28 Temmuz 2023 Cuma

SDÜ Öğretim Üyesi Dr. Ümit Alperen’le Mülakat: Hint-Pasifik’teki Güncel Gelişmeler

Tayvan National Chengchi Üniversitesi Doğu Asya Çalışmaları bölümünde misafir öğretim üyesi olarak bulunan ve Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapan Dr. Ümit Alperen, lisans derecesini 2006 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden, yüksek lisans derecesini ise 2010 yılında Çinin Şanghay şehrindeki Fudan Üniversitesinin Uluslararası Politika bölümünden almıştır. Alperen, doktora derecesini ise Prof. Dr. Timuçin Kodaman danışmanlığında hazırladığı “Çin dış politikasında İran” adlı teziyle Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinin Uluslararası İlişkiler bölümünden 2016 yılında almıştır. Çin Halk Cumhuriyeti başta olmak üzere Uzak Doğu coğrafyasındaki birçok ülkenin iç politikaları ve dış siyasetleri hakkında uzman bir isim olan Alperen, çeşitli akademik platformlar ve haber sitelerinde de zaman bölgesel analizlerini paylaşmaktadır. Dr. Ümit Alperen, aynı zamanda Ankara Politikalar Merkezi üyesidir.

Twitter: @AlperenUmit

***********************************************************************************

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Hocam merhaba. Son yıllarda uluslararası ekonomi ve siyasetin ağırlığının Asya-Pasifik veya Hint-Pasifik bölgesine kaymasına paralel olarak, akademide de gerek Türkiye, gerekse birçok diğer ülkede bu bölgedeki Çin gibi büyük ülkelerin siyasetlerine yoğun bir ilgi gözlemleniyor. Siz de Çin’de eğitim almış ve Çince bilen bir akademisyen olarak kuşkusuz Türkiye için önemli bir akademisyensiniz. Bu bağlamda, Çin’in son birkaç yılda Şi Cinping’in tartışmasız liderliğiyle birlikte geçirdiği dönüşüm ve Batı dünyasında Çin’in stratejik hasım haline getirilerek isminin NATO belgelerinde bile geçirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu konuda Çin’in artan askeri harcamaları ve Güney Çin Denizi’ndeki hareketlenmesi mi etkili oldu, yoksa Batı dünyasının ABD liderliğinde verdiği stratejik karar çerçevesinde mi Çin bir anda -özellikle 2018 Huawei skandalından başlayarak- hedef haline getirilmeye ve şeytanlaştırılmaya başlandı?

Dr. Ümit ALPEREN: Çin’in 1990’ların ortalarından itibaren ekonomik olarak yükselemesine temelde iki yaklaşım vardı. Bunlardan ilki, Çin’le angajman politikası izlendiğinde ve daha fazla ticaret yapıldığında Pekin’in Batı-merkezli uluslararası sistemin uyumlu bir üyesi olacağı yönündeydi. Dolayısıyla, liberal bir yaklaşım. İkinci yaklaşım ise, Mearsheimer’ın başını çektiği "offensive realist" (saldırgan gerçekçilik) yaklaşımı; yani uluslararası politikada büyük güçlerin büyük güç gibi davranacağı varsayımı idi. Çin’in uluslararası sisteme olan angajmanının artırarak 1980’ler itibari ile ekonomi temelli bir dış politika izlemesi, ilk yaklaşımı haklı çıkarıyor algısını oluşturdu. Ayrıca Çin’de ekonomik refahın artması da Çin Komünist Partisi’nin en büyük meşruiyet kaynaklarından birisi oldu.

Diğer yandan, Çin’in küresel ekonomideki ağırlığının artması, küresel politikadaki ağırlığının artmasını da beraberinde getirdi. Pekin’in yaklaşımı bu noktada küresel ekonomik çıkarlarının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için politik gücünün de ortaya çıkarılması idi. Bu, olağan ve benim de şahsi olarak beklediğim bir süreçti. Fakat Şi Cinping’den önceki süreçte Çin’de kollektif bir yönetim anlayışı vardı. Gayrı resmi olarak, Başkan, eşitler arasında birinci idi. Fakat Şi ile birlikte Çin’de liderliğin merkezileştiğini ve gücün liderin şahsında toplandığını görüyoruz. Dolayısıyla, liderin karar-alma sürecindeki etkisini de artırdı. Bu da, Çin-ABD ve Çin’in küresel sistemde sorunlaştırma sürecini hızlandırdı. 2017’lerde başlayan süreci aslında ben 2025 sonrası bekliyordum.

Sözün özü, küresel hegemonik güç ABD, yükselen/yükselmiş güç Çin’i kendi sistemine bir tehdit olarak görüyor. Bir bakıma da bu durum modern dönemdeki "Tukidides Tuzağı". Lakin karşılıklı küresel ekonomik bağımlılık, aktörlerin ani hareketlerini kaldıramayacak kadar hassas.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Çin’in artan ekonomik gücünü dengelemek adına ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülkenin Hindistan üzerinde durdukları bir sır değil. ABD’nin Rusya’dan S-400 almasına rağmen yaptırımlardan muaf tuttuğu Hindistan’a, kendi Başbakanı da Hint asıllı Rishi Sunak olan Birleşik Krallık’ın Britanya İmparatorluğu döneminden büyük değer verdiği ortada. Buna son olarak bu yıl yapılan “Bastille Günü” kutlamalarına Hindistan Başbakanı Narendra Modi’yi davet eden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron katıldı. Batı dünyası, Çin’i dengelemek adına sizce yeni dönemde Hindistan’ı nasıl yapılandırmak istiyor? Peki, sizin de geçtiğimiz gün bir ziyaret için gittiğiniz bu ülkenin dünyanın yeni üretim merkezi ve bir bölgesel güç olma ihtimali gerçekçi mi?

Dr. Ümit ALPEREN: 2000’lerden itibaren küresel sistem tartışmalarımız, genellikle Çin’in yükselişi ve ABD’ye meydan okuması ekseninde oldu. Evet Çin yükseldi, ama diğer güçler de yükseliyor. Hindistan örneğinde olduğu gibi. Hindistan önemli bir ülke, her şeyden önce ölçek açısından. Çin de ölçek açısından farklı bir kategoride. Nüfus, pazar büyüklüğü, üretim güçleri vb.

Haziran 2020’de Çin-Hindistan arasında iki ülke sınır hattında yer alan Galvan Vadisi çatışmalarına kadar ikili ilişkilerde ivme yukarı doğruydu.  Şi ve Modi 2018’de Çin’in Wuhan kentinde "Wuhan Ruhu" adı altında iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesi için gayr-ı resmi bir zirve başlatmışlardı. Bu, 2019’da da Hindistan’ın Chennai şehrinde devam etti. Fakat tabii çok sürmedi. Özellikle QUAD çerçevesinde, ABD ile Japonya, daha önce de Hindistan’ı Çin politikasında yanlarına çekmeye çalışsalar da, bunu başaramamışlardı. Fakat 2020 Haziran’ında Çin-Hindistan ilişkileri ters yüz oldu. Böylece Hindistan dış politikası da Hint-Pasifik’te Japonya ve ABD ile uyumlaşmaya başladı.

Hem ABD, hem de Japonya, Hint-Pasifik’te Hindistan’ı devasa ölçeği nedeniyle Çin’i dengeleyebilecek en önemli bölgesel güç olarak görüyorlar. Diğer yandan, Hindistan’ın Rusya ile olan ilişkilerine saygı gösteriyorlar ve bu konuyu Hint-Pasifik’teki ilişkilerinin dışında tutuyorlar.  Bu, önemli bir husus. Muhtemelen ABD, Avrupa’da İngiltere, Doğu Asya’da Japonya ile olan özel ilişkilerine benzer şekilde Güney Asya’da da benzer şekilde Hindistan ile özel bir müttefiklik ilişkisi geliştirmeye çalışıyor. Modi’nin Haziran’daki Washington D.C. ziyaretindeki konular bu konudaki yaklaşımımı da destekler mahiyette. Bu ziyaret sonrasında (iki hafta sonra), Modi’nin ABD’nin iki önemli rakibi Rusya ve Çin’in liderlerinin katıldığı ŞİÖ zirvesine Başkanlık yapması da büyük bir prestij.

Hindistan ekonomisi son 10 yıldır istikrarlı bir şekilde ortalama yüzde 6’nın üzerinde yükseliyor. 2028’de dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olması bekleniyor. En büyük rakibi Çin’in nüfusu hızla yaşlanırken, Hindistan’ınki artıyor. Bu durum, Hindistan için kısmen dezavantaj iken, aynı zamanda emek-yoğun üretim gücü ve genişleyen bir pazar olabilmesi açısından önemli. Hindistan’ın yükselişini Çin’den ayırt edici diğer bir husus da, Çin’in yükselişinin karşısında ABD varken, Hindistan’ın yükselişi karşısında Çin var. ABD, İngiltere, Japonya ve Avustralya gibi uluslararası sistemin önde gelen ülkeleri Hindistan’ın yükselişini destekliyor. Bu durum da, Hindistan’ı özel bir konuma taşıyor. Hatta dengenin dengeleyicisi konumuna. Sanırım Soğuk Savaş’tan sonra uluslararası sistemde ilk defa bu kadar belirgin bir gelişmeye şahit oluyoruz.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Son dönemde ABD’nin etkisiyle QUAD ve AUKUS gibi girişimlerin hayata geçirildiğini ve NATO toplantılarına Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi güvenilir Batı müttefiklerinin davet edildiklerini görüyoruz. Uzak Asya’da şu an için askeri dengeler ne durumda ve Çin, hakikaten de bölge ülkeleri için bir tehdit oluşturuyor mu?

Dr. Ümit ALPEREN: Potansiyel bir tehdit her zaman mevcut. Fakat bu tehdidin trend olarak dinamik olduğunu söylemek çok mümkün değil. Bölgedeki bütün aktörler -Çin de- farkında ki, karşılıklı askeri tehdidin artması beraberinde bölgesel bir silahlanma yarışını ve dolayısıyla istikrarsızlığı getirecek. Örneğin, Çin’in askeri olarak bölgede daha açık bir tehdit olarak görünür olması, Japonya’nın da silahlanmasını kısıtlayıcı anayasasının 9. maddesini değiştirmesine neden olabilir. Bilindiği üzere, Japonya Ordusu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında öz-savunma anlayışı üzerine inşa edilmişti. Dolayısıyla, aksi bir durum Çin için bir kabus olur. Uzun yıllardır Doğu Asya bölgesi Kuzey Kore haricinde daha çok ekonomi ile küresel gündeme geliyor. Bölge ülkelerinin askeri alana yoğunlaşmaları ekonomiyi ve ticari ilişkileri arka plana atmalarını da beraberinde getirir. Bu durumda da orta ve uzun vadede bütün bölge ülkelerini olumsuz etkilemesi kaçınılmaz.

Ama belirttiğiniz husus da önemli; bölgedeki trend önümüzdeki yıllarda Hint-Pasifik’te ekonomik konulardan daha çok askeri konularla gündeme gelecek. Altran alta bu yönde bir gelişme var. Sizin de ifade ettiğiniz gibi QUAD ve AUKUS bir başlangıçtı, Japonya ve Güney Kore’nin NATO ile etkileşimlerini artırmaya devam etmesi de gelecek dönemi analiz etmek için önemli veriler. Özellikle Güney Kore uzun yıllardır Çin ile olan yoğun ekonomik ilişkileri nedeniyle Çin-ABD arasında bir ‘denge politikası’ izlemeye çalışıyordu. Tabii bunda Kuzey Kore konusu da etkili oluyor. Güney Kore’nin QUAD, AUKUS ve özellikle NATO ile yakın teması bölgesel askeri gelişmeler açısından bir turnusol kağıdı görevi görüyor.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, barışçıl yolların tercih edileceğini belirterek, Tayvan’la birleşme konusunda kararlı mesajlar veriyor. Çin’in Tayvan konusunda izleyeceği strateji ne olabilir? Sizce Pekin, Batılı bazı düşünce kuruluşlarında iddia edildiği gibi bir işgal ya da abluka gibi politikalarına yönelebilir mi? Böyle bir ihtimal yoksa, Pekin, Hong Kong modeli bir birleşme yönünde Tayvan’da neler yapabilir?

Dr. Ümit ALPEREN: Şi’nin Tayvan konusundaki mesajları dönemsel olarak değişiyor. Barışçıl birleşme yoğunluklar dile getirilse de, zaman zaman "her türlü seçenek masada" ifadelerini de çeşitli düzeylerde duyuyoruz. Çin, 2049 yılına yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümüne kadar Tayvan’ı topraklarına katma hedefi koydu. Mevcut koşullarda bir askeri harekât zor görünüyor. Yukarıda da konuştuğumuz nedenlerle de yakında ilgili. Özellikle Rusya’nın Ukrayna işgaliyle Ukrayna’nın direnişi, Batı’nın topyekûn Rusya’ya tepkisi de Çin’i daha yumuşak bir politikaya sevk ediyor. Ama "Çin Tayvan’a askeri bir operasyon yapamaz, yapmaz" demek de çok zor. Malumunuz Rusya’nın da Ukrayna’yı işgal etmeyeceği de ağırlıklı bir yaklaşımdı. Bölgesel ve küresel gelişmeler çok hızlı, genel trend içerisinde süreci dikkatle izlemeli.

