Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci’nin ESUPA için hazırladığı ilk rapor (white paper) olan "Current Trends in Turkish-British Relations", ESUPA internet sitesinde yayımlandı. Aşağıdaki linkten bu çalışmayı okuyabilirsiniz.
30 Haziran 2026 Salı
Kıbrıs'ta Siyasi Çözüm Planının Hatları Netleşiyor
Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'ye ilk olarak bizim duyurduğumuz, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin'in Kıbrıs Sorunu'na ilişkin hazırladığı "gevşek federasyon" odaklı yeni barış planına dair sansasyonel haberle gündem olan Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou, önceki gün ise yine Politis gazetesinde "Kıbrıslılar Ne Tür Bir Çözümü Kabul Edebilir?" (What Kind of Solution can Cypriots Accept?) başlıklı yeni ve önemli bir habere imza atmıştır. Bu yazıda, muhtemelen Kıbrıslı Rum siyasi otoritelerden sızan bilgiler ışığında yazılan bu haber özetlenecek ve değerlendirilecektir.
Kıbrıslı Rum gazeteci-yazar Dionysis Dionysiou, makaleye konu olan yazısında, Kıbrıs Sorunu'nda bu yaz aylarında yeni bir hareketlilik yaşanacağını öngörerek, bu konuda nasıl bir plan ve yöntem izlenmesi gerektiğini incelemektedir. Yazara göre, Kıbrıs'taki iki topluluğun endişelerini ancak "aşamalı bir yaklaşım" giderebilir; ancak bu yaklaşım başlangıç noktasına geri dönmeyi içermemelidir. Ardından yapılacak bir referandumda ise ada halklarına (Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler) net bir seçim sunulacaktır: a-) halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek veya b-) bu çözümü bilinçli olarak reddederek bunun siyasi sonuçlarına katlanmak.
Yazara göre, Kıbrıs'ta BM parametrelerine uygun olarak uygulanabilecek tek çözüm "federasyon" modelidir. Bu bağlamda, yeni dönemde sorunu çözebilmek adına üç hususun hallolması gerekmektedir. Birincisi, Türkiye ve aşırı milliyetçi Kıbrıslı Türklerin tepkileri nedeniyle, KKTC 5. Cumhurbaşkanı Dr. Tufan Erhürman, bunu (federasyon yöntemini) son dönemde açıkça ifade etmekten çekinmektedir. Bu nedenle, çözüm sürecinde, BM Temsilcisi Holguin'in yaptığı gibi, Kıbrıslı Türklerin devleti adına kısmi tanınmayı içeren ve Türklerin olumsuz baktığı "federasyon" ifadesini açıkça içermeyen bir yaklaşım tercih edilebilir. İkincisi, taraflar, açıkça ifade edilmese bile "Guterres Çerçevesi" doğrultusunda ve Crans-Montana'da kalındığı yerden müzakerelere devam etmeli; müzakerelere bir kez daha sıfırdan başlanmamalıdır. Üçüncü ve son olarak, süreç sonsuza dek sürecek şekilde açık uçlu olmamalı ve Erhürman'ın seçim kampanyası döneminde açıkça istediği şekilde önceden belirlenmiş bir takvime bağlı olmalıdır.
Yazara göre, Kıbrıs Sorunu özünde siyasi ve psikolojik bir sorundur. Yıllar önce Prof. Dr. Vamık Volkan'ın Enver Sedat dönemindeki İsrail-Mısır yakınlaşması öncesinde vurguladığı bu "psikolojik" bariyer, Kıbrıs'ta da tarafların birbirlerine yönelik güvensizlikleri ve halk tepkisinden kaynaklanan endişeleri nedeniyle geçerlidir. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkleri AB üyesi devletlerine üye yaparken, bu süreçte kayıplarının (mülkiyet, toprak ve güvenlik) ileride giderilmemesinden endişe etmektedir. Ayrıca Türkiye'nin 2004'ten çok farklı olması da bir endişe kaynağıdır. Kıbrıslı Türkler ise, AB mekanizmasını iyi bilmedikleri ve Rumlara güvenmedikleri için, geçmişte 1963-1964 döneminde olduğu gibi, olası bir birleşme sonrasında haklarının yeniden Rumlar tarafından gasp edilebileceğinden korkuyorlar.
Bu nedenle, yazar, aşamalı bir çözüm stratejisi önermektedir. Daha önce deneyimli gazeteci Fiona Mullen'ın da önerdiği bu "aşamalı" (phased) yaklaşım, akılcı bir planlama ile başarıyla uygulanabilir. Bu yaklaşımın mantığı aslında oldukça basittir; Kıbrıs vatandaşlarından, 2004'te olduğu gibi, korku, anılar ve şüpheye dayalı olarak oy vermeleri istenmemeli; bunun yerine, zaten sonuç veren ve uygulamaya geçmiş pratik bir süreç üzerinden oy kullanmaları sağlanmalıdır. Bu sayede, hiçbir şeyin uygulanmadığını görmeden kapsamlı bir planı onaylamak yerine, her iki topluluk da, üzerinde anlaşmaya varılan nihai çözümün temel hükümlerinin zaten uygulamaya konulduğu 2 veya 3 yıllık bir geçiş döneminden sonra nihai bir referanduma gidebilirler. Bu bağlamda, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran Londra-Zürih Anlaşmaları'nın da uzun bir geçiş süreci içerdiğini hatırlatmakta fayda var.
Bu yaklaşım, net bir ayrım gerektirecektir. Bu yöntem, parça parça uygulanan ve genellikle statükoyu sürdürmeyle sonuçlanan önceki güven arttırıcı önlemlere benzer değildir. Bunun yerine, üzerinde anlaşmaya varılmış kapsamlı bir federal çözümün kademeli olarak uygulanmasını ifade eder. Genel çerçeve –yönetişim, güvenlik, garantiler, toprak, mülkiyet, AB konuları, ekonomi ve hidrokarbonlar– önceden kararlaştırılır. Ardından, bağlayıcı, karşılıklı ve geri döndürülemez adımlar yoluyla uygulama süreci gelir. Bu noktada, "statükoya dönüş yok" ifadesi kritik öneme sahiptir. Bir taraf, bu yöntemde kendi çıkarını güvence altına alıp süreci dondurarak eski duruma geri dönemez. Diğer taraf da, yükümlülüklerini süresiz olarak ertelemek için kademeli yaklaşımı öne süremez. Bu nedenle, atılacak her adım, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve muhtemelen özel bir uygulama mekanizmasının gözetimi altında, diğer tarafça atılan karşılık gelen bir adımla eşleştirilmelidir.
Yazara göre, örnek olarak, böyle bir yaklaşım şu gibi ödünleşmeleri içerebilir:
1. Maraş'ın Rum yönetimine geri verilmesi ve karşılığında Ercan (Tymbou) Havaalanı'nın Türk yönetimi altında, tek bir Federal Hava Sahası (FIR) içinde faaliyet göstermesine izin verilmesi.
2. Güzelyurt (Morfou) ve bölgesel haritada yer alan diğer alanların iadesi konusunda anlaşmaya varılmıştır; bu anlaşma, AB müktesebatı çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin dış ticaret için limanların açılmasını da kapsamaktadır.
3. Tampon bölgenin bazı kısımlarının yasal sahiplerine geliştirme, yerleşim veya ortak ekonomik faaliyet için kademeli olarak açılması, bununla birlikte federal veya geçiş fonu aracılığıyla Kıbrıs Türklerinin hidrokarbon yönetimi ve gelirlerine kurumsal olarak katılımının sağlanması.
4. Federal kurumların (parlamento, yürütme, federal mahkeme, kamu hizmeti) aşamalı olarak kurulması, toprakların iadesi ve mülkiyetin uygulanmasına yönelik somut adımlarla birleştirilecektir.
5. Askeri birliklerin aşamalı olarak geri çekilmesi, siyasi eşitlik ve karar alma süreçlerine etkin katılımı sağlayan anayasal hükümlerle paralel olarak gerçekleştirilmelidir.
6. Mülk zararları için uluslararası finansmanla desteklenen bir tazminat fonunun oluşturulması ve iade, tazminat ve takas için net düzenlemeler yapılması.
7. Kuzeyde AB müktesebatının kademeli olarak uygulanması, aynı zamanda Kıbrıs Türklerinin Rum ağırlıklı bir devlette azınlık haline gelme endişelerini gidermeye yönelik geçiş dönemi güvencelerinin hayata geçirilmesi.
8. 1960'taki garanti anlaşmalarının kaldırılması ve Kıbrıs'ın NATO'ya katılmasıyla, İngiliz üslerinin İngiliz, Yunan, Türk ve Amerikalı komutanların dönüşümlü komutası altında NATO tesislerine dönüştürülmesi.
