır. Bu, Kıbrıs Türklerinin vetolarıyla Kıbrıs Rumlarının felç olma korkusunu ve Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs Rum çoğunluğu tarafından sayısal olarak absorbe edilme korkusunu azaltmayı amaçlayan mantıksal bir yapıdadır.

3-) Esnek Dönüşümlü Başkanlık: Yürütme gücü düzeyinde tartışılan senaryo ise, Rum Kesimi'nin 2-1 veya 3-1 oranında temsil edildiği, dönüşümlü olarak görev yapan iki topluluk liderinin başkanlık ettiği bir Başkanlık Konseyi'ni öngörüyor. Bu fikir, klasik "dönüşümlü başkanlık" sistemine göre daha esnek bir şekilde siyasi eşitliği yeniden kurmayı amaçlıyor. Edinilen bilgilere göre, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, gerçek yürütme yetkisinin daimi bir Rum Başbakanı'na devredildiği, dönüşümlü, federal ancak büyük ölçüde sembolik bir Cumhurbaşkanlığı sisteminin varlığını görüşmeye hazır olduğunu göstermiş görünüyor. Bu fikir, Rum kamuoyuna işlevselliğin garantisi olarak sunulabilir; ancak siyasi eşitliğin güçlü güvenceleriyle birlikte gelmedikçe Türk tarafının kabul etmesi zor olacaktır. Bu noktada kritik bir şart devreye giriyor: Bakanlar Kurulu'nda en az bir Kıbrıs Türkü Bakan'ın belirleyici oyu. Bu, görüşmelerdeki en büyük tıkanma noktalarından biri olmaya devam eden, etkili katılım meselesidir. Kıbrıs Türkleri için, böyle bir oy olmadan gerçek bir siyasi eşitlik söz konusu değildir. Kıbrıs Rumları için ise, belirleyici bir oy günlük bir tıkanma mekanizmasına dönüşme riski taşımaktadır. Bu nedenle, zorluk, ya böyle bir oylamanın kapsamını belirli hayati konularla sınırlayarak, ya da çıkmaz çözüm mekanizmaları aracılığıyla, felç olmadan katılımı sağlayacak bir ara formül bulmaktır.

4-) Garantiler: En zorlu meselelerden biri olan garantiler konusunda, Kıbrıslı Rumlar, 1960'lı yıllardaki garanti sisteminin kaldırılmasını istiyor. Kıbrıslı Türkler ise ya garantilerin devam etmesi, ya da Türk birliklerinin Kıbrıs'tan ayrılmasından önce uzun bir süre geçmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Orta yol olarak Birleşmiş Milletler'in ise NATO'ya olumlu baktığı görülüyor. Kıbrıs'ın bir bütün olarak NATO'ya katılması, adanın güvenliğini garanti altına alacak ve küçük bir NATO gücü veya üsleri çerçevesinde Türk, Yunan, Fransız, İngiliz ve Amerikan birliklerinin adada bulunmasına olanak sağlayacaktır. Holguín'in Ankara'daki görüşmelerine dayanarak konuşursak, bu konu Türkiye tarafından tamamen dışlanmamıştır; ancak her zaman daha geniş bir çözümün parçası olarak ele alınmaktadır.

5-) Geçiş aşaması: Çözümün uygulanması için 2 veya 3 yıllık bir geçiş dönemi görüşülüyor. Bu dönemde, Maraş'ın en belirgin örneği olduğu üzere, ilk toprak iadelerinin gerçekleşmesi gerekecek; aynı zamanda Kıbrıs Türk tarafının talep ettiği "3D" olarak adlandırılan unsurlar da kademeli olarak hayata geçirilecektir: doğrudan ticaret, doğrudan temaslar ve doğrudan uçuşlar. Aynı dönemde, Kıbrıs uçakları için Türk FIR'ındaki kısıtlamalar kaldırılabilir ve Kıbrıs gemilerinin Türk limanlarına erişimine izin verilebilir. Bu şekilde, çözüm kağıt üzerinde kalmayacak, her iki taraf için de anında ve ölçülebilir faydalar sağlamaya başlayacaktır. Aynı zamanda, Kıbrıs'ta son yıllarda keşfedilen ve çıkarılan doğalgazın kullanımı konusunda da görüşmeler başlayabilir. Edinilen bilgilere göre, Türkiye, Kıbrıs'a boru hattı inşa etmeye hazır olduğunu ifade ederek, Kıbrıs doğalgazını -belirtildiği gibi- "Mısır ile görüşülen fiyatlardan çok daha yüksek fiyatlarla" satın alma isteğini açıkça ortaya koymuştur. 