Tayvan’a özellikle askeri olarak denizden kısmi gevşek bir abluka Pelosi’nin ziyaretinden beri hissedilir derecede var. Tayvan ile Hong Kong benzeri bir birleşme mümkün değil. Hong Kong ve Tayvan her açıdan çok farklı iki sorun. Kısaca değinmek gerekirse, Hong Kong’un kendi egemenliği hiç olmadı. Birleşik Krallık’a bir süre çerçevesinde devredilmişti, sonrasında Çin’e geri döndü. Tayvan’da ise yönetimin hep kendi egemenliği oldu. Tabii bu geniş ve uzun bir konu.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ: Bu keyifli ve öğretici mülakat için size teşekkür eder, başarılarınızın devamını dileriz.

Röportaj: Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Tarih: 28/07/2023

27 Temmuz 2023 Perşembe

2023 Avustralya Aborjin Referandumu

 

Giriş

"Aborjinler", "Aborijinler", "Torres Boğazı Adalıları", veya "Avustralya yerlileri" olarak bilinen halk, tarihleri 50.000 yıldan daha geriye kadar uzanan dünyadaki en eski ve kadim uygarlıklarından biridir. Afrika'dan göç ederek, asırlar önce Hindistan ve Asya kıyılarını geçerek Avustralya'ya yerleşen bu halk, Avustralya'nın İngiliz hâkimiyeti altına girmesinin ardından çeşitli baskı, asimilasyon ve katliam politikalarına kurban edilmiştir. Bu nedenle, Birleşik Krallık ve Avustralya gibi demokratik rejimle yönetilen ülkeler, ilerleyen dönemlerde Aborjin haklarına daha fazla önem vermeye ve özen göstermeye başlamış ve bu doğrultuda birçok yeni ve ilerici anayasal, yasal, ekonomik ve sosyo-kültürel düzenlemeler yapılmıştır. Bu kapsamda, 2023 yılı sonlarında Avustralya'da Aborjin hakları konusunda yeni bir anayasa referandumu da düzenlenecektir. Bu yazıda, Aborjin meselesi kısaca özetlenecek ve 2023 yılı referandumu analiz edilecektir.

Aborjinler Kimdir?

Avustralya kıtasının yerli halkı olan Aborjinler, on binlerce yıl önce Afrika'dan başlayan göç hareketlilikleri sonucunda, aradan geçen uzun yıllar sonrasında Avustralya'ya yerleşmiş tarihleri çok eskiye giden bir halktır. Büyük ölçüde avcı-toplayıcı karakteristiği gösteren bir halk olan Aborjinler, kendilerine özgü medeniyetleri sayesinde uzun asırlar boyunca değişmeden kültürlerini korumuşlar ve özellikle avlanmak için kullandıkları "mızrak" ve "bumerang" gibi nesnelerle dünya çapında tanınırlığa sahip olmuşlardır. 18. yüzyıl sonlarında İngilizler Avustralya'yı kolonileştirdikleri dönemde nüfus düzeyleri 1 milyon civarında olan Aborjinler, daha sonraları ise salgın hastalıklar ve çatışmalar nedeniyle daha küçük bir grup halinde yaşamlarına devam etmek zorunda kalmışlardır. Esasen kendilerine özgü yerel bir dinleri de olan Aborjinler, buna karşın yıllar içerisinde uygulanan asimilasyon politikaları neticesinde yerel dil ve dinlerini büyük ölçüde unutmuşlardır. Öyle ki, Avustralya'da 1996 yılında yapılan nüfus sayımında, Aborjinlerin yüzde 72’sinin Hristiyanlığı benimsediği, yüzde 16’sının ise herhangi bir dini seçmediği gözlemlenmiştir. 2001 yılında yapılan nüfus sayımında ise, Aborjinlerin yaklaşık yüzde 0,03’ünün halen geleneksel Aborjin dini pratiklerini uyguladıkları tespit edilmiştir.

Aborjinler

"Üzerinde güneş batmayan" İngiliz veya Britanya İmparatorluğu'nun James Cook önderliğinde 1788 dolaylarında Avustralya'ya girmesinin ardından, Batı'dan gelen kızamık, suçiçeği ve grip gibi yeni hastalıklar yüzünden yüzbinlerce Aborjin doğal sebeplerle hayatını kaybetmiştir. Bu hastalıkların yanında, 1803-1807 döneminde yapılan Tasmanya Soykırımı da Aborjin nüfusun azalmasına neden olmuş ve neticede 20. yüzyıl başlarında Avustralya'da Aborjin nüfusun yüzde 90'ı bir şekilde yok edilmiştir. Elbette İngiliz İmparatorluğu ve Avustralya tarihindeki utanç sayfalarını oluşturan bu olaylardan ders çıkaran demokratik yönetimler, ilerleyen dönemlerde insan hakları ve demokrasi düşüncesinin gelişmesiyle birlikte, bu konuda harekete geçmişler ve çeşitli reform programları ve düzenlemelerini uygulamaya koymuşlardır. Günümüzde, 26 milyonu bulan Avustralya nüfusunun yaklaşık yüzde 3,8'i Aborjin kökenlidir ve yerli halkların toplam nüfusu da 1 milyona yakındır (984.000).

1967 Referandumu

1962 yılında kendilerine oy hakkı tanınan Avustralya yerlilerinin haklarının geliştirilmesi için, 1967 yılında Avustralya Liberal Partili Başbakan Harold Holt hükümeti döneminde, Canberra bir kez daha harekete geçmiş ve Aborjinler hakkında bir anayasal referandum düzenlemiştir. Bu referandumda, 1900 yılında ilan edilen ve 1901 yılında yürürlüğe giren Avustralya anayasasının değiştirilerek, Aborjinlerin Avustralya'nın nüfusu ve vatandaşlarından sayılmaları ve federal hükümetin onlara özgü yasalar yapması konuları oylanmıştır. Neticede, Avustralya halkının yüzde 91'e yakın büyük kesimi (yüzde 90,77), referandumda "evet" oyu kullanmıştır.

1967 referandumu için hazırlanan bir afiş

2023 Referandumu: "Meclis'te Yerli Sesi"

Avustralya'da 2023 yılı içerisinde Ekim veya Aralık ayında düzenlenmesi beklenen ve "Meclis'te Yerli Sesi" (Aboriginal and Torres Strait Islander Voice) adıyla duyurulan yeni referandumda ise, Avustralya İşçi Partili Başbakan Anthony Albanese hükümeti, halka anayasanın değiştirilmesi noktasında şu soruyu soracaktır: "Avustralya'nın İlk Halkları'nı tanımak için anayasa değiştirilecek ve Aborjin ve Torres Boğazı Adalılarının Sesi kurulacak. Bu değişikliği onaylıyor musunuz?" (A Proposed Law: to alter the Constitution to recognise the First Peoples of Australia by establishing an Aboriginal and Torres Strait Islander Voice. Do you approve this proposed alteration?) Referandumdan onay çıkarsa, anayasaya eklenen maddeyle parlamentoda "Aborjin ve Torres Boğazı Adalılarının Sesi" isimli bir Danışma Komitesi kurulacaktır. Komite, yerel halkları etkileyen konularda parlamentoya bağlayıcılığı olmayan öneriler sunacak ve bu şekilde yerli hakların sorunlarını siyaset makamına ulaştırmaya çalışacaktır.

Anthony Albanese

Referandumun asıl niteliği ise, elbette, geçmişin baskı, asimilasyon ve katliam politikalarıyla bir yüzleşme niteliği taşıması ve günümüzün insan haklarına dayalı yeni tip siyasetine dair Avustralya halkı ve uluslararası kamuoyuna anlamlı bir mesaj verilmesidir. Fakat ülkede ana muhalefet partisi durumunda olan Avustralya Liberal Partisi'nin lideri Peter Dutton referanduma karşı çıkmakta ve bunun ülkede bir kutuplaşma ortamı yaratacağını iddia etmektedir. Hatırlanacağı üzere, ülkenin eski Başbakanı Scott Morrison da "anayasal risk" oluşturduğu gerekçesiyle referandum teklifine itiraz etmişti. Bu konuda yapılan en güncel anketler ise, ülkenin referandum konusunda adeta ortadan ikiye bölündüğünü ve "evet" ile "hayır" oylarının neredeyse birbirine eşit düzeyde olduğunu göstermektedir. Referandumu İngiliz The Guardian gazetesi için değerlendiren Megan Davis ise, bunun eski Avustralya ile yeni Avustralya arasında bir mücadele olduğunu ve "evet" oyu çıkmasının ülkenin geleceği adına çok faydalı olacağını yazmıştır. 

Sonuç

Sonuç olarak, halkların gönüllü desteği ve özgür tercihlerine dayalı demokratik rejimlerin insan hakları bağlamında daha başarılı oldukları ortadadır. Bu nedenle, Avustralya'da da geçmişte yapılan hatalardan ders alınarak Aborjinler ve diğer yerli halkların kültürlerinin korunması ve geliştirilmesine destek olunması dünyaya güzel bir mesaj olacaktır. Son dönemde Çin Halk Cumhuriyeti'ne Uygurlara yönelik politikaları nedeniyle eleştireler getiren Avustralya'nın bu konuda kısıtlayıcı bir tavır takınması ise, kendi ilkeleriyle çelişmesi olarak algılanabilir. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


26 Temmuz 2023 Çarşamba

Türkiye'nin Son Yıllardaki En Önemli Dış Ticaret Ortakları

 

Giriş

Ekonomi ve bunun temel bileşenlerinden olan ülkeler arası dış ticaret, günümüzde siyaset ve diplomasinin ne şekilde tezahür edeceğini tayin eden en önemli parametrelerden birisi haline gelmiştir. Devletler, üretim avantajlarının olduğu çeşitli sektör ve metalarda kendilerine güvenli ve istikrarlı dış pazarlar ararken, kendilerinde olmayan veya üretim koşullarının piyasa aktörleri ve devlet için dezavantajlı olduğu sektörler ve metalarda da kendilerine yine güvenilir ve istikrarlı satıcılar aramaktadırlar. Bu şekilde, hem devletler, hem de halkları kaliteli mallara ucuza sahip olurken, aynı zamanda devletler ve halklar arasındaki tarihsel husumetlerin de zaman içerisinde yumuşayabildiği ve hatta ortadan kalktığı süreçler yaşanabilmektedir. Bunun en iyi bilinen ve başarılı örneği, asırlarca birbirleriyle rekabet eden ve sonrasında Birinci ve İkinci Dünya Savaşı süreçlerinde birbirlerini yok etmeye çalışan Almanya ile Fransa'nın Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) sürecinden başlayarak kurdukları yakın ekonomik ve siyasi ilişkilerdir. Bu ilişkiler, iki devlet ve halklarını yakınlaştırdığı gibi, Avrupa Birliği (AB) gibi çok başarılı ve türünün tek örneği olan bir ulusüstü yapılanmanın da doğuşuna kaynaklık etmiştir.

Bu bağlamda, bu yazıda, dış ticaretin erdemine ve faydalarına inanarak, Türkiye'nin son yıllardaki dış ticaret tablosunu ortaya koymaya, en önemli ortaklarımızı saptamaya ve bu ortaklarımızla olan ilişkilerimizde dış ticaret dengesinin ne ölçüde lehimize veya aleyhimize olduğunu anlatmaya çalışacağım. Yazıda kullanılan istatistiki veriler ise Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) resmi internet sitesinden edinilmiştir.

Türkiye'nin Son Yıllardaki En Önemli Dış Ticaret Ortakları

Bu bölümde, 2018 yılından başlanarak, son 6 yıl (2018, 2019, 2020, 2021, 2022 ve 2023) içerisinde Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı ülkeler sıralanacaktır. Kırmızı ile belirtilen dış ticaret dengesi rakamları, Türkiye'nin dış ticaret açığı verdiği ülkeleri ve bunun oranını belirtmektedir. Ayrıca özellikle 2020 ve 2021 yıllarında COVID-19 (koronavirüs) pandemisi nedeniyle uluslararası ticarette çok kapsamlı değişimler yaşandığını ve rakamların altüst olduğunu da hatırlatmak gerekir. Bu manada, 2018, 2019 ve 2022 yılı verileri, genel eğilimleri yansıtmak açısından daha güvenilir olabilir. 2023 yılı verilerinde ise ilk 6 aydaki istatistikler kullanılmıştır.