Bu plan ve ödünleşme, yazara göre de mükemmel olmayabilir. Eski başmüzakereciler Özdil Nami ve Andreas Mavroyannis ile mevcut müzakereciler Menelaos Menelaou ve Mehmnet Dana gibi isimler, muhtemelen bu plan çerçevesinde daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Bu bağlamda, özellikle garantilerin kaldırılması Türkiye için bir kırmızı çizgi niteliğinde olup kabul edilmesi oldukça zordur. Ancak bu noktada planın aşamalı olması işlevsel hale gelebilir.
Yazara göre, bu model, çözümü bilinmeyene doğru büyük bir sıçramayı kontrollü bir geçişe dönüştürecektir. Rumlar, toprak, mülkiyet ve güvenliğin süresiz olarak ertelenmediğini pratikte göreceklerdir. Türkler ise, siyasi eşitliğin, kurumsal katılımın ve gelirlerinin hızla ikiye katlanacağını; AB'ye ekonomik entegrasyonun vaat değil, gerçek olduğunu göreceklerdir. Nihai referandum ise tamamen farklı bir nitelik kazanacaktır; 2004'teki gibi bir korku referandumu olmayacak ve ada halklarına net bir seçim sunacaktır: halihazırda kısmen uygulanmış bir federal çözümü kabul etmek ya da bunu bilinçli olarak reddetmek ve bu kararın siyasi sonuçlarına katlanmak.
Teklifin en zor ama aynı zamanda en dürüst unsuru burada yatmaktadır. Eğer Rumlar, toprakların iadesini, garantilerin değiştirilmesini, birliklerin çekilmesini ve federal yapıların işleyişini pratikte gördükten sonra bile çözümü reddederlerse, Türklerin bu "ret" kararına süresiz olarak bağlı kalmasını bekleyemezler. Rumların vereceği yeni bir "hayır" oyu, Türklerin bağımsız bir devlet, AB içinde ikinci bir Kıbrıs Devleti, Monako gibi özel statülü bir varlık ya da hatta Türkiye'nin bir vilayeti olarak ayrı bir gelecek arama hakkını fiilen kabul etmek anlamına gelecektir. Böyle bir durumda, Kıbrıs'ta federasyonun bir daha gündeme gelmesi imkânsız olacaktır. Basitçe ifade etmek gerekirse, olumsuz bir oy, Rum kesiminin mevcut uluslararası duruşunu sürdürme yönündeki siyasi ve ahlaki argümanını zayıflatacaktır. Tersine, Kıbrıslı Türkler kademeli entegrasyondan zaten faydalandıktan sonra, üzerinde anlaşmaya varılmış bir federal çözümü reddederlerse, hiçbir devlet veya kuruluş bu reddi tanımayı haklı çıkarmak için kullanamaz. Başarısızlığın sorumluluğu o zaman açık olacaktır ve Kuzey Kıbrıs, en iyi ihtimalle Tayvan'ınkinden biraz daha düşük bir statüye sahip bir "sözde devlet" olarak kalacaktır.
Ancak bu plan ve yöntemin bazı riskleri de vardır. Bu öneri dikkatlice tasarlanmazsa, gizli bir bölünmeye doğru kayabilir. Ayrıca, Türkiye'nin hâlâ iki devletli yaklaşımı savunduğu bir dönemde, Ankara'nın federal bir çözüm için gerçek niyeti olmaksızın, ayrılıkçı oluşumun statüsünü yükseltmesine olanak sağlayabilir. Bu nedenle, aşamalı bir çözüm ancak katı koşullar altında tartışılmalıdır: önce kapsamlı bir federal anlaşma, ardından aşamalı uygulama; önce bağlayıcı bir yol haritası, ardından karşılıklı tavizler; önce BM ve AB tarafından yasal güvenceler, ardından geçiş düzenlemeleri... Herşeyden önemlisi, hiçbir hüküm, her iki topluluğun nihai kararından önce ayrı bir devletin tanınmasını önceden belirlememelidir.
Bu noktada temel soru şudur: eğer hiçbir şey yapılmazsa, bu süreç nereye götürür? Mevcut durumdan kim fayda sağlar? Eğer Crans-Montana gerçekten de çözüme en yakın noktaysa, o zaman bugünkü amaç sonsuz görüşmeler değil, çözümü inandırıcı ve somut hale getirecek bir mekanizma olmalıdır. Karşılıklı tavizler ve başa dönmeden kademeli uygulama, Kıbrıs'ın on yıllardır üzerinde durduğu temel soruyu yanıtlayabilir: Bir çözümün var olup olmadığı değil, iki topluluğun bu sefer uygulanacağına güvenip güvenemeyeceği.
Sonuç olarak, Kıbrıslı Rum gazeteci Dionysis Dionysiou'nun deneyimli diplomat Maria Holguin'in çalışmaları ve temasları doğrultusunda gündeme getirdiği bu yeni yaklaşım ve çözüm planı, eğer taraflar ve garantör devletler BM hukukuna ve mevcut uluslararası sisteme güveniyorsa, mutlaka denenmesi gereken akılcı bir yöntemdir. Türk Cumhuriyetlerinin Kıbrıs Rum Kesimi'ne Büyükelçi atamaları sonrasında Türkiye kamuoyu artık şunu iyice görmüş olmalıdır ki, Kıbrıs'ta diğer devletlerin de kabul edebileceği "iki devletlilik" diye gerçekçi bir çözüm -en azından yakın gelecekte- olmayacaktır. KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınmaya devam edebilir; ancak böyle bir ortamda Türkiye ile AB arasındaki gerginlikleri yönetmek her zaman kolay olmayabilir. Dahası, uluslararası denetimden uzak bir ortamda, zamanla KKTC'nin sosyal dokusunu ve toplumsal barışını bozabilecek radikal gruplar ve yasadışı faaliyetler yaygınlaşabilir.
Bu nedenle, bizce bu planın uygulanması hususunda diplomasi ve müzakerelere şans verilmelidir. Zira Kıbrıslı Türklerin bunun dışında herhangi bir formatta bir tür kazanım sağlamaları mümkün değildir. Dahası, KKTC'yi yaşatmak adına uluslararası toplumla arasını bozan Türkiye'nin de demokrasi ve geçerli uluslararası normlardan her geçen gün daha da uzaklaştığını görmek üzücü bir durumdur. Dileğimiz, Türkiye'nin çıkarları ve uyarıları da dikkate alınarak, dengeli bir planın hazırlanması ve Kıbrıs'taki sorunun artık çözülmesidir. Bizce Türkiye bu şekilde uluslararası hukuka uygun hareket ettikçe, İsrail, ABD ve AB'ye yönelik eleştirileri de dünyada çok daha ciddiye alınır ve görünür olabilecektir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
ESUPA Başkanı
29 Haziran 2026 Pazartesi
Prof. Dr. Ozan Örmeci, 2026 NATO Ankara Zirvesi'ni Tvnet Kanalında Yorumladı
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) düşünce kuruluşu Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde başkent Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi'ni Tvnet kanalında Sümeyye Kelle'nin sunduğu "Haber Merkezi" programında yorumladı.
36. NATO Zirvesi Ankara'da Düzenleniyor
Giriş
7-8 Temmuz’da başkent Ankara’da 36. NATO Zirvesi düzenlenecektir. NATO üyesi 32 devletin temsilcileri ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin hazır bulunacağı toplantıda önemli kararların alınabileceği ifade edilmektedir. Bu bağlamda, eski Hollanda Başbakanı olan Rutte, birkaç gün önce Atlantik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, Ankara’daki Zirve’de on milyarlarca dolarlık yeni savunma anlaşmaları imzalanacağını açıklarken, 2035 yılına kadar üye devletlerin gayri safi milli hasılalarının yüzde 5’i seviyesinde savunma harcaması yapılmasını öngören “Lahey Taahhüdü” hedefine ulaşma yolunda ilerlediklerini de vurgulamıştır.[1]
Tarihi NATO Zirveleri
Daha önceki tarihi NATO Zirvelerini listelemek gerekirse;[2]
- 1957 Paris Zirvesi: Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen bu ilk Zirvede, ittifakın nükleer silahlar ve füze teknolojileri konusundaki stratejilerinin temelleri atılmıştır.
- 1999 Washington Zirvesi: Soğuk Savaş sonrası dönemi şekillendiren bu Zirvede, NATO’nun 50. yıl dönümünde Bosna ve Kosova müdahaleleri değerlendirilmiş ve örgütün yeni stratejik konsepti kabul edilmiştir.
- 2002 Prag Zirvesi: İttifakın “Soğuk Savaş” reflekslerinden çıkıp küresel terörizm ve kitle imha silahları gibi yeni tehditlere odaklandığı bu tarihi Zirvede, NATO Mukabele Kuvveti’nin (NRF) kurulmasına karar verilmiştir.
- 2004 İstanbul Zirvesi: Türkiye’nin ilk kez ev sahipliğini yaptığı bu tarihi Zirve, “genişleme” kararlarının alındığı ve özellikle Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki ortaklıkların geliştirildiği önemli bir dönüm noktası olmuştur.
- 2022 Madrid Zirvesi: Yakın tarihin en kritik zirvelerinden biri olan Madrid Zirvesi’nde, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında oluşan güvenlik mimarisi değerlendirilmiş ve Finlandiya ile İsveç’in ittifaka katılım süreci başlatılmıştır.