Bu bağlamda, yazın başlaması muhtemel müzakerelerde bu defa çözüm umudu var gibi görünüyor. Zira her iki tarafta da liderliğin (Hristodulisi ve Tufan Erhürman) ve halkların çözüm yönünde güçlü iradeleri söz konusu. Özellikle Kıbrıs Türklerinin dünyadan izole olmama istekleri artık gizlenemez bir boyuta gelmiş halde. Bu nedenle, çözüm için ada halklarına samimiyetle son bir deneme şansı vermek, bizce tüm kesimlerin ve uluslararası sistemin lehine bir gelişme olacaktır...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ 

Birleşik Krallık'ta Başbakan Starmer'ın İstifası

 

Giriş

Birleşik Krallık'ta, demokratik seçimler sonucunda kurulan parlamento çoğunluğuna sahip hükümetlere rağmen siyasi istikrar tablosu bir türlü sağlanamıyor. Öyle ki, 2024 genel seçimleri sonrasında Avam Kamarası'nda büyük bir çoğunluğa sahip İşçi Partisi'nin lideri olan Sir Keir Starmer, henüz 2 yılını dahi doldurmadan Başbakanlıktan istifa kararı aldı. Starmer'ın bu kararı, geçtiğimiz haftalarda yapılan yerel seçimlerde partisinin gösterdiği düşük performans ve parti içindeki muhalefetin tepkileri neticesinde alındı. Bu nedenle, adada, 2016 Temmuz'dan bu yana 10 yıl içerisindeki 7. Başbakan yakında göreve başlayacak. Bu yazıda, Başbakan Starmer'ı istifaya sürükleyen süreci ve yeni Başbakan adaylarını değerlendireceğim.

Starmer'ın İstifasının Nedenleri

BBC ve diğer bazı ciddi haber kuruluşlarının haberlerinden derlendiğinde, Başbakan Starmer'ı istifaya sürükleyen süreci tetikleyen 3 önemli unsur öne çıkıyor: Mayıs 2026 yerel seçimlerindeki tarihi yenilgi, kronik hayat pahalılığı ve hükümet içindeki Bakanların peşpeşe istifasıyla büyüyen parti içi isyan.

İlk olarak, Başbakan Starmer, kendi liderliğindeki İşçi Partisi'nin Mayıs 2026'daki yerel seçimlerde tarihinin en kötü performanslarından birini sergilemesi ve Reform UK (Birleşik Krallık Reform Partisi) ile Muhafazakâr Parti'ye geçilmesi neticesinde kamuoyu önünde yara almış; yerel seçim sonuçları da genelde Başbakan'ın ve hükümetin performansına yönelik bir güvensizlik oyu olarak değerlendirilmiştir.

İkinci önemli sebep, uluslararası ekonomiyi olumsuz etkileyen Ortadoğu ve Ukrayna'daki savaşların da etkisiyle Birleşik Krallık'ta son aylarda artan fiyatlar ve halkın alım gücünü olumsuz etkileyen yüksek enflasyon olmuştur. Bu süreçte, özellikle emeklilere yönelik kışlık yakıt desteğinin kaldırılması ve işveren sigorta primlerinin artırılması halkta ve parti içinde büyük tepki toplamış, Starmer üzerindeki baskıyı da artırmıştır.

Üçüncü olarak ise, İşçi Partisi içerisinde Sağlık Bakanı Wes Streeting'in başını çektiği birçok önemli ismin geçtiğimiz günlerde Starmer'ın liderliğini eleştirerek istifa etmesi ve parti liderliği için yarışa başlayacağını açıklaması Başbakan'ı zor durumda bırakmıştır. Streeting'e kısa sürede Savunma Bakanı John Healey, İçişleri Bakanı Şabana Mahmud (Shabana Mahmood) ve Enerji Güvenliği Bakanı Ed Miliband gibi birçok önemli isim de eklenmiştir.

İngiliz kamuoyu önünde Keir Starmer'ı beceriksiz duruma düşüren ve halkın güvenini kaybetmesine yol açan bu üç gelişmenin yanı sıra, kuşkusuz ABD'deki aşırı sağ eğilimli popülist Donald Trump yönetimiyle yaşadığı uyumsuzluk da Başbakan Starmer'ı istifaya zorlayan sebeplere eklenebilir.