2018 yılında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

2019 yılında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

2020 yılında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

2021 yılında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

2022 yılında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

2023 yılının ilk 6 ayında Türkiye'nin en yoğun dış ticaret yaptığı 10 ülke ve bu ülkelerle yapılan toplam ithalat-ihracat düzeyleri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

Yorumlar

Bu resmi ve doğru olduğu düşünülen verileri siyaseten yorumlamak gerekirse, benim vurgulamak istediğim en önemli hususlar şunlardır:

  • Pandemi ve diğer olumsuz koşullara rağmen Türkiye'nin dış ticareti sürekli olarak gelişmektedir.
  • Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri son iki yıl içerisinde devrim niteliğinde bir ilerleme kaydetmiş ve 2022 yılında 65 milyar dolarlık ticaret hacmini aşmıştır. Tüm zamanların en yüksek dış ticaret oranı olan bu hacim, Ukrayna Savaşı nedeniyle Batı ülkeleri tarafından yaptırıma uğrayan Rusya'nın Türkiye'ye yöneldiğini göstermektedir. 2023 yılında da -biraz yavaşlamasına karşın- ikili ekonomik ilişkiler yüksek düzeyde sürmektedir.
  • Yıllarca Türkiye'nin en büyük dış ticaret ortağı olan Almanya, artık (son iki yıldır) Rusya ve Çin'in gerisinde üçüncü sıraya düşmüştür. Almanya'nın bu sene içerisinde Çin'i geçmesi olası ise de, Rusya'yı yakalaması mümkün gözükmemektedir. Bu da, Türkiye'nin siyasi ilişkileri kadar ekonomi politikasında da son dönemde yaşanan büyük değişim-dönüşüme işaret etmektedir.
  • Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkeler karşısında net ithalatçı durumundadır ve çok yüksek oranda dış ticaret açığı vermektedir. Rusya'ya karşı bunun sebebi yoğun doğalgaz ve petrol alımları olurken, Çin karşısında da mamul ürünler noktasında Türkiye iyi bir alıcıdır.
  • Türkiye'nin Batılı ülkelerle dış ticareti büyük ölçüde dengelidir. Birleşik Krallık ve İspanya'ya karşı daima ticaret fazlası veren Türkiye, Almanya, ABD, Fransa, İtalya ve Hollanda gibi ülkelerle dış ticaretinde de oldukça dengeli bir tabloya sahiptir.
  • 2023 yılı içerisinde, zaten iyi durumda olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olan dış ticarette gözle görülür bir hareketlilik yaşanmaya başlanmıştır.
  • Türkiye'nin yakın komşularından sadece Irak'la kayda değer bir dış ticaret hacmi bulunmaktadır. Bu bağlamda, Romanya (ki zaten rakamlar oldukça iyi düzeydedir), Azerbaycan (ki hızla gelişmektedir), İran, Bulgaristan, Yunanistan ve Gürcistan gibi komşu veya yakın ülkelerle ekonomik ilişkilerini geliştirmek ve bu denkleme Ermenistan'ı da dahil etmek, Türkiye'yi bölgesinde daha güçlü bir aktör haline getirebilir. 
  • Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin geleneksel Batı müttefiki dış politikasına uygun bir ekonomi (dış ticaret) politikası oluşturmak isteniyorsa, Gümrük Birliği'nin güncellenmesiyle birlikte Avrupalı ülkelerle olan dış ticaret miktarı artırılmalıdır.
  • ABD-Türkiye ticari ilişkilerini geliştirmek için, savunma sanayii başta olmak üzere çeşitli sektörlerde atılım hamleleri planlanmalıdır. 
  • Türkiye'nin özellikle doğalgaz alanında Rusya'ya yoğun bir bağımlılığı söz konusudur. Bunu dengelemek adına, Ankara, mutlaka alternatif planlamalar da yapmalıdır. Zira Rusya-Batı ilişkilerinin gergin devam etmesi halinde, Türkiye, Batı ile Doğu arasında sıkışmak durumunda kalabilir. 

Kapak fotoğrafı: Stratejik Ortak

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


25 Temmuz 2023 Salı

Almanya'daki Kitlesel Siyasi Partiler

 

Almanya’da siyasi sistemin oluşması ve siyasal parti sisteminin gelişmesi doğal olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nazi döneminin etkisiyle demokrasinin korunması konusunda çok daha dikkatli ve özenli davranılan bu dönemde, Almanya’da sağ ve sol siyasette iki büyük parti ortaya çıkmıştır. Bunlar; merkez sağ siyaseti tanzim eden Hıristiyan Demokrat Birliği (Christlich-Demokratische Union/CDU) ve merkez sol siyaseti tanzim eden Almanya Sosyal Demokrat Partisi’dir (Sozialdemokratische Partei Deutschlands/SPD).

Bu iki büyük parti dışında da, kuşkusuz, siyasete önemli ölçüde etki eden bazı siyasi partiler olmuştur. Bunları sıralamak gerekirse; CDU’nun Bavyera eyaletindeki Katolik ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik partisi (Christlich-Soziale Union/CSU), hem sol, hem de sağ ile koalisyon hükümetlerine katılarak zaman zaman Almanya siyasetinde önemli bir konum elde etmeyi başaran liberal çizgideki Hür Demokrat Parti (Freie Demokratische Partei/FDP), 1980’lerden itibaren Almanya siyasetine farklı bir soluk kazandıran Alman Yeşiller Partisi (Bündnis ’90/Die Grünen), Batı karşıtı sosyalist sol siyaseti sürdüren Sol Parti (Die Linke) ve son dönemde yakaladığı çıkışla tüm Almanya ve Avrupa’da korkuya neden olan aşırı sağ Almanya İçin Alternatif partisi (Alternative für Deutschland/AFD) olarak belirtilebilir. Bu yazıda, sırasıyla bu partilerin gelişim süreçleri ve iktidar dönemleri analiz edilecektir.

CDU/CSU: Hıristiyan Demokrat Birliği partisi (CDU)[1] ve onun Bavyera’daki ortağı olan Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU)[2], modern ve demokratik Federal Almanya’da merkez sağ siyaseti kontrolünde tutan ülkedeki en önemli siyasi oluşumdur. Muhafazakâr çizgide olmasına karşın, liberalizmin amentüsünü oluşturan serbest piyasa ekonomisini ve sosyal demokrasinin temelini oluşturan refah devleti uygulamalarını da savunan parti, buna karşın bazı sosyal ve kültürel konularda Hıristiyan değerlerini ve muhafazakâr yaklaşımı müdafaa etmektedir. Bunun yanında kuşkusuz, Maurice Duverger’nin kategorizasyonuna göre “kitle partisi” hatta daha modern bir Amerikan Siyaset Bilimi tanımına göre “catch-all party” (herkesi yakala partisi) görünümündeki CDU, ülkedeki muhafazakâr gruplarla yakın bağlara sahiptir.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan partinin kurucu kadrolarının önemli bir bölümü Weimar Cumhuriyeti dönemindeki Katolik Merkez Partisi’nden (Zentrumspartei) CDU’ya geçmiştir. Örneğin, partinin kurucusu, sembol ismi ve ilk Şansölyesi olan Konrad Adenauer, Katolik inancına mensup ve Merkez Partisi’nden gelen bir isimdir. Ancak bunun yanında, Katoliklerle birlikte ülkedeki diğer büyük grubu oluşturan Protestanlardan, liberallerden ve sağ çizgideki farklı entelektüellerden de partiye yoğun katılım olmuş ve Nazi Partisi’nin yarattığı yıkım ortamından kurtulmak isteyen Alman siyasal seçkinleri, bu partiyi demokratik çizgide geliştirerek yeni döneme hazırlık yapmak istemişlerdir.

Mezhep farkı gözetmeden Hıristiyan değerleri savunan parti, 1946 yılında kurulan Bavyera’daki Hıristiyan Sosyal Birlik veya Hıristiyan Sosyal Birliği (CSU) partisiyle seçimlerde her zaman iş birliğine yönelmiş ve Bavyera bölgesine uygun şekilde Katolik kimliği daha baskın olan bu partiyle daima uyumlu hareket etmiştir. Savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile kurulan yakın müttefikliğe dayalı olarak Transatlantik bağları ön planda tutan parti, buna karşın Washington’ın da desteği ve oluruyla her zaman Avrupa bütünleşmesi konusunda da pozitif tavır almış ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) sürecinden başlayarak, Avrupa Birliği’ne (AB) giden süreçte neredeyse daima destekleyici pozisyonda bulunmuştur. Parti, iç politikada ise suçlulara karşı daha ağır cezaları, göç alımı konusunda kısıtlayıcı politikaları, Alman Ordusu-Bundeswehr’in geliştirilmesini/güçlendirilmesini ve Alman kültürünün ülkede yaşayan herkese empoze edilerek, çifte vatandaşlık uygulamalarının kısıtlanması hatta kaldırılmasını savunmaktadır.

CDU/CSU, 1949 yılında yapılan ilk seçimlerden yüzde 31 oyla ve 139 milletvekilliği kazanarak birinci parti olarak çıkmıştır. Ancak partinin meclis çoğunluğunu elde edememesi neticesinde, partinin Genel Başkanı da (1949-1966) olan Konrad Adenauer, Hür Demokratlar (FDP) -ki bu seçimde yüzde 12’ye yakın oy almışlardı- ve Alman Partisi (Deutsche Partei-DP) -ki bu seçimde yüzde 4’e yakın oy almışlardı- ile bir koalisyon hükümeti kurarak Başbakan olabilmiştir. Adenauer, bu şekilde ezeli rakibi merkez sol SPD’nin hükümeti kurmasını da önlemişti ki, SPD de bu ilk seçimde yüzde 29’un üzerinde oy alarak Almanya siyasetindeki iddiasını göstermişti.

Adenauer liderliğinde başarılı bir performans gösteren CDU ve koalisyon hükümeti, 1953 federal seçimlerinde oyunu artırdı ve yüzde 36’nın üzerinde bir oyla yeniden koalisyon hükümeti kurarak iktidarını korudu. CDU/CSU ikilisinin bu seferki koalisyon ortakları ise, yine FDP (bu defa yüzde 9,5 oy almıştı) ve DP (bu defa yüzde 3,25 oy almıştı) ile birlikte GB/BHE adlı yüzde 6’ya yakın oy almış bir diğer sağ partiydi.

1957 yılında yapılan federal seçimlerde, CDU oyunu yine artırdı ve neredeyse yüzde 40’a ulaştı. Bu sayede CSU ve yüzde 3,4 civarında oyu olan DP ile kolaylıkla koalisyon hükümetini kuran Adenauer, Almanya siyasetinde artık rakipsiz gibi gözüküyordu.

Fakat 1961 federal seçimlerinde CDU, -CSU oyları dahil edilmeden- SPD’ye ilk kez geçildi ve en büyük ikinci parti durumuna düştü. Genel Başkan olmayan Başbakan adayları Willy Brandt ile atılım yapan sosyal demokratlar, yüzde 36,22 oyla artık Almanya’nın en büyük partisi olmuşlardı. Fakat yüzde 35,76 oyda kalan Adenauer ve CDU, yüzde 9,5 oyu olan CSU ve yüzde 13 civarında oy alan FDP ile koalisyon hükümetini kurarak dördüncü ve son kez iktidarda gelmeyi başardı. Ancak bu koalisyon döneminde skandallar nedeniyle yıpranan Adenauer Başbakanlıktan çekilince, Ekonomi Bakanı Ludwig Erhard koalisyon hükümetinin Şansölyesi olarak göreve başladı.

1965 yılında yapılan seçimlerde, CDU/CSU, Ludwig Erhard ile de konumunu korumayı başardı ve CSU oylarıyla birlikte SPD’yi geçerek birinci parti oldu. Erhard da, Adenauer gibi, CSU ve FDP ile koalisyon hükümeti kurdu. Erhard’ın istifası sonrasında ise Kurt Georg Kiesinger önderliğinde seçime gidilmeden yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu. Bu defa, CDU, CSU’nun yanı sıra ezeli rakibi SPD’yi de koalisyona alıyor ve bu şekilde “büyük koalisyon” adı verilecek olan iki ezeli partinin iş birliği dönemi başlıyordu. Ancak bu koalisyon sosyal demokratların daha çok işine yarayacaktı.

Nitekim 1969 federal seçimlerinde, Başbakan adayı Kurt Georg Kiesinger liderliğindeki CDU/CSU, Almanya’nın kuruluşundan bu yana ilk kez iktidardan uzak kaldılar ve SPD’nin FDP ile kurduğu koalisyon hükümetine tanıklık etmek zorunda kaldılar. Dünyada sol rüzgarların çok güçlü estiği bir dönemde, Batı Almanya da bu gidişattan uzak kalamamıştı.

1972 federal seçimlerinde SPD’nin Willy Brandt ile yakaladığı rüzgâr devam edince, CDU/CSU, Başbakan adayları Rainer Barzel önderliğinde bir kez daha mağlubiyete razı oldular.

1976 federal seçimlerine yeni Başbakan adayları Helmut Kohl önderliğinde giren parti, CSU oylarıyla birlikte SPD’yi geçmesine karşın, Helmut Schmidt ile gücünü koruyan SPD, FDP ile koalisyon hükümetini devam ettirmeyi başardı.

1980 federal seçimlerinde de benzer durum devam etti ve CDU/CSU Başbakan adayı Franz-Josef Strauss, SPD’nin FDP ile kurduğu koalisyon hükümeti neticesinde iktidardan uzak kaldı. Ancak yeniden partide ipleri eline alan Helmut Kohl, 1982’deki SPD-FDP anlaşmazlığını çok iyi kullanarak, seçimi kazanmadan iktidara geldi ve CSU ile birlikte FDP ile koalisyon hükümetini kurdu. Bu sayede seçmene güven veren ve değişimin olumlu havasını hissettiren Kohl, nitekim 1983, 1987, birleşmeden sonraki ilk seçim olan 1990 ve 1994 seçimlerini kazanarak 4 dönem üst üste CDU/CSU’yu FDP ile koalisyon hükümeti yoluyla iktidarda tuttu.

SPD’li Gerhard Schröder’in “altın yılları” olan 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında 1998 seçimlerini Helmut Kohl, 2002 seçimlerini de Edmund Stoiber ile kaybeden CDU/CSU, bu yıllarda SPD ile Yeşiller partisinin koalisyon hükümetlerine razı olmak durumunda kaldı.

Lakin partinin başına geçen yeni ve kadın lider Angela Merkel sayesinde, CDU/CSU, 2000’lerde büyük başarılara koşmaya hazırlanıyordu. Merkel liderliğindeki parti, 2005, 2009, 2013 ve 2017 federal seçimlerini kazandı ve Kohl dönemine benzer şekilde 4 dönem ardı ardına iktidarda kaldı. Merkel, birinci döneminde SPD ile büyük koalisyon kurdu, ikinci döneminde FDP ile koalisyonla iktidarını korudu, üçüncü ve dördüncü dönemlerinde ise yine SPD ile büyük koalisyonu tercih etti.