- 2025 Lahey Zirvesi: Geçtiğimiz yıl Lahey’de düzenlenen tarihi Zirvede, “Lahey Taahhüdü” olarak da bilinen üye devletlerin yüzde 5’lik savunma harcamaları prensibi kabul edilmiştir.
2026 Ankara Zirvesi İçin Hazırlıklar
Zirve için başkent Ankara’da ciddi güvenlik önlemleri alınırken, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Macaristan’ın yeni Başbakanı Peter Magyar, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere tüm üye devlet liderleri veya üst düzey temsilcilerinin Zirveye bizzat katılacakları ifade edilmektedir.[3]
Dünyanın dört bir yanından, 3.000’e yakın gazeteci, televizyon ekibi, foto muhabiri, dijital medya temsilcisi ve uluslararası yayın kuruluşunun akreditasyon başvurusunda bulunduğu Zirve kapsamında 48.841’i Emniyet, 7.447’si Jandarma personeli olmak toplam 56.288 güvenlik personeli görevlendirilecektir.[4] Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan, Zirveyi “NATO tarihinin en önemli Zirvesi” olarak lanse etmektedir.[5]
Zirvede Görüşülmesi Beklenen Konular
36. NATO Zirvesinde görüşülmesi beklenen kritik hususları jeopolitik değer anlamında sıraladığımızda[6]:
- En önemli konunun üye 32 devletin savunma bütçelerinin yüzde 5’ini 2035 yılına kadar ayıracak kaynakları ayırmaları hususunda gerekli düzenlemeleri yapmaya başlamaları olduğu belirtilebilir. Bu konuda Estonya, Litvanya, Letonya ve Polonya gibi bazı devletler, yeni kriterlere uyum sağlamaya çoktan başlamıştır. Almanya, Birleşik Krallık (İngiltere), Türkiye, İspanya, İtalya ve Fransa gibi büyük devletlerde ise bu oran henüz yüzde 2’lerdedir. Dolayısıyla, bu ülkelerde önümüzdeki yıllarda çok ciddi savunma yatırımlarının planlanması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ayak direyen İspanya’nın solcu Başbakanı Pedro Sanchez’in hükümeti ve ailesine yönelik son dönemdeki saldırı ve eleştirileri dikkat çekicidir.
- İkinci önemli konu, kuşkusuz, hâlen devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesi ve bu savaş yoluyla Ukrayna’nın AB ve NATO’ya entegrasyonu yolunda mesafeler alınırken, Rusya’nın da aldığı yaralarla Avrupa güvenliğine yönelik bir tehdit olmaktan çıkarılmasıdır. Macaristan vetosunun yeni Başbakanla birlikte kaldırılmasının ardından, AB, Ukrayna’ya 90 milyar euroluk ciddi bir kredi vermeyi kabul etmiştir. Ancak bu kredinin hangi alanlarda kullanılacağı konusunda bu Zirvede kritik kararlar alınabilir.
- ABD’nin İsrail’in ve Ortadoğu’nun güvenliği konusunda bu yıl yaşanan savaşa müdahil olmaması nedeniyle eleştirdiği NATO müttefikleri için de, İran konusu ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefer serbestisiyle yönetimi önemli bir konudur. Zira birçok NATO üyesi Avrupalı devletin bu bölgeyle ciddi ticaretleri söz konusudur. Bu nedenle, ABD-İran anlaşmasının devamı ve kalıcı hale getirilmesi hususunda bu Zirvede ABD Başkanı ve yönetimi ile ciddi görüşmeler gerçekleştirilebilir.
- Kesin olmamakla birlikte, son yıllarda gündeme gelen Kıbrıs’ta çözüm ve adanın NATO’ya katılımı da Zirvede gündeme gelebilir. Ancak bu konuda istediklerini elde etmeden Ankara’nın Güney Lefkoşa’ya yeşil ışık yakması beklenmemektedir. Ankara ise, son yıllarda Kıbrıs konusunda federal ya da konfederal çözümden ziyade, “iki devletlilik” tezine yönelmiş durumdadır.
- Zirvede ayrıca Donald Trump Başkanlığında bazı gerilimler ve polemikler yaşanan Transatlantik ilişkilerde bir güven tazelemesinin yaşanması umulmaktadır. Bu konudaki yanlış anlaşılmaları ve iletişimsizliği gidermeye çalışan Genel Sekreter Mark Rutte, son aylarda ciddi bir çaba göstermektedir. Türkiye de, kendi ulusal çıkarları gereği zaman zaman çok boyutlu bir dış politikaya yönelse de, NATO üyeliğinde sebatkâr ve kararlıdır. Ankara’nın Birlikten ayrılmak gibi bir gündemi bulunmamaktadır. Ancak daha uyumlu bir Birlik için, Ankara’nın terörle mücadele, Kıbrıs Sorunu ve Doğu Akdeniz konularında kendisine daha sıcak davranılmasını beklediği ortadadır.
- Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gücü ve uluslararası liderliğinin teyidi anlamında da Zirve önemli bir dönüm noktası olacaktır ki, bunun iç siyasete yansımaları da olabilir.
Sonuç
Sonuç olarak, 2026 NATO Ankara Zirvesi, belki tarihi kararlar alınmasa da, tarihi kararların (örneğin Lahey Taahhüdü) nasıl uygulanacağı, Ukrayna konusunda hangi politikaların tercih edileceği, İran konusu ve yine ABD-AB gerilimi gibi konularda önemli bir dönemeç olacaktır. Bu nedenle, Zirveyi yakından takip etmek gerekmektedir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
DİPNOTLAR
[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gyzyr7w6vo.
[2] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/natonun-gecmisteki-zirveleri-5510863.
[3] https://www.fokusplus.com/dunya/2026-nato-zirvesi-ankarada-hangi-liderler-geliyor-gundemde-ne-var.
[4] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/nato-uyesi-32-ulkenin-lideri-ankarada-bulusacak.
[5] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/disisleri-bakani-fidan-nato-zirvesi-tarihi-bir-zirve-olacak/3979179.
[6] https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/ankara-zirvesinin-onemli-gundem-maddeleri-1608358.
24 Haziran 2026 Çarşamba
Prof. Dr. Ozan Örmeci Tercüman.com İçin Yazdı: "Birleşik Krallık’ta siyasi istikrar sağlanamıyor"
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 24 Haziran 2026 tarihinde Tercüman.com haber portalı için Birleşik Krallık'ta Başbakan Keir Starmer'ın istifasıyla sonuçlanan siyasi süreci ve sonrası muhtemel gelişmeleri yazdı.
AKSAV ve ESUPA’dan Türk-İngiliz İlişkilerine Işık Tutan Kapsamlı Eğitim Programı
Alaaddin Keykubat Siber Akademi Vakfı-AKSAV'a bağlı olarak Uluslararası Politika Akademisi (UPA) kadrolarınca kurulan Alanya merkezli düşünce kuruluşu ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü), 6-21 Haziran tarihleri arasında "Türk-İngiliz İlişkileri" konulu 6 ders ve 12 saatlik bir sertifika programı düzenledi. AKSAV Başkanı Hasan Kerem ÜNSAL ile ESUPA Başkanı Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ öncülüğünde gerçekleştirilen organizasyona Alanya ve Türkiye'nin çeşitli illerinden değerli konuşmacı ve katılımcılar iştirak ettiler. Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Prof. Dr. Ozan Örmeci, Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa, Doç. Dr. Cenk Özgen, Dr. Nurcan Özkaplan Yurdakul ve Dr. Hande Ortay'ın konuşmacı olarak katıldığı program, Türk-İngiliz ilişkilerinin son 200 yılı ve günümüzdeki gelişmelere ışık tutan önemli bilgileri dinleyicilere aktarma olanağı sağladı. Konferansla ilgili olarak Son Alanya gazetesinin yaptığı habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Yeni Kitap: Uluslararası Siyasetin Merkezinde Kıbrıs
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci'nin Kıbrıs adasındaki iki siyasi entite olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi (resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti) devletlerindeki seçimleri ve siyasi dinamikleri Kıbrıs Sorunu ve Kıbrıs müzakereleri ışığında değerlendirdiği yeni eseri Uluslararası Siyasetin Merkezinde Kıbrıs, Bursa merkezli akademik kitabevi Sayda Kitap tarafından yayımlandı. 328 sayfalık eser, Kıbrıs Sorunu'nun tarihçesi ve Kıbrıslı Türklerin haklı direnişlerinin yanı sıra, adada onlarca yıldır süren siyasi sorunun çözümü için yapılan müzakerelere ve barış çabalarına da odaklanıyor. Bu bağlamda, kitap, özellikle son yıllarda adanın iki yakasına damga vuran iki genç ve başarılı lider, Dr. Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis'in siyasi fikirlerini inceliyor. Yazar, Kıbrıs'taki barış çabalarına ihtiyatlı iyimser bir düzlemden yaklaşırken, bölgenin en güçlü devleti olan Türkiye'nin bu süreçteki endişelerini de vurguluyor. Aşağıdaki linklerden kitap hakkında bilgi edilebilir ve kitabı satın alabileceğiniz linklere erişebilirsiniz.