Starmer'ın Yerine Kim Geçebilir?

Başbakan Starmer'dan sonra Labour liderliği ve Başbakanlık için adı geçen en önemli isim, eski Manchester Belediye Başkanı ve daha önce iki defa parti liderliğine aday olup kaybetmiş olan deneyimli siyasetçi Andy Burnham'dır. Parti içi muhaliflerden Wes Streeting'in de desteğini alan Burnham, Makerfield ara seçimlerinde Reform UK karşısında başarılı bir performans sergileyerek parti içi bir değişimle İşçi Partisi'nin sonraki seçimi de kazanabileceği algısını yaratmış ve bu sayede parti içinde şimdilerde çok ciddi bir destek sağlamıştır. Everton futbol takımı taraftarı ve indie müzik tutkunu olan 1970 Liverpool doğumlu olan Burnham, Cambridge Üniversitesi'nde İngilizce eğitimi almış ve genç yaşlarından itibaren sol siyasete destek vererek İşçi Partisi'ne katılmıştır. Genç yaşlarından itibaren halkla kurduğu iyi diyalog ve sosyal yönüyle öne çıkan Burnham, parti liderliği yarışında 2010 yılında Ed Miliband, 2015 yılında ise Jeremy Corbyn'e geçilmiş; ancak mücadelesine devam etmiştir. İngiltere'nin AB (Avrupa Birliği) üyeliğine dönmesine (Breturn) sıcak bakan Burnham, bazı kamu hizmetlerinde devletçiliği savunmasıyla da bilinmektedir.

Andy Burnham

Sonuç

Sonuç olarak, önümüzdeki haftalarda Labour içerisindeki liderlik yarışını kazanacak Andy Burnham'ın Birleşik Krallık'ın yeni Başbakanı olması beklenmektedir. Ancak elbette Burnham'ın Başbakanlığının uzun süreli olup olamayacağını sonraki genel seçim belirleyecektir ki, şimdilik İşçi Partisi'nin durumu düzeltmek adına yeterli zamanı var gibi gözükmekle birlikte, işlerin pek iyi gitmediği ve aşırı sağ ve sağ akımların son aylarda İngiltere'de güç kazandığı da ortadadır.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

20 Haziran 2026 Cumartesi

Küba'da Tarihi Reform: Piyasa Ekonomisinin Ayak Sesleri

 

Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) bir süredir ekonomik abluka altına aldığı ve özellikle uyguladığı ilaç ambargosu nedeniyle halkın yaşam koşullarının giderek ağırlaştığı Küba'da, Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel liderliğindeki komünist hükümet, ABD yaptırımlarının yıkıcı etkileri ve derinleşen ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele kapsamında tarihi nitelikteki yeni reform paketini açıkladı. Başbakan Manuel Marrero tarafından milletvekillerine sunulan 175 maddelik reform ve önlem paketi, özel yatırımların önünü açmayı, kamu işletmelerine daha fazla esneklik tanımayı ve finans sektörünü özel bankalara açmayı öngörüyor. Bu mânâda, komünist Küba'da piyasa ekonomisine geçişin son hazırlıkları yapılıyor denilebilir... Bu yazıda, Küba'daki tarihi reform sürecini mercek altına alacağım.

Küba Ulusal Meclisi, 19 Haziran 2026 tarihinde ülkenin ekonomik modelini esneten ve özel sektöre tarihi kolaylıklar sağlayan 175 maddelik dev bir reform paketini oy birliğiyle onayladı. Küba Komünist Partisi (PCC) olağanüstü genel kurulunda da desteklenen bu adım, Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1990'lı yıllardan bu yana ülkede hayata geçirilen en büyük ekonomik dönüşüm olarak nitelendiriliyor. Ekonomik kriz, elektrik kesintileri ve ciddi ürün kıtlıklarıyla mücadele eden Küba hükümeti, bu paketle devletin ekonomideki rolünü azaltmayı ve piyasa mekanizmalarını devreye sokmayı hedefliyor. Oylamanın ardından konuşan Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, ülkesinin ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu belirterek, Washington'a yönelik ılımlı mesajlar verdi.