Merkel ile uzun süre iktidarda kalan parti, 2021 federal seçimlerinde ise Armin Laschet’i Başbakan adayı olarak öne sürdü; fakat SPD’nin Olaf Scholz ile seçimi kazanması ve Yeşiller ve FDP ile koalisyon hükümeti kurmasına engel olamadı.

CDU/CSU için genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; günümüzde Avrupa’daki büyük merkez sağ platformu Avrupa Halk Partisi’nin (European People’s Party-EPP) üyesi olan CDU’nun Avrupa’nın sağ siyasetine yön veren en etkili siyasal oluşum olduğu söylenebilir. CDU’nun gücü, Avusturya ve Doğu Avrupa’daki birçok başka ülkede de hissedilmekte ve özellikle partinin Hıristiyan değerleri savunması ve iş dünyasına yakın olması sebebiyle siyasetteki etkinliği sürmektedir. CDU, hatırlanmalıdır ki, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in de partisidir. CDU’nun etkinliklerine destek olan vakfın ismi Konrad Adenauer Vakfı’dır. Partinin Armin Laschet sonrasında günümüzdeki lideri ise Friedrich Merz’dir. CDU/CSU, ilkesel olarak neredeyse tamamı Müslümanlardan oluşan Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır. Ancak Türkiye için “imtiyazlı ortaklık” formülünü ortaya atan partinin efsanevi lideri Angela Merkel, müzakerelerin başlaması ve ilerlemesi konusunda “ahde vefa” ilkesine vurgu yaparak, Ankara’ya bu konuda ilerlemesi noktasında herhangi bir engel teşkil etmeyeceklerini söylemiştir. Ek olarak, Merkel döneminde sığınmacı karşıtlığı konusunda mutedil bir anlayış benimseyen parti, son yıllarda Türk kökenli siyasetçileri de aday yaparak bu konuda bir açılım yapmaya çalışmaktadır. 

SPD: İşçi sendikaları ve emek hareketlerine dayanması bağlamında tam anlamıyla eski tip bir kitle partisi olan SPD-Almanya Sosyal Demokrat Partisi[3], kuruluş tarihi 27 Mayıs 1875’e kadar uzanan Almanya’nın en köklü siyasal oluşumudur. Vorwärts adlı yayın organıyla da bilinen parti, Nazi dönemi sonrasında modern ve demokratik Federal (Batı) Almanya’nın kurulmasının ardından da ülkenin en büyük sol partisi olmayı sürdürmüştür. Marksizm’den sosyal demokrasiye giden ideolojik yolu açan Karl Kautsky ve Eduard Bernstein gibi Alman entelektüellerin de yakın olduğu SPD, aynı zamanda Sosyalist Enternasyonal’in başlıca kurucusu ve -İngiliz İşçi Partisi (Labour) ile birlikte- en etkili partilerinden birisidir.

Tam anlamıyla sosyal demokrat çizgide olan SPD, demokratik rejim içerisinde işçi haklarının geliştirilmesini, sosyal devlet ve sosyal güvenlik uygulamalarının yaygınlaştırılmasını, uluslararası ilişkilerde barış ve iş birliği anlayışının hâkim olmasını ve ülke içerisinde farklı gruplara ve göçmenlere daha ılımlı politikalar uygulanmasını savunmaktadır. Parti, Avrupa’daki sol partilerin çatı partisi olan Avrupa Sosyalistler Partisi-PES’in (Party of European Socialists) de çok etkili bir üyesidir.

1949 (yüzde 29,22), 1953 (yüzde 28,84), 1957 (yüzde 31,75), 1961 (yüzde 36,22) ve 1965 (yüzde 39,28) federal seçimlerinde yüksek oy almasına karşın bir türlü iktidarı CDU/CSU’nun elinden alamayan SPD, büyük çıkışını yeni ve karizmatik lideri Willy Brandt ile nihayet 1969’da gerçekleştirmiştir. Bu seçimde yüzde 42,67 gibi rekor bir oy düzeyine ulaşan SPD, nihayet liberal çizgideki Hür Demokratlar (FDP) ile koalisyon hükümeti kurmuş ve Willy Brandt ile modern Almanya tarihindeki ilk sosyal demokrat Başbakanı’nı çıkarmayı başarmıştır.

1970’ler, SPD’nin altın yılları olacaktır. Willy Brandt’ın ajan skandalı nedeniyle erken istifasına karşın, Helmut Schmidt ile yeni bir karizmatik sol lider yaratmayı başaran parti, 1972, 1976 ve 1980 federal seçimlerinden sonra da iktidarda kalmayı başarmıştır. Parti, bu süreçte daima liberal FDP ile koalisyon hükümetleri kurarak iktidarını korumuştur. Partinin iktidarı CDU’ya yeniden kaptırmasını başlatan süreç ise 1982 yılında FDP ile yaşanan anlaşmazlıktır. Bu yüzden Başbakanlığı Helmut Kohl’a kaptıran SPD, artık uzun yıllar (16 yıl) ana muhalefet partisi durumunda olacaktır.

SPD’nin yeniden iktidara dönüşü Gerhard Schröder’in başta olduğu 1998 yılıdır. Schröder, 1998 ve 2002 federal seçimlerini kazanarak yıllar sonra sosyal demokratları iktidara taşırken, bu dönemde Rusya ile yakın ilişkiler geliştiren parti, Avrupa Birliği içerisinde de farklı ve öncü bir konum elde etmiştir. Schröder döneminde, parti, her iki koalisyon hükümeti döneminde de koalisyon ortağı olarak Yeşiller partisini tercih etmiştir.

Angela Merkel ile CDU’nun Almanya siyasetine damgasını vurduğu 2000’ler ve 2010’larda yeniden uzun yıllar (16 yıl) iktidardan uzak kalan SPD, 2021 federal seçimlerinde ise Olaf Scholz liderliğinde birçokları için beklenmedik sürpriz bir zafer kazanmış ve uzun yıllar sonra Yeşiller ve FDP ile koalisyon hükümeti kurarak iktidara dönmüştür. SPD, ayrıca Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in de partisi olduğu için, şu an Almanya siyasetinde en etkin aktördür.

SPD, Almanya’da yaşayan Türklere ve diğer göçmen gruplara daha ılımlı yaklaşımı, refah devleti uygulamaları konusunda cesur tutumu ve aşırı sağa karşı net tavrıyla, Almanya demokrasisinin sigortası olarak değerlendirilebilecek hüviyette “ilerici” bir partidir. Partiye yakın vakfın ismi ise Friedrich Ebert Vakfı’dır. Olaf Scholz hükümetinde, SPD, İçişleri Bakanlığı (Nancy Faeser), Çalışma Bakanlığı (Hubertus Heil), Savunma Bakanlığı (Boris Pistorius), Sağlık Bakanlığı (Karl Lauterbach), Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Bakanlığı (Svenja Schulze), İmar Bakanlığı (Klara Geywitz) ve Başbakanlık Dairesi Başkanlığı (Wolfgang Schmidt) gibi kilit pozisyonları da elinde bulundurmaktadır. SPD, Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermekte, ancak son dönemde ülkenin demokrasi ve hukuk devleti çizgisinden uzaklaşmasını eleştirmektedir.

FDP: Hür Demokratlar olarak da bilinen FDP[4], 12 Aralık 1948 tarihinde kurulmuş Almanya’nın köklü liberal partisidir. Alman Demokratik Partisi (DDP) ve Alman Halkı Partisi (DVP) kadrolarınca kurulan FDP, Almanya siyasetinde dengeleyici rolü ve “kingmaker” (Kral yapıcı veya modern yorumuyla Başbakan seçici) pozisyonu olan bir yapıdır. FDP, koalisyon hükümetleri yoluyla defalarca küçük ortak olarak iktidara gelmiştir. 1950’ler ve 1960’larda uzun yıllar CDU/CSU ile koalisyon ortağı olan FDP, 1970’ler ve 1980’lerin başında ise sosyal demokrat SPD ile ortaklık kurmuş ve SPD adaylarını Şansölye seçtirmiştir. Helmut Kohl döneminde yeniden CDU/CSU ile ortaklığa yönelen FDP, 2009-2013 döneminde de Angela Merkel’li CDU ile bir dönem koalisyon hükümeti kurmuştur. 2013 yılında yüzde 5 seçim barajını geçemeyerek tarihinde ilk kez meclis dışında kalan FDP, şimdilerde ise SPD ve Yeşiller’in koalisyon ortağıdır. Partinin lideri ve medyatik yüzü aynı zamanda hükümetin Maliye Bakanı da olan Christian Lindner’dir. Parti, ayrıca koalisyon hükümetinde Adalet Bakanlığı (Marco Buschmann), Federal Ulaştırma Bakanlığı (Volker Wissing) ve Eğitim ve Araştırma Bakanlığı (Bettina Stark-Watzinger) gibi önemli pozisyonlar elde etmiştir.

Kuruluşu itibariyle Alman Ordoliberalizm’inden de esintiler taşıyan parti, serbest piyasa ekonomisi ve devletin piyasa ve halka müdahale yetkisinin kısıtlanmasını savunan liberal bir partidir. Parti, ekonomik konularda CDU’ya, sosyal-kültürel konularda ise SPD ve Yeşiller’e daha yakın bir görünüm arz etmektedir. Bu anlamda, partinin merkez sağ (CDU/CSU) ile merkez sol (SPD) arasında kendisini merkezde konumlandırdığı da söylenebilir. Parti, AB’nin liberal çatı partisi ALDE’nin de bir üyesidir. Partiye yakın Alman vakfının ismi ise Friedrich Naumann Vakfı’dır.

Yeşiller: Yeşiller Partisi, Alman Yeşiller Partisi veya Birlik 90/Yeşiller olarak bilinen Yeşiller[5], 1960’larda Rachel Carson’ın Sessiz Bahar (Silent Spring) eseriyle başlayan çevre ve doğa duyarlılığına dayalı ekolojik hareketin uzantısı olarak Batı Almanya’da 1980 yılında kurulan Yeşiller Partisi’nin (Die Grünen) devamı niteliğindedir. Çevreci-ekolojik değerlerin yanı sıra, savaş ve nükleer silah karşıtlığı gibi özellikleri de olan Yeşiller, temellerini “68 kuşağı”ndan alan sol eğilimli ve liberter (özgürlükçü) çizgide bir harekettir. Ancak bu hareketin 1980 yılında partileşmesi ile birlikte, daha programatik, reelpolitik çizgiye uygun ve sistematik bir siyasi program ve vizyon ortaya konulmuştur. Joschka Fischer gibi önemli isimlerin yer aldığı bu dönemin ardından, parti, 1993 yılında Doğu Almanya’da kurulan çevreci ve anti-komünist Alliance 90 (Birlik 90) partisiyle birleşerek bugünkü adını ve halini almıştır.

Parti, isminden anlaşılabileceği üzere, çevre sorunları konusunda duyarlı, bunun yanında genelde Batıcı ve sosyal demokrat çizgiye yakın bir oluşumdur. Avrupa bütünleşmesi konusunda olumlu tavrı olan parti, zaman zaman ABD politikalarına eleştirel yaklaşsa da, son dönemde çok Transatlantik yanlısı bir pozisyon alarak dikkat çekmektedir. Ayrıca, parti, klasik pasifist dış politikasından da cayarak, son dönemde NATO genişlemesi ve Rusya ile mücadele gibi konularda daha köşeli ve sert hareket etmektedir. Partinin en belirgin özelliklerinden birisi ise yenilenebilir enerji konusundaki ısrarcı ve kararlı tutumudur.

Yeşiller partisinin ilk çıkışı, 1986 Çernobil Faciası sonrasında 1987 Batı Almanya federal seçimlerinde yüzde 8,3 oy almasıyla olmuştur. O güne kadar daha marjinal olarak algılanan parti, bu sayede artık ana akım Almanya ve Avrupa siyasetinin önemli bir unsuru haline gelmiştir. Parti, 2009 federal seçimlerinde yine bir atılım yaparak yüzde 10’u aşmış (yüzde 10,7), 2021 federal seçimlerinde ise tarihinin en yüksek oy oranı olan yüzde 14,8’e erişmiştir. Ancak partinin altın yılları, nispeten daha düşük oy aldığı 1990’ların sonu ve 2000’lerin başı olmuştur. Çünkü bu dönemde, parti, oy oranı yüzde 6-9 düzeyinde kalmasına karşın, Gerhard Schröder’li SPD’nin iki koalisyon hükümeti döneminde (1998-2002 ve 2002-2005) koalisyon ortağı olmuş ve önemli Bakanlıklar üstlenmiştir. Yeşiller, bu yıllarda özellikle Dışişleri Bakanı Joschka Fischer sayesinde uluslararası çapta tanınırlık kazanmıştır.