Kitaptan bölümler;
Kitabı satın alabileceğiniz bazı linkler;
22 Haziran 2026 Pazartesi
Kıbrıs'ta Yeni Formül Gevşek Federasyon
On yıllardır çözülemeyen Kıbrıs Sorunu konusunda Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Holguin'in geliştirdiği "sonuç alıcı" yeni formülün parametreleri belli olmaya başladı. Politis gazetesinden Dionysis Dionysiou'nun dün yayınladığı haber analiz, bu anlamda önemli bilgiler içeriyor. Bu yazıda, bu makale özetlenecektir.
Yaz aylarında yeniden gündeme gelmesi ve hatta başlaması beklenen Kıbrıs müzakerelerinde, bu defa olumlu sonuç almak adına deneyimli diplomat Maria Holguin Cuellar'ın adadaki ve iki garantör devlet olan Türkiye ve Yunanistan'daki temasları sonucunda oluşturduğu yeni formülün ana hatları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, Türkiye'nin ısrarı neticesinde artık klasik federasyon formülü gündemde değil. Bunun yerine, deneyimli diplomatın Rumların "federasyon", Türklerin ise "konfederasyon" olarak adlandırabilecekleri ve kabul edebilecekleri daha gevşek bir çözüm önerisi var.
Bu formülün siyasi özü açık: iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon için Kıbrıs Rumlarının pozisyonu ile egemen eşitlik ve ayrı siyasi statüsünün tanınması konusundaki Kıbrıs Türklerinin ısrarı arasındaki uçurumu, yapıcı bir belirsizlik yoluyla bile olsa, kapatmak. Holguín, önceki arabuluculara kıyasla çok daha dinamik ve uzlaştırıcı bir şekilde hareket ediyor. Sadece iki liderle görüşmekle sınırlı kalmıyor; siyasetçiler, akademisyen grupları, her iki topluluktan sivil toplum temsilcileri, garantör güçler ve Avrupa Birliği (AB) ile de temas kuruyor. Anlaşıldığı üzere, amacı, bilindik çerçeveyi tekrarlamak değil, müzakereye yol açacak kadar spesifik ve her iki tarafça da baştan reddedilmeyecek kadar esnek bir öneri oluşturmak. Bu bağlamda, taraflardan edindiği bilgiler doğrultusunda, deneyimli diplomat, taraflara yol göstermesi adına planını şekillendirmeye çalışıyor.
Yeni çözümün temel parametreleri şöyle özetlenebilir:
1-) Tanınma karşılığında toprak: Yeni formülde, Crans-Montana'da da gündeme gelen önemli bir husus, Maraş, Güzelyurt ve Mesarya'daki bazı bölgelerin Kıbrıslı Rumlara iadesi karşılığında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (kısaca KKTC) yeni konfederal devletin içinde tanınmasıdır. Bu şekilde, Kıbrıslı Türkler en büyük özlemleri olan tanınmayı, konfederal bir düzende, AB üyesi bir devlet içinde iki bölgelilik formülüyle sağlarken; Rumlar da en büyük motivasyonları olan kayıp topraklarının bir bölümünü kazanmayı gerçekleştirebileceklerdir.
2-) Gevşek Federasyon formülü: Yeni devlet, birçok yetkinin ortak olduğu sert bir federasyon yerine, bir konfederasyona benzer şekilde, paylaşılan yetkilerin daha az ve seçici olduğu ve merkezi devletin daha ziyade AB ile ilişkiler, dış politika ve güvenlik gibi konularda devreye girdiği gevşek bir nitelikte olacaktır. Edinilen kulis bilgilerine göre, yeni modelde, iki kurucu devlet, iki parlamento ve federal konular için daha çok üst düzey bir Konsey görevi görecek bir organ yer alacaktır. Doğrudan seçilmiş bir federal parlamento olmayacak; bunun yerine, bazıları tarafından Avrupa Konseyi tipi bir kurumsal mantığa benzetilen, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk milletvekillerinden oluşacak bir yasama organı olacaktır. Bu organ, yalnızca iki kurucu devlete bırakılamayacak ortak konuları ele alacaktır. Bu, Kıbrıs Türklerinin vetolarıyla Kıbrıs Rumlarının felç olma korkusunu ve Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs Rum çoğunluğu tarafından sayısal olarak absorbe edilme korkusunu azaltmayı amaçlayan mantıksal bir yapıdadır.
3-) Esnek Dönüşümlü Başkanlık: Yürütme gücü düzeyinde tartışılan senaryo ise, Rum Kesimi'nin 2-1 veya 3-1 oranında temsil edildiği, dönüşümlü olarak görev yapan iki topluluk liderinin başkanlık ettiği bir Başkanlık Konseyi'ni öngörüyor. Bu fikir, klasik "dönüşümlü başkanlık" sistemine göre daha esnek bir şekilde siyasi eşitliği yeniden kurmayı amaçlıyor. Edinilen bilgilere göre, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, gerçek yürütme yetkisinin daimi bir Rum Başbakanı'na devredildiği, dönüşümlü, federal ancak büyük ölçüde sembolik bir Cumhurbaşkanlığı sisteminin varlığını görüşmeye hazır olduğunu göstermiş görünüyor. Bu fikir, Rum kamuoyuna işlevselliğin garantisi olarak sunulabilir; ancak siyasi eşitliğin güçlü güvenceleriyle birlikte gelmedikçe Türk tarafının kabul etmesi zor olacaktır. Bu noktada kritik bir şart devreye giriyor: Bakanlar Kurulu'nda en az bir Kıbrıs Türkü Bakan'ın belirleyici oyu. Bu, görüşmelerdeki en büyük tıkanma noktalarından biri olmaya devam eden, etkili katılım meselesidir. Kıbrıs Türkleri için, böyle bir oy olmadan gerçek bir siyasi eşitlik söz konusu değildir. Kıbrıs Rumları için ise, belirleyici bir oy günlük bir tıkanma mekanizmasına dönüşme riski taşımaktadır. Bu nedenle, zorluk, ya böyle bir oylamanın kapsamını belirli hayati konularla sınırlayarak, ya da çıkmaz çözüm mekanizmaları aracılığıyla, felç olmadan katılımı sağlayacak bir ara formül bulmaktır.
4-) Garantiler: En zorlu meselelerden biri olan garantiler konusunda, Kıbrıslı Rumlar, 1960'lı yıllardaki garanti sisteminin kaldırılmasını istiyor. Kıbrıslı Türkler ise ya garantilerin devam etmesi, ya da Türk birliklerinin Kıbrıs'tan ayrılmasından önce uzun bir süre geçmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Orta yol olarak Birleşmiş Milletler'in ise NATO'ya olumlu baktığı görülüyor. Kıbrıs'ın bir bütün olarak NATO'ya katılması, adanın güvenliğini garanti altına alacak ve küçük bir NATO gücü veya üsleri çerçevesinde Türk, Yunan, Fransız, İngiliz ve Amerikan birliklerinin adada bulunmasına olanak sağlayacaktır. Holguín'in Ankara'daki görüşmelerine dayanarak konuşursak, bu konu Türkiye tarafından tamamen dışlanmamıştır; ancak her zaman daha geniş bir çözümün parçası olarak ele alınmaktadır.
5-) Geçiş aşaması: Çözümün uygulanması için 2 veya 3 yıllık bir geçiş dönemi görüşülüyor. Bu dönemde, Maraş'ın en belirgin örneği olduğu üzere, ilk toprak iadelerinin gerçekleşmesi gerekecek; aynı zamanda Kıbrıs Türk tarafının talep ettiği "3D" olarak adlandırılan unsurlar da kademeli olarak hayata geçirilecektir: doğrudan ticaret, doğrudan temaslar ve doğrudan uçuşlar. Aynı dönemde, Kıbrıs uçakları için Türk FIR'ındaki kısıtlamalar kaldırılabilir ve Kıbrıs gemilerinin Türk limanlarına erişimine izin verilebilir. Bu şekilde, çözüm kağıt üzerinde kalmayacak, her iki taraf için de anında ve ölçülebilir faydalar sağlamaya başlayacaktır. Aynı zamanda, Kıbrıs'ta son yıllarda keşfedilen ve çıkarılan doğalgazın kullanımı konusunda da görüşmeler başlayabilir. Edinilen bilgilere göre, Türkiye, Kıbrıs'a boru hattı inşa etmeye hazır olduğunu ifade ederek, Kıbrıs doğalgazını -belirtildiği gibi- "Mısır ile görüşülen fiyatlardan çok daha yüksek fiyatlarla" satın alma isteğini açıkça ortaya koymuştur.