Tarihi reform paketinin öne çıkan maddeleri ise şöyle:

Yabancı Yatırım Kolaylıkları: Yabancı yatırımcıların Küba'da faaliyet gösterebilmesi için devlet şirketleriyle ortaklık kurma zorunluluğu kaldırıldı.

Özel Sektörün Genişlemesi: İlk kez 100'den fazla çalışanı olan büyük özel şirketlerin kurulmasına izin verildi. Küba vatandaşları, ayrıca artık birden fazla şirkete sahip olabilecek.

Hisse Satışı ve Bankacılık: Yerli ve yabancı yatırımcıların devlete ait kamu şirketlerinden hisse satın alabilmesinin ve ülkede özel bankaların kurulabilmesinin önü açıldı.

Küresel Markalar ve Sektörel Açılım: Emlak, gastronomi, turizm, tarım ve bankacılık gibi stratejik sektörler özel yatırımlara açıldı. Bu esneklik sayesinde uluslararası fast-food zincirlerinin (örneğin McDonald's) ülkeye giriş yapması mümkün oldu.

Yerel Yönetimlere Yetki: Belediyelere doğrudan ithalat ve ihracat yapma, döviz bulundurma ve kendi yerel kalkınma fonları oluşturma hakkı tanındı.

Yurt Dışındaki Kübalılar: Yurt dışında yaşayan Kübalı göçmenlere, adadaki yabancı yatırımcılarla aynı haklar verilerek bölgesel projelere yatırım yapmaları teşvik edildi.

Maaş ve Sosyal Güvenlik: Kamu sektöründeki asgari ücret 2.100 pesodan 3.110 pesoya çıkarıldı. Sübvansiyon sisteminde değişikliğe gidilerek ürünler yerine doğrudan ihtiyaç sahibi bireylerin destekleneceği bir model tasarlandı.

Onaylanan önlemlerin hayata geçirilmesine ilişkin resmi bir takvim ise henüz açıklanmadı. Başbakan Manuel Marrero Cruz ve Devlet Başkanı Díaz-Canel, bu serbestleşme adımlarının sosyalizm mücadelesinden vazgeçmek anlamına gelmediğini; aksine, sistemin varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir evrim olduğunu da özellikle vurguladılar. Öte yandan, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Washington’un Küba hükümetiyle adada olası ekonomik ve siyasi değişiklikler konusunda temaslarını sürdürdüğünü açıkladı. 

Bu tarihi reform süreci, ABD ablukası ve komünist sistemin verimsizliği nedeniyle yaşam koşullarının giderek zorlaştığı Küba'da komünist rejimi reforma doğru iten zorunlu bir süreç niteliğindeyken, ABD'nin bu sürece vereceği tepki merak konusu. Başkan Trump, bu reformları destekleyerek Küba ile dostane ilişkiler kurabileceği gibi, ablukayı sürdürerek Küba'da halkı büyük bir sıkıntıya ve felakete de sürükleyebilir. Bu nedenle, önümüzdeki günlerde Küba'daki gelişmeleri yakından takip etmek gerekiyor... Ancak şurası bir gerçek ki, günümüzde Kuzey Kore gibi birkaç istisna dışında otarşik ve dışa kapalı ekonomilerin kendilerine yeterliliği konusunda ciddi sorunlar var. Bu nedenle, Küba'daki tarihi reform süreci gerekli ve isabetli görünüyor...

Kapak fotoğrafı: DW

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

18 Haziran 2026 Perşembe

ABD-İran Mutabakatı İmzalandı

 

28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin (kısaca ABD) İran İslam Cumhuriyeti (kısaca İran) topraklarındaki seçili hedeflere yaptığı sürpriz saldırılarla başlayan 2026 İran Savaşı, İran'ın Körfez ülkelerini de içeren karşı taarruzları ve Hürmüz Boğazı üzerinde yaşanan denetim krizi ardından bugün (18 Haziran 2026) imzalanan mutabakatla şimdilik sona ermiş gibi görünüyor. Nitekim G7 Zirvesi kapsamında Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan ABD Başkanı Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Versay Sarayı'nda onuruna verdiği yemekte 14 maddelik mutabakat metnini imzaladı. Aynı saatlerden İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan da imzaladığı mutabatı sosyal medya hesaplarından paylaştı.