2000’lerde Türk asıllı siyasetçi ve bir dönem parti lideri de olan Cem Özdemir sayesinde Türkiye’de de çok tanınır hale gelen parti, 2021 yılında yapılan son federal seçimlerin ardından da tarihinin en yüksek oyunu alarak iktidar ortağı haline gelmiştir. Parti, mevcut Almanya hükümetinde Ekonomi ve İklimi Koruma Bakanlığı (Robert Habeck), Dışişleri Bakanlığı (Annalena Baerbock), Tarım ve Gıda Bakanlığı (Cem Özdemir), Aile Bakanlığı (Lisa Paus) ve Çevre Bakanlığı (Steffi Lemke) gibi önemli Bakanlıkları kontrolüne almıştır. Bu Bakanlıklarından özellikle Ekonomi ve İklimi Koruma ile Dışişleri Bakanlıklarının popülaritesi ve etkisi ve dünyada artan ekolojik ve çevresel sorunlar düşünüldüğünde, Yeşiller’in Almanya siyasetinde önümüzdeki dönemlerde yeni bir çıkış yakalaması ve gelecekte kendi başına iktidara gelmesi kesinlikle dışlanmaması gereken bir ihtimaldir. Parti, ayrıca AB çatı partisi Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı’nın da (Greens/EFA) çok etkili bir mensubudur. Partiye yakın vakfın adı ise Heinrich Böll Vakfı'dır. 

Sol Parti: Almanya siyasetinde aşırı solu temsil eden Sol Parti (Die Linke)[6], anti-kapitalist, anti-faşist ve sosyalist çizgide bir siyasal oluşumdur. Parti, 2007 yılında Doğu Almanya’yı 1989’a kadar yöneten Almanya Sosyalist Birlik Partisi-SED’in ardılı olan Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi-SPD’den ayrılan Emek ve Sosyal Adalet-Seçim Alternatifi’nin (WASG) birleşmesiyle kurulmuştur. Bir dönem SPD lideri olan Oskar Lafontaine gibi popüler isimleri de bünyesine katmayı başaran Sol Parti, 2009 yılında en yüksek oy oranı olan yüzde 11,1’e ulaşmış ve meclise 76 milletvekilini sokmayı başarmıştır. Buna karşın, parti, henüz bir Alman hükümetinde yer alamamıştır. Bunun temel nedeni ise, Sol Parti’nin NATO karşıtı ve Rusya’ya yakın nostaljik sol çizgisidir.

2022’den beri Janine Wissler ile Martin Schirdewan eşbaşkanlığında olan Die Linke, 2021 federal seçimlerinde yüzde 5 civarında oyla Federal Alman Meclisi-Bundestag’da 39 sandalye kazanmıştır. Ayrıca AB içerisinde aşırı solun çatı partisi Avrupa Birleşik Solu/Nordik Yeşil Sol (GUE/NGL) üyesi olan parti, Partiye yakın vakfın adı ise Rosa Luxemburg Vakfı’dır.

AFD: Modern Almanya siyasetinde aşırı sağ çizgiyi temsil eden Almanya İçin Alternatif (AFD) partisi[7], 2013 yılında Alexander Gauland tarafından kurulmuş olan çok yeni bir siyasal oluşumdur. Aşırı sağcılık ve Neo-Nazilikle suçlanan parti, özellikle AB şüpheciliği (Euroscepticism) ve göçmen karşıtlığıyla tanınan bir siyasi partidir. Kimilerince “sağ popülist” olarak değerlendirilen AFD, AB çatısı altında Avrupa’da Doğrudan Demokrasi İçin İttifak (EFDD) partisine dahildir. Partinin eşbaşkanları Tino Chrupalla ve Alice Weidel’dir. Partinin bir dönem lideri olan (2015-2017) Frauke Petry, bir ara Almanya basınında oldukça popüler olmuş, ancak daha sonra partisinden istifa ederek Mavi Parti (Die blaue Partei) adlı yeni bir popülist sağ partinin başına geçmiştir.

Girdiği ilk seçim olan 2013 federal seçimlerinde yüzde 4,7 oy alarak yüzde 5’lik barajın kıl payı altında kalan AFD, 2017 federal seçimlerinde yüzde 12,6, 2021 federal seçimlerinde ise yüzde 10,3 oy alarak geçici bir oluşum olmadığını ispatlamıştır. Nitekim parti 2017’de 94, 2021’de de 83 milletvekilliği elde etmiştir. Ancak partinin bu başarısı Almanya, Avrupa ve dünyada herkesi mutlu etmemekte, hatta tam tersine Almanya’da Naziliğin dirilebileceğine dair olan korkuları ve endişeleri tetiklemektedir. Buna karşın, aşırı sağcı partinin özünde ABD, NATO ve İsrail yanlısı olması dikkat çekmektedir. Fakat parti, ABD’deki milliyetçi-muhafazakâr yönetimleri tasvip etmekte ve Obama ve Biden yönetimleri gibi Demokrat ve liberal çizgideki iktidarlara eleştirel yaklaşmaktadır. Bu bağlamda, parti, son dönemde Rusya’ya yönelik yaptırımları ve sert politikaları da eleştirmekte ve önemli olanın Almanya’nın ulusal çıkarları olduğunun altını çizmektedir. Partinin son dönemde yapılan anketlerde CDU'dan sonra ülkedeki en popüler ikinci parti haline gelmesi ise Almanya demokrasisi için alarm verici bir durumdur. İslam karşıtı unsurları da bünyesinde barındıran partiye yakın Alman vakfının adı ise Desiderius-Erasmus Vakfı'dır. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Web sitesi için; https://www.cdu.de/.

[2] Web sitesi için; https://www.csu.de/.

[3] Web sitesi için; https://www.spd.de/.

[4] Web sitesi için; https://www.fdp.de/.

[5] Web sitesi için; https://www.gruene.de/.

[6] Web sitesi için; https://en.die-linke.de/.

[7] Web sitesi için; https://www.afd.de/.


24 Temmuz 2023 Pazartesi

Prof. Dr. Şevket Pamuk'tan 'Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi'

 

Giriş

Türkiye ekonomisinin oldukça kırılgan olduğu ve zor günlerden geçtiği bu dönemde, Osmanlı ve Türkiye ekonomisinin gelişimine dair önceden yapılmış bilimsel çalışmaları incelemek bize yardımcı olabilir. Bu bağlamda, bu yazıda, Prof. Dr. Şevket Pamuk tarafından yazılan ve ilk baskısını 2014 yılında yapan Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi adlı eser incelenecektir. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan eser, 377 sayfalık derli-toplu ve kapsamlı bir araştırmadır.

Prof. Dr. Şevket Pamuk Kimdir?

1950 İstanbul doğumlu olan Şevket Pamuk, İktisat alanında Profesör unvanına sahip önemli bir Türk akademisyendir. İktisat alanında lisans derecesini 1972 yılında Yale Üniversitesi’nden, doktora derecesini ise 1978 yılında California-Berkeley Üniversitesi'nden alan Pamuk, Türk İktisat Tarihi ve Ortadoğu İktisat Tarihi alanlarında uzmanlaşmış bir isimdir. Pamuk, uzun senelerden beri Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Modern Türkiye Tarihi Kürsüsü öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Bilim Akademisi üyesi olan Pamuk, ünlü yazar Orhan Pamuk'un ağabeyi olmasının yanı sıra, 2005-2007 yılları arasında Avrupa İktisat Tarihçileri Derneği Başkanlığı ve 1998-2006 yılları arasında Dünya İktisat Tarihçileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. 2011 yılından beri Avrupa İktisat Tarihi dergisinin (Oxford Üniversitesi Yayınevi) editörlüğünü yapmakta olan Pamuk, birçok bilimsel kitap yayımlamasının yanı sıra, mesleki başarıları nedeniyle birçok ödüle de layık görülmüştür. Pamuk, Pennsylvania Üniversitesi, Villanova Üniversitesi, Princeton Üniversitesi, ODTÜ, Michigan Üniversitesi, Northwestern Üniversitesi ve London School of Economics (LSE) gibi birçok prestijli kurumda da çalışmış veya misafir öğretim üyesi olarak ders vermiştir. Yazar hakkındaki temel bilgilere buradan ulaşılabilir.

Prof. Dr. Şevket Pamuk

Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi

Tam ismi Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi: Büyüme, Kurumlar ve Bölüşüm olan kitap, 5 bölüm ve 25 alt başlıktan oluşmaktadır. "Giriş" bölümünün ardından, "Süreçler ve Kavramlar" adlı birinci bölümde, 4 alt başlıkta, kitaba dair bazı temel açıklamalar yapılmakta ve önemli kavramlar ve kurumlar tanıtılmaktadır. "19. Yüzyılda Açık Ekonomi, 1820-1914" başlıklı ikinci bölümde, 6 alt başlıkta Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyıldaki iktisadi yapısı incelenmektedir. "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, 1914-1950" başlıklı kitabın üçüncü bölümünde, Osmanlı'nın çöküşü ve Cumhuriyet'in kuruluş dönemlerinde Türkiye ekonomisinin oluşumu ve dönüşümü 5 alt başlıkta değerlendirilmektedir. "İkinci Dünya Savaşı Sonrasında, 1950-1980" başlıklı dördüncü bölümde, 3 alt başlıkta, 1950-1980 döneminde uygulanan farklı ekonomi politikaları analiz edilmektedir. "Neoliberal Politikalar ve Küreselleşme, 1980-2010" başlıklı beşinci ve son bölümde, yazar, 6 alt başlıkta 1980 darbesi döneminden itibaren Türkiye'nin yaşadığı iktisadi dönüşümü analiz etmekte ve sözü AK Parti iktidarının hüküm sürdüğü 2010'lara kadar getirerek, Türkiye ekonomisinin bazı temel sorunlarını değerlendirmektedir. 


Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi

Kitabın "Süreçler ve Kavramlar" adlı ilk bölümünde yazar, öncelikle küresel ekonominin gelişimine dair bazı saptamalarda bulunmaktadır. Öyle ki, 19. yüzyıla kıyasla günümüzde dünyada ortalama gelir çok daha yüksek olmasına karşın (örneğin İngiltere'de bu oran 12 kat fazla düzeydedir), zengin ve fakir ülkeler arasındaki gelir farkları da zaman içerisinde artmıştır. Mesela 1820'de dünyanın en zengin ve en yoksul ülkelerinde kişi başına düşen gelir farkı 3 kat düzeyindeyken, bugün bu oran 60 kat düzeyine çıkmıştır. Yani iktisadi büyümeyle birlikte eşitsizlikler de artmıştır. Yine bu bölümde, yazar, iktisadi gelişmede kurumların önemine vurgu yapmaktadır. Başta devlet olmak üzere, çeşitli kurumlar, ekonominin gelişimine büyük katkı sağlayabilmektedirler. Tarihi deneyimler, devlet desteği ve müdahaleciliğinin hem Batı Avrupa'nın sanayileşmesi, hem de dünya genelinde 20. yüzyıldaki sanayileşmede olumlu rol oynadığını göstermektedir. Ancak devlet müdahaleciliğinin olumlu sonuçlar verebilmesi hususunda, müdahalenin amaçları ve devletin gücü ile kapasitesi gibi unsurlar kritik rol oynamaktadır. Benzer şekilde, bir ülke ekonomisinin gelişiminde özel kurumların başarılı olup olamadıkları da çok önemli bir rol oynamaktadır. Pamuk'a göre, Türkiye, Osmanlı da dahil olmak üzere ekonomi politikasında dünyadaki trendlere uyum göstererek hareket etmiştir. Yani 19. yüzyılda dünyada açık ekonomi kabul görürken Osmanlı da bunu uygulamış, 20. yüzyılın başlarında içe dönük, korumacı ve müdahaleci ekonomi popüler olunca, Türkiye de benzer politikalara yönelmiştir. 1980 sonrasında neoliberal politikaların tek alternatif haline gelmesiyle birlikte, Türkiye de benzer bir rotaya girmiştir. Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana kurumlar güçlenmiş, ancak sorunlar devam etmektedir. Öncelikle askeri darbeler ekonomiye büyük zarar vermiş, bunun dışında demokrasinin seçimlere indirgenmesi de piyasa ekonomisi ve hukuk devletinin gelişimini sınırlandırmıştır. Yazar, kitabını son iki asır veya 200 yılı odak alarak yazmasını ise Sanayi Devrimi'nin dünyada büyük ölçüde bu dönemde gerçekleşmesiyle izah etmektedir. Prof. Dr. Şevket Pamuk, daha sonra iktisadi büyüme konusuna odaklanmaktadır. İktisadi büyüme, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en önemli iktisadi kriter haline gelmiştir. Ancak bunu günümüzde bile tek ölçüt olarak kabul etmek doğru olmaz. Bir ülke ekonomisinin başarısı ölçülürken, iktisadi büyümenin yanında, insan refahı, yaşam kalitesi, gelir bölüşümü, sağlık hizmetleri kalitesi, eğitim kalitesi ve değişen çevre koşulları gibi faktörler de eşit derecede önemlidir. Yani örneğin ekonomi büyürken çevreye büyük zararlar veriliyor ve doğa tahrip ediliyorsa, bu, sürdürülebilirlik açısından sorun yaratır. Benzer şekilde, iktisadi olarak büyüyen ancak zenginliğin eşit paylaşımın olmadığı bir ekonomide, sosyal sorunlar giderek artabilir. Dünyadaki verileri inceleyen yazar, Sanayi Devrimi'nin dünyadaki eşitsizlikleri artırdığını vurgularken, buna karşın Kuzey Amerika, Avrupa, Japonya ve Güney Kore gibi bazı Asya ülkeleri ve son dönemde de Çin ve Hindistan'da görülen ekonomik mucizeler, sanayileşmenin olumlu örnekleri olarak dikkat çekmektedir. Türkiye açısından konuya yaklaştığımızda ise, Angus Maddison'ın da kullandığı Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Bankası verilerini kullanırsak, ilginç sonuçlara ulaşabiliriz. Örneğin, Türkiye, gayrisafi yurtiçi hasıla bakımından 1913 yılındaki seviyesini, Cumhuriyet dönemine geçildikten sonra ancak 1929 yılında egale edebilmiştir. Cumhuriyet dönemi verileri konusunda, Bulutay-Tezel-Yıldırım dizileri ve TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verileri araştırmacılara referans sağlamaktadır. Bu bağlamda, Türkiye'de 1820 yılında720 dolar olan kişi başına düşen gelir, 2010 yılında 10.500 dolar ile yaklaşık 14 katına çıkmıştır. Türkiye için ekonomik büyüme hızı ise demokrasiye geçildikten sonra çok daha başarılı ve üst düzey bir konuma yükselmiştir. Somut olarak ifade etmek gerekirse; 1820-1950 döneminde ortalama kişi başına düşen gelir artışı yüzde 0,6 düzeyinde kalırken, 1950-2010 döneminde yüzde 3,2 olarak hesaplanmaktadır. Yani büyüme hızları arasındaki yaklaşık yüzde 2,5'lik fark, demokrasi ve piyasa ekonomisinin başarısını ortaya koymaktadır. Diğer ülkelerle kıyaslama yapıldığında ise, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki iktisadi büyüme sicili Güney Amerika, Afrika ve Ortadoğu ülkelerine kıyasla daha iyi, buna karşın ekonomik mucize yaratan İspanya, İtalya gibi Avrupa ya da Güney Kore ve Japonya gibi Asya ülkelerine kıyasla daha kötüdür. Bir diğer ilginç tespit ise, iktisadi büyümenin zaman zaman yüzde 10'ları aştığı zamanlar olmasına karşın, kişi başına düşen gelirdeki artışın hiçbir zaman yüzde 5'in üzerine çıkmamış olmasıdır. Amartya Sen'in çalışmalarına dayalı olarak geliştirilen ve Birleşmiş Milletler'in kullandığı insani gelişme endeksi verilerine göre ise, Türkiye 19. yüzyılda yavaş, 20. yüzyılın başında biraz daha iyi, ancak asıl olarak son 60 yılda ciddi bir ilerleme gösterebilmiştir. Örnek vermek gerekirse, 1820'de doğum yaşam beklentisi 28-29 yıl düzeyindeyken, 1913'te 32-33 yıla yükselmiş, 1950'de 44 yıl, 1980'de 57 yıl ve 2010'da 74 yıla ulaşmıştır. Eğitim alanında da benzer şekilde ivmeli bir trend söz konusudur. 15 yaşın üzerindeki okuryazar oranı 1913 yılında ve 1920'lerde yüzde 10 düzeyindeyken, Cumhuriyet döneminin ilerleyen yıllarında 1950'de yüzde 33'e, 1980'de yüzde 68'e ve 2010'da yüzde 94'e ilerlemiştir. Ancak bu ilerlemelerin tüm dünyada da aşağı yukarı benzer şekilde yaşandığını belirtmek gerekir. İnsani gelişmişlik endeksine göre Türkiye'nin 1980 ve 2010'daki durumu kıyaslandığında ise; kişi başına düşen gelir ve eğitimde 1980'e kıyasla geriye gidildiği, ancak sağlıkta ilerleme yapıldığı anlaşılmaktadır. Kitabın birinci bölümünün sonraki aşamasında kurumların iktisadi gelişimdeki etkisini değerlendiren yazar, bu konuda üç faktörün rol oynadığını vurgulamaktadır: 1-) coğrafya ve doğal kaynaklar, 2-) kültür ve din, 3-) toplumsal yapı ve değişik kesimlerin çıkarları. Tahmin edilecektir ki, büyük miktarda doğal kaynakları olan ve coğrafi açıdan avantajlı ülkeler, ekonomik gelişim açısından diğer ülkelere kıyasla şanslıdırlar. Osmanlı-Türkiye, yer altı kaynakları açısından bu bağlamda şanslı olmasa da, tarım, hayvancılık ve turizm gibi önemli sektörlerde iklim ve coğrafyası sayesinde doğal avantajlara sahiptir. İkinci olarak, din ve kültür, iktisadi gelişim açısından önemli rol oynar. Örneğin, ekonominin gelişimi için gerekli olan bankacılık sektörü ve onun dayandığı temel ilkelerden olan faiz sisteminin uygulanabilmesi için, İslam hukuku olan ülkelerde bile İslami kuralların ve yasakların çevresinden dolaşılmış ve bu uygulamaya izin verilmiştir. Osmanlılar, bu konuda daha da ileri giderek, para vakıfları adını verdikleri yeni bir kurum oluşturmuş ve hayır işlerini temel varlığı nakit olan vakıfların faiz gelirlerinden karşılamaya başlamıştır. Üçüncü olarak, toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler ve güç mücadelesindeki denge de dünyada ülkelerin iktisadi performanslarını belirlemiştir. Örneğin, Avrupa'da merkezi otorite olan Kralların burjuvazi sınıfını oluşturacak olan tüccarların faaliyetlerine "laissez-faire laissez-passer" anlayışı doğrultusunda izin vermesi, Avrupa'nın iktisadi gelişimini hızlandırmıştır. Bu noktada devletin rolü de sorgulanmalıdır. Kurumlar içerisinde en önemlisi olan devlet, kurumların oluşumu, gelişimi ve güçlenmesini de sağlayabilir ya da buna engel teşkil ederek iktisadi gelişimi baltalayabilir. Benzer şekilde, devlet, doğru yasalarla iktisadi gelişimin önünü açabilir, veya kötü yasalarla ekonomiyi başarısızlığa mahkum edebilir. Bu bağlamda, Osmanlı İmparatorluğu'na baktığımızda; tarıma dayalı bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren merkezi yönetimin güçlü bir şekilde kurulduğu, tımar düzeni ile siyasi-iktisadi-askeri sistemlerin iç içe geçtiği, askeri güçle diğer bazı devlet ve bölgelerin vergiye bağlandığı, ancak merkezin çok güçlü olması nedeniyle ara sınıfların gelişemediği ve lonca-ahi grupların da etkisinin kırılmasıyla birlikte ticarette geride kalmış bir sistem kurabilmiştir. Ortaçağ'da başarılı olan bu sistem zamanla İngiltere ve Avrupa'da gelişen ticaret düzenine ise ayak uyduramamış ve ekonomiyi canlandırmak için yabancı devlet ve tüccarlarına verilen imtiyazlar (kapitülasyonlar) da devletin aleyhine bir unsur haline gelmiştir. Birinci bölümün son alt başlığında ise, yazar, Türkiye'nin demografik gelişimini incelemektedir. 1820'lerde yaklaşık 9,5 milyon olan Osmanlı/Türkiye nüfusu, 1927'de 13,9 milyon, 2010'da ise 73 milyona ulaşmıştır. Günümüzde Türkiye nüfusu 88 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu uzun dönem içerisinde, savaşlar ve göçler nedeniyle çok yoğun nüfus kaybettiği dönemler de olan Osmanlı/Türkiye, buna karşın barış dönemlerinde büyümüş ve nüfusunu istikrarlı şekilde artırmıştır. Bu bağlamda dünya nüfusunun yüzde 1'i civarında nüfusa ev sahipliği yapan Türkiye'nin 2050'lerde de bu özelliğini koruması beklenmektedir. 

"19. Yüzyılda Açık Ekonomi 1820-1914" başlıklı ikinci bölümde, Prof. Dr. Şevket Pamuk, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin uyguladığı iktisadi politikayı analiz etmektedir. 19. yüzyıla kadar geleneksel yönetim biçimi, iktisadi sistemi ve toplumsal yapısını büyük ölçüde koruyan Osmanlı, 19. yüzyılda ise Avrupa kaynaklı olarak yaşanan hızlı değişimler nedeniyle kendisini reforme etmek zorunda kalmıştır. Sanayi Devrimi ile Avrupa'nın iktisadi ve askeri alanda büyük sıçrama yaptığı bu dönemde, Osmanlı, Rusya ile sık sık savaşlara girdi ve bunların çoğunu kaybetti. 1808'de Sened-i İttifak ile ayanların güçlendiği yeni bir sistemi kabul eden Osmanlı, daha sonra ise yeniden merkezi otoriteyi sağladı ve geleneksel ordusu Yeniçeri Ocağı'nı tasfiye ederek, yeni bir askeri teşkilat oluşturdu. Bu dönemden itibaren, Osmanlı, Batı ülkelerini örnek alan reformları hayata geçirmeye başladı. Tanzimat Fermanı ile başlayan bu süreç, Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet'le devam edecek, anayasal monarşi tesis edilerek, hukuk devleti ve piyasa ekonomisi oluşturulmaya çalışılacaktır. 19. yüzyıldan itibaren, Osmanlı, ayrıca ekonomisini de dışarı açmıştır. Bu noktada İngilizlerle yapılan 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması en önemli dönüm noktası kabul edilmektedir. Anlaşmanın temelinde Osmanlı devlet adamlarının liberal ekonomiye duydukları güvenin mi, yoksa İngiliz baskısının mı etkili olduğu tartışmalıdır. Osmanlı Devleti'nin bu dönemde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşısında aciz duruma düştüğünü de düşünürsek, 1820'lerden beri Osmanlı ile ticareti hızla artan ama devlet yönetimi ve engelleri nedeniyle sabırları taşan İngilizlerin etkisinden söz etmek daha doğru olabilir. Anlaşma, genelde Osmanlı ekonomisinin çöküşüne yol açan bir gelişme olarak değerlendirilse de, aslında örneğin Avrupa'dan pamuklu tekstil ürünlerinin hacminin artmaya başlaması anlaşmadan önce 1820'lerde başlamıştır. Ayrıca bu dönemin gözlemci ve yazarları, anlaşma sonrasında Osmanlı zanaatkârlarının bu dönemde ekonomiden silindiklerini yazarken, aslında maliyetlerin daha düşük olduğu başka sektörlerde yerli üreticilerin Avrupalılarla rekabeti sürmüştür. Bu yıllarda Osmanlı ekonomisinin temel sorunu ise, sanayileşme olmaması nedeniyle, dış ticaret ürünlerinin geliri daha düşük tütün, üzüm, incir, ham ipek, tiftik, afyon, meşe palamudu, fındık, pamuk ve zeytinyağından ibaret kalmasıdır. İhracatta önemli payı olan tek mamul kalem ise elde dokunan halı ve kilimlerdir. Oysa dışarıdan alınan ürünler daha pahalı ve işlenmiş metalar ağırlıktadır. Ayrıca bu dönemden itibaren Osmanlı'ya ciddi şekilde yabancı yatırım da gelmeye başlamıştır. Ancak yabancı yatırımın girmesi, yabancıların siyaseten de sözünün daha geçerli-güçlü hale gelmesine neden olmuştur. Yabancı sermaye yatırımlarının üçte iki gibi büyük bir bölümü demiryolları şirketlerine yatırılmıştır. Fakat Osmanlı Devleti, demiryollarının geliştirilmesiyle merkezi otoritenin güçlenmesi, asker ve malzeme sevkinin uzak bölgelere daha rahat yapılabilmesi ve ticaretin canlandırılması gibi faktörleri de hesaba katarak bu planlamayı yapmıştır. İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Belçikalı ve Alman sermayedarlar açısından kârlı hale gelen demiryolları yatırımları, siyasi ilişkiler bağlamında da İmparatorluğa etkinlik kazandırıyordu. Fakat Osmanlı Devleti'nin bu dönemde ekonomide yapısal sorunları vardı; öncelikle devletin vergi toplayabilme gücü 17. ve 18. yüzyıllarda azalmıştı. 19. yüzyılda merkezin güçlendirilmesiyle bu sorun aşıldıysa da, devletin harcamaları da hızla arttığı için, bütçe açıkları ve mali sorunlar büyüdü. 19. yüzyıl ortalarından itibaren, Bab-ı Ali hükümeti, Avrupa ülkelerinden borç almaya yöneldi. Hızlı borçlanma süreci ise, Osmanlı'yı borç ödeyemez hale getirecek ve 1880'lerde Düyun-u Umumiyet (Borçlar İdaresi) kurularak, devletin ekonomi yönetimi yabancıların eline geçecektir. İlk dış borçları Galata bankerleri aracılığıyla Fransız bankalarından alan Osmanlı, daha sonra ise yüksek faizlerle Avrupalı bankalara ve bankerlere borçlanınca, ekonomisi iflas durumuna gelmiştir. Osmanlı'da sanayileşme olmadığı için, ekonominin en önemli unsuru tarım olmuştur. 19. yüzyılda Anadolu nüfusunun yüzde 80'inin gelir kaynağı olan tarımın bu dönemde yaşadığı büyük dönüşüm ise, pazar için üretimin yaygınlaşması ve piyasalaşmanın yaşanmasıdır. Bunun temel sebepleri ise; Anadolu'dan Avrupa'ya yapılan ihracatın büyük artış göstermesi, Anadolu şehirlerinin nüfusunun artması ve kırsal nüfusun tarım sektörlerinde uzmanlaşmaya başlamasıdır. Buna ek olarak, demiryolları sayesinde tarımsal malların kentlere ve limanlara bu dönemde artık kolay ulaştırılabilmesi de eklenebilir. 19. yüzyıl boyunca Anadolu nüfusu da istikrarlı şekilde artmıştır. 1820'de 9,4 milyon olan nüfus, 1914'te savaş öncesinde 16,5 milyona yükselmiştir. Ancak bu nüfus artışında Anadolu'ya yapılan yaklaşık 4 milyonluk göçlerin etkisinden de söz edilebilir. Bu dönemde ayrıca bölgesel farklılıklar da oluşmaya başlamıştır. İhracata yönelik üretim Batı Anadolu, Marmara ve Doğu Karadeniz bölgeleriyle Adana yöresinde yoğunlaşırken, demiryollarının yapılması sonrasında Orta Anadolu bölgesi de uzun mesafeli pazarlara yöneldi. Buna karşılık, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri 19. yüzyıl boyunca iç ve dış pazarlardan kaynaklanan gelişmelerin dışında kaldı. Bu dönemde örneğin İzmir'de 1867 yılında yabancılara toprak mülkiyeti hakkının tanınmasından sonra, İngiliz sermayedarlar büyük miktarlarda toprak satın almaya başlamışlardır. Ayrıca Karadeniz'de fındık, Çukurova bölgesinde de pamuk üretimi önem kazanmıştır. 19. yüzyılda kırsal alanda tarım-dışı faaliyetler çok sınırlı kalsa da, dokumacılık sektöründe ciddi gelişim yaşanmıştır. İhracat odaklı bu sektörün gelişimi, Avrupa kapitalizminin kırsal alanlara girişi açısından da önemli bir örnek oluşturur. Bu dönemde kentlerdeki zanaatların ise direnişi yaşanmıştır. Cumhuriyet dönemine devredilen Osmanlı mirasını değerlendirdiğimizde ise; tarıma dayalı ve dış ticarete açılmayı başarmış bir iç sektörden söz etmek yerinde olacaktır. Bunun yanında, güçlü merkezi devletin borçlara rağmen varlığını sürdürmesi sayesinde, hem kırlar, hem de kentlerde küçük üreticilerin de belli ölçüde gelişim gösterdiği ve bu sayede Osmanlı'nın az gelişmiş ülkelerinden farklı ve daha iyi durumda olduğu söylenmelidir. 

"Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, 1914-1950" başlıklı kitabın üçüncü bölümünde, Prof. Şevket Pamuk, 1914-1950 dönemini değerlendirmektedir. Bu dönemin başlangıcını karakterize eden husus, Balkan Savaşları'ndaki rezaletler sonrasında, İttihat ve Terakki (İTC) yönetiminin milliyetçi ve korumacı ekonomiye yönelmesi ve devlet üzerindeki Alman nüfuzunun artmasıdır. Ancak Alman planlamacılığı ve artan milliyetçilik kadar, dünyada da bu dönemden itibaren korumacılık ve milliyetçiliğin yükseldiği yeni ve aşırı bir döneme girildiğinden bahsetmek yerinde olacaktır. Nitekim iki dünya savaşının yaşanacağı bu dönemde, milliyetçilik tam anlamıyla patlayacak ve kendi kendine yeterlilik anlayışı ekonomide temel prensip haline gelerek, dış ticareti olumsuz etkileyecektir. Aslında 1980 Jön Türk Devrimi sonrasında Ekonomi Bakanı (Maliye Nazırı) olan Cavit Bey, liberal ekonomiyi destekleyen ve kalkınma için tarıma ağırlık verilmesini isteyen bir kişidir. Ancak savaş koşullarının ortaya çıkması ve Almanya ile yakınlaşan Osmanlı'nın İngiltere ve Fransa ile ekonomik ilişkilerinin bozulması, piyasa ekonomisi koşullarını ortadan kaldırmıştır. 1914 yılında kapitülasyonları tek taraflı olarak iptal eden İTC yönetimi, ayrıca gümrük vergilerini de sektörel bazda düzenlemeye öngören yeni bir anlayış benimsedi ve "ad valorem" anlayışını terk etti. Üçüncü olarak, Osmanlı dış borç ödemelerini durdurdu ve Düyun-u Umumiye sistemini feshetti. Bunlar, savaş koşullarında alınan geçici önlemler olarak da kalmadı; yeni Cumhuriyeti eliti, Lozan Konferansı'nda kapitülasyonlar ve kendi başına gümrük tarifeleri belirleme hususlarında ısrarcı oldu ve istediklerini aldı. Osmanlı borçları da yeniden yapılandırıldı ve İTC'nin millici anlayışı Kemalist yönetimde de sürdürüldü. Birinci Dünya Savaşı, birçok ülkeyi olduğu gibi Osmanlı ekonomisini de olumsuz etkiledi ve dış ticareti durma noktasına getirdi. Almanya ve Avusturya ile Bulgaristan üzerinden demiryolu ile gerçekleştirilen ticaret 1915 sonunda Almanya'nın Sırbistan'ı işgal etmesiyle sağlanabildiyse de, 1916 yılında Osmanlı'nın dış ticaret hacmi savaş öncesi dönemin beşte birine düşmüştü. Sınırlı hacimdeki bu ticaretin yüzde 90'ından fazlası ise Almanya ve Avusturya-Macaristan ile yapılıyordu. Osmanlı yönetiminde ordunun iaşesi de sorun olmaya başladı; İstanbul'un savaş koşullarında büyük bir orduyu uzun yıllar besleyebilecek durumu yoktu. Bu nedenle, Talat Paşa ve İTC yönetimi, Kara Kemal'i görevlendirerek, İaşe Nezareti aracılığıyla bu soruna çözüm bulmaya ve yerli tüccar yaratmaya çalıştılar. Ayrıca savaş döneminde Osmanlı tarihinin en büyük enflasyon dalgası da yaşanmış ve fiyatlar 18-20 kat artmıştır. Cumhuriyet döneminde 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında Takrir-i Sükûn Kanunu ile tek-parti sisteminin oturtulmasının ardından, aşar vergisinin kaldırılmasıyla köylülere nefes aldırıldı. Bu dönemde demiryolları siyaseti de devam ettirildi ve yılda ortalama 200 kilometre demiryolu yapılarak devletin her bölgeye ulaşımı ve benzer şekilde ticaretin kolaylaştırılması sağlandı. O dönemki hükümetlerin hedefi, dönemin meşhur deyimiyle "bir karış daha şimendifer" idi. Yeni devletin ekonomi modeli, İTC'ye benzer şekilde yerli (Müslüman-Türk) burjuvazi yaratılması esasına dayanıyordu. Bu, Ziya Gökalp'in görüşleri ile de destekleniyordu. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde yeni dönemin ipuçları verilmişti. 1920'lerde daha piyasacı ve serbest bir ekonomi modeli planlanıyor ve öngörülüyordu. Ancak çeşitli sebeplerle, 1930'larda bu politika rafa kaldırıldı ve devletçiliğe yönelim başladı. Öncelikle, Ermeni ve Rum müteşebbislerin yokluğunda, piyasa ekonomisini canlandıracak bir müteşebbis sınıf yoktu. Daha da önemlisi, 1929 Büyük Buhranı nedeniyle dünya genelinde piyasa ekonomisi büyük zarar görüyor ve prestij kaybına uğruyordu. Dönemin popüler akımları olan Komünizm ile Nazizm/Faşizm gibi ideolojilerde de, devletin ekonomiye hâkim olması anlayışı ön plandaydı. Ayrıca, dönemin Cumhuriyet eliti, Düyun-u Umumiye sistemini bizzat deneyimledikleri için, yabancılara karşı büyük bir güvensizlik duyuyorlardı. Herşeye rağmen, 1920'lerde izlenen nispeten piyasacı ekonominin başarılı bir simgesi ise İş Bankası'dır. Başına Celal Bayar'ın getirildiği İş Bankası, özel sektör ağırlıklı ekonomi politikasının başarılı bir örneği olmuştur. Bu bağlamda, tüm sorunlara rağmen, 1920'ler Türkiye için başarısız bir dönem sayılamaz; zira savaşların sona erdirilmesi ve iç düzenin tesis edilmesi, ekonomiye de pozitif etki etmiştir. Bu sayede, 1929 yılında 1913 dönemindeki kişi başına düşen gelir seviyesi yakalanmıştır. Bu, aradan geçen bir Dünya Savaşı ve bir Kurtuluş Savaşı da düşünülürse, doğal bir durumdur. Fakat 1929 Büyük Buhranı sonrasında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ekonomi bambaşka bir yöne savrulmuş ve devletçilik yeniden güç ve önem kazanmıştır. Almanya'nın Versay Antlaşması nedeniyle çok zor koşullar altında Nazizm'e yönelmesi, İngiltere ve Fransa'nın kendi kurdukları ekonomik düzen ve Milliyetler Cemiyeti'ne dayalı uluslararası sistemi ayakta tutacak güçten uzak olmaları ve Amerika Birleşik Devletleri-ABD'nin de izolasyonist politikalar nedeniyle uluslararası sisteme katılmak istememesi nedeniyle, dünya siyasetinde 1930'larda devletler güç kazanmış ve neticede insanlık tarihinin en kötü ve karanlık dönemleri yaşanmıştır. Türkiye için 1929 yılı Lozan'daki gümrük tarifelerinin değiştirilmesi açısından da kritikti; nitekim bu yıl içerisinde gümrük tarifeleri yüzde 13'ten yüzde 46'ya yükseltildi. 1933'e gelindiğinde, tekstil gibi nihai malların ithalatına uygulanan gümrük vergisi yüzde 80'i, şeker ithalatına uygulanan vergiler de yüzde 200'ü aşmıştı. Böylelikle, ekonomi içine kapanmaya başladı. Mustafa Kemal, bu ortamda yakın arkadaşı Fethi Okyar'a Serbest Fırka'yı kurdurarak hem otoriterlik bağlamındaki siyasi eleştirileri göğüslemeye, hem de iktisadi açıdan farklı önerileri almaya çalıştıysa da, Serbest Fırka'nın ilerleyen yıllarda Demokrat Parti'nin kalesi olacak yerlerdeki başarısı, Atatürk'ü kısa sürede bu partiyi feshetmeye yönlendirdi. Zaten dönemin Başbakanı İsmet İnönü de, devletçi olduklarını açıkça itiraf ediyordu: "Biz iktisadiyatta mutedil devletçiyiz. Bizi bu istikamete sevk eden, memleketin ihtiyacı ve bu milleti fikri temayülüdür". Bu yıllarda, Türkiye, ekonomide SSCB'den esinlenerek 5 yıllık kalkınma planları da uygulamıştır. Bu dönemde ayrıca Sümerbank, Etibank ve diğer devlet kuruluşları devreye girince, devlet eliyle bazı sektörlerde gelişme yaşanmıştır. Bu dönemde uygulanan devletçiliği istisna olarak görmemek gerekir; nitekim ABD'de bile Roosevelt ile bu yıllarda "New Deal" politikaları uygulanmıştır. Ayrıca İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes'in geliştirdiği Keynesçilik yaklaşımı da İktisat biliminde dönemin hâkim entelektüel eğilimidir. Savaş yıllarında ise (1939-1945), kuşkusuz, tüm ekonomiler gibi Türkiye ekonomisi de olumsuz etkilenmiştir. Resmi istatistiklere göre bu dönemde buğday üretimi yüzde 50 azalmıştır. Nüfusun yüzde 10'u savaş koşullarında silah altına alınınca, kent ekonomisinde üretim düşmüş ve tüketim artmış ve iaşe sorunu baş göstermiştir. Ayrıca savaş nedeniyle dış ticaret de çok azalmış ve artan savunma harcamaları bütçeyi felç etmiştir. Hızlı fiyat artışlarının yaşandığı bu dönemde, darlık ve kıtlık yaşandığı için halkın devlete yönelik tepkileri de artmıştır. Bunu bir ölçüde göğüslemek için ise, devlet, 1942 yılı Kasım ayında anti-demokratik Varlık Vergisi uygulamasına yönelmiştir. Böylece, milli gelirin yüzde 3,5 düzeyinde olan toplan 315 milyon liralık vergi tahsilatının yarıdan fazlası gayrimüslim vatandaşlarımıza ödetildi. Borcunu ödeyemeyenler ise önce toplama kamplarına yollandı, sonra da çalıştırılmak üzere Aşkale'ye sürüldüler. 1944 yılı başlarında kaldırılsa da, Varlık Vergisi, Cumhuriyet dönemine dair bir kara leke olarak Türkiye'ye ve Türk insanının üzerine yapıştı. Osmanlı'dan Cumhuriyet dönemine geçişe dair genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Osmanlı döneminde dışa açık hatta dışa bağımlı olan ekonomi, Cumhuriyet döneminde ise büyük ölçüde kendine yeten ve içe kapalı bir hâl almıştır. Buna karşın, küresel rekabete açılmak için bu dönemde yerli ve milli burjuvazi yaratmak politikası da uygulanmıştır ki, bunu hem İTC, hem de tek-parti döneminde görmek mümkündür. Ayrıca Cumhuriyet'in ilk yıllarında eğitim ve sağlık alanlarında da kayda değer ilerlemeler sağlanmıştır. 