Bu bağlamda, yazın başlaması muhtemel müzakerelerde bu defa çözüm umudu var gibi görünüyor. Zira her iki tarafta da liderliğin (Hristodulisi ve Tufan Erhürman) ve halkların çözüm yönünde güçlü iradeleri söz konusu. Özellikle Kıbrıs Türklerinin dünyadan izole olmama istekleri artık gizlenemez bir boyuta gelmiş halde. Bu nedenle, çözüm için ada halklarına samimiyetle son bir deneme şansı vermek, bizce tüm kesimlerin ve uluslararası sistemin lehine bir gelişme olacaktır...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
Birleşik Krallık'ta Başbakan Starmer'ın İstifası
Giriş
Birleşik Krallık'ta, demokratik seçimler sonucunda kurulan parlamento çoğunluğuna sahip hükümetlere rağmen siyasi istikrar tablosu bir türlü sağlanamıyor. Öyle ki, 2024 genel seçimleri sonrasında Avam Kamarası'nda büyük bir çoğunluğa sahip İşçi Partisi'nin lideri olan Sir Keir Starmer, henüz 2 yılını dahi doldurmadan Başbakanlıktan istifa kararı aldı. Starmer'ın bu kararı, geçtiğimiz haftalarda yapılan yerel seçimlerde partisinin gösterdiği düşük performans ve parti içindeki muhalefetin tepkileri neticesinde alındı. Bu nedenle, adada, 2016 Temmuz'dan bu yana 10 yıl içerisindeki 7. Başbakan yakında göreve başlayacak. Bu yazıda, Başbakan Starmer'ı istifaya sürükleyen süreci ve yeni Başbakan adaylarını değerlendireceğim.
Starmer'ın İstifasının Nedenleri
BBC ve diğer bazı ciddi haber kuruluşlarının haberlerinden derlendiğinde, Başbakan Starmer'ı istifaya sürükleyen süreci tetikleyen 3 önemli unsur öne çıkıyor: Mayıs 2026 yerel seçimlerindeki tarihi yenilgi, kronik hayat pahalılığı ve hükümet içindeki Bakanların peşpeşe istifasıyla büyüyen parti içi isyan.
İlk olarak, Başbakan Starmer, kendi liderliğindeki İşçi Partisi'nin Mayıs 2026'daki yerel seçimlerde tarihinin en kötü performanslarından birini sergilemesi ve Reform UK (Birleşik Krallık Reform Partisi) ile Muhafazakâr Parti'ye geçilmesi neticesinde kamuoyu önünde yara almış; yerel seçim sonuçları da genelde Başbakan'ın ve hükümetin performansına yönelik bir güvensizlik oyu olarak değerlendirilmiştir.
İkinci önemli sebep, uluslararası ekonomiyi olumsuz etkileyen Ortadoğu ve Ukrayna'daki savaşların da etkisiyle Birleşik Krallık'ta son aylarda artan fiyatlar ve halkın alım gücünü olumsuz etkileyen yüksek enflasyon olmuştur. Bu süreçte, özellikle emeklilere yönelik kışlık yakıt desteğinin kaldırılması ve işveren sigorta primlerinin artırılması halkta ve parti içinde büyük tepki toplamış, Starmer üzerindeki baskıyı da artırmıştır.
Üçüncü olarak ise, İşçi Partisi içerisinde Sağlık Bakanı Wes Streeting'in başını çektiği birçok önemli ismin geçtiğimiz günlerde Starmer'ın liderliğini eleştirerek istifa etmesi ve parti liderliği için yarışa başlayacağını açıklaması Başbakan'ı zor durumda bırakmıştır. Streeting'e kısa sürede Savunma Bakanı John Healey, İçişleri Bakanı Şabana Mahmud (Shabana Mahmood) ve Enerji Güvenliği Bakanı Ed Miliband gibi birçok önemli isim de eklenmiştir.
İngiliz kamuoyu önünde Keir Starmer'ı beceriksiz duruma düşüren ve halkın güvenini kaybetmesine yol açan bu üç gelişmenin yanı sıra, kuşkusuz ABD'deki aşırı sağ eğilimli popülist Donald Trump yönetimiyle yaşadığı uyumsuzluk da Başbakan Starmer'ı istifaya zorlayan sebeplere eklenebilir.
Starmer'ın Yerine Kim Geçebilir?
Başbakan Starmer'dan sonra Labour liderliği ve Başbakanlık için adı geçen en önemli isim, eski Manchester Belediye Başkanı ve daha önce iki defa parti liderliğine aday olup kaybetmiş olan deneyimli siyasetçi Andy Burnham'dır. Parti içi muhaliflerden Wes Streeting'in de desteğini alan Burnham, Makerfield ara seçimlerinde Reform UK karşısında başarılı bir performans sergileyerek parti içi bir değişimle İşçi Partisi'nin sonraki seçimi de kazanabileceği algısını yaratmış ve bu sayede parti içinde şimdilerde çok ciddi bir destek sağlamıştır. Everton futbol takımı taraftarı ve indie müzik tutkunu olan 1970 Liverpool doğumlu olan Burnham, Cambridge Üniversitesi'nde İngilizce eğitimi almış ve genç yaşlarından itibaren sol siyasete destek vererek İşçi Partisi'ne katılmıştır. Genç yaşlarından itibaren halkla kurduğu iyi diyalog ve sosyal yönüyle öne çıkan Burnham, parti liderliği yarışında 2010 yılında Ed Miliband, 2015 yılında ise Jeremy Corbyn'e geçilmiş; ancak mücadelesine devam etmiştir. İngiltere'nin AB (Avrupa Birliği) üyeliğine dönmesine (Breturn) sıcak bakan Burnham, bazı kamu hizmetlerinde devletçiliği savunmasıyla da bilinmektedir.
Andy Burnham
Sonuç
Sonuç olarak, önümüzdeki haftalarda Labour içerisindeki liderlik yarışını kazanacak Andy Burnham'ın Birleşik Krallık'ın yeni Başbakanı olması beklenmektedir. Ancak elbette Burnham'ın Başbakanlığının uzun süreli olup olamayacağını sonraki genel seçim belirleyecektir ki, şimdilik İşçi Partisi'nin durumu düzeltmek adına yeterli zamanı var gibi gözükmekle birlikte, işlerin pek iyi gitmediği ve aşırı sağ ve sağ akımların son aylarda İngiltere'de güç kazandığı da ortadadır.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
20 Haziran 2026 Cumartesi
Küba'da Tarihi Reform: Piyasa Ekonomisinin Ayak Sesleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) bir süredir ekonomik abluka altına aldığı ve özellikle uyguladığı ilaç ambargosu nedeniyle halkın yaşam koşullarının giderek ağırlaştığı Küba'da, Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel liderliğindeki komünist hükümet, ABD yaptırımlarının yıkıcı etkileri ve derinleşen ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele kapsamında tarihi nitelikteki yeni reform paketini açıkladı. Başbakan Manuel Marrero tarafından milletvekillerine sunulan 175 maddelik reform ve önlem paketi, özel yatırımların önünü açmayı, kamu işletmelerine daha fazla esneklik tanımayı ve finans sektörünü özel bankalara açmayı öngörüyor. Bu mânâda, komünist Küba'da piyasa ekonomisine geçişin son hazırlıkları yapılıyor denilebilir... Bu yazıda, Küba'daki tarihi reform sürecini mercek altına alacağım.
Küba Ulusal Meclisi, 19 Haziran 2026 tarihinde ülkenin ekonomik modelini esneten ve özel sektöre tarihi kolaylıklar sağlayan 175 maddelik dev bir reform paketini oy birliğiyle onayladı. Küba Komünist Partisi (PCC) olağanüstü genel kurulunda da desteklenen bu adım, Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1990'lı yıllardan bu yana ülkede hayata geçirilen en büyük ekonomik dönüşüm olarak nitelendiriliyor. Ekonomik kriz, elektrik kesintileri ve ciddi ürün kıtlıklarıyla mücadele eden Küba hükümeti, bu paketle devletin ekonomideki rolünü azaltmayı ve piyasa mekanizmalarını devreye sokmayı hedefliyor. Oylamanın ardından konuşan Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, ülkesinin ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu belirterek, Washington'a yönelik ılımlı mesajlar verdi.
Tarihi reform paketinin öne çıkan maddeleri ise şöyle:
Yabancı Yatırım Kolaylıkları: Yabancı yatırımcıların Küba'da faaliyet gösterebilmesi için devlet şirketleriyle ortaklık kurma zorunluluğu kaldırıldı.
Özel Sektörün Genişlemesi: İlk kez 100'den fazla çalışanı olan büyük özel şirketlerin kurulmasına izin verildi. Küba vatandaşları, ayrıca artık birden fazla şirkete sahip olabilecek.
Hisse Satışı ve Bankacılık: Yerli ve yabancı yatırımcıların devlete ait kamu şirketlerinden hisse satın alabilmesinin ve ülkede özel bankaların kurulabilmesinin önü açıldı.
Küresel Markalar ve Sektörel Açılım: Emlak, gastronomi, turizm, tarım ve bankacılık gibi stratejik sektörler özel yatırımlara açıldı. Bu esneklik sayesinde uluslararası fast-food zincirlerinin (örneğin McDonald's) ülkeye giriş yapması mümkün oldu.