Başkan Trump mutabakat metnini imzalıyor

Anlaşma kapsamında tarafların üzerinde uzlaşmaya vardıkları 14 maddelik mutabakat şu şekildedir:

1. İran ve ABD, müttefikleriyle birlikte ateşkes anlaşması imzaladı. Taraflar, Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonları derhal ve kalıcı olarak sonlandırıyor. Söz konusu devletler, bundan böyle birbirlerine karşı savaş başlatmayacaklarını ve güç kullanma tehdidinden kaçınacaklarını taahhüt ediyor. İlgili taahhütler, Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alıyor. Nihai anlaşma, birinci maddedeki hükümlerin kalıcı olarak uygulanmasını teyit edecek.

2. ABD ve İran, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi taahhüt ediyor. Taraflar, iç işlerine müdahale etmekten kesinlikle kaçınacak.

3. ABD ve İran, ateşkes anlaşması sonrası nihai anlaşmayı en geç 60 gün içinde müzakere ederek sonuçlandıracak. Taraflar, belirlenen zaman dilimini karşılıklı rızayla uzatma hakkını saklı tutuyor.

4. Mutabakat zaptının ve ateşkes anlaşması maddelerinin imzalanmasıyla, ABD, bölgedeki deniz ablukasını derhal kaldıracak. İran tarafına yönelik tüm engellemeler 30 gün içinde tamamen sona erecek. Ablukanın kalktığı dönemde gemi trafiği İran tarafından savaş öncesi seviyelerle orantılı şekilde yeniden tesis edilecek. Ayrıca, ABD, nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde askeri güçlerini İran coğrafyasının sınırlarından çekecek.

5. İran, mutabakat zaptının imzalanması üzerine ticari gemilerin geçişi için düzenlemeler yapacak. Gemiler, Basra Körfezi üzerinden Umman Denizi yönüne 60 gün boyunca ücretsiz ve güvenli bir şekilde geçiş yapacak. Ticari gemilerin trafiği derhal başlayacak. İran, mayın temizleme ve askeri engellerin kaldırılması operasyonlarını 30 gün içinde tamamlayacak. İran, uluslararası hukuk kuralları doğrultusunda diğer Basra Körfezi kıyı devletleriyle görüşecek. Yetkililer, Hürmüz Boğazı idaresini tanımlamak için Umman Sultanlığı ile diyalog kuracak.

6. ABD, bölgesel ortaklarıyla birlikte İran ekonomisinin yeniden inşası için fon oluşturacak. Taraflar, en az 300 milyar doları kapsayan kesin ve karşılıklı kabul edilebilir bir kalkınma planı geliştirecek. Ateşkes anlaşması sonrasında yeniden inşa planının uygulama mekanizması 60 gün içinde sona eriyor. İlgili finansal işlemler için gereken tüm lisanslar ve izinler ABD yönetimi tarafından eksiksiz olarak verilecektir.

7. ABD, tüm birincil ve ikincil tek taraflı yaptırımları sonlandırmayı taahhüt ediyor. Karar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ambargolarını kapsıyor. Yaptırımların kalkması nihai anlaşmanın bir parçası olarak belirlenen takvime göre şekillenecek. İran ve ABD ambargoların sonlandırılması konusunun kritik önemini kabul ediyor. Taraflar, karşılıklı anlaşmaya varmak amacıyla müzakerelerde mevcut sorunları derhal ele alacak.

8. İran, nükleer silah tedarik etmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini bir kez daha teyit ediyor. ABD ve İran, ateşkes anlaşması metni uyarınca zenginleştirilmiş materyal tasfiyesini onayladılar. Tasfiye süreci, yedinci maddede belirtilen takvime uygun olarak yürütülecektir. İran, söz konusu materyali, asgari metodoloji olarak, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde sahada seyreltecek. Taraflar, İran'ın nükleer ihtiyaçlarıyla ilgili zenginleştirme konusunu tatmin edici bir çerçevede tartışacak. Nihai anlaşma sekizinci maddenin hükümlerini doğrulayacak. Taraflar, nükleer konuların kritik önemini kabul ederek müzakerelerde hızla masaya oturacak.

9. Nihai anlaşma sağlanana kadar ateşkes anlaşması yürürlükte kalacak ve taraflar mevcut statükoyu koruyacak. İran, nükleer programının sınırlarını koruyacak ve ABD yeni yaptırımlara karşı çıkarak bölgeye ek kuvvet göndermeyecek.