Kitabın "İkinci Dünya Savaşı Sonrasında 1950-1980" başlıklı dördüncü bölümünde, yazar, ABD'nin 1944 yılında temellerini atmaya başladığı Bretton Woods sistemi uyarınca Türkiye'nin Sovyet tehdidi nedeniyle ABD müttefiki haline geldiği 1950 döneminden 1980 dönemine kadar olan ekonomik gelişimini incelemektedir. Siyasal tarihte Soğuk Savaş olarak adlandırılan sürece tekabül eden bu dönemde, Türkiye, ilk kez çok partili demokrasiyi deneyimlemeye başlamış (1950'de), aynı zamanda piyasa ekonomisine dönüşme yolunda da önemli adımlar atmıştır. CHP içerisindeki daha liberal ve toprak reformuna karşı olan bir grubun kurduğu DP (Demokrat Parti), 1950'de iktidara gelmiş ve 1960 askeri darbesine kadar 10 yıl iktidarda kalmıştır. DP döneminde, Türkiye, savaştan yıkık halde çıkan Avrupa'yı beslemek üzere adeta bir "tahıl ambarı" olarak yeniden dizayn edilmiş ve tarım ürünlerini ithalata dayalı dışa açık bir ekonomik sistem kurmuştur. Bu dönemde, ABD'nin başlattığı Marshall Yardımı veya Marshall Planı doğrultusunda, Ankara, tarımsal araç, makine ve özellikle de traktör ithal etmiş ve tarımda modern üretime geçmiştir. Bu sayede, Kore Savaşı'nın da etkisiyle, Türkiye'nin dış ticareti bu dönemde artmış ve ekonomik büyümede de olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Nitekim Türkiye'nin 1947-1953 dönemi ekonomik büyüme ortalaması yüzde 8,7'dir. 1948-1953 dönemi dış ticaret hadleri ise yüzde 50 kadar iyileşmiştir. Ayrıca DP döneminde ulaşım alanında da gelişme yaşanmış ancak tek-parti döneminde demiryolları yerine, bu defa önceden zayıf olan karayollarına ve şose yollara ağırlık verilmiştir. Ancak bu dönemde yeterince kapsamlı ve planlı bir program yapılamadığı için, birçok atılım hamlesi atıl kalmış ve sürdürülememiştir. 27 Mayıs darbesi sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ile -ordu denetiminde- yeni ve daha planlı bir döneme giren Türkiye, Hollandalı iktisatçı Jan Tinbergen'in planlama yöntemlerini örnek alarak sanayileşme yönünde adımlar atmıştır. Ancak bu dönemde planlama konusunda kafalar net değildir; CHP ve devlet tam bir planlama ekonomisi isterken, "bize plan değil, pilav lazım" diyen DP'nin devamı Adalet Partisi'nin lideri Süleyman Demirel, piyasa ekonomisini savunmuştur. Demirel'e göre, DPT'nin görevi planlamayla ekonomiyi yönetmek değil, özel sektörü desteklemek olmalıydı. Bu bağlamda, Demirel, DPT'nin başına o yıllarda ilerleyen yıllarda tüm Türkiye'nin siyaseti ve ekonomisine yön verecek bir isim haline gelecek olan genç Turgut Özal'ı atamıştır. Bu dönemde benimsenen politika ise ithal ikamesi olmuş ve yerli üreticileri desteklemek amacıyla yabancı ürünlere yüksek gümrük vergileri getirilerek, yerli tüketim teşvik edilmiştir. Albert Hirschman'ın deyimiyle sanayileşmenin "kolay yılları" olan bu süreçte, karma ekonomi anlayışı hâkimdi ve kamu sektörü ile özel sektör arasında bir nevi iş bölümü yapılıyordu. Büyük ölçekte yatırım gerektiren demir-çelik, petro-kimya ve diğer ara mallarında ağırlık Kamu İktisadi Teşekkülleri veya Teşebbüsleri-KİT'lerdeydi. Nitekim Ereğli Demir-Çelik ve PETKİM gibi tesisler bu dönemde kurulmuş ve dış politikada SSCB ile yaşanan yakınlaşmada buna yardımcı olmuştur. Buna karşılık, tekstil ve gıda başta olmak üzere radyo, buzdolabı, çamaşır makinesi ve otomotiv gibi dayanaklı tüketim mallarının üretimi özel sektöre bırakılmıştır. Önceleri "montaj sanayii" olarak küçümsenen bu tesisler ve firmalar, zamanla Koç ve Sabancı gibi önemli gruplara bağlandılar. Bu sayede, özel sektör de gerçekten gelişmeye ve serpilmeye başladı. Bu bağlamda rakamlara bakıldığında; 1960'larda imalat sanayii yılda yüzde 10, ekonominin tümü de yüzde 6 oranında büyümüştür ki, bu, o dönem için önemli bir başarıdır. 1962 ile 1977 arasında ekonominin küçüldüğü ya da kişi başına gelirin azaldığı tek bir yıl bile yaşanmamıştır. Bu trend, ancak Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye'nin dış ilişkileri ve ekonomisinin bozulduğu 1977'den sonra yaşanacaktır. Ancak ekonomideki bu başarıya karşın, bu dönemde Türkiye siyaseti çok istikrarsız olmuş ve 1971 muhtırası ile başlayan süreç, 1980 askeri darbesi ile neticelenmiştir. Bu dönemdeki hükümetler ve Başbakanlar DPT ile Türk Silahlı Kuvvetleri-TSK kıskacında kendi programlarını özgürce uygulamaya sokamamışlardır. Yine de, 1973 OPEC petrol krizinin ve 1970'lerin sonunda neoliberalizmin yükselişinin yaşandığı düşünülürse, bu dönemde de Türkiye ileriye gitmiştir denilebilir. Bu durum istatistiki olarak da kanıtlanabilir; 1950'de 20,8 milyon olan nüfus 1980'de 44,7 milyona yükselmiş, kentleşme oranı 1950'de yüzde 24'ten 1980'de yüzde 44'e çıkmış, okuryazarlık aynı dönemde yüzde 33'ten yüzde 68'e ilerlemiş, doğum yaşam beklentisi 30 yıl içerisinde 44'ten 57'ye yükselmiş ve tarımın işgücündeki payı yüzde 80'den yüzde 50'ye azalmış yani sanayi gelişmiştir. Türkiye'nin bu dönemde TÜSİAD gibi bir işveren kuruluşunun oluşumuna tanıklık ettiği ve aynı dönemde işçi sendikalarının da demokratik siyasete uygun şekilde gayet etkin ve güçlü olduğu düşünülürse, Türkiye'nin modernleşmesi açısından 1950-1980 dönemi hakikaten de oldukça verimlidir. 

Prof. Şevket Pamuk'un kitabının "Neoliberal Politikalar ve Küreselleşme 1980-2010" adlı beşinci ve son bölümünde, Türkiye'nin 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından tüm dünya ülkelerine benzer şekilde geçirdiği neoliberal ekonomik dönüşüm farklı alt başlıklarda analiz edilmektedir. 1970'li yılların sonuna kadar aslında iyi giden Keynesçi refah devletini Avrupa'da sarsan bir dizi olay yaşanmıştır. Bunlardan ilki Arap ülkelerinin İsrail'e yönelik tepkileri nedeniyle petrol arzını kısmalarıyla başlayan 1973 OPEC Petrol Krizi, ikincisi de 1970'lerin sonunda İngiltere (Birleşik Krallık) gibi ülkelerde ekonominin yönetilemez hale gelmesi nedeniyle "başka alternatif yok" sloganıyla benimsenen ve daha çok dönemin Başbakanı Margaret Thatcher ile özdeşleşen neoliberal politikalara yönelinmesi trendidir. Türkiye'de de darbe sonrasında Turgut Özal bu sürecin ana aktörü olmuş ve 12 Eylül öncesinde çok güçlenen sendikaların gücü kırılarak ve ekonomide verimsizliğe neden olan devletçi anlayış terk edilerek, dış rekabete uygun açık bir ekonominin benimsenmesi sağlanmıştır. Türkiye, bu dönemlerde İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar ve uluslararası bankalarca da desteklenmiştir. Zira Afganistan ve İran olaylarının ardından Türkiye'nin laik Müslüman bir ülke olarak değeri artmış ve ABD'nin bu en önemli müttefikini bataklığa sürüklememek gibi bir düşüncesi/sorumluluk hissi oluşmuştur. ANAP'lı yıllarda bu süreç TSK desteğiyle sürdürülürken, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş sürecinde iş pratiklerinin ve iş kültürünün değişimi anlamında da devrim niteliğinde değişimler yaşanmıştır. Nitekim bu dönemde döviz rejiminde açıklığa gidildi ve ticari bankaların döviz alım-satım işlemlerine izin verildi. Önceden kontrollü olan bu süreç, Türkiye'nin küreselleşmeye eklemlenmesi demekti. Bu sayede, ihracatta önemli bir artış sağlandı. 1979'da 2,3 milyar dolar düzeyinde olan ihracat geliri, 1985'te 8 milyar, 1990'da ise 13 milyar dolara ulaştı. Aynı dönemde dış ticaret gelirlerinin gayrisafi yurtiçi hasıladaki payı da istikrarlı şekilde yükseldi. Bu sayede, Türkiye, dönemin ihracatta en hızlı büyüyen ülkesi olarak sivrildi ve örnek gösterildi. Ancak bu dönemde de gelirin bölüşümü konusundaki sorunlar devam etti ve enflasyon canavarı adı verilen fiyat artışı sorunuyla yüzleşildi. 1990'lara gelindiğinde, temel sorun, kamu kesiminin açıklarıydı. Kamu kesiminin dengeleri bozuldukça reel faizler yükseliyor, yüksek borçlanma faizleri de kamu kesimi dengelerini daha da bozuyordu. Türkiye'nin bu yıllardaki yöneticileri ise kökten değişiklikler yerine günü kurtaracak önlemleri tercih ettiler. Kamu kesimi açıklarını gidermek için yeterli toplumsal ve entelektüel bilinç de oluşturulamadı. Neticede, 1990'larda Türkiye'nin ekonomik ve siyasi sorunları büyüdü. Bu dönemin önemli bir kazanımı ise, Avrupa Birliği'nin Gümrük Birliği'ne dahil olunmasıydı. Bu süreç, Türkiye'nin rekabet gücü ve üretim kapasitesini artırdı ve Avrupa'ya yönelik ticaret yapan birçok uluslararası firma için Türkiye'yi önemli bir üretim ve yatırım merkezi haline getirdi. Fakat bu olumlu gelişmeye karşın 1987-2001 döneminde Türkiye'de 4 defa ciddi ekonomik kriz yaşanmıştır. Bunlardan ikisi daha çok iç nedenlerden kaynaklanmıştır. Örneğin, 1993'te Tansu Çiller hükümetinin kamu kesimi açıklarını daha az borçlanarak, kamu borçlanma ihalelerini iptal ederek ve para basarak finanse etmeye çalışması, 1994 yılının ilk aylarında tl'nin dolar karşısında büyük değer kaybına ve faizlerin yükselmesine neden oldu. Bankalara duyulan güven de kaybolmaya başladı. 1999'da ise, bankalar sistemindeki derin sorunlar göz ardı edilerek uygulanan kamu maliyesindeki açıkları giderme politikası çökecekti. Bu nedenle, 2001'de Kemal Derviş'in kurtarıcı olarak geldiği ve İMF politikalarının uygulandığı yeni bir döneme girildi. 2001 ekonomik krizi öyle derin etkilere sahip oldu ki, o zamana kadar sistemde en etkili unsurlar olarak görülmeyen İslamcı hareketin yeni ve reformist partisi AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde başa geçti ve Türkiye'yi klasik sisteminden oldukça farklı şekilde yönetmeye başladı. AK Parti'nin ilk yılları, Derviş programının uygulandığı, reformlar sonucu hem siyaset, hem de ekonominin özgürleştiği ve AB üyelik yolu açılan Türkiye'ye dünyanın her yerinden yatırım ve sıcak para geldiği bir dönem oldu. Bu sayede, Türkiye ekonomisinin en başarılı dönemleri AK Parti'nin ilk yıllarında -siyasi sorunlara rağmen- yaşandı. Türkiye bu süreçte o denli başarılı oldu ki, tüm dünyayı derinden etkileyen 2008-2009 küresel ekonomik krizinden bile ciddi şekilde etkilenmedi. 

Sonuç

Sonuç olarak, Prof. Dr. Şevket Pamuk'un bu önemli çalışmasından bazı önemli dersler çıkarmak gerekirse, benim aldığım notlar şunlar olacaktır. Türkiye ekonomisi, son birkaç yıl dışında, sanıldığından iyi bir performans göstermiş ve sürekli olarak gelişim sağlamıştır. Öyle ki, kurulduğunda hiçbir sanayisi olmayan yeni ve fakir devlet, 1950'lerde tarıma dayalı dış ticaretle ciddi bir kalkınma sağlamış ve bu sayede kırsal alanlarına elektrik ve su götürmeyi başarmış ve kentleşmeyi başlatmış, 1960-1980 döneminde ülkenin olmayan ağır sanayii Sovyetlerin de desteğiyle kurulmuş ve geliştirilmiş ve aynı süreçte özel sektörün gelişimi de başlatılmış, 1980 sonrasında rekabet edilebilir koşullar oluşunca ekonomi Özal'la birlikte uluslararası rekabete ve dış ticaret açılmış, 1990'larda Gümrük Birliği ile AB gibi büyük bir pazarın ortağı haline gelinmiş, 2000'lerde de AB üyelik süreci ile dünyanın gözde yatırım merkezlerinden biri haline gelinebilmiştir. Bu başarı hikâyesini gölgeleyen ise, son yıllarda AB ülkelerinin çapsızlığı ve Türkiye'nin demokrasiden uzaklaşması nedeniyle Ankara'nın AB'den yaşadığı kopuş süreci olmuştur. Bu da, günümüzde etkileri görüldüğü üzere, Türkiye'nin ekonomik başarısını kısıtlamaya başlamıştır. Bu anlamda, Türkiye'nin geleceğinin daha öngörülebilir olması açısından AB üyelik hedefinin canlandırılması ya da bu şekilde ekonomiye pozitif etki edecek yeni süreçlerin başlatılması elzemdir. Zira günümüzün girift ilişkiler ekonomisi çağında, hiçbir ülke kendi başına var olamaz ve gelişemez. 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