Yerel Yönetimlere Yetki: Belediyelere doğrudan ithalat ve ihracat yapma, döviz bulundurma ve kendi yerel kalkınma fonları oluşturma hakkı tanındı.
Yurt Dışındaki Kübalılar: Yurt dışında yaşayan Kübalı göçmenlere, adadaki yabancı yatırımcılarla aynı haklar verilerek bölgesel projelere yatırım yapmaları teşvik edildi.
Maaş ve Sosyal Güvenlik: Kamu sektöründeki asgari ücret 2.100 pesodan 3.110 pesoya çıkarıldı. Sübvansiyon sisteminde değişikliğe gidilerek ürünler yerine doğrudan ihtiyaç sahibi bireylerin destekleneceği bir model tasarlandı.
Onaylanan önlemlerin hayata geçirilmesine ilişkin resmi bir takvim ise henüz açıklanmadı. Başbakan Manuel Marrero Cruz ve Devlet Başkanı Díaz-Canel, bu serbestleşme adımlarının sosyalizm mücadelesinden vazgeçmek anlamına gelmediğini; aksine, sistemin varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir evrim olduğunu da özellikle vurguladılar. Öte yandan, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Washington’un Küba hükümetiyle adada olası ekonomik ve siyasi değişiklikler konusunda temaslarını sürdürdüğünü açıkladı.
Bu tarihi reform süreci, ABD ablukası ve komünist sistemin verimsizliği nedeniyle yaşam koşullarının giderek zorlaştığı Küba'da komünist rejimi reforma doğru iten zorunlu bir süreç niteliğindeyken, ABD'nin bu sürece vereceği tepki merak konusu. Başkan Trump, bu reformları destekleyerek Küba ile dostane ilişkiler kurabileceği gibi, ablukayı sürdürerek Küba'da halkı büyük bir sıkıntıya ve felakete de sürükleyebilir. Bu nedenle, önümüzdeki günlerde Küba'daki gelişmeleri yakından takip etmek gerekiyor... Ancak şurası bir gerçek ki, günümüzde Kuzey Kore gibi birkaç istisna dışında otarşik ve dışa kapalı ekonomilerin kendilerine yeterliliği konusunda ciddi sorunlar var. Bu nedenle, Küba'daki tarihi reform süreci gerekli ve isabetli görünüyor...
Kapak fotoğrafı: DW
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
18 Haziran 2026 Perşembe
ABD-İran Mutabakatı İmzalandı
28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin (kısaca ABD) İran İslam Cumhuriyeti (kısaca İran) topraklarındaki seçili hedeflere yaptığı sürpriz saldırılarla başlayan 2026 İran Savaşı, İran'ın Körfez ülkelerini de içeren karşı taarruzları ve Hürmüz Boğazı üzerinde yaşanan denetim krizi ardından bugün (18 Haziran 2026) imzalanan mutabakatla şimdilik sona ermiş gibi görünüyor. Nitekim G7 Zirvesi kapsamında Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan ABD Başkanı Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Versay Sarayı'nda onuruna verdiği yemekte 14 maddelik mutabakat metnini imzaladı. Aynı saatlerden İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan da imzaladığı mutabatı sosyal medya hesaplarından paylaştı.
Başkan Trump mutabakat metnini imzalıyor
Anlaşma kapsamında tarafların üzerinde uzlaşmaya vardıkları 14 maddelik mutabakat şu şekildedir:
1. İran ve ABD, müttefikleriyle birlikte ateşkes anlaşması imzaladı. Taraflar, Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonları derhal ve kalıcı olarak sonlandırıyor. Söz konusu devletler, bundan böyle birbirlerine karşı savaş başlatmayacaklarını ve güç kullanma tehdidinden kaçınacaklarını taahhüt ediyor. İlgili taahhütler, Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alıyor. Nihai anlaşma, birinci maddedeki hükümlerin kalıcı olarak uygulanmasını teyit edecek.
2. ABD ve İran, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi taahhüt ediyor. Taraflar, iç işlerine müdahale etmekten kesinlikle kaçınacak.
3. ABD ve İran, ateşkes anlaşması sonrası nihai anlaşmayı en geç 60 gün içinde müzakere ederek sonuçlandıracak. Taraflar, belirlenen zaman dilimini karşılıklı rızayla uzatma hakkını saklı tutuyor.
4. Mutabakat zaptının ve ateşkes anlaşması maddelerinin imzalanmasıyla, ABD, bölgedeki deniz ablukasını derhal kaldıracak. İran tarafına yönelik tüm engellemeler 30 gün içinde tamamen sona erecek. Ablukanın kalktığı dönemde gemi trafiği İran tarafından savaş öncesi seviyelerle orantılı şekilde yeniden tesis edilecek. Ayrıca, ABD, nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde askeri güçlerini İran coğrafyasının sınırlarından çekecek.
5. İran, mutabakat zaptının imzalanması üzerine ticari gemilerin geçişi için düzenlemeler yapacak. Gemiler, Basra Körfezi üzerinden Umman Denizi yönüne 60 gün boyunca ücretsiz ve güvenli bir şekilde geçiş yapacak. Ticari gemilerin trafiği derhal başlayacak. İran, mayın temizleme ve askeri engellerin kaldırılması operasyonlarını 30 gün içinde tamamlayacak. İran, uluslararası hukuk kuralları doğrultusunda diğer Basra Körfezi kıyı devletleriyle görüşecek. Yetkililer, Hürmüz Boğazı idaresini tanımlamak için Umman Sultanlığı ile diyalog kuracak.
6. ABD, bölgesel ortaklarıyla birlikte İran ekonomisinin yeniden inşası için fon oluşturacak. Taraflar, en az 300 milyar doları kapsayan kesin ve karşılıklı kabul edilebilir bir kalkınma planı geliştirecek. Ateşkes anlaşması sonrasında yeniden inşa planının uygulama mekanizması 60 gün içinde sona eriyor. İlgili finansal işlemler için gereken tüm lisanslar ve izinler ABD yönetimi tarafından eksiksiz olarak verilecektir.
7. ABD, tüm birincil ve ikincil tek taraflı yaptırımları sonlandırmayı taahhüt ediyor. Karar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ambargolarını kapsıyor. Yaptırımların kalkması nihai anlaşmanın bir parçası olarak belirlenen takvime göre şekillenecek. İran ve ABD ambargoların sonlandırılması konusunun kritik önemini kabul ediyor. Taraflar, karşılıklı anlaşmaya varmak amacıyla müzakerelerde mevcut sorunları derhal ele alacak.
8. İran, nükleer silah tedarik etmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini bir kez daha teyit ediyor. ABD ve İran, ateşkes anlaşması metni uyarınca zenginleştirilmiş materyal tasfiyesini onayladılar. Tasfiye süreci, yedinci maddede belirtilen takvime uygun olarak yürütülecektir. İran, söz konusu materyali, asgari metodoloji olarak, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde sahada seyreltecek. Taraflar, İran'ın nükleer ihtiyaçlarıyla ilgili zenginleştirme konusunu tatmin edici bir çerçevede tartışacak. Nihai anlaşma sekizinci maddenin hükümlerini doğrulayacak. Taraflar, nükleer konuların kritik önemini kabul ederek müzakerelerde hızla masaya oturacak.
9. Nihai anlaşma sağlanana kadar ateşkes anlaşması yürürlükte kalacak ve taraflar mevcut statükoyu koruyacak. İran, nükleer programının sınırlarını koruyacak ve ABD yeni yaptırımlara karşı çıkarak bölgeye ek kuvvet göndermeyecek.
10. ABD Hazine Bakanlığı, İran ham petrolü ile petrokimya ürünleri ve türevlerinin ihracatı için muafiyetler yayımlayacak. Bakanlık, muafiyetleri bankacılık işlemleri, sigorta ve taşımacılık dahil olmak üzere bağlantılı tüm hizmetler için uygulayacak.
11. ABD, ateşkes anlaşması uygulanması üzerine dondurulmuş fonları tamamen kullanıma sunmayı taahhüt ediyor. ABD ve İran, müzakereler sırasında fonların serbest bırakılma prosedürleri konusunda karşılıklı mutabakata varacak. İran Merkez Bankası, fonları orijinal hesapta tutacak veya doğrudan transfer edecek. İran Merkez Bankası fonların kullanılabilir hale geleceği nihai lehtarı doğrudan belirleyecek. ABD, ilgili işlemlere uygun olarak gerekli tüm lisansları ve yetkilendirmeleri sağlayacaktır.
12. ABD ve İran, ateşkes anlaşmasının kurallarının başarılı bir şekilde uygulanmasını izleyecek. Taraflar, nihai anlaşmanın gelecekteki uyumunu denetlemek amacıyla bağımsız bir yürütme mekanizması kuracak.