10. ABD Hazine Bakanlığı, İran ham petrolü ile petrokimya ürünleri ve türevlerinin ihracatı için muafiyetler yayımlayacak. Bakanlık, muafiyetleri bankacılık işlemleri, sigorta ve taşımacılık dahil olmak üzere bağlantılı tüm hizmetler için uygulayacak.

11. ABD, ateşkes anlaşması uygulanması üzerine dondurulmuş fonları tamamen kullanıma sunmayı taahhüt ediyor. ABD ve İran, müzakereler sırasında fonların serbest bırakılma prosedürleri konusunda karşılıklı mutabakata varacak. İran Merkez Bankası, fonları orijinal hesapta tutacak veya doğrudan transfer edecek. İran Merkez Bankası fonların kullanılabilir hale geleceği nihai lehtarı doğrudan belirleyecek. ABD, ilgili işlemlere uygun olarak gerekli tüm lisansları ve yetkilendirmeleri sağlayacaktır.

12. ABD ve İran, ateşkes anlaşmasının kurallarının başarılı bir şekilde uygulanmasını izleyecek. Taraflar, nihai anlaşmanın gelecekteki uyumunu denetlemek amacıyla bağımsız bir yürütme mekanizması kuracak.

13. Taraflar, nihai anlaşmaya yönelik müzakerelere belirli şartların sağlanmasının ardından başlayacak. Süreç, mutabakatın birinci, dördüncü, beşinci, onuncu ve on birinci maddelerinin uygulanmasına bağlı olacaktır. Ateşkes anlaşması imzalandıktan sonra ilgili önlemlerin sürekli olarak yürütülmesi nihai anlaşma görüşmelerinin zeminini oluşturacak.

14. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi nihai anlaşmayı bağlayıcı bir karar ile onaylayacak.

İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan imzaladığı mutabakatı basın mensuplarına gösteriyor

Anlaşmaya dair uluslararası basında yazılanlar incelendiğinde, anlaşma sayesinde ülkesinin ekonomisi ve küresel ekonomiyi daha da büyük bir felakete sürüklemeyerek Trump'ın doğru hareket ettiği, ancak savaşın daha çok kazanan tarafının İran olduğunu vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, İran'ın nükleer programının sınırlanması ABD ve İsrail adına en önemli kazanım olurken, Hürmüz Boğazı'nın yeniden ücretsiz ve seyrüsefer serbestisi ilkesi doğrultusunda açılması da bir diğer önemli başarı olarak öne çıkabilir. İran ise, ABD güçlerini bölgeden çekilmeye ikna etmesinin yanı sıra, savaş nedeniyle oluşan ağır yaralarını ödenecek tazminat ve kaldırılacak yaptırımlar sayesinde kısa sürede sarma umudu taşıyor. Bu anlamda, Tahran, halkına "yenilmedik" mesajının yanı sıra, ekonomik olarak daha iyi günler de vaat edebilecek. Zira dünyanın en önemli enerji zengini devletlerinden biri olmasına karşın, İran, uygulanan ağır yaptırımlar nedeniyle ekonomik potansiyelinden yıllardır yeterince istifade edememektedir.

BM Güvenlik Konseyi tarafından da onaylanacak olan mutabakat, bu şekilde iki tarafa da bazı kazanımlar sağlamasına karşın, bunun "soğuk bir barış" ve "kırılgan bir ateşkes" olduğunu söylemek gerekir. Zira hem İsrail'in Lübnan'dan çekilmeye yanaşmaması hem de tarafların birbirlerine güven duymaması nedeniyle, ilerleyen haftalar ve aylarda anlaşmanın kadük hale gelmesi ihtimal dahilinde. Bu bağlamda, halkların yönetimleri üzerinde kuracağı barış baskısı ve özellikle ABD'deki demokratik seçimlerin hükümeti sınırlandırıcı etkisinden övgüyle söz etmek gerekir. Zira ancak bu sayede kırılgan bir barışın şartları olgunlaşmaktadır. Bu bağlamda, bu anlaşmanın hayata geçirilmesinde büyük katkıları olan Pakistan devleti ve Başbakan Şahbaz Şerif'ten de iftiharla söz etmek gerekir. 

Diliyoruz, bu anlaşma kalıcı olur, İran nükleer silahlar yerine ticarete ve halkının refahına yönelir, ABD ve İsrail de bölgedeki askeri hareketliliklerine son verirler. Çünkü barış, halkların en büyük özlemidir...

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