13. Taraflar, nihai anlaşmaya yönelik müzakerelere belirli şartların sağlanmasının ardından başlayacak. Süreç, mutabakatın birinci, dördüncü, beşinci, onuncu ve on birinci maddelerinin uygulanmasına bağlı olacaktır. Ateşkes anlaşması imzalandıktan sonra ilgili önlemlerin sürekli olarak yürütülmesi nihai anlaşma görüşmelerinin zeminini oluşturacak.
14. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi nihai anlaşmayı bağlayıcı bir karar ile onaylayacak.
Anlaşmaya dair uluslararası basında yazılanlar incelendiğinde, anlaşma sayesinde ülkesinin ekonomisi ve küresel ekonomiyi daha da büyük bir felakete sürüklemeyerek Trump'ın doğru hareket ettiği, ancak savaşın daha çok kazanan tarafının İran olduğunu vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, İran'ın nükleer programının sınırlanması ABD ve İsrail adına en önemli kazanım olurken, Hürmüz Boğazı'nın yeniden ücretsiz ve seyrüsefer serbestisi ilkesi doğrultusunda açılması da bir diğer önemli başarı olarak öne çıkabilir. İran ise, ABD güçlerini bölgeden çekilmeye ikna etmesinin yanı sıra, savaş nedeniyle oluşan ağır yaralarını ödenecek tazminat ve kaldırılacak yaptırımlar sayesinde kısa sürede sarma umudu taşıyor. Bu anlamda, Tahran, halkına "yenilmedik" mesajının yanı sıra, ekonomik olarak daha iyi günler de vaat edebilecek. Zira dünyanın en önemli enerji zengini devletlerinden biri olmasına karşın, İran, uygulanan ağır yaptırımlar nedeniyle ekonomik potansiyelinden yıllardır yeterince istifade edememektedir.
BM Güvenlik Konseyi tarafından da onaylanacak olan mutabakat, bu şekilde iki tarafa da bazı kazanımlar sağlamasına karşın, bunun "soğuk bir barış" ve "kırılgan bir ateşkes" olduğunu söylemek gerekir. Zira hem İsrail'in Lübnan'dan çekilmeye yanaşmaması hem de tarafların birbirlerine güven duymaması nedeniyle, ilerleyen haftalar ve aylarda anlaşmanın kadük hale gelmesi ihtimal dahilinde. Bu bağlamda, halkların yönetimleri üzerinde kuracağı barış baskısı ve özellikle ABD'deki demokratik seçimlerin hükümeti sınırlandırıcı etkisinden övgüyle söz etmek gerekir. Zira ancak bu sayede kırılgan bir barışın şartları olgunlaşmaktadır. Bu bağlamda, bu anlaşmanın hayata geçirilmesinde büyük katkıları olan Pakistan devleti ve Başbakan Şahbaz Şerif'ten de iftiharla söz etmek gerekir.
Diliyoruz, bu anlaşma kalıcı olur, İran nükleer silahlar yerine ticarete ve halkının refahına yönelir, ABD ve İsrail de bölgedeki askeri hareketliliklerine son verirler. Çünkü barış, halkların en büyük özlemidir...
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
17 Haziran 2026 Çarşamba
BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Holguin'in Temasları Sürüyor
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Özel Temsilcisi olan eski Kolombiya Dışişleri Bakanı (2000-2018) Maria Angela Holguin Cuellar, uluslararası hukuk ve BM düzeninin tartışmaya girdiği çatışmalı, karanlık ve zor bir dönemde, Kıbrıs'ta tarafları müzakere masasında buluşturmak ve siyasi sorunların diplomasi yoluyla çözümlenebileceğini göstermek için şu sıralar yoğun çaba göstermekte ve çeşitli temaslarda bulunmaktadır. Holguin'in temasları, Kıbrıs'taki iki taraf ve garantör devletlerin (Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan) katılımıyla planlanan genişletilmiş 5+1 toplantısının Temmuz ayı sonu veya Ağustos ayı başında düzenlenmesiyle ilgilidir.
Ada'da taraflarla yürütülen istişarelerin ve Holguin'in önceki günlerde gerçekleşen Ankara/Atina temaslarının öne çıkan detayları şu şekildedir:
Kıbrıs'ta Liderlerle Görüşmeler: Maria Holguin, Kıbrıs'ta KKTC Cumhurbaşkanı ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile ayrı ayrı kritik görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu görüşmelerde, Rum Yönetimi, yapılacak genişletilmiş toplantının doğrudan resmi müzakerelerin yeniden başlamasını ilan etmesini hedeflemektedir. Bu kapsamda, Holguin'e yeni geçiş noktalarının açılması gibi başlıkları içeren 5 maddelik bir paket de sunulmuştur. KKTC kanadı ise (Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman), önceden açıklanan yeni metodoloji doğrultusunda, sadece "toplantı yapmak için" 5+1 masasına oturulmaması gerektiğini ve sonuç odaklı olması zorunlu olan bu toplantı öncesinde konuların Ada'da olgunlaşması gerektiğini vurgulamaktadır.
Garantör Ülkeler ve Başkentler Turu: Ada temaslarının ardından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantör devletlerinden biri olan Türkiye’ye geçen Holguin, T.C. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile bir araya gelmiştir. Görüşmede, Fidan, Kıbrıs meselesinde en gerçekçi çözümün Ada'daki iki devletin yan yana var olmasından (iki devletlilik) geçtiğini ve Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsü teslim edilmeden bir sonuç alınamayacağını vurgulamıştır. Ankara'nın ardından Yunanistan'a geçen Holguin, burada Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis (Gerapetritis) ile bir araya gelerek süreçteki ivmenin korunmasını görüşmüştür. Görüşmenin ardından Yunanistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Yerapetritis'in, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs Sorunu'na kapsamlı, adil ve sürdürülebilir bir çözüm bulunmasına yönelik çabalarına Atina'nın duyduğu güven açıklanmış ve çözümün BM Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde bulunması gerektiği vurgulanarak, son 2,5 yılda Kıbrıs Sorunu konusunda oluşturulan ivmenin korunmasının önemine dikkat çekilmiştir.
Holguin ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis
AB'den Destek: Üye devletler Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan ile aday ülke statüsündeki Türkiye üzerindeki etkisi nedeniyle son yıllarda sorunun bir mutabatı olarak hareket eden Avrupa Birliği'ni (AB) de sürece dahil etmek isteyen Holguin, BM'nin Kıbrıs Sorunu'na ilişkin yürüttüğü yeni girişimi şekillendirmek ve AB'nin sürece daha aktif katkısını görüşmek üzere Brüksel'de de diplomatik temaslarda bulunacaktır. Fileleftheros gazetesinin haberine göre, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Avrupa (AB) Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa (AB) Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, çözüm çabalarına yardımcı olacağı kanaatiyle Kıbrıs Sorunu'nu Türkiye-AB ilişkilerine bağlama yöntemlerini görüşmektedirler. Kulislere göre, Brüksel, Türkiye'nin uluslararası hukuka uygun olarak Kıbrıs'ta müzakere sürecini desteklemesine paralel olarak, AB ile ilişkilerini geliştirecek Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, vize muafiyeti, Türkiye’nin SAFE olarak bilinen Avrupa Savunma Programı'na katılması ve mali yardım gibi konuları içeren bir paket hazırlamaktadır.
Dileğimiz, Kıbrıs Türk halkının normal bir devlette yaşamalarını sağlayacak siyasi çözümün, hangi formül en uygunsa, bir an önce sağlanmasıdır. Çünkü hiçbir devlet, gençlerinin, iş insanlarının ve genel olarak vatandaşlarının dünyadan izole halde yeteneklerini sergileyemeden bir köşede kalmalarını istemez. Ancak elbette Türkiye olarak öncelikli tercihimiz, "iki devletlilik" formülüyle çözümdür... Bu olamıyorsa ise, Kıbrıs Türk halkının esenliği ve Türkiye'nin çıkarlarına uygun şekilde federasyon görüşü de tartışılabilir ve müzakere edilebilir.
Kapak fotoğrafı: Holguin ile Hakan Fidan
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
15 Haziran 2026 Pazartesi
Prof. Dr. Ozan Örmeci Tercüman İçin Yazdı: "ABD-İran Barışı Yakın Mı?"
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve ESUPA (Elektronik Sanat ve Uluslararası Politika Enstitüsü) Başkanı, siyaset bilimci Prof. Dr. Ozan Örmeci, 15 Haziran 2026 tarihinde Tercüman.com haber portalı için bu Cuma günü İsviçre'de imzalanması beklenen ABD-İran anlaşmasını yorumladı.
11 Haziran 2026 Perşembe
Kıbrıs'ta Siyasi Çözüm İçin 'Yaz Diplomasisi'
Onlarca yıldır ilgili taraflar arasında devam eden federasyon müzakerelerinde bir türlü olumlu netice elde edilemeyen Kıbrıs'ta, son yıllarda baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Bu yazıda, Kıbrıs'ta son yıllarda yaşanan önemli gelişmeleri kısaca hatırlattıktan sonra, bu yaz aylarında başlaması muhtemel diplomasi sürecini anlatacağım.
Kıbrıs'ta günümüzdeki statükoyu yol açan gelişmeleri kısaca özetlemek gerekirse, şu hususlar üzerinde durulabilir; 2000'lerden itibaren Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yönetimi'nin çeşitli devletlerle yaptığı deniz yetki alanı anlaşmaları, benzer şekilde büyük enerji şirketleriyle yaptığı enerji anlaşmaları ve bütün adayı temsilen Avrupa Birliği (AB) tam üyesi olarak başlattığı dış politika açılımıyla yakaladığı ivmeli grafik, KKTC ve Türkiye'nin 2020'lerde "iki devletlilik" formülünü gündeme getirmesiyle birlikte Güney Lefkoşa'nın diplomaside giderek daha meşru ve etkili bir aktör haline gelmesine yol açtı. Öyle ki, o güne kadar geçmişte Kıbrıslı Rum fanatiklerin Kıbrıslı Türklere yaptığı katliamlar nedeniyle mağdur durumda olan ve uluslararası kamuoyunda da genelde bu şekilde algılanan Türk tarafı, "iki devletlilik" tezinin yaygın şekilde dillendirilmeye başlamasıyla birlikte barış ve çözüm sürecini tıkayan aktör olarak dünyadan tepki görmeye başladı. Hatta bu durum, Kıbrıslı Rumların Türkiye'nin soydaşlık bağıyla yakın ilişkileri olan Türk devletleriyle bile ilişkilerini stratejik seviyeye yükseltmesine imkân sağladı. Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı demokratik gerileme ve AB ile bozulan ilişkiler de bu süreçte Rumların elini kuvvetlendirirken, Türkiye'de bürokratik kurumların (silahlı kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı) esneklikten uzak katı yaklaşımları da Ankara'ya sürekli bir güç kaybı olarak yansıdı. Bu şekilde, "iki devletli çözüm" diye yola çıkan Ankara, Kıbrıs Rum Kesimi'nin tarihinin en güçlü ve meşru haline getirmeyi başardı!
Kıbrıs'ta devam eden sorun, günümüzde yalnızca Türkiye-AB ilişkilerini bozmanın da ötesinde, Batı'nın en önemli iki ittifakı olan NATO ile AB arasında bilgi paylaşımının yapılmasına bile engel olacak düzeyde önemli bir problem haline geldi. Bu nedenle, Kıbrıs'taki sorunun çözümü noktasında stratejik vizyon sahibi kişilerin sayısı da giderek artmaya başladı. Tesadüfi değildir ki, Kıbrıslı Türkler de gidişatı fark ederek, geçtiğimiz yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde açıktan federasyonu savunan Tufan Erhürman'ı yeni liderleri seçtiler. Türkiye de, bürokrasinin gerçekliklerden uzak tavırlarının ötesinde, yeni sistemin tek merkezi olan T.C. Cumhurbaşkanlığı kanalıyla müzakerelere yeşil ışık yakan mesajlar vermeye başladı. Bu, elbette Ankara'nın milli davalardaki zayıf duruşundan değil, AB kanalıyla uygulanan uluslararası baskıdan kaynaklanıyor. Zira Türkiye'nin en yoğun ticari ilişkileri olan AB ile ilişkilerinin Kıbrıs nedeniyle kopma noktasına gelmesi, ekonomik durumun zaten iyi olmadığı bir ortamda felaket senaryolarına neden olabilir. Bu nedenle, Ankara, Kıbrıs'taki müzakere sürecini kullanarak Batı ile güven tazelemeyi, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi ve T.C. vatandaşlarına vize muafiyeti gibi bazı hakları elde etmeyi ve bir ihtimal AB üyelik sürecini yeniden canlandırmayı istemektedir.
Bu noktada, geçtiğimiz aylarda BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve onun Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin'in girişimleriyle başlayan Hristodulidis-Erhürman görüşmeleri, bu yaz aylarında garantör devletleri de içerecek yeni bir formatta ilerleyecek ve federal çözüm seçeneği ciddiyetle masaya yatırılacak gibi görünüyor. Kıbrıs Rum basını, Rum lider Nikos Hristodulidis'in görüşmeler için "hazır", Erhürman'ın ise "mütereddit" olduğunu yazarken, Holguin'in yaz aylarında garantör devletleri de içeren 5+1 görüşmeleri için Ankara, Atina ve Londra'yı ziyaret edeceği belirtiliyor. Bunun için Temmuz veya Ağustos ayları işaret edilirken, kapsamlı müzakerelerin de sonbahar aylarında (Eylül veya Ekim) başlayabileceği öngörülüyor. Bu şekilde, Kıbrıs konusunda sıcak bir "yaz diplomasisi" bizleri beklerken, Türkiye'nin meseleyi kendi kamuoyuna doğru şekilde lanse etmesinin artık kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiği görülüyor.
Dileğimiz, KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı'nın Türkiye ile uyumlu şekilde federasyonu samimiyetle müzakere ederek, barışa engel olanın Türk tarafı olmadığını ispatlaması ve bu sayede ya federal çözüme ya da Erhürman'ın metodolojisinde dile getirdiği bazı açılımlara kapı aralamasıdır. Çünkü her şeyi başarmaya muktedir olan Kıbrıslı Türklere yapılabilecek en büyük kötülük, onları çözümsüzlük ve çaresizliğe mahkum etmektir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
10 Haziran 2026 Çarşamba
Macaristan Başbakanı Peter Magyar'ın İlk İcraatları
Orta Avrupa'nın etkili ülkesi Macaristan'da, 16 yıllık güçlü Viktor Orban iktidarını yıkarak ülkenin yeni Başbakanı olan genç siyasetçi Peter Magyar, bu tarihten itibaren uluslararası gözlemcilerin ve demokrasi yanlılarının dikkatle takip ettiği yeni bir siyasi figür haline geldi. Bu anlamda, Magyar'ın ülkesinde iktidara geldikten sonra uyguladığı politikalar ve yaptığı ilk icraatlar, birçok kesim tarafından ilgiyle takip edilmektedir.
Başbakan seçildikten sonra ilk yurt dışı ziyaretlerini Varşova (Polonya) ve Viyana’ya (Avusturya) gerçekleştiren Magyar, ülkesinin dondurulmuş Avrupa Birliği (AB) fonlarını serbest bırakmaya ikna etmek üzere Brüksel'i de ziyaret etmeyi planlamaktadır. Magyar, ayrıca Vişegrad Grubu ile ülkesinin ilişkilerini geliştirmeyi ve Orban dönemine kıyasla daha Avrupa-merkezli bir dış politika belirlemeyi planlamaktadır. Ek olarak, Macaristan'ın genç Başbakanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tutuklama kararlarına saygı duyulacağını ve yasadışı göçe karşı güney sınır çitinin korunarak eksikliklerin giderileceğini belirtmiştir.
Magyar, oldukça merakla beklenen Ukrayna politikası konusunda ise, Kiev ile ilişkilerin iyileştirilmesini desteklemiş, ancak Macaristan'ın bu ülkeye silah veya asker göndermeme politikasını sürdüreceğini ifade etmiştir. Magyar, bunun yanı sıra, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne de destek veren bazı açıklamalar yapmıştır. Magyar'ın bu sene Temmuz ayı başlarında Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne katılması ve bu şekilde önemli devlet adamlarıyla ilk kez birlikte poz vererek dünya liderleri arasına katılması beklenmektedir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Mayıs ayı sonunda Brüksel'de bir araya gelen Magyar'a, bu görüşmede Rutte tarafından bu önemli zirvenin hazırlıkları hakkında bizzat bilgi verilmiştir. Görüşmenin temel amacı, müttefiklerin savunma yatırımlarını arttırma, savunma üretimini hızlandırma ve Ukrayna'ya yönelik yardımları sürdürme gibi taahhütlerini Ankara'da somut sonuçlara dönüştürmesini sağlamaktır. Magyar da, bu doğrultuda ülkesinin müttefiklere olan desteğini vurgulamıştır.
Magyar, ülke içerisinde ise, seçim kampanyasında vurguladığı şekilde yolsuzlukla mücadele, kurumların yeniden güçlendirilmesi ve şeffaflık vaatlerini hayata geçirebilmek için bazı somut adımlar atmıştır. Örneğin, kısa süre önce milletvekili maaşlarını yüzde 40 oranında azaltma yönünde bir karar alan Magyar, bu şekilde ekonomik sorunların olduğu ülkesinde temiz siyaset ve mütevazı duruş mesajlarıyla halkın gönlünde taht kurmayı başarmıştır. En önemlisi, 16 yılın ardından ülkede yeniden demokrasi ve rekabet kanallarını işletmeye başlayan Magyar, bu yönüyle Macaristan'a ve genel olarak Avrupa'ya büyük bir dinamizm kazandırmıştır.
Tüm bu nedenlerle, Peter Magyar'ın ülkesi Macaristan'da henüz yeni başlayan liderliği, büyük değişim ve dönüşümlere gebe görünmektedir.
Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ
























